12/14 · %79

BÖLÜM 11 • Kül.

82 dk okuma16.210 kelime23 Ocak 2026

Selamlaaarr. Bu bölüm, adeta iki bölüm uzunluğunda. Umarım beğenirsiniz, iyi okumalar dilerim. Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum^^

**

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 11.

KÜL

**

**

Bir kötülük üretme fabrikası gibiydi Dünya ve durmaksızın bacaları tütüyordu.

🌓✨

**

“Korgeneral katında eğlenecek çok şey olsa da kimse kırk dakika bekletilmemeli.”

İsmi Melodi olan kızıl kafaya ifadesiz bir şekilde bakarken odadan çıktım. Hazırlanmam on dakikamı almamıştı ama yatak odası katında mavi ışıklı hologramla kapıda birinin olduğunun bildirimi ve ardından görüntüsü geldiğinde, yarım saat daha uyumak istemiştim.

Sensörlü kapı ardımdan kapandı. Aslan’ın odasındaki cihazların hiçbirinin rutin DGK seslendirmesine sahip olmamasının keyfini birazdan, asansöre bindiğim an kaybedecektim. Evliliğimize ve Korgeneral katına taşınmama kadar kaldığım oda ve kullandığım alanlarda, otomatlardan aldığım bir suda bile suyun DGK bünyesindeki yerini, diş fırçalarken günlük DGK hatırlatmaları ve ölçümlerini, uyumadan önce rüyalarıma bile kelepçe takmak isterlermiş gibi o kusursuzlukla seçilmiş kusurlu cümleleri dinletirlerdi. Oysaki Aslan’ın odası ve hatta katı, müthiş bir sessizlik içerisindeydi.

Melodi’nin Korgeneral katında özgürce dolaşabilmesi ilginçti. Aslan ona güveniyor olmalıydı. Güç sarhoşu kimselere göre güven, benim anlamlandırdığım şeklinden çok farklı olabiliyordu. Ben, sırtımı dayayabileceğim kişilere güvenirdim ve Aslan’dan sonra kimseye tamamen güvenmemeye başlamıştım çünkü sırtımı yeniden doğrultmam yıllarımı almıştı. Bu, ‘güç’ denilen soyut kavramı döktükleri kanlar ve eğdikleri boyunlarla somutlaştırmaya çalışan insan müsveddelerine göre ‘güven’, yeterince korkutabildikleri kişiye karşı duydukları kör egoydu. Belki de Melodi’ye güvenmiyordu, bu kadının Aslan’a karşı hata etmeyecek kadar korku ve baskı altında olduğuna güveniyordu, olabilirdi.

DGK rozetinin üstündeki iki çizgi, albay olduğunu gösteriyordu, daha öncesinde de fark ettiğim gibi. Aslan’a kendi mıntıkasında askeri personel olarak en yakın rütbe bölük komutanı olan tuğgeneraldi. Aslan’ın mıntıkası olan Batı Varna 3. mıntıkada iki tuğgeneral vardı Emir’in anlattığına göre. Biri Aslan’ca seçilen Yaman Hancı’ydı, diğeri ise DGK’ca tayin edilen Okan Durmuş’tu. Emir’in dediğine göre Aslan’ın özel timi içerisinde Okan Durmuş yoktu. Yediğimiz baskın sırasında da beni almaya gelenler arasında Okan denilen tuğgeneral yoktu. Aslan, DGK’nın tayin ettiği kişiyi, özel işlerinden uzak tutuyordu. Belli ki, henüz piyonlarından biri değildi Okan Durmuş. Hal böyle olunca keyfi eylemlerine Okan Durmuş’un şahit olmasına izin vermiyor olmalıydı. Bu, ihtiyaç halinde işime yarayacaktı.

“Getir, götür işlerine Albaylar mı bakmaya başladı?”

Melodi’nin gözleri üstümde gezindi. Öyle ki, cinsel yöneliminin kadınlar olduğunu düşüneceğim sırada alaylı bir saygıyla reverans yaptı. Zaten, Emir’den Melodi’nin sevgilisi olduğunu duymuştum ve sevgilisi erkekti. Reveransının beceriksizliğini alayına yoruyordum çünkü biri yerden bir şey almak için eğilirken bile daha ‘saygılı’ görünürdü. Tarzı gibi gevşek olan hareketleriyle doğruldu ve ellerini vücudunun iki yanında birkaç kere sallandıktan sonra “Mıntıka’daki en önemli ikinci kişisin. O yüzden bu mühim bir görev. Sana eşlik etmek için özellikle görevlendirildim.” dedikten sonra sır verir gibi elini dudağının kenarına götürüp hafifçe bana eğildi ama bu odanın DGK’ca olmasa da Aslan’ca dilediği gibi dinlenilip izlenilebildiğini benden daha iyi biliyor olmalıydı. Ben buralarda yeni ve henüz gözlemciydim.

“Korgeneral Kaptan’ımız en çok bana güvenir. Rütbem seni aldatmasın.”

“Siktir oradan.” diyen sese döndüm. Aslan’ın özel timinde de kendine yer bulabilmiş olan, seçtiği Tuğgeneral’i Yaman Hancı koridordan, önünde dikildiğimiz kapıya henüz yaklaşıyordu. Koridorlar kapsül kapılar halinde bölündüğünden bir kapsülün eşiğinden geçti. Bu alan tamamen yatak odasıyla ilgiliydi. Aslan yokken bu alandaki her odayı incelemiştim. Kapısını açamadığım bir oda haricinde her oda, Aslan’ın zevki ve eğlence ihtiyaçlarına göre dizayn edilmişti. Ek olarak şahsi sağlık ve test odalarının yanı sıra toplantı odası da vardı ama özellikle de benim oda arkadaşı oluşumun ardından önceden yapıyorsa bile artık toplantıları burada yapmayacağını düşünüyordum. Bu güvenlik şartları altında gizlenilmek istenilen bir odayı duymam imkânsızdı ama yine de Aslan kilidi açmam riskini göze almayacak olmalıydı. Açamadığım oda dışında Korgeneral katındaki her odaya girip çıkabiliyordum Aslan’ın taktığı kolye sayesinde. Yetki çipimin kolyeme yerleştirilmesine karar vermişti, böylelikle beni her an o kolyeye mecbur bırakmıştı. Bana ‘aşiyan’ deyişini hatırlatan, bir yuvadan uçabilecek kanatları olmasına rağmen ya hapsolmuş ya da tercihen kalan bir kuşu gösteren kolye. Bana hapissin, mi diyordu yoksa yine duygularımın varlığını iddia edip ‘Benden gidemezsin’ mi demek istiyordu, bilmiyordum ama tenime değen bu kolyeden neredeyse Aslan’dan bile daha çok nefret ediyordum.

Teni pek görünmüyordu. Parmak aralarına kadar uzanan, dövüştüğü zaman işine yarayabilecek eldivenler sayesinde elinden, çenesinin hemen altına kadar kumaşlarla örtmüştü bedenini. Vücut kaslarını sergilemekten çekinmeyen dar kalıp üstü, boynunu da kapatıyordu. Üst kıyafetinin aksine bol ve birçok cebe sahip, siyah pantolonu, ağır malzeme olduğu belli olan postalların için doğru daralıyordu. Rütbesinin yüksekliğine rağmen askeri nizama tam olarak uymuyordu. Zaten anladığım kadarıyla Aslan ve özel timi, tören ve toplantılar haricinde üniforma giymiyorlardı ama ne giyerlerse giysinler vücutlarında DGK rozetini taşımaya devam ediyorlardı. Şimdi Yaman’ın sağ omzunda da o huzursuz edici sembol vardı.

Kumaşlarla esmer tenini ötme çabasına rağmen boynunun çenesiyle arasında görünen o kısa alandan başlayarak yüzüne kadar oluşan yanık izlerini görebiliyordum. Dikkatli bakmadıkça fark edilemezdi. Oldukça silik haldeydi, silik izlerini dövmeler kamufle ediyordu. Boynundan yüzünün iki yanına, şakaklarına kadar dövmeler yükseliyordu. Askeri nizamdan uzak tarzına rağmen saçı asker traşlıydı. DGK’nın ‘kusurlu insanları imha politikası’ndan önce askeriyeye dâhil olmuş, yükselen rütbesiyle imha edilmemiş olsa gerekti. Dövmelerine ve tenindeki yara izlerinin, sadece değer gördüklerine uyguladıkları gelişmiş DGK işlemleriyle giderilmemesine izin veren Aslan olmalıydı. Evliliğimizi kutlama törenimiz boyunca niceleriyle tanışmıştım ama Aslan kadar yüksek rütbeliler harici vücut yarasına ve DGK’yı temsil eden imaja gölge düşürecek dövmelere müsamaha gösterilmiş birilerini görmemiştim. Aslan kadar yüksek rütbeliler de zaten DGK imkânlarını sömürürcesine kullananlar olduğundan yaraları bir zorundalık olmasa da sildiriyorlardı. Aslan da timi gibi yaralarını sildirmiyordu. Savaşçı görüntüsüne uyum sağlıyordu ama karşımızda savaşıyor olması yaralarına saygı duymaktansa artmasını dilememi sağlıyordu. Bazı yaraları, bizim tarafımızda kazanmıştı. Bazı yaralarını ise bize karşı…

Aslan kendisi gibi, timinin de aykırı olmasına göz yumulmasını sağlıyordu. DGK’ca tayin edilen, diğer Tuğgeneral’i her yanıyla DGK’yı kusursuzca temsil ediyor, üniformasını üstünden çıkartmıyor ve ameliyatla kazandığı DGK rengi parlak mavi gözlerini denk geldikçe üstümde gezdiriyordu. Oysaki şimdi yanımıza yaklaşırken göz göze olduğum Yaman, mavi ile yeşilin harmanlandığı gözlerine işlem yaptırma gereksinimi duymamıştı. Keskin bir yüz hattı ve sert bir mizacı vardı. Melodi’yle alay mı etmişti yoksa üstü oluşunun getirdiği otoriteyle yüksekten mi bakıyordu, henüz ayırt edememiştim.

Yanımıza vardı, karşımda dikilirken hâlâ bana bakıyordu. Aslan’la aramızda zımni bir anlaşma vardı. DGK’yı devirmek isteyen, onların mavilerine kırmızıyla kuşanan bir direnişçi olduğumu biliyor, bizzat bana izin veriyordu. O da açıkça, peşimde olduğunu, arkasından iş çevirmeye çalışırken içlerindeki hain direnişçilere onu bizzat götüreceğimi, DGK’yı devirmek isterken onun Yankı’yı devirmesine yardımcı olacağımı iddia ediyordu. Birbirimizin silahını bizzat uzatan iki düşmandık ve namlunun her iki ucundan birbirimizi izliyorduk. Sadece onun düşmanlığı, attığı aşk naralarıyla süslüydü. Yakında bu çaresiz çabasının sonlanacağını düşünüyordum. Sinirimi bozmak ve midemi bulandırmak hoşuna gidiyorsa sonuna kadar da sürdürebilirdi ama tek derdi, beni duygularımdan vurmaksa yakın zamanda bunu yapamayacağını anlayıp zahmetini sonlandıracak olmalıydı.

Özel timinin de bu anlaşmadan haberdar olup olmadığını bilmiyordum. Kandırmam gerekenler arasında bu tim de var mıydı ya da bu zahmeti göstermesem bile Aslan hafızalarını sildirir miydi, öğrenmeliydim.

“Tanışma imkânı bulamadık.” dedikten sonra elini uzattı. Aslında defalarca kez karşılaşmıştık ama sohbet etme şansımız olmamıştı. Şu an herhangi bir askeri rütbem yoktu, ‘kod izleme müfettişi’ olmam uygun görülmüştü. DGK’ya istediği konumu verip Yankılara saldırmamın ardından göreve başlayacaktım, benden istenilen son aşamayı geçmeden evliliğimize rağmen henüz kabul edilmiş değildim.

Düşük rütbeli bir idari personel olarak, elini uzatan Tuğgeneral’in altı konumundaydım. Saygı ve itaat göstermem gerekiyordu ama bu adam, bana emir veremeyeceğinin farkında gibi, aksine saygı duyarak elini uzatıyordu. Korgenerallerinin karısı oluşum, hiyerarşiyi sarsmış da olabilirdi, benim onların sistemine bir nebze olsun saygısı olmayan bir direnişçi olduğumu da biliyor olabilirdi. Hangisi olduğunu anlayabilmek üzere dikkatle bakarken elimi uzattım ve en az onun kadar çevik bir şekilde sıktım. “Melodi’nin hayalleri aksine ben gerçekten Korgeneral’in en güvendiği askeri…” dediği sırada “Tuğgeneral Yaman Hancı falan filan.” diye onun yerine tamamlayıp elimi geri çektim ve kapsülden geçmek üzere geldiği koridora yöneldim. Tavrımı, Korgeneral’in karısı oluşuma güvenmeme de yorabilirdi ama ben Aslan’la olan anlaşmamızdan haberdar olduğunu gördüğüm için ayaküstü sahtekârlığı sürdürmeden ilerlemeyi tercih etmiştim. ‘En güvendiği’ derken kaşları kalkıp inmiş ve dudakları sağa doğru kıvrılıp yeniden düzelmişti. Her şeyi biliyorum, der gibiydi yüz ifadeleri.

Ardımdan hareketlendiler. Melodi, “Böyle huysuz bir şey.” dediği sırada gözlerimi devirmeye tenezzül etmedim. Burada dört boyutlu satranç çevirmek zorundayken bir de bu DGK karıncalarına rol yapmakla uğraşmayacaktım. Zaten Aslan da, DGK’dan gizleyebileceğimiz kadar küçük, Yankı’nın ya da DGK’nın sonu olabilecek kadar büyük oyunumuzdan haberdar olanları eşlik etmesi için gönderdiyse, rol yapmama gerek kalmasın diyeydi. Benim mavileri kuşanmış bir kırmızı olabileceğime güvenmiyordu, kırmızıları açığa çıkaracağıma güveniyordu ve bu yüzden işimi kolaylaştıracak adımlar atıyordu. Ondan kurtulacağım güne kadar böylelikle işime yarayacaktı.

Yaman, “Gereksiz sohbetlerden uzak duruyor. Ben rahatsız olmadım.” dediğinde her geçişte üç saniyeliğine açık duran ve ardından yeniden yetki çipi gerektiren kapsül eşiklerden geçmeye devam ediyordum. Hâlâ vücudumdaki takip cihazını çıkartmış değildim, Emir’in, bu cihazlar gibi benzeri alanlardaki kontroller sırasında aktif bir şekilde görünen ama konumumu bildirmeyen bir çip hazırlamasını bekliyordum. Böylelikle derimin altındaki çipi, fiziki olarak taşıyabilecek ya da istediğim konumda bırakarak onları yanıltabilecektim. Şimdilik mıntıka üssüne hapis gibi görünsem de niyetim önce mıntıkaya, sonra da diğer mıntıkalara ulaşabilmekti ve konumumum kontrol altında olmasını istemiyordum. Yine de öyle olduğuna inanmalarını sağlayan, kontrol edebilecekleri kadar işe yarayan ama sonuç vermeyecek kadar sahte bir çipe ihtiyacım vardı. Laboratuvarlara ve çalışma istasyonlarına erişimim olsa üretmem zamanımı almazdı ama olmadığı için Emir’in kendi mıntıkasında üreterek getirmesini beklemem gerekiyordu

Asansöre vardığımda, nereye gideceğimizi bilmediğim için onları bekledim. Korgeneral katına bir oda haricinde sınırsız erişim yetkim olsa da askeri alanlara ve daha üst rütbeli olan idari personel alanlarına erişimim yoktu. Bu yüzden, muhtemelen her nereye gideceksek Tuğgeneral Yaman Hancı’nın yetki çipine ihtiyaç duyacaktık zaten.

Melodi, “Kendine benzettiğin içindir.” derken onların arasında da hiyerarşik bir saygının olmadığını düşünüyordum. Arkadaş gibi sohbet ediyorlardı. Aslan da, Varna’ya ilk geldiğim zamanlarda ayıldığımda başımda dikilen Melodi’ye askeri ilişkilerinden daha fazla samimiyete sahiplermiş gibi davranmıştı. Melodi de, Korgeneral’e karşı rica ederken ısrarcı olabilmiş, lolipopunu saygısız ve gevşekçe tüketmeye devam edilmiş, askeri görgü ve nezaket kurallarından bir hayli uzak davranmıştı. Aslan’ın mıntıkası, halk yapınca infaz gerektiren, üstler yapınca ‘yetki’ kabul edilen suçların kuralsızlıkla işlendiği mıntıka olmalıydı. Diğer mıntıkalar ise bu suçları, kurallar çerçevesinde işliyordu, tek farkları buydu.

“Üstelik az konuşuyor. Keşke ben de bu özelliğini sana benzetebilsem.”

Asansöre bindiklerinde eşlik ettim. Gözleri üstümdeydi ama ben tekrar başlayan DGK bildirge işkencesi yüzünden gözlerimi yummuş, nefesimi burnumdan üflüyordum. Sistemden gelen bir bildirim sesinin ardından, DGK günlük bildirgeleri son bulduğunda ve asansörü saran reklam panellerinin mavi ışıkları kapandığında gözlerimi araladım ve Yaman’ın, çipi kontrol panelinden henüz çektiğini gördüm. Onlar da dinlemekten bıkmış olmalıydı. Uygulamaktan bıkmıyor olsalar da…

“Kaptan, ben ve Onur olmasa ve siz üçünüz baş başa kalsanız ağzınızdan ilk kelimeyi üç gün sonra Beren ‘Viskiyi kim bitirdi?’ diye söylenmek için çıkarır.”

Onlar kendi aralarında konuşurken sohbetlerinden koptum ve sadece takip etmeye başladım. Kaptan, dediği Aslan’dı. Korgeneral kaptanımız, demişti yatak odası kapısının önünde de. İsmiyle seslenmeyecek kadar sınır vardı aralarında ama lakap da takabiliyorlardı. İsmini vermediği ve sessiz olduklarını iddia ettiği diğer iki isim Korkut ve Beren’di. Özel timinin henüz tanışmadığım diğer isimlerini, Emir sayesinde biliyordum. Siyasi kimlik ve bilgilerini göstermişti Emir. Emir’in ulaşma imkânı bulduğu tüm bilgiler benim de bilgim dâhilindeydi artık ama Emir’in ulaşamadığı özel arşivleri de olmalıydı bu isimlerin. Beren Kara da Albay rütbesindeydi. Pembe, omuzlara kadar inen hafif dalgalı saçları vardı, senelerdir yenilenen kimlik fotoğraflarında saçları hep aynı renkteydi. Bazen diplerinden uzayan sarı saçları daha belirgin oluyordu fotoğraflarda, bazen de yeni pembeye boyanmış ve henüz dipleri gelmemiş oluyordu. Sohbet etmesek de rastlaştığımız son seferde, diplerinin birkaç santimetre kadar uzadığını görmüştüm. Oldukça beyaz tenliydi, özel tim olduğuna göre üsten çok sahadaydı ama tenini güneşten koruyor olmalıydı. Mavi gözleri baktığı yere DGK zulmünü taşımak istiyor gibi, büyüktü. Vücudunu saran, pembe, sarı ve yeşil, küçük detayları olan siyah bir tulum giyiyordu, üniforma giymesi gerekmeyen zamanlarda. Esnek, dayanıklı, her dikişi işlevi ön planda tutan bir kıyafet olsa da, renkleri seviyor olsa gerek küçük detaylara da sahip oluyordu. Aynı renkler göz kapaklarını da süslüyordu, buradaki diğer DGK üyelerinin aksine sadece göz kapaklarına makyaj yapıyordu. Silahını ve ihtiyaç duyabileceği eşyaları koymak üzere kalçasına sarkan bir kemeri oluyordu. Yaman gibi o da parmaksız eldiven giyiyordu her gördüğümde ama fark olarak onun eldiveninde renkli detaylar oluyordu. Sahada olduğumda ben de benzeri kumaşlarla üretilmiş kıyafetler giyerdim ama onun aksine tek bir tulum tercih etmezdim. Onlar kadar konfora sahip olmadığımız ve ilkel yaşadığımız için iki parça daha işlevsel oluyordu. Postalları her hava durumuna ve şarta karşı korunaklı olduğundan ağırdı fakat vücut kasları güçlü biri için o postallarla koşmak işten bile değildi. Beren’in de fit bir vücudu olduğunu görmüştüm, vücut yapımız benziyordu, sadece o benden biraz daha uzundu. Melodi yanımızda daha kısa kalıyordu ama atik duruyordu. Renkleri sevmesine karşın, renkli bir kişilik gibi durmuyordu Beren. Yaman gibi daha sert mizaçlı, soğuk görünüyordu, Melodi de şimdi Beren’in sessiz olduğunu iddia etmişti. Alkole zaafı olmalıydı ki, ilk çıkaracağı sesin alkole dair olacağını söylemişti. Emir ise Beren’in bir diğer zaafının Aslan olduğunu söylüyordu.

Başta Mira ya da Leyla gibi aralarında cinsellikle süslenmiş çıkar ilişkisinin olduğunu sanmıştım ama Emir, Aslan’ın Beren’le yakınlaştığını sanmadığını söylemişti. Hatta Beren’e karşı mesafeli durduğunu söylemişti. Şaşırmıştım, Aslan ona her ilgisi olan kadınla yakınlaşmaya müsait, uçkur düşkünü bir adama benziyordu. Yani, artık öyle bir adama benziyordu. Oysaki zamanında, gözünün benden başkasını görmesi mümkün değilmiş gibi davranırdı. Oluşumumuz ve sahip olduğumuz imkânlar gereği, mahremiyetten uzak yaşardık. Birbirimizin yanında giyinir, yıkanır gerekirse ihtiyaç giderirdik ama yine de Aslan’ın gözlerinin hiç başka bir kadına kaydığını görmemiştim. Aslan’a kayan gözler olurdu tabi… Aksine Aslan mahremiyet yaratmak isterdi. Bedenimi kıskanırdı. Rahatsızlık hissi boğazımı sardığında zihnimi geçmişten uzaklaştırdım.

Çok yan yana gelmesek de denk geldiğimiz anlarda Aslan’ın muzip tavırlarını Beren’e gösterdiğini hiç görmemiştim. Gerçekten mesafeli duruyor gibiydi. Belki de Beren hoşuna gitmiyordu, aslında çok hoş görünen bir kadındı. Yaralara sahipse bile görmemiştim, belki de iyileştiriyordu. Teni pürüzsüz ve parlaktı. Aşağılık ruhunu kamufle ettiği bedeni güzel görünse de, DGK üyesi olmasının yanı sıra başka itici yönlerini de sezmiştim ama deneyimle bağdaştıramayacağım kadar az rastlaşmıştık. Yine de onun da benden hoşlanmadığına emin olmama yetmişti rastlaştığımız anlar. Donuk mavi gözleri bana döndüğünde, Buzlar Komutanı ünvanımı talep edecek kadar soğuk bakardı. Tabii vermezdim. Buzu yanımda çöl kalırdı. Hoşlanmama sebebi, direnişçi olduğumu Yaman ve Melodi gibi, onun da öğrenmiş olmasından kaynaklı olabilirdi tabii, ya da Aslan’ın eski sevgilisi, karısı ve aşk naraları attığı kadın olmam da olabilirdi sebebi. Aslan mesafeli dursa da özel timinde olduğuna göre Beren’e de güveniyordu ve Yamanlar gibi ona da söylemiş olabilirdi. Gerçekten Aslan’dan hoşlanıyor olmalıydı. O donuk mavi gözleri Aslan’a baktığında ısınıyordu, birkaç kere denk gelmiştim. Ne vardı bu Demir Aslan Varnalı’da böyle? Bu haline bile yanıp tutuşuyorsa kadınlar, bir de benim sevdiğim adamla tanışmalılardı. Eskiden, sevdiğim adamla. O adamın sadece bedeni süslü değildi, öyle ki ruhu gözlerimi kamaştırırdı böylesine güzel bir bedene sahip olmasına rağmen. Şimdi ise ruhu emiyordu bedeninin güzelliğini. Belki de ruhu hep buydu ve ben bir seraba âşık olmuştum zamanında. Yine, aklımı uzaklaştırmayı tercih ettim. Geçmiş, geçmeliydi. Hisler geçmişti, izler de geçmeliydi. Bazen, bir DGK mıntıkasına ‘halk’ dedikleri köle topluluğu olarak hapsolmak pahasına ensesindeki çiplere engel olamayacak kadar güçsüz bir zihnim olsun isterdim, böylelikle benim zihnim de bir şeyleri unutabilme şansına sahip olurdu.

Yaman, Aslan kadar uzun değildi ama onun kadar yapılıydı. Aslan’dan kısa olsa da benden neredeyse bir baş kadar uzundu. Onur dediği kişinin soyadı Tavus’tu. O da albay rütbesine sahipti. Dış görünüşünden dahi Melodi’nin de iddia ettiği gibi çok konuşan biri olduğu belli oluyordu. Saçlarını ortadan ayırıyordu ve kulak hizasına gelecek kadar uzundu üst saçları. Bir yarısı saçının özü gibi kahverengiyken, diğer yarısını platin sarısına boyatıyordu. Gözleri doğuştan beridir DGK mavisini taşıyordu. Köse ve beyaz tenliydi. Onların yanında kalıpsız ve daha yumuşak hatlı kalıyordu. Burnu muntazam bir kusursuzluğa sahipti, dolgun dudaklarıyla birleşince estetik yaptırttığını düşündürtse de bir süre inceledikten sonra doğal olduğuna ikna ediyordu insanı. Korkut Aksak ise Emir’in söylediğine göre Melodi ile sevgiliydi. Şaşırmıştım çünkü yan yana gördüğüm hiçbir an öyle hissettirmemişlerdi. Sohbetlerine şahit olmamıştım ama Korkut oldukça mesafeli görünüyordu. Belki de baş başa kaldıklarında farklı davranıyordu. İlişkilerini, askeri düzen içerisinde oluşları gereği gizli tutuyor olduklarını düşünmüştüm ama burada birbirini denetlemeye yetkili alt üst ilişkisi haricinde, hiçbir ilişki yasak değildi. Dileyen, dilediğiyle yatıp kalkabiliyordu sadece hamile kalmak yasaktı, sıkı prosedürler ile doğum kontrol altındaydı.

Korkut sarışındı, uzun kemikli bir surata sahipti. Boyu da, Aslan kadardı, iki metre civarıydı. Saçının yanları neredeyse sıfıra yakın traşlı, üst kısım ise uzun ve dağınıktı. Saçları bir hayli açık tondaydı, öyle ki bir ton daha açık olsa Emir’inkiler gibi boya olduğunu düşünecektim. Emir de normalde sarışın olsa da, birkaç ton saçını açarak platin rengine boyardı. Korkut’un yüz şekli bile karakteri kadar keskindi. Yüz ifadeleri de hep ciddi ve mesafeli duruyordu. Çok düşünüyor, az konuşuyor gibiydi. Hep mavi camlı bir gözlükle görmüştüm onu. Emir, göz hassasiyeti olduğunu söylemişti, kayıtlarda böyle geçiyordu ama neden DGK imkânlarıyla tedavi olmadığını bilmiyordum. Üniformasını giydiği zamanlarda gözlüğü saygınlığı zedeliyor gibi görünüyordu ama mavi renkte olması DGK’nın göz yummasına yetiyor olmalıydı, Aslan’ın seçtiği asker olmasının yarattığı torpille birleşince. Üniformasını giymedikçe, her an kapüşonunu kafasına geçirip ortamdan soyutlanacakmış gibi duran bir üst ve deri ceket giyiyordu. Nizami bir askerden çok, zorla getirilmiş ve henüz konuşma özelliği geliştirilmekte olan sportif bir robota benziyordu. Sadece askeri kimliğinde gözlüksüz olduğundan fotoğraf sayesinde gözlerinin renginin kahverengi olduğunu daha net bir şekilde görme şansı elde edebilmiştim. Yanaklarında, boynunda, şakağında ve alnında bazıları daha belirgin, bazıları daha silik benlere sahipti. İşlemlerle sildirmeyi tercih etmemişti, görüntüsünü süslüyor gibiydi zaten. Ya beğeniyordu ya da umurunda bile değildi. Bence ikinci seçenekti.

“Meraklı da değil. Ben olsam şimdiye kadar bin kere nereye gittiğimizi sorardım ya da sohbete dâhil olmaya çalışırdım.”

Melodi konuşmaya başlamadan önce adımlarını yavaşlatıp ardına dönerek bana bakmasa yine dinlemezdim. Yaman önden yürümeye devam ederken Melodi yanımda kaldı ve gözlerimi yeniden önüme çevirdim. Yaman’ın cüsseli bedeni dar koridorda devamını görmeme engel oluyor ve şaşmaz bir dengeyle yürüyordu. Her adımını aynı sürenin ardından, aynı tok sesle atıyordu. Melodi ise bazen hızlanıyor, bazen sekiyor, yol boyunca olduğu gibi bazen Yaman’ın yanında kalıyor, bazen ise gerisinde duruyordu. Şimdi de yanımda durmayı tercih etmişti.

“Beni incelemeyi kes.” diye sızlandım. Gözlerinde DGK’nın deney faresi olmalıydım. Hapsolduğum da laboratuvar değil, mıntıka üssüydü. Her ne kadar Aslan, fareyi asıl kapanla yakalamadan önce diğer peynirleri yemesine izin verdiğini söylese de ben kendi kapanına yakalanacağını biliyordum. Avına avlanacaktı, üstelik yardımcı bile olacaktı.

“Namını duymuştum, ne kadarını hak ettiğini anlamaya çalışıyorum.” dedikten sonra göz ucuyla gördüğüm kadarıyla eli beni gösterir gibi hafifçe havada gezindi. “Tarzına dair bir duyum almamıştım zaten, o konuda hayal kırıklığına uğramadım.”

Adımlarım yavaşladı, bana eşlik etti ve en sonunda durduğumda o da durdu. Vücudum yavaşça ona döndü ve gözlerimiz birbirinde gezinirken yutkunduğunu duydum. Kaşlarım kalktığında şirince sırıttı. “Burada, diyorum, görünüşünü değiştirebileceğimiz birçok seçenek var, diyorum.”

“Benim de öyle seçeneklerim var.” dediğimde anlayamayarak baktı. Gözlerim yüzünde gezindi. “Burnunu değiştirmek ister misin?” derken çenemin ucuyla da onu göstermiştim. Adım sesleri durmuştu, Yaman da ardına dönmüş bize bakıyor olmalıydı. “Ya da…” dedikten sonra gözlerim saçlarında gezindi. “Belki saçlarında bir değişiklik istersin. Gerçi zaten kırmızılar…”

Yine de henüz kan kokmuyorlardı. Vücuduna indi bakışlarım. “Ya da postürünü değiştirebilirim. Belki ayaklarının üstünde durmaktan sıkılmışsındır.”

Melodi cebine uzandığında silahını çıkartacak sandım, sakinlikle bekledim ama lolipopunu çıkarttı. Paketini alışık olduğu bir kolaylıkla çıkardı ve çöpü yere attı. Demek ki arada gördüğüm ve düzeni bozan çöplerin bir kısmının sebebi bu kadındı. Lolipopunun ucuyla beni gösterdi. “Gerçekten buz kesilmesini sağlıyorsun. O yüzden Buzlar Komutanı diyor olmalılar.” dedi ve lolipopu dudakları arasına aldı. Lolipopu saran dudakları hafifçe kıvrıldı ve omuz silkti, gözleri neşeyle kısılmıştı. Sinir edici bir sesle dudakları arasından çekti ve dudaklarını yaladıktan sonra hafifçe havada salladı lolipopu tutan elini. “Görevde olmadığım günlerde adrenalin salgılamak için sanal gerçeklik odasına gidiyordum, artık senin yanına gelirim.” dedikten sonra gözlerini irileştirerek güldü ve lolipopuyla tekrar beni gösterdi. “Resmen korkuttun beni.”

İşin kötü yanı, küçümsemiyor, alay etmiyordu. Gerçekten korkmuştu ve hoşuna gitmişti. Bir tane sağ kroşe yese, kahkaha atacak gibiydi. “Ruh hastası Kaptan’ın ruh hastası tayfası.” diye sızlanarak ilerlemeye devam ettim. Böyle özgür davranıyorlarsa geçtiğimiz koridorlar ya izlenmiyor ya da yetkiyle izlenmesi sınırlandırılmış olmalıydı, o yüzden kelimelerime dikkat etmedim. Seker adımlarla ardıma takıldı, önümüzde dikilen ve bizi bekleyen Yaman’la göz göze geldim.

Ardımdaki Melodi’yi gösterip “Aslan’ın bana eziyet etme hamlesi mi?” diye sorduğumda gözleri Melodi’ye döndü. “Hepimize.” diye sızlandı ama keyif gizliydi gözlerinde. Melodi’yle kişilikleri pek benzemiyordu belli ki ama sızlandığı kadar da rahatsız olmuyordu, görebiliyordum.

Melodi ardımdan üstü olan Yaman’a bir küfür mırıldandı, o sıra ben de Yaman’ın hizasına varmıştım. Yaman da önüne dönüp ilerlemeye devam etti ve Melodi’nin de sesi yeniden neşelendi. “Saçların da yüzün kadar güzel. Çok güzel bir kadınsın ama tarzın her an savaşacakmışsın gibi. Basit örgü yerine kesinlikle tarzını değiştirmeli ve…” dediği sırada istediği yumruğu vermek üzere ona döndüğüm gibi üst vücudunu geriye eğerek kaçındı, birkaç adım geriledi ve güldü. Tuttuğu nefesini üfledi ve adrenalinden ne kadar zevk aldığını gösterdi yüz ifadeleri.

“Zaten, her an savaşabilirim. Bana Albay yumruklatma.” dediğimde yavaşça başını onaylar şekilde salladı, keyfi sürüyordu. Ters bakışlarımı ondan aldım ve önüme döndüm. Yaman da, “Bir kere daha durmayın,” dedi ve sesini yükselterek ekledi. “Duydun mu beni Melodi?”

Melodi çok da güven vermeyen onaylar sesler çıkartarak ardımdan gelmeye devam etti. Sevdiği adrenaline rağmen yine de kaçınabileceği mesafeyi aramızda bırakarak geliyordu. Refleksleri iyiydi, geri çekilebilmişti ama peşine düşsem hem o kaçamazdı, hem de ben bir Albay’ı yumruklamış olurdum. Saçlarımı balıksırtı örmüştüm, bu bir alışkanlıktı. Dövüşürken saçlar yükten ve esasında düşmanın saldırmak için tercih edebileceği ek imkândan ibaretti, kısacık kestirsem yeriydi ama saçlarımı severdim. Zamanında Aslan sevdiği için severdim, sonra da Aslan sevmese de sevmiştim. Burada daha ilgi çekici tarzlar kazanmak dediği gibi mümkündü ama buraya değişmek için değil, burayı değiştirmek için gelmiştim.

Yaman’ın çipiyle açtığı bir kapı daha eşlik eden hava tıslamasıyla açıldı ve bir anda uğultulu bir gürültü doldu kulaklarımıza. Yalıtımları iyiydi, koridora bir fısıltıları bile duyulmuyordu ama burada eziyetin sese dönüşmüş hali mevcuttu. İncelemek üzere kapıda kaldığım sırada Melodi lolipopunu dudaklarından çekti ve neyse ki gürültüde rahatsız edici ıslak sesi duymadım. Bir anlığına yanımda durup etrafı gösterdi. “Buradakileri de yumruklamamanı öneririm.”

Evlilik töreni ardından her nedense henüz kendi mıntıkasına dönmemiş bazı rütbeliler, eğlence merkezi gibi duran, renklerin dans ettiği alanda farklı yükseklikteki localarında ya da zemin katındaki masalarda oturuyorlardı. Gelişmişlikleriyle sahip olduğu teknolojiyi, ilkel arzularıyla kullanmıyor, hizmet etmesi için robot yerine neredeyse çıplak insanları tercih ediyorlardı. Teknoloji, yanı sıra ekran olan duvarlara ve tavana yansıyan, talebe bağlı olarak değişen görüntülerde kendisini gösterse de geri kalan her şey ilkel görünüyordu. Onlarca kafes vardı, hepsinin etrafını farklı loca ve masalar çevreliyordu. Geniş ve yüksek, ileride daha da yükselen başka bir alanı yoksa eğer, dört katlı bir yerdi. Işıkların vurduğu ve bazı ekranlara görüntüleri yansıyan kafeslerde ise teknolojinin ilkellikle buluştuğu elektrikli kelepçelerle hapsedilen insanlar vardı. Kafeslerden zaten kaçamazlardı, o kelepçeler elektrik akımı için olmalıydı. Midem kasılırken vücudumdan kanın çekildiğini hissediyordum. Gözlerim bileğimdeki, verilerimi ölçen bilekliğe döndü. Nabzım yükselmiş olmalıydı, kulağımda zonkluyordu kalbim. Diğerleri gibi zevk aldığıma ve heyecanlandığıma yorabilirlerdi ama ben kahrolmuş hissediyordum. Dünya’nın damarlarından akan tüm zehri gördüğümü sanırdım ama her seferinde şaşıracak yeni bir kötülükle karşılaşabiliyordum. Bir kötülük üretme fabrikası gibiydi Dünya ve durmaksızın bacaları tütüyordu.

Yaman’ın “Hadi.” dediğini duydum ve gözlerimi kırpıştırarak ona çevirdim. Alanı dalgalanan renklerle aydınlatan ışıklar, insanların vücudundan akan kanın kırmızısını saklıyordu ama bunca kokunun ardında kanın kokusunu alabiliyordum. Senelerdir neredeyse havadan bile daha çok solumuştum bu kokuyu. Bazen düşmanda, bazen düşmanın düşürdüğü dostumda, bazen de kendi vücudumda.

Tıpkı insan yarışları gibi burada da insana eziyet etmekten zevk alıyorlardı, bir hobi gibi eyleme döküyorlardı. Kahkahaları duyuyordum, her birinde midemde yeni savaş başlıyordu. Eziyet ettikleri insanlar, çiplerine boyun eğmeyen zihinler miydi, Varna etrafından yakaladıkları Yankılar mıydı, bilmiyordum ama her ihtimalde DGK’ya direnen kimselerdi. Nasıl ki ben sapa sağlam bir vücutta kan ağlıyordum, onlar da kan revan içerisinde ama aynıydık. Onlar kadar canım acıyormuş gibi hissediyordum. Benim canım zaten mütemadiyen acıyordu.

Baktığım her yerden ettiğim gibi Yaman’a da nefret ederek baktım ama gülümsedim. Gözler ve kameralar üstümdeydi. Sesi temiz bir şekilde ayırt edemeyecekleri kadar gürültülü bir ortamdı ama sadece benim yüzümü incelemek için kaç tane sadakat gözcüsünün ekran başında olduğunu tahmin bile edemezdim.

Yaman ifadesiz bir suratla bana bakarken peşinden geleceğimi gördükten sonra önüne döndü ve ilerlemeye devam etti. Ardından ilerlerken Melodi de yanımda, etrafı inceleyerek geliyordu ve keyifli bir şekilde lolipopunu tüketiyordu. Yetişkin bir insanda iki yüz altı kemik bulunurdu, buradakilerin her bir kemiğini kırmak istiyordum. Ve ortalama olarak dört buçuk ila altı litre arasında kan taşırdı vücut. Son damlalarına kadar akıtırken kırmızıyı soluduğum gibi görebilmek için renkli ışıkları kapatırdım.

Asansöre vardık. Kullanım sırasında etraftaki keyif uyandıran görüntülerden mahrum kalmamaları adına camdı asansör. Böylelikle gözlerimin kaçtığı her yerde işkence edilen bedenleri görmeye devam ettim. Bazen gözlerim, onlara işkence edenlere de dönüyordu ve hangisini izlemenin daha zor olduğuna emin olamıyordum. Vücutlarındaki zevkler birbirine karışıyor, bir arzuya dönüşüyor ve bir yandan da birbirleriyle sevişiyordu bazı rütbeliler. Bazen de personellerle sevişiyorlardı. Burada rıza gösterip göstermemek bile, tartışma konusu değildi. Enselerindeki çipler, ‘rıza’ kavramını ortadan kaldırıyordu direkt. Çıplak bedenlerden aldım gözlerimi ve Yaman’a çevirdim tekrar. Gözleri üstümdeydi, soğukluğuna rağmen meraklı bakıyordu. O da Melodi gibi, beni merak ediyor olmalıydı. Bana dair ne kadarını duymuşlardı bilmiyordum ama beni son görüşlerinde ne kadar eksik kaldığını anlayacaklardı. Zaten son gördükleri de ben olacaktım.

Gözlerini önce Yaman çekti. Açılan kapıdan geçerken bir nefes es verdikten sonra ardına takıldım. Hemen ardımdan da Melodi geliyordu ve içimdeki hisleri eylemlerime dökmeye başlarsam bu sefer refleks becerileri yumruğumdan kaçmasına yetmeyecekti. Cam bir koridordan geçerken de Yaman’ın sırtına bakmayı sürdürdüm ama göz ucuyla gördüklerim kalbimi parçalamaya yetiyordu. Onca yılın ardından bile yeterince buz tutmamıştı kalbim. Ya da Emir’in de dediği gibi, buzlar da erirdi. Emir’i özlediğimi hissediyordum. Şimdi yine gizli bir panelden çıkıp birkaç dakikalığına beni bu andan koparsın, isterdim ama imkân bulsam bile Emir’in yanına kaçmak yerine Yaman’ın ardından ilerlemeye devam ederdim. Uzanan bir elle düştüğüm yerden kalkmaya alışma lüksüm yoktu. Hepimiz gibi Emir de her an ölebilir ya da Aslan gibi bir haine dönüşebilirdi, dizlerimi kanata kanata kendim kalkardım, kimseye ihtiyacım olamazdı.

“Bizden biri gibi bakıyorsun.”

Çıktığımız bu katta, cam koridorda sağa dönerken alt katlara nispeten daha az gürültülüydü ortam. Hemen sırtının ardındaydım, duymakta zorlanmadım. Beni incelediği sıralarda buna karar vermiş olmalıydı. İçimdeki fırtınalara rağmen dingin bir şerefsiz evladı gibi bakabildiysem, ne mutluydu bana. Onlardan biri olmanın başka yolu yoktu.

Cevap vermedim, özgürce konuştuğuna göre dikkat etmem gereken bir durum yoktu ama sabrımı, muhtemelen yanına gittiğimiz Aslan’a saklıyordum.

Yaman bir kapıyı daha çipiyle açtıktan sonra cam duvara yaslanarak önümden çekildi. Gözlerim Yaman’a döndü ve ona, onlardan birinden ziyade, onlara ne yapacağımı bir hayli anlatarak baktım. Dudakları hafifçe kıvrıldı, mesafeli bir ifadeyle tehdidime göğüslerini gerdi. Gözlerimi, beraberinde yüzüne kaldırdığım bir silahı da çeker gibi gözlerinden alıp odaya girdim. Diğer odaların aksine dayanıklı camlarla değil, duvarlarla çevreliydi. Yer, ayağımın altında kayan bir hava gibi değil de sonunda zemin gibi görünürken karşımdaki deri koltukta oturan Aslan’a doğru yaklaşmaya başladım. Kapı ardımdan kapanırken odayı incelemek de istiyordum ama Aslan’ın gözlerine bakmayı tercih ettim. Aşağıda gördüğüm işkenceler, onun mıntıkasının hizmetiydi. Her mıntıkada benzeri yerler olmalıydı ama misafirlerini layık oldukları şerefsizlik seviyesine yakışır şekilde ağırlamak adına gösterdiği özeni yansıtıyordu buranın her bir detayı. Misafirleri de bir hayli keyifliydi, şimdi Aslan’da da aynı keyfi görüyordum. Onu, abimin ölümüne sebep olurken görmek acımasızlığını bana tek eylemle anlatabilirdi ama ben gördükçe kanıtları toplamaya neden devam ediyordum, hiç bilmiyordum.

Kollarını koltuğun üstünden iki yanına uzatmış, cüsseli bedeni gevşek bir şekilde oturup da deri koltuğu esnetirken bir bacağının bileğini, diğer bacağının dizine yaslamıştı. Uzattığı ellerinden birinde olan bardağın içindeki viskiyi hafifçe döndürerek sallarken gözleri vücudumda gezindi, balıksırtı olması sebebiyle bir kısmı karşıdan bakılınca da görülen örgülerimde duraksadı ve en sonunda tekrar gözlerime döndü. O sıra aramızda sadece sehpa kalana kadar yakınlaşmıştım ona.

Oda gibi karanlığa bürünmüştü. Henüz inceleyemesem de odanın her detayının koyu tonlarda olduğunu görebilmiştim. Sağ pazusu hizasında olan DGK rozetini görmesem, bu tanıdık yüzle burayı birlikte aleve vereceğimizi sanabilirdim, geçmişin üstümde çöken karabasanı yüzünden. Oysa o, burada aleve vermem gerekenlerden biriydi. Ondan başlamak isterdim ama onu sona bırakmalıydım. Böylelikle onu yakacak ateşi yeterince izleme şansı olurdu.

“Gözlerin yakıyor.” dediğinde hafifçe gülümsedim. Bakışlarıma ve kasılmış çeneme tezat görünüyor olmalıydı gülümsemem. Hayalimdeki alevler gözlerime de yansımıştı, yakmak istediğim de görmüştü. “Söndüremeyecek olman sinirini bozuyor olmalı.”

Geniş bir sırıtış belirdi yüzünde ve yavaşça dilini şaklattı. “Ben harlamak niyetindeyim.”

Kaşlarım kalktığında gözleri yanmak ister gibi gözlerimde geziniyordu. O çekmediği için bakışlarını, ben de hapsolmak zorunda kalmıştım. Kaçan o olmalıydı, kaçmıyordu. Bardağı yavaşça dudaklarına götürdü ve büyük bir yudumla şişirdi yanaklarını. Bardağı koltuğun geniş sırtının üstüne koyarken sesli bir şekilde yutkundu ve ayaklandı. Gözleri üstümdeyken sehpanın ardından, sol tarafıma ilerleyerek çıktı. Vücudum yavaşça ona dönerken geldiğimden beridir ardımda kalan duvarı gördüm göz ucuyla. Böylelikle gözlerim, Aslan’dan çekilmiş oldu ve hızla o duvara döndü. Kol bileklerinden tavana asılmış birini gördüğümde Aslan da artık sağımda kalmış ve dibime kadar varmıştı. Nefesini şakağımda hissedebiliyordum.

“Sadece misafirlerime değil, sevgili karıma da bir sürpriz hazırladım.”

Boynu başını taşıyamamış, omuzlarından eğilmişti. Bileklerinden asılı olmasa yere yığılması bir saniye bile sürmezdi. Bir erkekti, bizim yaşlarımızda olmalıydı. Üst vücudu bir hayli hırpalanmıştı. Parçalanmış kıyafetlerinin gösterdiği esmer teni çizikler ve morluklar içerisindeydi. Vücudundaki kanlar bir süre önce kurumuştu. Kan kokusu burnuma işlemişti, odaya vardığımda yeni bir kokuyu ayırt edememiştim.

Dudaklarını da şakağımda hissettim. Gördüğümün ne anlama geldiğini bildiğim için donakaldığım saniyelerde özgürce ve yine soluyarak öptü tenimi. Öpüşü vücudumu çözerken elim belinin ardına gitti ve ona doğru dönerken ondan aldığım silahıyla bir adım gerileyip göğsüne kaldırdım. Namlunun ardından bana keyifle bakarken “Seni öldürürüm.” dedim. Bana temas edip duramazdı.

Gözleri silaha indi ve tekrar gözlerime yükseldi. Elleri hareketlendiğinde çekilmedim, silahı elimden alamazdı ama parmakları sardı silahı ve silahla birlikte beni de çekti. Namlunun ucunun göğsünün ortasına yaslanmasını sağladı. Uzun parmakları silahı tutan tenime de temas etmek istediğinde emniyet kilidini açtım ve yamuk bir şekilde sırıtarak tekrar namlunun ucunu tutmaya başladı.

“Asi sevgilim, sen almasan da biraz sabretseydin silahı sana bizzat verecektim zaten.”

“Göğsüne yaslı bir silahtan çıkan kurşun mili saniyenin yarısından da kısa bir süre içerisinde kalbini parçalar.” dediğimde bunun farkında bir şekilde yavaşça kapatıp açtı gözlerini. “Neyse ki ateş etmezsin.”

İsterik bir şekilde sırıttım. “Öyle mi?”

“Ateş edersen ıskalamazsın.” dediğinde gözlerim göğsüne doğru inip alayla yükseldi. Zaten ıskalama şansımın olmadığı bir yere yaslıydı. Ben de tam kalbine doğrultmuştum ama o da silahtan tutup beni de beraberinde çekerek namlunun ucunu silaha yaslarken ihtimalleri sıfıra indirmişti. Sırıtışını yaladı ve “Şu andan bahsetmiyorum.” dedi. Sinir, mimiklerimi titretebilecek yoğunluktayken kaşlarımı kaldırdım. Ne zırvaladığını anlayamamıştım.

“O eski metroda, beni öldürmek isteseydin ıskalamazdın.”

Kurşunlarımdan biri isabet etmişti, hengâme sırasında ona dönebildiğim kadar dönmüş ve ateş etmiştim, karnından vurulmuştu. Biri de duvardan sekmişti ve karanlıktı. Çenem iyice kasılırken “İmkânlar elvermedi.” dedim.

Kaşları kalkıp indi. “Ne zamandan beridir ihtimaller sana engel olmaya başladı?”

Tetiğin üstündeki parmağım kasılmış, minik hareketlerle can çekişiyordu. Biraz önce gözlerimdeki alevle yanmak istiyormuş gibi bakıyordu, şimdi de yanmaya başlamıştı. Başını hafifçe sağ omzuna doğru eğdi, gözleri yüzümde gezindi, tekrar gözlerime döndü. “Benim tanıdığım aşiyan, ateş ederse ıskalamaz. Iskalarsa, zaten istememiştir. Ve seni benden iyi tanıyan kimse yok bu siktiğimin Dünya’sında.”

Gözlerim, gözlerinde gezinirken dile getirdiği saçmalıkların zihnimde bir yer edinmesine izin vermedim. Alayla gülümsedim. İşime yarıyordu, onu öldürmem buradaki herkesin üstüme çullanmasını sağlardı. Aklıma planlar gelmişti. Onu vurup asılı insanı zincirlerden kurtarıp saldırıya uğramışız gibi davranabilirdim, Aslan bu kadar rahat davrandığına göre kamera ya yoktu, ya da kapalıydı şu an bu odada ama bu plan ne zincirli adamı kurtarabilirdi, aksine eğer inanırlarsa daha büyük eziyetlere maruz kalırdı, ne de benim işime gelirdi. Öyle ya da böyle Aslan benim işime geliyordu. Onu silahla vuramayacağım bir anda olduğum için, dudaklarımdan çıkanlarla yaralamaya karar verdim. Bazen bir cümle, bir kurşundan daha derin yaralar açabiliyordu. “Emir’i unutuyorsun Demir Aslan Varnalı.”

Yüzündeki ifadeyi afiyetle izlemek niyetindeydim ama bir saniye içerisinde bileğimden tutup beni önüne çekerek tavana asılı adama döndü. Diğer kolu da ardımdan uzandı ve beni kolları arasında bırakıp vücudumu vücuduna yaslarken silahı adama doğru tutmamı sağladı. Telaş yapmamaya çalıştım ama parmağı da tetiğin üstündeki parmağıma geldiğinde kalbim kasıldı. Çıkan hengâmede adamı yanlışlıkla vurmak istemiyordum ama şimdi bir santimetre bile hareket etsem tetiğe basmamı sağlayabilirdi. Kalbim gibi tüm vücudum kaskatıyken nefesi gibi dudakları da eğilip kulağıma değdi. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Önce sever gibi gezindi dudakları kulağımda ve ardından kısık bir sesle “Beni çıldırtma.” dedi.

“Uzaklaş.” diye uyardım çünkü kalçamın ardında kasıklarını hissedebiliyordum. Üstelik ne denli arzuladığını da yeterince anlatıyordu kasıkları. Vücudu vücuduma yaslıydı ve zaten kolları arasında olmak yeterince rahatsız ediciydi. Damarlarımda silahı kendime çevirmek istediğim bir his akıyordu.

Alt bedenimizin temasını azalttı ve gözlerimi yavaşça araladım. Gözlerim birkaç saniye odaksızca odada gezindikten sonra silaha döndü. Gözlerimi kapatmadan önce silah adama doğruluydu ama şimdi adamın bacaklarına doğru alçaldığını fark ettim. Kasti yapıp yapmadığını düşünürken hâkimiyet kurduğu kollarımızı yeniden yükseltti ve silahı adamın göğsüne doğru doğrulttu.

“DGK, bir Yankı’yı vurmanı istiyor.” dediğinde midem boğazıma tırmanırken titrek bakışlarla ölmekten başka çaresi kalmamış gibi güçsüz düşen adama baktım. Bir Yankı mıydı?

“Onlara bir konum verdim.” diye soludum. Ya infaza katılacaktım ya da sahada infaz sağlayarak konum bildirecektim. Bu akşam bildirdiğim konuma saldırmak üzere operasyonu komuta edecektim. Evet, arkadan iş çeviriyordum, aslında Safirlere saldırarak DGK’nın başına iş açacaktım ve buna dair şüphelenmiş olabilirler miydi?

“Noyan Varnalı’nın dediği gibi, DGK sadakati tekrar tekrar görmeyi sever.”

“Bu odada kamera yok.” dedikten sonra kollarımızı indirmeye çalıştım ama gücü müsaade etmedi. Vücudumla da karşı koyabilir, bacaklarımı da kullanarak vücudundan kurtulmaya çalışabilirdim ama o sıra ateş etmemizi sağlamasından çekiniyordum. Gözümü kırpmadan nice DGK askeri ve zombileşmiş görüntülerine rağmen DGK üyelerinden daha çok insana benzeyen Hiçler öldürmüştüm ama şimdi bir Yankı’ya doğrulmuş silahta, kalbimin parçaları korkuyla titriyor ve sızlıyordu.

“Evet, yok.”

“O zaman vurmak zorunda değilim!” diye sesimi yükselttim. Şu an sadece Aslan’ın gözlerine kanıtlamış olacaktım ve DGK bunu yeterli bulduysa, vurmama gerek yoktu. Aslan’ın iyiliğimi düşünerek kolaylık sağlayacağı yoktu ama iki düşman aynı ipte bir yola çıkmıştık ve yola devam etmek istiyorsa beni buna zorunda bırakmamalıydı.

“Buradaki kameralar, gözler aşiyan.”

“Planı sürdürmek istiyorsan o siktiğimin gözlerini vurduğumu gördüğüne ikna et.”

Dudakları saçımda gezinirken sesi derinleşti ve “Ben bakmayacağım bile.” dedi. Anlamaya çalıştığım sırada göz ucuyla gördüğüm karanlık dağıldı ve duvar sandığım ekranlar saydamlaştı. Böylelikle dört katlı ve her katı, duvarı, koridoru saydam, dayanıklı camlardan oluşan alanda gözler bize döndü. Aslan yavaşça ellerini vücudumdan çekti. Teması eksildi ve beni ayakta tutanın o olduğunu, sendeleyerek fark ettim. Kaslarıma çaresizce güç çağırdım ve ellerimin titremesine saniyeler içerisinde mani oldum. Vücudum bir güç yanılgısıyla dik dururken bakışlarımın titremesine ve nefes alış verişlerime engel olamıyordum ama alt katlardan baktıklarında bu kadarını da fark etmiyor olmalılardı. Bileğimdeki ölçüm yapan cihaz nabzımı görüyordu ve adrenaline ya da artık bir DGK üyesi olduğumdan Yankılara duyduğum öfkeye yormalarını diliyordum.

Yanıma geçti. Başım yavaşça ona döndü. Kollarını göğsünde birleştirdi ve gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Yutkundum ve birkaç saniye daha baktım. Eğer isterse, yapabileceği bir şeyler vardı. Karşımdaki Yankı’yı öldürüp öldüremeyeceğimden emin değildim. Her şeyi mahvetmekten korkuyordum. Evet bir canın karşılığında, binlerce canı kurtarmak için bu savaşın içerisindeydim ama bir canı, diğerlerinden daha önemsiz kılmaya ne hakkım vardı ki? Birileri fedai olmalıydı bu yolda, ben de fedailerden biriydim ama bu adama fedai olmak isteyip istemediğini sormuş muydum ki? O da bir gün başardığımızı görmeyi hak ediyordu… Ama bir Yankı’ysa, bir gün bu uğurda ölebileceğini de baştan kabul etmiş olmaz mıydı? Her Yankı kabul ederdi…

Gözlerimi, son çare isteyeceğim adamdan çektim ve öldürmek üzere olduğum Yankı’ya çevirdim. Aslan da zaten vurmamı beklemek dışında bir şey yapmıyordu. Halimden keyif alıyor olmalıydı, belki aklınca beni de cezalandırıyordu, Emir’le yakınlaştığım için. Şimdi karşımdaki adamın hırpalanmaktan güçsüz boynu büküktü. Yankı güçsüzlükte bile boyun eğmezdi ama baygın olmalıydı. Kaldırsa başını, gözlerime baksa, ben onu tanımazdım muhtemelen, emrimdeki askerlerden biri olmasa gerekti ama gözlerindeki Yankı ateşinden bilebilirdim onu. O ise, Buzlar Komutanı’nı tanırdı muhtemelen. Hain, Buzlar Komutanı’nı…

Henüz gözlerime bakamıyor olması silahı tutan ellerime yardımcı olsa da nefes alış verişlerime yardımı dokunmuyordu. Düşünürken ve hazır olmaya çalışırken kaç saniye geçmişti bilmiyordum. Silahta kaç kurşun olduğunu düşünüyordum. Belki de önce Aslan’ı, sonra da ölene kadar mermim yettiğince karşıma çıkan herkesi vurmalı ve bir Yankı için, büyük savaştan vazgeçip onurlu bir küçük savaşla can vermeliydim. Büyük savaşı sürdürmeye çalıştıkça onursuz eylemler yapacaktım belli ki. Sadece şimdi de değil, defalarca kez Yankı öldürmek zorunda kalabilirdim. Kendi canımı, kendi insanımı…

“Üç,” dedi Aslan ve nefesimi tuttum. Bizi duyamıyor olmalıydı, aşağıdakiler ama daha fazla beklememem gerektiğini gösteriyordu Aslan’ın sayması. “İki,” dediği sırada nefesimi yavaşça üfledim ve kulağımda atan kalbimin ardında yavaş bir nefes alıp vermeye çalıştım. Gözlerim silaha doğru indi ve kaşlarım kalktı.

“Bir,” dediğinde gözlerim Aslan’a dönmüştü. Onun da gözleri silahtan gözlerime yükseldi ve anladım. Tekrar gözlerini yavaşça kapatıp açtı. O ‘sıfır’ demeden gözlerimi tekrar adama çevirdim. Ateş ettiğimde, boş bir mekanik ses haricinde kulaklarımızı bir gürültü doldurmadı. Kasılmış vücudum bir hayli gevşerken silahı tutan ellerimi indirdim ve gözlerimi Barlas’a çevirdim. Silahta kurşun yoktu ve gerginliğimi üstümden atıp bir saniyeliğine sakince düşünmeye çalıştığımda anlayabilmiştim. Hassas ve benzeri silahları kullanmaya alışkın bir el, mermilerin ağırlığından oluşan farkı hissederdi. Gözlerini yavaşça kapatıp açarken yapmaya çalıştığı güven vermek miydi? Duvarların saydamlaşmasıyla birlikte sesimiz gitmese ve odada kamera olmasa da uzaktaki kameraların görüntülerini dudaklarımızı okumaya çalışacak sadakat gözcüleri izleyecekti ve sessizce uyarmıştı. Benimle uğraşmak istiyor olsa gerek duvarlar saydama dönüşmeden önce bunu dile getirmemişti. Resmen oyuncak gibi oynuyordu ve biraz önce silah göğsüne yaslı olduğu sırada ateş edebileceğimi ona göstermiş olmayı dilerdim ama merminin olmadığını o sıralarda fark etmemiştim. O ise mermisiz bir silahı göğsüne yaslamamı elbette ki çekinmeden sağlamıştı. Rahatlığının geçerli bir sebebi olması beni de rahatlatmıştı.

Aslan, muhtemelen heyecanla izleyen ama kan göremediği için memnuniyetsiz olan insan müsveddeleriyle dolu katlarda gezdirdi gözlerini ve ardından hareketlendi. Konsolun çekmecesinden yeni bir silah çıkarttı ve bana doğru uzatırken “Bu oyunu tekrar oynayacağız.” dedi.

Kalbim yeniden sıkışırken uzattığı silaha baktım. Diğer elini de, boş silahı almak için uzatmıştı. Bu sefer mermisi olan bir silah uzatıyordu ve yine, biraz önceki kadar rahattı. Yine, ona ateş etmeyeceğimden emin gibiydi. İzleyen gözleri bekletemeyeceğim için boş silahı diğer eline uzatıp dolu silahı aldım ve ağırlığından, dolu olduğuna emin oldum. Aslan boş silahı koltuğa attı ve başıyla yeniden adamı gösterdi. “Şimdi gerçekten vur.”

“Neyin peşindesin?” diye mırıldandım. Dudaklarımı okuyabilirlerdi ama gerçekten olan biteni anlayamamış da olabilirdim. Ne yapıyordu? Duygularımla mı oynuyordu? Biraz önce bir Yankı’yı öldürmek zorunda olmadığımı hissettirmiş, rahatlatmıştı ve hatta güven vermek ister gibi baktığını sanmamı istemişti. Şimdi ise aynı süreci başa alıyor, ‘Bu oyunu tekrar oynayacağız’ diyordu.

“Misafirlerini mi eğlendiriyorsun?” dediğimde alayla kıvrıldı dudakları. “Kendimi eğlendiriyorum.”

Namluyu ona doğrultmamıştım ama bakışlarımın yağdırdığı kurşunlara maruz kalıyordu. Dudakları düz bir çizgi halini aldı ve “Hadi.” dedi sert bir şekilde. Sıktığım dişlerim yüzünden çenem acırken gözlerimi Yankı’ya çevirdim. Sinir damarlarımda kan gibi akıyordu. Elimde bir silah varken beni bu kadar sinirlendirmemeliydi ama umurunda bile değildi. DGK’nın böyle bir şey istemesine şaşırmamıştım, bunu bir noktada isteyeceklerinden emindim ama Aslan bir emri yerine getirmekten fazlasına çeviriyordu bu işi. Benimle keyfince oynuyor ve hatta duygularımı yönlendirmeye çalışıyordu. Bir güven verir gibi davranıyor, bir de güvenseydim yine hayal kırıklığına uğratacağını kanıtlıyordu. Güvenmemiştim, korkusuzca ateş etmemi sağlayan hassas elimin ağırlığı ayırt edebilmesiydi ama bu karaktersiz oyunları midemi daha da bulandırıyordu. Açıkça benimle eğlendiğini de dile getirmişti.

Şimdi bu Yankı’yı vurursam bir kere daha ölecektim. Vurmaz, küçük bir savaş başlatır ve sonunda ölürsem ise, nice Yankıların ölümüne sebep olacaktım. Bir can, diğer canın değerini belirlememeliydi ama silahı Yankı’ya doğrulttum. Gözyaşlarım içime, mideme bir ‘bulantı’ yaratarak akarken parmaklarım silahı sımsıkı kavramıştı. İşaret parmağım tetikte geziniyordu.

Her zerremden nefret ederken kaskatı kesilmiştim ama evet, yapacaktım. Tek başıma kaldığım ilk an midemde bir şey bırakmayana kadar kusacak, belki de yıllar sonra ağlayacaktım ama evet, yapacaktım. Onları yenmek için onlar gibi olmak pahasına, yapacaktım. Yanımda, benimle eğlenen, zamanında bizim gibi direniyormuş gibi görünen ama şimdi bir direnişçinin diğerini öldürmesinden zevk alan aşağılık adamın tüm keyiflerini tek tek sileceğim güne kadar kendimden nefret ede ede ilerleyecektim ama saymaya başladığı an, vücudumu sarsacak duygudan korkuyordum.

Aslan, “Bir saniye bebeğim,” dedi ve hareketlendi. Ne yaptığına baktığım sırada namlunun ucuna geçmiş oldu. Her zerrem ‘Hadi’ dedi. Tetiğin üstündeki işaret parmağım hareketlenir gibi oldu. Kalbim sızlayarak kasıldı ve kulağımı uğuldattı. Zaman sanki yavaşlarken nefes alış verişlerimi müthiş bir gürültüyle duyuyordum. Duyamayacağı kadar kısık bir sesle “Hadi.” diye fısıldadım ben de kendime. Şimdi, tek bir kurşunla. Tek bir kurşun Demir Aslan Varnalı’nın bedenini öldürmeye yeterdi. O beden yere yığılırken hemen mi ölürdü yoksa gözlerinin bana dönecek vakti olur muydu? Iskalamazsam, göğsüne ateş ederdim ve onu öldürebildiğimi görerek bakamazdı gözleri. Belki de ıskalardım, o bakışlar için. O baktıktan sonra tekrar ateş ederdim, bu sefer tam göğsünden. Geriye kaç kurşun kalırdı? Kaç DGK askerine yeterdi? Bir yanım onu öldürdükten hemen sonra kendimi de öldüreceğimi düşünüyordu. Son kan damlama kadar DGK askerleriyle boğuşmalıydım ama, sanki kendimi de öldürürdüm bir an önce.

Kararsızlık vücudumda somut varlığı olan bir zehirmiş gibi gezinirken titrek nefeslerim dudaklarıma çarpıyordu. “Önce, durumu daha da eğlenceli kılalım.” dedi ve iç cebinden çıkarttığı bir viski şişesinin kapağını açıp viskiyi adamın suratına çarptı. Islanan adamın başı hareketlenirken Aslan da adamın boynunu kavrayarak başını kaldırmasını sağladı, bir anlığına namlunun ucundan çekildi ve adamı görmemi sağladı. Gözlerimi kırpıştırarak ana döndüm ve silahı Aslan’a doğru çevirip çevirmemek arasında gelip gittim.

“Günaydın sikik.” dedi gözlerini henüz aralayan adama. Yorgun gözleri zeminde gezinerek algılamaya çalıştıktan sonra yavaşça Aslan’a baktı. Bunu yapmakta bile zorlanıyordu. “Sana bir iyi, bir kötü haberim var. İlk hangisini duymak istersin?”

Adamın konuşmaya mecali yoktu, güçsüzlükle baktı ve Aslan gözlerini devirdi. “İyi haberse bir kere, kötü haberse iki kere göz kırp.” dediğinde adamın gözleri kapandı ve bir süre açılmadı. Aslan adamın boynunu sıktığında gözleri irice açıldı ve “O zaman senin yerine karar vereyim. Öncelikle iyi haber, merak etme, seni hâlâ öldürmedik.” dedi ve viski şişesini adamın dudaklarına dayadı. “İç, bir kendine gel.”

Adam, ne zamandır sıvı almıyorsa çatlamış dudaklarından boğazına akan alkol yüzünden öksürüklere boğuldu. Başı yeniden eğilirken Aslan sıkkınlıkla üfledi. Adamın sadece öksürürken bile kemikleri kırılacakmış gibi duran vücudu sarsılıyordu. Aslan, “Ulan yavşak, bölgenin en iyi viskisi içirdim sana, mundar ettin. İyi değerlendirme yeteneğin olsaydı, doğru tarafta olurdun zaten.” dediği sırada namluyu ona doğru çevirmiştim. Benimle ilgilenmiyordu, zaten ölmek üzere olan bir adamla uğraşıyordu keyifle ama o da ölmek üzereydi, eğer parmağım hareket ederse. Bakan gözler, Aslan’a çevirdiğimi anlamazdı. Adamla dip dibelerdi ama ben eğer tetiğe basarsam çıkan kurşunun kime saplanacağını biliyordum. Aslan’ın dediği gibi, ıskalamak huyum değildi. O gün niye ıskalamıştım?

Adamın öksürükleri hafiflediğinde Aslan çenesini sert bir şekilde tutup başını kaldırdı. “Kötü haber, ölmek üzeresin piç kurusu.”

Sen de, demek isterken düşünceler içerisindeydim ama göz ucuyla gördüğüm detayla takıldı gözlerim. Aslan adama eziyet etmek ister gibi çenesini öyle çok kaldırıyordu ki, çenesinin altında, boynuyla çenesini birleştiren noktadaki işareti gördüm. Yabanların bir kısmının kullandığı o işaret, tenine işlenmişti. Bir gemici düğümüne benziyordu. Çözülmesi en zor ve sağlam bağlardandır, var oluşlarını simgelediklerini düşünürler ama işaretleri kadar sağlam karakterleri ve bağları yoktu. Barbarlardı. Bu sebeple Yankılarla işbirliği yapmaları ihtimaline sıcak yaklaşmamıştım ama bunun DGK saldırısıyla bozulmasını da tercih etmezdim.

Küçük bir işaretti. Sahada Yankılar kadar olmayan, teknolojinin verdiği güvenin ardında hareket eden DGK’nın bu işaretten ne kadar haberi vardı, bilmiyordum. Her Yaban’da bulunmazdı, onların da Yankılar gibi bölge bölge kuralları değişirdi. Gözlerim Aslan’a dönerken namlu çoktan tekrar Yaban’a dönmüştü. Aslan yakaladıklarının bir Yankı değil, Yaban olduğunun farkında mıydı? Karşıma, DGK’ya sadakatimi tekrar kanıtlamak için getirdiği ve öldürmemi istediği adamı öldürmekte hiç de zorlanmayacağımı bilse, bunu tercih etmeyecek olmalıydı ama bir yandan, sorun çıkartmadan öldürmemi, planlarımızı sürdürmemi istiyor da olabilirdi. Gözleri gözlerime döndü ama ifadesizce baktı ve hiçbir şey anlayamadım. Benimle yine oynuyor da olabilirdi. Bu Yaban’ı öldürdükten sonra bu sefer de Yankı getirebilirlerdi ve yine ‘Bunu oyunu tekrar oynayacağız’ diyebilirdi.

Adam bir şeyler mırıldandı, Yabanların bazılarının dilini anlamak mümkün değildi. Sıklıkla kullandıkları kelimeleri bilirdim ama tamamıyla bilmezdim dillerini. Bu da onların güvenlik olarak kullandıkları yollardan biriydi. Şimdi de anlayamadığım bir şeyler diyordu. “Araya girmezsen sevinirim orospu çocuğu, seni karımdan önce öldürmek zorunda bırakma beni.”

Yaban susmak zorunda kaldığında Aslan alaylı bir minnetle “İşbirliğin için sağ ol.” dedi ve bakışlarını tekrar bana çevirdi. Yaban’ın ölümüydü iş ve susarken niyeti yardımcı olmak değildi elbette adamın. Sadece yaşama henüz küsmemiş herkes gibi, birkaç saniye daha fazla yaşamak istiyordu.

“Gözlerine bakarak vuracaksın.” dediğinde beni zor durumda bırakırmış gibi keyifle bakıyordu, belki de gerçekten bir Yaban olduğunun farkında değildi.

Rahatladığımı göstermedim. Zaten ona nefret dolu bir öfkeyle bakmak hiç de zor değildi. Adamın başını bana bakmasını sağlayarak tuttu ve Yaban artık susmasının faydası kalmadığı için öfkeyle bir şeyler söyleyip tükürdü ama ayağının dibine düşmüş, bir kısmı da üstüne bulaşmıştı. Son zamanlarda anlaşmak üzere olsak da anlaşana kadar defalarca kez savaşmıştık ve nicesini öldürmüştüm. Aslan, “Üç,” dediğinde gerçekten bir Yankı’yı öldüreceğimi düşünüyormuş gibi beni zorunda bırakarak sayıyordu. Belki de zekâsını hafife alıyordum, bilmiyordum.

“İki,” dediğinde Aslan’ı yanıltacak kadar gergin, aşağıdan izleyenleri şüphelendirmeyecek kadar da emin görünmeye çalışıyordum. “Bir,” dedi ve bir anlığına gözlerimi kapatarak ateş ettim. Havayı delen kurşunun sesi yankılanırken gözlerim aşağıdan izleyenlere döndü. Müthiş bir keyif içerisindelerdi. Silahı tutan elimi indirirken gözlerimi göğsünden kanların aktığı Yaban’a çevirdim. Bir canın daha katili olmuştum ve sanırım ruhum ancak DGK’yla kıyaslarsam merhametli kalabiliyordu artık.

Aslan eliyle adamın göğsünü gösterdi. “İşte böyle bebeğim. İstediğinde tam da kalbinden vurabiliyorsun adamı. Kendimden biliyorum ama hiçbiri kurşunla değildi.”

Elimdeki silahı hafifçe salladığımda alayla güldü. Adamın başını bıraktı ve ölü bedeninin artık zaten taşıyamayacağı başı omuzlarından düştü. O sıra akan kanın üstüne de basarak bana doğru yaklaştı Aslan. Elini uzattı ve silahı daha sıkı kavradı parmaklarım. O keyfini silmeyi geleceğe bırakmakta zorlanıyordum. Onu öldüremeyeceğimi düşünüyordu ve bu düşüncesini hemen buracıkta silmek istiyordum.

Göz ucuyla gördüğüm etrafım yeniden koyu renk duvarlara döndü ve baş başa kalmış olduk. O sıra karşıma varmıştı. Eli, silahı tutan elimin üstüne geldi ama almaya çalışmadı. Ellerimiz aramızda kalırken gözlerimiz birbirimizde geziniyordu. “Gemici düğümü.” dedi ve diğer elinin işaret parmağını yakın vücutlarımız arasında bizi göstererek gezdirdi. “Sen istediğin kadar çözmeye çalış, aramızda bu düğüm var.”

Böylelikle öldürdüğümün bir Yaban olduğunu bildiğini anladım. DGK ve aşağıdakiler Yankı olduğunu düşünecekti, sadakatim yeniden pekişecekti ama Aslan henüz bir Yankı’nın katili olmadığımı biliyordu. Dudaklarım sinirle karışık bir alayla kıvrıldı. İşaret parmağımı kaldırdım ama onun aksine sadece onu gösterdim. “Sen çözdün o düğümü.” diye hatırlattım. Öyle bir bağın zamanında olmadığını iddia edemezdim. Gerçi, onun tarafında olmadığını düşünüyordum ama evet, ben onu çok sevmiştim. Bir yanılgıyı ya da eski halini, bilmem ama çok sevmiştim.

Başını yavaşça iki yana salladı ve sinirle eline tutuşturdum silahı, çektim elinin altındaki elimi. Burada daha fazla işim kalmadığını düşünerek kapıya yönelmiştim ki bileğimden tuttu ve bileğimi kurtardığım gibi içimde tutamadığım bir öfkeyle ona dönüp sertçe ittirdim. Bir adım gerilerken silahı belinin ardına yerleştiriyordu. Aklı varsa alıp uzaklara atmalıydı.

“Bir gün öldürmek zorunda kalacaksın.” dediğinde başta kendisinden bahsettiğini sandım ama ekledi. “Bir direneni.”

Tehdit mi ediyordu, bildiriyor muydu anlayamamıştım. Yerdeki Yaban’a bakarken “Neden bugün değil?” diye sordum. İstese beni tercih yapmak zorunda bırakabilirdi ve tercihim muhtemelen Yankı’yı öldürmekten yana olacaktı. İleride kurtarmak için, şimdi öldürmek. Ne eziyet verici bir tezatlıktı…

“Henüz pişmedin.” dediğinde ters gözlerim ona döndü ve küçümseyici bir şekilde buruştu yüzüm. Öfkemi, onun da küçümser gibi ‘henüz pişmedin’ deyişinden alıyordum. Bir küfür mırıldandığımda başını onaylar şekilde sallayarak “Bir direneni öldürebilecek halde değilsin.” dedi. Çenem kasıldı, dudaklarım konuşmak için aralandı ama gerginlikle kapandı ve yeniden ittirdim onu. Engel olmadı, bir adım daha geriledi. “Beni tanıdığın falan yok senin! Sen sekiz yıl önceki o aptal kadını tanıyorsun ve neler yapabileceğimi bilmiyorsun!”

Benim duygularımı o denli kontrol altında tutamayacağımı düşünüyordu ve adeta işini bozmayayım diye elini sırtımdan çekmiyordu. Beni, amacına araç olarak kullanıyordu ama müdahaleleri olmasa bir boku becerebileceğime de inanmıyordu. Eğer karşıma bir Yankı getirseydi, planı batıracağımı düşünüyordu ve bu yüzden Yaban getirmişti. Her zerremin mahvetmek istediği adamın, buna gücümün olmadığını, benim yolumda bile lütfederek bana yardımcı olduğunu görmek beni çıldırtıyordu ve bundan keyif alır gibi sırıtışı, kanı beynime sıçratıyordu.

“Sen hâlâ aynı kadınsın, üstüne istediğin kadar toprak at.”

Tek elimi yine ittirmek için göğsüne yasladım ama yetinmeyip alt kolumu da yaslayıp dirseğimin gücüyle karnından ittirdim onu ve üstüne yürümeye başladım. Sırtı duvara çarptı ve elim beline yöneldi ama elimden tuttu. Yasladığım alt kolumu karnından göğsüne yaslayıp daha güçlü bir baskı kurdum ama diğer elimi elinden çekmeme müsaade etmedi. Kolumu boynuna yükselttiğimde başını duvara yasladı ve nefesine baskı kurdum ama eli gevşemedi.

“Senin komuta edebileceğin bir asker değilim. Bu ikimizin planı ve bir gün, sadece tekimiz sürdürebilecek bu planı.”

İlk, diğerine duyduğu ihtiyaç biten fıydırıp atacaktı ve tek başına sürdürecekti planını çünkü varmak istediğimiz sonuçlar farklıydı. Sadece yolumuzun başı birdi, o da burada kalabilmem, DGK’yı ikna edebilmem. Ardından tam da birbirimize karşı vereceğimiz bir savaşı komuta edecektik ama o sanki benim de komutanımmış ve eğitiyormuş gibi davranıyordu. Beni geleceğe, bir Yankı öldürmek ve benzeri acımasızlıkları göstermek zorunda kalacağım ana hazırlıyordu ve bu beni çıldırtıyordu!

“Kendi sahanda her savaşı kazanabilirsin ama burası DGK’nın sahası İmre Varnalı. DGK’ya karşı acımasızlığına şüphem yok ama burada sadece DGK’nın değil, direnişin de kanını dökmen gerekecek. Buzlar Komutanı değilsin burada, anlıyor musun? Direnenlere karşı buz kesemiyorsun ve bu değişmezse planı batıracaksın.”

Konuşması için boynuna kurduğum baskıyı azalttığımı fark ettim ve yeniden hızla baskı kurup “Öyleyse, idam edilirim.” diye tısladım. Boğazı acısa da konuşmaya devam etti. “Ve ben en sevdiğim piyonumu kaybederim, öyle mi?” dedikten sonra başını iki yana salladı. “Unut onu. Sen yaşayacaksın ve bunu sağlamak için seni komuta etmem gerekecekse, sen de emirlerime uyacaksın.”

Kolumu boynundan çektim ve yumruğu suratına geçirdim. Hafifçe sağa doğru eğildi üst vücudu ve elimi de elimden çekmek zorunda kaldı. Beline uzandığımda tekrar duvara yaslandı ve silaha ulaşmama engel oldu. Göğsünden vurmasam da ona zarar vermek istiyordum, akan kanı ve yaralanmasını kime, nasıl açıklayacağı umurumda bile değildi ama müsaade etmedi. Belli ki, onu öldüremeyeceğimi düşünse de yaralayabileceğimi biliyordu.

Dizimi, kasıklarına yükselttiğimde dizimden tutarak beni duvara doğru çevirdi ve hemen önümdeki yerini aldı. Vücudu vücuduma yaslandığında dizim alçaldı ve duvarla arasında kalmışken bir elim belindeki silaha yönelmeye, diğer elim ise dirseğimle baskı kurarak vücudunu ittirmeye çalışıyordu. Bacaklarım, bacaklarının kontrolü altında kalmıştı. Aramızda neredeyse elli kilo fark vardı ve çoğu da kastan oluşuyordu. Gücünü kullanabildiği bir pozisyona beni kilitlediği gibi, kurtulmak güçleşiyordu. Ağırlığı tek başına engel değildi ama dövüş ve direnç konusunda eğitimli biri oluşu, kas gücünü değil teknik kullanarak elinden kurtulmamı zorlaştırıyordu. Ellerimin bileklerinden tuttu ve yüzümün iki yanında duvara yasladı. Ondan kurtulmaya çalışırken yüzlerimiz yakınlaşıp durmasın diye soluma çevirmiş olduğum başımı yavaşça ona çevirirken duvara yasladım ve yüzümü olabildiğince uzaklaştırdım. Yüzümü görebileceği kadar çekti başını ama yine de yakınımda duruyordu.

“Piyonun değilim.” dedim dişlerimin arasından. “Her şeyimsin.” dediğinde yüzüne tükürdüm. Gözleri yavaşça kapandı. Yüzünde öfkeyle karışık bir keyif vardı, isterik bir şekilde kıvrıldı dudakları. Bileklerimi duvarda kaydırarak başımın üstünde birleştirdi ve tek eliyle tutarken ceketinin yeniyle yüzünü sildi. Eli tekrar bileğime geldiğinde gözlerini aralıyordu.

“Birbirimizin piyonuyuz.” dedi, ayağını kuyruğumun üstünden çeker gibi. Bir adım ödün vermişti ama sinirim azalmıyordu. “Ve birbirimize ihtiyacımız var. Ben olmasam…”

“Beni Emir’le evlendirirlerdi.” dediğimde yüzüne tükürmeme rağmen kıvrık olan dudakları sonunda düz bir çizgi halini alabildi. Muhtemelen riske girmez direkt idam ederlerdi, onları evliliğe ikna edebilen Aslan’dı ama yine de sinirlerini bozmak için böyle söylemiştim. Bu sefer de benim dudaklarım kıvrıldı. “Ve ben onlara istedikleri bebeği…”

Alnını alnıma yasladı ve ona diklenirken çektiğim başım tekrar duvara yaslanmış oldu. Gözlerim kapanırken öfkeli nefes alış verişlerimiz yakın dudaklarımız arasında birbirine saldırıyordu. “Beni o yavşakla kışkırtmayı bırak.” derken bağırmıyordu ama binlerce tehdit içeriyordu ses tonu.

“Kışkırma.” dedim keyifle. “Gidip var olan tüm kadınlarla yatıyorsun ve sonra beni kıskanıyorsun.”

Sessiz kaldı. Hızla ekledim, beni kıskanmaması için daha güçlü sebepler vardı, kadınlarla yatıp yatmaması önemli değildi. “İhanet ettiğin, ailesini öldürdüğün kadını kıskanıyorsun.”

Abimi Hiçler, ailemi DGK öldürmüştü ama o da DGK’nın tarafındaydı ve abimi Hiçler’e düşüren kurşun Aslan’ın tuttuğu silahtan çıkmıştı. O yapmasa, DGK’nın zaten yapacak olmasının bir önemi yoktu, o yapmıştı.

“Ben olmasam…” diye devam etmeye başladı, onu kışkırtarak kestiğim cümlesine. Dişleri arasından, tükürür gibi konuşuyordu. “Bugün burada bir direnişçiyi öldürürdün. Bir gün gerçekten öldüreceksin ve o güne seni hazırlayacağım.”

“Şimdilik yapman gereken tek şey, siktirip gitmek.” deyip bileklerimi tuttuğu kollarımla onu ittirmeye çalıştım ama müsaade etmedi. Dudaklarımız bu hengâmede çok yakınlaştığı için yüzümü sola çevirerek kaçırdım. Gözlerim aralanacağı sırada dudakları yanağıma yaslandı ve tekrar sımsıkı kapattım. Nefesimi tutarken vücudumda gezinen eziyeti sonlandırmak istiyordum.

“O Emirhan piçi seni böyle heyecanlandırabiliyor mu?”

Gözlerim irileşerek açılırken daha büyük bir güçle, duvardan da destek alarak vücudunu ittirmeye çalıştım, hareketlendi ama yeniden ağırlığını verdi vücuduma ve tekrar duvara yaslandım. Sinirle inleyip “Çekil!” diye bağırdım.

“Söylesene. Onu öptüğünde ne hissettin?” derken alaylı değildi sesi. Benimle uğraşmıyordu, öfke kusuyordu. Kuyruğuna öyle bir basmıştım ki ayağımı çektiğim anlarda bile canı yanıyordu. Egosu muydu canını yakan? Hazımsızlığı mıydı? Elindeki oyuncağı Emir çalmış gibi mi hissediyordu? “Hoşuma gitti.” dediğim gibi bileklerimi tutuşu sıkılaştı ve yutkunduğunu duydum. İsterik bir şekilde güldüm gözlerimi koltukta gezdirerek. “Öyle hoşuma gitti ki, bir an önce öp beni ve izlerini tekrar silmek için ona sığınayım.”

Öyle anlaşmıştık. Emir’i öpersem, o da beni öpecekti. Beni öperse, ben de Emir’i öpecektim ve kimin, neyi, ne kadar göze alacağını zamanla görecektik. “İmre.” dedi dişleri arasından. Dudakları yanağımda gezindi, çeneme vardı. Tenimi dişleri arasına alıp bıraktığı sırada kapanmış gözlerimi, tenimi özgür bırakınca hızla araladım. Vücudum temaslarını hissetmemek için yok olmak istiyordu sanki. Bayılmak, bilincimi kaybetmek ama bu anları yaşamamak istiyordum. Kulaklarımı uğuldatıyordu damarlarımda dolaşan his. Öfke vardı, nefret vardı, sadece ondan değil, kendimden de nefret ediyordum bana dokunduğunda, eskisi gibi yakınlaştığında, o tanıdık nefes ve dudaklar tenime değdiğinde. Her şeyi hatırlayan zihnim hızlıca geçmişte benzeri anıları getiriyordu gözlerimin önüne ve o anları hatırlamak istemiyordum. O ise hatırlatmak ister gibi yaklaşıyordu. Hiçbir detayı unutmamam da cabasıydı! Ne kadar aptal, ne kadar güçsüz olduğumu gösteriyordu o anılar. Ona kanmıştım. Dünyanın en büyük hainiyle en büyük aşkı yaşamıştım ve diğer anılarımı da kaybetmek pahasına bu anıları da silmek isterdim.

“Seni öptüğümde hissettiklerini hissettin mi onu öperken de?”

Cevap beklemiyordu, cevabı görmemi ister gibiydi. “Evet.” dedim, öyle olmadığını bilsem de. Emir beni, sevgili olduğumuz zamanlarda Aslan’ın heyecanlandırabildiği kadar heyecanlandıramıyordu. Sevgili olduğumuz zamanlar bir yana, ondan hoşlanmaya başladığım, çocuksu duyguların gençlik yaşlarımıza erişmemizle birlikte hoşlantıya dönüştüğü zamanlarda olduğu gibi de heyecanlandıramıyordu.

“O da bir hain.” dedi ve Aslan’ı kışkırtırken açık vermemem gerektiğini hatırladım. Nasıl unutabildiğimi bilmiyordum. “Kurtarılabilir bir ruh.” dedim, buna dair umudum varmış gibi. “Beni niye kurtarmaya çalışmıyorsun?” diye sorduğunda sadece kıskançlıktan sorduğu bir soru muydu, anlayamamıştım.

“Sen kurtarılması gereken değil, kurtulunulması gereken birisin.”

Birkaç saniye sessiz kaldı ve baskısı hafifler gibi oldu. Vücudunu ittirmek için yine yokladım ama gücünü hızla tekrar kullandı. “Yine de biliyorum. Sadece o yavşak değil, hiçbir adam sana benim hissettirdiğim gibi hissettiremez.”

“Yanıldığını fark ettiğini izlemek keyifli olacak.”

Dudakları, başım sola dönük olduğu için ona sergilenirmiş gibi açıkta olan boynumla çenemin arasında gezindi. “Sen fark etmeyeceksin.” diye fısıldadı, nefesi tenime çarparken. Kaşlarım olabildiğince çatık haldeyken gözlerim sol tarafımda baktığını görmeden geziniyordu. “Çünkü zaten biliyorsun. Seni heyecanlandıramıyor. O testte Emirhan piçiyle…” dedikten sonra es verdi. Nefesi gibi sesi de kasılırken, “… yakınlaştın.” diye tabir etmeyi tercih etti. “Evet ama heyecanlanmadın aşiyan.”

Test sırasında ölçülen değerlerimi görebilmişti sonuçta. Gözlerim duvarda bir noktada kalırken “Asıl sen,” dedim. Saati çıkardığını iddia ediyordu ama o böyle özgürce iddialarda bulunabiliyorsa, ben de bulunabilirdim. Gördüğüm her şeyi saniyeler içerisinde ezberler ve unutmazdım. Günlük veri özetini, hemencecik kapatsa da görebildiğim kadarıyla anladığım şeyler vardı ve öğrenmiştim. Saat takılı kalmadığında ortalama alınarak verilere yansıtılmıyordu, ölçülemeyen saatler bildiriliyordu. Aslan yalan söylemişti. Diğer kadınlarla sevişirken ne hissediyordu bilmiyordum ama o kadınla sevişirken ya heyecanlanmamıştı, ya da… Sevişmemişti. Belki de özel bir şeyler konuşmuşlardı ve bunu cinsel yakınlaşma bahanesiyle gizlemişlerdi. Belki yatağından uzak tutmak, canımı yakmak için böyle sanmamı istemişti, belki de kandırmak istediği ben değildim sadece, bilmiyordum. Canımı yakamazdı ama deniyordu işte.

“O kadınla sevişirken heyecanlanmadın ya da sevişmedin.” dediğimde tepki vermedi. Sessizliği durumu daha da karmaşık hale getiriyordu. Tepki vermediği için konuşmaya devam ettim. “Ama beni öptüğün zaman,” dediğimde tenimde gezinen dudakları duraksadı. Gözlerimin önünde, hatırlayarak neredeyse somutlaştırdığım bir hayal olarak geldi veri özeti. “Heyecanlandın.”

İtiraz etmedi ve onaylar sesler çıkartıp yeniden gezinmeye devam etti dudakları. Yanağımda, çenemde, boynumun çeneme yakın kısımlarında müthiş bir yavaşlıkla geziniyordu. İtiraz etmemesi kaşlarımın çatılmasını sağlarken “Heyecanlandın.” diye tekrar ettim.

“Sana âşık olduğumu söylüyorum zaten.” dedi ve ciddi bir cevap vermemesi sinirimi iyice bozdu. Zaten temas edip duruyordu! Yeniden duvarla arasında hareketlendim. “Senin özetine de bakalım mı?” diye sorduğunda hareketlerim duraksadı. “Emir’le öpüştüğümüz ana mı?” diye sordum ama istediğim tepkiyi alamadım. Kasılsa da onaylamaz sesler çıkarttı. “Benim seni öptüğüm ana.”

“Nabzım yükseldi.” diye itiraf ettim ben de. Yükselirdi tabii, öfke dolmuştum.

“Sence heyecanla ilgisi yok mu?”

“Asla.” dedim ant içer gibi. Sesimde şüphe bırakacak bir ton yoktu. Nereden umut buluyordu bilmiyordum ama “Peki, o piçle öpüştüğünüz ana bakalım,” dediğinde bunu söylerken zorlandığını sesinden ve neredeyse tek vücut olduğumuz için bir hayli hissettiğim bedeninden anlayabiliyordum. “Bakalım ve öğrenelim.”

“Bakalım.” dedim, bakmaya dayanamayacağını bilerek. Emir’i öldürebilecek olsa, şimdiye öldürürdü. Demek ki bir engel vardı önünde. O engeli aşmak zorunda kalmamak için bakmayacaktı. İtiraz etmemem hoşuna gitmedi. Öfkeli ama arzulu bir sesle “Seni benim kadar heyecanlandırabildi mi?” diye sordu. Aynı sorunun etrafında dönüp duruyordu ama çaresiz değildi sesi. Bir umutla çırpınsa gülerdim ama daha fazlasını yapıyor, emin gibi davranıyordu ve deliriyordum.

“Şimdi bile vücudunda dolaşan o hissi yaşadın mı?”

Gözlerimi öfkeyle kapadım ve burnumdan solumaya devam ettim. Kulaklarımı söylediklerine kapatmak niyetindeydim ama ne var ki, “Kasıklarına vardı mı o arzu?” diye fısıldadığını duydum. Birkaç saniye, söylediklerini değil, ne cevap vereceğimi düşündüm. Duvarla arasından çıkmak istiyordum, bu denli temas etmesinden rahatsız oluyordum. Bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyordu, aksini kanıtlayarak onu ittirmek istiyordum. Gözlerim kırpışarak aralandı. Başımı ona çevirmek istediğimde müsaade etti. Yüzü hafifçe çekildi ve göz göze geldik. Gözleri arzuyla bakıyordu ve bu ileride işime gelecekti. Bu hasta ruhlu adamın bana zaafı vardı. Bunu Noyan Varnalı bile biliyor olmalıydı, her an bir hainlik yapabileceğimi düşünüyor, bana güvenmiyor, sadakat işleminden geçmeme rağmen sanki onları yanıltabileceğimi bilir gibi tekrar tekrar deniyordu beni ama oğlunun karısı olmama müsaade etmişti. Oğluna bir hediye sunar gibi.

Hissediyordum. Benim yaşadığımı iddia ettiği arzu, onun kasıklarında vardı. Vücudu, vücuduma yaslıydı, kolaylıkla hissediyordum. Kendi vücuduma uyuşuk ama onun vücuduna duyarlıydım. Ben düşünürken onun gözleri dudaklarıma alçalmıştı. “Öpsene beni.” dediğimde bakışları titredi ve hızla gözlerime yükseldi. Yutkunduğunu duydum. Yüzlerimizi yakınlaştırdım, dudağımı midem kasıla kasıla dudağına sürterken “Hadi.” diye fısıldadım. Tüm vücudum da midemle birlikte kasılmıştı.

“Öp, seni arzulayıp arzulamadığımı görmek için vücudumda keşfe çık. Sadece şu anlığına izin veriyorum.”

Beni köşeye sıkıştırıp dursa da daha ötesini yapamıyordu. Benimle yakınlaşmak istediği şüphesizdi ama deneyemiyordu. Şimdi ise bizzat bu izni veriyordum. Dün çıplak gördüğü, dokunamadıkça delirdiği bu tene istiyorsa dokunabilirdi. Gözlerindeki çaresizliğini gördüm. Hoşuma gitmeliydi ama şaşırdım. Çaresiz bakıyordu, izin vermeme rağmen. Şaşkınlığımı sesime yansıtmamaya çalışarak “Ama her attığın adımı, buradan çıktığım gibi Emir’le de atacağım.” dediğimde gözleri yavaşça kapandı ve alnı alnıma yaslandı. Tenimi tutuşu gevşedi ve kollarımız, başımın üstünden eksildi. Elleri, vücudumun iki yanından duvara yaslandı. Artık onu ittirebilir ve hatta başarabilirdim ama ellerim vücutlarımızın arasında göğsüne yaslandı, omzuna ve oradan da yanaklarına kaydı. Dudaklarıma çarpan nefesi titriyordu. “Öp hadi Varnalı.” dedim dişlerimin arasından. Hali, şaşkınlığımı üstümden atıp sinir dolmamı sağlıyordu. Onu anlayamıyordum ve bu sinirlerimi daha da bozuyordu. Gerçekten benimle oynuyor gibiydi, kafamı karıştırmaya çalışıyordu sanki.

Teninin hatırladığım sıcağı, buz kesmiş ellerimin altında arzuyla kasılırken dudaklarıma uzanır gibi oldu ve dudaklarımı aralayarak onu bekledim. Yerleşti de dudaklarımın arasına ama sonra aynı hızla geri çekildi. Gözlerimi yavaşça araladığımda benden birkaç metre uzaklaşmış, odanın diğer ucuna varmıştı. Ellerim vücudumun iki yanından, ardımdaki duvara yaslanırken sırtını bana dönmüş adamın sıkkın nefesler eşliğinde yüzünü ovuşturup durmasını izliyordum. Yüz ifadelerini ve zihninden geçenleri söküp atmak ister gibi sertti hareketleri.

Göze alamamıştı.

Çünkü dediğimi yapacağımı biliyordu ve beni ne kadar öpmek istediğini görebilsem de, peşi sıra gidip Emir’i öpmemem için geri çekilmişti. Sadece öpmekten ibaret de değildi vaadim, bedenimde keşfe çıkabileceğini, dilediği kadar ileri gidebileceğini söylemiştim. Tek derdi arzusu değildi ki, bu fırsatı değerlendirmemişti. Benimle sevişmek istiyordu ama bunu yaşamak için başkalarıyla sevişmemi göze alamıyordu.

En azından bu şekilde, benden uzak durmasını sağlayacaktım. O aptal umudu ve yanılgılarıyla üstüme gelemeyecekti. Aklınca, Emir’i öpmemin ona yaşattığı hazımsızlıktan kurtulmaya çalışıyordu. Onun aksine kiminle yakınlaşıp yakınlaşmadığını umursamamam da onu daha fazla delirtiyor olmalıydı.

Ellerini yüzünden çekti. Birkaç saniye daha bekledi. Kasılmış omuzlarını ve boynunu esnettikten sonra elleri belinde yavaşça bana dönerken ellerimi duvardan çekip doğrulmuş, omuzlarımı dikleştirmiştim. “Ben cevabı biliyorum. Sorun değil, sana da ileride kanıtlarım.”

Küçümseyerek baktım. Bir mahvolmuşluk vardı yüzünde ama yine de kendinden emin konuşuyordu. Beni manipüle etmeye çalışıyordu. Geçmişte, senelerce de etmişti. Sadece beni de değil, ailemi, diğer direnenleri de kandırabilmişti. Ben hadi, aptal bir âşıktım, ama tanıdığım en zeki adamlardan biri olan babamı da kandırabilmişti. Manipüle yeteneğini küçümsememeliydim ama özgüvenimi ona duyduğum nefretten alıyordum. Çabalarını sonuçsuz bırakacaktım.

“Evet, bir inatla gidip Emirhan itinin sana yaklaşmasına müsaade etmeni istemiyorum ama ben kuyruğuna basmadıkça da yapamayacağını biliyorum. Çünkü hâlâ beni sevmiyorsan da…” dedi ve bakışları sağ tarafına kaydı. Duvarda gezindi gözleri, es verdi birkaç nefes boyunca. Dün gece gibi şu an da bu ihtimali kabul ediyordu, bir yandan. Onu artık sevemeyebileceğimi de düşünüyordu ama kimsenin geçmişte yaşattığını yaşatamayacağından da emindi. Doğruydu, kimse onun kadar acımasızca parçalara ayıramazdı kalbimi. Es verişi bitti ve gözleri tekrar bana döndü. “Başkasını da sevemeyecek halde kalbin.”

İşte bu bir manipüle değildi. Bir gözlemdi. Bu fikri ona ne ara vermiştim, bilmiyordum ama bana ‘Buzlar Komutanı’ denmesi bile yeterli izlenimi bırakıyor olmalıydı. Yine de alayla, düşüncelerini küçümser gibi bakmayı sürdürdüm. Çenesinin ucuyla göğsümü gösterirken gözleri de kaydı. Bir zamanlar eviydi, şimdi sadece bakabildiği kalbim. “O kalpte ben yoksam bile küllerim var.” dedikten sonra gözlerini gözlerime yükseltti. Elleri vücudunun iki yanına düştü ve yavaşça kapıya döndü. Gözleri hâlâ üstümdeyken çipini güvenlik paneline yükseltmeden önce bekledi. “Benden ne kadar nefret edersen et, sonsuza kadar küllerimle yaşayacaksın.”

Ve gitti. Gözlerini son ana kadar üstümde tuttu, ağırlıkla gözlerimden aldı ve çıkıp gitti. Kapı tekrar kapanmadı, çıkabilmek için gerekli yetki, çipimde bulunmuyor olmalıydı. Peşinden çıkmadan önce yeterince uzaklaşmasını bekledim. Elim göğsüme, maalesef ki taktığım kolyesine gitti. Çipi, DGK’yı, her şeyi boş verip boynumu acıtarak çekip koparmak istedim ama güçlü bir materyaldi zinciri. Elim bir anlığına göğsüme yaslandı. Beraberinde hisleri de götürmek ister gibi sertçe çektim göğsümden ve öfkeli soluklarla kapıya yöneldim.

“Şerefsizin evladı.” diye tısladım, onlarca sayısız küfür eşlik etti kapıda karşılaştığım Yaman ardımda kalırken ve ezberlediğim yolu geri dönüp odaya gitmek için hızla ilerlerken. Hiçbir küfür içimi rahatlatmadı.

Yanılmasını diliyordum. Bir daha kimseye âşık olamayacağımı ben de düşünüyordum ama keşke yanılsaydı. Bu savaşın ortasında aşka yerim olmasa bile, keşke yanılsaydı.

**

“İplerin elinde olduğuna emin misin?”

Öfkeli gözlerim Emir’e döndü. Yarım saat içerisinde operasyona başlamak üzere Batı Varna 3. Mıntıka’dan havalanacaktım. Operasyonun detayları tahmin ettiğim gibiydi. DGK çok öngörülebilirdi. Benden istedikleri konumları bildirmiştim. Tabii ki operasyonu benim komuta etmemi istemişlerdi, eğer onları kandırıyorsam hızlıca cezalandırabileceklerdi böylelikle. Ya uçağın düşmesini sağlarlardı uzaktan komuta ederek ya da Yankı’ya değil, bir başka topluluğa saldırıyorsam karşı saldırıda ölen ben olurdum. Ve yine tahmin ettiğim üzere, DGK uçaklarını her konuma yollamıyorlardı, ilk bombalama benim komutam ile gerçekleşecek, bana inanmaları halinde diğer uçaklar hareketlenecekti. Planladığım gibi aslında Yankıları değil, Yankıların yerleşkelerine yakın noktada olan Safirleri hedef alacaktım. DGK’nın bana engel olmaması için, Yankı olduklarına inanması gerekiyordu. Bu konuda, bağlantıları olan Emir’le işbirliği yapmıştık. Her şey, şaşma şansı olmayan bir dakiklikle meydana gelmeliydi. Yankılar, bombalayacağım noktadaki Safirlere saldırmalı ve ölen bedenlerine Yankı kıyafetleri giydirmeliydi. Safirler, saldırıya uğrayan alana gelip durumu anlamadan önce DGK uçaklarının alana gelmesini sağlamalıydım çünkü, onları kandırma ihtimalime karşın benim DGK uçaklarıyla uçmama izin vermezlerdi, bunu da öngördüğüm için bizzat önermiştim. Yankı uçağı sanılmasını sağlayarak uçacaktım, bunu teklif etmem bile DGK’nın güvenini arttırmıştı. Hem de çoktan ölmüş bedenlerin yaklaşan uçağa saldırmamalarını ilgi çekici olmaksızın açıklayabilmemi sağlayacaktı. Çünkü Yankılara, Yankı uçağı yaklaşıyor olacaktı, saldırmayacaklardı. DGK’nın inancını pekiştirmiş olacaktım. Kullandığım hava aracı, eş zamanlı olarak operasyonun ikinci komutanı ve sadakat personelleriyle izlenecekti. Hava ya da kara araçlarının ‘insan bedenini’ algılayan yapay zekâsının özellikleri benzerdi ve her özelliği biliyordum, hava aracının topladığı tüm izlerin, DGK’yı yanıltmasını sağlayacaktım. Henüz ölmüş bedenler hem vücut formlarıyla, hem de henüz inmemiş vücut sıcaklıklarıyla insan benzeri sıcak bir kütle olarak algılanacaktı. İzleyen sadakat personelleri ve Aslan da Yankı askerleri olduğunu düşünecekti. Böylelikle bombalama izni verilecekti.

Bombalayacaktım ve diğer uçaklar da bombalamak için harekete geçecekti. Ardından ise, saldırıyı Yankı uçağına benzer uçakla yaptığım için ve muhtemelen diğer saldırılar da benzeri uçaklarla yapılacağı için saldırıların sorumluluğunu Yankılardan çekip DGK uçaklarının ve teknolojisinin alana gelmesini sağlamalıydım. Bunun için kullandığım uçağın sistemini kasti bir şekilde sabote edecektim ve bunun siber bir saldırı olduğuna ikna edecektim. Kendi saldırıma karşı koymaya çalışıyormuş gibi yapacaktım ve yine kısıtlı bir zamanım olacaktı. Uçağın düşmesine engel olacağım ama inmek zorunda da kalacağım bir aralıkta kendi saldırımı ortadan kaldırmalı ve uçağın kontrolünü geri kazanmış gibi yapmalıydım.

Sonrası ise, ayrı riskti. Başarılı sonuca götüren ihtimal ve öngörümde, Aslan ya da Duman, DGK uçaklarıyla beni kurtarmaya gelecekti çünkü çevremi hem saldırıdan haberdar olan Safirlerin olay yerine ilk ulaşan grubu, hem de Hiçler sarmış olacaktı. Tabii beni kaderime bırakabilirlerdi, diğer savaş uçakları da bombalama yapılmadan durdurulabilirdi. Ölürdüm ve kurtulmuş olurdum. Son nefesime kadar savaştığım için de gözüm açık ölmezdim ama her şey istediğim gibi ilerlerse, DGK uçaklarının ve askerlerinin alana gelmesini başarırsam, Safirler bunun bir DGK saldırısı olduğunu görecekti. Hatta bu saldırıda Yankıların da öldüğünü sanacaktı, kalan kıyafet parçaları ve düşen Yankı uçağı sayesinde ve onları suçlaması için sebep kalmayacaktı. Tek suçlu DGK olacaktı ve Safiryel Devleti, DGK’ya savaş açacaktı. Bildiğim konumları bildirmek zorundaydım, yoksa DGK bana güvenmeyecekti ve boş arazileri bildirirsem işe yaramazdı. Böyle bir risk almak zorundaydım ve aldığım bu risk, çok değil yarım saat sonra başlayacak, birkaç saat içerisinde de sonuç verecekti. Belki de birkaç saat içerisinde ölecektim ama zihnimde dönen düşünceler ölüme dair değildi.

“Anlamadım?” dedim ters bir ses tonuyla. Sinirlerim bozuktu. Siyasi gözcüm olması bahanesiyle operasyon öncesi görüşme talep etmişti ve her tarafı sinir bozucu beyaz duvarlarla kaplı ve kameraları kapalı bir görüşme odasında, sinir krizi geçirir gibi volta atıyordum.

“Kontrolü kaybetmiş gibisin.” dediğinde duraksadım ve tamamıyla ona döndüm. Temkinli adımlarla bana yaklaştı. Ellerini kollarımda hissettim, bir an çekilecek gibi oldum ama vazgeçtim. Neden çekilmek istemiştim, neyin inadıyla vazgeçmiştim, bilmiyordum ama rahatsız olmak pahasına bana temas etmesine müsaade ediyordum. Genel olarak dövüşmek haricinde temas kurmayı tercih etmeyen biriydim evet ama Emir’in aşırıya kaçmayan temaslarından rahatsız olduğum söylenemezdi, öpmesi hoşuma bile gitmiş sayılabilirdi ama şu an dokunanı yakacak bir ruh hali içerisindeydim.

“Aslan sinirini mi bozdu?”

“Hayır.” dedim ve konu, yerimde durmama engel olduğu için ellerini de çekmesini sağlayarak yanından geçtim. Koltuğa yönelirken üstümü çıkarmaya başladım. Operasyon sırasında giyineceğim hem Hiçler’e hem de kötü şartlara karşı korunaklı kıyafetleri giymek yerine boynuma dolayasım vardı ama nefes alış verişlerimle havayı döverek sakinleşmeye çalıştım. Deri ceketi çıkartıp koltuğun canını yakmak istiyormuş gibi attım ve ardından dar askılı üstümü kollarımı tavana yükselterek çıkarttım.

“Ama bir şey olmuş gibi…” diyerek hareketlendi ve sonra sustu. O sıra elim sütyenimin kopçalarına gitmişti. Sesini temizlediğini duydum. “Şey…” diye geveledi ve Yankı bünyesinde de, DGK bünyesinde de yetkili olan bir komutanın neye can çekiştiğini görmek üzere ona döndüm. O sıra sütyenimi çıkartmış, koltuğa atıyordum. Ona dönüşümle daha da irileşen gözleri göğüslerimde gezinirken dudakları da namlunun ucunun sığabileceği kadar aralandı. Ellerim pantolonun düğmesini ve ardından fermuarı açarken güler gibi oldum ve gözlerimi devirdim.

“Beni ilk defa çıplak görmüyorsun ya.” derken pantolonu kalçamdan aşağı çekiştiriyordum. Gözleri arsızca vücudumda gezinirken bir ara utanır gibi oldu. Gözlerini kırpıştırarak gözlerime baktı ve ardından utanmayı vazgeçip tekrar vücuduma baktı. Ne zamandır nefesini tutuyordu, bilmiyordum ama nefesini titrekçe üfledi pantolonu ayaklarımdan çıkarttığım sırada. Sesli bir şekilde yutkundu ve “İlk defa bakabiliyorum.” diye mırıldandı. Alt iç çamaşırı çıkartmadan önce duraksadım. Onun gözleri hâlâ beğeniyle vücudumda geziniyordu. Refleks olarak yanında soyunduğumu fark ettim. Yankı, Yankı’nın yanında gerekirse soyunurdu ve diğeri gerçekten rahatsız eder gibi bakmamaya çalışmak bir yana, normal de karşılardı. Burada da, ortak alanları kullanmak zorunda kaldığım süreç zarfında çekinmeden duş almıştım ama şimdi benden hoşlandığını bildiğim bir adamın gözleri vücudumda gezinirken garip hissettim. Yanlış mı yapıyordum? ‘İlk defa bakabiliyorum’ diyordu. Tabii, önceden onun da arkadaşı olan Aslan’ın sevgilisiydim. Aslan gittikten sonra sığınağım gibi bir şey olmuştu Emir ama yine de gözlerini hiç böylesine üstümde hissetmemiştim. Sanki belirli engeller kalkmış gibi bakıyordu bana ya da engel olamıyordu artık gözlerine, bilmiyordum.

Başta “Pardon.” dedim ama vazgeçerek yüzüm buruştu. Hayır, normal olmalıydı. Emir de bu duruma alışmalıydı çünkü birlikte bu yola çıkmıştık. Yanında her hareketime dikkat edemezdim. Şimdi üsse hapis olsam da DGK’nın güvenini kazandıkça sahaya da çıkacaktım ve Emir’in yürüttüğü gizli operasyonlara da dâhil olacaktım. Yan yana kılık değiştirmemiz gerekecekti, yıkanmamız gerekecekti, belki de daha fazlası…

“Duygularını kontrol etmeyi öğren Sarfun.” derken iç çamaşırımı çıkarmak üzere hafifçe eğildim. Gözleri gözlerime yükseldi ve tekrar vücuduma döndü. Ardından gözlerini sımsıkı kapatıp başını sağına çevirdi ve sıkkın bir şekilde üfledi nefesini. Elleri yumruk şeklini alıp alıp gevşiyordu. İç çamaşırı da koltuğa atarak doğruldum ve kendisiyle savaşında yenilmiş gibi yeniden gözlerini aralayıp bana döndü. Gözleri arada vücuduma dönerken ve bakması tehlikeli kısımlarında gezinirken konuşmaya devam etti.

“Sen kontrol edebiliyor musun?”

Sesi diğer duygularla harmanlanmış olsa da baskın olarak imalıydı. Giyinmek için korunaklı üste giden elim duraksadı ve vücudum koltuğa döndüğü için ona neredeyse ardımı dönmüşken başımı tekrar ona çevirdim. Gözlerini kalçamdan alıp gözlerime baktı ve “Pardon.” diye mırıldandı. Arzu dolu sesinden hoşlanmak istedim. Gerçekten heyecan sarmaz mıydı, aramızda bir şeyler geçse? O his, kasıklarıma varmaz mıydı?

Üstü bırakıp ona yakınlaşmaya başladığımda gözleri telaşla vücudumla gözlerim arasında dolaştı ve hafifçe sırıttı. “Yaklaşma İmre. Bomba gibiyim.”

Dudaklarım kıvrıldı. “O halde, patlamamayı öğren.” diye ısrar ettim. Dibine kadar vardım, kalçası konsola yaslandı. Yakınlığımız yüzünden görebildikleri kısıtlanmıştı ama daha büyük bir heyecan sarmıştı vücudunu, hissedebiliyordum. Kalp atışlarını ölçen saati çıkardığını gördüğümde gülmeden edemedim. Yumruk yaptığı elinin avucunda sıktığı için biraz önce görememiştim ama şimdi parmaklarından sarkıyordu.

Neye güldüğümü anladı ve gözlerini kaçırarak devirse de mahcup bir şekilde güldü o da. Çıplak bir şekilde dibindeydim, heyecanlanmak istedim ama heyecanlansam bile fark edemeyeceğim kadar karmaşıktı zihnim de, kalbim de. “Pimimi çekiyorsun.” dedi yavaşça gözleri bana dönerken. “Patlarım.” dedi ‘bana güvenme’ der gibi başını sallarken.

Birine tekrar ‘âşık’ olmak, eğer kaybedersem tekrar o denli acı çekmekti ama yine de istedim. Kalbimi Aslan’ın küllerinden arındırmak istiyordum. Dediği gibiydi. Ondan ne kadar nefret edersem edeyim, küllerini taşıyordum. Küllerini bile nasıl yakabilirdim ki?

Ellerim göğsüne yaslandığında bu temasa içi giderek baktı. “Beni heyecanlandırmanı isterdim.” diye itiraf ettim. Gözleri gözlerime yükseldi ve kısıldı. Aslan’la aramızda ne geçmiş olabileceğini düşünüyordu, ellerimin altındaki bedeni sadece arzuyla değil öfkeyle de gerildi. Bir şeyler olduğunu tahmin ediyordu ama dile getirmememden hoşlanmamıştı. Dile getiremezdim çünkü üstüne konuşmak istemiyordum. Belirli iddiaları alay etmeye bile değer değildi ama sinirimi alt üst etmişti.

Saatin yere düştüğünü duydum. Gözlerim düşen saate kaydı ve ellerini kalçamın iki yanında hissettim. Uzun parmakları kalçama doğru uzanırken beni çekerek kendisine yasladı ve gözlerim hızla tekrar ona döndü ama gözlerini göremeden, benim de gözlerim kapandı çünkü beni öpmeye başlamıştı. Bunun, Aslan’ın da beni öpeceği anlamına geldiğini bilmeme rağmen hızla karşılık vermeye başladım ve memnun bir şekilde inledi. Yerlerimizi değiştirdi ve artık konsolla arasında kalan bendim. Elleri kalçamda aşağılara kaydı, sıkıca kavrayarak vücudumu kaldırdı ve bacaklarımın arasına girerken konsola oturmamı sağladı. Öpüşlerimiz derinleşirken arzuyu hissedip hissetmediğimi düşünüyordum. Aklıma, Aslan’la seviştiğimiz anlar geliyordu. O zamanlarda ne hissettiğimi anımsıyordum. Bana nasıl dokunduğunu, nasıl da parmak uçlarında kıvılcımlar taşıdığını. Yakardı beni ve daha fazla yanmak isterdim. Arzuyu kasıklarımda hissettim ama bunun sebebinin ne olduğuna emin olamadım. Elleri kalçamdayken kendisini bana bastırıyordu ve beni arzuladığını kadınlığıma yaslanan erkekliği sayesinde hissedebiliyordum. Bir an önce ona engel olan kumaştan kurtulup zaten çıplak olan kadınlığıma varmak istiyor gibiydi. Elleri usluca kalçamda duruyordu ama bir yandan da yaramaz bir iştahla kavramıştı tenimi. Arada geriye doğru eğilen başımı hızlıca yakalıyor, derin öpüşlerini sürdürüyordu ve ona yetişmeye çalışıyordum. Hemen, şimdi, burada Emir’le sevişsem, içim rahatlar mıydı? Aslan’a da kendime de kanıtlayabilir miydim bir şeyleri? Kuyruğuna basmadığım sürece yapamayacağını biliyorum, demişti Aslan. Kuyruğuma basmamak için beni öpmeden geri çekilmişti ama söyledikleri yeterince kuyruğuma basmıştı sanki. Aklıma gelmeseler, Emir’le böyle yakınlaşır mıydım?

Yükselen sinirimle ellerim pantolonuna gitti. Düğmeyi açtığımda beni açlıkla öpen dudakları arasında tahrik olmuş bir keyifle inledi. Bir eli kalçamdan eksilip bana yardımcı olmak üzere pantolonuna geldi. Nedense oyalanan ellerimden daha hızlı açtı fermuarı ve telaşla indirmeye başladı tek eliyle pantolonunu. O sıra kasıklarıma uyguladığı baskı da bir süreliğine çekilmişti. Pantolonunu çıkarmamış, sadece çekiştirmişti duyduğum ve bedeninin hareketlerinden algıladığım kadarıyla. İç çamaşırını da çekiştirdiğini anladığımda korku vücudumu sararken dudaklarından çekildim. Gözlerim sımsıkı kapalıyken ellerimi tekrar göğsüne yasladım ve üst vücutlarımızı da hafifçe uzaklaştırdım.

Birkaç saniye nefes nefese sessiz kaldık. Durduğum kadar donup kalmıştı o da. Başım zonkluyordu, kalbim kulağımda atıyordu ve bu yaşadığım heyecan mıydı, bilmiyordum. Bir suçluluk duygusu hissediyordum ama sebebini anlayamıyordum. “Şimdi değil.” diye fısıldadım çünkü bir gün Emir’le sevişmek istiyordum. Aşkla tanıştıran hainin küllerini silerdi bedenimden. Bir gün Aslan’a da kendime de bir şeyleri kanıtlayacaktım ama… O, bugünün yangını değildi.

“Tamam.” dedi hızlıca. Sesi hâlâ arzuyla boğuktu. Ve reddetmeme rağmen memnundu. Aslında bütünüyle reddetmemiştim, ‘şimdi değil’ demiştim ve bir bakıma tüm bu yakınlaşmayı da ben başlatmıştım. Gözlerim kırpışarak aralandı ve parlayan mavileriyle göz göze geldim. İçim burkulmuş gibi hissettim. Hoşlantıdan öteydi duyguları. “Özür dilerim.” dedim üzgün bir şekilde çünkü yakınlaşma cesaretini ona olan hislerimden değil, bulunduğum karmaşadan alıyordum. Belki de, bir yandan iddia ettiği gibi ondan hoşlanıyordum, bilmiyordum ama temiz duygular içerisinde değildim. Kafam çok karışıktı ve inatla hareket ediyormuş gibi hissediyordum.

“Niye?” dedi heyecanla gülerken. Bir eli hâlâ kalçamdayken diğer elini yanağıma getirdi ve gözleri yüzümde gezinirken yavaşça sevdi. “Hayatımda pek bir şey değişmedi. Zaten, seni bekliyordum. Şimdi daha sabırsızım sadece.”

Sessiz kaldım ve veda eder gibi uzanıp tekrar öptü dudaklarımı. O yakınlaşırken bir an geri çekilecekmiş gibi oldum ama gözlerini kapatmış, fark etmemişti. Gözlerimi yavaşça aralarken “Ama her istediğinde öpemezsin.” diye hatırlattım ve hareketlendim. Konsoldan inmeme yardımcı oldu çünkü ihtiyacım var gibiydi. Elim ayağıma dolaşmıştı, bir an önce bu odadan çekip gitmek ve bizzat düşürmeye çalıştığım uçakta gerçekten ölmek istiyordum.

Göz göze gelmemeye çalışarak koltuğa yöneldim ve hızlıca kıyafetleri giymeye başladım. Fark ederek “Kafan karışık.” dediğinde hareketlerim duraksamıştı ama ona dönmeden giymeye devam ettim. Sesi biraz önceki kadar neşeli değildi.

“Aslan’la ilgisi var mı?”

Çenem kasıldı. “Sinirimi bozuyor.” dedim pantolonu giyinirken. “Piç kurusu, beni ne kadar mahvettiğinden o kadar emin ki, başkasıyla bir şey yaşayamayacağımı düşünüyor.”

“Sen de benimle, aksini mi kanıtlamak istiyorsun?”

Üstümü karnıma doğru çekiştirirken oldukça yavaştı hareketlerim. Yavaşça ona döndüm ve biraz önce dudaklarımın da söylediği gibi özür diler gibi baktım. Dudağını yalayarak bakışlarını kaçırdı ve kalçasını konsola yasladı. Giyindiğim sırada o da pantolonunu toparlamış, fermuarı çekmiş ve düğmesini iliklemişti. Ellerini de konsola yaslarken odaksız bakışları odada gezindi.

Tekrar, “Duygularınla oynadıysam…” dediğimde özür dileyecektim ama devam edemedim. Başını iki yana sallarken burnundan güldü ve başı hafifçe eğilirken gözleri zeminde gezindi. Yüz ifadelerini gerginlik esir aldı ama örttüğü hüzündü. Kendimi bok gibi hissediyordum. Gözlerini kırpıştırarak sesini temizledi ve doğrulup konsola yaslanmayı da bıraktı. Giyinsem de bana yaklaşan gözleri vücuduma aynı hayranlıkla baktı, tekrar gözlerime yükselmeden önce.

“O şerefsizi haksız çıkartmak isterim.” derken başını hafifçe sallamıştı. Ellerini saçlarına götürüp mükemmel şekillerine geri düzeltti ve pantolonunun ceplerine yerleştirirken omuz silkti. “Ama böyle değil.” dediğinde hızla başımı salladım. Aslan’a duyduğum öfkeyle ona yaklaşmamı istemiyordu ve çok haklıydı. Nasıl böyle güçsüz savaşlarla boğuşuyordum, hiç anlamıyordum. Benim verdiğim büyük bir savaş vardı ve o haysiyetsiz ne söylerse söylesin öfkelenip saçmalamamalıydım. İstediği bu olmalıydı. Öfkeli adımlar sendelememi sağlardı ve sendelersem işine gelirdi. Burada verdiğim savaş, Aslan’a bir şeyleri kanıtlamak değildi, çok daha büyük bir amaca hizmet ediyordum ve böyle aptal tepkilerden uzak durmalıydım.

“İpleri tekrar eline al Buzlar Komutanı’m.” dediğinde tekrar başımı salladım. “Merak etme.” dedim güven veren bir ses tonuyla. Bir anlığına gözlerim kararmıştı, öfke dolmuştum ama intikamım Emir’le sevişmekten çok daha fazlası olacaktı Aslan’a karşı. Bu sırada da evet, Emir’le sevişmeyi umuyordum çünkü tekrar birine âşık olabileceksem, bu Emir’den başkası olamazdı. Kendime bu kadar yakınlaştırdığım başka biri olmamıştı sekiz yıl boyunca.

Gözleri gözlerimde gezindi. Sesimin verdiği güveni, gözlerimde de görmek istedi. Ne gördü bilemedim ama eliyle kolumu sıvazlarken ben ona güvenmiş haldeydim. Biraz önce dokunabildikçe dokunmak istiyordum bu bedene, sonra dokunuşlarından aynı hızla kaçmak istemiştim ama şimdi Aslan’ın etkilerinden bağımsız bir şekilde, teması beni sakinleştiriyordu. Hoşnut kalmayacağım bir şey söyleyeceğini anladım. “Tahminlerimizle, DGK buyrukları arasında küçük bir fark var.”

İç çektikten sonra fazla zamanım kalmadığı için “Ne?” diye sordum.

“Operasyonun ikinci komutanı olarak Aslan’ı değil, beni seçtiler. Hatta Aslan’a Varna’dan çıkmaması için hususi emir geldi. Operasyonu uzaktan izlemesine bile müsaade yok. Bana da ‘Öngörülemeyen bir durum gerçekleşirse, emir almadan karışmayacaksın’ dendi.”

“Beni kurtarmaya gelme.” dedim hızla. Tek şansım, Duman’ın müdahalesiydi. Aslan kurtarmaya gelirse bir şekilde kendini durumdan sıyırabilirdi ama Emir, DGK’nın gözünde Aslan kadar torpili olan bir isim değildi. DGK da, beni tek başıma bırakmak ve eğer onları kandırırsam sonuçlarına katlanmam üzere ikinci komutan olarak Aslan’dan daha fazla yönetebildiklerini düşündükleri Emir’i seçmiş olmalılardı. Her ne kadar Aslan’ın benimle çıkar ilişkisi olsa da ikinci komutanı olmadığı, operasyon boyunca Varna’dan çıkmasının yasaklandığı ve hatta uzaktan dahi izlememesi için emir geldiği bu operasyona karışmayacak, bu denli bir riski göze almayacaktı. Geriye tek şans sadece Duman kalıyordu, o da belki. Beni şu ana kadar yaptığı gibi kurtarmaya değer görürse.

Emir’in eli kolumdan eksildi. Gözlerini kaçırdı, yerden saatini aldı ve kapıya yöneldi. O saatini koluna takarken hızla önüne geçip durdurdum. “Duydun mu? Beni kurtarmaya gelmeyeceksin. Orada tekim, bu işten ya sıyrılacağım ya da aldığım riskin altında kalacağım. Tek başıma.”

Başını yavaşça iki yana sallarken “Seni hiçbir konuda tek bırakamam.” dedi ve kaşlarım hızla çatıldı. Kollarından tutup sinirle sarstım ama cüsseliydi, pek hareketlenmedi. “Emir, eğer duygularının bu işi bozacağını düşünürsem, bugünü atlatsak bile siyasi gözcüm olmana engel olurum. Hatta, başka bir mıntıkaya, bölgeye Komutan olarak gitmen için Aslan’a yardımcı olurum. Aslan’ı uzak tutuyorlarsa, bir sorun çıkması ihtimalinde kimsenin inisiyatif alıp beni kurtarmasını istemiyorlardır. Beni kurtarırsan güvenlerini kaybedersin.”

Ve altı yıldır DGK bünyesinde, onların mavilerini kuşanmasının bir anlamı kalmazdı.

Burnundan sıkkın bir nefes alıp verirken gözleri gözlerime kenetliydi. Kararsızlıkları olduğunu gördüm. Yankı için her zaman esas olan görevdi, görev arkadaşından bile önce. Emir de bunu bilerek yetişmiş bir askerdi. Görev için yeri gelince Yankı öldürebilmesi de aynı bilinçten kaynaklıydı. Gözleri beni anlayarak bakıyordu ama gerginliği anlamak istemediğini gösteriyordu. Hafifçe gülümsedim ve elini tutup güven vererek sıktım.

“Merak etme. İstesem de ölemiyorum.”

Burukça gülümserken iç çekti. Parmakları, parmaklarımda gezindi. Gözleri bu temastayken “Yaşa ve Aslan’ı haksız çıkaralım.” dediğinde söylediği ihtimal nabzımı yükseltmişti. Gözleri gözlerime yükseldiğinde ‘Umarım’ der gibi baktım. Yaşamak çok da mühim değildi ama bugün hayatta kalırsam, Aslan’ı haksız çıkartmak istiyordum. Yine de bu çabamın bile onun kuyruğuma basması dolayısıyla oluşmasından nefret ediyordum. O kuyruğuma basana kadar, hayatımda duygulara zamanımın ve yerimin olmadığı düşüncesi içerisindeydim. Şimdi ise aksine dair kanıt peşindeydim.

**

İki bin kırk beş yılında üretilmiş bir uçağın içerisindeydim. Bu uçak artık DGK’nın ana filolarından çekilmişti, sadece bazı aktif görevlerde hâlâ kullanılıyordu. Eski ama güvenilir uçaklardandı ve yedek filodaydı, ikincil görevlerde kullanılıyordu. Yankı’nın ise sıklıkla kullandığı uçaklardan biriydi. Teknolojimiz, DGK kadar gelişmiş halde değildi ve esasen DGK’nın teknolojisini çalıyorduk. Zihinlerimiz ve bazılarımızın eğitimi, güncel uçakların benzerini ve daha iyisini üretebilecek kadar gelişmiş halde olsa da üretecek imkâna ve malzemeye sahip değildik. Duman gibi, DGK bünyesindeki Yankılar sayesinde bazı imkânlara ulaşabiliyorduk. Yankıların sahasını bombalayacağımı düşünen DGK’ya teklif ettiğim ve güvenlerini kazandığım gibi, Yankıların kullanabileceği bir uçağı vermişlerdi bana, inandırıcı olması adına. Böylelikle, son model uçaklara kıyasla daha fazla kusura sahipti. Bir teknolojideki kusurlar, insan müdahalesi ihtimalini arttırıyordu ve bu uçağı kullanmama müsaade edişleri, hem kontrolü elime almamı, hem de ne işler çevirdiğimi tam olarak gözlemleyememeleri sonucunu doğuracaktı.

Yeni nesil, tam otomatik uçaklara göre, daha az otonam, daha az kapalı sisteme sahipti ve böylelikle pilot kontrolü çok daha güçlüydü. Tam otonom olmasa da, tamamen analog da değildi. Bu uçak kendi başına karar verip hedef seçmez, rota değiştirmez ve iniş yapamazdı.
Operasyonun ikinci komutanı seçilen Emir’in, bizzat kontrolden çıkardığım ve siber saldırı izlenimi yaratacağım uçağa, DGK gözünde şüphe oluşmaması için uzaktan müdahale etmeye çalışması gerekecekti, Emir’in kontrolü sağlayamadığı görüldüğünde, DGK üslerinden de uzaktan uçağa müdahale çabası başlayacak olmalıydı ama eski tip uçak olduğu için ve karşı koyacağım için başaramayacaklardı.

Tamamen analog olmadığı ve fly-by-wire sistemine sahip olduğu için, uçak ilk olarak verdiğim ve sistemde ‘yanlış’ olarak kabul edilecek komutlarıma itiraz edecekti ama tamamıyla reddedemeyecek, sadece geciktirecekti. DGK yer kontrolü ise sisteme uzaktan müdahale edildiğini, siber saldırının uçağın kontrol zincirini bozduğunu sanacaktı.

İki bin altmış yedide gerçek siber saldırılar insansız sistemleri hedef alırdı. Veri linklerini bozar, sensör okuması tutarsızlığı yaratırdı. Bu uçak yeni linklerle sonradan modernize edilmişti ama çekirdek sistemleri eskiydi. Böylelikle dışarıdan müdahale izlenimi oluşturmak mümkündü. Uçağı bozamazdım ama nasıl davrandığını değiştirebilirdim. Sensör uyumsuzluğu yaratacaktım. Ana ve yedek sensörleri bilinçli olarak farklı modlara alacaktım ve DGK yer kontrolünde irtifa sabit, hız dalgalı görülecek, yön geç güncellenecekti. DGK bunu, canlı siber parazit olarak yorumlayacaktı. Dijital destek gecikmesi de yaratmam gerekiyordu. Dijital dengeleyici uçağın hızını, açısını, yükünü ve dengesini aydı anda izlerdi. Pilotun verdiği komutu bu bilgilerin ışığında incelerdi fakat ben ‘aşırı güvenli moda’ alacaktım. Böylelikle sistem, en ufak riski bile tehdit olarak görmeye başlayacaktı. Böylelikle verdiğim komutlar daha fazla süzülecek, daha fazla geciktirilecek ve daha küçük parçalar halinde uygulanacaktı. Uçak direniyor gibi görünecekti ve yer kontrolü ‘sinyal bastırılıyor’ diye yorumlayacaktı. Yani benden komutun gittiğini ama sistemin cevabı geciktirdiğini, araya birinin girdiğini düşünecekti. Araya bizzat giren kişi olacaktım ama bunu yine siber saldırı olarak yorumlayacaklardı.

Bu uçaklarda pilot motoru yönetmez, FADEC denilen tam yetkili dijital motor kontrolü yönetirdi. Pilot sadece komut verirdi, uygulama FADEC’e aitti. FADEC’i kapatamazdım çünkü kapatırsam motor acil moda geçerdi ve mekanik arıza gibi görünürdü. Hatta uçağı gerçekten tehlikeye sokardı ve düşmesine sebep olabilirdi. Bir yanım istese de hedefim ölmek değildi, motorun sağlıklı ama siber saldırıya uğruyormuş gibi ‘kararsız’ görünmesini sağlamalıydım. Ben motorun tepki aralığını daraltacaktım. Böylelikle gaz versem de bazen uçak hızlanacak, bazen gecikecek, bazen beklenilenden daha az itki gelecekti. İtki, uçağı ileri doğru götüren kuvvet anlamına gelirdi ve dengesizleştirecektim. Dışarıdan bakıldığında motor çalışıyor, yakıt akışı sürüyor ve ısı sınırlar içerisinde görünecekti ama tepki tutarsız, güç eğrisi dalgalı olacaktı. Kontrol eden yer sistemine bu durum, motor sağlam ama kontrol sistemi kararsız olarak görünecekti. Yani mekanik bir arıza değil, siber saldırı olarak algılayacaklardı.

Sadece uçağı değil, uçağı izleyen DGK’yı da ikna etmeliydim ve müdahalelerini imkânsız kılmalıydım. Eğer bu görevi başarıyla sonuçlandırabilirsem DGK, siber saldırıya engel olmakta geciktiğimi düşünecek ve becerilerime olan inançlarına gölge düşecekti ama bir gün, her şey bittiğinde anlayacaklardı. Bizzat yarattığım siber saldırıya, tam zamanında engel olmuş olacaktım.

“Hazırsan çıkış izni veriyoruz.”

“Hazırım.”

“Çağrı kodu doğrulandı. Kalkış izni verildi.”

Pist boyunca hızlandım. Tekerlekler yerden kesildiğinde ağırlık duygusu yerini boşluğa bırakmıştı. Gökyüzüne yükselirken içimde Mavi Uzaklar’a varma duygusu baş gösteriyordu. Sanki artık tüm renkler gibi mavi de bizimdi ve insanların göğü dijital bir kubbeden daha fazlasıydı.

Tırmanış sırasında kontrol yüzeylerini yokladım. Uçağı, senaryoma uygun hâlâ getirirken gözlerim sakince ileriye bakıyordu. Bu uçağın her zerresini ezbere bilirdim, bakarak yüzümü izleyen kameranın ilgisini çekmeme gerek yoktu. Artık uçağın tepkileri bir tık geç ama tutarlıydı, tam da istediğim gibi.

Karanlıkta sessiz bir uçakla seyrederken görev alanına yaklaşıyordum. Hava, biraz sonra olacaklara nispeten bir hayli sakindi ve radar temizdi. Safiryel Devleti’nin hava savunma sistemi kilometrelerce ötedeydi. Sistem üzerinden benim gördüğüm verileri, DGK da görüyordu. Sistemin yapay zeka araçları, Emir’le işbirliğimiz sayesinde bombalamayı hedeflediğim alanda Yankılarca öldürülmüş ama Yankı üstleri giydirilmiş bedenleri, insan benzeri sıcak bir kütle olarak algıladı.

“Komuta Merkezi hatta.”

“Buradayım.”

Ardından protokol sesi devreye girdi. Asansörlerde, ortak alanlarda, günlük bildirilerde, Korgeneral katı haricinde siktiğimin her yerinde duyduğum sesti bu. “Hedef koordinatları doğrulandı. Etki alanı onaylandı.”

Önümdeki ekrana baktım. Şimdilik hedef, gri bir işaret gibi duruyordu. Kilit henüz açık değildi. “Bombalama için nihai onay bekleniyor,” dedi merkez ve sabırla bekledim.

“Yetki kodu girildi. Bombalama izni verildi.”

Dudaklarım kıvrılmak istedi. Ekranda işaret yeşile döndü. İrtifayı sabitleyip hızı ayarladım. Parmağım kumandanın üzerinde bir an durdu ve bekledim. “Bırak.” komutu geldiğinde bombalar uçaktan ayrıldı. Uçak bir an hafiflemişti. Patlamanın sıcaklığı altımdan geçerken gökyüzü dalgalandı. Görev ekranında ‘Tamamlandı’ kelimesi belirirken bakışlarımı ekrandan aldım. Görevin yazılı kısmı bitmişti ve asıl görevim başlıyordu.

Dönüş rotasını girdim. Uçak yöneldi. İstediğim gibi bir saniye gecikmeliydi. Uçağın verdiği tepkileri görüyorlardı, şimdilik tehlike arz etmiyordu. Kopma yaratmıyor, çığlık gibi alarmlar çalmıyordu. DGK sessizce gözlemliyor ve henüz müdahale gerektiren bir durum görmüyordu. Yaşanması mümkün bir gecikmeydi.

Gaz verdiğimde motorun cevabı da anormaldi. İkinci denemede güç geldi. Üçüncüde gecikti ve dördüncüde beklenenden azdı. Uçak hâlâ havadaydı, hâlâ ileri itiliyordu ama bunu ne zaman yapacağına artık kendisi karar vermiyormuş gibiydi. Kumandayı biraz daha çektim, uçak ağırlaştı. Yer kontrolünde biri şimdi ekrana eğiliyordu. Komutlar ve tepkilerin arasındaki uyumun bozulduğunu görüyordu, bu pilot hatası gibi durmazdı. Dudakları aralandığında ondan önce dile getirdim.

“Uçaktan düzensiz tepki alıyorum.”

Yüzü maskenin ardındaki kadın kontrol personeli, “Veri tutarsız. Olası harici parazit.” dediğinde benimde yüzümde bir maske olsa yamuk bir şekilde sırıtırdım ama maskem, ifadesizlikti. Kaskım yüzümü gösteriyordu.

Uçak bir kez daha geç toparlandı. İçimden ikiye kadar saydım. Tam sınırdaydı, bir tık daha giderse iş gerçekten kontrolden çıkabilirdi. Gazı bırakıp yeniden verdim ve motor bu kez geç olsa da cevap verdi. Ekranlardan biri donuk kaldı, diğeri gecikmeli yenilendi. Uçak artık tek bir ritimde cevap vermiyordu. “Muhtemel dış müdahale,” dediğini duydum artık cızırtılı olan kadın sesinin.

Tekrar gaz verdim, tepki geç geldi. Kumandayı düzelttim. Burun olması gerekenden fazla aşağı indi ve irtifa hızla düşmeye başladı. Başta düşürmeye çalışacağım, sonra da kontrolü sağlamış gibi zorunlu iniş yapacağım bir uçağın içinde nabzımın yükselmesini bekledim ama vücudumun kayıtsızlığı beni korkuttu. Ne olursa olsun bir şeyler hissettiğim anları değerli kılıyordu, ölebilecekken hissiz kalmam ve o anların anlamlı olmasını istemiyordum.

Yer kontrolünde sesler yükselse de gidip geldiği için tahminimle tamamlıyordum duyduğum cümleleri. “Veri akışı bozuluyor, motor tepki süresi anormal.”

O da beni gel gitli duyacak olsa da endişeliymiş gibi “İrtifa kaybı hızlanıyor! Durum, kritik!” diye bildirdim ve alarmlar çalmaya başladı.

Uçak sarsıldı. Bir anlığına burnu aşağı düştü. Ağırlık kemerlere bindi ve gökyüzü bir anlığına döndü. Ve işte artık düşen bir uçağın içindeydim. Zemin ekranda hızla büyüyordu.

“Manuel önceliğe geç!” diye komut geldi. “Tepki gecikiyor.” diye bildirdim ellerim, uçakla derin bir sohbet içerisindeyken. Artık uçaktan aldıkları veriler ve görüntüler berrak değildi, o yüzden arka planda çevirdiğim işleri, ellerimin marifetini gizlemek daha kolaydı. Gazı bıraktım, sonra aniden geri verdim. Uçak cevap vermiyordu. Tekrar saydım, bir, iki…

İrtifa hızla azalırken bir sarsıntı daha yaşadım. Şu an kontrol altına alırsam, iniş yapmak zorunda kalmazdım, o yüzden sahte saldırıyı sürdürdüm. Motor bir anlığına boğulurken yer kontrolü “Siber saldırı!” dedi. “Kontrol altına almayı deniyorum.” diye mırıldandım, gergin tutmaya çalıştığım bir sesle. Gergin görünmeliydim ama becerilerime olan inançlarını tamamen sona erdirmeyecek kadar da soğukkanlı yaklaşmalıydım bir yandan. Ölmek üzere olduğu için korkan biri kadar gergin, hayatta kalmayı başarabileceğine inanan biri kadar soğukkanlı.

Kumandayı bilinçli olarak sınırın ötesine, sistemin izin vermeyeceği bir açıya ittim. Fly-by-wire itiraz etti ama direnerek bastırdım. Uçak adeta çığlık attı ve son bir sarsıntıyla motor cevap verdi. Burun yukarı kalkarken irtifa kaybı yavaşladı ama durmadı.

Cızırtısı ve gel giti azalan kadının sesi “Kontrol kısmen sağlandı ama siber saldırı sürüyor!” dedi çünkü istediğim gibi navigasyon hâlâ bombalanan alanı merkez alıyordu. Bombalanan alana zorunlu iniş yapmam gerekiyordu, yoksa DGK uçaklarını başka türlü bu alana çekemezdim. Düşüşü görmek için ekrana bakmama gerek yoktu, ne kadar alçakta olduğumu tahmin edebiliyordum. Düşme ve çarpışma ikazlarıyla kokpit kırmızı ışıklarla aydınlanıyordu.

Uçağı toparlar gibi göründüğüm her an otomatik düzeltmeler beni bombalanan konuma geri çekiyordu. Yer kontrolü bunun bir hata olduğunu sanıyordu ama koordinatları manuel referans noktası alarak sabitlemiştim. DGK’yı yanıltmak için uçağı her toparladığımda, sistem dengeyi belirlediğim konuma göre arıyordu. “Rotadan çıkamıyorum, koordinatlar kilitli.”

Aşağıda, bombalanan alan hâlâ yanıyordu. Toprak parçalanmıştı, duman yükseliyordu. Kraterler, yarılmış zemin, eğilmiş metaller, yıkık yapılar... İnebileceğim bir pist yoktu tabii ama hiçbir düz yüzey de yoktu ve irtifa ölümcül derecede düşüktü. Eğer uçak düşmezse ve uçakla birlikte parçalara ayrılmazsam, iniş yapmak zorunda kalacağım kadar alçalmıştım.

Gazı kademeli olarak bıraktım. Kumandayı milim milim çektim. Uçağı düşmekten uçmaya zorluyordum. Yan yatış verdim ve en az parçalanmış alanı seçerken “Zorunlu iniş!” diye bildirdim ve iletişim koptu. Kraterlerin arasındaki tek düzlüğü seçti gözlerim. Alt gövde yere sürterken metal çığlık attı. Bu titreşimi omurgamdan dişlerime kadar hissettim. Kollarım kilitlenirken, kemerler göğsüme gömüldü. Uçak sekti ve bir anlığına yerle temas koptu. Sonra tekrar ve bu sefer daha sert bir şekilde yere çarptı. Alt gövdeden bir şey kopmuştu, duymuştum ama bir sürü ihtimal vardı, hangisi olduğunu tespit etmek henüz mümkün değildi. Gösterge paneli kararıp aydınlanıyordu. Uyarılar üst üste biniyordu ama artık ayırt edilemiyordu ve zaten kontrol tamamen bana aitti, sistem yardımcı olamıyordu. Sağ kanatın bir yapıya takıldığını hissettim, metal bir şeye çarpmıştı, gürültülerin ortasında bile bu ses kulağımı tırmalamıştı. Sağ kanadın parçalandığını duydum. Kopuş sesi rüzgârın içinden geliyordu. Uçak sağa doğru yığıldı ve dönmeye başladı. Vücudum koltuğa yapışmıştı.

Dönüş sürerse, patlamalar artardı. Refleksle kumandayı sonuna kadar ittirip yumuşak bir şekilde ve milim milim geri çektim. Gazı kestim. Uçak artık sürünüyordu ve toprak uçağın altından değil, yanından akıyordu. Krater kenarları, yanmış metal parçaları ve kopmuş betonlar, hepsi birer darbe olarak geçiyordu uçağın etrafından. Gövde her yere temasında biraz daha soyuluyordu, kıvılcımlar karanlığı aydınlatıyordu.

Bir şeyin patladığını duydum ama yakıt olmadığı şüphesiz ortadaydı, çünkü hâlâ hayattaydım. Yine de az kalmamış olmalıydı. Uçak bir kez daha sarsıldı ve burnu yere gömülmek ister gibi hareketlendi. Kumandayı son anda çektim, bir saniye geciksem alana geldiklerinde Safirler cesedimin parçalarıyla karşılaşırdı. Beklediğim ve hazırlandığım son sürtünme ve savrulmanın ardından uçak durdu. Etraftaki gürültü hafiflerken kulaklarımda kendi nefesim yankılanıyordu. Yüzümü gösteren kaskın ön yüzeyine adrenalinin getirdiği titrek nefeslerim çarpıyordu ve vizörün içi buğulanmıştı. “Siktir…” diye fısıldadım başımı da koltuğa yaslarken ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Bu uçaktan uzaklaşmam gerekiyordu ama birkaç saniye es verdim. Yer kontrolüyle iletişim kopmuştu ve uçak bu haldeyken iletişimi geri sağlamak mümkün değildi. Sert bir inişti ve neredeyse patlamaların ortasında kalacaktım ama… Başarmıştım. Biraz sonra Safirler yüzünden ya da gürültülere koşan Hiçler yüzünden ölecek olabilirdim ama şimdilik kullanılamayacak kadar yara almış uçak da, ben de yaşıyordum.

Sessizlik uzun sürmedi. Adrenalin vücudumdan çekildikçe algılarım artıyordu. Başımı hafifçe oynattığım gibi boynumdaki kaslar sızladı. Elimi kaskın kilidine götürdüm. Parmaklarımın titrediğini hissediyordum, sarsıntılar vücuduma zarar vermişti. Kaskı başımdan güçlükle çıkardığımda hava yüzüme çarptı. Sıcak, kirli, yanık metal ve elektrik kokan hava…

Aldığım derin nefesle birlikte yanmayı ve baskıyı hissettim. Refleksle elim karnıma giderken başımı hafifçe eğdim. Ellerimde eldiven vardı. Alevler ve uçağın titreyen ışıkları dışında karanlık olan alanda, parmaklarımdaki ıslaklığın parlaklığını gördüm ve kanın kokusu burnuma geldi ama kanı görmesem de karnımın sağ alt kısmına saplanan metal parça bana gerekli bilgiyi verirdi. Adrenalin çekildikçe hisler dönerken keskin bir ağrı ve acıyı karnımda hissetmeye başladım.

Nefesimi yavaşlattım ve gözlerimi kapattım bir saniyeliğine. Zihnimde acıyı haritalandırdım. Sağ alttan yaralanmıştım. Sağ altta ince bağırsak, kas dokusu, yüzeysel damarlar vardı. Metal parça sağ alt kadrandaydı. Hayati organ yoğunluğu daha azdı. Ölümcül kanama ihtimali daha düşüktü ama sıfır değildi. Yara merkezden, yani göbek çizgisinden uzaktı. Metal parça merkeze yakın olsaydı, kan akmaktan ziyade fışkırır, tansiyon anında düşer ve bilincim çoktan kapanırdı. Diyafram altında değildi. Yani mide ya da karaciğer hasar görmemişti. Zaten bulantı ya da öğürmem yoktu. Asit sızısı yüzünden yanma hissi de yoktu. Yanmadan ziyade, batıcı ve sabit bir ağrı vardı. Nefes almak acı vermiyordu, özellikle omuzlara vuran bir ağrım yoktu. Ağrı yayılıyor ama yukarı tırmanmıyordu. Büyük damarın yaralandığına dair his yoktu. Öyle olsaydı kanama ritmik ve güçlü olurdu. Kan akışını hissediyordum ama fışkırma yoktu. Başım dönse de zihnimde bir kopuş yaşamıyordum. Algılarım körelse de hala bilincim açıktı. Yani, hızlıca ölmeyecektim, biraz daha zamanım vardı. Sakince “Tamam,” dedim kendimi telkin ederken. “En kötü ölürsün.”

Titrek ellerle kemerleri çözerken vücudumun neden bu kadar güçsüz olduğunun artık farkındaydım, yaralıydım. Sorun sadece adrenalin ya da sarsıntılar değildi. Parçayı çıkarırsam, kan kaybı hızlanırdı. Cebime uzandım. Küçük şırıngayı çıkardım ve uyluğuma bastırdım. Tetik sesinin ardından iğne içeri girdi ve sıvı kasımın içine boşaldı. Yanmayı hissettim ama ağır basan karnımdaki acıydı. Kalbimde ritim bozukluğu hissettim ama saniyeler içerisinde düzeldi. Görüşüm netleşti. Niyetim iyileşmek değil, zaman kazanmaktı. Bu yaptığım fizyolojik bir ertelemeydi. Şırınganın içeriğinde, adrenalin, noradrenalin benzeri bir uyarıcı, ağrı sinyalini bastırmayan ama onu önemsizleştiren bir düzenleyici ile kas tonusunu koruyan bir stim vardı. Bedenden çok, beyni kandıran bir karışımdı.

Şırıngayı atıp ayağa kalktığımda başım dönüyordu. Dengeyi bulmak için kokpitin kenarına tutundum. Metal sıcaktı, eldivenin altından bile hissettim ama şu an bunu umursayacak halde değildim.

Acı içerisinde uçağın içinden çıkmaya çalıştıkça her adımımda metal parça biraz daha zorluyordu. Uçaktan gelen esneme seslerini de duyuyordum. Dişlerimi sıkarak kendimi zorladım ve sonunda uere inmeyi başardım. Sağ tarafım alevlerin sıcaklığıyla ısındı ve karanlık alanı belirli bir yakınlığa kadar aydınlatmayı başaran alevler sayesinde yaklaşan Hiçler’i gördüm. Uçaktan uzaklaşmalıydım, uçak açık hedefti. Çıkarttığı sesler onları buraya çekiyordu. Elimi yaranın etrafından karnıma bastırdım. Gözlerim kararırken ilerlemeye başladım. Nefes alış verişlerim düzensizdi ve fazla ayakta kalamayacağımı biliyordum. Diğer elimle belimden silahımı çıkardı. İlk karşılaştığım Safirler olursa mermim bitene kadar onları, Hiçler olursa ise kendimi öldürürdüm. Bir yanım abim gibi parçalanmak, canının ne kadar yandığını hissetmek istiyordu ama sanırım ben bile, kendime o kadar kıyamazdım.

Bombalanmış alanın kenarında, yarı yıkılmış beton bir yapı vardı. Tam bir sığınak sayılmazdı ama görünürlükten biraz olsun koparıyordu. Eğer kurtaracaksa Duman gelene kadar gizlenebileceğim bir yerdi ya da kan kaybından ölmeyi de orada bekleyebilirdim. Zihnimden, yakalayamadığım birçok düşünce geçiyordu ve sonunda yığıldığımda, gözlerim sonsuzluğa kapılmadan önce asıl neyi düşüneceğimi merak ediyordum. Yaklaşık yirmi yedi yıllık ömrüm boyunca edindiğim anı ve düşünceler içerisinde, son nefeslerimi verirken zihnimi ele geçirecek olan hangisiydi?

Beton yapıya doğru ilerlerken neredeyse sürünüyordum. Hiçler’in ilk durağının uçağın etrafı olması bana zaman kazandıracak olsa da yavaşlığımı tolere etmeye yetmeyebilirdi. Her adımda bacaklarım ağırlaşıyor, görüşüm azalıyordu. Kalp atışlarımı kulaklarımda duyuyordum. Kan kaybını azaltmayı umarak elimi bastırmayı sürdürüyordum ama elimdeki güç de bitiyordu. Duvarın arkasına geçtiğim gibi kendimi bıraktım. Yerde kaydım ve köşeye kadar sürünerek ittirmeye çalıştım kendimi. Gözlerim kapanıp duruyordu. Bedenim sağıma devrilirken yana eğimli durdum, iç kanama riskine istinaden. Bir elim karnımda, artık bastıramaz haldeydi. Silahı tutan elim sürünürken oluşturduğum kan birikintisine uzanmıştı. Yıkık yapının, Safirler gelecekse tercih edecekleri aralığına doğru dönüktü namlunun ucu ama kolumu kaldıramadığımdan yere yaslıydı.

Gözlerimi kırpıştırarak aralamaya çalışıyordum her seferinde ama göz kapaklarım pes ediyordu. Zihnim hızla kandırmaya başladı. Biri gelirse duyarsın zaten, diye yanılttı ve kapattım gözlerimi. Silahı tutan parmaklarımın da gevşediğini hissediyordum. Nefeslerim kan akışından yavaştı. Güler gibi oldum ama güldüysem bile duymadım, karnım kasıldı sadece.

“Ölüyorsun…” diye mırıldandım. Yankı için elimden geleni yapmamın getirdiği rahatlık sardı vücudumu. Emir ne yapar eder, bu saldırıdan DGK’nın sorumlu tutulması için alana kanıtlar bırakırdı, beni kurtaramayacak olsa da. DGK uçaklarının gelmesi ve Safirler ile savaş başlatması kadar etkileyici ve inandırıcı olmazdı ama başka çaremiz kalmamıştı. Duman’dan ses seda çıkmıyordu.

Ne kadar süre geçtiğini anlayamazken etrafımdaki gürültüler arttı. Safirler gelmiş, Hiçler’i öldürüyor olmalıydı. Göğü delen uçak seslerini de duyuyordum. Hemen tepemde olmalıydı ama gözlerimi açıp tavanın yıkık kısımlarından görmeye çalışamıyordum. Bu ağırlıkla kapanan gözleri, annem gelse açamayacak olmalıydım.

Göz kapaklarına ışıklar yansıyordu ve her şey etrafımda dönse de uğuldayan kulaklarıma sesler oldukça kısık geliyordu. Vücudum titriyor olmalıydı, hissetmiyordum.

Resmen, sonunda, bunu yaşıyor muydum? Sevdiklerimin ölümünü izledikten sonra, nihayet ben de ölüyor muydum? Aslan da dâhildi, izlediklerime. İnfaz edilmek üzere çıktığı alandan, sapasağlam inmişti ama ölmüştü işte. Kalbi atarken, kalbim durmuştu ve ölmüştü. Son nefeslerimde, burada olsa sormak isterdim. Niye yapmıştı, hiç anlayamamıştım. Abimi, abi olarak görmemiş miydi o da? Annemi anne, babamı baba olarak… Beni, peki? Sevdiği kadın olarak görmemiş miydi?

Şimdi nefes alış verişlerimi bile duymakta zorlandığım kulaklarımda ‘Seni seviyorum’ deyişleri yankılanıyordu. Bazen uyumadan önce, huzurla. Bazen atlattığımız bir tehlikenin ardından endişeyle, bazen de sevişirken arzuyla… En kötüsü de, hâlâ aynı tonları kullanabiliyordu. Hâlâ ‘Sana aşığım’ derken, geçmişi andırıyordu sesi. Yıllarca aynı sahteliği mi taşımıştı sesinde?

“İmre?”

Aslan’ın sesini zihnimdeki anıların haricinde kulaklarımla da duyduğumda, emin olamasam da gözlerimi açmaya çalıştım. Bu ses tonu, zihnimde dönüp duran ‘Seni seviyorum’ deyişleri arasından, bir tehlikeyi atlattıktan sonra sesini bürüyen tondan daha kötüydü. Tehlike hâlâ sürüyormuş gibiydi. Yüzüme düşmüş, tenimdeki tere yapışmış saçlarımın ardından, açabildiğim kadar açtım ama o kadar kısıtlı bir görüş alanım vardı ki, gerçekten biraz olsun gözlerimi açabilmiş miydim yoksa bu görüntüyü zihnim mi oluşturuyordu, emin değildim.

Benim neredeyse sürünerek girdiğim yıkık eşikteydi şimdi o da. Bir eli sağında kalan dökük duvara yaslıydı. Göğsü havayı döver gibi dudaklarına çarparak çıkan nefes alış verişleri yüzünden bu denli hareketli olmasa ve elleri titremese, donduğunu sanırdım. Hayal olmalıydı, Varna’dan çıkmaması için emir almıştı. Operasyonu uzaktan bile izleyemeyecekti. İşine ne kadar yarıyorsam yarayayım, tüm bu engelleri niye aşacaktı ki? Dışarıda savaş sesleri dönüyordu. Geldiyse, Hiçler’i ve alana onlardan bile önce varmış olması gereken Safirlerle savaşması gerekmişti, hâlâ savaş sürüyordu, sesleri duyuyordum ama o buradaydı. Yine de gerçekten burada olmasından daha kötüydü, bir hayalse. Ölüyordum ve zihnimi sarması yetmiyormuş gibi gözlerim de hayalini mi kuruyordu?

Yanından birileri geçti, görüş alanım kısıtlıydı zaten ve sadece ona bakmaya çalışıyordum, gözkapaklarım yeterince açılmasa da. Görüşüm bulanık olsa da ölmek üzere olan oymuş gibi mahvolmuş göründüğünü algılayabiliyordu gözlerim. Belki de hayalse, onu mahvolmuş görmek istediğim için böyle görünüyordu, bilmiyordum. Yanından geçenlerin bana yöneldiklerini göz ucuyla görebiliyordum. Vücuduma vardılar ama dokunuşlarını hissetmedim, neler yaptıklarını önemsemedim. O sıra gözleri yaramda takılı kalmış Aslan elini duvardan çekti, belinden silahını çıkardı. Bu kadar zahmeti, beni bizzat öldürmek için mi almıştı?

Derken, titrek eli silahı başına kaldırdı, şakağına yasladı. Gözleri yaramdayken “Ölmüş mü?” diye sordu. Sanırım duymadılar, ben de dudaklarını okumuştum, gürültülerin arasında sesini duyamamıştım ve ardından bağırarak, akmış, akacak her kanımı titreterek tekrar sordu. “Ölmüş mü?”

Bu sefer duyulmaması imkânsızdı. Kalbim kasıldı. Öldüğümden olabilirdi ama daha kötüsüydü. Hâlâ yaşarken bunu hissediyordum. Yüz ifadelerimi fazla hissedemiyordum ama kaşlarım kalkmış olmalıydı, dudaklarımın aralandığının ve titrek bir nefesin daha güçsüzlükle çıktığının farkındaydım. Gördüğüne şaşkın gözlerim sıklıkla yaşadığım gibi güçsüzlükle tekrar kapandı ve inatla açıldı. Bakan gözler kapalı görüyor olmalıydı ama ben gözkapaklarımla savaşıyor, biraz daha görmeye çalışıyordum.

Beni öldürmeyecekti.

Kendini öldürecekti.

Nabzıma bakıyor olmalıydı biri, göz ucuyla gördüğüm kadarıyla boynuma yönelmişti. Biri daha eşikten girmişti, görüş odağım dışındaydı, kim olduğunu bilmiyordum ama timinden olmalıydı. Aslan’ın şakağına yasladığı silahına uzandı, alabileceğine emindim, güçsüz görünüyordu Aslan’ın bedeni. Dışarıda savaşırken yara mı almıştı? Çok mu yorulmuştu? Ama vermedi. Son gücüyle tuttu silahı ve bağırsa da çatlak sesi patladı. “Ölmüş mü ulan, ölmüş mü? Bir sik söyleyin!”

“Ölmemiş!” diye bağırdı yakınımdaki bir kadının sesi. Daha önce duyduysam bile ayırt edemedim. Gözlerim tekrar kapandı, birkaç saniye sonra gayretimle açıldı ve Aslan hâlâ aynı pozisyondaydı. Ardından bu sefer yanındaki her kimse, alabildi silahı elinden. Aslan’ın gözleri yüzüme döndü ama bu karanlıkta ve saçlarımın arasından ona baktığımı görebildi mi, bilemiyordum. Zaten kısıktı gözlerim. Sendeler adımlarla yaklaştı ve varmadan önce dizlerinin üstüne düştü. Geri kalan mesafeyi neredeyse emekleyerek attı ve boynum acıdığı, hareket imkânım kısıtlı olduğu için eğilip bakamadım ama göz ucuyla başıma üşüşenleri ittirerek kendisine yer açtığını gördüm. Tenini, tenimde hissettim ve gözlerim tekrar kapandı, bir daha da açmaya güç bulamadım.

“Yaşayacaksın aşiyan,” dediğini seçebildim. “Yaşatacağım seni.”

Habire birileri konuşuyor, dışarıda sesler patlıyordu. Kulaklarımdaki uğultuların azalmasını, daha fazla duymayı dilerdim. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama başım göğsüne yaslandı. Kolları vücuduma sarılmış, beni kucağına almıştı. Ellerim vücudumun iki yanından havayı yararak düşse de başım göğsüne yaslı kaldı. Duyabilir miydi, bilmiyordum ama güçsüz ses ve yetmeyen bir nefesle sordum. Son nefeslerimi veriyorsam eğer, ‘yaşamak’ denilen cehennemden kurtulurken bile aklımda dönen, bu dünyadan henüz alacağımı alamadığımı kanıtlayan tüm sorular onunla ilgiliydi.

“Niye? Niye ihanet ettin bana?”

Beni duysa ve cevap verse bile duyamazdım. Kendi dudaklarımdan çıkanı bile duyamıyordum. Bilincim tamamıyla kapanmadan önce “Hiç mi sevmedin beni?” diye sormaya çalıştım. Duyup duymadığını bilmiyordum. Ölmezsem ve yaşarsam bile, karşı karşıya savaştığı ve bir gün öldüreceğini sandığım kadını bu halde gördüğünde niye silahı şakağına yaslayıp ‘Öldü mü?’ diye sorduğunun cevabını alamayacağım gibi, bu sorularımın cevabını da alamayacaktım muhtemelen. Çünkü o cevap verse bile inanmayacaktım ama yine de bu soruları ondan başka sorabileceğim kimse yoktu. Bunun çaresizliği içerisindeyken bilincim kaydı.

Ve öldürmek istediğim adam bedenimi ölümden kurtarmaya çalışıyordu. Kurtarmaya çalıştığı bedenin, ruhumun mezarı olduğunu biliyor olmalıydı. Bilirdi tabii. Kalbimin kanını o dökmüş, ruhumu o öldürmüştü.

 

**

Ve, düşünceleriniiiz?

Aslan'a karşı düşünceleriniiz?

İmre'ye karşı düşüncelerinizz?

Emir'e karşı düşünceleriniiz?

Sizce neler olacak?

 

53

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!