13/14 · %86

BÖLÜM 12 • GEÇMİŞİN HAYALETİ.

62 dk okuma12.318 kelime6 Mart 2026

Selamlaaarr. Bölüm aralığı uzadığı için üzgünüm, umarım bu uzun bölümü geçerli bir özür olarak kabul edersiniiiz. Bir sonraki bölümün gelmesinin bu kadar uzamayacağına emin olabilirsiniiz. Var Mısın?, Seç ve Yaşa, Siyahın Çırağı, Zenith Kehanetleri gibi güncel kurgularım da var, onlara da bakabilirsiniiiz ^^

Umarım beğenirsiniz, iyi okumalar dilerim. Beğeni ve yorumlarınızı eksik etmeyinn. Kitabın etkileşimi bir hayli düşük ama takip eden küçük ama samimi kitlem olarak sizler yorumlarıyla yeni bölüm yazmam için heves veriyorsunuz ^^

**

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 12.

GEÇMİŞİN HAYALETİ

**

**

Cinayetlerin hat safhada olduğu bir dünya için bile en acı ölümün kurbanı, zamandır ve zaman öldürmek, bu hayatı sadece sona gelmek için yaşamaktır.🌓✨

**

“Niye?”

“Ölümsüz komutan uyanıyor…”

Kırpıştırdığım gözlerimin gösterdiği bulanık görüşümde renkler zamanla Emir’in yüzüne dönüştü. Mavi gözleri gözlerimde gezinirken her nerede uzanıyorsam yüzüme doğru eğilmiş, saçımı seviyordu. Rahatlayarak nefesini üfledi. “İyisin…” deyişi kulağımda uğuldayarak büyüdü. Gözlerimi kırpıştırarak bakmayı sürdürdüm ve idrak etmeye çalıştım. Hatırlamakla lanetlenmiş zihnime birkaç saniye içerisinde son anlarım akın etti.

Niye? Niye ihanet ettin bana?

Hiç mi sevmedin beni?

“Ne sormak istemiştin?” dedi yardım etmeye hevesli ve sabırsız bir şekilde. Böylelikle ‘Niye?’ diye sorarak uyandığımı fark ettim. Ne kadar sürdüğünü bilmediğim bir uykuya dalmadan önce de aynı soruların peşindeydim.

Kalbimde hissettiğim ritim bozukluğu eşliğinde doğrulmak istediğimde vücudumdan izin gelmedi. Dünya etrafımda dönerken sancıyla saldırdı. Emir’in de yönlendirmesiyle tekrar uzanırken yüzüm buruştu ve baş ağrımla, karnımdaki sızlama sebebiyle hafifçe inledim. “Başım…”

“Sen bile mızmızlanıyorsan feci ağrıyor olmalı.” diyerek doğruldu ve göz ucuyla gördüğüm kadarıyla serumuma bir şeyler eklemek üzere hareketlendi. Sensörlü çekmecelerden yükselen hologramlarda istediği maddeyi gözleriyle aradı. “Stim eklesene.” diye mırıldandığımda onaylamaz sesler çıkarttı. “Acelen yok İmre, tehlikede değilsin. Zaten yeterince uyarıcı madde aldın,” derken sesi sitemliydi. “Baş ağrının sebeplerinden biri de sahada yaptığın uyarıcı enjeksiyonun…”

“Geri çekilme etkisi, biliyorum.” diye söylenirken gözlerimi kapatarak başımı yastıkta önüme çevirdim ve ne yaptığını izlemeyi bıraktım. Sinir bozucu beyaz mavi ışıklar karşısında yapabileceğim seçeneklerden en makul olanını, gözlerimi kapatmayı seçtim. Diğer seçenek, burayı aleve vererek kırmızıyı çağırmaktı. Gözlerime iğneler batırılıyormuş gibi hissediyordum.

Hareketlerinden çıkan küçük sesler bile kulağımda büyürken bir elimi alnıma götürdüm. “Güçsüzlüğü sevmiyorum.”

Tekrar stim enjeksiyonu yapsaydı, bilincim güçlenir, kas koordinasyonum artardı, dolaşım desteği sağlardı. Böylelikle kan akışı adaptasyonum hızlanır, baş ağrım ve baş dönmem azalırdı. “Daha bir gün bile olmadı İmre,” derken sesi daha yakından geldi ve yatakta, kalçamın yanına bir ağırlık bindi. Elimi alnımdan çekerken göz kapaklarıma vuran ışığın azaldığını da hissettim ve gözlerimi yavaşça araladım. Işıkları kıstığı için Emir’e minnettar baktım ama o bana hâlâ endişeyle bakıyordu. “İlk otuz altı saat uyuman gerekiyordu. Şu anda uyanık olman güçsüzlük değil, aksine bir hayli güç gösteriyor,” dedikten sonra serumu gösterdi. “İçindekiler iyi gelecek ve bana kalırsa seni yeniden uyutmalı…”

Lafını keserek “Ne var içinde?” diye sordum. Kızar gibi baktı. “Şu an komutan değil, hastasın. Her şeyi kontrol etmeyi bırak,” dedi. Dudaklarım aralandığında karnımın üstündeki elimi, bir eliyle tutup diğer elini üst vücudumun yanından yatağa yaslayarak tekrar yüzüme eğildi. Teması ve bakışları susmamı sağlarken yavaşça gülümsedi. Şefkatli ve derinlerinden gelen bir sesle ekledi. “Sadece iyileşmeye bak.”

Gözleri, odanın sessizliğinde bir şeyler anlatır gibi gözlerimde gezinirken “Taşikardim var.” dediğimde cevap olarak bunu dememe güldü. Sadece iyileşmeye bakamıyor, tespitleri sürdürüyordum. Ritim bozukluğu hissediyordum. Gülse de yorgun görünüyordu, en son ne zaman uyuduğunu merak ettim. “Belki de heyecandır,” dedi, yakınlığımızı kastederek. “Mesela benim de şu an taşikardim var.” diye alayla eklediğinde gülümsedim. Gülümsememle birlikte onun da gülüşü gülümsemeye döndü. Böyle baktığında parlayan gözlerini seviyordum. Mavi olsalar bile. Sadece sahada değil, duygular konusunda da bu denli cesur oluşuna hayrandım. Benim bu cesaretim bir adam yüzünden kırılmıştı.

“Belki de.” diye mırıldandım ama o da, ben de biliyorduk ki, sebebi büyük oranda sahada kullandığım uyarıcının etkisiydi. Kalp atışlarım bu yüzden düzensizdi, ritim bozukluğum vardı. Gözleri yatağın üstünden yükselen holograma yükseldi ve verilerimi inceledikten sonra bakışlarını tekrar gözlerime indirdi. “İyileşme hızın hayranlık uyandırıcı.”

“Alkışı, teknolojiye tutmak lazım.” diyerek gözlerimi, gözlerinden aldım ve etrafımızda gezdirdim. Üst vücudu, uzanan vücuduma doğru eğilmiş ve yakınımda olduğundan heybetli bedeni görüş açımı daraltıyordu ama sinir bozucu rutin seslerle çalışan cihazları ve tezgâhlar, cam dolaplar boyunca sıralanan imkânları görebiliyordum. Dokuları mikro onarsın ve kan pıhtılaşmasını yönetsin diye nano-robot enjekte etmiş olmalılardı. Hücresel büyüme faktörü, sentetik plazma, norö-dengeleyici mikrodozlar, anti-inflamatuar biyoregülatörler, nano-antibiyotikler, elektrolit dengeleyiciler de işe dâhil olunca, hızlı iyileşmek işten bile değildi. Neredeyse ölecek olsam bile. Neredeyse patlayacak bir uçağı son anda düşürmemin diğer izleri de bu sayede iyileşiyor olmalıydı.

“Teknolojinin bile yapamayacağı şeyler var. Seni bu kadar kısa süre içerisinde tamamen iyileştirmek gibi. Serumuna uykuya dalman için…”

“Uyumak istemiyorum Emir, yeterince uyudum.” dedikten sonra tekrar doğrulmak istedim. Uzanır halde tutmak istediğini hareketleriyle gösterse de inat ettiğimde nefesini üfleyerek yardımcı olurken bir yandan da yatağa sesli komut verdi ve yatak başlığı oturabileceğim bir açıya kadar yükseldi. Karnım, DGK teknolojisinin desteğiyle hızla iyileşme süreci yaşadığım için normalde olması gerektiği kadar acı ve ağrı içerisinde olmasa da iyileşme tamamlanmamıştı. Belirli hareketlerde vücudum bunu kanıtlayarak tepki veriyor, acı hissediyordu. Tekrardan kalçamın yanına otururken “Oldu mu?” diye söylendi.

“Su da verirsen anlaşırız.”

“Her kuralı bilen bir kadın olarak nasıl bu kadar uyumsuz olabiliyorsun?” dedi ve su falan vermeyeceğinin cevabını yeterince belirtmiş oldu. Birkaç saatin ardından sıvı alabilecektim. Önerilen zaman buydu ama öneri almayı sevmezdim. Yine de etrafta ulaşabileceğim bir su göremediğim için şimdilik Emir’in de rızası gerekiyordu. Serum bazı elektrolit ve mikro-sıvı desteği de sağladığından boğazımda tam bir kuruluk söz konusu değildi ama yine de yutkunurken ve konuşurken pek rahat değildim.

“Doktor değişikliği talep ediyorum.” dediğimde yamuk bir şekilde sırıttı. “Artık sadece siyasi değil aynı zamanda tıbbi gözcünüm.”

“Kulağa uydurma bir unvan gibi geliyor.” dediğimde hafifçe güldü. “O zaman, siyasi gözcün olarak böyle uygun gördüm, diyelim.” diyerek konuyu kapattı. Dudağımı büzüp gözlerimi kısarak alaylı bir memnuniyetsizliğe büründüm. Bacağımın üstündeki elimi tuttu ve hafifçe sıktı. Söyleyeceğini duymaktan memnun değilmiş gibi kısık konuştu. “Bir an öleceğini sandım.”

“Nerede bende o şans?” diye söylenirken, artık memnuniyetsizliğim alaylı değildi. Uyandığımdan beri zihnimin derinliklerine itmeye çalıştığım o ana tekrar döndüğümde ritim bozukluğum nüksetti. Emir’in de gözleri verilere doğru yükseldiğinde yatağa sesli komut verdim ve hologramın mavi ışıkları söndü.

Emir, güçsüzlüğümü göstermek istemediğime yorarken diğer elini, bacaklarımın diğer tarafından yatağa yasladı. Böylelikle üst vücudu sola eğimli bir şekilde bacaklarımın üstünden uzanırken diğer eli hâlâ elimi tutuyordu. Gözlerim bu temasta gezindi. Elinin güven verdiği şüphesizdi ama zihnimdekilerden kurtarmaya yetmiyordu.

Gözlerim ellerimize dalmış haldeyken “Niye kurtardı sence?” diye sordum. O an… Gerçekten korkmuş gibi görünüyordu ama anlayamıyordum. Ölmemden niye korkacaktı ki? Beni kaybetmekten? Bunu bizzat yapmayı bile göze alarak düşman tarafa geçmişti. Defalarca kez DGK askerleriyle çarpışmıştım, her bir seferinde ölme ihtimalim vardı, o da bunun bilincinde olmalıydı ama onların tarafındaydı. Mıntıkamıza saldırdıklarında da, her an ölebileceğim bir savaş içerisindeydim. Metro istasyonunda, beni öldürmek üzere olan DGK askerini bizzat öldürmüş, sonra beni de yanına katarak Varna’ya gelmiş, Konsey’i evliliğe ikna etmişti. Evlilik gecesinde uykularını kaçıran şeyin ne olduğunu sorduğumda beni hayatta tutmak olduğunu söylemişti. Peki, niye?

“Sen onun için Duman’a gidiş anahtarısın.”

Gözlerimi yavaşça Emir’e doğru yükselttim. Dudak büküp hafifçe omuz silktikten sonra onun da tam olarak anlayamadığını gösterir şekilde kararsız baktı. “Yani öyle olmalı. Sen sahte saldırıya uğradığında…”

Etrafa baktığımda güven verir gibi başını onaylar şekilde salladı ve izlenmediğimize, dinlenmediğimize emin oldum. “Diğer savaş uçakları DGK tarafından durduruldu. Bombardıman izni geri çekildi ama Duman savaş uçaklarının kontrolünü ele geçirdi. Yani plan çerçevesinde konum verdiğin diğer noktalar da bombardımana tutuldu. Safiryellerin DGK’nın onlara savaş açtığına dair hiçbir şüphesi kalmamış olmalı. DGK’nın da bunun Duman’ın işi olduğuna dair şüphesi yok. Yine izini, küllerini bıraktı. Senin de Duman’ın saldırısına uğradığını düşünüyor DGK.”

Böylelikle oluşturmaya çalıştığım mağduriyet imajı sürüyordu. “Yani, Duman beni kurtarmadı, ölmeme göz yumdu ama planımı da sürdürdü.” dediğimde Emir başını onaylar şekilde salladı. “Ya bana ihtiyacı olmadığını düşünüyor ya da…”

Ben sussam da Emir benim yerime tamamladı. “Aslan’ın seni kurtaracağını tahmin ediyordu.”

Üstelik ben bile tahmin edemezken…

Ne düşüneceğimi bilemezken sıkkın nefes alış verişler eşliğinde gözlerimi üstümdeki örtüde odaksızca gezdirdim. Baş ağrım artmıştı ve uyumak artık o kadar da karşı çıkacağım bir seçenek değildi. Kalkıp ihtiyaçlarımı giderdikten sonra Emir’den tekrar beni uyutmasını isteyip bir gün daha bu iğrenç Dünya’dan ve aleve vermedikçe aydınlatılamayacak karanlığından uzak kalabilirdim. Yine de gözlerim yavaşça Emir’e döndüğünde ve dudaklarım aralandığında dile getirdiğim bu değildi. “Nerede o?”

Gözlerimi onunla açmayı beklemiyordum ama onunla kapatmıştım. Beni kucağına aldığını ve götürdüğünü hatırlıyordum. Yaşayacaksın aşiyan, demişti. ‘Yaşatacağım seni.’

“Başı DGK’yla dertte.” dediğinde ne demek istediğini anlamıştım ama yine de açıkladı. “Kesin emiri çiğnedi. Varna’dan çıkması ve hatta uzaktan bu operasyonu izlemesi dahi yasakken kalktı sahaya geldi. Duman o sırada diğer konumlara saldırı yapmıştı, Safiryel Devleti’ne savaş çağrısını bırakmıştı ama yine de Aslan bunu bilmeyerek geldi sonuçta. DGK’yı tehlikeye attı. Aslan, Duman’ın siber saldırısına engel olabilecek donanım ve bilgiye sahip biri ama o an saldırıya engel olmak yerine seni kurtarmakla meşguldü. Safiryellerle açılan savaşın faturası Aslan’a kesilecek yani. Oğlu olmasa orta yolu bulmak için Safiryellere bile teslim edebilirlerdi ama Noyan Varnalı henüz oğlundan vazgeçmez.”

“Sorguda mı?” diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. “Bizzat Mavi Kargalar yapıyor sorgusunu. Demir Aslan Varnalı bile olsa, Noyan Varnalı’nın sınırlarıyla pek oynamamalı. Muhtemelen sorgunun ardından tekrar sadakat işlemine girer ve diyet öder.”

“Diyet ödemek?”

“DGK ceza ve ödül sistemini sever. Aslan şimdiye kadar daha çok ödüllendirildi ama kim olursa olsun cezalardan da kaçamaz. Sadakat işlemi öncesinde ve sonrasında muhtemelen eziyet görecek. DGK karşısında kim olduğunu hatırlatacak.”

Başımın sancısı ve ritim bozukluğum arttığında serumu gösterip “Hiçbir sike yaramıyor.” diye sızlandım. Yaramadığı gibi, daha da kötüye gidiyordu. Uyandığımda vücudum uyuşuk, başım sancılıydı, şimdi tüm vücudum ağrıyordu. Şu an stim enjeksiyonu için reddedip duran Emir’i bayıltmayı bile göze alabilirdim.

Cevap vermek yerine gözleri, o da bende başka cevaplar arar gibi yüzümde gezindiğinde sebebini anlamasam da bu bakıştan hoşlanmadım. Zihnimdeki tilkilerin kuyrukları birbirine dolanmış haldeyken “Niye böyle bir şeyi göze aldı ki?” diye sordum ama cevap Emir’de değildi tabii. Cevap muhtemelen Aslan’da da değildi çünkü dürüst bir adam değildi. “Sonuçta, bu işe karışırsa başına gelecekleri biliyordu.” derken Emir’e söylesem de, kendimle de konuşuyordum. Sorguya tabii tutulmayı, eziyet görmeyi, sadakat işlemine tekrar girmeyi göze mi almıştı? Zaten her DGK üyesi belirli rutinlerle sadakat işlemine girerdi ama güven konusunda şüpheye yer bırakmayacak, DGK’nın celladı Demir Aslan Varnalı normal şartlarda buna daha az maruz kalıyor olmalıydı.

Birkaç saniye daha sadece anlayamadığım şekilde baktığında sinirlenerek elimi, elinin altından çektim ve “Niye öyle bakıyorsun?” diye sordum. İç çekerek gözlerini kaçırdı, eli bacağımın üstünde kalmaya devam etti. Birkaç saniye sonra sesini temizledikten sonra gözlerini yavaşça bana çevirdi ve boynunu gevşetmek ister gibi iki yana doğru eğip düzeltti. Tekrar sadece garip garip bakarsa benden yumruğu yiyecekti, neyse ki konuşmaya başladı. “Duman artık onun da mıntıkasına saldırdı. Duman’ı yakalayana, Konsey’den koltuk vadediliyor. Herkesin gözü de Aslan’ın üstünde. Sadece gücü, zekâsı için değil, Aslan dışında kimse şu an sahip olduklarını da kaybetmek pahasına Duman’ın peşine düşmüyor. Herkes biliyor ki Duman’ın eli kolu uzun, tehlikeli. Kim önüne taş olursa ansızın yolundan kaldırabilir, bugüne kadar deneyenlerin başına bu geldi. Her birinin cesedi bulundu ya da ayağı kaydırıldı. Şimdi de Aslan deniyor, diğerleri de merakla bekliyor. Başkalarının ve özellikle de babasının beklentisi varken Duman ‘Sen de yapamazsın’ der gibi mıntıkasına saldırınca ve yakında onu da öldüreceğini gösterir gibi tehdit edince Aslan’ın öfkesi ve hırsı arttı. Her yerde ‘Aslan da yapamazmış’ denilmeye başladı. Belki yakında Duman Aslan’ı da öldürür, diye düşünmeye başladılar. Aslan bunu hazmedemeyecek kadar narsist bir adam, adımlarını hızlandırmak istiyor. Bence bir yanı Duman’a bizzat ulaşamayacağını düşünüyor, o yüzden bunu seninle yapmak istiyor. Duman’ın seninle yer yer bağlantı kurduğunu biliyor ya da tahmin ediyor. Sadakat işleminde cevaplar sana gökten zembille inmiş olamaz. Zaten Duman dün senin planını bizzat tamamladı. Birlikte çalıştığınızı düşünüyor ve seni hayatta tutarsa, Duman’ı da bir gün tuzağa çekebileceğini varsayıyor olmalı. Ve, sen planlarını Aslan’ın üstünden yaptığın için Aslan’ın hayatta kalması işine geliyor, bu sürdükçe Duman da Aslan’ı öldürmez ve Aslan da hayatta kalıp Duman’ın peşine düşmeyi sürdürebilir. Kurduğu denklem bu olmalı.”

Bütün cümleleri mantık zeminimde yer buluyordu. Sabırla ve başımı hafifçe sallayarak dinledikten sonra istemsizce yutkunup hafifçe kaşlarımı kaldırarak “Ölmek pahasına mı?” diye sorduğumda hemen “Noyan Varnalı sırf emirden çıktı, yetkisiz iş yaptı diye oğlunu öldürmez.” dedi. Başımı iki yana salladım. “Noyan Varnalı’dan bahsetmiyorum.”

Sorar gibi baktığında nedense kısılmış bir sesle “Kendini öldürecekti.” dedikten sonra sesimi temizleyip öyle devam ettim. “Beni bulduğunda öldüğümü sandı.”

Emir, o halimi hayal etmiş gibi yüzünü buruşturduğunda bu sefer ben onun elini tutup hafifçe sıktım. Gülümser gibi olurken başparmağı elimin üstüne uzandı ve okşamaya başladı. Teması boğulma hissimi azaltıp beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama konuşup o anları hatırladıkça tekrar geriliyordum.

Hafifçe sırtımı yatak başlığından ayırıp kurumuş dudağımı yaladıktan sonra anlatmaya devam ettim. “Silahı şakağına yasladı, ölüp ölmediğimi öğrenmeyi bekledi. Eğer ölmüş olsaydım, kendini öldürecekti.”

Anlam veremeyerek bakarken “Neden ki?” diye sorguladığında sırtımı tekrar başlığa yaslarken “İşte ben de onu soruyorum.” dedim. “Duman’ı bulmak için beni yaşatabilir ama Duman’ı bulamayacak diye ölmek ister mi?”

Aklına ne geldiyse düşünür gibi gezinen gözleri bir noktada sabitlendi. Kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp indi ve gözlerini yavaşça çevirip benimkilerle kenetledi. Neredeyse gözlerini bile kırpmayarak, odaklı bir şekilde beni izlerken “Belki de o manyak, hasta bir şekilde de olsa gerçekten seni hâlâ seviyordur.” dediğinde mimiklerimi kontrol ettiğini anladım. Hızla kızgınlığımı davet etmeye çalıştım böylelikle ne görmeyi bekliyorsa görmesini daha da imkânsız kıldım. “Derdin ne Emir?”

“Bu bir şeyleri değiştirir mi?”

“Ne saçmalıyorsun?” diye sesimi yükselttiğimde yavaşça “Boğazın acıyacak.” dedi ama o da gergindi. Elimi elinden çekip açılan damar yolundan iğneyi çıkartmak için diğer elime yöneldiğime yarı yolda elimi yakalayıp “Serum daha bitmedi.” dedi.

“Emir çek elini yoksa o güzel burnunu kırarım.”

Alaya vurmaya çalışarak gülümseyip “Güzel mi buluyorsun?” diye sorduğunda kafa atacakmış gibi yakınlaştım. Üst vücudunu geriye eğerek kaçırıp hafifçe güldü ama elimi bırakmadı. Böylelikle ona kafa atamadığım gibi baş ağrım da ani hareketim dolayısıyla artmış oldu. Vücudum güçsüzdü ama yine de ‘savaş’ tehlikesi varmış gibi adrenalin dolduğumu hissediyordum.

“İmre, az daha ölüyordun ve hâlâ iyileşmedin. Lütfen sakin ol.” diyerek elimi, bacağımın üstüne indirmeye çalıştı. Sık ve yüzeysel solurken “O zaman saçmalamayı kes.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. “Tamam, sakin ol.”

Elimi elinden sertçe çektiğimde burnundan sıkkın bir nefes alıp verirken elini kendi bacağının üstüne yasladı. “Hem bir şey demedim ki daha.” dediği gibi “Garip bakıyorsun!” diye çıkıştım.

“Seni böyle görmeye alışık değilim,” dediğinde omuzlarım yavaşça çöktü. Şefkatli bakışları beni sakinleştiriyordu. Silahını hiç eline almamış birine saldırmak zordu. “Bu kelimeyi sevmezsin ama güçsüz bakıyorsun, güçsüz konuşuyorsun ve konu da Aslan olunca…” dedikten sonra sesli bir nefes daha alıp verirken ellerini iki yanında kaldırıp omuz silkti. Tek kaşını kaldırıp başını hafifçe yana çevirerek yüzünü buruşturdu ve anlayamayarak “Sanırım kıskanıyorum.” diye mırıldandı.

“Bir gün öldüreceğim adamı mı?”

“Hayatını kurtaran adamı,” diye düzeltti. “Seni hâlâ seviyorsa, ona merhamet e…”

“Hayır,” dedim net bir şekilde. Üst vücudumu yataktan ayırıp hafifçe ona yaklaştım. Gözlerine yakından bakarken dişlerimin arasından “Ona asla merhamet etmeyeceğim.” dedim. “Öyle ki, onu benden önce öldürene bile merhamet etmem.”

“Tamam.” dedi yavaşça heceleyerek. Dudağını yalayıp gözlerini kırparak baktığı bir sürenin ardından yutkunup daha kısık bir sesle “Tamam.” diye yineledi. Eli hareketlendi ve izin ister gibi baktı. Onaylamasam da reddetmedim de ve böylelikle o da yatakta kayarak yaklaştı. Yanağımı tutup sakinleştirerek okşadı. “Seni yargılamaya çalışmadım. Hiç kolay şeyler yaşamadın. Ben bile bazen Aslan’a bakarken dostum olduğu zamanları hatırlıyorum. O bizim için sadece bir düşman değil. Aynı zamanda tanıdık, çok tanıdık bir düşman. Sen yıllarca…” dedikten sonra yüzünü buruşturarak yutkunma ihtiyacı hissetti. Şu an mı o anlardan bahsetmek onu üzüyordu yoksa o zamanlarda da üzüldüğünü mü anımsıyordu, ayırt edememiştim. “… onun sevgilisiydin. Bazen bu karmaşa kalbini yoruyor olabilir.”

Kötü bir ruh gelip sevgilimin bedenini ele geçirmiş gibi,

Onun yeşilleriyle nefretle bakıp onun şefkatli elleriyle boynumu sıkıyormuş gibi,

Sevgilim gibi kokarken düşmanca yaralıyormuş gibi…

Kasılmış çenem bile başıma vururken tıslar gibi “Ben Aslan’a baktığımda sadece neleri kaybettiğimi hatırlıyorum.” dedim.

Yavaşça başını onaylar şekilde salladı. Konuşmasına müsaade etmeden “Ve o Varnalı kansızının kalbi sevme yetisinden mahrum. Bana duyduğu his, olsa olsa takıntıdır. Sevseydi,” dedikten yavaşça gülümsedim. Gözlerimin kızarıklığına yorgunluk ve ağrı dışında yeni sebepler de eklenmişti. Biliyordum, ağlamayacaktım. Bir gün tekrar ağlarsam bile, bu Aslan için olmayacaktı. Gözlerimin önünden ailemin cesetleri geçerken kulaklarımda bunu izlerken atılan kahkahalar yankılanıyordu. Kendiminkilerden çok Aslan’ınkileri duymuştum orada da, şimdi de. “Beni yaşarken öldürmezdi.”

Aslan da âşık olduğunu söyleyip duruyordu, her söylediğinde de duymaktan nefret ederken bir de inanacak değildim ama evet, artık ne denli takıntılı olduğuna emindim. Garip bir şekilde, ölürsem ölmek isteyeceği kadar takıntılıydı ama bana yaşattıklarından haz alacak ve zarar vermeye devam edecek kadar da nefret doluydu. Bu hali deliliğini gösteriyordu. Neyse ki her ne olursa olsun, işime yarayacaktı. Kendimi ne kadar tehlikeye atarsam atayım, Aslan beni kurtarmaya çalışacaktı ve böylelikle buradaki sınırsız korumam o olacaktı. Ona saldırsam bile, beni korumak zorunda kalacaktı. Tekrar rastlaştığımızdan beri yaptığı buydu. Beni korumak için kendini riske atıp duruyordu ve onu DGK için işe yaramaz hale getirirken ben planlarımı kusursuzca sürdürecektim. Böylelikle Duman’ı da, en büyük rakibinden, ipi boynunda celladından kurtarmış olacaktım.

“Ben onun sevdiği değil, maktulüyüm. Cesedimi izlemeyi seviyor olabilir ama son toprak onun üstüne atılacak.”

Sonra da, eğer ölmezsem yaşayacağım.

Ona rağmen.

Önceden, ölülere bile değer verildiği zamanlar, buna dair çeşitli kültürler olsa da atalarımın yaşadığı ülkede de olduğu gibi bazı inanışlarda ölüler için mezar yapılırdı. Mezar kazılır, tabutla ölü yerleştirilir ve üstüne toprak atılırdı. Şimdi ise yaşayanlara bile değer verilmezken ölüler elbette ki ya deneyler için laboratuvarlara götürülüyor ya da yemeleri için Hiçler’e atılıyordu. Bu Dünya’dan kurtulan ölülerin dili olsa, ölüsüne değil, dirisine yapılanlara sitem ederdi. Öyle ki, Hiçler’e atılmak bu Dünya’da başımıza gelenlere kıyasla, merhametli bile sayılabilirdi.

“Ama benim sevdiğimsin.” dediğinde Aslan’la Emir arasındaki bu büyük farkı aklıma kazıdım. Eğilip omzumu öptü ve kollarını belime sardı. Gözlerim karşı duvarda gezinirken iç çektim. “O yüzden, hayatta kalmaya çalış. Orada görev için harika işler çıkardın ama bazen ölmeyi mi göze alıyorsun yoksa gerçekten ölmek mi istiyorsun, ayırt edemiyorum.”

Sessiz kalırken yavaşça başımı başına yasladım. Ellerim üst kollarından tutundu ve gözlerimi kapatırken sarılışına teslim oldum. Böylelikle o da boynuma gömüldü. Verebileceğim bir cevap yoktu. Ben de ayırt edemiyordum. Belki de tek bir cevap yoktu;

Bazen davam içim ölmeyi göze alıyordum.

Bazen de gerçekten ölmek istiyordum.

**

“Temizlik talebi göndermelisin. Korkma. DGK her derdin dermanını bulur.”

İzlediğim kayıta iç çekmek istedim ama tepkisiz kaldım. Kötülüğe tepkisiz kaldıkça, kötülerden biri olmaktan korkuyordum. Bir gün gerçekten tepkilerimi gizlemeye çalışmam gerekmezse, bir gün bile gerçekten bu görüntüye kayıtsız kalırsam, DGK’yı yaktığım ateşe kendimi de atardım.

Bir kadın, anılarının kaydını izlediğim kişiyi uyarıyordu. Geçmiş Dünya’da bazı insanlarca kurgulanan ve başka insanlarca canlandırılan senaryolar kayıt altına alınır ve Dünya’da dönen pisliklerdense bu kayıtların izlenilmesi amaçlanırmış. Büyükler Dünya’nın tadını çıkartırken küçükler ise tıkıldıkları dört duvar arasında olmayan senaryoları izler, esasen zaman öldürürmüş. Cinayetlerin hat safhada olduğu bir dünya için bile en acı ölümün kurbanı, zamandır ve zaman öldürmek, bu hayatı sadece sona gelmek için yaşamaktır. Zaman, ellerimizden kayıp giden ve tekrar bir maden rezerviyle çıkartılamayan, parayla satın alınamayan, büyük güçlerin dahi algıyla eğip bükmeleri haricinde emirle geri getiremeyeceği bir kavramken, kasti bir çabayla zaman öldürmeye çalışan geçmiş insanları anlamam mümkün değildi. İnsanları buna alıştıranlar için tek bir kişiyi ya da kişileri, hatta DGK’yı suçlamak bile yetersizdi. Kötülük, DGK’dan da büyüktü ve bakıldığında DGK sadece maşalarından biriydi. Bu düzen yüzyıllardır büyük fillerin ince ince kurduğu bir kumpastı. Bu kumpasa düşmeyen karıncalar ise, bugünlerde DGK’ca ‘hain’ diye tanımlanıyor. Dış ülkelere ulaşımımız sınırlı olsa ve hatta Dünya’nın geri kalanında neler döndüğünü neredeyse hiç bilmiyor olsak da, oralarda da benzeri düzenler olabileceğini tahmin etmek zor değil çünkü yaşam sürüyorsa, insanlığın sonu gelmediyse, kötülük de barınacak bir konak elbet bulur.

Şimdi ‘kod izleme müfettişi’ olarak izlediğim kayıtlar da, bana geçmişte ‘dizi’, ‘film’ olarak tanımlanan kayıtları anımsatıyordu. Dizi, filmlerde de karakterlerin yaşayacağı hayatı ve hatta kimlerin bu hayatı canlandıracağını başkaları belirliyordu, şimdi izlediğim kayıtlarda da olan buydu. Gözlerimin önünde, izlendiğinden bihaber olan ya da artık buna dair herhangi bir düşünceye bürünemeyecek kadar tepkisizleşen insanlar, başkalarının seçtiği bir hayatı yaşıyordu. DGK’nın seçtiği evde, DGK’nın seçtiği kurmaca ‘aile’lerle, DGK’nın biçtiği hayatı yaşıyorlardı.

Şimdilerde, DGK üst rütbelilere keyif sunmak üzere çekilen programlar vardı. Her mıntıkadan insanların, mıntıka rütbelilerince verilen görevleri yaşamları için yerine getirirlerken kayıt altına alınmaları ve bunun herkesin bahis oynadığı kişilerin kazanmasını sabırsızlıkla beklediği bir yarışmaya dönmesi gibi, başkaca programlar da vardı. Mıntıka kölelerinin, DGK onlara ‘halk’ diyordu, kayıt altına alınan yaşamlarından seçilen kesit derlemelerinin yayınlandığı, buna dair belirli gevşek yetkililerin kahkahalarla yorumlamalarda bulunduğu programlar vardı. Çipi reddeden zihinler idam edilmeden önce deney faresi olurdu ve eziyetten zevk alan kişilerin ‘tıpta ve teknolojide yaşanan gelişmelerden haberdar olma’ kılıfıyla izlemeleri için bu deneyler de belirli programlarca yayınlanırdı. Halktan seçilmiş belirli insanların mesleği ‘cinsel zevke hizmet’ti. Buna ilişkin cinsel programlar da, üst rütbeli idari veya askeri personellerin izleyebileceği kanallar arasında yerini bulurdu. Geçmiş idam kayıtlarının tekrar tekrar verildiği kanallar da vardı ve öyle çok idam vardı ki, her gün açıp baksanız bile aynı kişinin idamına tekrar rastlamanız pek mümkün değildi. Tabii bazı isimler haricinde…

Aralarında ailemin de olduğu belirli önemli insanların idamı, her programın başında rutin olarak izletilirdi. Bu programları ekranlarda özellikle bulup açmanıza gerek yoktu. Koridorlarda, asansörlerde, ortak alanlarda, çalışma alanlarında belirli programlar çoktan açık olurdu ve çalışmaya başladığım bir hafta içerisinde ailemin ölümünü yedi kere daha izlemek zorunda kalmıştım. Korgeneral katı dışında her yer kamera doluydu. Gözlerimi kaçıramazdım, görürlerdi. Yüzümü ekşitemezdim, fark ederlerdi. Kalp atışlarım bile hızlanamazlardı, öğrenirlerdi. Gülmeliydim. Ailemin ölümüne, diğer izleyenler gibi ben de gülmeliydim. Yapabileceğim tek şey buydu, ben de öyle yapmıştım.

Bu ve bunun gibi aynı amaca, ‘yaşama hakkı olacak kadar önemli insanlara zevk verme’ amacına hizmet eden kanallar da kendi arasında ayrılırdı. DGK, hiyerarşiyi sever ve her bir sınıfa üsttekilerden aşağı, alttakilerden ise üstün olduklarını sık sık hatırlatırlardı. Mıntıka yönetimi üssü içerisindeki en alt idari ve askeri rütbelileri ise, en azından mıntıka halkından üstün olduklarıyla teselli ederlerdi. Böylelikle, kanallar da kalitesine ve verdikleri hizmete göre rütbeliler arasında yetki anlamında dağılırlardı. Benden daha üst rütbelilerin izleyebildiği çok daha elem hizmetler olsa gerekti. Henüz sadece ‘kod izleme müfettişi’ydim. Şu anda bulunduğum ofiste benimle birlikte şahsi ekranlarına düşen sistem yönlendirmelerini izleyen yirmi altı kod izleme müfettişi daha vardı. Aynı görevle mükellef başkaca ofislerin daha olduğunu biliyordum. Görevimiz çiplerden veri alan sistemin otomatik olarak ‘ihlal’ tespit ettiği anları izlemek, sistem hatası olup olmadığından emin olmak, gerekirse temizlik talebiyle üstlerimize yönlendirmek ve haricen kalan kayıtları da sistem bir ihlal tespit etmese de yüzeysel bir şekilde incelemekti. Biz yüzeysel incelerken, bizim yaptığımız iş detayla inceleniyordu. Her birimizin ekranını ve yüzünü çeken kameralar vardı. Böylelikle DGK beni eğer bir hainsem, kişisel eziyetimi yaşamak adına bu unvanla, bu koltuğa oturtmuştu. Benim gibi, direnebilecek zihinleri tespit etsem de kendi ellerimle temizlik talebi oluşturarak üstlerime yönlendiriyordum. Hainsem eziyet çekmek, hain değilsem de güvenlerini biraz daha kazanmam için uğraşıyorlardı. Bu görevde fazla kalmayacağını düşünüyordum çünkü asıl niyetleri kod departmanında beni olabildiğince yükseltmek olmalıydı. Çip izlememden çok, çip üretmemi istiyorlardı ama bu haine verilmemesi gerekecek kadar büyük bir güç olduğundan beni belirli aşamalardan geçiriyorlardı. Şimdi, olası Yankı üyelerini kendi ellerimle kurban etmek pahasına bu aşamaları tek tek geçecektim. Öyle ki, bir gün DGK uçakları ve silahları, benim ürettiğim kodlarla çalışacaktı. Böylelikle artık DGK'ya değil, Yankı’ya hizmet edeceklerdi. Bizden güçlülerdi evet, o yüzden onları, onların gücüyle yenecektik. Şimdi hafızalarının silinmesi, yeniden sadakat ve çip işlemine girmeleri için yönlendirdiğim insanların numaralarını aklıma kazıyordum. Bu numaralar, gelecekte, onları kurban etmem değil, savaşa katmam gerektiğinde Yankı’nın askerleri olacaklardı. Neyse ki, gözlerimin gördüğü, kulaklarımın duyduğu hiçbir şeyi unutmuyordum, onları da unutmayacaktım. Onlara isim hakkı bile vermeyen, veri numaralarından ibaret gören DGK’yı ise, zaten unutamazdım

Şimdi, temizlik talebiyle üst yetkililere yönlendirdiğim ‘numara’ ise, rüyalarında doğurduğu kızını görüyordu. Varna’da kurmaca ailelerin en önemli özelliği, kimsenin kendi çocuğuna annelik ya da babalık yapamamasıydı. Doğumuyla birlikte kişiden alınıp başka bir mıntıkadaki başka bir aileye adeta ‘tahsis’ ederlerdi. Çocuğunu nasıl, ne şartlarda büyüteceğine karar verememek bir yana, çocuğunu dahi büyütememek diliyordum ki, en azından dış ülkelerdeki annelerin başına gelmeyen bir eziyetti. DGK’nın numaradan ibaret gördüğü bu kadın da o anlar hafızasından silinmiş olsa da rüyalarında sarışın kızını doğurduğu anları yaşıyordu. Oysaki şimdi büyüttüğü bir esmer bir oğlandı. Rüya görmek bile başlı başına bir ‘bozulma’, bir ‘ihlal’ teşkil ederken rüyasında DGK’ca yok edilmek istenilen eski bir anısını görmesi, elbette ki ‘temizlik’ gerektiriyordu. DGK’nın yok etmekte en çok zorlandığı duygu, annelikti. İçgüdüler zihnin ürettiği düşünceler değildi, kalbin yansımasıydı ve DGK bu duyguya hükmetmekte zorlanıyordu. Üstelik anne, baba ve evladı koparıp birbirinden habersiz bir hayat yaşamalarını sağlamasına rağmen, bu gibi sorunlarla karşılaşabiliyorlardı. Bu haksızlığı yaşatan olmasam da, ileride ortadan kaldırmak için şimdi susmak zorunda kalanlardan olurken, bir anneyi evladından tekrar koparırmış gibi hissetmeden de duramıyordum. Yine de temizlik talebiyle üstlerime yönlendirdim.

“Öngörülen çalışma süresinin sonuna geldiniz. Davranış bütünlüğünüz sistem tarafından onaylandı. Düzenin sürmesine katkınız kaydedildi. DGK istikrarı sizinle devam ediyor. Unutmayın güvenlik, itaatle başlar.”

Hepimizin kulaklıklarında aynı anda duyulan soğuk DGK bildirisi tamamlandığında çalıştığım ekranda şahsi yazım belirirken kulak içi kulaklığıma da sesli bildiride bulunuldu. “Kod izleme oturumu sonlandırıldı. Seksen yedi bireyin davranış haritası güncellendi. Üç potansiyel sadakat sapması işaretlendi. Müdahale protokolü başlatıldı. Düzen sürdürülüyor. Unutma, müfettiş. sen düzeni izlerken, düzen de seni izler.”

Gülümsedim. Merak etmeyin. Ben, unutmam.

Gözlerim ekranda mavi ışıklarla beliren sadakat puanımda gezindi. Bombardıman operasyonunda yaşadığımı düşündükleri sorunlara rağmen güvenlerini de kazandığımdan sadakat puanım yükselmişti. Her geçen iş gününde biraz daha artıyordu. Bu sadakat puanlarını kullanarak normalde rütbemizin yetmediği üst sınıf hizmetlere sınırlı bir şekilde ulaşma imkânımız oluyordu. Benimki, git gide yükselse de hâlâ azdı. Bununla normal şartlarda üst sınıf hizmetlerinin verildiği yerlerin ancak kapısının önünden geçebilirdim sanırım ama korgeneral katında yaşıyordum ve zevk, eğlence hizmeti anlamında Aslan’ın sahip olduğu her şeye sahiptim. Korgeneral katının tadını son iki haftada Aslan’dan bile daha çok çıkarma imkânım olsa da, içki ve zaman zaman sigara haricinde hiçbir hizmetten yararlanmıyordum. DKG’nın imkânlarını kullanmak, bana onlardan biri olmak üzereymişim gibi hissettiriyordu ve onlar gibi, uyanan halkı yeniden uyusunlar diye temizleme işlemine gönderdiğim şu günlerde, daha fazla benzerliğe gerek yoktu. Alkol ve sigara da zaten ulaşması çok zor imkânlar değildi. Çocukluğumdan beri asker olmak üzere yetiştirildiğim ve asker olmamanın nasıl bir his olduğunu bilmeyecek kadar bu kimliğe büründüğüm için sigara da, alkol de kullanmayı tercih ettiğim kötü alışkanlıklar değildi. İkisi de beyni öldürür, vücudu hem tembelleştirir hem de yaşlandırırdı. Kondisyon bozar, organları kirletirdi ama bazen düşüncelerimin ölmesine bizzat ihtiyaç duyuyordum. Oysaki, dünyada hep ‘zaman,’ Varna’da ise hep ‘düşünce’ kaybedince tekrar kazanamayacak kadar önemliydi. Zamanı öldüren geçmiş insanları anlayamasam da, düşüncelerimi öldürmeye çalışırken kendime anlayışlı yaklaşmaya çalışıyordum zira bazıları zihnimde barındıkça, beni öldürüyordu.

Koltuğumdan kalktım. Öldürmek istediğim insanlara gülümseyerek ofisten çıktım. Her biri tabuta benzeyen, kapsüllere ayrılmış koridorlardan geçtim. Korgeneral katına varmak için yetkiyle açılan kapılardan geçip özel asansöre bindim ve DGK’nın sinir bozucu sloganlarını dinlerken zihnimde ezberle tekrar ettim. Bu sırada odaya girdiğim gibi bir kadeh şarap içmeye karar vermiştim bile. Birkaç saniye sonra ‘Sadakat, en yüksek erdemdir’ sloganıyla birlikte, bir dal sigara da içmeye ikna oldum. Her an ölebilecek biri için sağlığımı korumaya çalışmak, pek de sağlıklı bir düşünce gibi gelmiyordu.

Asansörden inince beni korumakla mı izlemekle mi mükellef oldukları belli olmayan askerlerin arasından geçip yatak odasına girdim ve giriş katında soyunmaya başladım. Aslan mıntıkasına henüz dönmemişti. Batı Varna 3. mıntıka, neredeyse iki haftadır korgeneralsiz idare olunuyordu. Tuğgeneralleri iş başındaydı. Aslan, yerine vekil olarak Yaman Hancı’yı atadığından kontrol de ondaydı. Emir, sorgulamaların seyrine dair net bir bilgi edinememişti. Tek bildiği, DGK Aslan’ın yeterince eziyet gördüğüne emin olmadan onu bırakmayacaktı. Böylelikle Korgeneral katı bir süredir bana aitti ve katta ulaşamadığım sadece iki gizli oda vardı. Onlara da girmeyi denesem de alarm çalıştırmak da istemediğimden pek zorlayamamıştım. Geri kalan alanları da didik didik aramış, yine de ilgi çekici bir eşyaya, belgeye, veriye ulaşamamıştım.

Kıyafetlerimi ardımda bıraka bıraka üst kata çıktım. Çıplak kalınca kırmızı şarap, bir kadeh ve bir paket sigarayı yanıma alıp direkt banyoya girdim. İstediğin şekli alabilen duş alanının geniş bir jakuziye evrilmesini sağladım ve köpüklü sıcak suyla dolması için komut verdim. O sırada şarap şişesini açıp kadehe döküyordum. Büyük bir yudum aldıktan sonra jakuzinin çıkıntısına koyup sigara paketini de yanına attım. Saçlarımdaki tokayı da sürükleyerek çıkartıp iki elimi daldırarak örgülerimi açarken ayak başparmağımla neredeyse dolmuş jakuzinin sıcaklığına baktım. İstediğim gibi olduğunu görmek sinirimi bozdu. DGK’nın şaşmaz bir düzen içerisinde, hizmetleri istikrarlı bir oranla sağlaması, işime yaradığı anlarda bile tat kaçırıcı geliyordu. Banyonun kapısında bir emrim var mı diye bekleyen robotu komutla başımdan defettim ve jakuziye girip yavaşça oturdum. Köpükler vücudumu sararken başımı başlığa yasladım. Ellerimi kuru tutmakta şimdilik özen gösteriyordum. Bir dal sigara yakıp dumanı üfledikçe yüklerimden kurtulur gibi hissettiğimi hayal ettim. Elektronik sigaralardan nefret ediyordum. Eski tip sarma sigaralar ise artık ‘rafine zevk’ olarak kabul ediliyordu. Korgeneral katında dilenen rafine zevke ulaşmak mümkündü. Ben de ulaşmış, elektronik değil, sarma sigara içiyordum.

Sigarayı tutmayan elimle, kas hafızam alıştığı için bakmadan şarap kadehini alıp dudaklarıma götürdüm. Aslan’ın ne zaman döneceğini düşünürken bir tane içip bırakmayı amaçlasam da ikinci sigaramı da yakmıştım. Külü jakuzinin dışına işaret parmağımla sigaraya vurduğum fiskelerle dökerken kadehi değil de direkt şarap şişesini yanıma almadığım için pişman oldum. Yatak odasında gezinen aptal robot bir işe yarasın diye “Şarap şişesini getir!” diye seslendim ve sigarayı tekrar dudaklarımın arasına alıp derin bir nefes daha soludum. Sigarayı dudaklarımın arasından uzaklaştırıp kolumu jakuzinin yanına yaslayarak dışarı sarkıtırken nefesimi, çıkan ses kulağımda büyüyerek üfledim.

“Buyurun efendim.”

İrkilerek doğrulduğumda daha gözlerim onu göremeden hafif gülüşü kulağıma ulaştı. Doğrulurken, ellerim jakuzinin iki yanından güç almış, bacaklarımı da dizlerimden kırarak kendime çekmiştim. Hareketlenen vücudumla dalgalanan su sesine adım sesleri eşlik ederken jakuzinin yanına kadar vardı. Az evvel elimden düşen sigaramı ayakkabısıyla ezerek söndürdü. Gözlerim vücudunda hızlıca bir dolandıktan sonra gözlerine döndü. Artık yakınımda ve yüksekte olduğu için başımı kaldırmam gerekmişti. Uzattığı şarap şişesine baktıktan sonra tekrar gözlerine baktım. Almadığımı gördüğünde üstümden uzanarak sağ tarafımdaki çıkıntıdan kadehimi aldı ve sakince doldurmaya başladı. Vücudunda kırık, çıkık, kopuk, kıyafetlerinin örtmediği teninde de yara, morluk görünmüyordu. Ya DGK’nın imkânlarıyla iyileşip dönmüştü ya da yaraları kıyafetlerinin ardında gizliydi. Belki de fiziksel değil, psikolojik bir eziyete maruz kalmıştı. Gözleri kanlıydı, gözaltları mor, teni solgun görünüyordu. Bakışları yorgundu ama yine de nasıl oluyorsa keyifliydi.

Şarabı doldurduğu süre boyunca sadece şaraba bakmıştı ama bana doğru uzatırken gözleri bir anlığına vücudumda gezinip öyle gözlerime döndü. Çıplak olduğumu hatırlayarak ben de bir anlığına vücuduma baktım. Köpükler vücuduma yapışmıştı ve vücudumun büyük bir kısmı su altındaydı. Sadece kendime çektiğim bacaklarımın dizlerimden başlayarak inen bir kısmı ve biraz da göğüslerimi açığa çıkararak üst vücudumun bir kısmı görünüyordu. Çok doğrulduğumu fark edip sırtımı jakuziye yaslayarak hafifçe suda kaydım ve en azından göğüslerimin tekrar suyun altında kalmasını sağladım. O sırada ne zamandır burada olduğunu merak ediyordum. Sessiz miydi yoksa çıkan sesleri duyamayacak kadar düşüncelerime mi dalmıştım, emin olmamıştım.

Vücudumu örtmek üzere suya kayışımı izlerken yamuk bir şekilde gülümsedi ve uzattığı kadehi hafifçe salladı. Şarap kadehin içinde dalgalanırken yavaşça kadehi aldım. Yutkunuş sesimin, aramızdaki sessizlikte büyüdüğü bir yudum aldıktan sonra kadehin ayağını tutuşuma destek olsun diye göğsümün üstüne yasladım.

“Geldiğini duymadım.”

“Fark ettim. Senden önce kıyafetlerin karşıladı.” derken şişeyi jakuzinin yanından yere koydu. Sonra gömleğini çıkartmaya başladığında yavaşça kaşlarımı kaldırdım. Ceketini çoktan çıkarmış olmalıydı, üstünde değildi. Gözlerim resmen soyunuyor olmasında gezinirken geçen haftalarda cesurca sınırsız davrandığımdan şimdi ne diyerek durdurmam gerektiği konusunda emin olamadım. Bana bakması, yanımda olması umurumda değilmiş gibi davranmıştım. Rahatsızlık vermek dışında, zaten umurumda değildi. Hatta diliyorsa bana dokunabileceğini, sevişebileceğimizi ama hemen ardından gidip Emir’le de sevişeceğime emin olması gerektiğini söylemiştim. Sevişmek pahasına bile, Emir’le sevişmemi göze almadan uzaklaşmayı tercih etmişti. Sonra az daha Emir’le gerçekten sevişiyorduk tabii ama henüz bundan haberi yoktu. Büyük büyük konuşup restler çektiğim için şimdi onu durduramadım. Odaya geldiğinde yolda bıraktığım izlerle karşılaşırken nerede ve ne şekilde olduğumu tahmin etmiş olmalıydı. Şimdi eşlik etmek üzere, o da soyunuyordu.

Kenara attığı kıyafetinin ardından üst vücudu sol bileğindeki bandaj dışında çıplak kaldığında morarmış, kan oturmuş ve yer yer kabuk bağlamış teninde gezdirdim gözlerimi. O, bu sırada pantolonunun fermuarını indirip çıkartıyordu. Bilek içlerinde simetrik yanık lekeleri vardı. Kaburgalarının altında morarmaya yatkın alanlar, göğüs yanlarında elektrot pedlerinin bıraktığını tahmin ettiğim yuvarlak izler vardı. Kalbin hizasında ve köprücük kemiklerinin hemen altında da benzer izler vardı. Karın kaslarının iki yanında dikey, ince ama paralel çizikler vardı. Tüm bunlar elektrikle eziyet ettiklerini gösteriyordu. Omuz başlarında bağlanma, sürtünme izleri vardı. Bilek kemiklerinin etrafında korarmalar vardı. Sol bileğinde daha fazlası olsa gerek, bandajlıydı. Şimdi çıkardığı pantolonu sayesinde görebildiğim üzere ayak bileklerinde metal temasına bağlı izler kalmıştı. Belli ki zincirle asılmıştı. Kol içlerinde damar yolu izleri vardı. Derisinde hafif pigment değişimleri oluşmuştu. Pantolonunu attığı sırada görebildiğim yara dolu sırtında, geometrik bir yanık izi de vardı. Kimyasal işkence de görmüştü. Ense altından bel ortasına kadar iki paralel hat boyunca mikro iğne izleri vardı. Onu yeni saldıklarına göre son eziyeti göreli çok olmasa gerekti ama izleri taze, pembe ve hassas görünmüyordu. İyileşme sürecinde gibi görünüyordu. Bu denli ağır yaralandıktan sonra yine de iyileşmede önemli bir yol kat edebildiyse ve ayakta durabiliyorsa iki hafta önceki yaralanmamda aldığım iyileşme desteğini o da almış olmalıydı. Böylelikle normalden daha hızlı iyileşiyordu ama her bir eziyeti aynı anda yaşamasam da ve ayrı ayrı olarak benzerlerini geçmiş hayatımda yaşadığım, bir kısmı direnç geliştirmek için eğitimlerde kendime bizzat yaptığım için canının ne kadar yanıyor olduğunu tahmin edebiliyordum. Hiçbir yarası sargılı değildi, sadece sol bileği bandajlıydı ve yetki çipinin olduğu saati üstünde değildi.

Gerginlikten ya da şaraptan olsa gerek midem bulanmaya başlarken “Kıyamam.” dedikten bir saniye sonra alayla gülümsedim. “Sana ne yapmışlar böyle?”

Garip bir ses tonuyla, “Bilirim, kıyamazsın.” diye mırıldanırken iç çamaşırını da indirdiğinde ses tonunu düşünmeyi bıraktım. Gözlerimi bir saniyenin ardından bacaklarının arasından aldım. Yine de çekingen görünmemek için gözlerimi ondan kaçırmamış, yüzüne doğru bakmıştım. Onun da gözleri üstümdeydi. Bakışlarında dolaşan duygulardan birinin arzu olduğuna, az evvel gördüğüm detay sayesinde emindim. Erkekliği sevişmek üzereymişiz gibi görünüyordu. Yıllar evvel böyle göründüğünde, hemen ardından gerçekten sevişiyor olurduk ama şimdi sadece kaçar gibi görünmeden nasıl bu banyodan uzaklaşabileceğimi düşünüyordum. Meydan okumak ve meydanda kalmakta sorun yoktu ama öldürmek istediğim adamın hemen sonrasında gidip Emir’le de sevişmemi göze alıp gerçekten sevişmeye kalkışmasını istemezdim. Sözlerimi tutardım, onunla sevişirdim ama böyle bir anıya gerek yoktu. Üstelik, anılarımı silmeye DGK’nın bile gücü yetmezken, yıllarca her detayıyla hatırlayacağım böyle bir anıya, gerçekten hiç gerek yoktu. Bana dokunmasını, sayemde zevk almasını istemiyordum.

Benim niyetim onu zorlamak, ona eziyet çekmek, ne isterse istesin bana dokunamamasını sağlamaktı, gerçekten sevişmek değil. Şimdi de gördüğüm üzere arzu duygusu içerisindeydi, eziyeti başlamıştı, sonuçlandırma tehlikesi yaratmaya gerek yoktu. Sevişmeye imkân yaratan ortamlardan uzak dursam, daha iyi olurdu. Yine de, yeterli bahaneye erişene kadar kılımı kıpırdatmayacağım için bulunduğum küvete girmesini sessizce izledim. Bacaklarımı biraz daha kendime çektiğim sırada jakuziye karşımda kalacak şekilde oturdu. Birbirine yapıştırdığım ve kendime çektiğim bacaklarım, aralık bir şekilde iki yanıma uzattığı bacaklarının arasında kaldı. Sıcak su ve köpükler onun vücuduna da sarıldı. Kaslı ve yaralı kollarını gererek jakuzinin iki yanından uzatıp başını geriye atarak esnetirken kısık sesle inlediği bir saniyenin ardından başını yeniden doğrulttu. Su bir yandan gevşetse de ilk etapta yaralarını yakmış olmalıydı. Aslında yaraları sargılı olmalıydı ve suya keyfince temas etmemeliydi ama umurunda değil gibi görünüyordu.

İnlerken kapattığı gözlerini başını doğrulttuğunda araladı ve bakışları yüzümde gezindi. Nefes alış verişleri kademeli ve hırıltılı gibiydi. O zaman nefes almanın bile canını acıttığını fark ettim, onca eziyetten kaburgaları da nasibini almış olmalıydı. Yana yana nefes almanın ne demek olduğunu sonunda o da öğrenmişti. Ben yıllardır böyle yaşıyordum.

“Senin için bir sakıncası olmadığını sanıyordum.”

“Yok zaten.” dedim hemen.

Gözleri suların ve köpüklerin örttüğüne emin olduğum vücuduma indi ama şüpheye düşürerek baktığı için ben de bir saniyeliğine vücuduma bakıp tekrar ona baktım. Evet, ilgi çekici bir yanım görünmüyordu, onun için aleni olan sırlar köpüklerin altındaydı ve böylelikle görüntüdeki eksikliği gözleri değil, anıları tamamlıyordu. “O zaman niye gerginsin aşiyan?”

“Değilim.”

Sesim özgüvenliydi, mimiklerim de öyle olmalıydı ama jestlerimi kastederek çenesinin ucuyla vücudumu gösterdi. Evet, gergindim. Sakin bakışları, gerilmemi sağlıyor olmalıydı. Niye bu kadar durgun olduğunu anlayamıyordum. Ona nasıl ilaçlar vermişlerdi ki? Sadakat işlemi yüzünden mi böyleydi? DGK bana inansa ve Duman’ın saldırısının mağduru olduğumu düşünse de Aslan gerçeği de niyetimi de biliyordu. Benim yüzümden DGK savaşa çekilmişti ve yakında bunun neticelerini yaşanmaya başlayacaktı. Faturası da Aslan’a kesiliyordu. Ve yine benim yüzümden iki haftaya yakındır eziyet görüyordu. İlk karşılaşmamızın beni ve Duman’ı tehdit edip durduğu, sonumuzu nasıl getireceğine dair yeminler ettiği, hale duyduğu siniri benden çıkartmaya çalıştığı bir an olacağını düşünmüştüm.

Özgüvenli bir alayla gülümsedim ve bacaklarımı çapraz bir şekilde sol bacağına uzatıp ayak topuklarımı uyluğunun üstüne yaslayarak daha rahat bir pozisyona büründüm. Ardından sağ ayak bileğimi de, diğer ayak bileğimin üstüne yasladım. Tenlerimiz suyun altında birbirine değdiğinde bakışları dalgalanmasıyla birlikte bir anlığına köpüklerin dağıldığı suyun altından bu temasa indi. Sular dinginleşirken gözleri tekrar gözlerime yükseldi. O sıra şarabımdan büyük bir yudum daha alıyordum. O bana sular kadar dingin bakıyor olabilirdi ama ben ona yeminler içer gibi bakıyordum. Buharlı ve sadece eğer hareketlenirsek su sesinin duyulduğu banyoda, konuştukça sesimiz büyüyordu.

“Demek DGK, arsız köpeğini ıslah edip yeniden aramıza yolladı sonunda.”

Sinirlenmedi. Sakince bakmayı sürdürdü ve bir şey demedi. Suskunluğu daha da kasılmamı sağlıyordu. Birkaç kere dudaklarım aralanıp kapandı. Ardından sormadan yapamadım. “Sana ne yaptılar?”

Sorumla birlikte aklına o anlar gelmiş olmalıydı, zihin böyle çalışırdı ama ifadesizce bakmayı sürdürdü. Birkaç saniye sonra sahte bir alayı yüzüne çağırdı. “Keyifle dinleyeceğin bir hikâye olduğunu biliyorum. Sana bu keyfi vermeyeceğim karıcım ama bil ki, senin kadar becerikli değiller.”

Şimdiye kadar ona attığım birkaç taşı bile DKG’nın eziyetlerinden daha can yakıcı buluyorsa, bir köşeye geçip gelecek için ağlamaya başlasa yeriydi. Şu an sadece onun yanında kalmak zorunda olduğum zamanları kendim için katlanılır kılarak canını yakıyordum. İleride çok daha fazlasını yaşayacaktı.

“Senin gibi ruhsuz bir canavarın canını yakmak için hangi yolları seçtiklerini merak ettim.”

Sessiz bir şekilde bakmaya devam etti ve beni daha da sinirlendirdi. Düşüncelerini de yüz ifadelerini de böylesine iyi gizlemesinden nefret ediyordum. Verdikleri fiziki zararı görebiliyordum ama DGK fiziki zararla bırakacak bir oluşum değildi. En başta, Aslan gibi bir askeri ıslah etmek için çok daha fazlasına ihtiyaç olduğunu biliyorlardı. Aslan’ın şu an vücudunda olan bazı yaraları sırf canı sıkıldığı için kendi bile açabilirdi ama evet, bazıları gerçekten insanın kendisine yapamayacağı kadar kötü görünüyordu. O da Emir’e elektrik akımıyla eziyet etmişti, Emir’in intikamı alınmış gibi hissediyordum ama Emir’in vücudunda bu denli izler oluşmamıştı. Bu da Aslan’a kaç volt uyguladıklarını merak etmemi sağlıyordu. Kimyasal işkence de onu mahvetmiş gibi görünüyordu.

Ona nasıl bir öfkeyle bakıyorsam “Bakışlarınla istediğin kadar üstüme şarjör boşalt, hayatta olduğun sürece her mermin benim için karavana.” dedi ve o sıra tekrar dudaklarıma yönlendirmiş olduğum şarap kadehi birkaç saniye havada kaldı. Ardından yolumdan dönmeyip tekrar dudaklarıma yasladım ve gözlerim gözlerinde gezinirken büyük bir yudum daha aldım. Cevap vermeden önce oyalanıyormuş gibi hissediyordum çünkü ne diyeceğimi bilemiyordum.

Kadehin ayağını tekrar göğsümün üstüne yaslarken diğer kolumun dirseğini jakuzinin kenarına yaslayıp elimi de şakağıma götürdüm. Böylelikle başım biraz sola, yaslandığım elime doğru eğilmişti. “Niye?” diye sordum, hissettiğim kadar meraklı ve kafamın karıştığını gösteren bir sesle. Cevabına güvenmeyecek olsam da, soruyu kendime yönlendirdiğimde de bir sonuca erişemiyordum.

Başını aksim yöne hafifçe eğdiği sırada gözleri kısılırken yamuk bir şekilde sırıttı. Bacaklarıma yakın olan kolunu dayandığı jakuzinin üstünden çekti. Eli suya daldığında tekrar gerildim, bir saniye sonra tahmin ettiğim oldu ve eli baldırıma yaslandı. Parmakları tenimi kavrarken temasını araya kaynatarak “Hangi sorunu cevaplayayım?” diye sordu.

Dudaklarım aralandıktan sonra ne demek istediğini fark ederek sustum. Fark ettiğimi anladı. Başı doğrulurken yamuk bir şekilde kıvrılmış dudaklarını yalayıp yavaşça kaşlarını kaldırdı. “Seni niye hayatta tutmak istediğimi mi cevaplayayım yoksa sana neden ihanet ettiğimi mi?”

Cevabı hâlâ duymak istediğimi ölmek üzere kalana kadar bilmiyordum. Bilsem bile zaten ölmedikçe sormazdım. O gün de, öleceğimi düşünerek sormuştum. Ölmemiştim, dediği gibi yaşatmıştı. Şimdi de cevabı duymak isteyip istemediğimi soruyordu. İki hafta eziyet görüp öyle dönmüştü ve döndüğü gibi açtığı konu buydu. Safirlere saldırmama, DGK’yı oyuna getirmeme, planımı sürdüren Duman’a dair konuşacağını düşünmüştüm.

“Yoksa…” dedikten sonra diğer eliyle jakuzinin dışına uzandı. Az evvel yere koymuş olduğu şarap şişesini alıp kapağı banyonun köşesine attı. Şişeyi dudaklarına yasladı. Büyük yudumunu sesli bir şekilde yutkunurken o sıra ben de kadehimdeki şarabı bitirdim. Şişeyi dudaklarından uzaklaştırırken çenesinin ucuyla kadehimi gösterdiğinde elini bacağımdan çekmesi gereksin diye kadehimi uzattım. Kadehimi almak için uzandığı eli, elimin üstünden tuttuğunda diktiği gözlerinden gözlerimi çekmediğim gibi, elimi de çekmedim. Üst vücudu kadehi almak bahanesiyle bana doğru eğilerek yaklaşmıştı. “… seni hiç sevip sevmediğimi mi cevaplayayım?”

“Önemsiz sorular.” diyerek elimi çekmek üzere kaydırmaya kalkıştığım sırada tutmayı sürdürmesi yetmezmiş gibi, beni de onun gibi yaklaşmak üzere çekti. Böylelikle sırtım jakuziden ayrılırken doğrulmuş oldum. Gözleri köpüklü suların kayarak görünür kıldığı göğüslerime indi. Birkaç saniye oralarda kaldı. Sesimi temizlediğimde gözlerini gözlerime yükseltti. Yutkunduğunu görmekle kalmadım, duydum da. Ardından yeniden yamuk bir gülümseyip “Yine de sordun.” diye hatırlattı. Konuşmanın seyrini tahmin edebiliyordum, bu yüzden bir yandan ileriki cevaplarımı düşünüyordum.

“Ölmek üzereydim.” diye hatırlattım ben de.

Kaşları yavaşça kalkıp indi. Ruhu, bedeninden ayrılmış olmalıydı. Vücudunda eziyetin izleri varken gözlerinin bu kadar dingin bakıyor olmasının başka bir açıklaması yoktu. Şimdi yakınından bakabildiğimde şakaklarında, silinmeye yüz tutmuş elektrot pedlerinin izini görebiliyordum. Eziyet sırasında zihniyle de oynamaya çalışmışlardı ya da ona eziyet gibi gelen sanrılar göstermişlerdi.

“Ve ölmeden önce son düşündüğün bunlar mıydı?”

Bir saniye es veresim gelse de neyse ki az evvel bulduğum cevabı beklemeden dile getirdim. “Tüm bunları ölüm korkusuyla yapmış olabileceğini düşünmüştüm.” dediğim sırada yalan sayılmazdı. Senelerce cevap aramıştım, sonra da cevaplardan vazgeçtiğimi sanmıştım. “Sen de, buraya ilk geldiğimde insanın yaşamak için yapabileceklerini bana kanıtlamaya çalışmıştın ama ölüme o kadar yakın olduğumda bile senin gibi aşağılık bir korkuya kapılmadım.”

Sadece sözlerimle aşağılamıyordum. Şimdi hâlâ üst gövdelerimizden uzanan ellerimiz aynı şarap kadehini tutarken yakınımdaki gözlerine de aşağılayarak bakıyordum ama o gücenmiş gibi görünmüyordu. Zaten utanma duygusu olsa, şimdiye intihar etmesi gerekirdi. Onurlu bir ruh için kullanılamayacak hale gelmişti bedeni.

“O yüzden, sormak istedim. Gerçekten o his için mi böylesine korkak ve aşağılık bir adamsın? Ölüm için?”

Sesi derinleşir ve kısılırken beni gözleriyle de bu derinliğe çekmeye çalıştı ama dik durdu ruhum. “Gerçekten bana baktığında ölmekten korkan bir adam mı görüyorsun?” diye sorduğunda gözlerimin önünden şakağına silah yasladığı anlar gelip geçti ama kulağımda bir süre daha ‘Ölmüş mü?’ diye soruşu yankılandı. Ölsem, o da ölecekti. Korktuğu kendi ölüşü değil, benim ölmemmiş gibi davranıyordu. Zihnim o anları hatırlatsa da, o sözleriyle hatırlatmadı. Gerçekten o ana şahit olmadığımı düşünüyor olmalıydı. Saçlarım yüzümü örtmüştü ve yarı baygın haldeydim. Bakmak için inat etmesem zaten şahit olamayacağım bir andı.

“Niye ölmemden bu kadar korkuyorsun?” dediğimde, o anlara şahit olduğumu fark etti. Yeşil gözlerinde bakışları dalgalandı. Kadehle birlikte elimi de tutan eli, sıkılaştı. Çenesi gerildi. Bir süre gergince dişlerini çiğnedi. Yüzündeki dinginlik silinmişti. Âşık olduğunu, bensiz yapamayacağını alayla dile getirip duruyordu, ciddi bir şekilde bir soruyla karşısına dikildiğim için mi gerilmişti?

“Sen ölürsen, yapmak istediğim hiçbir şeyin anlamı kalmıyor.”

Düşünceli gözlerim, nasıl baktığını anlayamadığım gözlerinde gezinirken Emir’in öne sürdüğü fikri düşünüyordum. Ben de belirli bir noktaya kadar hak veriyordum. Benimle Duman’ı bağdaştırıyordu. Yıllardır peşini sürdüğü ama yakalayamadığı Duman’ı, sayemde yakalamayı düşünüyordu, benim onu diğer casuslara da götüreceğimi varsayıyordu. Bakıldığında, benim gelmemin ardından Duman bu mıntıkaya saldırmıştı, belki de o akşam iletişim kurduğumuzu ya da Duman’ın bana ‘Hoş geldin’ deyiş tarzının bu olduğunu düşünüyor olabilirdi. Her ihtimalde, sadakat işlemini geçebildiğim için cevaplara ulaştığımı, bana da ancak Duman’ın ulaştırabileceğini biliyordu. Duman’la beni bağdaştırmasını, beni anahtar olarak görmesini anlıyordum ama… Bunun için DGK’ya karşı güven kaybedeceği, böyle eziyet göreceği işlere kalkışmasını anlayamıyordum. Güven kaybederse, güç de kaybederdi ve artık Duman’ın peşine takılabileceği bir pozisyonu kalmazdı. Şimdilik, hâlâ Noyan Varnalı’nın oğlu ve korgeneraldi ama bu eylemlerini sürdürürse unvanları elinden alınırdı. Kaldı ki, Duman’ı yakalamak onun için hayat memat meselesi miydi ki, ölümümün ardından hayatta kalmaya değer bir şey olmuyordu?

Ben kaç saniye geçtiğini bilmesem de hâlâ düşünceli düşünceli ona bakarken “Ve tabii asıl nedenim,” dedikten sonra alayla gülümsedi. “Seni seviyorum.”

Vücudumda rahatsızlık hissi dolaşırken elimi sertçe çekmeye çalıştım. Müsaade etmek zorunda kaldı. Ben geriye yaslanırken o da kadehime şarap dolduruyordu. Ters bakışlarım üstündeyken o da göğsünü gerer gibi gözlerini çekmiyordu.

“Ben öldükten sonra, ne olacak da böyle korkuyorsun?”

Benim için doldurduğu kadehten bir yudum aldı. Dudaklarının değdiği yere baktığım sırada “Sen öldükten sonra,” diye vurgulayarak cümleye başladı ve gözlerim gözlerine yükselirken kadehi bana uzattı. Tekrar elimden tutmasın diye temkinle kadehi aldım. Tekrar sırtlarımızı ardımıza yasladık. “Ancak hayatta kalmaktan korkarım.”

“Bu sikik âşık sözlerini bırak artık.” diye çıkıştıktan sonra kadehi, onun dudaklarının değmediği yerden dudaklarıma yaslayıp başıma diktim ve bitirdim. Kolumu sertçe jakuzi kenarına yaslayarak kadehi dudaklarımdan indirirken elimin uzandığı kısma da kadehin ayağını yasladım. “İnandığım her şeye saldırdın, inandığın her şeye saldıracağım. Nefretle çarpış benimle. Sanki bana âşıkmışsın gibi davranma. Bu kadar da aşağılık olma. Beni sevmediğini, takıntılı bir ruh hastası olduğunu kabul et.”

Ya da öyle bakma.

Sanki,

Âşıkmış gibi.

Öyle bakması sinirimi bozuyordu. Ölmek üzere olduğumda geldiği hali izlememiş olmayı dilerdim. Gerçekten inat etmeyip vücudumun güçsüzlüğüne boyun eğseydim, gözlerim kapalı kalsaydı o yüzü, o bakışları görmezdim. Yine de kulaklarım o ses tonunu duyardı. Belki de direkt bayılmış olmalıydım. Belki de çoktan ölmüş…

O anda gördüğüm bakışlar bir perdeyi aralamış gibi, şimdi de bakışlarını o yönde görmemi sağlıyordu. Bakışları karmaşık renklere bürünmüştü ama kırmızıyı bir kere gördüm mü de, şimdi görmezden gelemiyordum işte. Böyle konuşması hep sinirimi bozardı ama bakışları da destekler gibi olduğunda iyice rahatsız oluyordum. Gerçekten âşıkmış gibi bakıyordu. Daha doğrusu, âşık olduğunu sandığım zamanlarda baktığı gibi ama yalandı. Onunla ilgili her şey yalandı. DGK’nın yeni eziyetlerine ve çip işlemlerine maruz kalmış, biraz daha delirmiş, öyle dönmüştü ve iplerimi parmaklarına dolamak için daha aşağılıkça saldırmaya başlamıştı. Silahını kalbime doğrultuyordu.

Birkaç saniye dilini çiğneyerek baktı. “Bana bunu DGK bile dedirtemedi.” dedikten sonra alaylı bir sırıtış eşliğinde kaşlarını kaldırıp indirirken başını iki yana salladı. “Sen hiç, dedirtemezsin.”

“Neyi?”

“Seni sevmediğimi.”

Çenem olabildiğince kasılırken tıslar gibi “Sahtekâr.” diyerek ayaklandım. Sular vücudumdan süzülürken kadeh de elimden düşüp kırılmıştı. Jakuziden çıkartıp yere yaslamak üzere olduğum ayağım havada kalırken belimin iki yanından tutup bir eşya gibi kaldırarak başka bir alanda yere indirdi. O sıra onun da hızla sudan çıkması gerekmişti. Çıplak vücutlarımızdan köpüklü sular akarken sinirle ona döndüm. En çok da kendime sinirliydim çünkü şu an aptal bir güçsüzlük içerisindeydim. Alkol yüzünden olabilirdi. Başka bir düşman bana uzansa eli tenime değmeden kolunu kıvırmış olurdum ama şu an gecikiyordum. Belimin iki yanındaki ellerini ittirdiğimde zaten tutmak için direnmiyordu. Gözleri karnımdaki iyileşse de izi geçmemiş yara izinde geziniyordu. Birkaç saniyenin ardından bakışları gözlerime yükseldi ve sabır diler gibi derin bir nefes alıp verdikten sonra “Yer kırık dolu.” dedi.

“Belki de birkaçını alıp küvete öyle girmeliyim.”

Gözlerindeki duyguyu gördüğümde hızla geniş bir şekilde sırıttım ve dişlerimin arasından tükürür gibi “Eğer yukarıda bir yerlerde olanı biteni izliyorsa annen olduğuna utandırdığın bir kadın için acı çekiyormuş gibi bakma.” dedim. Ona bir kere olsun yanımda uyumaya kalkarsa annesi gibi küvette intihar edeceğimi ya da onu öldüreceğimi söylemiştim. O an da öfkenin ağır bastığı karmaşık duygulara bürünmüştü, şimdi de gözlerinden aynı duygular geçiyordu. Gözleriyle bile kovarken başıyla da kapıyı gösterdi ve bir şey demeden ardına dönüp tekrar jakuziye girdi, çıplak bedeni gözlerimin önünde köpüklü suların içine oturdu. Artık bana sırtı dönüktü ve varlığımı reddeder gibi soyutlanıp uzaklaşmaktan öte, bizzat kovmuştu ama içimdeki histen, sinirden kurtulamadığım, hazmedemediğim için dikilmeye devam ettim. O da beni tutmak için jakuzinin duvar kenarındaki köşesine koyduğu, şimdi tekrar eline aldığı şarabı bitirmekle meşguldü. Hâlâ ardında olduğumun farkındaydı ki, sert bir sesle “Çık, yalnız bırak.” dedi.

Yumruklarımı sıkıp ardından saldırmak üzere bir adım atmıştım ki durdum. Banyoda öfkeli nefes alış verişlerimiz dolaşıyordu. Gözlerim sudan gözüktüğü kadar sırtındaki yaralarda gezinirken yumruklarımı sıkıp gevşetiyordum. “Bu kadar mı?” diye sordum, ayağımı kuyruğunun üstünden çekmemekte inat ederek. DGK yeterince eziyet etmemişti, biraz da ben canını yakmalıydım.

Bir anda şişeyi banyonun köşesine atıp banyonun zeminine kırmızıyı bulaştırırken boğazlarına eziyet etmek ister gibi bir sesle “İmre defol git!” diye bağırdı. Başını hafifçe sağına çevirse de ardına dönmemiş, bana bakmamıştı. Yine de göz ucuyla bile olsa bakışlarıyla da kovduğunu görebiliyordum. Şakağında damarları belirginleşmiş, yüzü, boynu kızarmıştı.

“Bu kadar mı?” diye direttim.

Her kelimede yumruğunu jakuzinin kenarına geçirirken “Siktiğimin banyosundan defol git!” diye bağırdı. Ellerimi belimin iki yanına yaslayıp geniş bir şekilde gülümsedim. Yüzümü görmek istemiyor muydu, yoksa bakışlarını mı gizliyordu bilmiyordum ama dönüp bakmıyordu. “Yanıma gelip soyunduğunda Emir’le aramızda geçenleri öğrendiğini, anlaştığımız gibi senin de tekrar etmek üzere geldiğini sanmıştım ama şimdi gitmemi istiyorsun.”

Gördüğüm sağ tarafından anladığım kadarıyla bakışlarının sağ duvarda bir noktada kaldığını gördüm. Bağırırken çatılmış kaşları gevşedi, hatta şaşırmış gibi kalkıp indi ama yüzü gevşemedi. Gergin çenesi altında yutkunmakta zorlandığını görüp duydum. Jakuzinin kenarına yaslı yumruğu gevşeyip gevşeyip tekrar sıkılaşırken yavaşça gözlerini kapattı. “Siktir,” diye mırıldandı, daha çok kendisiyle konuşuyormuş gibi. “Bu karavana değildi işte.”

Evet, bu sefer ıskalamamış olmalıydım. Kalbi, ellerimdeydi.

Üst dudağını dişleri arasına alıp burnundan öfkeyle soludu. İstediğim gibi canını daha da yakmıştım ama bir türlü yetmiş gibi hissedemiyordum. Şimdi vücudundaki tüm izleri silip ardından bizzat eziyet etmek istiyordum. DGK’dan bile merhametsizce bedenini, zihnini mahvetmeliydim.

Bağırıp çağırmasını hevesle bekledim ama başını tamamen önüne çevirdi. Ardında kaldığım için yüzünü göremez oldum. Suyun içinde biraz daha kayarken kolları iki yanından tekrar jakuzi kenarlarına yaslandı. Neredeyse boynuna kadar suya gömüldü ve varlığımı yok saydı.

“Duydun mu?”

Bir anda doğrulup “Siktir git!” diye bağırarak suda bana döndü. Su gürültüsü, bağırışı ve nefes sesleri altında sinmiş oldu. Kaslı ve yaralı kolları kaydıkları yeni açılarda, jakuzi kenarlarına kalmaya devam ederken sadece üst vücudunu çevirmişti. Bir elini jakuziden çekip kapıyı gösterdi. “Seni görmek istemiyorum, sesini duymak istemiyorum, siktir git!”

Ses tellerinin hasar göreceğini düşündüğüm desibelde bağırıyordu. Damarları patlamak üzereymiş gibi belirginleşmişken kıpkırmızı kesilmişti. Nefes alırken bile zorlandığı düşünülürse şu an göğsü cayır cayır yanıyor olmalıydı. Ne güzel.

Öfkesine güldüm. “Niye gidiyorum? Aynı şeyleri seninle de yaşamayacak mıyız? Tam da benzer bir an. O zaman da çıplaktım.”

Kapıyı gösteren eli yumruk şeklini alırken çenesinin kasılışı yanaklarında da çukurlar oluşturup dağıldı. Yeşil gözlerinde bir orman yangını misali küller uçuşurken öfkeli soluyuşu burun deliklerinin büyüyüp küçülmesini sağlıyordu. Bağırmadan, “Yattınız mı?” diye sordu. Öfkesiyle etrafını sarsa da esasen canının yandığına emin olduğumda tekrar güldüm ve kollarımı çıplak göğsümde birleştirdim. Gözleri vücuduma dönmüyordu, çıplak olmamı artık umursamıyor gibiydi. Uçkuru dışında bir şey düşünebildiğine şaşırdım.

Gülmekle meşgulken cevap vermedim ama her nasılsa cevabı anlayıp “Yatmadınız.” diye bizzat cevapladı. Bir an rahatlar gibi oldu ama gözlerimin önünde yeniden alevleri yükseldi. Çarpışmak istediğim gibi nefretle yaklaşarak tükürürcesine “Her ne sik yediyseniz, kuyruğuma basmak için o ite dokundukça kendini de yaralıyorsun. Onunla yakınlaştıktan sonra kendini suçlu hissettiğine eminim.” dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. Ben de onu isterik bir şekilde gülerek dinlemiştim ama sustuğunda, bir saniye içerisinde ikimizin de gülüşü silinmişti. Emir’le yakınlaşırken her nedense suçluluk duygusu hissettiğim doğruydu ama bunun Aslan’la bir alakası yoktu! Emir’in duygularıyla oynuyormuşum gibi davrandığım için böyle hissediyordum. Öyleydi. Öyle olmalıydı.

Başını iki yana sallarken daha sessiz bir şekilde “Ama yine de dokunabiliyorsun.” dedikten sonra sıktığı yumruğunda işaret parmağını kaldırıp beni gösterirken alt vücuduyla da hafifçe bana döndü. “Asıl hain sensin.”

Dehşetle irileşen gözlerim kırpmayı unutmamdan kaynaklı bir şekilde dolarken bir an güler gibi oldum ama gülüşüm çenem kasılarak sona ermişti. Kollarım çözüldü ve şaşkın bir şekilde “Ne?” diye sordum. Peşinden es vermeden tekrar ama bu sefer bağırarak “Ne?” diye sorumu yineledim. “Varna’da yatmadığın kadın kalmadı ve asıl hain ben miyim? Sırtımda açmadığın yara kalmadı ve yine de ihanet eden ben miyim?”

Başını öfkeyle onaylar şekilde sallarken bana tekrar ardını dönüp suya yerleşti ve kollarını iki yanından jakuzi kenarlarına uzatıp başta parmaklarıyla, sonra yetmemiş gibi yumruklarıyla gergin bir ritim tuttu. Bana bakmadan, bağırmadan ama yine de kuyruğumu ellerine dolayarak konuştu. Sesi gerçekten ihanete uğramış gibi buruk ve suçlayıcıydı. Beni delirtiyordu. “Bize ihanet ediyorsun.”

Neredeyse çığlık atar gibi “Biz mi?” diye sordum. “Biz diye bir şey mi kaldı narsist şerefsiz! Nasıl beni suçlarsın?”

Hâlâ sırtı dönükken bir eli kenardan yükseldi. “O fırsatçı orospu çocuğuna karşı gerçekten hislerin varsa…”

Öfkeyle “Var!” diye bağırdım ve sustu. Eli yavaşça geri indi. Tekrar yumruk şeklini aldı. Nasıl sıkıyorsa parmak boğumları beyazlaşıyordu. Bir şey demeden bir süre sustu. Suda biraz daha kayarak başını da jakuzinin kenarına yasladı. Tepki vermediği, acısını göremediğim için sinirle bir adım sağa kaydım, yüzünün sağ tarafını biraz olsun görebildim. Gözleri sımsıkı ve yanaklarını şişirip ciğerinde nefes bırakmayana kadar öfkeyle üflediğini hem gördüm, hem duydum. “Onu da DGK’dan kurtarmaya çalışacağım ve eğer kurtarabilirsem, onun elini hiç bırakmayacağım.” diyerek, Emir’den hoşlanma ihtimalimi makul bir zemine oturttum, çünkü Aslan’ın gözünde Emir de direnenlere ihanet etmişti. Normal şartlarda Emir’den de nefret etmem gerekirdi ama daha öncesinde de dile getirdiğim gibi ben Emir’den nefret etmiyor oluşumu, Emir’in zihnini DGK’ya karşı koyamayacak kadar güçsüz gördüğüm ve DGK’nın mağdurlarından biri olduğunu düşündüğüm bahanelerine dayandırıyordum.

Gözlerini yavaşça araladı. Görebildiğim sağ gözünün daha da kanlandığını fark ettim. İleride bir noktaya bakarken tekrar, “Defol git yanımdan.” diye kovdu. Bağırmadığı gibi dişleri arasından da konuşmamıştı. Başka duygular içerisinde gibiydi. Sesi boğuktu.

“Zaten keşke en başta onun elini tutsaydım,” derken ardından yaklaştım. Ellerimi iki yanından jakuzi kenarlarına uzattığı üst kollarına yaslayıp hafifçe ona doğru eğildim. Yaralarını avuçlarımın altında hisseder gibi oldum. Başını yavaşça bana doğru çevirdi. Eğik bir şekilde yüzümü görebilmek için sağına doğru kaldırdığı başına biraz daha eğildim. Islak saçlarım omuzlarına düşerken gözlerim kızarık gözlerinde geziniyordu. Yüzü kaskatı kesilmişken yutkunmaya çalıştı ama yutkunamadı. Gözlerindeki ormana yağmurlar düşmek üzere gibiydi ama yangını söndürmeye yetmezdi. Kaşları ‘Öyle mi?’ diye sorar gibi yavaşça kalkıp inmişti ama meydan okur gibi değildi. Hali beni keyiflendirmeliydi ama hazımsızlığım geçmiyordu ve tükürür gibi konuşuyordum. “En başta onu seçmeliydim. Yıllar önce yanlış adamı seçmişim, aynı hatayı tekrar yapmayacağım.”

Niyetim gözlerindeki acıyı biraz daha izleyip mümkünse keyiflenmekti ama elleri hareketlendi. Sağ dirseğimden tuttuğu gibi bir anda çekerken diğer kolu da belime dolandı. Ellerim engel olmakta gecikirken bir saniye içerisinde beni suya, kucağına çekmişti.

Yükselen nabzım yüzünden nefes nefese ve şaşkın bir şekilde “Aslan…” dediğim sırada cümlemi sürdüremeden dudaklarıma yapıştı. Belime sarılı kolları beni iyice kucağına, erkekliğin üstüne çekerken ellerim çıplak göğüslerimizin arasında eziliyordu. Köpüklü suların çıplak bedenlerimizi sarıyorken erkekliğini kadınlığımın hemen altında hissettiğimde tırnaklarımı ellerimin yaslandığı göğüslerine batırmıştım. Dudakları suçlarının cezasını benimle bölüşürmüş gibi hırsla öperken çatılmış kaşlarımın altında gözlerim sımsıkı kapanmıştı. Yoğun ve derin öpüş sesleri, burnumuzdan soluduğumuz gürültülü ve sık nefes alış verişlerimizi bile bastırıyordu. Ona, kuyruğuna basmak için Emir’le yakınlaştığımı, bizim de sözleştiğimiz gibi yakınlaşıp yakınlaşmayacağımızı sormuştum ve işte, yakınlaşıyordu. Bu sebeple geri çekilemezken, ilk şokum yüzünden hareketsiz kaldığım kim bilir ne kadar sürenin ardından ben de onu aynı hırsla öpmeye başladım. Emir’i nasıl öptüğümü bilmeliydi. Emir’i bu hırsla öpmemiştim ama öyle bilmeliydi.

Karşılık verişim öptüğüm dudaklarının ardında hırıltılı bir inleme peydahlanmasını sağlarken elleri hareketlenmeye başladı, kalçalarıma inip sımsıkı kavradı. Kalçamı ileri geri yönlendirerek erkekliği üstünde hareketlenmemi sağladı. Tüm vücudum, mümkünmüş gibi biraz daha kasılmıştı. Kasıntılar kadınlığımdan başlıyor, tenine batırdığım parmak uçlarıma kadar tüm vücudumu sarıyordu.

Öpüşlerine yetiştiğim sırada ona Emir’le nasıl bir yakınlaşma yaşadığımızı acı çektirerek göstermek niyetinde olsam da, benzer öpücükler olmadığının farkındaydım. Emir’i kafam karışık, Aslan’a öfkeli, bir şeyler hissedebilmek için umutlu, Aslan’ı cezalandırır gibi hissettiğim için hoşuma gitse de bir yandan da suçlu hissederek öpmüştüm. Aslan’ı ise, o ihanetinin yükünü ikimizin de dudaklarına bölüştürür gibi öperken, buna müsaade etmeyip sadece onu suçlu kılarak öfkeli öpüyordum. Hissettiğim yoğun öfkeyle, hırsla birlikte öpüşlerim de yoğunlaşıyordu ve bu yoğun öpücükler, geçmişin şehvetini anımsatıyordu. Öfkeyle şehvet şimdi daha da anladığım üzere birbirine benziyordu ve geçmiş yakınlaşmalarımızı hatırlamak vücudumda hiç istemediğim, geçmişte kalmış, bir daha kimsenin yaşatamadığı bir duyguyu uyandırmaya çalışıyordu. Özellikle de o duygunun mimarı adamın erkekliği, şimdi kadınlığımın hemen altında ve elleri kalçamı yönlendirerek suyla örtünen temaslarımı arttırırken… Her şeyi hatırladığım gibi, geçmişteki o duyguyu da şimdi tekrar hissediyormuşum gibi olacak kadar iyi hatırlıyordum. Arzu.

Bacaklarımın arasında oluşan karıncalanma hissinden nefret ettiğim sırada buna dair düşünmeyi hızla reddettim. Bu hissin suçunu da ona atmak isterken ellerim boğmak ister gibi boynuna yükseldi. Emir’i boğmadığım gibi, onu da boğamayacağım için parmaklarım tenine gömülürken öylece kaldı elim de. O sıra ellerinden biri kalçamı, belimi severek ilerlediği yolda göğsüme vardı. Parmakları göğsümün altından sararken başparmağı göğüs ucuma okşayarak değmişti ve gerginliğimi arttırmıştı ki eline yetişip belime indirebildim. Söylemedim ama Emir’in öyle bir temasta bulunmadığını anladı ve eli tekrar kalçama indi, daha sert bir şekilde kavrayıp beni erkekliğine bastırdı. O sıra ikimizden de küçük bir inilti çıktı. Benimki neyse ki daha çok öfkeye benziyordu ama o da savaşır gibi sevişse de zevkle inlemişti. Başı farklı açılarla beni öpebilmek için sağa ve sola doğru eğilirken dili dudaklarımın arasından vücudumu işgal etmek ister gibi atıldı. Öfkeyle dilini ısırdığımda zevkle inledi ve zevk alışı sinirlerimi daha da bozdu. Dudakları dudaklarımı sömürmeyi sürdürürken zevk almasın diye özgür bıraktığım dili, özgürlüğünü dilime ulaşarak kutladı. Bu sırada kalçamı erkekliğine bastırarak yönlendirmeye devam ediyordu ve hangi temasına öfkeyle yetişeceğimi şaşırmıştım. Dudakları dilimi yakalayıp sömürmeye başladı. Vücudumda ezbere ilerliyordu, geçmişte ne hoşuma gidiyorsa öyle yaklaşıyordu. Sinirle inleyip üst dudağını ısırdığımda ve ellerimi omuzlarına kaydırıp tırnaklarımı tenine batırdığımda bu onu sadece daha da tahrik etmeye yaradı.

Bir eli kalçamdan eksilip çıkan tok sesten anladığım kadarıyla jakuzinin kenarından destek alırken yerlerimizi değiştirdi. Su gürültüyle hareketlenirken kulağımdaki asıl gürültü, nabzımdı. Sırtım jakuziye yaslanırken bacaklarımın arasındaki yerini aldı. Dudakları teması kesmeden öpmeyi sürdürürken ellerim omuzlarından tutunuyordu. Hafif kayık şekilde oturduğum için belimle jakuzi arasında boşluk vardı. Kalçamdaki eli de bu boşluğu arttırarak beni ona, erkekliğine yaslı tutuyordu. Bir elim omzundan eksilip jakuzinin kenarına tutunurken onun da kenardan destek alan elinin parmaklarına temas etmiş oldum. Dudakları dudaklarımdan eksildiğinde, geçmişin hayaletlerinin nefesime kastettiği bu işkencenin bittiğini düşünmüştüm ama dudakları tenimden ayrılmadı. Dudağımın kenarından yanağıma, oradan çeneme ve oradan da boynuma ulaştığı bir seyahat boyunca öpüp, emmeye ve ara ara ısırmaya başladı. Başım jakuzinin kenarına yaslanırken onun canını yakmak ister gibi kendi dudaklarımı ısırıyordum ve kan tadını alabiliyordum. Beni öptükçe bulaştırdığı ihanet ve acı tadı gibi, şimdi döktüğü kanların tadı da sanki dudaklarımdaydı. Bir nevi öyleydi. Ailemin kanını, benim kanımı dökmüştü ve dudaklarımdaki kan da bana aitti. Ona ait olmalıydı, artık onun kanı dökülmeliydi.

Dudakları göğsüme kaymaya başladığında elim alışkanlıkla saçlarına doğru kaydı. Saçları parmaklarımın arasından kayarken ne yaptığımı fark etmenin getirdiği müthiş bir baş sancısıyla birlikte gözlerimi hızla araladım. Elimi ensesine götürüp onun güzergâhını değiştirerek başının doğrulmasını sağladım. Yüzünü yüzüme çektiğim sırada onun da gözleri aralandı. Birbirimizi rahatça göremeyeceğimiz kadar yakın bir haldeyken, nefes nefese olduğumuz için vücutlarımız da hareketlenip duruyordu ve görüşüm bulanıktı. “Emir öyle bir temasta bulunmadı.” dedim, nefes nefese. İsterse o bulunabilirdi ama sonuçlarına da katlanırdı.

Gözlerindeki ifadeyi anlamlandırmaya çalıştığım sırada tekrar dudaklarıma yapıştı ve çabalarımı sonuçsuz bıraktı. Gözlerim kapanırken ve elim tekrar omzundan tutunurken ona zarar vermek ister gibi öpmeyi sürdürdüm. O da beni cezalandırır gibiydi. Her temasımızda zevk aldığı belliydi, dokunuşları, nefes alış verişi, arada memnuniyetle inleyişi bunu kanıtlıyordu ama öfkesi de sürüyordu. Emir’in bana nasıl dokunduğunu gösterir gibi ona yaklaşıyordum ve temaslarımla birlikte temaslarına da izin verişim sayesinde zevk aldıkça, Emir’in de bunları yapabildiğini anlayıp bir yandan öfke doluyordu, canı yanıyordu. Onu bilmem ama benim onu cezalandırışım dudaklarını ne kadar ısırır gibi öpersem öpeyim, tenini ne kadar çizerek sıkarsam sıkayım bitmez, yetmezdi.

Öpüşmekten çok sömürmeye ve dişlemeye benzer temaslar içerisinde olduğumuz bir sürenin ardından belimden kavradığı eli beni suda kaydırdı. Çeneme kadar suyun altında kaldığım sırada başım da jakuzinin kenarına değil, iç kısmına yaslanmıştı. Jakuziden destek almayı bırakıp belimdeki elini de iç uyluğuma kaydırarak bacağımın yanının jakuzinin zeminine yaslanmasını sağladı. Kendini tekrar bana bastıracağını sanmıştım ama daha fazlasını yaptı. Erkekliğini, kadınlığımın girişinde hissettiğimde benim de elim jakuzinin kenarından çekildi ve suyun altından karın kaslarına, kasıklarının biraz üstüne götürdüm. Hafifçe ittirdiğim sırada zaten o da duraksamış bir halde, engel olacaksam olmamı bekliyordu. Sömürü altında olan dudaklarımızı ayırmaya çalıştığımda birkaç nefeslik boşluk bırakarak çekildi. Gözlerim hâlâ kapalıyken solur gibi “Onunla bunu yaşamadık.” dedim. Eğer şimdi Aslan’la yaşarsam, gider Emir’le de yaşardım ve mutlaka sevişme niyeti varsa bunu bilerek yapmalıydı.

Erkekliğini, kadınlığımın girişinden çekmedi. Hatta istemsizce baskı uyguluyor gibiydi. Bir eli uyluğumdan kavramışken diğeri ise suyun altında olduğundan görmesem de muhtemelen erkekliğini yönlendiriyordu. Yutkunduktan sonra dudaklarımı örtülü tutamadığım için aralayıp nefeslerimi ağzımdan alıp verirken gözlerimi de kırpıştırarak aralamaya çalıştım. Onun gözleri hâlâ kapalıydı. Alt dudağını dişleri arasına almış, düşünüyormuş gibi görünüyordu. Alnı alnıma yaslandığında tekrar gözlerimi sımsıkı kapattım.

“Seni istiyorum…”

Kısık fısıltısına karşı alayla, keyifle gülmek istedim ama bir şey diyemedim. Meydan okuyabilecek bir halde değildim. Onunla savaşır gibi sevişmek, sadece onu yaralar sanmıştım ama iyi hissetmiyordum. Zihnime geçmişte, şehvetle seviştiğimiz anlar gelip duruyordu. Her şeyi hatırlamaktan nefret ediyordum. Bunun gibi yüzlerce an yaşamıştık. Öyle farklı yer ve zamanlarda, o kadar çok sevişmiştik ve her biri öyle her detayıyla aklımdaydı ki, şimdi zihnim işkence uygular gibi gözlerimin önüne getiriyordu. Anımsatan sadece bu denli yakın oluşumuz değildi. Öyle öpüyor, öyle dokunuyordu. Sertliği, öfke kadar şehvete de benziyordu. Beni de geçmişe davet eder gibi yaklaşıyordu. Geçmişe dönemeyeceğim ama bugünün öfkesini de karmaşık hale getirdiği için arafta sıkışmış gibi hissediyordum.

Onun kadar düşünceler içerisinde bir şekilde kararını beklediğim sırada ne kadar süre geçmişti bilmiyordum ama pozisyonumuz bozulmuyordu. “Seni çok istiyorum…” diye mırıldandı ve cümlesi de yeterince tehlikeliyken yetmezmiş gibi kadınlığımın girişindeki baskı da arttı. Erkekliğini yavaşça içime doğru ittirmeye başlamıştı. Ellerim omuzlarından üst kollarına kayarken kaskatı kesildim ve kasılmış, titrek dudaklarım olabildiğince aralandı. Onu yıllar sonra tekrar içimde hissetmeye başlarken devamının nasıl bir his olacağından ölür gibi korktum ama neyse ki gerisin geri uzaklaştı. Bir an, kontrolü kaybetmiş olmalıydı ama kendisine gelmesi birkaç saniyesini aldı. Böylelikle başvurduğu yoldan geri döndü, kadınlığımdaki baskısı da çekildi. Nefesimi tutmuş olmalıydım ki his çekildiğinde titrek bir şekilde üfleyerek gözlerimi araladım. Elini, kalçamın yanından jakuzinin zeminine yaslayarak destek aldı. Diğer eli de uyluğumdan temaslarla kayarak belime yükseldi. Beni de tutarak doğrulttu ve kaydığım jakuzide daha dik bir şekilde oturttu. Sırtım tekrar jakuzinin kenarına yaslanırken sımsıkı kapatmış olduğu gözlerini yavaşça araladı. Nefesleri gibi bakışları da titriyordu. Mahvolmuş görünüyordu. Şimdi bedenindeki eziyetin izlerini gözleri de taşıyordu.

Sadece nefes alış verişlerimizin ve kulağımda atan kalbimin gürültüsüyle kalmak yorucu olduğundan konuşma ihtiyacıyla “Göze alamadın mı?” diye sordum. Sesimi kısık tutmakta iyi etmiştim çünkü kısık tutmama rağmen titriyordu.

Söylerken bile canını yakan bir cevap duymayı beklemiştim ama yoğun ve boğuk bir ses tonuyla “Onunla niye sonuna kadar gitmedin?” diye sormayı tercih etti. Gitmeyi denemiştim aslında ama korkmuştum. Neyden korktuğumu bilmesem de öyle çok korkmuştum ki, bir an evvel durdurmuştum.

“Öyle gerekti o an.” diye mırıldandım. Gözlerini gözlerimden çeksin, isterdim. O çekmeden ben de çekemiyordum, kaçırmış gibi olmak istemiyordum ama bakmayı sürdürmekte zorlanıyordum.

“Öyle bir şey olursa…” dedi ve eli belimin ardına kayarken beni kendisine doğru çekti. Çıplak göğüslerimiz birbirine yaslanırken hissettiğim ürpertiyi yüzüme yansıtmadığımı umdum. Gözleri dudaklarıma indi. Dudakları konuşacak mı, tekrar öpecek mi bilemediğim bir çelişkiyle aralanarak yaklaştı. Kasılmış çenesi dudaklarına da sirayet ediyordu. Dudakları da kasıntılı minik hareketler içerisindeydi. Böylelikle benim de gözlerimin dudaklarına kaydığını fark ettim ve gözlerimi sımsıkı kapattım. “Eğer sana öyle dokunmasına izin verirsen…”

Alayı çağırmaya çalışsam da kısık tuttuğum bir sesle “Beni öldürür müsün?” diye sorduğum sırada onun gibi dudaklarımı kasıntılı bir şekilde aralık tutarak konuşuyordum. Hissettiğim üzere dudaklarını dudaklarımın arasına yakınlaştırıp yakınlaştırıp hafifçe uzaklaşıyordu. Ara ara temas doğuyordu.

“Kendimi öldürürüm.”

Birkaç saniyenin ardından hafifçe güldüm. Ellerim omzundan ittirdi. Yüzünü hafifçe geri çektiğine emin olduğumda gözlerimi araladım. O da aralamıştı. Ellerim kollarında gezinmeye başladığında bu temasa indi gözleri. Canını yakmak niyetiyle parmaklarımı yaralarına bastırarak ama sanki sever gibi dinginlikle gezindiriyordum. Ellerimin altındaki yaralı bedeni kasılıyordu. Canı yanıyor olmalıydı, çenesi de kasılmıştı ama ellerimi uzaklaştırmadı, dokunmama müsaade etti. Temas ederek ilerlediğim yolda göğüslerinin yan kısımlarına varıp ellerimi yasladım. Kaburgalarının arasına ellerimi bastırıp baskıyla onu acı dolu bir nefese mahkûm ederken dişlerimin arasından “Tek derdim, seni bizzat öldürememiş olmak olur.” dedim.

Canı yandığı için kasılmış bir şekilde “Merak etme, sebebi sen olacaksın.” dedi. Canını yakmayayım diye geri çekilmek yerine, yüzlerimizi yakınlaştırdı. Dudaklarını dudaklarıma sürttüğünde ellerim yukarı, göğsüne kaymıştı. Oluşturduğum baskı kalktığı için daha rahat nefes almaya başladı ve bu özgürlüğünü başka türlü kullanmaya karar verdi. Yavaşça üst dudağımı dudaklarının arasına alıp öptü. Birkaç saniye sonra öpme niyeti hâlâ sürdüğü için ellerimi tekrar kaburgalarına indirip ittim ve gözlerimi tekrar araladım. Canı yanmıştı, ellerimin altındaki yaralı bedeni kasılmıştı. Dudakları biraz olsun geri çekildiği gibi, "Oyunumuz bittiyse, gidiyorum.” dedim. Midem kasılmaya başlamıştı, tüm vücudum kaskatıydı ve bir an önce yeni bir şişe şarap alıp kafaya dikmek istiyordum. Burada, sırf meydan okumak için ve göze alırsa ardından onu Emir’le cezalandırmak için yakınlaşmalarına müsaade ediyordum ama göze de alamadığına göre, bu temasları sürdürmeye gerek yoktu. Bir pişmanlık çökmüştü omuzlarıma. Şimdi geçmişe dönebilsem hiç meydan okumamış olmayı yeğleyeceğimi hissetmiştim. Geçmişin sınırlarında dolaşmak hiç hoşuma gitmemişti ve bir an önce yanından gitmek istiyordum.

Yavaşça elini belimden çekti ama üstümde olduğu pozisyonunu bozmadı. Başını hafifçe uzaklaştırdığını hissettiğimde gözlerimi araladım. Sonunda daha güvenli bir mesafeden yeşillerini gözlerime dikmişti ama yeşilden çok kırmızıya benziyordu hareleri şimdi. Birkaç saniye bakarak oyalandıktan sonra çenesi kasıldı ve “Git.” dedi, sert bir şekilde. “Bir daha da sana dokunmamı istemiyorsan, o heriften uzak dur.”

İstemiyorum.

“Ona ben karar veririm.”

O kızgın bakarken ellerim yavaşça göğsünden çekildi. Biriyle jakuzinin kenarından destek alırken diğeriyle de jakuzinin zemininden destek almak istemiştim ama kalçamın yanındaki elinin üstüne gelmişti. Hızla elimi çektim ve gözlerimi de ondan alıp bıraktığı dar alandan ona temas etmemeye çalışarak altından çıktım. O sırada vücudunu soluma doğru devirir gibi yaslandığı için alanım gittikçe genişledi ve iki elimle de jakuzinin kenarına tutunmaya ihtiyaç duyarak çıktım. Yerdeki kırıklara basmamaya çalışırken bir yandan da acele ederek sensöre elimi uzattım ve uzattığı havluyu yırtar gibi aldım. Bakışlarını üstümde hissetsem de ona bakmadan, alelacele vücuduma havluyu dolayarak banyodan çıktım. Köpüklü sular vücudumdan akarken vücuduma sardığım havluyu göğsümün yanından sıkıştırdım ve sesler çıktığı için istemsizce vücudumu banyoya doğru çevirdim. O sıra jakuzinin kenarından pantolonuna uzandığını gördüm. Yaralı ve zarar görmüş kaslarını gerdiği için yaşadığı acı dolayısıyla dudaklarını birbirine sımsıkı bastırmış, burnundan solurken kısıkça inliyordu. Jakuziye girmeden önce çıkarttığı pantolonunun cebinden aldığı bir şeyle yeniden oturuyordu. Kapı kapanmadan önce elinde tuttuğu şırınga benzeri kapsülü bir anda diğer kolunun pazusuna batırdığını gördüm. Kapsülden kırmızı renk sıvı derisinin altına zerk ettiği gibi şırıngayı banyo duvarındaki bir noktaya doğru attı. Temasla birlikte duvarda küçük bir panel açıldığında şırıngayı sadece rasgele fırlatmak için değil, ezbere bildiği bir noktaya yollamak için attığını anladım. İçini pek göremesem de panelden bir boru eğimle iniyor gibiydi. Boru şırıngayı vakumla çekerek muhtemelen geri dönüşüme götürdü, ardından panel kapanığı sırada banyonun otomatik kapısı da kapandı. Ne enjekte ettiğini merak ederek birkaç saniye daha nefes nefese kapıya baktıktan sonra yüzümü öfkeyle buruşturup hareketlendim. Kendimi sırt üstü yatağa bıraktım. Ellerimi yüzüme götürüp sinirle inlerken dizlerimi de kırarak bacaklarımı kendime çektim.

Nefes almamak ister gibi yüzüme bastırdığım ellerimin ardında onlarca kez mırıldandım.

“Senden nefret ediyorum…”

Ellerimi iki yanımda sertçe yatağa indirip bacaklarımı da gevşemek isteyerek uzattığım sırada sol elime gelen sertlik yüzünden gözlerimi hızla araladım. Başım soluma doğru dönerken Aslan’ın ceketine uzanan elimin altında olduğunu gördüm. Hızla doğrulup oturur pozisyon alırken ceketi çektim ve altında, elime gelen sertliğin Aslan’ın saati olduğunu gördüm. Benim geldiğini fark etmediğim sırada ceketiyle birlikte saatini çıkarıp yatağa atmıştı ve belli ki aramızda geçenler dolayısıyla bu detayı unutmuş, banyoda kalmıştı. Kendisine sakinleştirici, kas gevşetici ya da ağrı kesici enjekte ettiğini umdum, böylelikle gevşer, bir süre çıkmazdı ama sıvının renginin günlerdir kendime enjekte ettiklerimden farklı olduğunu da biliyordum. Her ne ise onu mayıştırdığını umarak saati aldım ve yataktan indim. Sessiz adımlarla sadece Aslan’ın yetkisiyle girilen iki odadan en merak ettiğime yöneldim. Onu en çok buraya girip çıkarken görüyordum. Her sabah uyandığı gibi ve her gece uyumadan önce burada vakit geçiriyordu.

Saatteki çipi, kapının yanındaki güvenlik paneline okutmamın ardından kameranın ışığı yandığında sinirle inledim. Alarm çalmasın diye yetkisiz bir deneme yapmadan kameranın görüşünden çıkacağım sırada kameranın hızına yetişemedim ve çoktan okudu. Mavi ışıklar gözlerimde gezindikten sonra kapı mekanik bir sesle açıldığında kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. Ekranda yetki onayı bildirildi,

Aşiyan.

Buraya girmemi kesinlikle istemiyor olmalıydı, istiyor olsa diğer odalar gibi bu oda da yetkimin yettiği bir oda olurdu ama o kilitli tutuyordu. Peki o zaman, neden ikinci güvenlik kilidi gözlerimle açılmıştı? Gözlerim bir süre ekrandaki onay yazısında gezindi ama fazla zamanım olmadığını varsaydığım için şaşırmayı es geçerek hızla içeriden soğuk, steril bir havanın geldiği odaya daldım.

Odaya daldığım gibi adımlarım yavaşlarken kapı ardımdan kapandı. Yavaşça etrafımda dönerken buranın iki katlı, araştırma alanına benzer şahsi bir laboratuvar olduğunu gördüm. Duvarlar akıllı cam panellerden oluşuyordu ve şu anlık veri akışı kapalıydı. Odanın ortasında büyük bir biyosentez masası vardı. Masada otomatik pipet kolları, mikro analiz sensörleri ve molekül sentez kapsülleri vardı. Bunlar insan müdahalesi olmadan da çalışabilecek cihazlardı. Havanın sürekli mikrofiltrelerden geçtiğini fark edebiliyordum, korgeneral katından bile daha temiz bir hava vardı şu anda burada. Ameliyat dahi yapılabilecek kadar steril bir ortamdı. Tavan oldukça yüksekti, üst kısımda yarım halka şeklinde ışık panelleri vardı. İkinci kat da şu an bulunduğum avluya bakıyor olsa da camların ardı görünmüyordu. Tüm korgeneral katı koyu tonlarda dizayn edilse de burası mavi ve beyaz ışığın arasında bir tona sahipti.

Bir köşede yarım daire şeklinde bir koltuk vardı. Normal koltuklar gibi değildi. Baş kısmının arkasında ince metal halkalar bulunuyordu. Beyin aktivitesi analizi yapılıyormuş gibi görünüyordu. Küçük bir metal masanın üstünde mikro enjektör, damar bulucu lazer ve biyometrik okuyucu vardı.

Laboratuvarın bir duvarı tamamen soğutmalı kapsül raflarıyla doluydu. Yüzlerce ince kapsül vardı ve hepsi aynı boydaydı. Her kapsülün üzerinde küçük bir dijital etiket vardı. Etiketleri okumak için yaklaşacağım sırada duvara gömülü silindirik bir cihazı fark ettim. Noral farmakoloji sentez ünitesi olduğunu tahmin ediyordum. Bu, beyni etkileyen kimyasal maddeleri tasarlayan ve üreten gelişmiş bir laboratuvar cihazıydı. Yankı’nın elinde olmayan bir teknoloji olsa da burada olduğum aylar içerisinde Emir sayesinde öğrendiğim bir cihazdı. Bu cihaz kimyasal maddeleri, biyolojik enzimleri, nano parçacıkları atom seviyesinde birleştirerek kişiye özel serum üretirdi. Son üretilen ve kapsülün içinde de hâlâ olan sıvının rengi, koyu, yoğun bir kırmızıydı. Aslan’ın kendisine enjekte ettiği sıvıydı. Neredeyse taze kana benziyordu ama tamamen opak değildi. Laboratuvar ışığı vurduğu için sıvının içinde çok küçük parlayan noktalar görünüyordu. Bu noktalar, nano taşıyıcılar, mikroskobik ilaç kapsülleri ve sinir sistemine hedefli giden parçacıklardı. Sıradan bir ilaç olmadığı belliydi. Hızla ilerledim ve yuvasından alınmamış son kapsülü çekip kapağını kapattım. İçi dolu değildi ama Aslan doldurduğu son kapsülü sabırsızca almış olmalıydı ki birkaç damla, otomatik olarak yerine gelen yeni kapsüle damlamıştı. İçeriğini öğrenmek için cihazları kullanmak üzere yöneleceğim sırada kapının açıldığını duyduğumda hızla kapsülü havlunun altından göğüslerimin arasına sıkıştırarak kapıya döndüm. O sırada en son neyle ilgilendiğimi anlayamasın diye beyin aktivitesi koltuğuna doğru yaklaşıyordum. Hiçbir alarm çalmamış, odanın yapay zekâsı uyarmamıştı ama benimle konuşmaya başlamadığından, bir sorun olduğunu anlamalıydım. Veri ekranları kapalı, cihazlar ise pasifti. Oda teknolojiyle döşenmiş olsa da yapay zeka uykuda gibi sessizdi, normalde böyle olmaması gerekiyordu. Bir şekilde odaya girebilsem de, odaya girdiğim gibi yapılan yeni taramada Aslan olmadığıma kanaat getiren yapay zekâ her ne yolla yaptıysa Aslan’a haber vermiş olmalıydı. Çıkmaya çalışmadığımdan muhtemelen hapsolduğumu fark etmemiştim. Etrafı incelemiş ve her şey birkaç dakika içerisinde olduğundan pek bir şeye de dokunamamıştım ama dokunmaya çalışsam da muhtemelen cihazlar çalışmayacaktı.

O da, haber aldığı gibi hızla gelmiş olmalıydı ki köpüklü sular hâlâ vücudundan akarken alelacele kalçasına havluyu sarmıştı. Kaymak üzere olan havluyu kasıklarının arasındayken tuttu ve bakışlarım tekrar öfkeli gözlerine yükselirken havluyu daha işlevsel bir şekilde sardı. Ellerinin güçsüz olduğunu fark ettim.

“Tek bir an bile sana sırtımı dönemem, değil mi?”

Bir eliyle duvardan destek aldığını da gördüğümde gözlerim serum enjekte ettiği üst koluna dönecek gibi oldu ama gördüğümü anlamasın diye gözlerine bakmayı sürdürdüm. Gerçekten güçsüz görünüyordu. Ne enjekte ettiyse, gözleri ağır ağır kapanıp açılıyordu ve içindeki öfkeyi püskürtebilecek enerjisi yoktu. Sadece birkaç dakika geçmişti ve serumu henüz hazmedememiş de olabilirdi, serumun yan etkileri de olabilirdi, bizzat serumu kullanırken dilediği sonuç da bu olabilirdi. Kayıp düşecekmiş gibi hissettiğim serumu havlunun ardında, göğüslerimin arasında tutabilmek için kollarımı göğsümde birleştirerek baskı uyguladım. Algılarının kapalı olması işime geliyordu, gözleri odada hızlıca bir gezintiye çıkmış olsa da hiçbir farklılık görmediğinden bir işler çeviremeden beni yakaladığını varsayıyordu. Zaten çok az zaman geçmişti. Gelmeseydi, daha üst kata da çıkmak istiyordum ama alt katı bile inceleyemeden dibimde bitmişti.

“Sakın, dönme.” dedim alayla gülümseyip gözlerimi kırpıştırarak. “Seni pişman ederim.”

Onun beni, pişman ettiği gibi.

Sırtını kapıyı çevreleyen metale yaslarken bana geçmem için yol açmış gibi görünse de, güçsüzlükle yaslanmıştı. Gözlerini her kapattığında açmak için ihtiyaç duyduğu kısa zaman biraz daha artıyordu. Başıyla yolu gösterip “Çık çabuk buradan,” dedi. Kelimeleri sarf etmekte zorlanıyordu. “O burnunu her halta karıştırma. Bir daha seni bu odanın etraflarında görürsem seni pişman ederim ve yetkinin de bu katta sadece yatak odasına yetmesini sağlarım.”

İstediği eziyeti edebilir, cezayı kesebilirdi, umurumda değildi. Diğer tehdidi bakımından da, bu katta, bu ve diğer gizli oda haricinde girebildiğim diğer onlarca oda da zaten umurumda değildi. Yetkimi kısıtlasa ve beni sadece yatağımın olduğu alana hapis etse de çok sorun etmezdim. Zaten her an göğsümden kayıp düşebilecek bir serumla burada kalma niyetinde de değildim. Kamera olmalıydı. Pekiyi görünmese ve bir şey karıştıramadığımı düşünse de kendisini toparladığında kaydı da izleyecek olmalıydı. O zamana kadar bu serumun içeriğini öğrenmeli ya da benden geri alamayacağı kadar iyi gizlemeliydim. Her sabah ve akşam buraya giriyor, çıkması zaman alıyor ve çıktığında, şu anki gibi yorgun bakıyor oluyordu. Gün içerisinde ve sabaha kadar toparlansa da belli ki buraya her girdiğinde onu güçsüz bırakan bu serumu kullanıyordu. Niye kendisini güçsüz bırakmaya çalışıyordu ki? Uyuşturucu gibi bir şey miydi? Bağımlı mı olmuştu? Zaten hareketleri normal görünmüyordu, belki de bazı dengesizlikleri bundandı. DGK onu bıraktığı gibi de, soluğu burada aldıysa, yanıma gelmeden önce buraya uğradıysa, alelacele serumu aldıysa onun için önemli olmalıydı. Yine de yanıma gelmeden enjekte etmemiş, yalnız kalmayı beklemişti. Ona bakmadan çıktığım için görmediğimi varsaymıştı, belki de bekleyecek sabrı yoktu. Bir an önce ulaşma telaşıyla pantolonundaki kapsüle uzanmıştı.

Çıkmak üzere hareketlendim. Kapıya yaklaşırken gözlerim güçsüz halinde geziniyordu. Onu böyle görmeye alışık olmadığımı fark ettim. O bir düşmanken acımasız, dostken ise güven verecek kadar dik dururdu. Şimdi ise yardıma ihtiyacı olan yara dolu ve güçsüz bir adama benziyordu. Yine de dik durma çabası vardı, devrilmek üzere olan bedenini metale yaslamıştı. Bir elini de şimdi açık olduğu için iki kat halinde sıralanmış kapının karşı tarafına yaslarken başı hafifçe eğildi. Boy farkımız dolayısıyla kolunun altından geçebileceğim alan vardı ama adımlarım yavaşladı. Gözleri sımsıkı kapanırken yavaşça yutkundu. Sarsıldığında şaşırarak kalakaldım ama hızla toparlayıp kapının yaslanmadığı karşı tarafından kaymış elini tekrar yukarıda bir noktaya yasladı. Gözlerini kırpıştırarak araladı ve kolunun altından geçmek üzereyken sarsılmasıyla duraksamış bana çevirdi gözlerini. Gözleri havluma indiğinde kollarımı göğsümden çözdüğümü fark edip hızla tekrar göğsümde birleştirdim ve o sıra kapsül düşmüş mü diye yere baktım. Neyse ki düşmemişti.

Tepkimle açık vermiş olsam da bunu anlayabilecek hali yoktu. Diğer elini uzattığında elinin de titrediğini gördüm. Saati mecburen ona verdiğimde tekrar başıyla sol tarafını, odanın dışını gösterdi. “Git hadi.” diye mırıldandı. O sırada başı yine eğilmiş, gözleri yine kapanmıştı ama en azından yığılmadan duruyordu. Vücudunda neler oluyorsa yüzü buruşmuş, kaşları çatılmıştı.

“Senin neyin…” dediğim sırada yutkunarak sustum ve hızla kolunun altından dışarıya çıktım. Garipliğini fark ettiğimi göstermemem lazımdı. Neyi olduğunu da serumun içeriğini öğrendikten sonra anlardım, ona sormama gerek yoktu. Önemli olan neyi olduğu da değildi, neden bu halde olduğuydu.

Odadan çıkıp birkaç adım uzaklaştığımda tekrar kapıya doğru döndüm. Gözleri üstümde değildi. Odanın duvarından destek alarak kapı pervazından doğruldu ve güçsüz birkaç adımla odaya girdi. Kapı kapanırken sırtının duvardan kaydığını, bir eliyle duvardan, diğer eliyle de yerden destek alarak oturmaktan çok yığıldığını gördüm. Bacaklarını ileri uzatırken başı da omuzları taşıyamıyormuş gibi düşmüştü. Sağa doğru devrilirken saat de elinden düşmüştü. Bir adımla kapıya yaklaştığım sırada kapı tekrar kapandı ve kapıda kendi yansımamı gördüğüm gibi gözlerimi kapattım. Dudağımı düşünceler eşliğinde kemirirken elim havlunun altından kapsülün çıkıntısına kaydı. Birkaç saniyenin ardından gözlerimi araladığım gibi kapıdan çekip hızlı adımlarla yatak odasına vardım. Havluyu çıkarıp yatağa atarken düşmesin diye kapsülü sıkıca tuttum. Kapsül ellerimin arasındayken yüzümün hizasında biraz uzaklaştırdım. Meraklı gözlerim dalgalı ve yoğun kıvamlı, parıltılı sıvıdayken “Sen nesin?” dedim ve gözlerim yatak odasının kapalı kapısına döndü. Gizli odada, çıktığım gibi devrilmiş Aslan’ı düşünerek “Ve Aslan’ı nasıl bu hale getirdin?” diye mırıldandım.

Daha da önemlisi,

Aslan niye bu hale gelmek istiyordu?

**

Düşünceleriniiiz?

İmre'ye dair düşünceleriniiz?

Aslan'a dair düşüncelerinizzz?

Emir'e dair düşünceleriniiz?

İmre-Aslan'a dair düşünceleriniz?

İmre-Emir'e dair düşünceleriniiz?

Ne çok soru sordum edkhsfgj

Yeni bölümde görüşmek üzereee ^^

40

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!