14/14 · %93

BÖLÜM 13 • Baskı.

45 dk okuma8.805 kelime6 Mayıs 2026

Merhabaaaaa ^^^

Yakın vakitte Zenith Kehanetleri adlı kurguma final bölümlerini yayınladım, toplamda 43 bin kelime uzunluğundaydı, bir süre yoğundum, sonra bir süre finalle ilgilenmem gerekti, ardından geçen hafta Siyah'ın Çırağı'na yeni bölüm yayınladım ve şükürler olsun ki bu hafta da Mavi Uzaklar'a yeni bölüm yazdım, başka bir işim çıkmadııı. An itibariyle sadece iki kurguya aktif bir şekilde bölüm yazıyorum, diğer kurgularım final oldu. Bir süre sonra yeni bir kurguya daha başlayacağım ama o zamana dek, bu iki kurguya odaklanacağım. Daha sık bölüm paylaşmaya çalışacağım, aynı zamanda bölüm sıklıklarını arttırmak için bölüm uzunluklarını azaltmayı düşünüyorum. Yine de bu bölüm hâlâ uzun sayılır, sekiz bin kelime kadar. Bir roman gibi düşünürsek, 40 sayfa eder. Kısa da değil, çok uzun da değil. Bence makul bir uzunlukta. Özellikle Siyah'ın Çırağı'na çok uzun bölümler yazıyorum, daha çok onun bölüm uzunluklarını kısaltmayı düşünüyoruuum. Geç ama uzun bölümdense, sık ama daha makul uzunlukta bölümler daha iyi olur diye düşünüyoruuumm. 

Bölüm şarkısı: Dancing With The Devil · Vance Westlake · Jeremy Stack · Conor Blake Manning

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruumm. Kurgumuzun etkileşimi çok düşükk, beğeni ve yorumlarınızla motive olmama yardımcı olabilirsiniiizz <3

İyi okumalar dileriiim <3

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 13.

BASKI

**

**

“Yani bildiğin bir serum değil, öyle mi?”

Emir kapsülü ışığa doğru kaldırmış bir şekilde, içindeki dalgalı, yoğun kıvamlı ve parıltılı sıvıya bakarken gözleri kısıktı. “DGK’nın dayattığı bir prosedür değil.”

Emir’le yan yana gelebildiğimiz ana kadar durmaksızın düşünerek yaptığım belirli çıkarımlar vardı. Bir tezim şu an çürümüştü. Sadakat serumu olabileceğini düşünmüştüm. Belki de DGK’nın üst düzey yetkililere verdiği bir kontrol ilacıydı. Zira yetki ve rütbe arttıkça, zihinlerine müdahale edişleri azalıyordu. Onların zihinlerine ölü değil, canlı ihtiyaçları vardı. DGK halkı ya da alt rütbeliler, DGK’nın kontrol çipleri ve sadakat işlemlerine daha çok maruz kalıyorlardı. Halkın zihni çürümüş haldeyken, alt rütbelilerin hali ise pek de farklı değildi. Üst yetkili kimselerin zihinleri ise çiplerle baskılanmıyor, sadece sadakat işlemine giriyorlardı. Belki de bu sebeple DGK’nın gözünde oluşabilecek güvenlik açığı, belirli serumlarla baskılanıyor olabilir, diye düşünmüştüm ama Aslan’la aynı rütbeye sahip olan Emir, bu serumun DGK’nın dayattığı bir prosedür olmadığını söylemişti.

“Daha önce karşılaştığım bir serum da değil. DGK üyelerinin kullandığı alışılagelmiş serumlardan, ekranda akan reklamlardaki ürünlerden biri değil yani. Ne olduğunu bilmiyorum.”

Güç, performans arttırıcı bir serum olabileceğini de düşünmüştüm. Aslan gibi DGK içerisinde kazandığı saygınlığın büyük bir kısmını gücünden alan bir adam, belki de işin içine hile karıştırıyordu. Gerçi, DGK gibi herkesin hilekâr olduğu ve hilelerin yeterince yetkili kimselerce yapılırsa ‘suç’ değil, ‘imkân’ kabul edildiği bir kuruluşta, Aslan da hile yapmış olmazdı. Uyaran madde içeren, zevk verici bir sıvı olabileceğini de düşünmüştüm. Belki de böyle bir uyuşturucuya, bağımlı olmuş olabilirdi. Sağlıklı düşünce ve davranışlara sahipmiş gibi davranmadığı anlar vardı. Mütemadiyen acımasızlıktan zevk alan, her şeye alaycıl yaklaşan bir yanı vardı. Belki de kullandığı bu serum sayesindeydi. Her anı zevk dolu kılmaya bağımlı olmuş olabilirdi. Belki de onu bağımlı eden bizzat DGK’dır diye düşünmüştüm. Üst düzey yetkililere yaptıkları sadakat işlemlerini yetersiz görüyorlarsa ama daha fazla zihne müdahalenin de beyinlerine zarar vereceklerini düşünüyorlarsa, belki de bu sıvıyla kendilerine bağımlı ediyorlar, devamını ancak DGK sayesinde elde edebiliyorlardı ama bu düşük bir ihtimaldi. Hem, öyle olsa Emir’in de bilgi dâhilinde olurdu, hem de aslında DGK sadakat işlemlerini gayet yeterli görüyordu. Evet, benim gibi kimselerin zihinlerini kontrol edemedikleri doğruydu ama kontrol edemediklerini anlamak konusunda da iyilerdi. Ben, Duman sayesinde sadakat işlemi sonrası testi başarıyla geçmiştim ama her seferinde değişen soru ve cevapları bilmeyen kimselerin sadakat işlemini geçmeleri mümkün değildi. İşlem sırasında zihinleri kontrol edilemese dahi testi geçemediklerinde DGK’nın güvenini kazanamamış oluyorlardı. Bu sebeple DGK’nın böyle bir bağımlılığa da ihtiyacı olmasa gerekti. Kaldı ki, bu da uzun vadede zihni öldürürdü, DGK belirli zihinleri canlı elinde tutmak istiyordu. Aslan da bu isimlerden biriydi.

“O zaman öğrenelim.” diye mırıldandığımda gözleri serumdan, hemen karşısında ayakta dikilen bana döndü. Kısılan gözler gevşeyerek açıldığında beyaz ışıkların altında mavi gözleri belirginleşti ve başını onaylar şekilde salladı.

“O zaman öğrenelim.” diye tekrar etti. Döner sandalyesinde cihaza doğru döndü ve elindeki sıvıyı, nöral-biyokimyasal spektrum analizörünün numune konulan yerine yerleştirdi. Masa ile bütünleşik olan bu cihaz, Aslan’ın laboratuvarında olan cihazdan daha güçlüydü ama gizli bir laboratuvarda değil de, DGK’nın laboratuvarında olduğumuzdan sınırlı erişime sahipti. Emir de bu erişim imkânını sağlıyordu. Beyaz bir sandalye çekip Emir’in yanına otururken gözlerim aktif hale gelen cihaza döndü. Cihaz kapsülün içindeki sıvıyı dışarıdan tararken ışık göndererek, içindeki sıvıyı analiz etmeye ve molekülleri okumaya başladı.

Şeffaf cam masaya elimi yaslayıp parmaklarımla gergin bir ritim tutmaya başladım. Sıvının içeriğini öğrenmeme az kalmış olsa da susmaya alışık olmayan zihnim bir türlü durmadan ihtimalleri tarıyordu. Aslan belki de hâlâ gizli odasında baygın haldeydi, bilmiyordum. Uyandığında eğer varsa ve kayıt alıyorsa kameraları inceleyecek, ne halt karıştırdığımı görecek olmalıydı. Gerçi, gizli tutmak istediği bir odada kamera bulundurmuyor da olabilirdi. Sonuçta o silene ve kapatana kadar izlenilen görüntülere, belki de DGK’nın ileri teknolojisi de erişebiliyordu. Hacklemek ve izlemek, zor değildi. Hacklendiğini Aslan’ın fark etmesi de zor olmazdı ama o ana kadar, izlenen izlenmiş olurdu. Bu sebeple belki de hiç kamera yerleştirmemişti. Bu işime gelirdi, kapsülü aldığımı görmezdi ve yine tekrar o laboratuvara girebilirsem, başka ne haltlar karıştırdığını da daha özgür bir şekilde araştırırdım. Zaten peşimden odaya daldığında görüntüleri inceleyerek ne yaptığımı öğrenmek yerine sadece beni odadan çıkarmaya ve bir daha girmemem için yeterince tehdit etmeye odaklanmıştı. Bunun, iyi olmadığı, bayılmak üzereymiş gibi göründüğü için olduğunu sanmıştım ama belki de izleyebileceği görüntüler olmadığı içindi.

Bir şekilde odaya girme yetkim vardı. Yüz taramasını geçebilmiştim. Aslan’ın çipi olmadan odaya girmem mümkün değildi ama Aslan’ın çipi de elimdeyse yüz okuma taraması, yetkimle açılabiliyordu. Aslan kendisine gelince o yetkiyi kaldıracak olmalıydı. Odaya girmem için yetki vermesine rağmen, girmemi istememesinin sebebini anlayamamıştım. Bir şekilde tekrar odaya girebilirsem, saniyeler içerisinde yapay zekanın ‘sessizlik’ moduna geçerek Aslan’ı haberdar kıldığını anlamıştım, yine öyle olacak olmalıydı. Aslan’ın mıntıkada olmadığı bir sıra, bir yandan da çipini çalmış olmamın pek imkânı yoktu ama şartları sağlayıp bir şekilde tekrar oraya girebilirsem, belki de yapay zeka Aslan’ı uyarana kadar hacklemeyi başarabilirdim. Aslan’ın da kodlar konusunda bir hayli uzman olduğuna bakılırsa, pek de kolay bir iş değildi.

Cihazın incelemesi bitmek üzereydi. “Tüm analizler DGK veri tabanına kaydedilecek olmalı.” diye tahminde bulundum. Tahmin etmesi de zor değildi. Böyle bir uyarı sistemde elbette yoktu ama DGK zaten özgürlüğü ‘gizlice’ kelepçelemeyi severdi. Belki DGK, bu sıvıyı ve içeriğini önemsemezdi ama bir şekilde Aslan laboratuvarından kapsül aldığımı fark ettiyse ya da ederse, incelemek üzere laboratuvara ihtiyacım olacağını bilirdi. Verileri incelerse de, Emir’in yetkisiyle laboratuvarı kullandığımı anlardı. Emir’le aramda bir şeyler geçtiğini düşünse de Emir’in DGK’ya sadık biri olarak görünmeye devam etmesi gerekiyordu. Benimle birlikte gizlice laboratuvarlarda serum içeriği incelemek, pek de sadakat göstermiyordu.

Emir “E tabi.” dedi. Şüpheye yer bırakmayacak bir gerçek olduğundan, bu ihtimali tahmin ediyor sayılmazdık, sadece gerçeği hatırlıyorduk.

“Aslan da yetkisiyle olmasa da illegal bir şekilde verilere ulaşabiliyor olmalı.”

Sonuçta bölgenin gözcü şefi Leyla Serim’le aralarında yolsuz bir çıkar ilişkisi mevcuttu. Aslında, yatak ilişkisi.

“Kuvvetle muhtemel.”

“Bir şekilde çöz.”

Emir, “Emredersiniz komutanım.” dediğinde alaylı olsa da sitemli değildi. Gözlerim ona dönmüyordu ama alaylı gülümsemesini takındığına emindim, ses tonu anımsatıyordu. İşlerimi kendim halletmeyi severdim ama birazdan sonuçlara odaklanacaktım, aynı anda veri silmek ve gizlemekle uğraşamazdım. “Rica söylemlerine karşı alerjim var.”

Yankı içerisinde benden üst rütbesi olanların emrettiklerini yerine getirmeye, komutanı olduğum askerlere ise emretmeye alışkındım. İkimizin de artık Yankı bünyesinde bir rütbesi kalmadığı düşünüldüğünde, bir alt üst ilişkimiz yoktu. Burada ise elbette aramızda uçurum kadar rütbe farkı vardı. Ben idari personeldim, kod izleme müfettişiydim. O ise, korgeneraldi ve bu rütbe için senelerini vermişti. DGK bünyesinde, baş başa kalmadığımız her an, emrine karşı boynum kıldan ince olmalıydı ama ilk etapta DGK’ya sadık bir üye olmadığımdan bu alt üst ilişkisi hep göstermelik kalacaktı. Burada da baş başa ve sadece dosttuk. Aramızda emir yoktu ama rica da benim lügatımda yoktu.

“Neyse ki, bu tavırların hoşuma gidiyor.”

Göz ucuyla ona baktıktan sonra tekrar gözlerimi cihaza çevirdim. Aklıma, Aslan’a “Var!” diye bağırdığım an gelmişti. “O fırsatçı orospu çocuğuna karşı gerçekten hislerin varsa…” dediği sırada tüm gücümle var olduğunu bağırmıştım. Emir’in varlığının hoşuma gittiği kesindi ama bu hoşlantının Aslan’ın sorduğu sorunun cevabı olacağını sanmıyordum. “Eğer sana öyle dokunmasına izin verirsen…” dediğinde beni mi öldüreceğini sormuştum ama ‘Kendimi öldürürüm’ demişti. Belki de Demir Aslan Varnalı’yı öldürmek işte bu kadar kolaydı. Hemen solumda kalan adamla birlikte, Aslan’ı öldürebilirdim. Bir gün yapar mıydım bilmiyordum ama en azından bugün yapmayacağımı biliyordum. O yüzden sadece gülümsemekle yetindim ve konuyu dağıttım. “Tarama ve bilgileri işleme bitmek üzere.”

“Halledeceğim ama sadece on saniye kazandırabilirim. Fazlası loga düşer. Yeter mi?”

Yani, sistem kaydına düşerdi. Emir işin veri gizleme ve silme kısmına odaklanırken benim on saniye içerisinde ezberlemem gerekecekti. “O kadar zamana ihtiyacım olmayabilir.”

Hafifçe güldü. Gözlerim, sonuçlar yansıtıldığında bir saniye bile kaybetmek istemeyerek cihazdaydı ama Emir’in bana doğru baktığını göz ucuyla görebiliyordum. Cihazın karşısında yan yana döner sandalyelerdeydik. Kollarımız birbirine yaslı bir temas içerisindeydi ve sandalyelerimizin o kadar da yakın olmadığından emindim. Bir şekilde, temas etme ihtiyacı hissediyor, imkân yaratıyor gibiydi. Hislerinin hoşlantıdan da öte olduğunu fark ettiğim anlarda garip hissediyordum. Birini sevdiğin zaman arzu ve eylemlerin ne doğrultuda olacağını biliyordum, ben de zamanında Aslan’a temas edebileceğim her an temas ederdim. Şimdi ise Emir aynı duygularla yaklaşıyordu.

Cihazın üstünde bir hologram açıldığında gözlerimle birlikte başım da yükseldi. Tekerlekli sandalyeyle birlikte hafifçe geriye çekilerek gözlerimi hologramda gezdirdim. Kırmızı sıvının moleküler yapısı parçalanarak yansıtılmıştı. Damar ağı gibi dallanan bir yapı halinde gösteriliyordu. İnce çizgiler beynin siluetine bağlanıyordu.

“On saniyeye kapatıyorum.” diyerek işin veri gizleme ve silme kısmına odaklanırken gözlerim analizde geziniyordu. Gözlerimin gördüğü detayları unutmam mümkün değildi. Kapsamlı bir şekilde idrak ederek incelemiyor, sadece sonuçları ezberliyordum. Aynı anda üç katman görünüyordu. Şekiller, ağlardan oluşan görsel yapı, yazılar ve yüzdeleri gösteren veri etiketleri ve nano parçacıkların akışı. Verileri okumaktan çok deseni çözmek gibiydi.

Beş saniyenin ardından “Kapa.” dedim ve bir saniyenin daha ardından hologram kapanırken gözlerim kırmızı sıvıya doğru indi. Gördüklerimi düşünmeye başladığım sırada Emir, “Hızlısın.” dedi. Gözlerimi sıvıdan ayırmadan “Ama sen yavaşsın. Kapa dememden ancak bir saniye sonra kapadın.” dedim. Alay etmek istemiştim ama düşüncelere daldığım için donuk gözüküyor olmalıydım.

“Bir saniye oldukça kısa bir süre.”

“Bir saniye, hologramdaki toplam verinin yüzde yirmisini ezberleyebilmeme yetecek kadar uzun bir süre.” derken gözlerim cam tezgâhlarda gezinmeye başlamıştı. Herhangi bir elektronik cihaza yazmam halinde veriyi yeniden DGK’dan gizlememiz gerekeceğinden, bir kâğıt kalem bulmalıydım. Ben zihnimi ekranlara bölebiliyor, değerlendirebiliyordum ama Emir’e ezberlediklerimi daha temiz bir şekilde aktarabilmem gerekiyordu.

“İşte o, senin sihrin Buzlar Komutanı.”

Çekmecelerin sensörünü aktif ettiğimde hologramlar yükselerek içinde bulunan ürünler gösterildiği için işim kolay olmalıydı ama teknoloji dünyasında, kâğıt ve kaleme de pek yer kalmamıştı. Yine de manuel yoldan kullanılan cihazların bulunduğu bir dolapta kâğıt kaleme de rastladım ve Emir’in yanına döndüm. O sırada Emir de laboratuvarın kamera görüntüleriyle ilgileniyordu. Her anı gizleyerek ve kanıtları silerek yaşamak, Varna dışında Hiçlerle savaşarak yaşamaktan bile daha zordu.

Kâğıda gördüğüm hologramı aktardıktan sonra kâğıdı Emir’in de görebileceği şekilde cam tezgâhta aramıza doğru kaydırdım. Değerlendirmek için ona da ihtiyacım vardı. Hayatta benim için her şey denklemdi ve her denklemi de çözülmeyi bekleyen basit bir matematik sorusu olarak görürdüm ama Demir Aslan Varnalı, çözmeye çalıştıkça daha da karmaşıklaşan bir bilinmeyendi. Dışarıdan bir görüşe daha ihtiyacım vardı.

Emir kâğıdı kendisine biraz daha çekti. Mavi hareleri satırlar arasında gezinirken birkaç saniye boyunca konuşmadı. Sadece inceliyordu. Ben hologramı ezberlemiştim ama Emir, gördüğü verileri parçalarına ayırıp anlamlandırıyordu. Parmağının ucunu ilk satıra koydu. “Nöro-baskılayıcı çekirdek,”

Kaşları hafifçe çatıldı. O da benim gibi böyle bir sonucu beklemiyordu. Yüzümün halini bilmiyordum ama en az Emir kadar şaşkın görünüyor olmalıydım. “Serumun ana yapısı bu. Hedef, limbik sistem.” dediğinde yavaşça başımı salladım. Limbik sistem, duyguların olduğu beyin bölgesiydi. “Fiziksel bir etkisi yok.” diyerek kalemin ucunu kâğıtta, verilerde gezdirdim. Yani, Aslan’ın o hale gelişi, serumun amaçladığı sonuç ya da sonuca giden süreç değil, yan etkiydi. Serum tamamen nörolojik amaçlar güdüyordu. Etki kaslara, reflekslere değil de, duygulara gidiyordu.

Emir, “Empati inhibisyon modülü.” diyerek benim de gördüğüm detayları dile getirirken yutkundum. Görüyordum görmesine de, anlamlandırmak konusunda Emir’e ihtiyacım vardı. DGK’nın savaş uçağını hacklerken dahi zihnimi bu denli kullanmam gerekmemişti çünkü o zaman, çözüm benim için berrak bir şekilde önümdeydi. Birkaç kod ve işte, çözmek basitti. Şimdi ise, kafam karman çormanmış gibi hissediyordum.

“Bu bileşen beynin özellikle duygusal bağ kuran bölgelerini yavaşlatıyor.” derken parmağını kâğıt üzerinde gezdirerek ilgili kısımları gösteriyordu. “Hafıza-duygu ayrıştırıcısı. Normalde beyin bir anıyı hatırladığında ona bağlı duygu da açığa çıkar ama bu bileşen o bağı kesiyor. Yani… DGK’nın çiplerinin amaçladığı gibi direkt anıyı unutmuyor. Fark olarak anıyı hatırlıyor ama duyguları hissetmesine engel oluyor.”

Karmakarışık zihnimde bildiklerimle gördüklerimi doğru yerlere oturtmama yardımcı oluyordu. Anlattığı çoğu şeyi hologramı ilk gördüğümden beridir karmaşık bir şekilde düşünüyordum ama o sırasıyla anlamlandırabiliyordu. Parmağı nano taşıyıcı satırına geçti. “Nano-vektör sürüleri.” dediğinde “Mikroskobik taşıyıcılar.” diye mırıldandım.

“Evet. Serumu rastgele yaymıyorlar. Beyindeki belirli bölgeleri seçip doğrudan oraya gidiyorlar.”

Elimdeki kalemi alıp kâğıda birkaç küçük nokta çizerek beyninde etkilenen kısımları gösterdi. “Bu yüzden serum bu kadar etkili. Bütün zihni kapatmıyor, sadece gerekli bölgeleri hedef alıyor.” dedikten sonra o da parmağının ucuyla gözlerimin takıldığı kısmı gösterdi. “Duygu baskılama yüzde seksen iki.” diye sesli okuduğunda sıkkın bir nefes alıp verdim. Emir’in gözleri bana döndüğünde ben de refleks olarak başımı ve gözlerimi ona çevirdim. Gözleri yüzümde gezindikten sonra o da sıkkın bir nefes alıp verdi, tekrar kâğıda odaklandı. Yüzüme bakarken hologramı inceler gibi incelemişti ve asıl önemli olan şey, yüzümdeki denklemi çözmüştü. Kendim için bilinmeyen tutmaya devam ederek sormadım, ben de gözlerimi kâğıda geçirdiğim hologram özetine çevirdim.

Emir, “Anormal bir oran.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Elinden kalemi aldım. Kâğıdın boş kısmına küçük bir şema çizerken Emir’e de sesli bir şekilde anlatarak düşündüm. Anlattıklarımı Emir de biliyor olmalıydı ama sesli düşünmeye ihtiyacım vardı. “Yüzde yirmi, hafif baskılama yaratır. Yüzde kırkta kontrol kaybı başlar. Yüzde altmışta zihinsel çöküş riski oluşur. Yüzde seksende sistem kapanır.” dedikten sonra kalemin ucuyla cihazın ölçtüğü oranı tekrar gösterdim ve fısıldar gibi tekrarladım. “Yüzde seksen iki…”

Kendisini adeta duygusal komaya sokuyordu. Bu, yeşillerindeki boş bakışları açıklıyordu ama bazen de… Boş bakmıyor gibilerdi. Aslan gibi bir hain, kusursuz bir oyun sergilemeyi başarırdı ama oyununda sabah akşam aldığı bu serumun da mı etkisi vardı?

“Kendisine enjekte ettiği kapsül tamamen dolu muydu?”

Zihnimde o anı tekrar yaşarken “Evet.” dedim.

“Bu dozu alan biri normalde ayakta kalmamalı.” dediğinde gözlerim Emir’e döndü. “Pek ayakta sayılmazdı zaten.” derken, o halini tekrar ve tekrar düşündüm. Dağ gibi adam, devrilmişti.

Emir, “Kaç günde bir enjekte ediyor sence?” dediğinde isterik bir şekilde güldüm. Kaç günde mi? “Günde iki kere.”

Mavi harelerinde göz bebekleri irileşirken kaşları şaşkınlıkla kalktı. “Günde iki kere, normal insanların yüzde onunu bile tolere edemeyeceği bir serum kullanıp tekrar ayağa mı kalkıyor? Bu doz seviyesi normal bir insanda bilinç çökmesine yol açar.”

Gözlerim kâğıda doğru dalarken hafifçe omuz silktim. Heceler dudaklarımdan yavaş bir şekilde çıkarken “Belki de çöküyordur.” dedim. Dengeli biri değildi, öngörülmez, kontrol edilemezdi. Hâlâ yapabildiklerine bakılırsa zekâsı zarar görmemişti ama duyguları… Duyguları kendisine açtığı savaşın gazisiydi. Niye böyle bir savaş açmıştı ki? Ve… Ne zaman başlamıştı? Tam olarak ne zaman bu savaşı başlatmıştı ve bu serumun etkisi neyi değiştirmişti?

Parmağının ucunu kâğıtta, anlattıkça gezdirmeye devam etti. “Adaptif tolerans düzenleyici. Bu olmadan o dozda yaşayamazdı zaten. Vücudunu seruma zamanla alışmaya zorlayan şey bu.” Nefesini yavaşça verdi ve yeni bir satırı gösterdi. “Hücresel yenilenme faktörleri. Fiziksel yan etkileri azaltmak için tabii. Sinir sistemi bu kadar baskıya normalde dayanamamalı. Bu bileşenler hücre hasarını yavaşlatıyor.” dedikten sonra başını iki yana salladı. “Ama sonsuza kadar değil.”

Uzun vadede, kendini çürütüyordu. Emir gözlerini bana çevirdiğinde dudaklarımı kemirmeyi kestim ve omuzlarımı dikleştirdim. “Bu serum bir insan zihninin kendi kendisini parçalamadan ne kadar baskılayabileceğini görmek için yapılan bir deney adeta. Denek değil, kurban etmiş gibi kendini. Bir yandan da, müthiş bir ürün. Hiçbir boşluk yok, her ihtimali düşünerek birleştirmiş. Bu serumu tek başına ürettiyse, piç kurusuna hakkını vermek lazım. Bayağı zeki.”

“Üretmiş olabilir.” diye mırıldandım. Bir müttefikken güven verebilecek kadar, düşmanken ise korku salabilecek kadar zekiydi. Ben de zamanında güvenmiştim ama şimdi, korkmuyordum.

“Eklediği koruyucu bileşenlere rağmen, yine de hâlâ hayatta ve hatta ayakta, bu kadar güçlü olması neredeyse imkânsız. Zaten bu dozla başlamış olamaz. Böyle bir ihtimal yok.”

“Git gide arttırmış olmalı.” derken bir elim enseme doğru gitti. Diğer elimdeki kalemi sertçe tezgâha bıraktım. Parmaklarımla tezgâhta gergin bir ritim tutmaya başlarken midemin kasıldığını hissediyordum. Enseme götürdüğüm soğuk parmaklarımı yanan ensemde gezdirirken iyi gelmesini umuyordum ama en başta başımın sancısı geçebilecek gibi geldi.

Ben düşüncelerimi kendime bile aktaramadığım için sessiz kalırken Emir tekrar konuşmaya başlayınca dikkat kesilmeye çalıştım. “Vücudu zamanla alışmış, aynı etki için daha fazla doza ihtiyaç duymuştur. Yıllar içerisinde kademeli olarak arttırmış olmalı. Bu doza erişmesi için en aşağı yedi, sekiz yıl gerekir.”

“Sekiz yıldır burada.”

DGK’da.

Düşmanın arasında, bir Yankı haini.

Sesimi duyana kadar dile getireceğimi de, bunu düşündüğümü de bilmiyordum. Kendi söylediğim vücudumun kaskatı kesilmesini sağlamıştı. Gözlerim kâğıtta gezinirken Emir birkaç saniye cevap vermedi. Ardından, “Yani?” diye sorduğunda gözlerim ona doğru döndü. Ne diyeceğimi bilemediğim birkaç saniye boyunca baktım. Ben de kendime ‘Yani?’ diye sordum ama cevabı alamadım. Ne demek istemiştim? Neden öyle düşünmüştüm?

Sebep aradığım bir sürenin ardından “Kendi kendisine böyle bir şey yapması pek ihtimalli gelmiyor.” dediğimde tekrar “Yani?” diye sordu. Ne demek istediğimi anlar gibi bakıyordu ama bizzat söylemem için ısrarcı davranıyordu. O sırada da gözleri seruma dahi duymadığı bir şaşkınlıkla bana bakıyordu. Daha doğrusu, mavi hareleri şaşkınlık değil, dehşet barındırıyordu. Yargılar gibi bakmıyordu ama… Bir hayli sorguluyordu ve böyle bakması düşüncemden şüphelenmemi ya da böyle düşünebildiğim için suçlu hissetmemi sağlıyordu.

Gergin bir şekilde “Emir.” dediğimde gözlerinin yansıttıklarına rağmen sakin bir tavırla, “Sence ne?” diye sordu. “Noyan Varnalı’nın oğlunu kontrol etme çabası olabilir mi? Belki de yıllardır onu bağımlı ediyor, resmen duygusal komaya sokuyordur.” dediğimde kaşlarını kaldırdı. Duymayı beklediği cevabı vermeden önce sıkkın bir nefes alıp verdim ve “İlk günden beri.” diye ekledim. Sekiz yıl önce, hainliğinin ilk gününden beri.

“Ve bu onu gözlerinde mağdur hale mi getirir?”

Göğsüm yanarken “Hayır tabii ki.” diyerek ayaklandım. O sıra tezgâha çarptığım için birkaç hafif şişe devrildi. Oyalanma ihtiyacıyla şişeleri düzelttiğim sırada “Ama bazı şeyleri açıklar.” dedim.

“İhanetini mi?”

Son şişeyi gürültüyle haznesine bırakıp sinirle Emir’e dönerken “Hayır!” diye sesimi yükselttim. Yüzüm buruştu. Ellerimi havada öylesine hareketlendirip “Öyle bir şey demek istemiyorum.” dedim. Hâlâ oturduğu yerden kıpırdamamıştı. Başı bana dönüktü. Temkinli bir sakinlik içerisinde gibi görünse de sınır da bilmeyerek soruyordu. Kaşları kalktığında uyaran bir şekilde “Emir.” dedim.

Döner sandalyede tamamen bana döndü. O sıra bir elim tezgâha yaslanarak destek alırken diğer elimi de tekrar enseme götürdüm. Gözlerimi kaçırmak istemediğim için o beni daha da geren bakışlarına direndim. Gözleri bacağıma indiğinde ayağımla gergin bir ritim tuttuğumu fark ettim. Sinirle nefes verip tezgâha doğru hafifçe yana eğilmiş vücudumu doğrulttum, elimi de tezgâhtan çekip yanıma indirdim ve dik durdum.

Gözleri tekrar gözlerime yükseldi. Gözlerinden ve yüzünden okunan duyguları sildi, daha otoriter bir tavra büründü ama sildiği duygunun, ‘hayal kırıklığı’ olduğunu da fark etmiştim. Bu fark ediş, göğsüme bir yumru şeklinde oturdu. Neye dair hayali olduğunu düşünmek istemedim, çünkü ne yaparak kırdığımı öğrenmek istemiyordum. “Sen bir gün, DGK’nın savaş araç ve silahlarının kodlarını üretebilecek, DGK’da o kadar yükselebilecek kadar güçlü ve zeki bir askersin İmre.”

Kendimle gururlanmaktan oldukça uzak hissetsem de başımı yavaşça salladım. Bir övgü olmadığını biliyordum, bu cümlesinin bir ‘ama’sı vardı ve yoldaydı.

Beklediğim gibi “Ama,” dediğinde yutkundum. “Senin de Aslan gibi yaklaşık sekiz yıldır kullandığın bir çeşit kırmızı serumun var.” derken başıyla cihazdaki kırmızı serumu gösterdi.

Sesimi temizleyip “Anlamıyorum.” dediğimde ‘yapma’ der gibi gülümsedi. Ayakta dikilmek zorlaştığı için döner sandalyeyi biraz geriye çektim ve yavaşça oturdum. İstemsizce oyalandığım hareketlerim sonunda bittiğinde başımı doğrultup devamını dinlemek üzere Emir’e baktım. “O serum damarlarından çekilirse, yoksunluğunda ne hale dönüşeceğine dair endişeliyim.”

Kelimelerini seçerek konuşuyordu ama ben anlamlarını seçmek istemiyordum. Tekrar, “Anlamıyorum.” dediğimde “Anlayabilecek kadar zekisin.” dedi ve çenem sinirle gerildi. Demir Aslan Varnalı’ya dair nefretin yumuşarsa, savaşta yenilirsin, diyordu. Kullandığım kırmızı serum, Aslan’ın ihanetine duyduğum kin, öfke ve nefretti. Bunlar seyrelirse, kanımdaki baskı giderse, dönüşeceğim kadına dair endişeli olduğunu söylemişti. O kadın olmazsam, bir gün amacıma ulaşıp DGK’nın silahlarına ve araçlarına kodlarımla sahip olabileceğimi düşünüyordu ama eğer o kadın olursam, bu savaşı kaybedeceğimi dile getiriyordu. Bu savaşı kaybetmek, Yankı’ya sırt dönmekti. Yankı’ya, aileme, dostlarıma ve askerlerime…

“Sen bilmiyor musun…” diye sinirle konuşmaya başladığımda ‘gerek yok’ der gibi elini hafifçe kaldırarak susmamı istedi. Devamında ne anlatacağımdan pek emin olmadığım için susmayı kabul ettim ama sinirle bakmayı sürdürdüm. Bakışlarımı susturamıyordum. Mide kasılmam artmıştı.

Gözlerimle savaştığım Emir, barış bayrağı sallar gibi şefkatle baktı. Yargılamasa da sorgulayan bakışları dağıldığında, dikleştirdiğim omuzlarım gevşemeye başladı. Yere yasladığı ayağıyla çekerek sandalyesini bana yakınlaştırdığında dizlerimiz birbirine değdi. Ellerimi, tırnaklarımı geçirdiğim sandalye kollarından aldı ve dizlerimizin üstüne kenetli bir şekilde yasladı. Başparmakları tenimi okşadıkça gevşerken yutkundum. Başını başıma doğru eğip kaşlarını kaldırırken yavaşça gülümsedi. Şu an bu odada bir savaşta olmadığımı, karşımdakinin de düşman olmadığını anımsamak düşüncelerimi berraklaştırıyordu. Beni yenmeye, öldürmeye çalışan bir düşman değildi evet ama bakışları, söyledikleri çıplak elle kalbimi sıkabiliyordu.

“Dünyadaki hiçbir serumun gücü bir adamın ne zihnini, ne de kalbini yerinden çıkarıp başkasını koymaya yetmez.” dediğimde yavaşça başını onaylar şekilde salladı. İlgiyle dinliyordu. Şu an söylemeye başladıklarıma inanır gibi bakması beni rahatlattı. Az evvel bakışları köşeye sıkışmış hissetmemi sağlıyordu –ki biri silahı suratıma tutsa köşeye sıkışmış hissetmezdim ama o bakışlara karşı savunmasız hissetmiştim- ama şu an öyle değildi. İlk tepkisi sorgulamak olsa da şimdi anlayarak bakıyordu ve içime su serpiyordu. Emir’in düşüncelerini ne kadar da çok önemsediğimi fark ettim. O, beni yaralayacak bir şeye inanırsa yaralanırdım ama şimdi bana inanarak bakıyordu. Zaten, dürüst yaklaşıyordum. “Ve dünya üzerindeki hiçbir gerçek ya da yalan, ihanetini açıklayamaz.”

Tekrar başını onaylar şekilde salladı. “Belki de onun gibi bir acımasız bile bir yandan DGK’nın mağdurudur.” derken gözlerimin önüne, vücudunun son hali geldi. Kimyasal, fiziksel işkencelerin izleriyle doluydu. DGK’nın, sırf açık emiri yerine getirmedi diye haftalardır ona eziyet ettikleri doğruydu. Bu sekiz yıldır farklı yollarla sürüyor olabilirdi. DGK, kendi üyelerine bile eziyet eden bir kuruluştu. Belki de, Kurucu Konsey içerisinde dahi Noyan Varnalı, diğer üyelere zaman zaman eziyet ediyordu, bilemezdim. “Belki de gerçekten bu serumla onu bağımlı etmişlerdir. Kendilerine ve…” dedikten sonra yavaşça omuz silkip “Duygusuzluğa.” diye ekledim. “Ama hâlâ hayattaysa, doz giderek artmıştır. Bu serumu günde iki kere kullanıp yine de ayağa kalkabiliyorsa ne kadar güçlü bir zihne ve vücuda sahip olduğu ortada. Yani, DGK onu ne çiplerle ne de bu serumla olmadığı bir adama çeviremez.”

Bu hain olduğunu bilmediğimiz zamanlardan beridir onu tanıyan herkesin kabulündeydi. Aslan bölgemizin hem zihnen, hem fiziken potansiyeli en yüksek direnişçi üyesiydi. Şimdi buradaki başarılarına bakılınca, potansiyelini düşman tarafında olsa da kanıtlayıp duruyordu. Zekâsı zarar görmemişti, korgeneraldi. Yıkılıp da yerine Varna ülkesi kurulmadan önce bu topraklarda hâkimiyet süren ülkenin birden fazla şehrine tekabül eden bir büyüklükte alanı, tek başına komuta ediyordu. Üstelik, duygusuz da değildi. Öfkesi, kini, hazımsızlığı gibi kalbinin çürümüşlüğünü gösteren tüm duyguları onunlaydı. Bu serumla neyi amaçlayıp ne gibi etkiler elde ettiğini henüz bilmiyordum ama DGK’nın halkına çiplerle ve işlemlerle yapabildiği gibi birine dönüşmediği de kesindi. Hâlâ kendisiydi, kontrol ondaydı ve kararları zihnini temsil ediyordu. O da, DGK’nın zalim celladı olmaya karar veriyordu. Her gün, tekrar.

“Ayrıca sağlam bir iradesi vardır.” derken, ne tezattır ki aşığımken nasıl da hiç tanımadığımı, düşmanımken ise ne kadar iyi tanıdığımı fark ettim. Tanıdık bir yabancıydı ve bu birbirinden iki ucu da aynı anda yaşayabiliyordum. Onu hem hiç tanımıyor, hem de her zerresini ezberimde tutabiliyordum. “DGK onu yakalayıp zorla damarına enjekte etmiyor sonuçta. Gizli bir laboratuvarda kendi kendisine bunu yapıyor. Yani, inanması güç olsa da bunu kendisine o yapıyor. Kaldı ki bu serum düşünceleri değiştiremez, düşüncelerine dair bir etkisi yok, duygulara etki ediyor. Buna rağmen duyguları bile değiştiremez, sadece bastırır. Duygularını silmiyor, yaşamasına engel oluyor.”

Yani, kararlar onun kararlarıydı. Duygular onun duygularıydı. Bu serum sadece duygularını hissetmesine engel olabilirdi. Kaldı ki bu doza kadar yükseldiyse, serumun etkilerini gittikçe yetersiz buluyordu. Bu da her şeye rağmen bir şekilde duygularını yaşamaya devam ettiğini gösteriyordu. Yaşadığı duyguları da şu an olduğu halse, tablo basitti. O acımasız bir haindi.

Emir sessizce dinlemeyi sürdürdüğünde, sadece dinliyor olmasının bile berraklaşan düşüncelerimi sırasıyla gediklerine yerleştirebilmeme yardımcı olduğunu düşünüp minnettar kaldım. Üstünde durmak istemediğim, sırf böyle bir konuyu açtığı için bile bağır çağır inkâr edip bir daha yapmamasına ikna etmek istediğim bir durum olsa da, konuyu tamamen kapatabilmek için “Yani merak etme,” dedim. Birkaç saniye ne şekilde izah edebileceğimden emin olamadım. En sonunda “Onu mağdur görüp de merhamet etmem.” demeyi tercih ettim. İsterik bir şekilde gülümserken gözlerimdeki hayali alevlerin sıcaklığını hissedebiliyordum. “Ailemi, dostlarımı, askerlerimi öldüren, öldürten bir adama,” dedikten sonra başımı onaylamaz şekilde salladım. “Merhamet etmem.”

“Bir gün bu fikrine dair şüpheye düşersen, benimle paylaşır mısın?”

Dişlerimin arasından “Düşmem,” dedim. “Emir,” dedikten sonra isterik bir şekilde güldüm. “Her şeyi biliyorsun…”

Bana yaşattıklarını, beni getirdiği hali… Sadece ailemin, dostlarımın, askerlerimin bile değil… O çok daha fazlasının katiliydi. Bana yaşattığı kayıpların ne izahı, ne de rücusu mümkündü. Bu serumu kullanmak bir yana, damarından kanını son damlasına kadar akıtsa, kalbi bu serumu pompalasa bile ihanetlerini açıklamaz, temize çıkaramazdı. Kaldı ki Aslan’ın temize çıkarma çabası bile yoktu. Her şeyi kabul ediyor, övünüyordu. Sadece, beni hiçbir zaman sevmediğini kabul etmiyordu. Sadece o konuda inkâr ediyor, hep sevdiğini iddia ediyordu. Hâlâ sevdiğini…

Emir de her şeyi biliyordu, çoğuna şahit de olmuştu. “Evet. Her şeyi biliyorum.” dedi kendine güvenerek. Dediğimi onaylasa ve kendisine bu kadar güvenerek konuşsa da, söylediği huzursuz hissettirdi. Her şeyi biliyorum o yüzden soruyorum zaten, der gibiydi. Tekrar sordu. “Benimle paylaşır mısın?”

Ne kadar ihtimalsiz olduğunu anlatma çabamdan vazgeçip “İçin rahatlayacaksa, evet.” dedim. Birkaç saniye sonra ekleme ihtiyacı hissettim. “Ama öyle bir şey olmayacak.”

“Öyleyse, bir gün zaferimize şarap kaldırırız.” diye hatırlattı. Öyle, anlaşmıştık. Bu serumu kullanmasam da benim de duygulara ayıracak zamanım yoktu ve her şey bittiğinde zaferimizi kutlarken şerefe yapabileceğimizi, o zaman bir şeyler deneyebileceğimizi söylemiştim. Gelişen durumlar ve Aslan’ın kuyruğuma basıp durması neticesinde Emir’le yakınlaşmalar yaşamaya başlamıştık ama ondan bir gün hoşlandığıma emin olursam bile bu ilişkiyi tamamen yaşamak için Yankı’nın zaferini beklerdim. Aslan’ın sevgilisi olan gözü aşktan dönmüş, toz pembe hayalleri olan o genç kız değildim artık. Savaşın ortasında hem asker, hem âşık kalamayacağımı biliyordum. Bir yandan… Yeniden âşık olamayacağımı da bilir gibiydim ama Emir’in beni yanıltmasını umuyordum.

“Kırmızı şarap.” diye hatırlattım ben de. Eğer sen düşmezsen, Yankı da düşmez, diyordu. Şu an Duman haricinde Yankı’yı zafere götürebilecek konuma sahip sayılı kişilerdendim. Yankı bünyesinde üstüm olan çok kişi olsa da, DGK’nın ininde olmak konumumu savaşımız için vazgeçilmez kılıyordu. Duman da, Yankı bünyesinde bir rütbesi varsa bile en baştakilerden biri olmadığı kesindi, ona rağmen en baştakilerden daha çok hamle yapabilmişti bu savaşta. Savaştaki konum ve rütbe, paralel ilerleyemeyebiliyordu. Bu sebeple Yankı’nın en yetkili kişisi her kimse, üyeler arasında gizlilik esas olduğundan ve kimseye ihtiyacı olduğundan daha fazla bilgi yük edilmediğinden bilmiyordum, onun bile Duman açığa çıkmasın diye, kendisini feda edebileceğine emindim.

Gözleri gülümseyen dudaklarıma doğru indiğinde gözlerimi seruma doğru çevirip “Sence neyi amaçlıyor?” diye sordum. O sıra ellerimi ellerinden çekip cihaza doğru sandalyemle yakınlaşmak istediğimde müsaade ederek sandalyesiyle geriye kaydı ve cihazın karşısındaki konumumuzu aldık. Gözlerim serumla, hologram özetini döktüğüm kâğıt arasında gezindi. Emir sesini temizledi. Birkaç saniye es verdi. Ardından, “İpe sapa gelmez biri. Öfkesiyle, egosuyla, hırsıyla hareket ediyor. Belki de kendisini kontrol altında tutmaya çalışıyordur. İlk niyeti budur, sonra bağımlı olmuştur.” dediğinde “Olabilir.” diye mırıldandım. Dudağımın kenarını kemirerek düşündüğüm birkaç saniyenin ardından gözlerimi ve başımı Emir’den yana çevirdim. “Öğrenmemizin bir yolu var.”

Gözleri kısıldı. Anlamıştı. “Yoksun bırakacaksın.”

Başımı onaylar şekilde salladım. “Ama nasıl?” diye sordum. Her sabah ve akşam o laboratuvara girme yolu bulup o kendisine enjekte etmeden sıvıyı değiştirme şansım yoktu. Belki de sıvıyı enjekte etmeden hemen önce üretiyordu. Sonuçta bugün kullandığını cihazda üretip öyle almıştı. Acele etmiş olmalıydı ki son damlası yeni kapsüle damlamıştı.

Düşünürken dalan gözlerimi Emir’e odaklarken kırpıştırıp “Bileşenleri değiştirmem lazım.” dedim. Eğer cihazın kullandığı maddelerin kapsüllerini değiştirirsem, her yeni serum yapışına müdahale etmem gerekmezdi. Direkt, yerine koyduğum malzemelerle serumu üretmiş olurdu. Yani, serumun kendisini değil, üretim sistemine giren ana maddeleri değiştirecektim. Serumu ürettikten sonra bir de içeriğini incelemiyorsa, anlamazdı. “Ve, yeni karışımın viskozitesi, rengi ve nano parıltısı aynı olmalı.”

Emir, “Kırmızı, yoğun kıvamlı ve parıltılı görünmeli.” derken o da düşünceli bir şekilde gözlerini laboratuvarda gezdirdi. Kodlar konusunda ben iyi olabilirdim ama kimya konusunda şüphesiz Emir daha iyiydi. Yıllarını burada, benim öğrenme imkânı bulduğumdan çok daha iyi bir teknolojiyle geçirmişti. Ben de burada bulunduğum aylar içerisinde her konuda Emir’den bilgi ve ders alıyordum, hızlıca açığı kapatmak niyetindeydim. Gözleri bana döndü. “Benzer görüntüyü sağlamak kolay,” dedi sakin bir özgüvenle. “Asıl seruma optik ve fiziksel olarak birebir eşdeğer bir karışım oluşturacak bileşenleri hallederim. Yoğunluğu, kimyasal kokusu, ışık kırılımı, hatta nano parıltısı bile eşleşir. Görsel olarak ayırt edemez.” dediğinde memnun kalarak kolunu sıvazladım. Sırtımı yaslamaya alışık değildim, daha doğrusu bir kere devrildikten sonra aksine ant içmiştim ama Emir’e güvenebileceğime inandığım her seferinde içim rahatlıyordu.

Kolundaki temasımıza baktı. Yumuşak bakışlı gözleri gözlerime yükseldi. O gülümsediği sırada elimi tekrar bacağıma doğru çektim. Başını yavaşça iki yana salladı ve söyleyeceği şey tatsız olduğundan gülümsemesi de hafifledi. “Sorun, Aslan’ın laboratuvarındaki asıl bileşenlerle değiştirmek.”

“Onu da ben hallederim.” dedim. Henüz nasıl olacağını bilmiyordum ama bir yolunu bulup doğru zamanda oraya tekrar girecektim.

“Yoksunluk süreci?” diye sordum. Tahmin edebiliyordum ama daha kapsamlı bilgileriyle daha gerçek sonuçları dile getirebilirdi. “Durumu çözmemeli.” diye ekledim. Yoksunluk belirtileri dolayısıyla aslında serumu almadığını fark ederse, çevirdiğim dolabı da anlardı. Böylelikle, serumun ondaki asıl etkilerini anlayamadan durumu düzeltmiş olurdu. Benim de laboratuvara tekrar girme ihtimalim neredeyse kalmazdı. Tabii kendince intikam alıp bedel de ödetmek isterdi ama bu kısmıyla ilgilenmiyordum. Gerçek yüzünü görmek istiyorsam, maskesinin düştüğünü fark etmemeliydi.

“Serum kesildiğinde ilk on iki saat hiçbir şey anlamaz çünkü eski dozun etkisinde olur hâlâ ama huzursuzluk, dikkat dağınıklığı yaşamaya başlayabilir. Yirmi dört saate ererken bu durum artar, muhtemelen fark eder ama anlamlandıramaz. Kırk sekiz saate doğru, çarpıntı, nefes düzensizliği, titreme, kasılma başlayabilir. Zihni de karışır. İki üç gün içerisinde patlamalar başlar. Zihinsel, duygusal olarak bastırdığı durumlar suyun üstüne çıkarken fiziksel olarak da uyku problemleri, kasılmalar, terlemeler, kondisyon kaybı, baş ağrıları ve türevi durumlar da eklenir. Duygularını bastırmakta zorlanır. Beşinci güne kadar artık tam çöküşü yaşar. Fiziksel olarak da etkileri artar ama asıl sonuç duygularında olur. Bastırdığı duyguları geri gelir ama kontrolsüz ve yoğun şekilde.”

“O günlerde gözüne görünmesen iyi olabilir.” dediğimde, hafifçe güldü. Her nedense Emir’i henüz öldürmemişti. DGK’nın gözüne batmamak için olsa, eski orgeneralin ölmesini göze almazdı ama Emir’e dair başka planları ya da çıkarı var gibiydi, bilemiyordum. Yine de Aslan’ın bastırmak istediği şey öfkesiyse, amacı kendini zapdetmekse duygu patlaması yaşadığında sonuçlarını düşünmeden Emir’i öldürebilirdi. Kıskandığı, hazmedemediği kesindi.

“Aslında, sen de.” dedi. Bakışlarına endişe düşmüştü. Hafifçe omuz silktim. Gözlerimin önüne, öldüğümü sanıp kafasına sıkacağı o an gelip geçti. Ölmemi istemiyordu. Buraya getirdiğinden beridir hatta buraya getirirken bile bir şekilde hayatta kalmamı sağlamıştı. “Beni öldüreceğini sanmıyorum.” dedim. Bunu söylemek zorunda kalmak garip hissettirdi ama garip olan bir şey yoktu. O sevdiğini iddia ettiği herkesi öldürmüştü, beni de öldürebilirdi.

“Öldürmese bile zarar verebilir. Benim kadar sana da öfkeli.”

Benim de hain olduğumu söylemişti. Bu suçlaması sinirlerimi bozuyordu. İnandığı, inandığım her şeye ihanet etmiş, beni kimsesiz bırakmıştı ama hâlâ benim de hain olduğumu söylüyordu, tabii eğer Emir’e karşı bir şeyler hissedebiliyorsam. Söylediğine göre ben de ‘bize’ ihanet ediyordum. Nasıl böyle bir şey düşünebilirdi? Nasıl ‘biz’ diye bir şey kaldığını sanabilirdi? Bizi, o yok etmişti, evet benim zihnim her şeyi hatırlıyordu ama onun da bunu unutabilme şansı yoktu.

“Yakınlarında olup onu gözlemlemem lazım.” dedim. Uzak duramazdım. Bir şekilde üstesinden gelirdim. Sonuçta fiziksel olarak güçsüz olacaktı, beni öldürmeye ya da zarar vermeye çalışırsa bile, karşı koyabilirdim. “Asıl sorun, yoksunluğu fark edip durumu çözme ihtimali.”

“Yıllardır yetmediği için bu doza kadar geldiyse, bence yoksunluk yaşadığını değil, yeni dozun da yetmediğini düşünecek.”

Mantıklı geldiği için başımı onaylar şekilde salladım ve böyle olmasını umdum. “Ama bunu fazla sürdüremeyiz.” dedim. Eğer işe yararsa sonuçlarını, ondaki etkilerini gördükten sonra geri adım atmalıydık çünkü o serumu kullanmasının bir amacı vardı. O serumu kullanmadan benim de işime yaramayan birine dönüşecekse, olmazdı. Kendisini kontrol edemeyip hatalar yapan, şu anki halinden bile daha fazla hem bize hem de Yankı’ya tehlike saçan biri olmasını istemezdim. Bir süre ilerleyeceğim yolda varlığına ihtiyacım vardı. DGK’nın gözünden hemen şimdi düşerse, işime gelmezdi. Bir şekilde beni hayatta tutma gayreti gösteriyordu ve o yakınımdayken, onun karısıyken DGK imkânlarından daha fazla yararlanabiliyordum, amaçlarıma hizmet ediyordu. Hem DGK’ya dair verdiği açıkları yakalamam üzere Aslan yakınlarımda olmalıydı. O olmadan şimdilik bir kod izleme müfettişiydim ama o olduğunda korgeneral katında, daha fazla erişime sahiptim.

“Ben bileşenleri hazırlayayım, sen tekrar girme şansı bul ve sonrasını, sonra düşünelim.”

Ben de alayla “Emredersiniz komutanım.” dediğimde yamuk bir şekilde dudakları kıvrıldı, hafifçe güldü.

“Karşında korgeneral var.” diye diklendiğinde yakalarından tutarak kendime çektim. Cüsseliydi, pek hareket ettirememem gerekirdi ama çabama gönlü vardı, yüzü bir hayli yaklaştı. “Omzundaki rütbe yıldızlarını, gözlerinle de görmek ister misin korgeneral?”

Karşımda korgeneral olabilirdi ve hatta cüssesi de benden fazla olabilirdi ama ondan daha iyi dövüşür ve silah kullanırdım. İyi dövüşmek, ağırlık farkını kapatır, öne bile geçebilirdi. Aslan hem iyi dövüşüp hem de bir hayli cüsseli olduğu için onu dövüşerek yenemiyordum.

Yavaşça keyiften kıvrılmış dudağını yalarken gözleri yakınındaki gözlerimde gezindi. Bakışları parlıyordu. Elleri, bileklerime doğru gitti. Ellerimi çekmek yerine, bileklerimi kavradı ve başparmaklarıyla sevdi. “Hayatımda aldığım en güzel ölüm tehdidiydi.”

Mest olarak söylediği şeye hafifçe güldüm. Bakışları iyice derinleşince ellerimi yakalarından onu hafifçe ittirdikten sonra çektim. Muzip bir sırıtışla tek kaşını kaldırdığında gözlerimi kaçırarak tekrar güldüm ve ayaklandım. “Haber bekliyorum.” diyerek kapıya doğru ilerlemeye başladım. Aslan kendisine gelince ve odada olmadığımı fark edince peşime düşebilirdi. Emir’le laboratuvarda olduğumuzu öğrenirse de planımız suya düşerdi. Parçaları birleştirmekte zorlanmazdı.

Laboratuvardan çıkmak için dahi, Emir’in yetkisine ihtiyaç duyunca kapının karşısında duraksayıp omzumun ardından hâlâ oturduğu yerden beni izleyen Emir’e baktım. O yetki vermeden kapı açılmıyordu. Döner sandalyesini bana çevirmiş, ardında kalan tezgâha sırtını ve iki yanından kaldırdığı kollarını yaslamıştı. “Yetki, Sarfun.”

“Zor oluyor mu?”

Yetki vermek yerine soru sorduğunda kaşlarımı kaldırarak ona döndüm. “Onunla aynı odada olmak?”

Gözlerimin önünden jakuzide Aslan’la paylaştığımız anlar geçti. Az daha yıllar sonra tekrar birlikte olacaktık. Temaslarının umurumda olmadığı, gidip aynı temasları Emir’le de yaşamamı göze alabilecekse dilediği kadar yakınlaşabileceğine dair iddiamı inatla, meydan okuyarak sürdürsem de Aslan’dan çok bana zarar verdiğini hissetmiştim. Bu sebeple tekrar bu konuda meydan okumayı düşünmüyordum. Tanıdık bir düşmanın tenime teması, eski yaraları sızlatıyordu. Lanet gibi olan bir zihin yüzünden hiçbir detayı unutmazken bedenimle de hatırlamak istemiyordum. Yüz ifademi korurken başımı iki yana salladım. Emir’e belirli temaslardan bahsetmek istemiyordum. Ben bunu hırslı, kindar ve intikama, Aslan’ı yaralamaya aç tarafımla yapıyordum ama dışarıdan bakıldığında Emir’in yanlış bulacağını biliyordum. Niyetimi yanlış anlamasını ya da onun deyişiyle ‘kırmızı serum’u kaybetmeye başladığımı düşünmesini istemiyordum. Yeterince mesnetsiz tedirginliğe sahipti, dahasına lüzum yoktu.

Birkaç saniye düşünerek baktı. Her şeyi hatırlasam da bazen etrafımdakilerin de ne kadar zeki olabileceğini unutuyordum. Neyse ki, Emir zekâsını aleyhime kullanmak istemeyen biriydi ki, ne düşündüyse bile susmayı tercih etti. Başını onaylar şekilde sallayarak kolundaki saatinden kapıdan çıkmam için yetki verdi.

“Görüşürüz İmre Alaz.”

Başımla onayladıktan sonra kapalı dudaklarımın ardında gergin bir şekilde dilimi kemirerek laboratuvardan çıktım. Bir korgeneral olan Emir’in yanımdan eksilmesiyle yeniden dört yanım askerlerle sarıldı ve korgeneral katına kadar eşlik etmek üzere benimle ilerlediler. Benzeri kapsüllerden geçerken yumruklarımı sıkıp gevşetiyordum. Laboratuvarda belirli düşüncelerime sıkı sıkıya bağlanmış olsam da Emir’den uzaklaştıkça her ihtimal istemsizce zihnimde dolanıyordu.

Demir Aslan Varnalı, tam olarak hangi duygularını bastırmak için bu seruma ihtiyaç duyuyordu?

**

Ekipman masasından siyah tırmanma eldivenlerini aldım. Emniyet kemerini es geçip duvara yaklaştım. Yapay zekâ soğuk sesiyle “Güvenlik bağlantısı bulunamadı.” dediğinde ayağımı ilk çıkıntıya koyuyordum. Ses tekrar, “Uyarı. Emniyet kemeri takılmadı.” deyip kırmızı ışıklarla uyardığında “Kes sesini.” diye komut verdim. Soğuk sesinden nefret etsem de kaba emirleri ve hatta küfürlü komutları algılayıp yerine getirmesini seviyordum.

Metal yüzey ağırlığımı hissedince hafifçe şekil değiştirdi ve yüzey sertleşti. Parmak uçlarımla yukarıdaki dar tutamağı kavradım ve kendimi çektim. Salonun kontrol panelinin holografik ekranında nabız ritmim, kas yüküm, denge dağılımım ve düşme ihtimalim akıyordu. Korgeneral katındaki antrenman salonundaydım. Sıklıkla antrenman yapardım ama bugün ilk defa bu aleti deneyecektim. Salonun merkezinde tırmanma duvarı vardı. Aslan’ın da zamanında tırmanmayı sevdiğini biliyordum, bu aletin varlığına şaşırmamıştım. Yankıların bir kısmı tırmanmayı sevmez, bir kısmı bir hayli severdi ama her biri mutlaka tırmanırdı. Hayatta kalmak için aşılması gereken dağların yanı sıra, terk edilmiş, savaşlarla bir kısmı yıpranmış, bir kısmı yıkılmaya yüz tutmuş binalara da tırmanmamız gerekebiliyordu. Bulunduğumuz binaya Hiçler akın ettiğinde ve merdivenler kullanılamadığında geriye kalan çıkış yolu da binanın dış duvarı olurdu.

Yapı, yaklaşık eli metre yüksekliğindeydi. Tavana ulaştığında bile bitmiyor, üst bölüm holografik derinlik teknolojisiyle daha da yukarı uzuyormuş hissi yaratıyordu. Tavana kadar uzanan siyah metal yüzey, saniyeler içerisinde şekil değiştirebiliyordu. Duvarın içindeki manyetik plakalar hareket ediyor, yüzey buzlu kaya, dik uçurum, parçalanmış volkan kayası ve dar çıkıntılar, ne istersen oluşturabiliyordu. Zorluk seviyesi, antrenman yapanın tercihine göre seçilebiliyordu. Üst taraftaki projektör sistemleri ortamı tercihe göre değiştirebiliyordu. Kar fırtınası simülasyonu, yoğun sis, yapay rüzgâr veyahut düşük oksijen modu oluşturabiliyordu. İleri seviye fiziksel adaptasyon sistemiydi. Duvarın kenarlarında ince mavi çizgiler yanıp sönüyordu. Her çıkıntının altında sensörler vardı. Nereye bastığımı, ağırlığımı nasıl dağıttığımı, refleks süremi ölçüyordu. Bunun gibi bir antrenman aletini ilk defa kullanıyordum ama yıllarım daha kötü şartlarda tırmanarak geçmişti.

Az evvel antrenman duvarı gibi gözüken yapı, özel ayarımla birlikte şimdi dik, vahşi bir dağ yüzeyine dönüşmüştü. Yapay kar simülasyonu devreye girince, soğuk hava vantilatörlerden salona yayıldı.

Yüzey sürekli değişirken tutamakları kavrayıp kendimi çekerek tırmanmayı sürdürdüm. Tuttuğum çıkıntılar da, yükseldikten sonra ayağımı yasladığım yüzeyler de bazen sert bir kaya gibiyken bazen de buzlu ve kaygan hale gelip durumu zorlaştırıyordu. Yanı sıra yükseldikçe sistem de zorluğu arttırıyordu. Rüzgâr simülasyonu da eklendiğinde yandan gelen sert hava gevşeyerek örgümden kurtulan saçlarımı savurdu. Dar çıkıntılar titrerken parmaklarımı kayan yüzeye daha sert bastırdım. Tutunma noktaları küçülmüştü. Beyaz parçacıklar görüşü bozuyordu. Kaslarımı gerilirken yapay zekâ değerlerimi sesli okumaya başladı.

“Kullanıcı performansı analiz ediliyor.”

Ben tırmanmaya devam ederken yapay zekanın soğuk sesi kısa bir süre duraksamıştı. “Denge kontrolü, ortalamanın yüzde altmış bir üstünde. Refleks süresi, elit seviye. Kas verimliliği, yüzde doksan üç. Düşme ihtimali, düşük.”

Bu sırada otuz metreyi geçmiştim. Sistemin kaydettiği ortalama verilere göre ileri seviye sonuç verdiğim rapor edildiğinde burun kıvırıp “Beceriksiz DGK karıncaları.” diye mırıldandım. Bunca imkâna sahip olmalarına karşın işe yaramazlardı. Ellerinden ileri seviye silahları, araçları bıraksalar ve Yankılarla dövüşmeleri gerekse, çoğunun perti çıkardı. Tabii bazı askerler hariçti.

“Kullanıcı İmre Varnalı, son beş yıl içerisindeki en yüksek üçüncü performans olacak olması muhtemel.”

Tırmanmak kadar asılı kalmak da zor olsa da, duraksadım. Kaşlarım çatılırken başım sola doğru döndü. Kar fırtınası yüzünden görüşüm engelleniyordu ama holografik ekranın görebildiğim mavi ışıklarına ters bir şekilde baktım.

“İlki?”

“Mevcut rekor sahibi, Demir Aslan Varnalı.”

Çenem gerilirken gözlerimi devirdim. Holografik panelde eski kayıt açılmış olmalıydı ki yapay zekâ Aslan’ın rekoruna dair değerlendirme özetini dile getirdi. “Tamamlanan yükseklik, yetmiş üç metre.” dediğinde kar fırtınası simülasyonu yüzünden göremeyecek olsam da başım ve gözlerim tavana doğru yükseldi. Yaklaşık elli metre kadar uzandığını sanmıştım ama ya daha fazla yükselebiliyordu ya da bu ölçüm, başka bir antrenman odasında yapılmıştı. Üstte korgeneral katındakinden daha büyük bir antrenman odasının olabileceğini düşünmesem de, belki de sistem Varna gelinden veri topluyordu. Başkent mıntıkalarında, bu salondan daha büyük salonlar olmalıydı. Aslan da orada antrenman yapmış olabilirdi. “Emniyet bağlantısı, devre dışı. Yüksek irtifa modu, aktif. Görüş seviyesi, yüzde on sekiz. Düşüş sayısı, sıfır. Rekor değerlendirilmesi, insan sınırlarının üstünde.”

Sinirle, “İkincisi?” diye sordum ve tırmanmaya devam ettim. Duraksadıkça kaydedilen performansım düşüyordu. Rüzgâr ve kar gürültüsünde seslerin kaybolması gerekirdi ama benim sesim bizzat yapıda bulunan aletlerce duyulurken, yapay zekânın sesini de tırmandığım yapı bana duyuruyordu.

İkincisi, Batı Varna üçüncü mıntıkaya geldikçe belli ki mıntıka korgenerali Demir Aslan Varnalı’nın odasına da bir uğrayan Mira Zalim’e aitse günümü bu tırmanma duvarının rekorunu geçmekle geçirirdim. Evlendiğimiz gece haricinde Mira Zalim mıntıkaya geldiyse dahi korgeneral katında görmemiştim ama ilişkileri bu seviyeye geldiyse geçmişte daha sık görüşmüş olmalılardı. Görüşmelerinde bu antrenman odasını da kullanıyor olabilirdi. Yanı sıra, az evvel de düşündüğüm gibi belki de Varna genelinden veri topluyordu, bilemiyordum.

“İkinci sıra,” dediğinde dikkat kesildim. “Demir Aslan Varnalı.”

Gözlerimi tekrar devirirken alayla güldüm. Kendi rekorunu geçerek birinci olmuştu. “Emniyet bağlantısı, devre dışı. Tamamlanan yükseklik altmış dokuz metre. Ek yük modu, aktif.” dediğinde tırmanırken ek yük almadığıma dair pişmanlık duydum. Sadece kendi vücut ağırlığımla tırmanmak, yeterince zor değildi. “Sağ omuz yaralanması tespit edildi. Tırmanış devam etti.” dediğinde vücudunu düşündüm. DGK’nın son eziyeti dolayısıyla teninde birçok yara vardı ama onun öncesinde de vücudu zaten yara dolu olduğundan bu tırmanışında kazandığı yaranın hangisi olduğuna emin olamadım. Belki, iz kalmamıştı ya da yara izinin silinmesini sağlamıştı.

Tekrar yukarı uzanırken, sanki duvarı değil Aslan’ı geçmeye çalışmaya başlamıştım. Yapay zeka Aslan’ın verilerini akıtmaya devam etti. “Kullanıcı stabilitesi, yüksek. Risk seviyesi, orta. Emniyet bağlantısı, bulunamadı.”

Mademki Demir Aslan Varnalı emniyetsiz bir şekilde o yüksekliklere kadar çıkabiliyordu, ben de yapabilirdim. Sahada bunu ölçerek yapmazdık, belki de o yüksekliklere ben de erişmiştim. Düşmem, ölümüm demek olurdu ama yaşamanın da pek ilgi çekici yanı yoktu. Sırf savaşımdan dönmemek için hayatta kalıyordum ama konu Aslan oldukça, herhangi bir küçük detay bile benim için yeni bir savaşa dönüşebiliyordu. Şu anki savaşım, rekorunu geçmekti.

Başta geniş olan çıkıntılar daralmış, yüzey daha dik bir hal almıştı. Metal duvar artık kaya gibi görünüyordu. Yapay rüzgâr örgümü dağıtıp saçlarımı sürekli yüzüme savururken sağ ayağımı tekrar küçük bir çıkıntıya yerleştirip ağırlığımı yukarı verdim. Parmak uçlarımla ince yarığı yakaladım ve kendimi yukarı çektim. Sistem yüksek irtifa moduna geçtiğinde tavandaki ışıklar değiştirmiş, beyaz kar simülasyonu dolayısıyla görüşüm neredeyse sona ermişti. Biraz daha yükseldikten sonra bir tuhaflık hissederek başımı yukarı kaldırdım. Gözlerimi kırpıştırıp kısarak görmeye çalıştım. Bina tavanı uzakta kalırken yapının zirve noktasının alçaldığını gördüm. Zirve noktasına erişmek üzereydim ama tavandan hâlâ bir hayli uzaktım. Duvardaki hafif titreşimi de fark ettiğimde sinirle inledim ve bir küfür mırıldandım. Yapı kısalıyordu.

Aslan.

Dev tırmanma sistemi segment segment aşağı çekiliyordu. Ben yukarı tırmanmaya devam etsem bile, sistem beni tavandan uzaklaştırdığından bir anlamı yoktu. Kar simülasyonu ve yapay rüzgâr sona ermişti. Görüş imkânı bulduğumda sinirle aşağı baktım. Kontrol panelinin önündeydi. Bir eli holografik ekranın üzerindeydi.

Aramızda hâlâ metreler vardı ama beni duyabileceği kadar da yakınlaşmıştım. Sinirle “Ne yaptığını sanıyorsun?” diye sordum. Yeterince alçaldığımda atlayacaktım ama şimdilik yapıda asılı kalmaya devam etmek zorundaydım. Ve o bulunduğu yerde başını kaldırarak benimle konuşurken ben de başımı ona çevirip hafifçe eğerek bakıyordum.

Birkaç gündür aramıza sessizlik hâkimdi. Emir, bileşenleri halletmişti. Sıra bana gelmişti. Gizli odaya giriş yolları ararken ilk adım olarak onun yetki çipine ihtiyacım vardı ama Aslan aynı odada benimle karşılaşmamak konusunda özenle gayret gösteriyor gibiydi. Karşılaştığımızda da bakışlarıyla saldırmak haricinde uğraşmıyor, laf atmıyor başka odalara ya da gizli laboratuvarına geçiyordu. Ben de onunla sohbet etmek için yanıp tutuşmuyordum ama denk gelemezsek, yetki çipini de alamazdım. Gerginliğinin ve ters bakışlarının bir kısmının bizzat sahibi olmalıydım ama bir kısmı da Safiryellerle uğraşmasından kaynaklıydı. Varna savaşın eşiğindeydi ve faturasını da beni kurtarmak için DGK uçaklarıyla olay yerine gelip saldırının DGK’ca yapıldığı izlenimini oluşturan Demir Aslan Varnalı’ya kesmişti. Batı Varna’da bulunduğumuz için, Safiryel Devleti’ne yakın olan mıntıkalardan birindeydik ve sorumlu tutulmasıyla da birleşince savaşı söndürecek ya da komuta edecek kişi, Demir Aslan Varnalı seçilmişti. Bir noktada bu savaş körüklenirse ucunun tüm Varna’ya dokunacağı kesindi ama o güne dek, Aslan başlamak üzere olan savaşla uğraşırken ben de kendi planlarımı sürdürebilirdim. Safiryellerin, Varna çeperinin yakınlarına saldırmaya başladığını biliyordum. Henüz hava savunma sistemini geçerek Varna topraklarına saldırmamışlardı ama Varna’nın çevredeki gözlem kulelerini ve dronlarını vurmaya başlamışlardı. Varna da ya karşılık verecek ya da savaşın başlamaması adına Safiryelleri ikna edecekti. Bu da ancak ödün vermekle olurdu. Aslan’ın ödün verecek bir adam olduğunu düşünmüyordum ama DGK’nın emirlerinden tekrar çıkarsa, rütbesini kaybedebilirdi.

Varna’nın etrafını katmanlı savunma sistemleri çevrelerdi. Şehrin dışından bakıldığında ilk görülen şey, kilometreler boyunca uzanan koyu metal kuleler, yerde titreşen enerji hatları, gökyüzünde dolaşan devriye dronlarıydı. Ülkeyi çevreleyen ana çeper, kendini onaran alaşımlı yüzeyi, elektrik iletken katmanları, termal sensörleri, hareket algılayıcıları ve gerektiğinde aktif hale gelen ağır silah sistemleriyle yaşayan bir savunma ağı gibi çalışıyordu. Duvarın üzerinde sürekli akan mavi veri çizgileri vardı. Varna çevresine yerleştirilmiş dev gözlem kuleleri vardı. Safiryellerin saldırdıkları da bunlardı. Bu gözlem kulelerinde uzun menzilli tarayıcılar, ses analiz ve yüz tanıma, veri eşleştirme sistemleri olurdu. Yaklaşan kişiler DGK veri tabanıyla karşılaştırılırdı. Ülkenin dışında sürekli dolaşan otonom hava araçlarına yetişip saldırmak daha güç olsa da Safiryellerin birkaç tanesini düşürdüğünü biliyordum. Daha doğrusu, Emir biliyordu. Durumla daha çok Aslan ilgilendiği için Emir’in bildikleri de kısıtlıydı.

Haricen Varna dışında toprağın altına sensör ağı yerleştirilmişti. Çoğunlukla Hiçler’in sürü halinde yaklaşmaları durumunda önceden fark etmek içindi ama başkaca tespitler konusunda da yararlıydı. Yankıları da tespit etme yollarından biriydi. Varna’yı çevreleyen duvarların ve gözlem kulelerinin belirli bölgelerinde gizli savunma taretleri mevcuttu. Tehlike anında yüzey açılır, silah sistemleri çıkardı. Bunların yanı sıra kule ve sur manyetik topları vardı. Bunlar Varna’nın en korkutucu ağır silah sistemlerinden biriydi. Klasik top değildi çünkü barut kullanmıyorlardı, patlama ile ateş etmiyorlardı. Onun yerine elektromanyetik hızlandırma kullanıyorlardı. Çok güçlü enerji alanları oluşturuyor, metal çekirdeği ray boyunca itiyor ve mermiyi inanılmaz hızda fırlatıyordu. Atış öncesi topun gövdesinin çevresindeki dev manyetik halkalar ışımaya başlardı ve hedefi olanın kurtulma şansı yoktu. Ortamı titretir, göğüste hissedilen bir ses çıkarırdı. Tankları, hava araçlarını, ağır zırhlı birlikleri tek atışta yok edebilirdi. İnsansız ağır savaş araçlarına da sahiplerdi. Helix, denilen dikey füze sistemleri, Varna’ya saldırmayı düşünenler için en büyük caydırıcılardan biriydi. Uzun menzilli saldırı yapardı. Sadece patlayıcı değildi. Elektronik çökertme, biyolojik yakma ve nano parçalama taşıyabiliyordu. Varna, adeta yürüyen savunma platformuna da sahipti. Bunlar dört ayaklı, bina boyutunda, ağır zırhlı dev mekanik savaş makineleriydi. Varna henüz kullanmaya ihtiyaç duymamıştı. Bu savunma, çeper kırılırsa devreye girecekti. Şehre yaklaşan hava araçlarına karşı ‘Karahan’ denilen yakın savunma sistemi de mevcuttu. Saniyede yüzlerce mermi atar, otomatik hedefler, droneları avlardı. Bunlar ve benzerleri gibi müthiş savunma ve saldırı sistemlerine sahiplerdi. Bu yüzden Varna’ya doğrudan saldırmak çok riskliydi, Safiryeller de şimdilik gözdağı veriyordu. Yankıların da saldıramaması bundandı. Ben ise bütün bu fırsatların, Yankı’nın eline geçmesini sağlamak için buradaydım. Bir gün tüm bu silahlar, Yankı’ya değil, DGK’ya saldıracaktı. O gün savaşı komuta eden de Demir Aslan Varnalı değil, ben olacaktım. Aslan o güne dek muhtemelen çoktan ölmüş olacaktı. En kötü ihtimalle, o gün ölürdü. Aslında Yankı’nın zaferini görüp öyle ölmesini tercih ederdim.

Elini kontrol panelinin köşesine yaslayarak vücudunun sol tarafını hafifçe eğdi. O sıra diğer eliyle beni gösterip ters bir şekilde “Siktiğimin emniyet kemerini takmamanın sebebi ne?” diye sordu.

Sinirle inler gibi dişlerimin arasından “Sen neden takmıyorsan!” dedim. Çünkü ihtiyacı yoktu. Çünkü ihtiyacım yoktu.

Tırmanma duvarının alçalması durdu. Hâlâ zıplayamayacağım kadar yüksekteydim ama çıkıntılardan destek alarak inebilirdim. İnip o suratına yumruğu geçirmek istesem de, müdahaleleri beni kontrol ediyormuş gibi hissettirdiği için yapıdan inmeden ona bakmaya devam ettim.

“Bu duvar ezbere bildiğin dağlara benzemez. Zorluk seviyesini sona dayamışsın. Sinek gibi yere yapışmak mı istiyorsun?”

“Sen gelene kadar hiçbir sorunum yoktu.” diye söylendim. Ayağım bir kere bile kaymamıştı. Zaten bir kere kayması, son kez yaşanmasına yetebilirdi ama düşeyazdığım zamanlarda nasıl toparlayabileceğimi de biliyordum. En kötü düşer, ölürdüm. Onu ilgilendirmemesi gerekiyordu.

“Emniyetsiz tırmanamazsın.” derken başını ve bakışlarını kontrol paneline çevirdi. Vücudunu da çevirip iki eliyle birden kod yazmaya başladı. Muhtemelen bir daha emniyet kemerini kullanmazsam, tırmanışı başlatmaması adına aleti programlıyordu. Programını normal şartlarda aşabilirdim ama yetki çipiyle adeta mühürlerse, yapamazdım. Ağız dolusu küfür etmek isterken gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum. Sırf hayatımı kontrol edebildiğini göstermek için bile yapıyor olabilirdi ama ölmemi istemediğini de biliyordum. Beni Yankılara ve Duman’a ulaşma yolu olarak görse de, aşkını da sebep gösteriyordu. Sözde aşkını.

Kod yazması bitmiş olmalıydı ki, uzaklaşma sesleri gelmeye başladı. “Emniyetle istersen uzaya var.” diyordu o sıra. Yine, yanımda gerektiğinden uzun kalmamaya çalışıyordu ve işi bittiği gibi uzaklaşıyordu.

“Bana karışamazsın!” diye ardından bağırdım. Bir şekilde çıkar, üssün dışında tırmanır, kendi kendime tırmanma antrenmanları oluştururdum ama bana böyle karışamazdı!

Duraksadı. Sesli bir şekilde nefes alıp verdi. Simülasyonlar durduğu ve pek de uzak kalmadığımız için duyabilmiştim. Sıkkın ve bıkkın bir şekilde bana döndü. Öfkeli sayılmazdı ama alaya başvurmuyorsa gerçekten bıkkın olmalıydı. Safiryellerin onu bu kadar yorduğunu sanmıyordum ama yorgun görünüyordu. Belki de yine o serumun dozunu arttırmıştı ve yan etkilerini yaşıyordu.

Yavaş adımlarla tekrar tırmanma duvarının altına doğru yaklaşırken sakince “Emniyetsiz düşersin.” dedi.

Öfkeyi kuşanmasına rağmen gösterdiği sakinlik garibime gidiyordu. “Aksine, düşmememe yardımcı oluyor.” diye söylendim. Adımlarımı daha sağlam atmamı sağlıyordu. “Sonunda bir şeyler kaybetmeyeceğimi bildiğim bir yolu kazanmaktansa, zarar görerek mağlup olmayı yeğlerim.”

Düşmeyi göze almanın yanı sıra emniyetsizliğin yarattığı risk, dikkat ve performans getirirdi. Ayrıca emniyetli bir şekilde, düşersem öleceğimi düşünmeden tüm gücümle tırmanırsam hesaplanan performansım potansiyelimi yansıtmazdı.

Eli kontrol paneline gitti. Gözlerime bakarak kod yazmaya başladı. Baksam ne yazdığını belki görürdüm ama onun gibi bakışlarımızı ayırmadım. Mekanik sesleri duyduğumda gözlerim asılı kaldığım duvara döndü. Çıkıntılar birer birer yüzeyin içine gömülmeye başlıyordu. Gömülme seyrine göre yön değiştirdim ve son tutunduğum çıkıntı elimden kaymadan başka bir destek aradım. Ayağımı yana atmışken bastığım parça da geri çekildi. Bir anlığına tamamen boşlukta kalırken refleksle yukarı uzandım. Parmaklarım metal yüzeyi sıyırırken tutunamadığım için düşmeye başladım. Yere ulaşmayı yeğlerdim ama Aslan’ın kolu belime dolanarak beni tuttu. Düşerken savrulan saçlarım omuzlarıma inerken beni havada yakalayan Aslan kucağında tuttu. Refleksle tutunduğum omzunu bıraktım. Havada kalmış elim yavaşça kucağıma inerken bir hayli yakınımda olan gözlerine muhtemelen öfke saçarak baktım. Belimi ve bacaklarımı tutuşu gevşemedi, ben de henüz ittirmedim. Düşme ihtimalimin yarattığı adrenalin yüzünden nefes nefese ona bakmaya devam ettim. Günler sonra ilk defa bu denli yakından bakıyorduk birbirimize. O mesafeli bakışlarına uzaktan eşlik edip durmuştum ama mesafe azalınca, bakışlarının rengi de değişmişti. Az evvel çatılmış kaşları hafifçe gevşemişti. Gözleri kurşun yağdırır gibi bakmasa da, yumuşak da sayılmazdı. Fırtına sırasında soluklanacak bir kuytu köşe bulmuş gibi bakıyordu gözleri. Dışarıda hâlâ hava kopuyordu ama küçücük bir yaşam boşluğu oluşmuştu. İşte böyle anlarda serumun yarattığı boş bakışlar dağılıyor, anlamlar beliriyordu ama anlayamıyordum. Öfkesini anlamak daha kolaydı ama öfkesi dağılınca geriye ne kaldığını göremiyordum.

Dudaklarım, çözemediğim tek denklem oluşuyla artan bir öfkeyle aralandı. “Senin ciddi problemlerin var.”

Beklemeden cevap verdi. “Senin de ölüm isteğin,”

Fena olmazdı.

Sesi, aksime sakindi. İtiraz etmeyecektim ama o da cevap vermemi beklemedi zaten. “Ama her savaş, ölmeye değmez.”

Sonunda bir şeyler kaybetmeyeceğimi bildiğim bir yolu kazanmaktansa, zarar görerek mağlup olmayı yeğlerim, demiştim ve her yolun buna değmediğini söylüyordu. Her şeyi bir savaşa çevirmemem gerektiğini söylüyordu ama benim böyle hayatta kaldığımı unutuyordu. Bu beni öldürdüğünde de, böyle hayatta kalmıştım. Ona olan hislerimi, nefrete dönüştürmüştüm. O duygularıma saldırmıştı, ben de duygularımı silaha çevirmiştim.

Gözlerim birkaç saniye boyunca gözlerinde içimdeki zehri akıtmak isteyerek gezindikten sonra onu da ittirerek kucağından indim. İnmemin ardından, hızımı alamayarak tekrar ittirdim. “Bir dahakinde yerde kaşımın gözümün resmi çıksın ama sen beni tutma.”

Üstelik, düşmemi sağlayan da oydu. Tırmanma duvarını, düz bir kuleye çevirmişti adeta. Tutunabileceğim hiçbir şey kalmadığında da düşmüştüm.

Onu ittirişime karşı koymadı ama yumruklarını sıkıp gevşettiğini görmüştüm. Elleri ceplerine yerleşirken kustuğum öfkemi es geçerek kendi konusunu sürdürdü. “Safın önünde koşmaktansa, kendini son ana kadar yaşatmayı öğren. Her seferinde arkanı toplayamam.”

Tıslar gibi “Toplama.” dedim. Tabiatım buydu, güvende kalamıyordum, ön safta yer almalıydım. “Bu savaşı kolay yoldan kazanmak niyetinde değilim. Öyle olsa, o süslü DGK rütbelileri gibi pipetinden meyve sarkan hafif bir kokteyl içmiş olurdum. Ben her yudumda boğazım yansın istiyorum.”

Kaşları yavaşça kalkarken gözleri gözlerimde, yüzümde gezindi. Başı hafifçe sağ omzuna doğru eğilmiş, süzer gibi bakıyordu. Aklından neler geçtiğini merak ettim. Dudaklarında oluşan kıvrılma küçümseyici bir alay mıydı yoksa beğeni miydi, anlayamamıştım. “Ateşte koşmayı güç sanıyorsun ama yanmaya alışmış biri için zafer sayılmaz.”

Düşüncelerini çözmeye çalışmayı bırakırken kaşlarım çatılmakla kalkmak arasında bir noktada kalakaldı. Başımı sinirle iki yana sallayıp “Ne diyorsun?” diye sordum.

Alçak bir sesle “Aynı acılarla kendini sınamayı bırak,” dedi. “Korkmadığın yolları tekrar tekrar bitirmektense…” dedikten sonra başını doğrulttu. Gözleri manidar baktı ama anlam ya da cevap aramak istemedim. “Asıl korkuna cesaret et.”

Kaşlarım iyice çatılırken “Neymiş asıl korkum?” diye sordum. Yüzüm de buruşur gibi olmuştu. Ben hiçbir şeyden korkmazdım.

Dudakları daha da kıvrılırken çenesinin ucuyla beni gösterdi. Bakışlarının derinliği insanı boğmak ister gibiydi, nefes almakta direniyordum. “Sen söyle, âşiyan.”

Midem kasılırken sadece devam etmesini bekledim. “Her şeyi emniyetsiz yaparken…”

Bakışları kısa süreliğine ekipman masasına döndü. Orada, tırmanırken kullanmadığım emniyet kemerine doğru baktı. Gözleri tekrar bana döndü. “Hangi konuda kemeri sıkı sıkı bağlıyorsun?”

Nefes alış verişlerim kulağımda uğuldarken sesi hâlâ sakindi ama o zaten kelimeleriyle saldırıyordu. “Neyden kendini sakınıyorsun?” dedikten sonra hafifçe omuz silkti. “Sen söyle.”

Birkaç saniye boyunca her nasılsa gürültülü hissettiren bir sessizlikle bakmayı sürdürdükten sonra “Siktir git.” diyerek ardında kapıyı gösterdim. Buraya gelmiş, saçma sapan konuşup duruyordu. Ne tırmanmama ne de düşmeme izin vermişti. Söylediklerin ne anlama geldiğini düşünmek başımı ağrıtıyor, göğsümü sıkıştırıyordu. Onunla uğraşmak istemiyordum.

Hafifçe güldü. Gülüşü sinirimi bozsa da o da pek keyifli görünmüyordu zaten. Elinin tersiyle tırmanma duvarını gösterdi. “Bir yolunu bulup tekrar emniyetsiz tırmanırsan şu siktiğimin aletini buradan kaldırtırım.”

Sinirim iyice artarken bizzat yakınlaşıp yakalarından tutarak çektim. Onu kendime eğerken ben de parmak uçlarımda yükselmiştim, buna rağmen yüzü hâlâ yükseğimde kalıyordu. “Dikkat et sen de bana emniyetsiz yaklaşıyorsun.” dediğimde gözleri gözlerimde gezinirken yamuk bir şekilde kıvrıldı dudakları. Gözlerinde kıyamet kopuyor gibiydi ama yine sakin bir şekilde konuştu. “Ben de düşmekten korkmuyorum, diyelim.”

Ellerini, bileklerimde hissettim. Ellerimi yakalarından çekip hafifçe ittirdi. Ben gerilerken o da ardına döndü ve çıkışa doğru güçlü adımlarla ilerlemeye başladı. Sırtına yüzlerce hayali ok atarken yüzüm gibi yumruklarım da sinirle kasılmıştı. Sık aldığım nefeslerimi havayı döver gibi verirken bana bakmadan alandan çıkışını izledim. Sensörlü kapı tekrar kapandığında eldivenlerimi sertçe çıkarıp ileri doğru sinirle attım.

Kapı kapanmış olsa da sanki ardını, Aslan’ı görüp ona saldırabiliyormuşum gibi kapıya bakmayı sürdürdüm. Dişlerimin arasından “Bakalım ben senin sıkı sıkı bağladığın emniyetini çözünce ne yapacaksın, siktiğimin Varnalı’sı.” dedim. O da emniyet kemerini bir serum sayesinde duygularına takmıştı. Gizli laboratuvara girme yolunu da an itibariyle bulmuştum. Burada kendimi tehlikeye düşürürsem ve baygın davranırsam, tıbbi müdahalede edebilmek için en yakın yere, o laboratuvara götürme şansı yüksekti. Baygın olduğum için neyi görüp, neye şahit olacağımdan endişe etmezdi. Belli ki zarar görmeme karşıydı. Öyleyse hemen müdahale etmek isterdi. O gizli laboratuvara bizzat onunla, onun çipiyle girip bir şekilde bileşenleri değiştirecektim. Serumu kullandığını sandığı günler boyunca onu yoksun bırakacaktım. Böylelikle, o bastırdığı duygularını açığa çıkardığımda, saklamaya çalıştığı özünün çirkinliğini görecektim. O artık bastıramadığı öfkesi, kini, hırsıyla daha da aşağılık bir adama dönüşecekti ve ondan her zerremle bir kez daha nefret edecektim.

Tabii, bastırdığı duyguların bunlardan ibaret olmama ihtimali de vardı. Meraklanmama gerek yoktu,

Çok yakında öğrenecektim.

**

Evet,,, düşünceleriniiiz?

Sizce neler olacakkk?

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, öpüyoruuummm ^^


19

Hikayenin sonuna geldiniz!

Beğendiyseniz beğenmeyi ve listeye eklemeyi unutmayın.

Hikaye detayına dön

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!