7/54 · %11

BÖLÜM 7

38 dk okuma7.564 kelime11 Kasım 2025

**

"Ay abla ne şanslısın ya. Bir tane de erkek kardeş doğursalarmış ya enişteme. O da benim nasibim olurdu ne güzel."

Deniz taşınmaz listesinde sayfaları çevirirken hayallere dalmıştı. Annem ensesine yavaşça şaplak attıktan sonra mutfak lavabosuna yöneldi. "Lise sona geçtin, üniversite sınavına gireceksin hala zengin koca derdindesin. Hayalleri bırak da sınava hazırlanmaya başla istersen kızım."

Cümle içerisindeki 'istersen' kelimesinin herhangi bir hükmü olmadığını ben de Deniz de biliyorduk. "Ferhat abinin çalıştığı dershane ile görüşmeye gidelim haftaya. Ödeme konusunda yardımcı olur, demişti annesi geçen pazarda."

Deniz acı gerçekle yüzleşmek istemezken "Anne dur şimdi ya." Diye sızlandıktan sonra dosyayı masada bana doğru çevirip "Abla bak bu çok güzelmiş. Bahçesi de kocaman." Dediğinde ofladım. Sabahtan beri birbirinin tıpkısı villalara bakıp seçmeye çalışırken bir yandan da nişanım için arka plan süsleri yapıyorduk. Baktığımız villaların hepsi üç katlı, arka bahçesinde havuz olan, önünde geniş verandası olan lüks villalardı. Güzellerdi güzel olmasına da, hepsi benzerdi işte. Seçmek çok zordu. Sadece bir yıl, onda da yarım yamalak yaşayacağımı söyleyemediğim için annemler ev seçme işini ciddiye almıştı ve mecbur ben de onlara ayak uyduruyordum.

Annem ilgisi çekildiği için sebzeleri yıkamayı bırakıp bluzu ile ellerini kuruladıktan sonra masadaki dosyaya doğru eğildi. "Güzelmiş kız gerçekten. Bu bahçeye ne biberler, ne domatesler ekilir." Dedi.

Deniz güldükten sonra "Anne bahçede barbekü var, şömine var. Sen diyorsun biber, domates. Çalış biraz dersine canım, biraz zengince konuşmayı öğren. Dünüşlerine mahcup olacaksın valla." Dedi. Annem somurtarak doğrulduğunda Deniz'in söylediklerine gülsem de anneme kıyamadığım için "Bir alan ayarlarız, dikersin anne, ne olacak." Dedim. "Hem zenginlerde de bu hobi olarak yapılabiliyor sonuçta. Boş ver sen Deniz'i." Dedim. Annem "Deniz kaşınıyor zaten." Diyerek tekrar sebze yıkamaya döndü.

Annem de beğendiği için merak edip elimde birbirine yapıştırdığım çiçekleri masaya kurumaya bıraktıktan sonra Deniz'in gösterdiği dosyadaki sayfaları incelemeye başladım. Sıcak bir ev hissiyatı veriyordu ev. Mavi ile gri renk arasında hoş bir renk ile boyanmıştı dış duvarları ve çatısındaki kiremitlerin rengi ile uyumlu, tatlı duruyordu. Etrafı yeşillik ve ağaçlar ile sarıldığı için bahçede dışarıdan görülmeyen özel bir alan oluşmuştu. Arka bahçesine camekan kış bahçesi ile çıkılıyordu ve tabii ki de havuz vardı. Bahçesinin peyzajı güzeldi ve şehirde olduğunu unutabileceğin bir havası vardı.

"Tamam, bu olsun, yeter sıkıldım artık."

"Nankörsün sen, nankör. Allah senin gibilere nasip ediyor, benim gibileri Ferhat abinin çalıştığı dershaneye yazdırıyor."

"Anne Deniz biraz geç kalıyor bence ders çalışmaya başlamak için. Aynur teyzenin kızı Selin çoktan başlamış diye duydum."

Deniz'in işaret parmağını dudağı götürüp kaş göz yaparak beni susturma çabaları annemin bize dönmesiyle son bulduğunda şirince sırıtmaya çalıştı. "Anne ablamın yardımıma ihtiyacı var. Nişanımız var, nikâhımız var. Ben böyle günlerde kardeşlik yapamayacaksam ne zaman yapacağım?"

"Ablacım sen hiç zahmet etme, sen derslerine bak. Benim hiç ihtiya..."

Yerinden hızla kalkıp beni öpücük yağmuruna tutarak susturduğunda gülmeye başladım. "Canım ablacım, ne kadar alçak gönüllü, düşünceli. Hiç de zora sokmak istemez."

Yüzünü uzaklaştırmaya çalışırken "Şey değil miydim ben ya, nankör?" dediğimde bu sefer de yüzünü ittirdiğim elimi öptü. "Asla, kim demiş? Kim sokuyor bu saçmalıkları aklına?" dedi.

"Tamam, git." Dediğimde sonunda öpücük eziyeti etmeyi bırakıp tekrar sandalyesine oturdu. En azından iki saat benimle uğraşmazdı. Tehditlerimin Deniz üstündeki etkisi ancak saatler sürebiliyordu maalesef. Sonrasında tekrar cesaretlenip yüzsüzleşebiliyordu.

"E şimdi iç mimar mı düzecek evi? Sen öyle istemezsin ki..."

"Zamanımız dar olduğu için öyle olacak, ne yapayım artık."

Deniz "E ama kiler senin yaptığın parçalarla dolu. Bari onları götür, eve bazı dokunuşların olur." Dediğinde kararsız hissettim. Tamam, çok uzun süre yaşamayacaktım ama her zaman kendi evimde, kendi yaptığım eşyalar ile yaşamak gibi bir hayalim vardı ve kısa sürecek de olsa bunu gerçekleştirebilirdim yoksa eziyet gibi geçerdi ruhsuz bir evde zaman geçirmek. Ben renkleri ve detayları, dokunuşları seviyordum.  Belki birkaç küçük dokunuş olarak kendi yaptığım sehpayı, rafları, dekorları götürebilirdim.

"Ev düzülsün de, çeyizini de götürelim. Bir ara damat bohçasını da götürmek lazım."

"Anne ne çeyizi, ne bohçası ya? Kadın evde abiyeyle geziyor diyorum!" dediğimde yıkamayı bitirdiği sebzeleri süzülmeye bıraktı ve vücudunu bize çevirdi. "Kızım çeyizsiz, bohçasız düğün mü olur?"

"Anne boş ver, bakarsın boşanır gelirim malvarlığı o kadar yerinde olmayan biriyle evlenirim falan. Çeyizler bizde kalsın, onların benim çeyizime ihtiyacı mı var?" dediğimde Deniz güldü. Annemin cimciğinin yaklaştığını gördüğümde bir yan sandalyeye kaçtım. "Kız daha evlendiğini yeni öğrendik, boşanmaktan bahsediyorsun. Ağzını hayra aç, alacağım en sonunda ayağımın altına seni. Salça, sarma yapmak yetmiyor sana."

"Anne valla bak mahcup olurum ya. Hiç öyle bohça getirip götürecek insanlara benzemiyorlar."

"Enişteme çiçekli lif mi koyacağız anne? Adam akıllı duş sistemlerine falan alışmıştır, gidip çiçekli lifle mi yıkanacak? Patik mi koyacağız? Ayaklarını şöminesine uzatırken patik mi giyecek adam?"

Annem "Ne biçim insanlar bunlar, bohça yok, evde abiye giyiyorlar. Keşke kahvehaneci Asım'ın oğluyla evleniyor olsaydın da bari yol yordam bilirdik." Dediğinde Deniz'le aynı anda kusar gibi yaptık. Çocukluğumuzdan beri Asım amcanın oğlu Murat bana âşıktı ama çaresizce bir aşktı. Elinde nargilesi, tesbihi eksik olmayan, ayan abilerdendi. Hakan'la, Ogün bir keresinde az daha dövecekti çocuğu da anca öyle peşimde gezmekten vazgeçmeye başlamıştı.

Kapı çaldığında "Hah, geldi Poyraz." Dedim ve hızla sandalyeden kalktım. Deniz dudağını değişik pozisyonlara sokarak bana imalı imalı baktıktan sonra "Nasıl da heyecanlı yeni gelin." Dediğinde gözlerimi devirdim. Sadece bekleyip anneme laf anlatmaya çalışmaktan sıkılmıştım. Bugün yüzüklerimizi almaya gidecektik. Seçtiğim eve iç mimarla gideceğime dair de konuşmuştuk. Zaten annemler konuşmuştu ve üç gün sonra nişanımız vardı. Üç gün sonra! Arka plan için gerekli hazırlığı bitirdik sayılırdı. Mobilyacı Bayhan amcaya bir tahta bir arka plan tagı yaptırmıştık. Geniş, iki ayaklı ince sütunlar yukarı doğru çıkıyor ve yukarıda da yatay yine ince bir parça ile birbirlerine bağlanıyordu. Sol sütunun üst yarısına ve sağ sütunun ortasına koyu yeşil yapraklı beyaz çiçekler ile süsleme yapmayı planlamıştım. Üst parçasında sol köşeden başlayacak şekilde beyaz ince bir tülü dolayarak sağ köşesine doğru getirecek ve sonrasında aşağıya doğru bırakacaktım. Yine üst parçadan aşağıya doğru da saçak led sarkıtlar ekleyecektim ve hayalimdeki gibi dururlarsa güzel bir arka plan olacaktı. Gökçe Kafe'mizin sandalyeleri beyaz, tiffany sandalyelerdendi ve sırt kısmına çok açık yeşil renk tüller bağlayacaktık. İki tane sandalyeyi de arka plan önüne bizim oturmamız için koyardık, önüne de aile büyüklerinin oturması için sandalyeler çekerdik, diğer kişiler arkada masa düzenlemesi yaptığımız yere otururdu. Yine kafemizin açık yeşil renk olan masalarına da arka planda kullandığım çiçekler ile masa süsü yapmıştık ve tamam işte! Formaliteden olan bir evlilik için fazlaydı bile. Annem ortaya güzel bir şeyler çıksın istiyordu ve Sevim babaanneye karşı da özensiz gözükmek istemiyordum o yüzden özenmiştik. Nişan hediyelikleri de hazırlamıştık, plastik istiridye şeklindeki kabukların içerisinde yine istiridye şeklinde mumlar olacaktı ve kabukları inci ile süslemiştik. Daha ne olsun?

Geçen haftalarda geçen fiyasko sözümüz iki tarafça da sayılmadığı için nişanımızın başında küçük bir isteme merasimi olacaktı tekrar, sonrasında yüzükler takılacaktı, yine annemle benim yapmış olacağım bir pastayı keserdik Poyraz'la, belki romantik (!) bir dans ederdik ve sonra etkinlik biterdi. Pastayı da henüz yapmamıştık ama beyaz şeker hamurundan yapmayı düşünüyorduk, dışına yenilebilir inciler yapıştıracaktık ve üstüne de güzel beyaz bir çiçek yapacaktık şeker hamurundan. Bu tarz incik cincikle uğraşmak hayatımın karmaşası içerisinde beni daha fazla yormak yerine iyi gelmiş, sakinleştirmişti. Resmen nişanın her detayında el emeğimiz olacaktı ve ailecek içimize sinmişti. Ben Koray'ı gördüğümde ağlamaya başlamazsam eğer, nişanın güzel geçeceğini düşünüyordum.

Poyraz'a kapıyı açmak için yöneldiğim sırada Deniz de annem de kuyruğum gibi hemen ardımdan geliyordu. Kapıyı açmak için durduğumda vücuduma çarptılar ve "Ay ama biraz mesafe lütfen." Diye sızlandım. Resmen ailenin hanımları Poyraz için inci gibi kapıya dizilmişti.

Kapıyı açtığımda Poyraz'ın gülümseyen yüzüne "Hoş geldin." Diyeceğim sırada annemler atladı.

"Hoş geldin evladım."

"Hoş geldin enişte."

"Gel bir kahve iç önce."

"Gerçekten enişte ya, bir adam akıllı konuşamadık."

Öksürerek ilgi çektiğimde birazcık konuşabilmem için bana da müsaade ettiler ve Poyraz'a "Hoş geldin." Dedim.

Poyraz'ın gülümseyişi karşılaştığı ilgi karşısında genişlerken "Hoş buldum hayatım, Merve annecim ve Deniz'cim." Dedi. "Gelip kahve içmek çok isterdim ama biraz acelemiz var. Malum eksiklikleri tamamlamamız lazım. Sözüm olsun, olur mu? Ama siz kahvenizin yanında yersiniz diye tatlı aldım."

Bir sonraki gelişinde ne alacaktı acaba? Bir yerden sonra kendisini tekrar etmesi gerekecekti, hünerlerini yavaş yavaş gösterse onun için iyi olurdu ama o tüm tuşlara bir anda basıyordu.

Ben portmantodan ayakkabımı alıp giyinirken annem Poyraz'ın uzattığı tatlı kutusunun olduğu poşeti alırken "Teşekkür ederiz evladım, ne güzel düşünmüşsün ama niye zahmet ettin? Kahve de başka zamana artık öyleyse." Dedi. Hayır, yani adam kalksa 'tamam geliyorum' dese, mutfak ayrı, salon ayrı, arka bahçe ayrı, balkon ayrı karışıktı. Yatak odasında mı ağırlayacaktı Poyraz'ı, giriş avlusunda yere oturup mu içecektik kahveyi, çok merak ediyordum. Resmen evin her yerini nişan için çalışma alanı olarak kullanıyorduk ve Poyraz reddettiği için rahatladığına yemin edebilirdim.

"Ne zahmeti annecim."

Alayla  "Nişanda içer anne kahvesini merak etme." Dedikten sonra kapıdan çıktım. Deniz kapıya yaslanırken sırıtarak "Tuzlu kahveye hazır mısın enişte?" diye sordu. "Tuzla kalacaksa hazırım ama..." dedikten sonra bakışlarını şüpheli bir şekilde bana çevirdi. "Kahveye kuru fasulye malzemeleri eklemezsin umarım."

Şirince gülümseyip "Bal ekleyeceğim hayatım, ben sana hiç kıyar mıyım?" diye sordum. Tedirgin bir şekilde gülerken "Tabii, hiç kıyamazsın." Dedi. Başımı onaylar şekilde salladığımda bakışlarındaki tedirginlik artmıştı. Her an intikam, mintikam her şeyden vazgeçebilir gibi gözüküyordu. Yani üç beş kilo pul biber, kimyon atmadan da isteme kahvesi olmazdı sonuçta. Tabii genç yaşımda hem katil, hem de kocasının katili olmak istemezdim o yüzden fazla abartmazdım ama Koray hemen karşımda oturuyor olacakken duygusallaşmamı önleyebilmek için iyi bir tercihti Poyraz'la uğraşmak.

"Biz gidelim anne, sonra görüşürüz." Deyip annemle Deniz'e elimle öpücük attım. Baş başayken çok sevgi dolu bir aile değildik ama insanların yanında sımsıkı ipler ile bağlıydık birbirimize. Deniz "Dur abla dosyayı unuttun." Dedikten sonra mutfağa doğru koşmaya başladı.

Annem dosyadaki taşınmaz sayısını hatırladığında "Maşallah oğlum, Allah daha çok versin." Dedi. Anne mesela yorum yapmamayı niye tercih etmedin, diye sormak istiyordum.
Poyraz "Sağ ol annecim, umarım." Dedi de daha fazlasına sahip olurlarsa ülkede özerklik talep edebilecek toprağa sahip olurlardı. Deniz dosyayı uzattığında kucağıma aldım. Deniz de bir yorum yapacak gibi olduğunda uyaran bakışlarımla karşılaştığı için "Görüşürüz." Dedi.

Annemlerle vedalaştıktan sonra merdivenlerden inmek için arkamızı döndüğümüzde duraksadık. Poyraz'ın yutkunduğunu duyar gibi olduğumda keyifli bakışlarımı ona çevirdim. Sözde kendisini evlatlık bile aldırabileceği kadar sevdireceğini iddia ettiği babama karşı far görmüş tavşan gibi bakarken annem ortamı yumuşatmak için araya girdi ve "Hoş geldin Şerif. Adalar da yüzük bakmaya gidiyor. Bak Poyraz oğlumuz da bize tatlı almış." Dedi.

"Merhaba efendim."

Babam cevap vermeden eliyle 'geçin' der gibi işaret yaptığında aynı anda merdivenden indik ve vücudumuzu babama çevirdik. Babam merdivenlerden çıkarken duraksayıp bize döndü ve Poyraz'a baktı. "Delikanlı, akşam sahildeki Çamlıca Kafe'ye gel yedi gibi." Dedikten sonra Poyraz'ın cevap vermesine gerek duymadan eve girdi.

Poyraz babamın cevabı beklememesine ve açıkçası başka bir cevap hakkı da olmamasına rağmen yine de "Tabii gelirim efendim." Diye arkasından seslendi. Babamın yarattığı soğuk rüzgârlar, babamın uzaklaşması ile bizi rahat bırakırken nefesimi üfledim. Normalde çok tatlı, çok cana yakın bir adamdı ama tersi de pisti işte. Bir anda evlenmeme çok canı sıkılmış olmalıydı haklı olarak. Bir yandan da babam kızlarını hiç paylaşamayan biriydi. Ziyaretlerde, bayramlarda orada burada ne zaman 'sizin kız da büyüdü' diye konu açılsa, konunun evliliğe gelmesine izin vermeden 'küçücük kız daha' diye lafı keserdi. Küçücük kız? Yirmi iki yaşındaydım. Hala altım bezli dolaşıyorum sanıyordu sanırım. Zaten hiç hazır olmadığı bir şeyle, bir de böylesine bir sürpriz olarak yüzleşmek zorunda kaldığında zoruna gitmişti ve tabii ki zaten sevmekte zorlanacağı damat adayını da sevmesi iyice zorlaşmıştı. Akşam Poyraz'ın çekeceği çileleri düşünüyordum da... Kahvesine gerçekten bal koysam yeriydi. Babam yeterince ağız tadını kaçıracaktı sonuçta.

Poyraz "Başım ne kadar belada?" diye sorduğunda Deniz gülerken annem tedirgince gülümsedi. "Orhan'la seni teste sokacaklar sanırım."

Elim annemin dediği karşısında yüz ifadesine dehşet bulaşan Poyraz'ın koluna giderken ona yaslanarak gülmeye başladım. "Orhan amca da sana bayılır zaten." Diyerek içini rahatlattığımda (!) ters bakışlarını omzunun yanından bana çevirdi. Gülüşümü durdurmaya çalışma tenezzülü göstermezken Poyraz "Belki sana demiştir?" diye şansını denediğinde "Ben delikanlıya benziyor muyum sence?" diye sordum. "Aslında, evet." Dediğinde gülüşümü durdurabilmeyi başarmıştı. Elimi kolundan çekip ondan uzaklaştığımda gülerek "Aa." Diye şaşırdı ve aramızda açtığım mesafeyi kapatarak kolunu omzuma attı. "Ne bu, ilk tribin mi?" diye sorduğunda omzumdaki elini ittirdim. Çocuğa gıcıklık yapacağım diye dişil enerjimin üstüne toprak atmıştım sanırım ki delikanlı, diye tanımlıyordu beni.

"Kızma ya, karakterine söyledim. Harbi kızsın yani."

Bakışlarımı ona çevirmemekte ısrarcı olurken ellerimi göğsümde kavuşturup "Hı,hı." Diye mırıldandım. Gülüşü artarken tekrar "Aa." Diye şaşırdı. "Ne yaptım ben şimdi?"
Yeterince kandırabildiğimde kollarımı göğsümden çözüp gülerek ona döndüm ve "Ya işte, adama böyle yaparlar. Bir daha dediklerine dikkat et." Dedim. Poyraz'ın sırıtan suratı sönüp bakışları baygınlaşırken Deniz "Babam şu anınızı görse eniştemi testi geçmiş kabul ederdi, yazık valla." Dedi. Poyraz başını abartılı olarak onaylar şekilde sallayarak Deniz'e çevirdi bakışlarını. Ben Deniz'e "Sen sus bakayım." Derken Poyraz bir bilim deneyini gösterir gibi beni gösterip "Ne çekiyorum görüyorsunuz." Dedi.

"Oğlum sen de böyle seviyorsun demek ki basmışsın nikâhı."

Evet, bir gecede çok sevmiştir eminim ki. Gerçi sarhoş halimle uğraşmak daha zor olmalı, ona rağmen evlenesi geldiyse gerçekten mazoşist olmalıydı.

Annem Poyraz'la uğraşırken, Poyraz arabasının kilidini açarken annemin duyamayacağı şekilde "Evet, bela seviyorum." Diye söylendi. "Ha oğlum?"

"Evet, diyorum annecim. Başım gözüm üstüne." Dedikten sonra gülümseyerek bana arabayı gösterdi. "Hadi hayatım, gidelim."
Babama 'efendim' deyip dururken anneme karşı kısa süre içerisine 'merve anne'yi bile bırakıp 'annecim'e geçmişti. Gergin olduğunu hissedebiliyordum ve onu motive edebilecek herhangi bir cümlem yoktu. Babam bir süredir kendi öz kızına bile kök söktürüyordu, onu tabuta koyup koyup çıkarırdı artık.

Annemlerle vedalaştıktan sonra yola çıktığımızda "Şu saçma sapan şarkılarından açsana." Diye özel istekte bulunduğunda hiç alınmadan gülerek arabanın multimedyasına bağlandım ve favori listemden hareketli bir şarkı açtım. Gerginliğini atmaya çalışıyordu sanırım.

"Yani Poyraz Akyel, sen git o kadar rahat bir adam ol, sonra Şerif Gökdeniz gelsin seni terletsin."

"Adam baktığında resmen çöldeyim de yanımdan toz bulutları geçiyor gibi gergin bir an oluşuyor. Eski mesleği ne, komandoluk falan mı? Ne bu ciddiyet?"

"Aslında çok tatlı adamdır." Dediğimde kısa bir anlığına bakışlarını yoldan bana çevirip "Ya, ya." Der gibi bir yüz ifadesiyle baktı. "Yani, Ogün'e Hakan'a falan çok iyi davranıyor, onları çok seviyor. Sana bir ısınamıyor gibi." Diyerek rekabet havası oluşturduğumda hiç vakit kaybetmeden rüzgâra kapıldı. "Beni de sever."
Arabanın camından dışarıyı izlerken bıyık altı gülüp "Zor gibi gözüküyor ama umarım." Dediğimde ters bakışlarının bana döndüğünü hissediyordum ama bilerek yolu izlemeye devam ettim. "Akşam telefonda falan mı olsan sen? Bizi dinler, bana taktik verirsin."

"Ha..." diye uzatarak söyledikten sonra bakışlarımı ona çevirdim. "... ben kendim beceremem diyorsun yani."

Bakışları kısa bir anlığına bana döndükten sonra tekrar yola bakıp sahte bir şekilde güldükten sonra "Ne alaka canım?" diye sordu. Sinirinin bozulmuş olduğunu çaktırmamaya çalışırken tekrar güldü ve "Ne varmış yani, hallederim ben. Elin kıl çinlilerine, japon iş adamlarına falan sevdiriyorum kendimi sonuçta." Dedi.
Kendi kendine, özgüvenine verdiği motivasyon konuşmasına gülerken "Sen yine de akşama takım elbiseyle gitme bence." Diye taktik verdim. Taktiğim mantıklı gelmiş olmalı ki kaşları hafifçe kalkıp inmişti ama ona rağmen "Ben de öyle düşünmüştüm zaten. Sen yardımcı olma lütfen, ben hallederim." Dedi. Yirmi altı yaşındaki adamın çocuk gibi davranmasına gülmeden duramazken başımı onaylamaz şekilde salladım. Babam onu sevmese de bir şey kaybetmeyecekti, sonuçta uzun vadeli bir evlilik düşünmüyorduk ama mükemmelliyetçi biri gibiydi. Rekabete, pürüze gelemiyordu.

Yüzüklerimizi almak için kuyumcuya geldiğimizde çalışan "Hoş geldiniz Poyraz Bey..." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Adımı hatırlama stresini yarıda kesip "Ada." Dediğimde hızla "... ve Ada Hanım." Dedi. Adımı hatırlayamazdı çünkü muhtemelen hiç duymamıştı. Bu tarz, malvarlığı yerinde insanların tercih ettiği yerlerde, yer sahibi ve çalışanlar, zengin insanları yeterince memnun edip pohpohlayabilmek için isimlerini ezberlerinde tutardı. Zengin insanlar da kendilerini önemli sanmaya devam eder, memnun kalırdı ama şimdi ben onların dünyasına birkaç hafta önce dâhil olduğum için, adımı öğrenememiş olması normaldi.

Çalışan içeriden kuyumcunun sahibini çağırmaya gittiğinde bakışlarım yüzüklerde geziniyordu. Koray'la evlenmek istememe rağmen ne yüzük, ne de gelinlik hayal etmemiştim hiç. Sadece alyansımın sade, anane, babaanne alyansı olmasını istediğimden emindim. Koray'la evlenmeye karar vermemize rağmen, daha doğrusu Koray beni evleneceğimize inandırmasına rağmen, evlenme teklifi etmemişti. Zaten Koray çok sürprizlerin adamı değildi. Gerçi hayatımın en büyük sürprizlerini son zamanlarda bana o yapmıştı ama hiçbiri romantik değildi.

"Hoş geldiniz Poyraz Bey, Ada Hanım." Diyerek kuyumcunun sahibi geldiğinde gülümseyerek "Hoş bulduk." Dedim. Çalışan çocuk gerekli bilgiyi transfer etmiş olmalıydı adama ki, bana ismimle hitap etmişti. "Hoş bulduk. Siparişim yetişti mi?"

Bakışlarım merakla onlara dönerken kuyumcu adam ellerini iki yanda kaldırıp gülümseyerek başını salladı. "Valla Poyraz Bey, siz öyle birkaç hafta içinde hazır olmalı deyince çok stres yaptık ama sizin için çok çalışıp yetiştirebildik."
Sizin için, dediği bize saydığınız para için, demek olmalıydı.

"Yetiştirebileceğinize emindim. Bir görelim o zaman."

Adam başıyla işaret verdiğinde çalışan içeriden güzel, gösterişli küçük bir kutu getirdi. Siparişin ne olduğunu merak ederken Poyraz'ın bakışları bana döndü. "Tabii beğenmek zorunda değilsin, başka bir şey de seçebilirsin ama bizim ailede küçük bir gelenek var. Ailemizin tasarımcı olmasından kaynaklı eşimizin evlilik teklifi yüzüğünü ve gelinliğini biz tasarlarız."

Kaşlarım şaşkınlıkla kalkarken elini bana doğru uzattığında cevap vermeden elini tuttum ve beni tezgâha doğru yönlendirdi. Kuyumcu adam, çalışanın elinden aldığı kutuyu bize doğru çevirdiğinde heyecanlandığımı hissedebiliyordum. Garip bir gelenekti ama çok hoştu. Emek verilen her şey daha da güzelleşirdi ve bu aile eşlerinin bir ömür takacağı yüzük ve bir ömür hatırlayacağı düğün gelinliğini özenle tasarlıyordu. Evliliğimizin gerçek olmaması sebebiyle yüzüğün gerçek sahibi gibi hissetmesem de, kendimi özel hissetmiştim. Kuyumcu adamın söylediğinden anladığım, bu tasarımı birkaç hafta önce, formaliteden evli kalmaya ilk karar verdiğimiz anda tasarlamıştı ki anca yetişmişti. Hala pek tanışıyor sayılmazdık ama o günkü kadar da az bilgimiz yoktu artık birbirimize dair. Beni henüz, şu an kadar bile tanımadan, sarhoş bir gecede anlayabildiği kadarıyla tasarlamıştı bu yüzüğü.

Poyraz'ın meraklı bakışlarının yüzümde, tepkimi görmek için gezindiğini hissederken kuyumcu adam kutuyu açtı ve gözlerim Poyraz'ın tasarladığını öğrendiğim yüzükte gezinmeye başladı. Yüzük hiç beklemeyeceğim kadar zarif, şatafattan uzak ama bir o kadar da büyüleyici görünüyordu. Beyaz altın rengindeki yüzüğün ortasında oval kesim pırlanta parlıyor, yüzüğün yan kısımlarından pırlantaya doğru birbirlerine dolanarak ilerleyen sarmaşıkları, zarif yapraklar süslüyordu.  Baştan aşağı beyaz renkte olan yüzük, detaylarıyla öne çıkıyordu.

Ben sessiz kalıp diyecek bir şey bulamadığımda Poyraz "Denemek ister misin?" diye sordu. Başımı onaylar şekilde salladığımda yüzüğü kutunun içinden alıp bana doğru döndüğünde ben de yavaşça ona doğru döndüm. Sağ elimi kibarca tutup aramızda kaldırdığında bakışlarımı onun anlam arayan bakışlarından alıp tekrar yüzüğü ve yavaşça parmağımda yer edinmesini izlemeye başladım.

Yüzüğü parmağıma takan, güçlü durmasına rağmen bir yandan zarif hareketlere sahip elinde damarlar kendini belli ediyordu ve bu görüntü bana bir anımızı hatırlamıştı. Geri kalan detayları hatırlamıyordum ve bu eli, bana o çirkin oyuncak yüzüğü takarken hatırlayabiliyordum. O yüzükten, bu zarif yüzüğe gelmiştik şimdi.
"Beğendin mi?" diye sorduğunda "Çok." Diyerek itiraf ettim. Muhtemelen milyonlarca yüzüğün olduğu bir odaya girsem, aralarından bu yüzüğü seçerdim. Ben cevap verene kadar tedirgin olmuş olmalıydı ki nefesini üfleyerek güldü. "Normalde yüzük tasarlamıyorum, o yüzden güzel bir şeyler çıkabileceğine emin değildim."

Yüzük tasarlamıyordu ama tasarımcı ruhu, yaratıcı kişiliği hangi kalıba koyarsan koy kendini gösteriyordu. Kendimden biliyordum. İlgilenmediğim alanlarda bile bir şekilde yaratıcı olabiliyordum. Yaratıcılık biraz böyle bir şeydi, sarmaşıklar gibi yayılırdı her yere. Bir elbiseye işler gibi işlemişti detayları yüzüğe de.

Yüzüğe hiç âşık olmamış gibi "İyi madem öyle bir geleneğiniz varsa olur, bu yüzüğü seçiyorum." Dediğimde hala ellerimizi aramızda tutuyordu. "Gerçekten bak, seçmek zorunda değilsin. Gelenek falan önemsi..."

Elimi elinden çekip hızla "Bu yüzüğü seçiyorum." Dediğimde boşta kalan elini geri çekerken güldü ve "Tamam, beğendiğine emin oldum." Dedikten sonra kuyumcuya döndü. "Tasarıma yapılan işçiliğiniz çok güzel olmuş, güvenimi boşa çıkarmadınız. Teşekkürler."

Kuyumcu adam beklediği övgüyü aldığı için mutlu bir şekilde gülümseyerek gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Bizi tercih ettiğiniz için biz teşekkür ederiz Poyraz Bey."

"Biz alyans bakalım bir de." Dedikten sonra bakışlarını bana çevirip sırıttıktan sonra çenesini hafifçe yukarı kaldırıp aşağı indirdi. "Onda gelenek falan yok, rahatız." Dediğinde gülerek "İyi bari, onu da ben seçeyim." Dedikten sonra düz, ince alyansları gösterdim parmağımın ucuyla. Adam numaralarımıza göre alyans çıkartıp denememiz için bize uzatırken "Bu arada, yüzük için numaramı nereden öğrendin?" diye sordum. Gözünde mezura yoktu herhalde.
"Sorma. Gidip o oyuncak yüzükten buldum, ona göre yaptırdım." Dediğinde güldüm. Numaramı bulması bile emek içeriyordu resmen.

Ellerimize alyansları taktıktan sonra önce kendi önümüzde elimizi kaldırarak inceledikten sonra birbirimize dönüp ellerimizi gösterdik. Ben onun eline bakarken o da benimkine bakıyordu. "Güzel oldu bence." Dediğimde "Bana baya bir yakıştı." Dedi. Gülerek önüme dönüp alyansı çıkartırken "Bir tane daha alacak mıyız?" diye sorduğumda "Neden?" derken o yüzüğünü çıkartmamış, hala eline bakıyordu. "Egon için."

Tepkisine bakmak için gözlerimi ona çevirdiğimde sahte bir şekilde "Ha-ha" diyerek güler gibi yapıp yüzüğü çıkardı. Uğraşıyordum ama gerçekten yakışmıştı eline. Güzel bir eli vardı. Bir de bana taktığı evlilik yüzüğünü taksa kendisine âşık olurdu herhalde. Gerçi hâlihazırda kendisine çoktan âşık olmuş gibiydi.

Poyraz "Bunlarda tamamız o zaman." Dediğinde adam nişan yüzüklerini kutularına koymaya başladı. Evlilik yüzüğünü de çıkartacağım sırada "Niye çıkartıyorsun?" diye sorduğunda duraksadım. "Mantıken evlenme teklifi ettiğimde vermem, senin de o andan itibaren takmaya devam etmen gerekiyordu." Dediğinde tekrar parmağımda ileriye doğru ittim yüzüğü. Bu gerçeği hatırlamak hoşuma gitmişti. Yüzüğü gerçekten beğenmiştim ve canım istemeye istemeye çıkartıyordum zaten ki çıkarmama gerek olmadığını hatırlamıştım.

Poyraz ödemeyi yaparken bakışlarım yüzüğümde gezinmeye başladı. Demek Koray'la evlenecek olsam, bu sefer onun tasarladığı bir yüzüğü takmam gerekecekti. Beril'e ne tasarladığını merak ediyordum. Acaba hangimizin yüzüğü daha özenli, daha güzeldi. İçimden bir ses benim yüzüğümün daha güzel olduğunu söylüyordu. Beril'i çekemediğimden değildi de, sanırım artık Koray'ın onu sevmemi hak eden özellikler taşımadığını kabulleniyordum. Koray, Poyraz gibi ince detaylı, özen gösterecek bir adam değildi. Kabullensem de maalesef sevgime tamamen gölge düşüremiyordu henüz tabii.

***

"Ee anlatsana kız, güzel miymiş ev?"

"Abla görüntülü arasana ya."

"Nereye domates ekilir baktın mı?"
Dudağımı elime götürüp sessizce konuşmaya çalışırken "Ay açtığıma pişman oldum ya. Kapatıyorum." Dediğimde annemin "Bana bak kız..." deyişiyle telefonu kapatamadan sabırla gökyüzüne baktım. "Yüzüğü nasıl aldınız bu arada? Ay kocaman bir pırlanta mı aldın?"

Bakışlarım bahçedeki masada iç mimarın gösterdiği örneklerle ilgilen Poyraz'a dönerken duymamaları için birkaç adım daha uzaklaştırıp sırtımı döndüm. "Bunların geleneği meleneği varmış. Akyel erkekleri evlenecekleri kadının yüzüğünü kendi tasarlıyorlarmış."

Cansu "Sınıfsaldır mesela." Dediğinde güldüm. Annemler bizde toplanmış, nişan hazırlıklarını sürdürürken meraklarından yerlerinde duramadıkları için beni aramışlardı. Deniz "Ay geleneğe bak, ne güzel. Nasıl tasarlamış eniştem?" diye sorduğunda elimi önümde hafifçe kaldırıp gülümsedim. "Valla çok güzel tasarlamış. İnce ruhlu adammış."

"Sağ ol ya, zihnimizde canlandı şu an."

Elimi tekrar indirirken sinirle "Ay gelince görürsünüz, az sabredin. Hadi kapatıyorum ben, Poyraz çağırıyor." Dediğimde annem "Ben hiç duymuyorum öyle bir şey." Dedi. Sherlock Merve Sultan mübarek.

"Anne çağırıyor, çağırıyor. Siz duymuyorsunuz."

"Ada, hayatım. Bir gelir misin?"

"Bak, çağırıyor işte..." derken sesin çok yakından geldiğini fark ettiğim için yavaşça arkama döndüm. Poyraz neredeyse dibimdeyken şirince gülümseyip gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Hızla "Hadi görüşürüz." Dedikten sonra telefonumu kapatıp kot eteğimin arka cebine götürdüm. Ben açık renk kot eteğimin üstünde turuncu renk ince askılı giymiştim. Karşımdaki adamsa bu sefer lacivert renk takım elbise, beyaz gömlek giyinmişti. Gerçekten giyim tarzlarımız ve ciddiyetimiz çok uyumluydu (!) Yolda gelirken "Bugün de mi toplantı vardı?" diye dalga geçmiştim ama artık kabulleniyordum genel olarak giyim tarzının böyle olduğunu. Ne yapalım, o da çiçek yapraklı topuklu sandaletimi garipsemiyorsa, ben de onu garipsememeliydim.

"Doğru bu arada." Dediğinde kaşlarımı kaldırdım. "İnce ruhlu oluşum." Dedikten sonra göğüsleri kabardı. "Sen beni mi dinliyorsun? Ne ara geldin, demin masadaydın. Ayıp ama yani." Diyerek utancımı onu suçlayarak örterken masaya yöneldim. Cevap vereceği sırada "Neyse, neyse cevap vermene gerek yok. İşlerimizi halledelim." Dediğimde gülmeye başladı. Konuyu bir şekilde kapatmam gerekiyordu ve işleri oldu bittiye getirerek kapatmak benim yeteneğimdi.

Masada iç mimarın çaprazında kalan sandalyeye oturdum ve gösterdiği tabletteki seçeneklere bakmaya başladım. Ruhsuz, siyah beyazlarla dolu planlara bakarken kadın yüzümün halini görmüş olacak ki "Poyraz Bey'in zevkine göre çalışmıştım. Tabii kısa süre içerisinde de çıkınca böyle oldu." Dedi. Poyraz da karşıma oturduğunda kadının Poyraz'ın zevkini nereden bildiğini merak ettim. Poyraz "Benim zevkim artık, müstakbel karımın zevki. Sen Ada Hanım'a göre çalış Sevil'cim." Dedi.

"Sevil'cim?" diyerek bakışlarımı Poyraz'a çevirdiğimde sırtını sandalyeye yaslarken 'Sorun ne?' der gibi kaşlarını kaldırdı. Dudağımı büzüp başımı onaylamaz şekilde sallarken "Yok bir şey, neyse." Deyip tekrar tablete odaklandım. Gelir durumu arttıkça, mezhep de genişliyordu herhalde. Yani tamam, ilişkimiz yoktu ama birlikte çalıştığı kadınlara böyle 'canım' 'cicim' li mi yaklaşıyordu? Buraya geldiğimizden beri, evin içini gezerken de kadına her hitabında 'cim' eki vardı.

"Ben biraz daha açık renklerle, canlı renklerin birlikte çalışılmasını seviyorum. Biraz daha rahat, samimi bir ev olsun istiyorum." Dediğimde kadın gülüp "Poyraz Bey'in tam tersi şekilde yani." Dedikten sonra tabletinde başka sekmelere geçip bir şeyler yazmaya başladı. 'Tamam tanıyorsun Poyraz Bey'i, inandık' diye söylenmeye başlamama çok az kalmıştı.
"Bir de ben, kendim bazı eşyalar yaptım. Evde onların da kullanılmasını istiyorum." Dedikten sonra telefondan yaptığım ev eşyalarının fotoğraflarını göstermeye ve evin neresinde ne şekilde kullanılmasını istediğimi anlatmaya başladım. Yaptığım saksıları, duvar süslerini, sifon sehpayı, kitaplığı, renkli duvar rafları gibi küçük detayları gösterirken Poyraz'ın bakışları da telefonumdaydı. Masada hafifçe öne eğilmiş, görebilmek için çabalıyordu. "Elinize sağlık tabii ama emin misiniz? Tasarlayacağımız evin ruhunu bozabilir."

Canım iyice sıkılmaya başlarken Poyraz benim yerime "Eminiz." Dedi. "Ayrıca eve de sıcaklık katacağını düşünüyorum Sevil. Sen hadi örnekler göster artık." Diyerek oluşabilecek gerginliği bertaraf etmeye çalıştı. Kendi kendime mi kuruluyorum, çelişkisi yaşarken sessiz kalarak kadının hareketlerini incelemeye başladım.

"O zaman üzgünüm Poyraz Bey, biraz bohem tarz örnekler göstereceğim." Dedikten sonra gülümseyerek bakışlarını kısa bir anlığına Poyraz'a çıkardı. Resmen küçük bakışlar falan atıyordu adama.

Merakımı bastıramadığım için "Ofisini falan mı tasarladın?" diye sorduğumda bakışlar bana döndü. "Merak ettim." Diye açıkladıktan sonra gülümsedim.

"Evini, tasarlamıştım." Dedikten sonra bakışlarını tekrar tabletine indirdi ve dudağını büzüp kaşlarını mutsuz bir şekilde kaldırıp indirirken "Bekâr evini yani." Diyerek mırıldandı. Aa resmen, biraz önce sinsi kız hareketi yapmıştı. Böyle göz kaçırmalar, içine içine konuşmalar falan.

Gerildiğimi hissederken bakışlarım Poyraz'a döndü. Sorunu algılamaya çalışan gözleri kısılmıştı. "O zamanlar karamsarmış demek ki Poyraz. E tabi şimdi âşık olup evlenince, o da sıcak renkleri tercih ediyor."

Kadın gözlerini bana çevirmeden "Mutlu görünüyordu ama..." diye mırıldandığında art niyeti artık gözler önündeydi. Gözlerim kısılırken bastırarak "Sevil'cim..." dedikten sonra "Sen bize biraz müsaade eder misin?" dediğimde şaşırıp bakışlarını Poyraz'a çevirdi. "O sıra biraz daha ön bahçeye bak istersen Sevil."

Sevil "Peki..." dedikten sonra tableti eline alıp arada bakışlarını bize çevire çevire ön bahçeye geçti. Sevil yeterince uzaklaştığında Poyraz'a dönüp "Bu kadınla çalışmak istemiyorum." Dedim. Poyraz "Neden? İşinde en iyilerindendir." Dediğinde hızla ve tek nefesle "Bekâr evlerinde iyi olabilir ama burada iyi olduğunu sanmıyorum." Diye cevap verdim.

Poyraz kaşlarını kaldırarak bakışlarını kaçırırken gülmeye başladı. "Saçmalıyorsun."
Neredeyse sandalyeden düşecek kadar ucuna kayıp masada Poyraz'a yaklaştıktan sonra "Ne saçmalıyorum?" diye sordum. "Kadın sadece işini yapıyor. Bu kadar kısa süre içerisinde ev düzecek başka birini tanımıyorum."

İşaret parmağımı ona doğru kaldırırken "Kadının sana karşı ilgisi var ve sen de bunu anlayabilecek zekâya sahip bir adamsın." Dediğimde sırıttı. "Ada'cım, çalıştığım çoğu kadının bana karşı ilgisi var, kendi kendine ilgilenip günün sonunda işini yapıp gittiği sürece bunun zararı ne?"
Sinirle güldükten sonra "Ada'cım." Diye tekrar ettim. Kadına 'Sevil'cim' dediği için bana da aynı ek ile konuşması sinir etmişti. "Senin için sorun olmayabilir ama kadın sinsi sinsi, alttan alttan, aptal aptal bana laf atıyor."

Sesli bir şekilde gülmeye başladıktan sonra ellerini kaldırıp "Yok, yok hatta 'cani cani, katil katil falan laf atıyor. Ne çok abarttın?" dedi. Kötü bakışlarım altında ezilmeye başladığında gülüşünü durdurup ciddileşmeye çalıştı. "Tamam anlıyorum kocanı kıskanıyorsun ama gerçekten gerek yok."

Ciddileştiği hali bile buydu! Hala alaya alıyordu. "Kıskanmıyorum, sadece kadın alenen sinsilik, saygısızlık yapıyor ve rahatsız oldum."

Sessiz kalarak gözlerime bakmaya başladığında kaşlarımı kaldırıp ben de gözlerimi gözlerine diktim. Bir süre süren bakışmamızın ardından mağlubiyetle bakışlarını kaçırdıktan sonra derin bir nefes alıp ayağa kalktı. "Sen burada keyifli keyifli otur hayatım. Ben de gideyim evimizi düzecek mimara 'seninle çalışmayacağız' diyeyim. Bir masa, altı sandalyeyle yaşar gideriz artık." Diye dalga geçerek ön bahçeye yöneldi.

Elimi sandalyenin sırtına götürerek vücudumu sola çevirirken "Dünyadaki tek mimar o sanki! Buluruz başkasını." Dediğimde omzunun üstünden bana baktıktan sonra başını onaylamaz şekilde sallayarak tekrar önüne döndü. Ellerim göğsümde birleşirken keyifle önüme döndüm.

Aslında onunla çalışmayacağımızı duyduğundaki yüz ifadesini görmek için Poyraz'ın peşinden gidesim vardı ama o da abartı olurdu artık. Sonuçta istediğim olmuş, o saygısız kadınla çalışmayı bırakıyorduk. Poyraz artık duyamayacak kadar uzaklaşmışken kendi kendime söylenmeye devam ettim.

"Kaldı ki yani mimarla çalışmak zorunda mıyız? Gider, gezer seçeriz, ne olmuş yani?"

**

"Buradan görülürüz bence ya."

Sahildeki kumsala çekilmiş sandalın arkasına saklanmış bir şekilde sıralıyken Hakan "Yok ya, birbirleriyle ilgilenmekten etrafa bakamazlar bence." Dedi. "Bahçeye otururlar umarım. Yoksa yanlış yere konumlanmış oluruz. İçeride de süs ağacı kılığına ya da masa kılığa giremeyeceğimize göre direkt anlaşılırız."

Hakan'a "Başkan, babanı uyardın değil mi?" diye sordum. Hakan'ın da aramızdaki takma ismi 'başkan'dı ama sadece aramızda olduğunu söylenemezdi. Mahalledeki ve yakın mahallelerdeki tanıdıklar da Hakan'a 'başkan' derdi. Lise zamanlarından beri oldukça amatör, sadece kendilerinin falan bildiği bir futbol takımları vardı ve sponsorları da zaten Çamlıca Kafe'ydi. Sponsorluktan kastım da antrenman önceleri, sonraları beleş çay içebilmekti. Amatör takımlarının takım kaptanı, teknik direktörü, başkanı her şeyi Hakan olduğu için Hakan'a 'kaptan' denilirdi.

"Evet, evet. Çok üstüne gitmeyecek adamın, merak etme." Dediğinde gözlerim fal taşı gibi açılırken bakışlarımı Hakan'a çevirdim. "Elinden geleni ardına koymasın, diye uyaracaktın Hakan ya! İnanamıyorum sana, resmen Poyraz'ın ekmeğine bal sürmüşsün."

"Yağ değil miydi o ya?"

Bakışlarımı Cansu'ya çevirirken "Şimdi bunun bir önemi var mı gerçekten?" diye sordum. Cansu elini ağzına götürüp fermuar kapatır gibi hareket ettirdiğinde bakışlarımı tekrar ayağıma taş koyup durmaya yeminler etmiş Hakan'a çevirdim. Hakan çaresizce dudağını büzerek omuz silktikten sonra "Kızım ne bileyim, adamı düşünüyorsun sandım." Dediğinde gülmeden edemedim. "İddiaya girdik oğlum. Babama kendini sevdirebilirse diye açık çek verdim. Başaramaması lazım."

Hakan bakışlarını kafenin bahçeye çıkan geniş kapısına doğru çevirip, gelen gidene bakarken "Merak etme seninki yine giyer janti takımını, tarar saçlarını, ister americanosunu, oynar Şerif amcamın ayarlarıyla." Dediğinde güler gibi oldum. Takım elbise giyme bence, diye taktik verdiğimde beyefendi 'ben hallederim, taktik verme' demişti, bakalım nasıl halledecekti.

"Adam zengin mobbingine uğruyor resmen. Ne var yani kibarsa, giydiğine dikkat ediyorsa senin gibi siyah tshirt, siyah pantolon giyip dolanmıyorsa. Hakan yemin ediyorum çekemiyorsun adamı."

Hakan Cansu'ya alaylı bir "Hah." Çektikten sonra "Böyleleriyle kavga etsen avukatını çağırır. Ne kıskanacağım? Ayrıca Cansu Hanım, bizi beğenememeye başladınız galiba." Dediğinde gülmeden edemedim ve dirseğimle Hakan'ın koluna hafifçe vurup ona doğru eğildikten sonra sessiz söylemeye çalışıyormuşum gibi yapsam da kasten Cansu'nun da duyabileceği şekilde "Ogün arada gri tshirt de giyiyor, o yüzden kıskanması gerekenlere dâhil etmedi galiba." Diye dalga geçtiğimde Hakan da hafifçe güldü ama canı sıkılmış gibi gözüküyordu. Ogün'le aralarında bir sorun yaşanmış olmalıydı ki Ogün dediğim gibi suratı hafifçe düşmüştü. Zaten Ogün herhalde yeni bir arkadaş grubu falan bulmuş olsa gerekti, bize pas vermemesinin başka bir açıklaması olabileceğini düşünemiyordum. Hakan'a Ogün'le neler olduğunu soracakken Cansu "Saçmalamayı bırakın, Poyraz geldi!" dediğinde bakışlarımı hızla kafenin bahçesine çevirdim.

Lacivert, polo yaka bir tshirt, kot pantolon ve beyaz spor ayakkabı giymişti. İlk tanıştığımız gün takım elbiseyle olmasa bile spor bir gömlek ve kot pantolon ile görmüştüm onu. Onun dışında her gördüğümde takım elbise ileydi ve şimdi buraya ayak uydurabilmek için sözde ihtiyacım olmadığı taktiğime başvurmuştu ve rahat giyinmişti.

"Fiziği de güzelmiş adamın ha."

Uzatarak "Cansu..." diye söylendiğimde "Ne var? Zaten iki büklüm oturuyoruz şurada, düşünce özgürlüğüme karışma." Dediğinde güldüm. Şimdi konumuz adamın fiziği değildi sonuçta ama Poyraz deniz kenarında olan bir masaya yönelirken göz ucuyla fiziğine baktığımda Cansu'ya hak verir gibiydim. Üzerinde bir ceket ya da bol bir gömlek olmadığı için tshirtü üst vücudunu sergiliyordu.

Hakan "Ben de spora başlasam iyi olacak." Dediğinde hafif çıkmış olan Türk göbeğine baktığını gördüm. Gülmeye başladığımda Cansu "Eğilin!" deyip, aynı anda benim de ensemden tutarak kumlara doğru eğdi. Sandalın ardında vücudumuz kumların içine girip kaybolmak istiyormuş gibi yere yapışmışken Cansu'ya dönüp "Ne oldu?" diye fısıldadığımızda yavaşça koluma vurdu. "Kız sesli gülme, adamın bakışları bu tarafa döndü."

Tedirginlikle "Görmüş müdür?" diye sorduğumda "Bence, hayır." Dedi. Bakışlarımız 'emin misin?' der gibi Cansu'ya dikilmeye devam ettiğinde "Yani, umarım." Dedi. Oflarken ben de yavaşça Hakan'ın koluna vurdum. "Neden güldürüyorsun beni?"

Hakan "Ben ne yaptım ya?" diye sızlanırken Cansu "Ay resmen yeni enişte, gülüşünden tanıdı bak seni." Dediğinde baygın bakışlarımı Cansu'ya çevirdim. "Adam ses geldiği için bakmış olamaz mı Cansu'cum?"

Cansu "Olamaz, öyle haber değeri yok." Dediğinde güldüm. Tabii lakabı 'Beşir' olan Cansu, gene heyecanlı olaylar peşindeydi.

"Tamam şimdi, biriniz yavaşça kalkıp hala bakıp bakmadığına baksın, durum değerlendirmesi ve raporu istiyorum çabuk."

Hakan "Derhal komutanım." Diyerek görevi devraldıktan sonra yavaş ve sinsice doğrularak sandalın üstünden kafenin bahçesine bakmaya başladı. "Yok yok, adam telefonuyla ilgileniyor." Dediğinde rahatladığımız için sandalın üstüne iki kafa daha çıktı.

"Babamların ilk testi ve zulmü, bekletmek sanırım."

Cansu "Aslında baban bekletmiyor, Poyraz biraz erken gelmiş. Daha yeni yedi olacak." Dediğinde sırıttım. Resmen tüm tuşlara basıyordu Poyraz, rahat giyinmişti, erkenden gelmişti. İşini şansa bırakmamak istiyordu.

Poyraz'ın başı yavaşça bahçeye çıkan kapıya döndüğünde biz de baktığı yöne baktık. Hakan ve Cansu elini ağzına götürerek gülüşlerini bastırmaya çalışırken ben de en az Poyraz kadar şok olmuş gözüküyordum çünkü babam da, Orhan amca da Poyraz'ın aksine takım elbise giymişti.

Babamlar masaya yaklaşırken bakışlarım Poyraz'a dönmüştü. Yaşadığı stres ve şoktan hareketsiz kalmış bir şekilde babamların yaklaşmasını izliyordu. İçinden bin bir defa kendisine sövdüğüne emindim. Babama yaranmak için biraz daha rahat giyinmişti ve bu sefer de o takım elbise giymediği için babamların yanında ciddiyetsiz kalmıştı. Babamın iki renk takım elbisesi vardı, düğün seyranda sırayla giyerdi. Şimdi kasti bir şekilde Poyraz'ı mahcup hissettirmek için takım elbise giydiklerini düşünüyordum çünkü babam da gülmemekte zorlanıyor gibi görünüyordu. Tabii aramızda biraz mesafe olduğu için detayları anlamakta zorluk çekiyordum.

Masaya geldiklerinde babam "Kalkmayacak mısın?" tarzı bir şey demiş olmalıydı ki Poyraz hızla kalktı ve elini babama doğru uzattı. Babam elini uzattıktan sonra normalde Poyraz'ın kastı el sıkışmak olsa da elini Poyraz'ın yüzüne doğru kaldırdığında Poyraz birkaç saniye duraksasa da görevi başarıyla tamamlayıp babamın elini öpüp alnına götürdü. Babamdan sonra Orhan amca da elini uzattığında Poyraz'ın içinden neler düşündüğünü duymak için Deniz'i falan akrabalıktan silebilirdim. Tamam, hadi Deniz'i silmeyeyim ama bazı akrabalarımı kesin silerdim.

Hakan "Şu an ne izliyoruz biz?" diye sorduğunda cevap veremedim. Onların da gülmeleri durmuş, babamların neden takım elbise giydiğini sorgulayarak olanları izlemeye başlamışlardı.
El öpme merasimi bittiğinde babam eliyle Poyraz'ın üstünü gösterip bir şeyler söylediğinde Poyraz mahcup bir şekilde üstüne baktı. Bakışları tekrar babamlara döndüğünde ellerini hafifçe kaldırıp bir şeyler açıklamaya başladı. Poyraz'ın birkaç dakika süren açıklamalarının sonunda sessizlik oluştu ve bakışlarını ayırmadan Poyraz'a bakmaya devam ettiler. Poyraz bir süre süren sessizlikten sonra eliyle dışarıyı gösterip bir şeyler söyledikten sonra üstünü gösterdiğinde muhtemelen 'gidip değiştirip geleyim mi?' falan tarzı bir şeyler söylemişti çaresizlikten. Babamlar birbirlerine dönüp gülmeye başladıklarında Poyraz şaşkın bir şekilde onları izliyordu. Acı çekmesini keyifle izlerim sanmıştım. Gerçekten de keyifle izliyordum.

Babamlar ceketlerini çıkartıp sandalyelerin arkasına astıktan sonra sandalyeye oturduklarında Poyraz hala ayakta kalmış onları izliyordu. Babam 'otursana' der gibi sandalyesini gösterdikten sonra tekrar gülüp bir şeyler söyledi. Poyraz da sırıtır gibi bir yüz ifadesiyle sandalyeye oturduktan sonra güldü ve bakışlarını birkaç saniyeliğine gökyüzüne çıkartıp tekrar babamlara döndü. Muhtemelen birkaç saniyelik 'Allah'ım ben ne yaşıyorum şu anda?' sorgulaması atağı gelip geçmişti.

"Yazık ya adama. Aklı çıktı saygısızlık oldu diye."

"Uf Cansu ne çakma enişteci çıktın sen de." Dediğimde Hakan "Gerçekten." Dedi. "Şurada kaynanasının Ada'ya böyle yaptığını görsen kahkahalarla izlersin, adama vicdan yapıyorsun."

Cansu "Siz de ne acımasız çıktınız. Aynı ekmeği yiyerek büyüdük, nasıl böyle farklısınız?" diye bizimle uğraştığında "Canım arkadaşım, iddiaya girdik diyorum." Dedikten sonra bakışlarımı tekrar Poyraz'a çevirip "Yoksa ben de normalde keyif almam." Dedikten sonra ben bile kendime inanamayıp sessizce gülmeye başladım. Hakan da en az benim kadar kaostan beslenen bir insan olduğu için gülüşüme katıldı.

Hakan Cansu'ya "Sus bakayım Beşir." Dediğinde gülüşümüz artarken elimle ağzımı kapatmaya çalışıp gülüşüm durana kadar güvenli alana, sandalın arkasına doğru eğildim. "Merak ettiğiniz gıybet olunca koşa koşa geliyorsunuz Beşir'e ama. O zaman susacak Beşir asıl, siz görürsünüz."

"Ben sosyeteye gidiyorum kızım, ne yapayım artık mahalle dedikodusunu." Dedikten sonra gülüşümü kontrol altına aldığım için tekrar sandalın üstüne doğru doğruldum. Hakan "Yeni Beşir'imiz Ada artık. Sosyete Beşir'i olacak, gıybetler onda." Dediğinde Cansu "Göreceksiniz siz." diye söylenmeye devam etti ama ilgimi Poyrazlara verdim. Çayları masaya gelmişti. Poyraz raconu öğrenmiş, kendisi mi çay istemişti yoksa Orhan amcalar direkt çalışana 'masayı çayla' mı demişti bilmiyordum ama babamlarla birlikte yudumluyordu çayını masum masum.

Çalışan masaya tavla getirdiğinde Poyraz'ın uzaylı görmüş gibi bakmasına tekrar güler gibi olduk. Poyraz gurur yapıp taktik istememezlik etmese ona telefonuna tavla uygulaması, okey uygulaması falan indirmesini ve akşama kadar öğrenmeye çalışmasını önerirdim ama şimdi 'bu ne yeniyor mu?' diye bakmayı kendi tercih etmişti. Acaba 'ben hallederim' dedikten sonra halletmek için neler planlamıştı?

Babam, masada Poyraz'la arasında tavlayı açtıktan sonra taşları dizmeye başladığında Poyraz'ın yavaş davranan eli taşlara giderken babamın ne yaptığını izliyordu. Babamdan anladığı kadarıyla taşları dizmeye başladığında babamlar sessizce ona baktığı için sorun olduğunu anlayıp taşları dizmeyi bıraktı ve Poyraz da onlara baktı. Babam Poyraz'ın dizdiği taşları bozduğunda Poyraz'ın derin bir nefes almış gibi omzu ve göğsü hareketlenmişti. İyice gerilmiş olmalıydı ama yine de çabalarını sürdürüyordu. Gerçekten yerinde olsam iddiayı falan bırakır, bir yıllığına karım olacak kadının babası beni sevmese de olur, der geçerdim ama o inadını sürdürüyordu.

Taşlar dizilip babam zar attıktan sonra Poyraz'a verdi zarları. Poyraz da babam gibi zar attığında tekrar güldük. Hakan "Eline nasıl da yakışmıyor." Dediğinde Cansu "Adam zar değil de kalem tuttuğu için ola..." diyeceği sırada kötü bakışlarımızı aynı anda Cansu'ya çevirdiğimiz için Cansu "İyi be tamam." Dedikten sonra önüne döndü. Poyraz'la yeterince dalga geçme isteğimize gölge düşürmeye devam ederse onu kovacağımızı fark etmişti.

Babamlar sessiz ve hareketsiz kaldığında büyük atanın oyuna başlayacağını bilmeyen Poyraz ellerini "Ee?" der gibi hafifçe avuçlarını yukarı çevirdiğinde Orhan amca dayanamayıp güldü. Babam "Hasbinallah." Çeker gibi başını salladıktan sonra bir şeyler söylediğinde Poyraz aydınlanma yaşayıp tekrar zarları eline aldı ve tekrar attı.

"Bak bu sefer daha iyi attı." Dediğimde Hakan güldü. Cansu sessiz kaldığında Hakan "Aferin Beşir." Diyerek onunla uğraştı. Cansu'nun eli benim sırtımın üstünden Hakan'a doğru uzandığında cimcik attığını Hakan'ın acıyla inlemesinden anladım. "Yemin ediyorum cimcik Beşir ya. Bıçakla kessen bu kadar acımaz." Diyerek kolunu ovuşturan Hakan'ı, ben de cimcik istemediğim için savaşında yalnız bırakırken Poyrazları izlemeye devam ettim.

Poyraz zarı attıktan sonra çaresizce ne yapacağını düşünmeye başladığında Orhan amca gülse de kıyamayarak bir şeyler anlatmaya başladı. Muhtemelen tavla oyununun mantığını anlatıyordu ki eli tavlanın üstünde dolaşarak bir şeyler gösteriyordu. Poyraz çok anlamış gibi "Ha..." der gibi uzatarak bir şey söyledikten sonra başını onaylar şekilde salladığında "Hiçbir şey anlamadığına yemin edebilirim ve ispatlayabilirim." Dediğimde Poyraz'ın yanlış yönde hamle yaptığını elinin hareket yönünden gördüğümüz için sessiz bir şekilde gülmeye başladığımızda "Ve ispatladım." Dedim.

"İnsan hiç mi tavla oynamaz ya? Zenginler nasıl eğleniyor, zengin babalar ne oynuyor?"
Hakan'ın varoluşsal sancı ve sorgularına "Golf olabilir, satranç olabilir." Diye mantıklı cevaplar bulmaya çalıştım. "Ama düşünsenize, bizi alıp golf oynamaya falan götürseler sopamız toptan çok havaya çarpar ve biz de böyle gözükürüz." Dediğimde Cansu "Hah." Dedi. "Ben de sabahtan beri onu diyorum, bana kızıyorsunuz."

Hakan "Ama biz yine de dalga geçmeye devam edeceğiz." Diyerek Cansu'nun onu anladığımıza dair olan umudunu söndürdüğünde başımı onaylar şekilde salladım. Emindim ki aynı şartlar altında olsak Poyraz da son damlasına kadar aklına gelen her türlü dalgayı geçerdi.
Poyraz'ın tavla oynamaya çalışma gayretleri, babamın Poyraz'ın verdiği açık taşları yiyip durmasıyla son buluyordu ve Poyraz sadece oyuna dönebilmek için zar atıp durmaya başlamıştı çünkü babam Poyraz'ın taşının girebileceği tüm yerlere taşlarıyla kapı yapmıştı. Tavla oynamayı öğrendiğimde ortaokulda falandım ve babamı arada bir yenebilmeye başladığımda lise sondaydım. Çok zor bir oyun değildi ama karşında daha iyi oynayan biri varsa ve zarlar da şanslı gelmiyorsa kazanmak zordu. Poyraz içinse, çok çok zordu.

Babamın Poyraz'ı mars hatta eşek marsı edişleriyle yani kazanmalarıyla hatta karşı tarafı rencide edecek şekilde kazanmalarıyla oyun sürerken bir yandan da sohbet ediyorlardı ama ne konuştuklarını duyamıyorduk. "Ne konuştuklarını çok merak ediyorum ya."

Aslında kafe Hakanların kafesi olduğu için ve Hakan genel olarak burada çalıştığı için Hakan'ın da orada olmasını ve tüm detayları bize aktarmasını planlamıştık ama babamlar benim kulağıma bir şey gelmesini istemediği için Hakan'ın bugün çalışmasına engel olmuşlardı. Orhan ama 'hadi izin yap bugün' demişti ve bu da Hakan'ın 'tatil istesem vermez, çalışmak istiyorum tatil veriyor' diye çıtırdan bir sinir yaşamasına sebep olmuştu ve böylelikle çaresizce uzaktan onları izlemek zorunda kalmıştık.

"Sohbet çok da kötü gitmiyor bence."

Arada güldüklerini görebiliyordum. Poyraz genel olarak gergin gözükse de sohbet sarıyor gibiydi. Tabii sohbet içeriği, babamların sağlı sollu Poyraz'ı zorbalaması da olabilirdi ama anlayamıyorduk

Babam bir kere daha kazandıktan sonra hızla tavlayı kapattığında Poyraz ne olduğunu idrak etmeye çalışırken tavlayı Poyraz'ın koltuk altına doğru uzattığında yardım ister gibi Orhan amcaya baktı. Orhan amca, canım arkadaşım Hakan'ın ricası üzerine Poyraz'a yardım etmesi gerektiğini düşündüğü için akşam boyunca daha vicdanlı davranmıştı ve yine durumu açıkladı. Kaybettiği ve ağır bir şekilde kaybettiği için tavlayı koltuk altına alırdı kaybeden taraf. Bu, oyun boyunca karşı tarafı rencide edip yeterince zevk almamış gibi son bir zevk daha almasını sağlardı tavlananın kazananına.

Poyraz sırıtmaya çalışarak tavlayı koltuk altına aldıktan sonra tekrar masaya koyacaktı ki babam elini kaldırarak durdurup telefonunu çıkardı cebinden. Bir de bu racon vardı tabii, kaybeden tavlayı koltuk altına aldığında bir de bu an, ölümsüzleştirir, dalga geçilmesi gerektiğinde bir kanıt misali çıkartılırdı ortaya.

Poyraz çaresizce fotoğrafının çekilmesini beklerken buradan kalktıktan sonra hala bir anlaşmamızın olup olmayacağını sorguluyordum. Yarın bir boşanma davasına dair mahkeme tebligatı gelebilirdi kapıma.

Poyraz gururunu bırakır gibi bir tükenmişlikle tavlayı masaya koyduğunda telefonumun mesaj sesini duydum. Hiçbir detayını kaçırmamam gereken çok önemli bir komedi filmi izliyor olduğum için 'umarım operatör mesajı falan değildir' diye dualar ederek telefonumu çantamdan çıkarttıktan sonra babamın mesaj attığını gördüm. Kaşlarım kalkarken mesaj girerken ne göreceğimi az çok tahmin ettiğim için sırıtmaya başlamıştım bile.

Babamın 'senin süslü' üst yazısıyla yolladığı fotoğrafa bakarken gülmeye başladım. Hakanlar da telefonuma doğru eğilip fotoğrafa baktıktan sonra gülüşüme katıldığında elimden telefonu alıp daha yakından bakmak için aralarında çekiştiriyorlardı. Bakışlarım Poyrazlara döndüğünde gülüşüm yavaşça sönerken Poyraz'ın bakışlarının yarattığı kalp krizi eşliğinde Cansuları enselerinden tuttuğum gibi sandalın arkasına doğru eğdikten sonra kumda kayarak arkamı dönüp sandala yaslandım ve "Bu sefer kesin yakalandık." Dedim telaşla.

"Emin misin?"

"Bana bakıyordu!" dediğimde Hakan "Sorarsa 'sen de baktığın her yerde beni görüyorsun herhalde, ne alaka?' dersin." Dedi. Cansu gülerken "Ya ciddi olabilir misiniz lütfen?" diye adeta yalvardım. Gitmek için kalkmışlardı ve muhtemelen babamlar çoktan kafenin içine girmişlerdi, onları görmemiştim ama kafenin iç kısmına girmek üzere olan Poyraz'ı kapının önünde olduğumuz yere bakıyor şekilde görmüştüm.

Cansu "Kızım en fazla ne olabilir ki?" diye sorduğunda "Rezil olurum mesela?" diye cevap verdim. Hakan gülerek "Sence de bu senin için çok mu farklı bir deneyim?" dediğinde kötü bakışlarım Hakan'a döndü. Cansu gülerek çak yapması için elini Hakan'a uzattığında aralarında olduğum için önümde yaptıkları çakta ellerini cimciklemeye başladığımda ellerini hızla kendilerine çektiler. Böyle bir gruptuk, herkesin safı sık sık değişirdi. Nabza göre şerbet verip, keyfimize göre ortaklık kurar, diğerlerimizle uğraşır sonra canımız isteyince saf değiştirir, diğerini ortada bırakırdık. Genelde Ogün'le biz takım, Hakan'la da Cansu takım olurdu ama Ogün yoksa ben sinsice ya Hakan'ı ya da Cansu'yu çalar, diğeriyle uğraşmaya çalışırdım. Şu ana kadar da başarmıştım ama şimdi tekrar bir olmuştu Cansu'yla Hakan.

"Neyse olan oldu artık. Gitmişlerdir herhalde. Belimiz tutuldu, kalkalım."

Cansu'ya "Dur önce bakalım." Diyecekken Cansu bir anda kalktığında onu tutamadığım ve Hakan da kalktığı için artık Poyraz gitmeyip hala bakıyorsa bile Cansuları göreceği için ben de mecbur kalktım. Kalktıktan sonra bakışlarımı bahçeye çevirip "İyi bari gitmiş." Diye rahatlarken "Yok daha gitmedim." Diyen sesini duyduğumda bakışlarımı önce Hakan'a sonra da Cansu'ya çevirdim. Canavar görmüş gibi solumuza baktıklarına göre doğru duymuştum.

Vücudumu yavaşça Poyraz'a çevirirken daha onu görmeden açıklama yapmaya başladım. "Biz sahilde yürüyorduk sonra bu sandalda biraz dinlenmek istedik sonra siz de meğer buradaymışsınız, biz de zaten yeni gelmiştik sonra yani aman şimdi de biz de kalkıyorduk."

Poyraz'ın bakışları cevap vermeden bana bakmaya devam ederken oldukça yorgun gözüküyor olsa da uçsuz bucaksız açıklamalarıma karşı dudakları kıvrıldı. Babamlar sosyal pilini bitirmiş olmalıydı. Biraz daha duracak olsalar muhtemelen Poyraz'ın saçı ağarmaya başlayacaktı.

Poyraz bir şey demeden arkasını döndükten sonra sahilden yola doğru çıkmak için yönelirken "Gelin bırakayım sizi de dedektifler." Dediğinde ardında bakışlarımı Cansulara çevirdim. Cansu ısırdığı dudağını gülerek serbest bırakırken Hakan, Poyraz'ın peşinden ilerlerken açıklama yapma ihtiyacı duydu. "Yani kanka benlik bir şey yok da kızlar öyle meraklı." Diyerek kendi gıybetçi kişiliğini, Poyraz'a deşifre etmemeye çalışırken Poyraz ellerini pantolonun ceplerine koymuş bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu.
Yorgunluğu sebebiyle benimle uğraşacak gücü kalmadığı için sevinmiştim ama benim onunla uğraşacak enerjim vardı neyse ki. Kumsalda bata çıka Poyraz'a doğru hızla ilerlerken Cansu da "İyi bari, eve yürümeyeceğiz, belim tutulmuş." Diyerek peşimizden gelmeye başladı. Gerçekten sandalın ardında görünmeyeceğiz diye şekilden şekile girip vücudumuzu ağrıtmış ama yine de yakalanmıştık.

Poyraz'a yetiştiğimde bakışlarını kısa bir anlığına kumsalda bata çıka yürüyen bana çevirdi ve sırıtarak tekrar önüne döndü. "Çok merak ediyorum, tavlada böyle güzel zar atmayı nereden öğrendin?" diye dalga geçmeye başladığımda kumsala kıyasla yüksek kalan kaldırıma zorlanmadan çıkıp vücudunu bana döndürdü ve elini uzattı. Elini tutup bana yardımcı olmasına izin versem de kendimi hiç borçlu hissetmeden "Takım elbiseyi senden ameliyatla mı çıkarttılar bu arada?" diye alayla sorduğumda hafifçe gülse de beni kaldırıma çekti. Cevap vermeden arabaya yöneldiğinde ardında kalakalırken alaylarım onu sinir edemeden uzayda kaybolduğu için hafifçe tadım kaçmaya başlamıştı.

"Çayla ilk tanışman nasıl geçti?" diye çabalamayı sürdürürken tekrar ona yetişmek için ilerlemeye başladım.

Arabasının yanına geldiğimizde şoför koltuğunun yanındaki koltuğun kapısını açtığım sırada beni ısrarla cevapsız bırakmasına ya da hiç sinir olmuyormuş gibi alayımı şaka olarak kabul edip gülmesine rağmen "Boş ver iddiayı falan canım, üzülme. Sonuçta istediğin her şeyi kazanamazsın ya." diye onu sinir etme çabalarımı sürdürürken elini kapıya getirerek kapattığında bakışlarım ve vücudum yavaşça ona döndü. Eli omzumun ardından kapıdayken oldukça yakınımda olan gözleri birkaç saniyeliğine yüzümde gezindikten sonra bakışlarını gözlerime çıkardı ve yavaşça "Kazanırım." Dedi. Kahverengi gözlerinde göz bebeklerinin büyümesini izlerken yutkunduğumu duymamış olmasını diliyordum. Her kelimeyi tane tane ve aralarında bir saniye boşluk bırakarak "İstediğim her şeyi kazanırım." Diye ekledi.

Alaylarım ve şakalarım yakınlığı ile birlikte donakalırken 'anladım' der gibi "Hı,hı." Diye mırıldanarak başımı yavaşça onaylar şekilde salladığımda tepkime karşılık dudakları kıvrıldı ve kadife gibi ses tonuyla "Müsaade eder misin?" dedi. Bunu fark etmek ve düşünmek için ne kadar doğru bir zamandı bilmiyordum ama sesi de diksiyonu da güzeldi. Sesi bile kibar çıkıyordu dudaklarından.

"Ne için?"

Soruma karşılık üst dudağını yaladıktan sonra çenesinin ucuyla ardımı gösterdi ve güldü. "Kapını açmam için?"

"Ha, tabi..." diye mırıldanarak hafifçe sola kayıp birkaç adım geriledim ve kapımı açtı. Bakışlarım onda gezinirken arabaya yönelirken onun da bakışları üstümdeydi. Cansu ile Hakan'ın, Poyraz'ın ardında bizi izlediğini gördüğümde sesimi temizleyerek arabaya binişimi hızlandırdım ve onların da arabaya binmesini beklerken bakışlarımı yola çevirdim ama yolda neler olup bittiğini gördüğümden emin değildim. Garip bir an yaşamıştık ve ben de garip hissediyordum.

Garip ve anlamlandıramadığım şekilde.

284

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!