BÖLÜM 7
Olay akışı ve sahneler değiştirilmeden düzenlenmeye başlamıştır
İyi okumalaarr :))
**
"Ay abla ne şanslısın ya. Bir tane de erkek kardeş doğursalarmış ya enişteme. O da benim nasibim olurdu ne güzel."
Deniz taşınmaz listesinde sayfaları çevirirken hayallere dalmıştı. Annem ensesine yavaşça şaplak attıktan sonra mutfak lavabosuna yöneldi. "Lise sona geçtin, üniversite sınavına gireceksin hâlâ zengin koca derdindesin. Hayalleri bırak da sınava hazırlanmaya başla istersen kızım."
Cümle içerisindeki 'istersen' kısmının herhangi bir hükmü olmadığını ben de Deniz de biliyorduk. "Ferhat abinin çalıştığı dershane ile görüşmeye gidelim haftaya. Ödeme konusunda yardımcı olur, demişti annesi geçen pazarda."
Deniz acı gerçekle yüzleşmek istemedi. "Anne dur şimdi ya," diye sızlandıktan sonra dosyayı masada bana doğru çevirdi "Abla bak bu çok güzelmiş. Bahçesi de kocaman."
Ofladım. Sabahtan beri birbirinin tıpkısı villalara bakıp seçmeye çalışırken bir yandan da nişanım için arka plan süsleri yapıyorduk. Baktığımız villaların hepsi en az üç katlı, arka bahçesinde havuz olan, önünde geniş verandası olan lüks villalardı. Güzellerdi güzel olmasına da, hepsi benzerdi işte. Seçmek çok zordu. Sadece bir yıl, onda da yarım yamalak yaşayacağımı söyleyemediğim için annemler ev seçme işini ciddiye almıştı. Ben de mecburen onlara ayak uyduruyordum.
Annem ilgisi çekildiği için sebzeleri yıkamayı bırakıp bluzu ile ellerini kuruladıktan sonra masadaki dosyaya doğru eğildi. "Güzelmiş kız gerçekten. Bu bahçeye ne biberler, ne domatesler ekilir."
Deniz güldü. "Anne bahçede barbekü var, şömine var. Sen diyorsun biber, domates. Çalış biraz dersine canım, biraz zengince konuşmayı öğren. Dünüşlerine mahcup olacaksın valla."
Annem somurtarak doğruldu. Deniz'in söylediklerine gülsem de anneme kıyamadığım için "Bir alan ayarlarız, dikersin anne, ne olacak," dedim. "Hem zenginlerde de bu hobi olarak yapılabiliyor sonuçta. Boş ver sen Deniz'i."
Annem "Deniz kaşınıyor zaten." diyerek tekrar sebze yıkamaya döndü.
Annem de beğendiği için merak edip elimde birbirine yapıştırdığım çiçekleri masaya kurumaya bıraktıktan sonra Deniz'in gösterdiği dosyadaki sayfaları incelemeye başladım. Sıcak bir ev hissiyatı veriyordu. Mavi ile gri renk arasında hoş bir renk ile boyanmıştı dış duvarları ve çatısındaki kiremitlerin rengi ile uyumlu, tatlı duruyordu. Etrafı yeşillik ve ağaçlar ile sarıldığı için bahçede dışarıdan görülmeyen özel bir alan oluşmuştu. Arka bahçesine camekân kış bahçesi ile çıkılıyordu ve tabii ki de havuz vardı. Bahçesinin peyzajı güzeldi ve şehirde olduğunu unutabileceğin bir havası vardı.
"Tamam, bu olsun. Yeter, sıkıldım artık."
"Nankörsün sen, nankör. Allah senin gibilere nasip ediyor, benim gibileri Ferhat abinin çalıştığı dershaneye yazdırıyor."
"Anne Deniz biraz geç kalıyor bence ders çalışmaya başlamak için. Aynur teyzenin kızı Selin çoktan başlamış diye duydum."
Deniz'in işaret parmağını dudağı götürüp kaş göz yaparak beni susturma çabaları annemin bize dönmesiyle son buldu. Şirince sırıtmaya çalıştı. "Anne ablamın yardımıma ihtiyacı var. Nişanımız var, nikâhımız var. Ben böyle günlerde kardeşlik yapamayacaksam ne zaman yapacağım?"
"Ablacım sen hiç zahmet etme, sen derslerine bak. Benim hiç ihtiya..."
Yerinden hızla kalkıp beni öpücük yağmuruna tutarak susturduğunda gülmeye başladım. "Canım ablacım, ne kadar alçak gönüllü, düşünceli. Hiç de zora sokmak istemez."
Yüzünü uzaklaştırmaya çalışırken "Şey değil miydim ben ya, nankör?" dedim. Bu sefer de yüzünü ittirdiğim elimi öptü. "Asla, kim demiş? Kim sokuyor bu saçmalıkları aklına?"
"Tamam, git." dediğimde sonunda öpücük eziyeti etmeyi bırakıp tekrar sandalyesine oturdu. En azından iki saat benimle uğraşmazdı. Tehditlerimin Deniz üstündeki etkisi ancak saatler sürebiliyordu maalesef. Sonrasında tekrar cesaretlenip yüzsüzleşebiliyordu.
"E şimdi iç mimar mı düzecek evi? Sen öyle istemezsin ki..."
"Zamanımız dar olduğu için öyle olacak, ne yapayım artık."
"E ama kiler senin yaptığın parçalarla dolu. Bari onları götür, eve bazı dokunuşların olur."
Kararsız hissettim. Tamam, çok uzun süre yaşamayacaktım ama her zaman kendi evimde, kendi yaptığım eşyalar ile yaşamak gibi bir hayalim vardı ve kısa sürecek de olsa bunu gerçekleştirebilirdim. Yoksa ruhsuz bir evde zaman geçirmek eziyet gibi geçerdi. Ben renkleri ve detayları, dokunuşları seviyordum. Belki birkaç küçük dokunuş olarak kendi yaptığım sehpayı, rafları, dekorları götürebilirim.
"Ev düzülsün de, çeyizini de götürelim. Bir ara damat bohçasını da götürmek lazım."
"Anne ne çeyizi, ne bohçası ya? Kadın evde abiyeyle geziyor diyorum!" dediğimde yıkamayı bitirdiği sebzeleri süzülmeye bıraktı ve vücudunu bize çevirdi. "Kızım çeyizsiz, bohçasız düğün mü olur?"
"Anne boş ver, bakarsın boşanır gelirim malvarlığı o kadar yerinde olmayan biriyle evlenirim falan. Çeyizler bizde kalsın, onların benim çeyizime ihtiyacı mı var?"
Deniz güldü. Annemin cimciğinin yaklaştığını gördüğümde bir yan sandalyeye kaçtım. "Kız daha evlendiğini yeni öğrendik, boşanmaktan bahsediyorsun. Ağzını hayra aç, alacağım en sonunda ayağımın altına seni. Salça, sarma yapmak yetmiyor sana."
"Anne valla bak mahcup olurum ya. Hiç öyle bohça getirip götürecek insanlara benzemiyorlar."
"Enişteme çiçekli lif mi koyacağız anne? Adam akıllı duş sistemlerine falan alışmıştır, gidip çiçekli lifle mi yıkanacak? Patik mi koyacağız? Ayaklarını şöminesine uzatırken patik mi giyecek adam?"
"Ne biçim insanlar bunlar, bohça yok, evde abiye giyiyorlar. Keşke kahvehaneci Asım'ın oğluyla evleniyor olsaydın da bari yol yordam bilirdik."
Deniz'le aynı anda kusar gibi yaptık. Çocukluğumuzdan beri Asım amcanın oğlu Murat bana âşıktı ama çaresizce bir aşktı. Elinde nargilesi, tesbihi eksik olmayan, ayan abilerdendi. Hakan'la, Ogün bir keresinde az daha dövecekti çocuğu da anca öyle peşimde gezmekten vazgeçmişti.
Kapı çaldığında "Hah, geldi Poyraz." dedim ve hızla sandalyeden kalktım. Deniz dudağını değişik pozisyonlara sokarak bana imalı imalı baktıktan sonra "Nasıl da heyecanlı yeni gelin." dedi. Gözlerimi devirdim. Sadece bekleyip anneme laf anlatmaya çalışmaktan sıkılmıştım. Bugün yüzüklerimizi almaya gidecektik. Seçtiğim eve iç mimarla gideceğimize dair de konuşmuştuk. Zaten annemler iletişim kurmuştu ve üç gün sonra nişanımız vardı. Üç gün sonra! Arka plan için gerekli hazırlığı bitirdik sayılırdı. Mobilyacı Bayhan amcaya bir tahta bir arka plan tagı yaptırmıştık. Geniş, iki ayaklı ince sütunlar yukarı doğru çıkıyor ve yukarıda da yatay yine ince bir parça ile birbirlerine bağlanıyordu. Sol sütunun üst yarısına ve sağ sütunun ortasına koyu yeşil yapraklı beyaz çiçekler ile süsleme yapmayı planlamıştım. Üst parçasında sol köşeden başlayacak şekilde beyaz ince bir tülü dolayarak sağ köşesine doğru getirecek ve sonrasında aşağıya doğru bırakacaktım. Yine üst parçadan aşağıya doğru da saçak led sarkıtlar ekleyecektim ve hayalimdeki gibi dururlarsa güzel bir arka plan olacaktı. Gökçe Kafe'mizin sandalyeleri beyaz, tiffany sandalyelerdendi ve sırt kısmına çok açık yeşil renk tüller bağlayacaktık. İki tane sandalyeyi de arka plan önüne bizim oturmamız için koyardık, önüne de aile büyüklerinin oturması için sandalyeler çekerdik, diğer kişiler arkada masa düzenlemesi yaptığımız yere otururdu. Yine kafemizin açık yeşil renk olan masalarına da arka planda kullandığım çiçekler ile masa süsü yapmıştık ve tamam işte! Formaliteden olan bir evlilik için fazlaydı bile. Annem ortaya güzel bir şeyler çıksın istiyordu ve Sevim babaanneye karşı da özensiz gözükmek istemiyordum. O yüzden özenmiştik. Nişan hediyelikleri de hazırlamıştık, plastik istiridye şeklindeki kabukların içerisinde yine istiridye şeklinde mumlar olacaktı ve kabukları inci ile süslemiştik. Daha ne olsun?
Geçen haftalarda geçen fiyasko sözümüz iki tarafça da sayılmadığı için nişanımızın başında küçük bir isteme merasimi olacaktı tekrar. Sonrasında yüzükler takılacaktı. Yine annemle benim yapmış olacağım bir pastayı keserdik Poyraz'la. Belki romantik (!) bir dans ederdik ve sonra etkinlik biterdi. Pastayı da henüz yapmamıştık ama beyaz şeker hamurundan yapmayı düşünüyorduk. Dışına yenilebilir inciler yapıştıracaktık ve üstüne de şeker hamurundan güzel beyaz bir çiçek yapacaktık. Bu tarz incik cincikle uğraşmak hayatımın karmaşası içerisinde beni daha fazla yormak yerine iyi gelmiş, sakinleştirmişti. Resmen nişanın her detayında el emeğimiz olacaktı ve ailecek içimize sinmişti. Ben Koray'ı gördüğümde ağlamaya başlamazsam eğer, nişanın güzel geçeceğini düşünüyordum.
Poyraz'a kapıyı açmak için yöneldiğim sırada Deniz de annem de kuyruğum gibi hemen ardımdan geliyordu. Kapıyı açmak için durduğumda vücuduma çarptılar ve "Ay ama biraz mesafe lütfen." diye sızlandım. Resmen ailenin hanımları Poyraz için inci gibi kapıya dizilmişti.
Kapıyı açtım. Poyraz'ın gülümseyen yüzüne "Hoş geldin." diyeceğim sırada annemler atladı.
"Hoş geldin evladım."
"Hoş geldin enişte."
"Gel bir kahve iç önce."
"Gerçekten enişte ya, bir adam akıllı konuşamadık."
Öksürerek ilgi çektiğimde birazcık konuşabilmem için bana da müsaade ettiler ve Poyraz'a "Hoş geldin." diyebildim.
Poyraz'ın gülümseyişi karşılaştığı ilgi karşısında genişlemişti. Gözleri üstümüzde gezinirken "Hoş buldum hayatım, Merve annecim ve Deniz'cim," dedi. "Gelip kahve içmek çok isterdim ama biraz acelemiz var. Malum eksiklikleri tamamlamamız lazım. Sözüm olsun, olur mu? Ama siz kahvenizin yanında yersiniz diye tatlı aldım."
Bir sonraki gelişinde ne alacaktı acaba? Bir yerden sonra kendisini tekrar etmesi gerekecekti. Hünerlerini yavaş yavaş gösterse onun için iyi olurdu ama o tüm tuşlara bir anda basıyordu.
Ben portmantodan ayakkabımı alıp giyinirken annem Poyraz'ın uzattığı tatlı kutusunun olduğu poşeti aldı. "Teşekkür ederiz evladım, ne güzel düşünmüşsün ama niye zahmet ettin? Kahve de başka zamana artık öyleyse."
Hayır, yani adam kalksa 'tamam geliyorum' dese, mutfak ayrı, salon ayrı, arka bahçe ayrı, balkon ayrı karışıktı. Yatak odasında mı ağırlayacaktı Poyraz'ı, giriş avlusunda yere oturup mu içecektik kahveyi, çok merak ediyordum. Resmen evin her yerini nişan için çalışma alanı olarak kullanıyorduk ve Poyraz reddettiği için rahatladığına yemin edebilirdim.
"Ne zahmeti annecim."
Alayla "Nişanda içer anne kahvesini merak etme." dedikten sonra kapıdan çıktım. Deniz kapıya yaslanırken sırıtarak "Tuzlu kahveye hazır mısın enişte?" diye sordu. Poyraz "Tuzla kalacaksa hazırım ama..." dedikten sonra bakışlarını şüpheli bir şekilde bana çevirdi. "Kahveye kuru fasulye malzemeleri eklemezsin umarım."
Şirince gülümsedim. "Bal ekleyeceğim hayatım, ben sana hiç kıyar mıyım?"
Tedirgin bir şekilde güldü. "Tabii, hiç kıyamazsın."
Başımı onaylar şekilde salladığımda bakışlarındaki tedirginlik artmıştı. Her an intikam, mintikam her şeyden vazgeçebilir gibi görünüyordu. Yani üç beş kilo pul biber, kimyon atmadan da isteme kahvesi olmazdı sonuçta. Tabii genç yaşımda hem katil, hem de kocasının katili olmak istemezdim o yüzden fazla abartmazdım ama Koray hemen karşımda oturuyorken duygusallaşmamı önleyebilmek için Poyraz'la uğraşmak iyi bir tercihti.
"Biz gidelim anne, sonra görüşürüz." dedim ve annemle Deniz'e elimle öpücük attım. Baş başayken çok sevgi dolu bir aile değildik ama insanların yanında sımsıkı ipler ile birbirimize bağlıydık. Deniz "Dur abla dosyayı unuttun." dedikten sonra mutfağa doğru koşmaya başladı.
Annem dosyadaki taşınmaz sayısını hatırladığında "Maşallah oğlum, Allah daha çok versin." Dddi. Anne mesela yorum yapmamayı niye tercih etmedin, diye sormak istiyordum.
Poyraz "Sağ ol annecim, umarım." dedi de daha fazlasına sahip olurlarsa ülkede özerklik talep edebilecek toprağa sahip olurlardı. Deniz dosyayı uzattığında kucağıma aldım. Deniz de bir yorum yapacak gibi olduğunda uyaran bakışlarımla karşılaştığı için sadece "Görüşürüz." dedi.
Annemlerle vedalaştıktan sonra merdivenlerden inmek için arkamızı döndük ama duraksamamız gerekti. Poyraz'ın yutkunduğunu duyar gibi oldum. Keyifli bakışlarımı ona çevirdim. Sözde kendisini evlatlık bile aldırabileceği kadar sevdireceğini iddia ettiği babama karşı far görmüş tavşan gibi bakıyordu. Annem ortamı yumuşatmak için araya girdi. "Hoş geldin Şerif. Adalar da yüzük bakmaya gidiyor. Bak Poyraz oğlumuz da bize tatlı almış."
"Merhaba efendim."
Babam cevap vermeden eliyle 'geçin' der gibi işaret yaptığında aynı anda merdivenden indik ve vücudumuzu babama çevirdik. Babam merdivenlerden çıkarken duraksayıp bize döndü ve Poyraz'a baktı. "Delikanlı, akşam sahildeki Çamlıca Kafe'ye gel yedi gibi." dedikten sonra Poyraz'ın cevap vermesine gerek duymadan eve girdi.
Poyraz babamın cevabı beklememesine ve açıkçası başka bir cevap hakkı da olmamasına rağmen yine de "Tabii gelirim efendim." diye arkasından seslendi. Babamın yarattığı soğuk rüzgârlar, babamın uzaklaşması ile bizi rahat bırakırken nefesimi üfledim. Normalde çok tatlı, çok cana yakın bir adamdı ama tersi de pisti işte. Bir anda evlenmeme çok canı sıkılmış olmalıydı haklı olarak. Bir yandan da babam kızlarını hiç paylaşamayan biriydi. Ziyaretlerde, bayramlarda orada burada ne zaman 'Sizin kız da büyüdü' diye konu açılsa, konunun evliliğe gelmesine izin vermeden 'Küçücük kız daha' diye lafı keserdi. Küçücük kız? Yirmi iki yaşındaydım. Zaten hiç hazır olmadığı bir şeyle, bir de böylesine bir sürprizle yüzleşmek zorunda kaldığında zoruna gitmişti ve tabii ki zaten sevmekte zorlanacağı damat adayını da sevmesi iyice güçleşmişti. Akşam Poyraz'ın çekeceği çileleri düşünüyordum da... Kahvesine gerçekten bal koysam yeriydi. Babam yeterince ağız tadını kaçıracaktı sonuçta.
Poyraz "Başım ne kadar belada?" diye sorduğunda Deniz gülerken annem tedirgince gülümsedi. "Orhan'la seni teste sokacaklar sanırım."
Elim, annemin dediği karşısında yüz ifadesine dehşet bulaşan Poyraz'ın koluna giderken ona yaslanarak gülmeye başladım. "Orhan amca da sana bayılır zaten." diyerek içini rahatlattığımda (!) ters bakışlarını omzunun yanından bana çevirdi. Gülüşümü durdurmaya çalışma tenezzülü göstermedim. Poyraz "Belki sana demiştir?" diye şansını denedi. "Ben delikanlıya benziyor muyum sence?" diye sordum. "Aslında, evet." dediğinde gülüşümü durdurabilmeyi başarmıştı.
Elimi kolundan çekip ondan uzaklaştığımda gülerek "Aa." diye şaşırdı ve aramızda açtığım mesafeyi kapatarak kolunu omzuma attı. "Ne bu, ilk tribin mi?" diye sordu. Omzumdaki elini ittirdim. Çocuğa gıcıklık yapacağım diye dişil enerjimin üstüne toprak atmıştım sanırım ki delikanlı, diye tanımlıyordu beni.
"Kızma ya, karakterine söyledim. Harbi kızsın yani."
Bakışlarımı ona çevirmemekte ısrarcıyken ellerimi göğsümde kavuşturup "Hı,hı." diye mırıldandım. Gülüşü arttı. Tekrar "Aa," diye şaşırdı. "Ne yaptım ben şimdi?"
Yeterince kandırabildiğimi düşündüğümde kollarımı göğsümden çözüp gülerek ona döndüm. "Ya işte, adama böyle yaparlar. Bir daha dediklerine dikkat et."
Poyraz'ın sırıtan suratı sönüp bakışları baygınlaştı. Deniz "Babam şu anınızı görse eniştemi testi geçmiş kabul ederdi, yazık valla." dedi.
Poyraz başını abartılı olarak onaylar şekilde sallarken bakışlarını Deniz'e çevirdi. Deniz'e "Sen sus bakayım." dedim. Poyraz ise bir bilim deneyini gösterir gibi beni göstererek "Ne çekiyorum görüyorsunuz." dedi.
"Oğlum sen de böyle seviyorsun demek ki basmışsın nikâhı."
Evet, bir gecede çok sevmiştir eminim ki. Gerçi sarhoş halimle uğraşmak daha zor olmalı, ona rağmen evlenesi geldiyse gerçekten mazoşist olmalıydı.
Poyraz arabasının kilidini açarken annemin duyamayacağı şekilde "Evet, bela seviyorum." diye söylendi.
"Ha oğlum?"
"Evet, diyorum annecim. Başım gözüm üstüne." dedikten sonra gülümseyerek bana arabayı gösterdi. "Hadi hayatım, gidelim."
Babama 'efendim' deyip dururken anneme karşı kısa süre içerisine 'Merve anne'yi bile bırakıp 'annecim'e geçmişti. Gergin olduğunu hissedebiliyordum ve onu motive edebilecek herhangi bir cümlem yoktu. Babam bir süredir kendi öz kızına bile kök söktürüyordu, onu tabuta koyup koyup çıkarırdı artık.
Annemlerle vedalaştıktan sonra yola çıktık. "Şu saçma sapan şarkılarından açsana." diye özel istekte bulundu. Hiç alınmadan gülerek arabanın multimedyasına bağlandım ve favori listemden hareketli bir şarkı açtım. Gerginliğini atmaya çalışıyordu sanırım.
"Yani Poyraz Akyel, sen git o kadar rahat bir adam ol, sonra Şerif Gökdeniz gelsin seni terletsin."
"Adam baktığında resmen çöldeyim de yanımdan toz bulutları geçiyor gibi gergin bir an oluşuyor. Eski mesleği ne, komandoluk falan mı? Ne bu ciddiyet?"
"Aslında çok tatlı adamdır."
Kısa bir anlığına gözlerini yoldan bana çevirip "Ya, ya." der gibi bir yüz ifadesi eşliğinde baktı.
"Yani, Ogün'e Hakan'a falan çok iyi davranıyor, onları çok seviyor. Sana bir ısınamıyor gibi." diyerek rekabet havası oluşturduğumda hiç vakit kaybetmeden rüzgâra kapıldı. "Beni de sever."
Arabanın camından dışarıyı izlerken bıyık altı gülüp "Zor gibi duruyor ama umarım." dedim. Ters bakışlarının bana döndüğünü hissediyordum ama bilerek yolu izlemeye devam ettim.
"Akşam telefonda falan mı olsan sen? Bizi dinler, bana taktik verirsin."
"Ha..." diye uzatarak söyledikten sonra bakışlarımı ona çevirdim. "Ben kendim beceremem, diyorsun yani?"
Bakışları kısa bir anlığına bana döndükten sonra tekrar yola bakıp sahte bir şekilde güldü. "Ne alaka canım?" Sinirinin bozulmuş olduğunu çaktırmamaya çalışırken tekrar güldü. "Ne varmış yani, hallederim ben. Elin kıl Çinlilerine, Japon iş adamlarına falan sevdiriyorum kendimi sonuçta."
Kendi kendine, özgüvenine verdiği motivasyon konuşmasına gülerek. "Sen yine de akşama takım elbiseyle gitme bence." diye taktik verdim.
Taktiğim mantıklı gelmiş olmalı ki kaşları hafifçe kalkıp inmişti ama ona rağmen "Ben de öyle düşünmüştüm zaten. Sen yardımcı olma lütfen, ben hallederim." dedi. Yirmi altı yaşındaki adamın çocuk gibi davranmasına gülmeden duramıyordum. Babam onu sevmese de bir şey kaybetmeyecekti, sonuçta uzun vadeli bir evlilik düşünmüyorduk ama mükemmelliyetçi biri gibiydi. Rekabete, pürüze gelemiyordu.
Yüzüklerimizi almak için kuyumcuya geldik. Çalışan "Hoş geldiniz Poyraz Bey," dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Adımı hatırlama stresini yarıda kesip "Ada." dedim. Hızla "Ve Ada Hanım." dedi. Adımı hatırlayamazdı çünkü muhtemelen hiç duymamıştı. Bu tarz, malvarlığı yerinde insanların tercih ettiği yerlerde, yer sahibi ve çalışanlar, zengin insanları yeterince memnun edip pohpohlayabilmek için isimlerini ezberlerinde tutardı. Zengin insanlar da kendilerini önemli sanmaya devam eder, memnun kalırdı ama şimdi ben onların dünyasına birkaç hafta önce dâhil olduğum için, adımı öğrenememiş olması normaldi.
Çalışan içeriden kuyumcunun sahibini çağırmaya gittiğinde bakışlarım yüzüklerde geziniyordu. Koray'la evlenmek istememe rağmen ne yüzük, ne de gelinlik hayal etmemiştim hiç. Sadece alyansımın sade, anane, babaanne alyansı olmasını istediğimden emindim. Koray'la evlenmeye karar vermemize rağmen, daha doğrusu Koray beni evleneceğimize inandırmasına rağmen, evlenme teklifi etmemişti. Zaten Koray çok sürprizlerin adamı değildi. Gerçi hayatımın en büyük sürprizlerini son zamanlarda bana o yapmıştı ama hiçbiri romantik değildi.
"Hoş geldiniz Poyraz Bey, Ada Hanım."
Kuyumcunun sahibi geldiğinde gülümseyerek "Hoş bulduk." dedim. Çalışan çocuk gerekli bilgiyi transfer etmiş olmalıydı adama ki, bana ismimle hitap etmişti. "Hoş bulduk. Siparişim yetişti mi?"
Bakışlarım merakla onlara dönerken kuyumcu adam ellerini iki yanda kaldırıp gülümseyerek başını salladı. "Valla Poyraz Bey, siz öyle birkaç hafta içinde hazır olmalı deyince çok stres yaptık ama sizin için çok çalışıp yetiştirebildik."
Sizin için dediği 'Bize saydığınız para için' demek olmalıydı.
"Yetiştirebileceğinize emindim. Bir görelim o zaman."
Adam başıyla işaret verdi. Çalışan içeriden güzel, gösterişli küçük bir kutu getirdi. Siparişin ne olduğunu merak ediyordum. Poyraz'ın bakışları bana döndü. "Tabii beğenmek zorunda değilsin, başka bir şey de seçebilirsin ama bizim ailede küçük bir gelenek var. Ailemizin tasarımcı olmasından kaynaklı eşimizin evlilik teklifi yüzüğünü ve gelinliğini biz tasarlarız."
Kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. Elini bana doğru uzattığında cevap vermeden elini tuttum ve beni tezgâha doğru yönlendirdi. Kuyumcu adam, çalışanın elinden aldığı kutuyu bize doğru çevirdi. Heyecanlandığımı hissedebiliyordum. Garip bir gelenekti ama çok hoştu. Emek verilen her şey daha da güzelleşirdi ve bu aile eşlerinin bir ömür takacağı yüzük ve bir ömür hatırlayacağı düğün gelinliğini özenle tasarlıyordu. Evliliğimizin gerçek olmaması sebebiyle yüzüğün gerçek sahibi gibi hissetmesem de, kendimi özel hissetmiştim. Kuyumcu adamın söylediğinden anladığım, bu tasarımı birkaç hafta önce, formaliteden evli kalmaya ilk karar verdiğimiz anda tasarlamıştı ki anca yetişmişti. Hâlâ pek tanışıyor sayılmazdık ama o günkü kadar da az bilgimiz yoktu artık birbirimize dair. Beni henüz, şu an kadar bile tanımadan, sarhoş bir gecede anlayabildiği kadarıyla tasarlamıştı bu yüzüğü.
Poyraz'ın meraklı bakışlarının yüzümde, tepkimi görmek için gezindiğini hissediyordum. Kuyumcu adam kutuyu açtı ve gözlerim Poyraz'ın tasarladığını öğrendiğim yüzükte gezinmeye başladı. Yüzük hiç beklemeyeceğim kadar zarif, şatafattan uzak ama bir o kadar da büyüleyici görünüyordu. Beyaz altın rengindeki yüzüğün ortasında oval kesim pırlanta parlıyor, yüzüğün yan kısımlarından pırlantaya doğru birbirlerine dolanarak ilerleyen sarmaşıkları, zarif yapraklar süslüyordu. Baştan aşağı beyaz renkte olan yüzük, detaylarıyla öne çıkıyordu.
Ben sessiz kalıp diyecek bir şey bulamadığımda Poyraz "Denemek ister misin?" diye sordu. Başımı onaylar şekilde salladım. Yüzüğü kutunun içinden alıp bana doğru döndüğünde ben de yavaşça ona doğru döndüm. Sağ elimi kibarca tutup aramızda kaldırdı. Bakışlarımı onun anlam arayan bakışlarından alıp tekrar yüzüğü ve yavaşça parmağımda yer edinmesini izledim.
Yüzüğü parmağıma takan, güçlü durmasına rağmen bir yandan zarif hareketlere sahip elinde damarlar kendini belli ediyordu ve bu görüntü bana bir anımızı hatırlamıştı. Geri kalan detayları hatırlamıyordum ve bu güzel eli, bana o çirkin oyuncak yüzüğü takarken hatırlayabiliyordum. O yüzükten, bu zarif yüzüğe gelmiştik şimdi.
"Beğendin mi?"
"Çok." diye itiraf ettim. Muhtemelen milyonlarca yüzüğün olduğu bir odaya girsem, aralarından bu yüzüğü seçerdim. Ben cevap verene kadar tedirgin olmuş olmalıydı ki nefesini üfleyerek güldü. "Normalde yüzük tasarlamıyorum, o yüzden güzel bir şeyler çıkabileceğine emin değildim."
Yüzük tasarlamıyordu ama tasarımcı ruhu, yaratıcı kişiliği hangi kalıba koyarsan koy kendini gösteriyordu. Kendimden biliyordum. İlgilenmediğim alanlarda bile bir şekilde yaratıcı olabiliyordum. Yaratıcılık biraz böyle bir şeydi, sarmaşıklar gibi yayılırdı her yere. Bir elbiseye işler gibi işlemişti detayları yüzüğe de.
Yüzüğe hiç âşık olmamış gibi "İyi madem öyle bir geleneğiniz varsa olur, bu yüzüğü seçiyorum." dedim. Hâlâ ellerimizi aramızda tutuyordu. "Gerçekten bak, seçmek zorunda değilsin. Gelenek falan önemsi..."
Elimi elinden çekip hızla "Bu yüzüğü seçiyorum." dedim. Boşta kalan elini geri çekerken güldü. "Tamam, beğendiğine emin oldum," dedikten sonra kuyumcuya döndü. "Tasarıma yapılan işçiliğiniz çok güzel olmuş, güvenimi boşa çıkarmadınız. Teşekkürler."
Kuyumcu adam beklediği övgüyü aldığı için mutlu bir şekilde gülümseyerek gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Bizi tercih ettiğiniz için biz teşekkür ederiz Poyraz Bey."
Poyraz "Biz alyans bakalım bir de," dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Sırıtırken çenesini hafifçe kaldırıp indirdi. "Onda gelenek falan yok, rahatız."
Güldüm. "İyi bari, onu da ben seçeyim." dedikten sonra parmağımın ucuyla düz, ince alyansları gösterdim. Adam numaralarımıza göre alyans çıkartıp denememiz için bize uzattı. "Bu arada, yüzük için numaramı nereden öğrendin?" diye sordum. Gözünde mezura yoktu herhalde.
"Sorma. Gidip o oyuncak yüzükten buldum, ona göre yaptırdım."
Güldüm. Numaramı bulması bile emek içeriyordu resmen. Ellerimize alyansları taktıktan sonra önce kendi önümüzde elimizi kaldırarak inceledik. Sonra da birbirimize dönüp ellerimizi gösterdik
"Güzel oldu bence."
"Bana baya bir yakıştı." dedi. Gülerek önüme dönüp alyansı çıkartırken "Bir tane daha alacak mıyız?" diye sordum. "Neden?" derken o yüzüğünü çıkartmamış, hâlâ eline bakıyordu. "Egon için."
Tepkisine bakmak için gözlerimi ona çevirdim. Sahte bir şekilde "Ha-ha." diye güler gibi yapıp yüzüğü çıkardı. Uğraşıyordum ama gerçekten yakışmıştı eline. Güzel bir eli vardı. Bir de bana taktığı evlilik yüzüğünü taksa kendisine âşık olurdu herhalde. Gerçi hâlihazırda kendisine çoktan âşık gibiydi.
Poyraz "Bunlarda tamamız o zaman." dedi. Adam nişan yüzüklerini kutularına koymaya başladı. Evlilik yüzüğünü de çıkartacağım sırada "Niye çıkartıyorsun?" diye sorduğu için duraksadım. "Mantıken evlenme teklifi ettiğimde vermem, senin de o andan itibaren takmaya başlaman gerekiyordu."
Tekrar parmağımda ileriye doğru ittim yüzüğü. Bu gerçeği hatırlamak hoşuma gitmişti. Yüzüğü gerçekten beğenmiştim ve canım istemeye istemeye çıkartıyordum zaten ki çıkarmama gerek olmadığını hatırlatmıştı.
Poyraz ödemeyi yaparken bakışlarım yüzüğümde geziniyordu. Demek Koray'la evlenecek olsam, bu sefer onun tasarladığı bir yüzüğü takmam gerekecekti. Beril'e ne tasarladığını merak ediyordum. Acaba hangimizin yüzüğü daha özenli, daha güzeldi. İçimden bir ses benim yüzüğümün daha güzel olduğunu söylüyordu. Beril'i çekemediğimden değildi de, sanırım artık Koray'ın onu sevmemi hak eden özellikler taşımadığını kabulleniyordum. Koray, Poyraz gibi ince detaylı, özen gösterecek bir adam değildi.
***
"Ee, anlatsana kız. Güzel miymiş ev?"
"Abla görüntülü arasana ya."
"Nereye domates ekilir baktın mı?"
Dudağımı elime götürüp sessizce konuşmaya çalışırken "Ay açtığıma pişman oldum ya. Kapatıyorum." dedim. Annemin "Bana bak kız..." deyişiyle telefonu kapatamadan sabırla gökyüzüne baktım.
"Yüzüğü nasıl aldınız bu arada? Ay kocaman bir pırlanta mı aldın?"
Bakışlarım bahçedeki masada iç mimarın gösterdiği örneklerle ilgilen Poyraz'a döndü. Duymamaları için birkaç adım daha uzaklaştırıp sırtımı döndüm. "Bunların geleneği meleneği varmış. Akyel erkekleri evlenecekleri kadının yüzüğünü kendi tasarlıyorlarmış."
Cansu "Sınıfsaldır mesela." dediğinde güldüm. Annemler bizde toplanmış, nişan hazırlıklarını sürdürürken meraklarından yerlerinde duramadıkları için beni aramışlardı. Deniz "Ay geleneğe bak, ne güzel. Nasıl tasarlamış eniştem?" diye sordu. Elimi önümde hafifçe kaldırıp yüzüğüme bakarken gülümsedim. "Valla çok güzel tasarlamış. İnce ruhlu adammış."
"Sağ ol ya, zihnimizde canlandı şu an."
Elimi tekrar indirirken sinirle "Ay gelince görürsünüz, az sabredin. Hadi kapatıyorum ben, Poyraz çağırıyor." dedim. Annem "Ben hiç duymuyorum öyle bir şey." dedi. Sherlock Merve Holmes Sultan mübarek.
"Anne çağırıyor, çağırıyor. Siz duymuyorsunuz."
"Ada, hayatım. Bir gelir misin?"
"Bak, çağırıyor işte..." derken sesinin çok yakından geldiğini fark ettiğim için yavaşça arkama döndüm. Poyraz neredeyse dibimdeydi. Şirince gülümseyip gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Hızla "Hadi görüşürüz." dedikten sonra telefonumu kapatıp kot eteğimin arka cebine götürdüm. Açık renk kot eteğimin üstünde turuncu renk ince askılı giymiştim. Karşımdaki adamsa bu sefer lacivert renk takım elbise, beyaz gömlek giyinmişti. Gerçekten giyim tarzlarımız ve ciddiyetimiz çok uyumluydu (!) Yolda gelirken "Bugün de mi toplantı vardı?" diye dalga geçmiştim ama artık kabulleniyordum, genel olarak giyim tarzının böyleydi. Ne yapalım... O çiçek yapraklı topuklu sandaletimi garipsemiyorsa, ben de onu garipsememeliydim.
"Doğru bu arada,"
Kaşlarımı kaldırdım. "İnce ruhlu oluşum." dedikten sonra omuzları dikleşti.
Hızla "Sen beni mi dinliyorsun? Ne ara geldin? Demin masadaydın. Ayıp ama yani." derken utancımı onu suçlamak suretiyle örtmeye çalışıyor, masaya yöneliyordum. Cevap vereceği sırada "Neyse, neyse cevap vermene gerek yok. İşlerimizi halledelim." diye lafını kestiğimde gülmeye başladı. Konuyu bir şekilde kapatmam gerekiyordu ve işleri oldubittiye getirerek kapatmak benim yeteneğimdi.
Masada iç mimarın çaprazında kalan sandalyeye oturdum. Gösterdiği tabletteki seçeneklere bakmaya başladım. Ruhsuz, siyah beyazlarla dolu planlara bakarken kadın yüzümün halini görmüş olacak ki "Poyraz Bey'in zevkine göre çalışmıştım. Tabii kısa süre içerisinde de çıkınca böyle oldu." dedi. Poyraz da karşıma oturduğunda kadının Poyraz'ın zevkini nereden bildiğini merak ettim. Poyraz "Benim zevkim artık, müstakbel karımın zevki. Sen Ada Hanım'a göre çalış Sevil'cim." dedi.
"Sevil'cim?" diyerek bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. Sırtını sandalyeye yaslarken 'Sorun ne?' der gibi kaşlarını kaldırdı. Dudağımı büzüp başımı onaylamaz şekilde salladım. "Yok bir şey, neyse." deyip tekrar tablete odaklandım. Gelir durumu arttıkça, mezhep de genişliyordu herhalde. Yani tamam, ilişkimiz yoktu ama birlikte çalıştığı kadınlara böyle canım cicimli mi yaklaşıyordu? Buraya geldiğimizden beri, evin içini gezerken de kadına her hitabında 'cim' eki vardı.
"Ben biraz daha açık renklerle, canlı renklerin birlikte çalışılmasını seviyorum. Biraz daha rahat, samimi bir ev olsun istiyorum."
Kadın gülüp "Poyraz Bey'in tam tersi şekilde yani." dedikten sonra tabletinde başka sekmelere geçip bir şeyler yazmaya başladı. 'Tamam tanıyorsun Poyraz Bey'i, inandık' diye söylenmeye başlamama çok az kalmıştı.
"Bir de ben, kendim bazı eşyalar yaptım. Evde onların da kullanılmasını istiyorum." dedikten sonra telefondan yaptığım ev eşyalarının fotoğraflarını göstermeye ve evin neresinde ne şekilde kullanılmasını istediğimi anlatmaya başladım. Yaptığım saksıları, duvar süslerini, sifon sehpayı, kitaplığı, renkli duvar rafları gibi küçük detayları gösterirken Poyraz'ın bakışları da telefonumdaydı. Masada hafifçe öne eğilmiş, görebilmek için çabalıyordu. "Elinize sağlık tabii ama emin misiniz? Tasarlayacağımız evin ruhunu bozabilir."
Canım iyice sıkılmaya başlarken Poyraz benim yerime "Eminiz," dedi. "Ayrıca eve de sıcaklık katacağını düşünüyorum Sevil. Sen hadi örnekler göster artık." diyerek oluşabilecek gerginliği bertaraf etmeye çalıştı. Kendi kendime mi kuruluyorum, çelişkisi yaşarken sessiz kalarak kadının hareketlerini incelemeye başladım.
"O zaman üzgünüm Poyraz Bey, biraz bohem tarz örnekler göstereceğim." dedikten sonra gülümseyerek bakışlarını kısa bir anlığına Poyraz'a çıkardı. Resmen küçük bakışlar falan atıyordu adama.
Merakımı bastıramadığım için "Ofisini falan mı tasarladın?" diye sorduğumda bakışlar bana döndü. "Merak ettim." diye açıkladıktan sonra gülümsedim.
"Evini, tasarlamıştım." dedikten sonra bakışlarını tekrar tabletine indirdi. Dudağını büzüp kaşlarını mutsuz bir şekilde kaldırıp indirdi. "Bekâr evini yani." diye mırıldandı. Aa resmen, biraz önce sinsi kız hareketi yapmıştı. Böyle göz kaçırmalar, içine içine konuşmalar falan.
Gerildiğimi hissederken bakışlarım Poyraz'a döndü. Sorunu algılamaya çalışan gözleri kısılmıştı. "O zamanlar karamsarmış demek ki Poyraz. E tabi şimdi âşık olup evlenince, o da sıcak renkleri tercih ediyor."
Kadın gözlerini bana çevirmeden "Mutlu görünüyordu ama..." diye mırıldandı. Art niyeti artık gözler önündeydi. Gözlerim kısılırken bastırarak "Sevil'cim," dedim. "Sen bize biraz müsaade eder misin?"
Şaşırıp bakışlarını Poyraz'a çevirdi. Poyraz da "O sıra biraz daha ön bahçeye bak istersen Sevil." dedi. Bu sefer 'cim' diye eklememişti.
Sevil son heceyi uzatarak "Peki..." dedikten sonra tableti eline alıp arada bakışlarını bize çevire çevire ön bahçeye geçti. Sevil yeterince uzaklaştığında Poyraz'a dönüp "Bu kadınla çalışmak istemiyorum." dedim.
"Neden? İşinde en iyilerindendir."
Hızla ve tek nefesle "Bekâr evlerinde iyi olabilir ama burada iyi olduğunu sanmıyorum." diye cevap verdim.
Poyraz kaşlarını kaldırarak bakışlarını kaçırırken gülmeye başladı. "Saçmalıyorsun."
Neredeyse sandalyeden düşecek kadar ucuna kayıp masada Poyraz'a yaklaştım. "Ne saçmalıyorum?"
"Kadın sadece işini yapıyor. Bu kadar kısa süre içerisinde ev düzecek başka birini tanımıyorum."
İşaret parmağımı ona doğru kaldırdım. "Kadının sana karşı ilgisi var ve sen de bunu anlayabilecek zekâya sahip bir adamsın."
Sırıttı. "Ada'cım, çalıştığım çoğu kadının bana karşı ilgisi var, kendi kendine ilgilenip günün sonunda işini yapıp gittiği sürece bunun zararı ne?"
Sinirle güldükten sonra "Ada'cım." diye tekrar ettim. Kadına 'Sevil'cim' dediği için bana da aynı ek ile konuşması sinir etmişti. "Senin için sorun olmayabilir ama kadın sinsi sinsi, alttan alttan, aptal aptal bana laf atıyor."
Sesli bir şekilde gülmeye başladı. sonra Ellerini kaldırıp "Yok, yok hatta cani cani, katil katil falan laf atıyor. Ne çok abarttın?"
Kötü bakışlarım altında ezilmeye başladığında gülüşünü durdurup ciddileşmeye çalıştı. "Tamam anlıyorum. Kocanı kıskanıyorsun ama gerçekten gerek yok."
Ciddileştiği hali bile buydu! Hâlâ alaya alıyordu. "Kıskanmıyorum, sadece kadın alenen sinsilik, saygısızlık yapıyor ve rahatsız oldum."
Sessiz kalarak gözlerime bakmaya başladığında kaşlarımı kaldırıp ben de gözlerimi gözlerine diktim. Bir süre süren bakışmamızın ardından mağlubiyetle bakışlarını kaçırdı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. "Sen burada keyifli keyifli otur hayatım. Ben de gideyim evimizi düzecek mimara 'Seninle çalışmayacağız' diyeyim. Bir masa, altı sandalyeyle yaşar gideriz artık." diye dalga geçerek ön bahçeye yöneldi.
Elimi sandalyenin sırtına götürerek vücudumu sola, ona doğru çevirdim. Ardından söylendim. "Dünyadaki tek mimar o sanki! Buluruz başkasını."
Omzunun üstünden bana baktıktan sonra başını onaylamaz şekilde sallayarak tekrar önüne döndü. Ellerim göğsümde birleşirken keyifle önüme döndüm.
Aslında onunla çalışmayacağımızı duyduğundaki yüz ifadesini görmek için Poyraz'ın peşinden gidesim vardı ama o da abartı olurdu artık. Sonuçta istediğim olmuş, o saygısız kadınla çalışmayı bırakıyorduk. Poyraz artık duyamayacak kadar uzaklaşmışken kendi kendime söylenmeye devam ettim.
"Kaldı ki yani mimarla çalışmak zorunda mıyız? Gider, gezer seçeriz, ne olmuş yani?"
**
"Buradan görülürüz bence ya."
Sahildeki kumsala çekilmiş sandalın arkasına saklanmış bir şekilde sıralıydık. Hakan "Yok ya, birbirleriyle ilgilenmekten etrafa bakamazlar bence," dedi. "Bahçeye otururlar umarım. Yoksa yanlış yere konumlanmış oluruz. İçeride de süs ağacı kılığına ya da masa kılığa giremeyeceğimize göre direkt anlaşılırız."
Hakan'a "Başkan, babanı uyardın değil mi?" diye sordum. Hakan'ın da aramızdaki takma ismi Başkan'dı ama sadece aramızda olduğunu söylenemezdi. Mahalledeki ve yakın mahallelerdeki tanıdıklar da Hakan'a 'Başkan' derdi. Lise zamanlarından beri oldukça amatör, sadece kendilerinin falan bildiği bir futbol takımları vardı ve sponsorları da zaten Çamlıca Kafe'ydi. Sponsorluktan kastım da antrenman önceleri, sonraları beleş çay içebilmekti. Amatör takımlarının takım kaptanı, teknik direktörü, başkanı her şeyi Hakan olduğu için Hakan'a 'Başkan' denilirdi.
"Evet, evet. Çok üstüne gitmeyecek adamın, merak etme."
Gözlerim fal taşı gibi açılırken bakışlarımı Hakan'a çevirdim. "Elinden geleni ardına koymasın, diye uyaracaktın Hakan ya! İnanamıyorum sana, resmen Poyraz'ın ekmeğine bal sürmüşsün."
"Yağ değil miydi o ya?"
Bakışlarımı Cansu'ya çevirdim. "Şimdi bunun bir önemi var mı gerçekten?" diye sordum. Cansu elini ağzına götürüp fermuar kapatır gibi hareket ettirdiğinde bakışlarımı tekrar ayağıma taş koyup durmaya yeminler etmiş Hakan'a çevirdim. Hakan çaresizce dudağını büzerek omuz silkti. "Kızım ne bileyim, adamı düşünüyorsun sandım."
Gülmeden edemedim. "İddiaya girdik oğlum. Babama kendini sevdirebilirse diye açık çek verdim. Başaramaması lazım."
Hakan bakışlarını kafenin bahçeye çıkan geniş kapısına doğru çevirip, gelen gidene bakarken "Merak etme seninki yine giyer janti takımını, tarar saçlarını, ister americanosunu, oynar Şerif amcamın ayarlarıyla." dedi. Güler gibi oldum. Takım elbise giyme bence, diye taktik verdiğimde beyefendi 'Ben hallederim, taktik verme' demişti, bakalım nasıl halledecekti.
"Adam zengin mobbingine uğruyor resmen. Ne var yani kibarsa, giydiğine dikkat ediyorsa senin gibi siyah tshirt, siyah pantolon giyip dolanmıyorsa? Hakan yemin ediyorum çekemiyorsun adamı."
Hakan Cansu'ya alaylı bir "Hah," çekti. "Böyleleriyle kavga etsen avukatını çağırır. Ne kıskanacağım? Ayrıca Cansu Hanım, bizi beğenememeye başladınız galiba."
Gülmeden edemedim. Dirseğimle Hakan'ın koluna hafifçe vurup ona doğru eğildikten sonra sessiz söylemeye çalışıyormuşum gibi yapsam da kasten Cansu'nun da duyabileceği şekilde "Ogün arada gri tshirt de giyiyor, o yüzden kıskanması gerekenlere dâhil etmedi galiba." diye dalga geçtim. Hakan da hafifçe güldü ama canı sıkılmış gibi görünüyordu. Ogün'le aralarında bir sorun yaşanmış olmalıydı ki Ogün dediğim gibi suratı hafifçe düşmüştü. Zaten Ogün herhalde yeni bir arkadaş grubu falan bulmuştu, bize pas vermemesinin başka bir açıklaması olabileceğini düşünemiyordum. Hakan'a Ogün'le neler olduğunu soracakken Cansu "Saçmalamayı bırakın, Poyraz geldi!" dediğinde bakışlarımı hızla kafenin bahçesine çevirdim.
Lacivert, polo yaka bir tshirt, kot pantolon ve beyaz spor ayakkabı giymişti. İlk tanıştığımız gün takım elbiseyle olmasa bile spor bir gömlek ve kot pantolon ile görmüştüm onu. Onun dışında her gördüğümde takım elbiseyleydi ve şimdi buraya ayak uydurabilmek için sözde ihtiyacım olmadığı taktiğime başvurmuş, rahat giyinmişti.
"Fiziği de güzelmiş adamın ha."
Uzatarak "Cansu..." diye söylendim.
"Ne var? Zaten iki büklüm oturuyoruz şurada, düşünce özgürlüğüme karışma."
Güldüm. Şimdi konumuz adamın fiziği değildi sonuçta ama Poyraz deniz kenarında olan bir masaya yönelirken ben de göz ucuyla fiziğine baktım. Cansu'ya hak verir gibiydim. Üzerinde bir ceket ya da bol bir gömlek olmadığı için tshirtü üst vücudunu sergiliyordu.
Hakan "Ben de spora başlasam iyi olacak." derken hafif çıkmış olan Türk göbeğine baktığını gördüm. Gülmeye başladığımda Cansu "Eğilin!" deyip, aynı anda benim de ensemden tutarak kumlara doğru eğildi. Sandalın ardında vücudumuz kumların içine girip kaybolmak istiyormuş gibi yere yapışmışken Cansu'ya dönüp "Ne oldu?" diye fısıldadık. Yavaşça koluma vurdu. "Kız sesli gülme, adamın bakışları bu tarafa döndü."
Endişeyle "Görmüş müdür?" diye sordum.
"Bence, hayır."
Bakışlarımız 'Emin misin?' der gibi Cansu'ya dikilmeye devam ettiğinde "Yani, umarım." dedi. Oflarken ben de yavaşça Hakan'ın koluna vurdum. "Neden güldürüyorsun beni?"
Hakan "Ben ne yaptım ya?" diye sızlanırken Cansu "Ay resmen yeni enişte, gülüşünden tanıdı bak seni." dedi. Baygın bakışlarımı Cansu'ya çevirdim. "Adam ses geldiği için bakmış olamaz mı Cansu'cum?"
"Olamaz, öyle haber değeri yok." Güldüm. Tabii lakabı 'Beşir' olan Cansu, yine heyecanlı olaylar peşindeydi.
"Tamam şimdi, biriniz yavaşça kalkıp hâlâ bakıp bakmadığına baksın. Durum değerlendirmesi ve raporu istiyorum çabuk."
Hakan "Derhal komutanım." diyerek görevi devraldıktan sonra yavaşça ve sinsice doğrularak sandalın üstünden kafenin bahçesine bakmaya başladı. "Yok yok, adam telefonuyla ilgileniyor." Rahatladığımız için sandalın üstüne iki kafa daha çıktı.
"Babamların ilk testi ve zulmü, bekletmek sanırım."
Cansu "Aslında baban bekletmiyor, Poyraz biraz erken gelmiş. Daha yeni yedi olacak." dediğinde sırıttım. Resmen tüm tuşlara basıyordu Poyraz. Rahat giyinmişti, erkenden gelmişti. İşini şansa bırakmak istemiyordu.
Poyraz'ın başı yavaşça bahçeye çıkan kapıya döndüğünde biz de baktığı yere baktık. Hakan ve Cansu elini ağzına götürerek gülüşlerini bastırmaya çalışırken ben de en az Poyraz kadar şok olmuştum çünkü babam da, Orhan amca da Poyraz'ın aksine takım elbise giymişti.
Babamlar masaya yaklaşırken Poyraz'a baktım. Yaşadığı stres ve şoktan hareketsiz kalmış bir şekilde babamların yaklaşmasını izliyordu. İçinden bin bir defa kendisine sövdüğüne emindim. Babama yaranmak için biraz daha rahat giyinmişti ve bu sefer de o takım elbise giymediği için babamların yanında ciddiyetsiz kalmıştı. Babamın iki renk takım elbisesi vardı, düğün seyranda sırayla giyerdi. Şimdi kasti bir şekilde Poyraz'ı mahcup hissettirmek için takım elbise giydiklerini düşünüyordum çünkü babam da gülmemekte zorlanıyor gibi görünüyordu. Tabii aramızda biraz mesafe olduğu için detayları anlamakta zorluk çekiyordum.
Masaya geldiklerinde babam "Kalkmayacak mısın?" tarzı bir şey demiş olmalıydı ki Poyraz hızla kalktı ve elini babama doğru uzattı. Babam elini uzattıktan sonra normalde Poyraz'ın kastı el sıkışmak olsa da elini Poyraz'ın yüzüne doğru kaldırdığında Poyraz birkaç saniye duraksasa da görevi başarıyla tamamlayıp babamın elini öpüp alnına götürdü. Babamdan sonra Orhan amca da elini uzattı. Poyraz'ın içinden neler düşündüğünü duymak için Deniz'i falan akrabalıktan silebilirdim. Tamam, hadi Deniz'i silmeyeyim ama bazı akrabalarımı kesin silerdim.
Hakan "Şu an ne izliyoruz biz?" diye sorduğunda cevap veremedim. Onların da gülmeleri durmuştu. Babamların neden takım elbise giydiğini sorgulayarak olanları izliyorlardı.
El öpme merasimi bittiğinde babam eliyle Poyraz'ın üstünü gösterip bir şeyler söyledi. Poyraz mahcup bir şekilde üstüne baktı. Bakışları tekrar babamlara döndüğünde ellerini hafifçe kaldırıp bir şeyler açıklamaya başladı. Poyraz'ın birkaç dakika süren açıklamalarının sonunda sessizlik oluştu ve bakışlarını ayırmadan Poyraz'a bakmaya devam ettiler. Poyraz bir süre daha devam eden sessizlikten sonra eliyle dışarıyı gösterip bir şeyler söyledi. Sonra üstünü gösterdi. Muhtemelen çaresizlikten 'Gidip değiştirip geleyim mi?' falan tarzı bir şeyler söylemişti. Babamlar birbirlerine dönüp gülmeye başladıklarında Poyraz şaşkın bir şekilde onları izliyordu. Acı çekmesini keyifle izlerim sanmıştım. Gerçekten de keyifle izliyordum.
Babamlar ceketlerini çıkartıp sandalyelerin arkasına astıktan sonra sandalyeye oturdular. Poyraz hâlâ ayakta kalmış onları izliyordu. Babam 'Otursana' der gibi sandalyeyi gösterdikten sonra tekrar gülüp bir şeyler söyledi. Poyraz da sırıtır gibi bir yüz ifadesiyle sandalyeye oturduktan sonra güldü ve bakışlarını birkaç saniyeliğine gökyüzüne çıkartıp tekrar babamlara döndü. Muhtemelen birkaç saniyelik 'Allah'ım ben ne yaşıyorum şu anda?' sorgulaması atağı gelip geçmişti.
"Yazık ya adama. Aklı çıktı saygısızlık oldu diye."
"Uf Cansu ne çakma enişteci çıktın sen de."
Hakan da "Gerçekten," diye beni destekledi. "Şurada kaynanasının Ada'ya böyle yaptığını görsen kahkahalarla izlersin, adama vicdan yapıyorsun."
"Siz de ne acımasız çıktınız ya. Aynı ekmeği yiyerek büyüdük, nasıl böyle farklısınız?"
"Canım arkadaşım, iddiaya girdik diyorum." dedikten sonra bakışlarımı tekrar Poyraz'a çevirdim. "Yoksa ben de normalde keyif almam." desem de ben bile kendime inanamayıp sessizce gülmeye başladım. Hakan da en az benim kadar kaostan beslenen bir insan olduğu için gülüşüme katıldı.
Hakan Cansu'ya "Sus bakayım Beşir." dediğinde gülüşümüz arttı. Elimle ağzımı kapatmaya çalışıp gülüşüm durana kadar güvenli alana, sandalın arkasına doğru eğildim.
"Merak ettiğiniz gıybet olunca koşa koşa geliyorsunuz Beşir'e ama. O zaman susacak Beşir asıl, siz görürsünüz."
"Ben sosyeteye gidiyorum kızım. Ne yapayım artık mahalle dedikodusunu?" dedikten sonra gülüşümü kontrol altına aldığım için tekrar sandalın üstüne doğru doğruldum. Hakan "Yeni Beşir'imiz Ada artık. Sosyete Beşir'i olacak, gıybetler onda." dedi. Cansu "Göreceksiniz siz." diye söylenmeye devam etti. İlgimi Poyrazlara verdim. Çayları masaya gelmişti. Poyraz raconu öğrenmiş, kendisi mi çay istemişti yoksa Orhan amcalar direkt çalışana 'Masayı çayla' mı demişti bilmiyordum ama babamlarla birlikte çayını masum masum yudumluyordu.
Çalışan masaya tavla getirdiğinde Poyraz'ın uzaylı görmüş gibi bakmasına tekrar güler gibi olduk. Poyraz gurur yapmasa ona telefonuna tavla uygulaması, okey uygulaması falan indirmesini ve akşama kadar öğrenmeye çalışmasını önerirdim ama şimdi 'Bu ne yeniyor mu?' diye bakmayı kendi tercih etmişti. Acaba 'Ben hallederim' dedikten sonra halletmek için neler planlamıştı?
Babam, masada Poyraz'la arasında tavlayı açtıktan sonra taşları dizmeye başladı. Poyraz'ın yavaş davranan eli taşlara giderken babamın ne yaptığını izliyordu. Babamdan anladığı kadarıyla taşları dizmeye başladı. Babamlar sessizce ona baktığı için sorun olduğunu anlayıp taşları dizmeyi bıraktı ve Poyraz da onlara baktı. Babam Poyraz'ın dizdiği taşları bozduğunda Poyraz'ın derin bir nefes almış gibi omzu ve göğsü hareketlenmişti. İyice gerilmiş olmalıydı ama yine de çabalarını sürdürüyordu. Gerçekten yerinde olsam iddiayı falan bırakır, 'Bir yıllığına karım olacak kadının babası beni sevmese de olur' der geçerdim ama o inadını sürdürüyordu.
Taşlar dizildi. Babam zar attıktan sonra Poyraz'a verdi zarları. Poyraz da babam gibi zar attığında tekrar güldük. Hakan "Eline nasıl da yakışmıyor." dedi. Cansu "Adam zar değil de kalem tuttuğu için ola..." diyeceği sırada kötü bakışlarımızı aynı anda Cansu'ya çevirdiğimiz için "İyi be tamam." dedikten sonra önüne döndü. Poyraz'la yeterince dalga geçme isteğimize gölge düşürmeye devam ederse onu kovacağımızı fark etmişti.
Babamlar sessiz ve hareketsiz kaldığında büyük atanın oyuna başlayacağını bilmeyen Poyraz ellerini "Ee?" der gibi hafifçe avuçlarını yukarı çevirdi. Orhan amca dayanamayıp güldü. Babam 'Hasbinallah' çeker gibi başını salladıktan sonra bir şeyler söyledi. Poyraz aydınlanma yaşayıp tekrar zarları eline aldı ve tekrar attı.
"Bak bu sefer daha iyi attı." dediğimde Hakan güldü. Cansu sessiz kaldığında Hakan "Aferin Beşir." diyerek onunla uğraştı. Cansu'nun eli benim sırtımın üstünden Hakan'a doğru uzandı. Cimcik attığını Hakan'ın acıyla inlemesinden anladım. "Yemin ediyorum cimcik Beşir ya. Bıçakla kessen bu kadar acımaz." diyerek kolunu ovuşturan Hakan'ı, ben de cimcik istemediğim için savaşında yalnız bırakırken Poyrazları izlemeye devam ettim.
Poyraz zarı attıktan sonra çaresizce ne yapacağını düşünmeye başladı. Orhan amca gülse de kıyamayarak bir şeyler anlattı. Muhtemelen tavla oyununun mantığını anlatıyordu ki eli tavlanın üstünde dolaşarak bir şeyler gösteriyordu. Poyraz çok anlamışçasına "Ha..." der gibi uzatarak bir şey söyledikten sonra başını onaylar şekilde salladı. "Hiçbir şey anlamadığına yemin edebilirim ve ispatlayabilirim," dedim. Poyraz'ın yanlış yönde hamle yaptığını elinin hareket yönünden gördüğümüz için sessiz bir şekilde gülmeye başladık. "Ve ispatladım."
"İnsan hiç mi tavla oynamaz ya? Zenginler nasıl eğleniyor, zengin babalar ne oynuyor?"
Hakan'ın varoluşsal sancı ve sorgularına "Golf olabilir, satranç olabilir," diye mantıklı cevaplar bulmaya çalıştım. "Ama düşünsenize, bizi alıp golf oynamaya falan götürseler sopamız toptan çok havaya çarpar ve biz de böyle görünürüz."
Cansu "Hah," Dedi. "Ben de sabahtan beri onu diyorum, bana kızıyorsunuz."
Hakan "Ama biz yine de dalga geçmeye devam edeceğiz." diyerek Cansu'nun onu anladığımıza dair olan umudunu söndürdü. Başımı onaylar şekilde salladım. Eminim ki aynı şartlar altında olsak Poyraz da son damlasına kadar aklına gelen her türlü dalgayı geçerdi.
Poyraz'ın tavla oynamaya çalışma gayretleri, babamın Poyraz'ın verdiği açık taşları yiyip durmasıyla son buluyordu. Poyraz sadece oyuna dönebilmek için zar atıp durmaya başlamıştı çünkü babam Poyraz'ın taşının girebileceği tüm yerlere taşlarıyla kapı yapmıştı. Tavla oynamayı öğrendiğimde ortaokulda falandım. Babamı arada bir yenebilmeye başladığımda ise lise sondaydım. Çok zor bir oyun değildi ama karşında daha iyi oynayan biri varsa ve zarlar da şanslı gelmiyorsa kazanmak zordu. Poyraz içinse, çok çok zordu.
Babamın Poyraz'ı mars hatta eşek marsı edişleriyle yani kazanmalarıyla hatta karşı tarafı rencide edecek şekilde kazanmalarıyla oyun sürerken bir yandan da sohbet ediyorlardı ama ne konuştuklarını duyamıyorduk. "Ne konuştuklarını çok merak ediyorum ya."
Aslında kafe Hakanların kafesi olduğu ve Hakan genel olarak burada çalıştığı için Hakan'ın da orada olmasını ve tüm detayları bize aktarmasını planlamıştık ama babamlar benim kulağıma bir şey gelmesini istemediği için Hakan'ın bugün çalışmasına engel olmuşlardı. Orhan ama 'Hadi izin yap bugün' demişti. Bu da Hakan'ın 'Tatil istesem vermez, çalışmak istiyorum tatil veriyor' diye çıtırdan bir sinir yaşamasına sebep olmuştu. Böylelikle çaresizce uzaktan onları izlemek zorunda kalmıştık.
"Sohbet çok da kötü gitmiyor bence."
Arada güldüklerini görebiliyordum. Poyraz genel olarak gergin gözükse de sohbet sarıyor gibiydi. Tabii sohbet içeriği, babamların sağlı sollu Poyraz'ı zorbalaması da olabilirdi ama anlayamıyorduk.
Babam bir kere daha kazandıktan sonra hızla tavlayı kapattığında Poyraz ne olduğunu idrak etmeye çalışıyordu. Tavlayı Poyraz'ın koltuk altına doğru uzattığında Poyraz yardım ister gibi Orhan amcaya baktı. Orhan amca, canım arkadaşım Hakan'ın ricası üzerine Poyraz'a yardım etmesi gerektiğini düşündüğü için akşam boyunca daha vicdanlı davranmıştı ve yine durumu açıkladı. Kaybettiği ve ağır bir şekilde kaybettiği için tavlayı koltuk altına almalıydı. Bu, oyun boyunca karşı tarafı rencide edip yeterince zevk almamış gibi son bir zevk daha almasını sağlardı tavlananın kazananına.
Poyraz sırıtmaya çalışarak tavlayı koltuk altına aldıktan sonra tekrar masaya koyacaktı ki babam elini kaldırarak durdurup cebinden telefonunu çıkardı. Bir de bu racon vardı tabii, kaybeden tavlayı koltuk altına aldığında bir de bu an ölümsüzleştirilir, dalga geçilmesi gerektiğinde bir kanıt misali ortaya çıkartılırdı.
Poyraz çaresizce fotoğrafının çekilmesini bekliyordu. Buradan kalktıktan sonra hâlâ bir anlaşmamızın olup olmayacağını sorguluyordum. Yarın kapıma boşanma davasına dair mahkeme tebligatı gelebilirdi.
Poyraz gururunu bırakır gibi bir tükenmişlikle tavlayı masaya koydu. Telefonumun mesaj sesini duydum. Hiçbir detayını kaçırmamam gereken çok önemli bir komedi filmi izliyor olduğum için 'Umarım operatör mesajı falan değildir' diye dualar ederek telefonumu çantamdan çıkarttım. Babamın mesaj attığını gördüm. Kaşlarım kalktı. Mesaja girerken ne göreceğimi az çok tahmin ettiğim için sırıtmaya başlamıştım bile.
Babamın 'Senin süslü' açıklamasıyla yolladığı fotoğrafa bakarken gülmeye başladım. Hakanlar da telefonuma doğru eğilip fotoğrafa baktıktan sonra gülüşüme katıldılar. Elimden telefonu alıp daha yakından bakmak için aralarında çekiştiriyorlardı. Bakışlarım Poyrazlara döndüğünde gülüşüm yavaşça döndü. Poyraz'ın bakışlarının yarattığı kalp krizi eşliğinde Cansuları enselerinden tuttuğum gibi sandalın arkasına doğru eğdim. Kumda kayarak arkamı dönüp sandala yaslandım ve telaşla "Bu sefer kesin yakalandık." dedim.
"Emin misin?"
"Bana bakıyordu!"
Hakan "Sorarsa 'Sen de baktığın her yerde beni görüyorsun herhalde, ne alaka?' dersin." dedi. Cansu gülerken "Ya ciddi olabilir misiniz lütfen?" diye adeta yalvardım. Gitmek için kalkmışlardı. Muhtemelen babamlar çoktan kafenin içine girmişlerdi, onları görmemiştim ama kafenin iç kısmına girmek üzere olan Poyraz'ı kapının önünde olduğumuz yere bakıyor şekilde görmüştüm.
Cansu "Kızım en fazla ne olabilir ki?" diye sordu.
"Rezil olurum mesela?"
Hakan gülerek "Sence de bu senin için çok mu farklı bir deneyim?" dediğinde kötü bakışlarım Hakan'a döndü. Cansu gülerek çak yapması için elini Hakan'a uzattığında aralarında olduğum için önümde çak yapan ellerini cimciklemeye başladım. Ellerini hızla kendilerine çektiler. Böyle bir gruptuk, herkesin safı sık sık değişirdi. Nabza göre şerbet verip, keyfimize göre ortaklık kurar, diğerlerimizle uğraşır sonra canımız isteyince saf değiştirir, diğerini ortada bırakırdık. Genelde Ogün'le biz takım, Hakan'la da Cansu takım olurdu ama Ogün yoksa ben sinsice ya Hakan'ı ya da Cansu'yu çalar, diğeriyle uğraşmaya çalışırdım. Şu ana kadar da başarmıştım ama şimdi Cansu'yla Hakan tekrar bir olmuştu.
"Neyse olan oldu artık. Gitmişlerdir herhalde. Belimiz tutuldu, kalkalım."
Cansu'ya "Dur önce bakalım." diyecekken Cansu bir anda kalktı. Hakan da kalkmıştı ve Poyraz gitmeyip hâlâ bakıyorsa bile Cansuları göreceği için ben de mecbur kalktım. Kalktıktan sonra bakışlarımı bahçeye çevirdim. Rahatlayarak "İyi bari gitmiş." dedim.
"Yok daha gitmedim."
Bakışlarımı önce Hakan'a sonra da Cansu'ya çevirdim. Canavar görmüş gibi solumuza baktıklarına göre doğru duymuştum.
Vücudumu yavaşça Poyraz'a çevirirken daha onu görmeden açıklama yapmaya başladım. "Biz sahilde yürüyorduk. Sonra bu sandalda biraz dinlenmek istedik. Sonra siz de meğer buradaymışsınız. Biz de zaten yeni gelmiştik. Sonra, yani aman şimdi de biz de kalkıyorduk."
Poyraz cevap vermeden bana bakmaya devam ediyordu. Oldukça yorgun gözüküyor olsa da uçsuz bucaksız açıklamalarıma karşı dudakları kıvrıldı. Babamlar sosyal pilini bitirmiş olmalıydı. Biraz daha duracak olsalar muhtemelen Poyraz'ın saçı ağarmaya başlayacaktı.
Poyraz bir şey demeden arkasını döndükten sonra sahilden yola doğru çıkmak için yöneldi. "Gelin, bırakayım sizi de dedektifler."
Bakışlarımı Cansulara çevirdim. Cansu ısırdığı dudağını gülerek serbest bıraktı. Hakan, Poyraz'ın peşinden ilerlerken açıklama yapma ihtiyacı duydu. "Yani kanka benlik bir şey yok da kızlar öyle meraklı." diyerek kendi gıybetçi kişiliğini, Poyraz'a deşifre etmemeye çalıştı. Poyraz da ellerini pantolonun ceplerine koymuş bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu.
Yorgunluğu sebebiyle benimle uğraşacak gücü kalmadığı için sevinmiştim ama benim onunla uğraşacak enerjim vardı neyse ki. Kumsalda bata çıka Poyraz'a doğru hızla ilerledim. Cansu da "İyi bari, eve yürümeyeceğiz, belim tutulmuş." diyerek peşimizden gelmeye başladı. Gerçekten sandalın ardında görünmeyeceğiz diye şekilden şekile girip vücudumuzu ağrıtmış ama yine de yakalanmıştık. Bari rahatlıkla izleseydik.
Poyraz'a yetiştiğimde bakışlarını kısa bir anlığına kumsalda bata çıka yürüyen bana çevirdi ve sırıtarak tekrar önüne döndü. "Çok merak ediyorum, tavlada böyle güzel zar atmayı nereden öğrendin?" diye dalga geçmeye başladım. Kumsala kıyasla yüksek kalan kaldırıma zorlanmadan çıkıp vücudunu bana döndürdü ve elini uzattı. Elini tutup bana yardımcı olmasına izin versem de kendimi hiç borçlu hissetmeden "Takım elbiseyi senden ameliyatla mı çıkarttılar bu arada?" diye alayla sordum. Hafifçe gülse de beni kaldırıma çekti. Cevap vermeden arabaya yöneldi. Ardında kalakalırken alaylarım onu sinir edemeden uzayda kaybolduğu için hafifçe tadım kaçmaya başlamıştı.
"Çayla ilk tanışman nasıl geçti?" diye çabalamayı sürdürürken tekrar ona yetişmek için ilerlemeye devam ettim.
Arabasının yanına geldik. Sağ kapıyı açtığım sırada beni ısrarla cevapsız bırakmasına ya da hiç sinir olmuyormuş gibi alayımı şaka olarak kabul edip gülmesine rağmen onu sinir etme çabalarımı sürdürdüm. "Boş ver iddiayı falan canım, üzülme. Sonuçta istediğin her şeyi kazanamazsın ya."
Eli kapıya getirerek kapattığında bakışlarım ve vücudum yavaşça ona döndü. Dibimdeydi. Eli omzumun üstünden kapıdayken oldukça yakınımda olan gözleri birkaç saniyeliğine yüzümde gezindi. Bakışlarını gözlerime çıkardı ve yavaşça "Kazanırım," dedi. Kahverengi gözlerinde göz bebeklerinin büyümesini izlerken yutkunduğumu duymamış olmasını diliyordum. Her kelimeyi tane tane ve aralarında bir saniye boşluk bırakarak ekledi. "İstediğim her şeyi kazanırım."
Alaylarım ve şakalarım yakınlığı ile birlikte donakalmıştı. 'Anladım' der gibi "Hı,hı." diye mırıldanarak başımı yavaşça onaylar şekilde salladım. Tepkime karşılık dudakları kıvrıldı ve kadife gibi bir ses tonuyla "Müsaade eder misin?" dedi. Bunu fark etmek ve düşünmek için ne kadar doğru bir zamandı bilmiyordum ama sesi de diksiyonu da güzeldi. Sesi bile kibar çıkıyordu dudaklarından.
"Ne için?"
Soruma karşılık üst dudağını yaladıktan sonra çenesinin ucuyla ardımı gösterdi ve yavaşça güldü. "Kapını açmam için?"
"Ha, tabi..." diye mırıldanarak sola kaydım ve kapımı açtı. Bakışlarım onda gezinirken binmek için yöneldim. Onun da bakışları üstümdeydi. Cansu ile Hakan'ın, Poyraz'ın ardında bizi izlediğini gördüğümde sesimi temizleyerek arabaya binişimi hızlandırdım ve onların da arabaya binmesini beklerken bakışlarımı yola çevirdim ama yolda neler olup bittiğini gördüğümden emin değildim. Garip bir an yaşamıştık ve ben de garip hissediyordum.
Garip ve anlamlandıramadığım bir şekilde.
**
Eveet, beğendiniiz mi bölümüü? Yorumlarınızı bekliyoruum <3
Sizce iddiayı kim kazanacakk?
Kurgu nasıl ilerliyoor? En sevdiğiniz karakterler oluştu mu?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!