BÖLÜM 50
İyi okumalaaarr ^^^
Bölüm şarkısı:
Ekin Beril - Fırtına
**
"Batu bak gerçekten acelem var diyorum."
Batu, mekânın ön bahçesine çıktıktan sonra nispeten daha özel bir alanda konuşabilmek için binanın yanına doğru yol aldı. Mekânı çevreleyen yarım duvarlar ile mekânın yan duvarı arasında arka bahçeye geçilmek üzere bırakılan boşluğa varınca durdu ve Yeşim'i kucağından indirdi. Yeşim hızla Batu'yla duvar arasından kaçmaya çalıştı. Batu ellerini kadının başının iki yanından duvara yasladı ve Yeşim'i kolları arasına hapsetti.
Yeşim başını ardındaki duvara çaresizlikle yaslarken yutkundu ve Batu'nun gözlerinde yavru ceylan gibi görünerek gözlerini kırpıştırarak baktı. Batu, cevabı henüz görmese de oldukça emin olmaya başladığı için gülümser bir ifadeyle Yeşim'in yüzünde gezdirdi bakışlarını. Baktıkça iç çekti ve bir eli taş duvardan çekip yavaşça kadının yanağını sevmeye başladı. İçi yerinde durmuyor, kadına doğru akıp duruyordu.
Yeşim'in sesi iyice içine kaçarken "Gerçekten, gitmeliyim." dedi. "Şimdi hiç sırası değil, güven bana. Sonra konuşalım her şeyi."
Yeşim, Batu'nun gözlerinde bıcır bıcır konuştuktan sonra yardım diler gibi kaşlarını kaldırıp umutla baktığında Batu yavaşça dilini şaklattı. Adamın sadece yüzü değil, gözleri de gülüyordu. Mevsimlerden bahardı ama Batu'nun gözlerinde yaz çiçekleri açıyordu.
Yeşim, Batu'nun bakışları etkisi altındayken duvardan kayıp düşecek gibi hissetti. Düşse Batu tutardı ve bırakmazdı. Yeşim ise düşmeyi ertelemeye çalışıyordu. Açıklaması gereken durumlar, düzeltmesi gereken haller vardı ve şu an, doğru zaman değildi. Kalbi kulağında atıyordu, sarf etmek istediği cümleler için hazır değildi.
"Hastaneye maskot elbiseleriyle mi gideceksin?"
Yeşim'in kaşları hafifçe çatılırken hala üstünü değiştirmediğini fark etti. Gerçekten, bu halde mi gidecekti? Bu kadar telaş içerisindeyken Batu söylemese sokağa çıkıp da biraz yürüdükten sonra ya garip bakışlar ya da gülüşmeler başladığında ancak fark ederdi. Buraya da Batu'yla beraber gelmişti, arabayla değildi. Yine de metrodakilerin en büyük derdi elbisesi yüzünden daha fazla yer kaplaması olabilirdi. Bu saatlerde hiçbir İstanbul sakininin gördüğü şeyle dalga geçecek enerjisi olmuyordu.
Yeşim, "Hastalara moral olur, diye düşündüm." diye çırpındıktan sonra üfleyip sağında kalan Batu'nun kolundan kurtulmaya çalıştı.
Yeşim sağına doğru dönmüş, Batu'nun mıhlanmış kolunu indirmeye çalışırken Batu kadının yanağına doğru burnunu sürtüp "Hiç teslim olmaz mısın?" diye sordu. Yeşim donakalırken gözleri kapanır gibi oldu. Öyle çok özlemişlerdi ki birbirlerinin tenini, küçük bir temasta kıvılcım akkora dönüşüyordu. Ne kadar olmuştu sahi? Birbirlerine özgürce dokunmayalı?
Yeşim yalvarır gibi "Sırası değil." dedi. Batu kadının yanağında gezen elini temas ede ede boynuna doğru indirmeye başladı. Yeşim gözlerini sıkıca kapatırken alnını da Batu'nun koluna yasladı. Bakmasına engel olamayacağını fark etmişti. Batu, kadının boynuna doğru elini indirip kıyafetinin içerisinden kolyesinin zincirini tuttu. Gözleri heyecanla bakar ve kuruyup duran dudaklarını yalarken tuttuğu zinciri kıyafetinin dışına doğru çekti. Zincir avucunda birikirken sert kolye ucuyla karşılaştığında gözleri kızarırken burukça gülümsedi. Yanılmamıştı. Yeşim hala ona verdiği yüzüğü taşıyordu. Parmağına takmamıştı ama boynundan da indirmiyordu.
Yeşim, Batu'nun gördüğünü anladığı saniyelerde başını kaldırıp gözlerini aralamaktan kaçındı. Zaten Batu da bir süre sessizliğe ihtiyaç duymuştu. Yaşlı gözlerle avucunda tuttuğu yüzüğe bakarken yutkunmadan edemiyordu. Boğazında umutlar, hayaller birikmişti. Yutkunsa inanacaktı, tükürse eksik hissedecekti. İki türlü de mahvolma ihtimali mevcuttu.
Batu da güçsüz düşerek alnını kadının başına doğru yaslarken yüzüğü sımsıkı tuttu. "Neden?" diye fısıldadı. "Neden hala bana aitken, başka bir adamın olmaya çalışıyorsun?"
Yeşim de "İzin ver." diye fısıldadı. "Bana biraz zaman ver."
Batu yavaşça alnını ayırırken yaşlı gözlerini kadına çevirdi. Yeşim de alnını Batu'nun kolundan kaldırırken aynı gözlerle Batu'ya baktı. Batu, âşık olduğu kadının şimdi ıslak olan mavi gözlerine bakarken denizin kokusunu alabiliyordu. Soludu, ciğerlerine çekti. Bu koku gün gelir de Yeşim gerçekten evlenirse yakardı ciğerlerini ama yine de sakladı. Ne olursa olsun, onun kokusuydu.
Batu yüzüğü gösterdi. "Bunu boynunda taşırken herifin tekiyle evlenemezsin. Kabul et işte hala beni sevi..."
Yeşim yüzüğü adamın elinden alıp boynuna doğru kıyafetin içerisine geri koyarken "Peki sen niye sevmekten yorulduğun bir kadının evlenip evlenmeyeceğini önemsiyorsun?" diye sordu. Emin değildi ama doğruysa, Batu kadının tekiyle ilişki içerisindeydi ya da deniyordu. Batu da, Adalar da öyleymiş gibi davranıyordu. Kendi çevirdiği işleri düşününce, Batuların da rol yapıyor olabileceğini biliyordu ama üzülmeye alışmış gönlü karamsar düşünüyordu.
Batu başını hafifçe geriye doğru atıp sinir ve çaresizliğin harmanlandığı bir sesle inledikten sonra yeniden Yeşim'e baktı. "O cümleleri kurarken al yorgunluklarımı da git, demiyordum. Yorma bizi artık, diyordum Yeşim. Ne senin gitmenle bu yorgunluğum biter, ne de sen yanımdayken senin yormanla yorulurum. Senin yorman beni yormuyor ki. Senin olmaman beni yoruyor."
Yeşim ıslak gözlerini kırpıştırıp yanaklarını ıslattıktan sonra burnunu da çekti. Yumuşak ama üzgün bir ses tonuyla "Ama sen bana 'git biraz da başka adamın hayatını karart' demedin mi? Ben senin hayatını karartıyormuşum..." derken hıçkırarak ağlama isteği dolayısıyla dudakları da titriyordu. Batu eğilip o dudaklardan öpmek, onu farklı bir hisle titretmek istedi ama başka biriyle evlenip evlenmeyeceğinden emin olmadan bunu yapamazdı.
Batu yüzünü buruşturdu. "Sevdiğim kadının evleneceğini duydum. Herifin tekiyle. Gelinlikle gördüm ulan gelinlikle gördüm! Ne dememi bekliyordun? Ne yapmamı bekliyordun? Sen bana ateş edip dururken benden hala çiçekler bekliyorsun. Öyle de yaptım Yeşim. Onu da denedim. Çiçeklerim de delik deşik oldu mermilerinle."
Yeşim, titreyen dudaklarını birbirine bastırmaya çalışıp yutkunduktan sonra umutla kaşlarını kaldırdı. "Diyelim ki ben başka bir adamla evlenmiyorum, ne yapacaksın? Bırakacak mısın sevgilini?" dedikten sonra yüzünü buruşturdu. "Gerçekten bir sevgilin var mı? O telefonda konuştuğun... Sen gerçekten başka birine 'güzelim' diyebiliyor musun? Aşkım, bebeğim? Benden başkasına?"
Batu, kadının gerçek düşüncelerini ve niyetlerini öğrenmeden koy vermemek istedi. Kadının düşüncelerini ve hislerini anlayamıyordu. Bir Batu'yu hala seviyor, âşık gibi davranıyordu bir de adamın tekiyle evlenecekmiş gibi. Kaybettiğini gördüğü Batu'nun hala onun peşinde bitap düşmüş çaresiz bir âşık olduğunu görse, egosunu rahatlatıp yoluna devam edecek miydi? Yoksa gerçekten evlenmeden önce son bir çıkış olarak mı soruyordu bu soruyu?
"Okyanusa atlamadan önce bir sandal bulmaya çalışıyorsun Yeşim. Hep böyleydin. Hiç ben sana uzanan bir dal olmadıkça, bana adım atmadın. Bir gün benden emin olmadan o okyanusa atlarsan, ben de ancak o zaman senden emin olabilirim."
Yeşim burnunu çektikten sonra birkaç saniye boyunca yaşlı gözlerini Batu'nun yaşlı gözlerinde gezdirdi. Birbirlerinin gözyaşlarını silmek istiyorlardı ama elleri gururlarına hapisti. "Cevap vermeyecek misin yani?"
Batu, "Bu sefer sıra sende Yeşim." dedi. "Bu sefer soruları ben soruyorum. Sana geleceğime emin olmasan da bana gelecek misin?"
Yeşim'in gözyaşlarıyla ıslanmış dudağını yaladıktan sonra dudakları aralandı ama bir şey diyemeden telefonunda alarm çalmaya başladı. Bir elinin tersiyle gözyaşlarını silerken maskot elbisesinin cebindeki telefonu çıkardı. İkisi de ekrandaki 'Gelinlik randevusu' isimli alarmı gördüklerinde Batu yükselen siniriyle "Hay sikeyim..." derken ellerini kadının yakınlarından çekti ve mekânın ön bahçesine doğru yöneldi.
Yeşim alarmı durdurup yeniden cebine koyduktan sonra Batu'ya baktı. Adamın sırtı dönük, biraz uzaklaştıktan sonra durmuştu. Elleri saçlarında kendi kendine küfürler mırıldanıyordu. Yeşim de kendine gelmeyi umarak elleriyle yüzünü ovuşturduktan sonra binanın yanından, içeriye girilebilecek bir yangın merdiveni aradı. Bu haldeyken kimsenin gözleri önünden ilerleyerek kıyafetlerine ulaşmak istemiyordu.
Yeşim, yangın merdiveni kapısını gördüğünde Batu yanına dönmüş, "Neden randevu olduğunu bana söylemiyorsun da hastaneye gidecekmiş gibi davranıyorsun?" diye sordu. Yeşim ona dönerken yorgun bir şekilde "Başka zaman randevu. Önden hatırlatma için kurdum." diye yalan söyledi.
Batu "Yeşim! Ulan mal mı var karşında?" diye sorduğunda Yeşim üfledi. Sıkışmış gibi hissediyordu. Batu'nun onunla gelmesini istemiyordu. Adam başlarda umursamıyormuş gibi davranmıştı ve Yeşim de inanmış, inandıkça da vites arttırmıştı. Şimdi ise bunu sürdürmeleri durumu daha da karmaşık hale getirecekti. Yeşim, alarm kurduğu için kendisine sövdü. Batu'yu artık bu işten uzak tutmak ve tüm bunlar bitince, Yeşim hazır olunca karşısına alıp güzellikle konuşmak istiyordu.
Yeşim, kabul etmesini umarak "Kendim gideceğim." dedi.
Batu'nun gözleri kısılır, yüzünde acı dolu bir ifade oluşurken "O herif mi gelecek? O yüzden mi bana söylemiyorsun?" diye sordu. Yeşim de yüzünü buruşturup hızla başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Hayır, Batu. Bak... Bana zaman ver, tamam mı?"
"Ben de geleceğim." dedikten sonra Yeşim'in bileğinden tutup yangın merdivenine doğru çekmeye başladı. Yeşim, Batu'nun ardından sürüklenirken "Hayır!" dedi. "Sen gelmeyeceksin."
Batu "Her şeyde yanında olacağıma söz verdim, olacağım." dedi. Kalbi korkuyla atıyordu. Belki de Yeşim'e, istediği cevabı verse kadın evlenmekten vazgeçer, Batu'ya dönerdi ama Batu böyle bir ödünle kendisine dönmesini istemiyordu. İlişkileri boyunca Yeşim sabote etmek için her şeyi yapmıştı. Güven problemlerini ve travmalarını Batu'yla olan ilişkisinden çıkartmıştı. Bugün barışsalar bile, Yeşim bu alışkanlıklarını sürdürecek ve en iyi ihtimalde birkaç sene sonra yine aynı döngüye sokacaktı onları. Burnunu düşürüp Batu'ya gelmek zorundaydı. Bu sefer ödünü Yeşim vermek zorundaydı. Batu, Yeşim'e olan aşkını kanıtlayıp durmak zorunda kalırken Yeşim'in hiç çaba göstermemesine dayanamıyordu. Onu böyle de severdi ama böyle ömür geçmezdi ki. Her an Yeşim yine bir sorun bulur, yaratır gider, diye korkacaktı. Yine de şimdi çektiği rest sonucu kadın evlenmekten vazgeçmemeye karar vermiştir, diye korkuyordu ve yanından ayrılmak istemiyordu. Bir yanı da gittiklerinde gerçekten evleneceği adamı görmekten korkuyordu. O adama neler yapardı, kendisine neler olurdu, bilmiyordu ama gitmek istiyordu.
Yeşim, "Ya istemiyorum! Bitti anlaşmamız, benimle gelmek zorunda değilsin." diye diretirken binanın içerisine giriyorlardı. Gelip de üzülürse, Yeşim de üzülecekti. Gelip de üzülmezse, Yeşim yine üzülecekti.
Birlikte eşyalarının olduğu odaya yönelirken Batu "Her şeyin sen 'bitti' deyince bitip sen 'başlıyor' deyince başlamasından nefret ediyorum!" diye söylendi. Başkalarına görünüp tatlı havayı ve mutlu ruh hallerini bozmama gayretiyle odaya girdiler. Odaya girdiklerinde Batu Yeşim'in kolunu bırakıp maskot kıyafetini çıkartmaya başladı. İçlerinde zaten buraya gelirken giyindikleri elbiseler olduğu için çıplak değillerdi. Batu maskot kıyafetini bacaklarından çıkarmak için koltuğa otururken söylenmeye devam etti. "Bu sefer öyle olmayacak!"
Yeşim üstünü çıkartmak için bir gayret göstermiyor, bir duvara yaslanmış dudaklarını kemirerek Batu'yu izliyordu. Belki de bazı şeyleri söylemeliydi. Onunla gelinlikçiye gelmesini asla istemiyordu ama oturup her şeyi anlatması için de doğru zaman değildi. Bir kere, terapistiyle bile geçen haftadan beridir görüşememişti. Heyecanını ve kaygılarını yönetmekte zorlanıyordu, bu halde doğru düzgün konuşamazdı.
Yeşim gerçekleri oturup uzun uzun konuşmalarını gerektirecek kadar açığa çıkarmadan ama yalan da söylemeden "Evlenip evlenmeyeceğim kesin değil." dediğinde Batu maskot kıyafetini koltuğa doğru atıyordu. Hızla Yeşim'e dönerken kaşları kalktı.
"Nasıl?"
Yeşim ellerini karnında birleştirip parmaklarına eziyet ederken heyecandan kuruyan dudağını yalayıp hafifçe omuz silkti. "Damat henüz kararını vermedi."
Batu'nun kaşları önce yavaşça kalktı, sonra hızla çatıldı. Gözleri kısılırken Yeşim'e doğru yaklaşmaya başladı, yaklaştıkça başını da boy farkları dolayısıyla kadına doğru eğiyordu. "Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu Yeşim?"
Yeşim yutkunduktan sonra başını yavaşça onaylar şekilde salladı. Batu hissettiği duygularla baş etmekte zorlanırken ellerini ensesine götürüp isterik bir şekilde güldü. "Bir adam var. Seninle evlenmek için çırpınmak bir yana, seni isteyip istemediği bile belli değil mi?"
Yeşim yeniden ağlamaya başlarken "Aslında istiyordu." dedi. "Sonra ben bir hata yaptım. Şimdi de ne istediğinden, onu neyin mutlu edeceğinden emin değilim. Bence o da emin değil."
"Sen?" derken Batu başını hafifçe sağ omzuna doğru eğmiş, kısılmış yaşlı gözleriyle bakıyordu Yeşim'e. "Sen ne istiyorsun?"
"Beni istemesini. Onu mutlu etmeyi."
Batu burukça gülümsedi. Hıçkırıklar dudağının ardına hapsolurken başını yavaşça 'eyvallah' der gibi salladı. Dudağının kenarını kemirdikten sonra dudağını yalayıp bakışlarını kaçırdı. "O seni mutlu edebilecek mi?" derken yaşlı gözleri duvarda geziniyordu.
"Ben onunla mutsuz olmaya da varım."
Batu'nun dudakları aralanırken yavaş bir gülüş oluştu ve başıyla birlikte vücudunu da ardına çevirdi. Gözlerini kapatırken kaşları kalktı ve titreyen üst dudağını ısırdı.
"Ve yüzüğünü bile taşımadığın bir adamdan bahsediyoruz."
Yeşim, sessiz kaldı. Batu başını hafifçe eğip gözyaşlarını silerken "Peki ben?" diye sordu. "Ben neyinim ki hala yüzüğüm boynunda?" derken yavaşça Yeşim'e döndü. "Kürkçü dükkânın mı? Onunla olmazsa döneceğin kapı mı?"
Yeşim birkaç saniye baktıktan sonra iç çekti ve bakışlarını kaçırdı. "Geç kalıyorum." deyip üstündeki maskot kıyafetlerini çıkarmaya başladı. Batu yine isterik bir şekilde güldükten sonra başını onaylar şekilde salladı. Kapıya yönelirken "Arabada bekliyorum." dedi.
"Batu, kendim gideceğim."
Batu kapıyı açmadan duraksayıp "Yeşim!" dedi. "Bırak bari tamamen öleyim."
Yeşim'in kaşları çatılırken elini kıyafetin fermuarından çekti. Titreyen sesiyle "O ne demek?" diye sorarak Batu'ya yaklaştı. Batu "Kapıda bekliyorum." deyip açtıktan sonra dışarıya çıktı. Arabada beklerse Yeşim'i kaçırma şansı vardı, kapıda bekleyecekti.
Kapıyı da sertçe kapattığında Yeşim üfleyerek koltuğa oturdu. Dirseklerini dizlerine yaslarken ellerini yüzüne götürdü. Çok yakında ya ikisi de çok mutlu olacaklardı, ya da çok mutsuz ama asla ortası yoktu.
**
Perdenin çekildiğini duyduğunda Batu gözlerini izlediği sokaktan alırken oyalandı. Hatta gözleri kapanırken burnundan sıkkın bir nefes alıp verdi. Kapalı dudakları ardında stresten dilini çiğnerken yavaşça gözlerini araladı. Bakışları ilk olarak çekilen perde ile aralarına doğru ilerlemeye başlayan Yeşim'in gözlerini buldu. Yeşim de Batu'ya doğru bakıyordu. Batu'nun gözlerinde bir cevabı arıyordu ama adamın da dediği gibi, sandalı görmeden okyanusa atlamalıydı.
Batu bir süre gözlerinde oyalanmaya çalıştı ama gözün sadece baktığını görememesi, şu an ciğerini yakan bir gerçekti. Beyazlar içerisinde, su gibi teni, mavi gözleri, sarı saçları. Hala boynunda olan bir kolyeden sarkan yüzük. Şaka gibiydi ama evet, tüm bunlar aynı kadında toplanmıştı ve o kadın damadına bakar gibi Batu'ya bakıyordu. Batu'nun gözleri hızla kızarırken yavaşça koltuktan kalktı. Yeşim de ona bakarak odanın içerisine ilerledikten sonra güçlükle aynaya doğru döndü. Batu, Yeşim'in zarif omuzlarındaki iki incili askının göğüslerine kadar inmesine baktı. Göğsünü ince beline kadar saran kumaşın inci ve parıltılı taşlarla süslenmesini, belinden başlayıp yere kadar inen eteğinden sarkan kuyruğu düzelten çalışanları izledi. O sıra kadının arkasına kadar gelmişti. Çalışanlar iki yana ayrılırken Yeşim, baktığı aynada hemen ardındaki Batu'yla göz göze geldi.
Yetkili bir çalışan "Nasıl? Beğendiniz mi? Hiçbir detayı kaçırmamaya çalıştık." dediğinde Yeşim minnettar bir şekilde başını sallamakla yetindi. "Diğerine de bakacak mısınız?"
Yeşim sesini temizledikten sonra "Yok, sonra." demekle yetindi ve kadın da başka bir şey söylemedi. Batu o sıra gözlerini kadının aynadaki yansımasında gezdiriyor, ana dönmekte zorlanıyordu. Göğsünde bir yanma hissi vardı. Ciğerine soluduğu deniz havasında küller uçuşuyordu. O umutları ve hayalleri tükürmemiş, yutkunmuştu. Şimdi ise yutkunması gereken yeni şeyler oluşmuştu. Bu güzelliği yutkunmalıydı gözleri, bu sessizliği kulakları, bu acıyı boğazı. Tükürmeliydi belki ama yutkunacaktı. Ona ait olan her şey gibi, vücudunda taşıyacaktı.
"Siz damat bey? Siz beğendiniz mi? Damadın düğünden önce görmesi kötü şans getirir derler ama damat böyle bakarken, hiçbir kötü şans sizin aranıza giremez gibi görünüyor."
Yeşim burukça gülümserken Batu'nun bakışlarını izliyordu. Batu kendisine bir şeyler sorulduğunun farkındaydı ama konuşma yetisini henüz kazanmamıştı. Kalbi kulağını uğuldatıyordu. Nefes alamıyordu ve bu bir astım krizine benzemiyordu. Bu daha kötüydü. Astım olup öldürse, iyiydi. Bu yaşarken öldürürdü.
Batu cevap vermeyince Yeşim endişeyle Batu'ya doğru dönmeye başladı. Gelinliği yüzünden zorlanınca çalışanlar da eteklerini tutarak yardımcı oldu. Batu'ya doğru, eteğinin genişliği müsaade ettikçe yaklaşırken "Batu?" diye sordu. "İyisin, değil mi?"
Batu'nun kızarık gözleri gelinlikten Yeşim'e doğru yükseldi. Titrek bir nefes aldı kadının gözlerinden. Ancak şimdi nefes alabilmeyi başarmıştı. Vücudu nefesini kesiyordu, gözleri yine de nefes oluyordu. Ben senden nasıl kurtulacağım, diye düşündü. Ben senden nasıl vazgeçeceğim? Üstünde başka bir adama giyeceğin gelinlik ve sen hala benim hayallerimin kadınısın.
Batu "Çok güzelsin." diye fısıldadı. Yeşim'in de gözleri dolarken "Öyle mi?" diye sordu.
"Ve o adam aptalın teki."
Yeşim burukça gülümserken Batu acıyla yüzünü buruşturup başını onaylar şekilde salladı. "O kadar aptal ki..." dedikten sonra önce bakışlarını, sonra başını kaçırdı. Kapıya doğru yönelirken eliyle de gösterip "Ben dışarıda bekliyorum." dedi. Yeşim güçlükle Batu'ya doğru dönerken titrek bir nefes alıp verdi.
"Damat çok duygulandı."
Yeşim kapıdan çıkıp camın ardından görebildiği kadarıyla dükkânın önündeki sandalyeye oturan Batu'ya bakarken gülümsedi. Adam araladığı bacaklarına doğru üst vücudunu eğmiş, dirseklerini ise dizlerine yaslamıştı. Elleriyle yüzünü sıvazlıyordu. Yeşim duyamıyordu ama Batu "Siktir, siktir..." deyip duruyordu. Kadını istiyordu. Kadını çok istiyordu. O haliyle, yüzünde bir gram makyaj olmadan, süsü gözleri, mücevheri gülüşüyken ona hemen şimdi bir ömür 'evet' demeliydi. Ne çok isterdi...
Yeşim iç çekerek bakışlarını çalışana çevirdi. Yeşim, yanlış anlamıyorsa, Batu hala Yeşim'le evlenmek istiyordu. O cevabı duyana kadar emin olamazdı ama okyanusa atlamak için emin olmayı beklemeyecekti.
"Evet, öyle oldu."
**
"Karıcım bak, ne buldum! Sence de bu kızımıza çok yakışmaz mı?" dedikten sonra askıyı karnımın yanında tutup kızına yakışıp yakışmadığına baktı. Tatlılığına gülerken "Yakışır mıymış aşkım?" diye sordum. Karnımdaki kumaşa bakıp ne anladıysa geniş bir şekilde sırıtarak "Yakışırmış." diyerek askıyı aramızda kaldırdı ve parlayan gözlerle elbiseye baktı.
"Nereden anladın peki tam olarak hayatım?"
Poyraz "Benim kızıma her şey yakışır çünkü." diyerek elbiseyi, diğer koluyla taşımaya çalıştığı elbise dağının tepesine koydu. Etrafına bakarken göz göze geldiği çalışana "Bunları da arabaya taşıyalım lütfen." dedi. Çalışanlar Poyraz'ın dördüncü posta siparişini alırken Poyraz'ın gözü hala etrafta dolaşıyordu.
"Sen ne seçtin karıcım?" dediğinde kıyafet yığınına kaşlarım kalkmış bir şekilde bakarken elimdeki üç tane askıyı uzattım. Hayır iki gündür buradaydık da ben anca üç tane şey bulmuş değildim. Çok değil yarım saattir buradaydık. Poyraz da çok bakıp değerlendirip öyle almaya karar vermiyordu. Muhtemelen tek kriteri kız bebeğin giyip giyemeyeceğiydi. Çalışanların taşıdığı yığının arasında araya kaynamış erkek kıyafetleri de görünce öyle bir kriterinin de olmadığı anladım.
Elimdeki kıyafetlere bakarken çocuğunu seviyormuş gibi hafifçe gülmüştü. "Diğer seçtiklerini arabaya mı yollattın?"
"Yok, bu kadar." dediğimde gözleri gözlerime döndü. "Güzelim burayı beğenmediysen başka mağazaya da gidelim. Niye hiçbir şey seçmiyorsun?"
"Çünkü Poyraz'cım, yağmaladın burayı. Bana bir şey kalmadı." derken gülerek üç elbiseyi çalışanlardan birine uzattım. Çalışan bıyık altından gülerken benim seçtiklerimi de götürmeye başladı. Gözlerim yeniden Poyraz'a döndüğünde, zehir gibi aklı olan kocamın hiçbir şey anlamadan bana baktığını gördüm. Yemin ediyorum bazen tüm zekâsını çocuğuna aktardığını düşünüyordum. Çocuk da doğup böyle şapşal bir şey olursa, bu umudum da bitecekti. Konu çocuğu olunca mantık yürütemiyordu.
"Niye öyle dedin?"
O sohbet etse de eli, gözü başka raflardayken bileklerinden tuttum. Onu kendime çevirmeme müsaade etti. Bana döndüğünde ellerimizi kenetleyip güldüm. "Aşkım biraz abartmıyor muyuz sence de?"
Poyraz da gülüp "Bence yavaş bile kaldık. Ben sen de aynı performansla seçersin sanmıştım. Şimdi senin yerine de ben alışveriş yapacağım." dedi ve yeniden raflara dönmeye başladı. Kolundan tutup yine bana dönmesini sağlarken "Aşkım doktorun ve eğitmenin dediklerini hatırla." diyerek onu sandalyeye doğru çektim. Kaşları anlayamayarak çatılırken güç kullanmayayım, zorlanmayayım diye çabama ayak uyduruyordu. O oturduğunda karşısına geçtim.
"Şimdi derin bir nefes alıyoruz." derken ellerimi iki yanımda kaldırıp havaya doğru yükselterek sesli bir nefes aldım. Poyraz başta yapacak gibi olduktan sonra anlayarak güldü ve ellerimi tutup parmaklarımızı kenetleyerek indirdi. "Doğum mu yapacağım hayatım?"
"Valla çocuk şimdi doğsa, buradan eve gidene kadar her saniye giyebileceği sayıda kıyafeti oldu. Benim dolabımda bu kadar giysi yok." dediğimde sırıttı. "Tek derdin bu olsun karıcım, hemen arayayım şirketi..."
Kenetli ellerimizi sallarken "Onu demek istemiyorum!" diye sızlandım. "Bu arada..." derken sandalyeden kalktığında yine çayır çimende seken kuzu gibi raflara koşacak diye korktum ama yerlerimizi değiştirip benim sandalyeye oturmamı sağladı. "... karısı ayaktayken oturan adam ettin beni bir dakikalığına da olsa. Bir daha lütfen, kafamı karıştırma hayatım." deyip kollarımı severek okşadı.
Ben gülerken o da gülüp fırsattan istifade "Dur ben kendimi affettirmek için şuradan bir alışveriş yapayım." deyip yine gitmeye çalıştı. Elinden güçle çekmedim ama hızla durup bana döndü. Bana doğru eğilip yanağımı derin bir nefes alarak öptükten sonra "Ne oldu güzelim?" diye sordu. Ben "Gitme." diye cevap verirken diğer yanağımı da öptü.
Geri çekilirken dizlerini kırarak oturur pozisyon aldı ve ellerimizi bacaklarımın üstüne koydu. "Senden gidersem belamı siksinler..." dedikten sonra bir elimi, diğer eline emanet edip karnımı sevdi. "... pardon babacım..." diye not düşüp tekrar bana baktı. "... ama bir beş dakikaya daha ihtiyacım var." dedikten sonra düşünürmüş gibi gözleri kısıldı. "On, diyelim. On dakika iki dünya güzeli burada beni bekleyin, hemen geleceğim."
Başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp dudak büktüğümde o da onaylar şekilde sallayıp 'lütfen' der gibi baktı. "Çocuğumuz influencer mı olacak hayatım? Sosyal medyasında link mi bırakacak giydiklerini? Niye bu kadar kıyafet? Hemencecik büyüyecek zaten, bebeğe bu kadar çok şey alınmaz. Kaldı ki zaten sağımız solumuz da bir sürü şey alacak. Valla bak bebek sığmaz evimize, ayrı eve çıkar beş aylıkken."
Poyraz sıkkın bir şekilde dinledikten sonra "Fazla gelen olursa, diğer çocuğumuza kalır?" deyip şirince sırıttı ve umutla baktı. Gülüşümü dudağımı yalayarak durdurmaya çalıştıktan sonra "Ya ikincisi erkek olursa?" diye sordum.
Poyraz kenetli ellerimizi sallayıp "Üçüncüye kalır?" diye şansını denemeye devam etti.
"Ya o da erkek olursa?"
"Aşkım." deyip ciddiyete eriştiğinde anladı sandım ama "Mecbur dört o zaman." dedi. Oflayışım gülüşümle dağıldı. "Ya hadi diyelim ikinci çocuk da kız oldu. Yani Poyraz Akyel, senin ikinci defa çocuğun olacak da gerçekten yine mağazalara koşmayacak mısın?"
Poyraz derin bir nefes alıp sesini temizleyerek etrafa bakmaya başladı. O sıra bazı raflara gözü daldığında bir elimi, elinden çekip yanağından tuttum ve tekrar bize odaklanmasını sağladım. Aklı eminim ki hala oradayken "İhtiyaç sahiplerine veririz o zaman hayatım." dedi.
İkna olmak üzere olduğumu fark ettiğinde sırıttı ve doğrulurken eş zamanlı olarak beni öptü. "Süpersin. İyi ki benim karımsın. On beş dakikaya buradayım."
O ilerlemeye başlarken "Hani on dakikaydı!" diye ardından söylendim ama pek de söyleniyor gibi gözükmüyor olmalıydım. Çünkü gülmeden de duramıyordum. Ben nasıl çevreme rağmen bu çocuğu şımartmadan büyütecektim? Çocuk 'a' dese, Poyraz 'a' harfi ile başlayan her şeyi sunacak gibiydi. Tamam, güzel bir çocukluk geçirmiş olurdu ama hayat bu kadar kolay bir yer değildi ki. İstediği her şeye ulaşmaması lazımdı. Her şeye kolaylıkla ulaşırsa ne için hayal kuracaktı ki? Ne için çabalayacaktı?
Poyraz'ı önümden geçerken yakaladığım bir ara kalkıp onunla devam ederken "Ama her istediğine ulaşmasına müsaade edersek ne için hayal kuracak?" diye sordum. Ponponlu bir şapkayı sallayarak bana gösterdiğinde şapkanın tatlılığına gülerek elinden aldım. "Tamam, ponponlu bir şapkaya ulaşmak için hayal kurmasa da olur." derken Poyraz'ın sürüklediği alışveriş arabasına koydum.
"Aşkım dünya gelişiyor. Her yıl, hatta her ay yeni ürünler çıkıyor. Yeni ürünler çıktıkça onun hayalini kurar, sonra da biz alırız."
"Ama her istediğini almamamız lazım." dediğimde tilki şeklindeki bir atkıyı gösterdi. Kaşlarını kaldırdığında onun gibi sırıtıp "Koy hadi." diye teslim oldum. Arabaya koymak yerine boynuma dolayıp öyle ilerlemeye devam etti. Ben de yanından ilerlerken iç çektim.
"Hayatım ben sana katılıyorum." dediğinde umutla ona baktım. Biberonlara bakarken "İstediği şeyin her rengini almayız mesela." dedi ve altı renk biberondan beş tanesini kucaklayıp arabaya koydu.
Benim bakışlarımı görünce "Biberon önemli ama." dedi. "Zıbın, biberon, emzik. Annenler bunları bolca alın, lazım oluyor dedi ya gülüm."
"Evet ama başka bebeklere de lazım oluyor ya kocacım. Biraz da onlara mı bıraksak?"
Poyraz alayla gülüp dışarıyı gösterdi. "Dışarıda zibilyon tane mağaza var. Gitsinler alsınlar." derken ilerlemeye devam etti ama köşeyi dönmeden biberonun son rengini de gizlice alışveriş arabasına koymaya çalışıyordu. Biberonu elinden aldığımda yakalanmanın getirdiği telaşla bana bakıp şirince sırıttı.
"Sarı rengiyle değiştirecektim ya. Bu renk daha güzel geldi."
"Ah Poyraz'cım..." derken biberonu alışveriş arabasına koydum. Şimdi geri koysam, çalışana söyler arabaya götürülmesini sağlardı. Teslim olduğumu gördüğünde neşelenip elimi dudaklarına götürdü ve öptü.
"İşte böyle, kocana bırak kendini karıcım. Sen merak etme, ileride seçimlerim için teşekkür edeceksin. Her odaya bir biberon koyarız işte."
"Bence..." derken çok tatlı gözüktüğü için çıngıraklı bir oyuncağı arabaya koydum. Alışveriş yapma girişimime karşı oldukça sevinen Poyraz yanağımı öptü. Aslında benimle değil, Deniz'le ya da Duru'yla gelmeliydi. Onlar hiç frenlemeye çalışmaz, aksine onun kadar doldururdu sepeti.
"... bunları eve götürmeyelim kocacım. Sen direkt burayı satın al, mağazada yaşamaya başlayalım. Bunları eve sığdırmaktansa, burayı eve çevirmek daha mantıklı gibi."
Poyraz çıngıraklı oyuncağın türevlerini de alışveriş arabasına koyarken durduracak gibi olduğumda bir tanesini burnumun ucunda sallayarak tatlılık yaptı. Ben gözlerimi devirerek gülerken fırsattan istifade hepsini koydu ve arabayı sürmeye devam etti. Ben de koluna girip yanından ilerlemeye devam ettim.
"Eve sığmama ihtimalimiz aklımda karıcım, merak etme. Daha büyük bir ev bakıyorum."
"Ya şaka yapıyorum!" dediğimde yanağımdan makas aldı. "Ben yapmıyorum ama."
Yanağımdaki elini ısırmak üzere başımı çevirdiğimde gülerek elini kaçırdı. "Ama ben okumuştum zaten. Hormonlardan böyle agresif hareketler oluşabiliyormuş." dedikten sonra elini geri uzattı. "Rahatlayacaksan ısır hayatım."
"Kedi miyim ben Poyraz?" derken işte şimdi agresifleşmeye başlamıştım.
Agresif gözükme çabama karşı dünyanın en tatlı şeyiymişim gibi gülümsedikten sonra ısırmam için uzattığı işaret parmağını burnumun ucuna doğru sürtüp yeniden alışverişe döndü. "Kedi değil de... Psikopat civcivler de ısırıyor."
Bana haberlere çıkan vampir moruk babaanne muamelesi çekmesine karşı "Yok ya, ver ısıracağım." deyip rafa uzanan elini tutup ağzıma doğru çektiğimde gülmeye başladı. Hiç rahatsız olmadan vücudunu bana çevirip diğer elini de uzattı. "Hayatım, bebek erkek de değil. Senin canın niye tatlı aşeriyor ki?"
İşaret parmağını haşinle dudaklarıma çeksem de küçük bir ısırıktan sonra öpücük bıraktım. Yeniden güldü ve eğilip burnumu öperken kıyamadığım eliyle çenemi tuttu. Öpüşü gözlerimin kapanmasına neden olurken "Umarım çocuk mütevaziliğini senden almaz canım." dedim.
"Güzelliğini senden alırsa, mütevazi olması çok zor ama karıcım." dediğinde mest olmuş yüz ifademe karşı göz kırpıp yanağımdan makas aldı. "Kocanın egosu ikimizi de taşıyor hayatım merak etme."
Gülerek "Neyse ki." dedim. Kendisini övmekten daha çok yaptığı şey varsa, o da beni övmekti. Hatta beni övmekten vakti kaldıkça, kendisini övüyordu. Özellikle son zamanlarda çok da vakti kalmıyordu. Övgü saatlerimiz vardı. Akşam beni kucağına alıyor, gün içerisinde yeterince övmemiş gibi özellikle bir süre boyunca peş peşe övüyordu. Bazen ben kucağına oturuyor, 'Hadi övgü' diyordum. Şakasına yapmaya başlamıştık ama prenses gibi hissetmek özellikle de hamileyken oldukça hoşuma gittiği için bir rutine dönmüştü.
Pembe büyük bir ayıyı en üst taraftan zorlanmadan alıp kucağında tutarak bana gösterdi. "Baksana şuna. Eli kadar olacak doğduğunda. Kucağına koyar fotoğraf çekeriz." derken eğilmiş, o da pembe ayıcığa bakıyordu. Gülümseyerek onu izlediğimi fark ettiğinde ayıcık için bu haldeyim sanarak "Sana da alayım istiyorsan." dedi.
Gülümseyişim gülüşe dönerken "Yok sağ ol, benim var." deyip kolunu sevdim.
"Doğru, Vinidim'in vardı." dediğinde dilimi yavaşça şaklattım. Poyraz'la bir arada yatmaya başladığımızdan beridir yüzüne bakmadığım Vinidim'den değil, ondan bahsettiğimi fark edince dudakları şaşkın bir şekilde aralansa da güldü. Ayıcığı alışveriş arabasına koyarken "Kabul et, romantik bir ayıcığım." dedi. Evet, Poyraz'a 'ayı' diyebilmem için ayıların medeni hayat seviyesine erişmesi hatta insanları geçmesi gerekiyordu. Ayıyı koymasıyla market arabasında yer kalmaması sebebiyle çalışana uzattı ve bir yenisine geçti.
"Sevimli bir ayıcık."
"Kızımız peluş ayıcığın kucağına koyduğumuzda, sen de benim kucağıma oturursun işte." derken ilerledikçe arabayı doldurmaya devam ediyordu. Beni sohbete tutup durdurmama da engel oluyordu. Ara sıra tatlı gördüğüm şeyleri Poyraz erkenci davranmazsa ben de arabaya koyuyordum. Aldığı bazı şeylerin ne işe yaradığını bildiğini sanmıyordum. Eğer benim bildiğime güveniyorsa, yanılıyordu. Bu bebeği büyütürken büyüyecektik ve muhtemelen ailelerimizin de iliğine kadar sömürecektik. Bebeğe su bile vermeden önce annemleri arayabilirdik.
"Kızımız peluş ayıcığın kucağında olmadıkça oturamıyor muyum?"
Bir anlığına ilgisi bana dönerken eli belime geldi ve muzip bir sırıtış eşliğinde boynuma eğildi. İnsan içerisinde olmamızdan kaynaklı boynuma bıraktığı öpücüğü kısa tutmaya çalıştı ama bu kulağıma edepsizlik yapmayacağı anlamına gelmiyordu. "Kucağıma her zaman davetlisin güzelim."
Sırıtışımda dudağımı yalarken onu yavaşça raflara ittim. Şimdi birinciyi doğurtmadan ikinci yaptırtacaktı bana. Biraz uslu durmalıydı. Ben yatak odamıza dair hayallere dalmışken o masum masum bir paketi elinde tutup bana döndü.
"Bak bununla mamanın derecesine bakabiliyormuşuz." dediğinde "Annem bileğinde bakıyordu." dedim.
Şaşkın bir şekilde gözlerini kırpıştırıp "Nasıl?" diye sorduğunda omuz silktim. "Yanmazsa ama soğuk da değilse, uygun kabul ediyordu herhalde işte." diye hatırladığım kadarıyla söyledim. Deniz bebekken ben de çok büyük sayılmadığım için yeterince hatırlamıyordum.
"Ben karımın bileğinin yanmasına müsaade etmem." dedikten sonra ürünü arabaya atacakken duraksayıp en yakın çalışana döndü. "Pardon, bunun başka renkleri de var mı?"
"Ya." deyip gülerek elinden aldım ve arabaya koydum. Çalışana da "Sağ olun, hallettik biz." dedim ve Poyraz'a döndüm. "Aşkım derecenin başka renklerini ne yapacağız?"
"Değişik değişik kullanırdık." dediğinde masum bakışlarına kanmak üzereydim ama dudaklarındaki hınzır sırıtışın da farkındaydım. Ofladıktan sonra "Sadece bir renk daha!" dediğimde gülerek çalışana döndü. Benim de oflayışım gülüşümle dağılırken ilerlemeye devam ettim. Ve evet, birkaç renk daha derecemiz oldu.
"Burada satranç yok galiba."
"Kocacım emin değilim ama bebeklerle ilgili bir yer olduğu için olabilir." diye alay ettim.
"Tamam da, belki süper zeka bir bebek yaptık biz?"
Duraksayıp ona dönerken "Sonuçta altına yapacak bir şeyden bahsediyoruz Poyraz'cım." dedim. Ne kadar zeki olabilirdi? Satrancı da ileride öğreniversin canım.
"Tamam o zaman onu iki yaşından sonra alırız." dedi ve başka oyuncaklara bakmaya başladı. Ellerimi karnıma götürürken bebeğime doğru eğildim. "İki yaşında satranç oynayamasan da olur kızım. Kalemlerle duvarlarımızı, koltuklarımızı boyama bana yeter."
Hayır yani 'çocuk gelişimi' adı altında, anne terliği diye bir uygulama da kalmamıştı. Çocuğum tabiri caizse evin ağzına etse, 'hadi bana bunun seni nasıl hissettirdiğini anlat' diye yapıcı falan mı yaklaşmam gerekecekti?
"Boya! Ben de ne unuttum, diyordum. Boya kalemleri falan almadık!" derken ileride başka bir çiftin boya kalemlerinin olduğu rafta alışveriş yaptığını gördü. Kolumdan tutup nazikçe beni kendisine çekerken "Acele etmeliyiz. Rakipler var." dedi.
Adam eline bir boyama defterini aldığında Poyraz yüzünü buruşturup 'tüh' der gibi eliyle, diğer elinin avucuna vurdu. "Onu ben alacaktım."
"Eminim ki başka vardır canım." dediğimde boyama defteri sırasının ardını gösterdi. "Bak, o defterden sadece bir tane kalmış."
"Başka defterden alırız."
"Ama kızım o defteri istiyor." dediğinde kaşlarım kalkarak ardımda durup fısıldayan Poyraz'a baktım. "Bizzat kendi mi söyledi bunu sana?"
Poyraz ileriye bakarken "Hissettim." dedi. "Üstünde hayvanlar vardı. Kızım hayvanları sever."
Gülerek "Hay Allah'ım ya..." dedim. Adam defteri geri bırakır gibi olduğunda Poyraz heyecanla elimi tuttu. Adam başka bir defterle ilgilenecek gibi oldu ama sonra vazgeçip tekrar eline aldı ve karısıyla birlikte başka yöne doğru ilerlemeye başladılar.
Poyraz sıkkın bir nefes alıp "Gitti defter." dediğinde ona dönüp yanaklarını tuttum. "Bence bunun üstesinden gelebiliriz."
Ciddiyetle dertlendiği bir şeye alay etmeme başta kötü kötü bakmaya çalıştı ama en sonunda gözlerini devirip "Sana da kötü kötü bakamıyorum ki." diye sızlandı. "En kötü bakışım bak şu," deyip bana aşk dolu bakınca gülüp yanaklarını öptüm.
"Aşkım ben konuştum kızımızla. Başka defter de olurmuş."
"Bak hala dalga geçiyor ya." deyip kolunu omzuma attıktan sonra beni göğsüne çekti. Beni öpücük manyağı ederken "Uslu dur bak, valla seni de koyarım arabaya." dedi.
Öpüşleri nefes alabileceğim seyrekliğe eriştiğinde başımı kaldırıp saçlarımı omzumdan geriye attım. Derin bir nefes alıp verirken "Fena bir fikir olmazdı." diye itiraf ettim. Yorgun hissediyordum. Dün cinsiyet partisi peşine de Hakanların çay bahçesinde kutlama derken yoğun geçmişti. Bugün de mağaza mağaza geziyorduk ve eve dönüp şekerleme saatim gelmişti.
Gözleri yüzümde gezinirken yanağımı sevdi. "Yoruldun, değil mi? Hadi gidelim güzelim. Şirket arabalarını çağırdım onlar öder, taşır. Biz direkt geçebiliriz."
"Bir an 'hayır sonsuza kadar alışveriş yapalım' diyeceksin sandım." dediğimde gülüp burnumun ucunu öptü. "Hayır ama yarın devam ederiz diye düşündüm."
Yalandan bayılır gibi yaptığımda kolu belime dolandı ve beni göğsüne çekti. "Kucağıma almama üç saniye kaldı. Üç, iki..." dediği gibi mecbur ayıldım. Rol de yapılmıyordu. Şaka olduğunu anlıyordu ama cinsiyet partisinde de olduğu gibi 'ya şaka değilse?' anksiyetesine düşüp müdahaleye geçiyordu.
"Tamam tamam, ayıldım." dediğimde gülerek "Yapma böyle şeyler." dedi. "Kendini ambulansta bulursun bir anda."
"Doktora mesaj atmadın inşallah bir saniye içerisinde?" dediğimde sırıtarak "Telefon arabada kalmış." dedi.
Ben "Sana gerçekten inanmıyorum..." dediğimde Poyraz'ın ilgisi ardımda bir yöne kaydı. Merakla ardıma döndüğümde o defteri alan çiftin kasaya geçtiğini gördüm. Poyraz "Rica etsem, ne olabilir ki?" diye sorduğunda "Ya aşkım, boş ver. Muhtemelen onların gerçekten bugün kullanabilecek yaşta çocukları vardır. Bizim ki daha doğmadı bile." dedim. Çocuk yanlarında yoktu ama bizim dışımızda kimse doğmamış çocuğa boyama defteri almıyor olmalıydı.
Poyraz ardımda sanırken bir de baktım adamın yanındaydı. Beni gösterip "Merhaba iyi günler. Kusura bakmayın, rahatsız ediyorum ama bir şey rica edecektim. Karım hamile ve biraz huysuz birisi." dediğinde gözlerim irileşti. Onlarla konuşurken sessiz olmaya çalışır gibi davranıyordu ama gayet de duyuyordum. Yine de duymuyormuş gibi gözlerimi kaçırıp sakin olmaya çalıştım.
"Tutturdu 'o defteri istiyorum da o defteri istiyorum' diye. Neymiş, çocuk istiyormuş o defteri."
Kadın ve adam gülerken kadın karnıma bakıp "Küçücük bebek nasıl isteyecek canım defteri?" dediğinde Poyraz bir anlığına afalladı. Gülmemeye çalışırken üst dudağımı dişledim. Poyraz "İstemiş işte." diye normalleştirmeye çalıştıktan sonra ricasını sürdürdü. "Ben de ne yapacağımı bilemedim, eve de o deftersiz gidersek..." deyip yüzünü buruşturdu ve işaret parmağıyla boğazını keser gibi yaptı. İyice sessiz olmaya çalışıp "Mahveder beni." dedi. Gözler yine bana döndüğünde gülümseyerek el salladım. Şu an beni şeytan olarak görüyor olmalıydılar.
"Hatta biraz önce de parmağımı ısırdı, belki görmüşsünüzdür."
Kadın, "Evet ben gördüm." dediğinde bir elimi alnıma götürüp ovuşturmaya başladım. Şeytan olmasa da canavar olarak gördükleri kesindi.
"Acaba diyorum ki..." dedikten sonra şimdiden kabul olmuş gibi sesine neşe düştü. Elimi alnımdan çekip yeniden onlara baktım. Poyraz şirince sırıtmış defter raflarını gösteriyordu. "Size geri kalan hepsini hediye etsem, siz de benim canımı kurtarır mısınız?"
"Abart." diye mırıldandım. Poyraz bana doğru dönerken "Ha canım? Duyamadım?" diye sevecen bir şekilde sordu. "Hadi, diyorum." dediğimde kadınla adama dönüp "Görüyorsunuz işte." diye fısıldadıktan sonra bana döndüğü gibi yeniden gülümsedi. "Hemen hallediyorum canım, merak etme sen."
Başımı onaylamaz bir şekilde sallarken şimdi isterik kahkahalara başvuracaktım. Poyraz, çifte dönüp "Ha?" diye sordu. "Ne dersiniz?"
Kadınla adam bana bakarken isterik halimi Poyraz'ın dediklerine kanıt olarak görüp anlayışla başlarını onaylar şekilde salladılar. Hatta biraz da acıyarak. Kaşlarım kalkarken hafifçe güldüm. Alacağın olsun Poyraz.
Poyraz, çifte başka defterler hediye ettikten sonra elinde istediği hayvanlı boyama defteriyle döndü. Yüzündeki mutlu sırıtışa bakarken yumuşamamaya çalıştım. Yanıma varınca kolunu omzuma atıp beni kapıya doğru çekmeye başladı. "Kocan yine halletti."
"Kocan değil, canavar karın halletti bu sefer bence."
Sırıtışı tedirginleşirken "Sen duydun mu ya onları?" diye sordu.
İşaret parmağımı yavaşça kaldırıp boğazını keser gibi hareket ettirdiğimde güldü ama o sıra diğer çiftle göz göze geldik. Kadınla adam Poyraz'a dudaklarını ısırıp üzülür gibi bakıyordu. Ben "Ya şey..." diyerek toparlamaya çalıştığımda mağazadan çıktılar. Poyraz kahkaha atarken duraksayıp sinirle ayağımı yere vurdum.
"Ya beni canavar sanıyorlar!"
Poyraz "Abartma güzelim." derken yeniden kolunu omzuma atıp beni kendisine çekmeye çalıştı ama engel olup birkaç adım geriledikten sonra kollarımı göğsüme birleştirdim.
"Canavar değil de... Cadı diyebiliriz."
Çatık kaşlar eşliğinde ona baktığımda yine beni kendisine çekmeye çalıştı. Elini tutup ısıracağım sırada etrafıma baktım. Hiçbir gözü üstümde görmediğimde rahat bir şekilde elini ısırdım ama sevgim yüzünden canını bile yakamayacak, küçücük bir ısırıktı!
Eli enseme kaydırıp beni göğsüne çekerken "Çocuğumuz için verdiğin küçük bir fedakârlık karıcım. Artık sen de cefakâr bir anasın." dediğinde gülerek karnını cimcikledim. "Çocuk içeride uyukluyor be, kendin için aldın resmen defteri."
"Sen demiyor muydun emek verilen hediyeler daha değerli, diye. Al işte emek emek bir hediye."
Onu birkaç kere daha cimciklesek istesem de aynı zamanda sarılmak da istediğim için ellerimi vücutlarımızın arasından çıkarıp beline doladım. Kolları vücuduma dolanmış bir haldeyken saçımı öptü. "Yarın başka semtte bir mağazaya gidelim. Onlarla karşılaşmayalım." dediğimde gülerek "Kabul." dedi.
"Aslında yurt dışına gidip oradan da alışveriş..."
"Hadi kocacım." deyip kollarımı vücudundan çektim. Ellerimiz kenetlenirken kapıya doğru yöneldik. Poyraz çalışanları hiçbir şeyin eksik kalmaması için tembihledikten sonra şoför koltuğuna bindi. Ben de bir süredir onu beklediğim için mayışmıştım ve esniyordum. Arabaya binip de esnediğimi gördüğünde emniyet kemerine giden eli duraksadı ve yüzünde oluşan geniş bir gülümseme eşliğinde bana doğru eğildi. Öpücüğün geldiğini anladığım gibi gülümsemeye başlarken yanağımı uzattım.
Öpücük molasının ardından emniyet kemerini takıp arabayı çalıştırdı ve yola çıktık. Şarkı açarken "Küsüm ama ha bu arada." diye uyardım. Resmen beni kendi amelleri için kullanmıştı. Bir daha karşılaşmayacak olsak da şu an dünya üzerinde iki insanın gözlerinde canavardım. Gerçi manyak ve regli anlarıma denk gelmiş olabilecek, beni canavara benzetebilecek başkaca isimler de olmalıydı. En yakınlarım da beni normal görmüyordu.
"Künefe? Sufle? Neyle barışırsın güzelim?"
Son zamanlarda durum biraz buna dönmüştü. Tüm rüşvetler yemek üzerineydi. Biraz kilo almıştım, almaya da devam edecektim. Hamile olduğum hala karnımdan belli olmuyordu. Kıyafet ile belli olmuyordu, çıplakken belki bildiğimiz için gördüğümüz bir belirginlik vardı ama o kadar azdı ki beş dakika öncesinde içtiğim su bile olabilirdi o şişkinlik. Karnım belirgin olmasa da tüm vücuduma eşit dağılmış şekilde tartıda da görebildiğim üzere iki kilo almıştım.
"Ha yani çok mu yemek yiyorum? Niye hemen yemek rüşveti?"
Bir an ne diyeceğini bilemedi. Güler gibi oldum ama gerçekten bozulasım vardı. Nedense anlık bir alınganlık hissiyatı oluşmuştu. Nedense mi? Hamilesin ya kızım Ada? Etrafımdakiler benden daha hamile olduğu için benim belirtilerim abartılı kaçmıyordu ama ara sıra etkilerini yaşıyordum.
"Ağzın tatlanır, keyfin yerine gelir diye söyledim karıcım."
"Bu sabah da 'sana yeni kıyafetler alalım istersen dedin bana." dediğimde "Lazım olacak ya güzelim benim." dedikten sonra elini vitesten alıp elimi tuttu ve kenetleyerek yeniden vitesine yakın konuma getirdi.
"Kilo mu aldım? Niye öyle söyledin?"
Derin bir nefes alıp sırıtışında alt dudağını ısırdı. Herhalde şu an seçenekli ilerlemelerin mevcut olduğu bir oyunun en önemli sahnesindeymiş gibi hissediyordu. Aklındaki cevap seçeneklerinin ne olduğunu çok merak ediyordum.
"Aşkım hamile olduğun, karnında bebeğimiz büyüdüğü için bu süreçte kilo alacak olman çok normal değil mi?"
"Ha, aldım yani." dediğimde tedirgin bir şekilde gülerek "Alakası yok canım ne kilosu, diyecektim, son anda bunu demeye karar verdim. Hay kafama..." dedi. Kafasındaki seçeneklerin en azından ikisini öğrenebilmiştim...
Ağlayacakmışım gibi hissederken bir yandan da sinirli hissetmeye başladım. Dengesiz hissediyordum. "Bir de gülüyorsun Poyraz." deyip elimi elinden çektim ve kollarımı göğsümde birleştirdim. "Hayda... Vallahi kitaplarda alternatif cevaplar diye bir konu başlığı yok. Bu hamileliği atlatalım, diğer baba kardeşlerime yardımcı olmak için ben de yazacağım bir kitap."
Camdan dışarıyı izlerken "Aynen. En azından onlar eşlerine 'kilo aldın' demez." diye söylendim.
"Güzelim öyle demek istemediğimi biliyorsun. Ayrıca hamile olup da kilo almaman mümkün mü benim canım? Ha benim gülüm?"
"Benim annem beni elli iki kiloyken doğurmuş." dedikten sonra "Cansu'nunki de." dedim. "Hatta Hakan'ınki de. Geçmişte anneler hep elli iki kiloyken doğururmuş."
"Senin de hala imkânın var." dediğinde gözlerim hızla Poyraz'a döndü. Tedirgin bir şekilde sırıtıp "Elli kilosun ya hayatım. O yüzden dedim." dedi.
"Hamilelik boyunca ortalama on kilo alındığı düşünülürse gerçekten çok imkânım var Poyraz."
Elimi yeniden tutmak istediğinde hem vücudumu hem de uzandığı bacaklarımı kaçırdım. Neredeyse sağ kapıya yapışmıştım. "Bak Poyraz deyip duruyorsun, tanımam etmem Poyraz'ı. Ben kocanım, sevgilinim, aşkınım, hayatınım, hadi çeşit olsun birtanenim, Poyraz deme lütfen bana."
"Ha aferin. Bir de ben değil, sen trip at..." dedikten sonra dudaklarımı öne ite ite "Poyraz." dedim.
"Güzelim ben trip atmam sana. Çiçek atarım, ilgi atarım, efendime söyleyeyim öpücük atarım, muzip bakışlar atarım..." derken eli bacağımda gezinmeye başladı. Eline hafifçe vurduğumda gülerek çekti.
"Yapma ama gülüm."
"Zaten etrafın kadın dolu. Kadınlar için elbiseler tasarlıyorsun. Lansmanlara gidiyoruz, güzel güzel kadınlar. Hepsi manken gibi. Gittikçe benim giydiğim elbiseler de bollaşmaya başlar zaten o kutlamalarda, lansmanlarda. İş arkadaşların da önceden 'eşiniz ne güzel' diyorlardı, şimdi bebeği tebrik ediyorlar."
İnanamıyormuş gibi gülüp "Güzelim bana ne başka kadınlardan? Başka kadınların kaç tane ağzı burnu olduğunu biliyorsam, şerefsizim. Niye böyle sıkıyorsun tatlı canını? Ayrıca demesinler 'eşiniz güzel' diye zaten. Vuracağım bir tane herifin ağzına sonunda. Medeni bir adam gibi de hissedemiyorum artık. Kimse güzel bulmasın istiyorum seni. Bir ben göreyim güzelliğini." diye söylendi.
"İstediğin oldu. Artık demezler. Allah bilir kaç kilo alacağım. Güzelliğim de gidecek. Beğenmeyeceksin beni." dedikten sonra dudağımı bükerek yolu izlemeye devam ettim. Hamileyim, diye mutlu olup seviniyordum, el üstünde tutuluyordum ama vücudum gittikçe değişecekti. Sonrasında toparlaması da zaman alacaktı. Güzel, hayırlı bir sebeple olacaktı ama yine de olacaktı. Şu ana kadar işin hiç bu kısmından bakmamıştım.
"Işığından başkalarına kör, güzelliğinden ateşlere kül olmuşum. Gözümün gördüğünü gönlüm de sevmiş, sevdiğimden beridir gözümle değil gönlümle görür olmuşum. Benim bu gözlerim seni başka görür mü, kulaklarım bu dediklerine inanır mı?"
Sessiz kaldığımda iç çekti. Araba müsait bir yerde yavaşlayarak durduğunda ona bakmamakta direndim. Bu yüzden parkta poposunu kaşıyan bir çocuğa bakmak pahasına, gözlerimi Poyraz'dan uzakta tuttum.
Elini kolumda hissettiğimde omuz silktim.
"Canım?"
Sessiz kaldığımda "Güzelim benim?" diye seslendi. Yeniden omuz silktim. "Ben sevimli bir ayıydım hani? Bu konunun açılmasına sebep olmamı ayılığıma saysan, mazur görsen?"
"Sevimsiz bir ayısın şu an."
Poyraz sıkkın bir nefes aldıktan sonra kapısını açmış olsa gerek sesini duydum. Araba hareketlenirken aşağı indi ve kapı geri kapandı. Arabanın önünden dolandığını göz ucuyla gördüğümde bakmamaya çalıştım. Kapıma gelip açmak istediğinde hareketlenip kapıyı kilitledim ama kapanmadı. Camın ardından elindeki anahtarı gösterdiğinde gözlerimi devirip diğer yöne baktım. Karısını da tanıyordu.
Kapım açıldığında şoför koltuğuna doğru bakıyordum. Elini kolumda hissettiğimde "Biraz uzak durursanız sevinirim beyefendi." dedim. Elini bileğime kaydırıp "Böyle nasıl?" diye sorunca gülmemeye çalıştım ama anlık oluşan yüz ifademden cesaret alıp kolumdan tutarak beni nazikçe kendisine çevirdi. Bacaklarımdan da tutup çektiğinde oflasam da vücudumu ona çevirmesine müsaade ettim. Bir elini koltuğumun ardına, diğer elini koluma koymuş bir şekilde bana doğru eğildi. "Gerçekçi mi konuşayım seni ilgi manyağı mı edeyim?"
Dudağımı büzüp "İkisinden de biraz." dediğimde güldü. Gülüşü bittikten sonra derin bir nefes alıp elini yanağıma getirdi. Başparmağı tenimi severken "O zaman konuşmamı, klasik ve değişmeyecek bir gerçekle başlatıyorum. Seni çok seviyorum." dediğinde dudaklarım kıvrıldı.
Gülümsememe bakarken tek kaşını kaldırarak "İyi gidiyorum ha?" diye sordu. Bunu gerçekten seçenekli bir oyun olarak gördüğüne emin oldum. Sonuçlarından endişe ettiği bir oyun...
"Yeni başladın Poyraz."
Dudağını yalayıp "Peki..." dedi ve yeniden derin bir nefes aldı. "Bir konuda anlaşalım. Önümüzde diliyorum ki uzun bir ömür var. Biliyorum ki birlikte geçecek bir ömür. Gün gelecek saçlarımıza aklar düşecek. Gün gelecek gülerken dişlerimiz de düşecek. Belki kilo alacağız, belki kilo vereceğiz. Allah korusun ama belki hasta olacağız, belki zor günlerden geçeceğiz. Belki bir taneyle kalacağız, belki iki üç çocuğumuz olacak. Her biriyle büyüyeceğiz, bazen de büyümekten, büyütmekten yorulacağız. Yorgun düşüp kendimize dikkat edemeyeceğiz, belki her zaman çok güzel görünmeyeceğiz ama sana söz veriyorum. Sözlerini tutan bir adamım, söz vermekte zorlanmam ama ömrü hayatım boyunca benim için tutmanın en kolay olduğu sözü vereceğim. Ben seni bir ömür, hayatımdaki en güzel şey olarak göreceğim. Çocuğumuz kucağında, saçların dağınık uyuyakaldığında, özellikle de o zamanlarda, benim için o kadar güzel olacaksın ki. Bir gün kıyafetine yapışmış emziği ucundan tutup kenara koyacaksın, benim için o kadar özel olacaksın ki... Sen..." dedikten sonra alınlarımızı birleştirdi. Gözyaşlarım gülümsememi ıslatırken "... o kadar güzel ve özelsin ki..." dediğinde hafifçe güldüm. "... sana söz veriyorum üstümüz başımız çocuk kusmuğu içerisindeyken bile seni çok seveceğim ve sana mest olacağım. Hep yanında olacağım."
"Hep?"
Yavaşça başını salladı. "Hep."
"Düşersem?"
"Kaldırmak için orada olacağım." dedikten sonra yamuk bir şekilde sırıtıp çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Esasen, sen düşmeden tutarım."
Gözyaşlarıyla gülümserken "Ağlarsam?" diye sorduğumda ellerini yanaklarımda, gözyaşlarımı silerken iç çekti. "Güldürürüm. Zaten ben o güzel ormanlara sadece mutluluk yağmurlarının yağmasına izin veririm."
"Kaybolursam?" diye sorduğumda güldü. Yanaklarımı hiç bırakmayacakmış gibi sımsıkı tutup "Bulurum." diye fısıldadı.
'Vay be' der gibi dudak büktükten sonra burunlarımızı birbirine sürterken yaramaz bir şekilde sırıttım. "Seninle savaşırsam?"
Dudağıma doğru "Yenilirim." diye fısıldadı. "Senin için dünyayı yener, gelir sana yenilirim."
Gülüşümde alt dudağımı ısırdıktan sonra "Çok seversem?" diye sordum. Çok seviyordum çünkü...
"Sevmesen de severim."
Beni öpmek üzere hareketlendiğinde onu yolda karşıladım. Güzel ve sakin bir öpücüğü birbirimize bahşettik. Gülümseyerek ayrıldığımızda burnumu da öptü. "Anlaştık mı?"
Başımı yavaşça onaylar şekilde salladıktan sonra "Künefe." dedim. Kaşları kalktığında "Künefe mi sufle mi, diye sormuştun ya." dedikten sonra o gözyaşlarımı silerken ben de burnumu çektim. Başını hafifçe geriye atıp kahkaha attığında ben de güldüm.
"İkisini de alalım." dediğinde "İyi bir fikir." diye itiraf ettim. Yemeye başlayana kadar canım diğerini de çekebilirdi.
O yeniden burnumu öpüp çekildi ama elleri hala yanaklarımdaydı. "Bu arada kilo aldığımın farkındayım." diye bir başka itirafta bulundum.
Poyraz'ın sesi içine kaçarken biraz önceki doğru kabul ettiği seçenekten ilerleyip "Ne alakası var canım, ne kilosu?" dediğinde güldüm.
"Korkma, korkma. Şu an yatıştım."
Bir anda duygusallığım ve endişelerim tavan yapmıştı ama her zamanki gibi doğru bir müdahaleyle beni yine dünyanın en mutlu kadını yapmıştı.
"Ben her esnediğinde, yorulduğunda, elin karnına gittiğinde, miden bulandığında, canın bir şeyler çektiğinde, hatta duygusallaştığında, her kilo alışında çocuğumuzu taşıdığını görüyor ve sana minnettar oluyorum."
Geniş bir şekilde gülümsedim. Çocuğum olacak olması güzel, ondan olacak olması çok daha güzeldi. Sevdiğim adamın, çocuğunun annesiydim. "Neyse ki dağ gibisin de kaç kilo alırsam alayım yanında her zaman minyon kalacağım."
Yüzü ciddileşir gibi oldu ve eliyle kendisini gösterdi. "Yani bana kilolu mu demek istiyorsun?"
Bir an "Hayır, hayır..." diye toparlamaya çalışacağım sırada güldü. Oflayışım gülüşümle dağıldı. İyi ki hamile olan bendim, ben onun triplerine onun kadar erken ve etkili müdahalelerde bulunamazdım. Ayrıca keşke biraz kasları azalsaydı da yağları artsaydı. O fit bir şekilde yanımdayken ben kilo alacaktım.
Alnımı öptükten sonra yine "Seni seviyorum." dedi. Ellerim, yanaklarımı tutan ellerine giderken "Ben de seni seviyorum." dedim.
Ben yeniden koltuğa yerleşirken kapımı kapatmadan önce "Hamileliğin bittikten sonra ben de Poyraz deyişlerinin hesabını soracağım." dediğinde güldüm. Kapımı kapattıktan sonra şoför koltuğunun kapısına yöneldi. Arabaya binip emniyet kemerini takarken "O zaman da lohusa olacağım. Bir süre daha dokunulmazım." dedim.
"Tamam sonra..." deyip arabayı çalıştırdığında "Sonra da zaten anne olma unvanım ve makamım sürüyor. Yani Poyraz..." diye başladığımda gözleri bana döndü. Bakışlarına karşı şirince sırıtıp "cım..." diye ekledim. Hah şöyle, der gibi bakıp sırıttı. "... sen bundan sonra ömür boyu naneyi yedin."
Gülerken arabayı sürmeye başladı. "Yapacak daha iyi bir işim yoktu karıcım." dediğinde ben de gülerek önüme döndüm. Adama zehir atsam, 'canım çekmişti' diyecekti. Huzurla iç çekerken geniş bir şekilde gülümsedim.
Hallederiz Poyraz Akyel ve karısı Hallederiz Ada Akyel olarak, bu 'aşk' işini, bir hayli halletmiştik.
**
Poyraz telefonu kapatıp sıkkın bir nefes alıp verdiğinde mayışıklığımı üstümden atmaya çalışarak "Ne oldu canım?" diye sordum.
"Sevim Akyel gelmiş yine kapıya. Bir şekilde cinsiyeti öğrenmiş olmalı. Ben inince şoför geçer arabaya, içeri geçersiniz siz. Ben kapının önünde hallederim."
Sevim Akyel'in son dediklerinin ardından kötü bir gelişme olmamıştı. Saliha anne, sakladığı sır varsa bile bir şey söylememişti. Oysaki Sevim babaanne, Saliha annenin bir şeyi öğrenmesinin ardından ona bunları yaptığını söylemişti. Cihan amca da bu konuda sessiz kalmıştı, bana kalırsa bağlantılıydı. Yalıya dair söyledikleri hakkında da Poyraz, huzur kaçırmak için söylediğini düşünüyordu. Üzgünlüğü ve pişmanlığı bakımından ise, Poyraz pek samimi görmemişti. Merhametli, sabırlı bir adamdı ama kestirip atınca da böyle oluyordu işte. Saliha anneyle ilişkisi git gide gelişiyordu ama bir gün bir anne oğul gibi olur muydu, bilemiyordum. Saliha anne de torun heyecanı içerisindeydi. Şartlar gereği Poyraz'a veremediği ilgiyi Poyraz'ın çocuğuna verip kendince bir şeyleri dengelemenin peşinde olmalıydı. Caner baba ise neredeyse her gün arayıp hal hatır soruyordu. Cinsiyeti öğrendikten sonra da hediye getirmişti. Poyraz için affedilmesi güç yaralar açmışlardı ama hiç çabalamıyor da değillerdi. Sevim Akyel ise... Sanırım Poyraz'ın en öfkeli olduğu isimdi. Çünkü diğerlerine kızmaya, onlar yüzünden üzülmeye öyle alışık bir şekilde büyümüştü ki, ne olursa olsun gözünde büyüttüğü babaannesine karşı daha büyük hayal kırıklığı yaşamıştı. Bebeğimizi bir kere olsun görmek istemesine karşı da keskin bir şekilde 'hayır' demişti. Israr etmiştim ama işe yaramamıştı.
Evimizin bahçesinin dış kapısının önünde Sevim babaannenin olduğu arabayı gördüm. Biz yaklaşınca şoförü kapısını açmıştı ve aşağıya iniyordu. Poyraz evin önünde park ettikten sonra bana "Çok bekletmeden gelirim." dedi. Gülümseyerek başımı onaylar şekilde salladıktan sonra tekrar Sevim babaanneye baktım. Başıyla selam verdiğinde şaşırdığım için kaşlarım kalktı. Şoför, Poyraz yerine şoför koltuğuna otururken Sevim babaanne Poyraz'a beni gösterdi.
"Karın da sohbetimize dâhil olursa, sevinirim."
Poyraz "Ne yazık ki seni sevindiremeyeceğim." dedikten sonra şoföre başıyla işaret verdi. Şoför açılan bahçe kapısından içeriye doğru arabayı sürmeye başlarken ben de duyabilmek için camı araladım.
"Ben düşmanınız değilim."
"Benim bu hayatta ailemden başka düşmanım olmadı."
Araba park olurken kapıya giden elim duraksadı ve yüzümü hafifçe buruşturdum. Poyraz alelade bir cümleymiş gibi alışık söylemişti ama benim kalbim ezilmişti.
"İzin ver, kalan ömrümü sessiz bir yalıda sizin özleminizle geçirmeyeyim."
Ben duraksarken şoför benim tarafıma gelmiş, kapımı açıyordu. Teşekkür ederek indikten sonra kapanan bahçe kapısına doğru ilerlemeye başladım. Gözleri bile bana değmesin diye içeri geçmemi istemişti, yoksa geldiği gibi konuşmalarını anlatacaktı. O anlatmadan önce, merak ettiğim için dinleyebilmek üzere yakınlaşıyordum. Birbirimizi göremesek de duyabiliyordum.
"Sen başkalarının ömrünün nasıl geçeceğini düşündün mü Sevim Akyel? Milletin hayatını da demiyorum, ailenin hayatını acımasızca, bir paraymış gibi harcarken hiç düşündün mü?"
"Bana ne zamandır 'babaanne' demiyorsun. Oysa ilk söylediğin kelimelerden biriydi çocukken..."
"Çocukken, evet. Senin ne halt olduğunu bilmiyorken."
"Ben ne yaptıysam, doğru bildiğim için yaptım. Bana ne öğretildiyse, onu yaptım."
"Büyük babaannem sana neler yaptı, bilemem ama senin bize neler yaptığını biliyorum. Sen de Asude anneme eziyet ettin ama o bir kere olsun bizlere yansıtmadı. Ada'ya bile yapmaya çalıştın. Ben müsaade etmesem belki de yapacaktın ama sana bir şey söyleyeyim mi? Ada da senin gibi olmazdı. Seni uyarmama rağmen karımın eşyalarını çöpmüş gibi kapısına gönderttin, boşanma protokolü yolladın, ailesiyle arasını bozmak için çabaladın ve hala çocuğumuzu görmeni istiyor, biliyor musun? Hayır, dediğimde ısrar etti."
Sevim babaanne şaşırmış olmalıydı ki bir süre sessiz kaldı. "Doğru kadını bulduğunu biliyorum. İnanmayabilirsin ama bir ömür mutlu olmanız için duacıyım."
"Keşke dedem de bulsaydı."
Yüzümü buruşturdum. Ne olursa olsun, ağır konuşuyordu. Yaşlı başlı kadındı sonuçta. Ne yapmış olursa olsun, şurada ne kadar ömrü kalmış olabilirdi ki? Anneme kalsa Sevim Akyel hepimizi mezara gömer, yaşamaya da devam ederdi ama yaşlıydı işte.
"Beni affettiğini hiç göremeyecek miyim? Babanla görüşüyorsun... Dedenin de telefonlarını açıyorsun."
"Ben sevdiklerimin seni affettiğini görmeden, affetmenin yanından bile geçmem Sevim Akyel. Ha o zaman bile, belki bir ihtimal. Sen hepsinin gönlünü alabilir misin? Çarşaf çarşaf haberlerle onur ve saygınlığını zedelediğin Asude annemin? Hani kocasını, kocasının abisiyle aldattığını iddia ettiğiniz Asude annemin? Hiçbir yerde iş bulamasın diye her yere adını yolladığın Saliha Hanım'ın? Çocuğunu sana vermek zorunda kalan Saliha Hanım? Kaç kere dayağını yiyen, cezalarına, kısıtlamalarına katlanan kardeşimin? Karımın ya, karımın? Karımın gönlünü alabilecek misin? Sen karımın sırtındaki ameliyat izini silebilecek misin Sevim Akyel? Hala ara ara geceleri titreyerek uyanmasını ondan alabilecek misin? Ne Koray'ı geri getirebilirsin, ne de hepimizin çocukluğuna dönüp onun öyle bir canavar olmasına engel olabilirsin."
Sevim babaanne titreyen sesiyle "Ama elimden geleni yapabilirim." dediğinde Poyraz iç çekti. "Elinden gelen, sevdiklerime yeterse o zaman bir daha görüşürüz. O zamana kadar bizden uzak dur."
"Ada'ya da söyledim. O yalıya bizden başkasını sokma Poyraz."
"Hala soyadımız mı senin önemsediğin? Hala soyadımızı üstün görüp başkalarını mı küçük görüyorsun?"
"Poyraz oğlum, eğer o yalıyı didiklemelerine izin verirsen, kapımıza polis dayanır. Benden söylemesi."
"O ne demek oluyor?" derken sesi uzaklaşıyordu. Muhtemelen Sevim babaanne arabasına yönelmişti, Poyraz da peşinde gidiyordu.
"Yalının tapusu da karının üstüne kayıtlı. En çok karını yorarsın. Sen bir gün beni affedersen, ben de sana her şeyi doğrusuyla yanlışıyla oturup anlatacağım. Sen affedene kadar da, gönlünü kırdığım her kalbe ulaşmaya çalışacağım."
Poyraz "Sırf ben affedeyim, diye mi?" diye sorduğunda Sevim babaanne "Hayır." dedi. "Her biriniz, ailemin bir parçası olduğunuz için. Sen ise bu ailenin dağısın. Sen affedersen, herkes affeder ama sen de 'herkes affederse' denerim diyorsun."
"Aile dediğin..."
"Öğrendim işte oğlum!" diye yükseldi Sevim babaanne. "Geç oldu ama öğrendim. Korumak için sımsıkı tutarsam, can yakabileceğimi öğrendim. Bir can verdim, bir tane daha beklemeyeceğim size sarılmak için. Artık tek dileğim, uzun bir masada tekrar birlikte, kalabalık bir aile olarak oturabilmek ama bu sefer kavga etmeden, bağrışmadan. Gülerek, sohbet ederek vakit geçirmek. Torunumun çocuğunu da görebilmek... Geri kalan ömrümde bunlardan başka hiçbir şey istemiyorum ben."
Poyraz bir süre sessiz kaldıktan sonra iç çekip "İşin çok zor." dedi ama sesinden tanıyordum kocamı. İhtimal veriyordu.
Bir süre sessizlikten sonra Sevim babaanne, "Kızmış." dediğinde Poyraz "Evet." dedi.
Sevim babaanne mutlu bir ses tonuyla "İsmini ne koyacaksınız?" diye sordu. Asude anne 'ismine bile karar veremezsin' demişti zamanında. O zamanlar o kadar baskıcı bir kadındı Sevim babaanne. Şimdi ise heyecanla isim soruyordu. Belki de gerçekten değişmeye başlıyordu. Olabilir miydi? Hiçbir yaptığının bedelini ödeyemezdi ama gerçekten, pişman olabilir miydi? Kalan ömrünü bir şeyleri düzeltmeye çalışarak, belki de başararak geçirebilir miydi?
Poyraz, "Henüz karar vermedik." dedi ama kararı o verecekti. Eminim ki benim fikirlerimi de soracaktı ama iddiayı kazanmıştı, son söz onun olacaktı.
"Evimde ona bir oda hazırlatıyorum. Ona ve size. Umarım bir gün bile olsun sizi misafir edebilirim."
Poyraz, "İyi günler." derken sesi yakınlaşıyordu. Cevap vermek yerine geçiştirmeyi tercih etmişti. Belki de ne cevap vereceğini bilmiyordu. Öfkesini bir kenara bırakıp karşısındaki yaşlı büyüğünün fazla ömrünün kalmadığını görmek, onu yumuşatmış olabilirdi. Sesi hala sertti, ağzından güzel bir cümle çıkmıyordu ama fark edebildiğim üzere imkânsız da görmüyordu.
Bahçe kapısı açılırken gizlenme tenezzülü göstermedim. Poyraz zaten karısını tanıyordu, Sevim babaannenin de şu an bana takılacak hali yoktu. Poyraz bahçeye girmeden önce babaannesine döndü.
"Yalı için niye öyle söyledin?"
"Her ailenin sırrı vardır Poyraz. Bizimkisi de yalıya gömülü."
**
"Yeşim!"
Yeşim mekândan girmek üzereyken Batu'nun sesiyle duraksadı. Hızla Batu'ya dönüp merdivenlerden geri inerken korkuyla "Burada ne arıyorsun?" diye sordu.
"Konuşmak için gelmiştim. Zaman istedin ya, yetmedi mi, diye. Sonra da yetişemedim hastaneden çıkıp arabana binmene. Telefonumu da açmadın, evine gidiyorsun sandım peşinden geldim ama..." dedikten sonra etrafa baktı. "Ne yapacaksın burada?"
"Hah, Yeşim! Bunu içeride nereye koyayım?"
Yeşim'in gözleri sese doğru dönerken Batu da yanlarından geçerken duraksayan kadına döndü. Kucağında büyük bir süs taşıyordu. Elinden de 'bride to be' yazan balonlar uçuşuyordu. Kucağında tuttuğu süsün üstünde ise 'Bolat'lığa son!' yazıyordu.
Batu'nun kaşları olabildiğince kalkarken Yeşim, "İçeride gösterirler Asu, geç sen." dedi hızla.
Batu şaşkın bir şekilde ve telaşı dolayısıyla hızla sıralayarak"Bekârlığa veda kutlaması mı? Düğün günü mü geldi? Ama yazın olmayacak mıydı?" diye sorduğunda kadın içeri geçmeden önce "Yoo, yarın düğün." dedi. Yeşim kızı neredeyse ittirirken "Gitsene artık canım sen." deyip uyarır gibi baktı. Kız tedirgin bir şekilde gülümseyip içeride yiyeceği azarı düşünerek hızla mekâna girdi. Yeşim eliyle alnını sıvazladıktan sonra Batu'ya döndü.
Batu hala kadının ardından şaşkın bir şekilde bakıyordu. Donup kalmıştı. Sanki balonlar hala gözlerinin önünde uçuşuyordu. Uçuşurken ipleri Batu'nun boynuna dolanmaya başlıyordu. Dolanıyordu, sıkıyordu, boğuyordu...
"Batu, yanlış anlıyorsun."
"Yeşim! Ablan seni çağırıyor, elbisede sorun olmuş. Acil çözmeliyiz, diyor!"
Yeşim, kapı açılıp da beliren bir başka arkadaşına doğru elini hızla sallayıp "Tamam gidin siz, geleceğim şimdi!" diye kızıp yeniden Batu'ya döndü. Adamın dudakları ancak kapanabilmişti. Bir süredir irileşmiş halde olan gözleri, şimdi kısılmıştı ama Yeşim'den yana bakmıyordu. Gözleri dalmıştı.
"Batu, keşke takip etmeseydin, her şey daha da karıştı şimdi ama bana bak. Şu an yanlış anlıyorsun. Kutlamam falan yok, yarın evlenmiyorum ben. Kuzenimin bu kutlama."
Batu yavaşça Yeşim'e doğru döndü. "Bu kadar mı korkuyorsun gelip bozmamdan? Evleneceğim belli değil, diyorsun. Gelinlik randevusunu gizliyorsun. Düğün tarihini gizliyorsun."
Yeşim hızla başını onaylamaz bir şekilde sallarken Batu'nun ellerini tutmaya çalıştı. "Hayır, gerçekten evleneceğim belli değil. Bak gerçekten şu an başımda çok iş var ama sana söz veriyorum yarın konuşacağız, tamam mı? Yarın akşam seninle uzun uzun konuşacağız."
Batu kahkaha atarken elinin tersiyle ıslanan gözlerini sildi. "Her şey bittikten sonra yani. Sana engel olamayayım diye beni düğün sonrasına mı erteliyorsun? Ne yapacağım sanki gelip kaçıracak mıyım seni? Ne sanıyorsun ya? Ben sen bir başka adamı isterken gelip sana kendimi mi direteceğim? Anlamıyor musun? Ulan senin mutluluğun, benim de mutluluğum be kızım. Benim mutsuzluğum, senin mutsuzluğun değil belli ki ama sana yemin ediyorum ben sen mutsuz olma diye mutsuz olurum."
Yeşim, Batu'nun kaçırdığı ellerini tutmak için çabalarken "Yarın evlenmiyorum ben!" dedi. "Yok düğünüm falan! Kuzenimin bu organizasyon diyorum."
Batu elleriyle yüzünü ovuştururken "Bu kadar korkma mutluluğunu bozmamdan." dedi. "Zaten sikeyim..." dedikten sonra ellerini yüzünden çekip sağındaki ağaca doğru tekme attı. Yeşim ellerini çenesine götürüp nefesini olabildiğince üflerken yaşlı gözlerle baktı. Neden Yeşim ertelemek zorunda oldukça, erteleyemeyeceği, onu daha da sıkıştıracak gelişmeler oluyordu ki?
"Sikeyim! Zaten anlamalıydım adamın tekinin seninle evlenip evlenmeyeceğine dair şüpheye düşemeyeceğinden. Kim ki o siktiğimin adamı seni beğenmesin, istemesin? İstiyor tabii ki! Resmen tehlike oluşturmayayım diye beni konu dışında bıraktın! Poyrazları bile çağırmadın!"
"Ama beni dinlemiyorsun ki..."
Batu, "O adamın hayatını karatmadığını biliyorum!" diye bağırdı. Bir süre önce Yeşim'e bunu söylemiş, başkasıyla evlenmesini umursamadığını dile getirmişti ama yalandı. Ellerini iki yanında kaldırıp ağlayarak konuşmaya başladı. "Aksine o adamın dünyanın en şanslı adamı olduğunu..." dedikten sonra acıyla gülümsedi. "... biliyorum."
Yeşim de ağlamaya başlarken "Sana yemin ediyorum başka biriyle evlenmiyorum." dedi. "Söz, her şeyi anlatacağım ama şu an yapamam. Yarın akşama kadar bana izin ver, lütfen. Bu benim bekarlığa vedam falan değil! Bak, gel içeri istiyorsan..."
Batu ellerini saçlarına daldırıp sinirle karıştırdı. Yeşim'in söylediklerine artık inanmadığı gibi duymuyordu bile. "Seninle uyanacak... Sikeyim, seninle uyanacak nasıl şanslı olmaz? Nasıl bunu elinin tersiyle iter? Seninle uyanacak, sen ona tatlı tatlı rüyalarını anlatacaksın. Kâbus görürsen o sana sarılacak!" dedikten sonra elleriyle yüzünü kapatıp başını eğdi. Dayanamıyordu. O adamın ne kadar şanslı olduğunu düşündükçe, nelerin ellerinden kayıp gittiğini, tutamadığını da hatırlıyordu. "Gece yarısı uyandıracaksın..." dedikten sonra ellerini yüzünden çekmiş, gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarını yalıyordu. Yeşim de elleri dudaklarında yaşlar eşliğinde Batu'yu dinliyordu. Araya girme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve kalbi adamın söylediklerinin her kelimesini duymak istiyordu.
"... 'acıktım' diyeceksin, birlikte gece tostu yapacaksınız. Sen..." dedikten sonra hıçkırdı. "Sen domatesli, peynirli seversin."
Yeşim ellerini dudaklarından çekip yine Batu'ya uzanmaya çalıştı. Batu başını onaylamaz bir şekilde sallayıp geri çekildi. "Akşam olacak sen yine saçma sapan bir pembe dizi izlemek isteyeceksin, o da yanında oturacak, sen aynı anda izlemenize rağmen dönüp dönüp ona diziyi anlatacak, detaylar vereceksin. Hepsini gülümseyerek dinleyecek. Sikeyim!" diye bağırdıktan sonra ardına dönüp birkaç adım uzaklaştı. Yeşim de hızla ardından gidip kolunu tutacağı sırada Batu ona doğru döndüğü için çarpıştılar. Kadını düşmeden onu tutup yüzüne doğru eğilirken "İstediği zaman seni arayabilecek, sesini duyacak. Yazın seninle denize gidecek, o güzel tenin yanmasın, çillenmesin diye güneş kremi sürecek. Kar yağacak, montunun fermuarını o adam çekecek Yeşim! Kayma diye seni o adam tutacak! Bir gün sana benzeyen..." dedikten sonra boğuluyormuş gibi baktı ve başını hafifçe sağ omzuna yatırıp titrek nefesini üfledi. "... sana benzeyen çok güzel bir şey doğuracaksın ve o adama 'baba' diyecek."
Yeşim, "Hayır." dedikten sonra hıçkırdı ve adamın yanaklarını tutmaya çalıştı. "Batu ben başka kimseyle evlenmiyorum."
Batu 'hadi ya' der gibi yüzünü buruşturup temaslarını kesti. "Yalan değil, seninle tanıştığım günden beri o adamın ben olacağımı sanmıştım..." dedikten sonra burukça ekledi. "... ummuştum."
Yeşim, "Batu ne olur sadece bir gün istiyorum." dediğinde Batu başını onaylamaz bir şekilde salladı. Bir süredir kadını dinlediği de yoktu. Sadece içini döküyordu. İçini döküyor, döküyor, sonra hepsi Yeşim'e ait diye geri topluyordu. Ondan sebep olan acıdan bile vazgeçemezdi.
"Ama belli ki ben değilim. Belli ki başka bir adam daha güzel sevmiş seni. Senin başka bir adamı sevebilmenden daha çok buna şaşırıyorum. Bu içimde yıllardır sana karşı büyüttüğüm o histen daha fazlasını nasıl verdi sana, gerçekten bilmiyorum."
Yeşim, "Ben başka kimseyi sevmiyorum." diye solurken başını onaylamaz bir şekilde sallayıp gözyaşlarını sildi ama hızla yerleri doldu. "Biliyorum, şu an bana inanmakta zorlanıyorsun. Biliyorum saçma sapan bir hale soktum bizi ama sana yemin ediyorum saçma bile olsa hepsinin bir açıklaması var ve ben başka kimseyle evlenmiyorum, duydun mu? Bana yarına kadar müsaade et, lütfen. Bana güven ve müsaade et."
Batu "Sen bana güven." diye fısıldadığında Yeşim'in kaşları kalksa da hızla "Güveniyorum," dedi. "Kendimden bile çok."
Batu tekrar kadına yaklaşırken "Varlığıma güven." dediğinde Yeşim anlayamayarak baksa da başını onaylar şekilde salladı. Batu yutkunduktan sonra "O adam canını sıkarsa..." diye başladığımda Yeşim "Yapma..." diye inlerken Batu'nun yanaklarını tuttu. Batu da Yeşim'in yanaklarını tutarken "Dinle beni." diye ısrar etti. Kadına inanmıyordu. Neden onu mutsuz edeceğini, mutluluğunu bozacağını düşünüyordu, bilmiyordu ama yapıyordu işte. Düğününü saklamaya çalışıyordu.
"Eğer o adam canını sıkarsa, keyfini kaçırırsa, seni üzerse, dudağının memnuniyetsiz bir şekilde kıvrılmasını dahi sağlarsa, yaptığın yemeğe tuzsuz dese bile ben buradayım. Orada biterim Yeşim. Nerede olursam olayım, orada biterim."
Yeşim, "Ben seni hak etmiyorum..." derken hıçkırarak ağlıyordu. "Ben senin gibi bir adamı hak etmiyorum ama sana yemin ediyorum hak etmek için elimden geleni yapacağım. Batu ben senden başka kimseyle evlenme..."
Batu dinlemeyip "Seni üzmesine asla izin verme." dedi.
Yeşim, "Dinle ama beni..." diye yalvardı. "İnan lütfen bana. Kanıtlayacağım yarın her şeyi."
Batu, "Ben göreceğimi gördüm, duyacağımı duydum." diye fısıldarken alınları birleşmişti. Gözyaşlarıyla ıslak dudakları arasında nefesleri birbirine telaşla değiyordu. Dudakları birbirleri için aralıkken Yeşim öperek inandırmak istedi. Onu öyle öpecekti ki aksinin mümkün olmayacağını adam da anlayacaktı. Yeşim Batu'yu öpmek üzere uzandığında Batu güçlükle geri çekildi.
Kendisine gelmeye çalışarak elleriyle yüzünü ovuşturduktan sonra sertçe yüzünden çekti ve işaret parmağıyla Yeşim'i gösterdi. "Başkasıyla evlenecek bir kadını sevmeye devam edebilirim ama onu öpemem." dedi ve ardına dönüp arabasına doğru ilerlemeye başladı.
Yeşim ciğerindeki tüm nefesi üfledikten sonra "Yani başka biri yok, öyle mi?" diye seslendi. Anladığı kadarıyla Batu'nun sevgilisi falan yoktu, yalan söylemişti.
Batu arabanın kapısını açıp binmeden önce Yeşim'e baktı. "Sen nasıl yaptın bilmiyorum ama ben başka birini sevemem. Yanımdakiyle yaşayıp aklımdakiyle ölemem. Hiçbir kadın, başka bir kadın çağırdığı gibi bırakıp gidecek bir adamı hak etmez, ben de kimseye bu kötülüğü yapmam." deyip arabaya bindi. Yeşim arabaya doğru yaklaşıp kapıyı tuttu. Telaşla "Tamam, bu geceyi bekle bari o zaman, lütfen." dedi. "Nereye gidiyorsan söyle, gece yanına geleyim."
Batu burukça gülümsedikten sonra arabayı çalıştırdı. Gözlerini önüne çevirmeden önce "Mutlu ol. Sana gülmek çok yakışıyor." dedi ve kapıyı çekip kapattı. Batu arabayla ilerlemeye başlarken Yeşim sinirle inleyip ellerini yüzüne götürdü.
"Aptalsın." diye mırıldandı kendi kendisine. Adamı öyle bir hale getirmişti, durumları öyle bir karıştırmıştı ki şimdi inandıramıyordu.
"Ben sadece seninle evlenmek istiyorum..."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!