BÖLÜM 46
Bölüm şarkısı:
Model - Gölgede Büyüyen Bir Çiçek
İyi okumalar dilerim ^^
**
Üst kata çıktıktan sonra iki yüz üç numaralı dersliğe yöneldim. Adam söylerken dikkatli dinlemediğim için üç saniye içerisinde iki yüz üç numara mıydı yoksa iki yüz beş numara mıydı şaibesine düşmüştüm. Adam da o sıra uzaklaştığı ve üç saniye önce çok anlamış gibi 'Tamamdır, sağ ol' dediğim için tekrar soramamıştım. Bu sinir bozucu durumu ara ara yaşıyordum. Bir şeyleri, birilerini öylesine dinlediğimde, anlamayı unutuyordum. Özellikle de aklımda bir şeyler varsa, yeni tanıştığım kişinin ismini dikkatle dinlemeyi unutuyordum. Sonra da bu şekilde sonuçlarına katlanıyordum. Yanlış dersliğe girersem, diğerine gitmem gerekecekti. En azından bugün büyük bir bedel ödemeyecektim ama birilerinin isimlerini dinlemeyi unuttuğumda ve bir sonraki karşılaşmamızda seslenmem gerekirse neredeyse koyun çobanına döneceğim sesler çıkartmak üzere oluyordum. Aklımda habire bebek, Poyraz, heyecanlarım olduğu için odaklanmak zordu. Yine de derslerime dikkat etmeye çalışıyordum yoksa çocuğumun mezuniyetinde ben hala üniversite son sınıf olacaktım. Her şey yoluna giderse doğurmadan aylar öncesinde mezun olmuş olacaktım. Poyraz bir kere şakasına hayatım istersen mezun olmanı sağlayabilirim, demişti ve gülüp geçmiştim. Yakın zamanda 'Kocacım ne demek istedin orada? Yapabilir misin ki?' diye detay sormaya başlayabilirdim...
Sınıftan ara ara selam verdiğim bir erkek fakülteden çıkmak üzereyken bir dersimin hocasının beni derslikte beklediğini söylemişti. O sebeple ben de gerisin geri yukarı dönmüştüm. Bitirme projesiyle alakalı olduğunu düşünüyordum, grubumdaki diğer kişileri de çağırmış olmalıydı. Yakın zamanda grup toplantıları yapacağını söylemişti ama en azından birkaç saat kala haberimiz olur diye düşünmüştük, belli ki hoca birkaç dakikanın yeteceğini düşünmüştü. Üniversite hocaları biraz... Böyleydi işte. Bazen bizi mezun mu etmek istiyorlar sonsuza kadar birlikte olmamızı mı istiyorlar anlayamıyordum. Özel bir üniversitede olduğum ve alttan alınan, yaz okuluna bırakılan her ders eşittir para olduğu için yeter not alabilmek ancak ve ancak yüksek notluk kâğıtlar sunarak oluyordu. Amerika'da bile dersleri geçmek daha kolaydı. Dersleri geçmek kolaydı da işte... Devamsızlıktan kalmıştım.
İki yüz üç numaralı dersliğin kapısını çaldıktan sonra açtım. Ders saatleri bittiği ve yanlış dersliğe gelmiş olabileceğim için şu an içerideki hocaya değil, havaya saygımdan kapıyı çalmış olabilirdim. Dersliğe birkaç adım "Hocam..." diyerek girdikten sonra karşı karşıya geldiklerim yüzünden duraksadım.
"Korkma kızım."
"Siz fazla oldunuz ama artık!" diyerek derslikten geri çıkacağım sırada kapıda beliren adam kapıyı kapattı. Kalbim kulağımda atmaya başlarken gözlerim irileşti. Hızla ardıma dönüp korkunun getirdiği bir öfkeyle "Ne yaptığınızı sanıyorsunuz ya?" diye bağırdım. Gözlerim aralarında geziniyordu. Sevim babaanne oturmaya devam ederken Hayat yenge ayaklanıp bana yaklaşmaya başladı. Sırtım kapıya yaslanırken "Yaklaşma!" dedim. Bir elim istemsiz karnıma gitmişti. Hayat yengenin de gözleri karnıma dönerken duraksadı. Ellerini aramızda kaldırıp "Korkma lütfen." dedi. "Sadece konuşmak istedik."
"Beni kandırarak mı?" diye bağırdım. Sesim güçlü çıksa da vücudum kapıya sinmişti. Oğlu beni vurmuştu! Az daha hayattan kopacağım bir saldırıya uğramıştım ve o adamı bunlar yetiştirmişti! Biri torununu, biri oğlunu kaybetmişti. Yeni kaybettiklerini sanıyorlardı ama yıllar önce, belki de Koray daha çocukken kaybetmişlerdi. Gözlerinin önünde git gide eriyen ve başka birine dönüşen o çocuğu görmedikçe, kaybetmişlerdi. Şimdi karşımda ne konuşacak olabilirlerdi? Poyraz, babaannesinin gözlerinin bile tenime değmesini istemiyordu şimdi ise dört duvar arasındaydık.
"Buna mecbur kaldık. Poyraz'a söyledik, müsaade etmedi. Her yanını adamla çevirmiş. Ne mesajlarımıza cevap veriyorsun ne de aramalarımıza. Sana başka nasıl ulaşabilirdik?"
Hocamın çağırdığına dair bir yanılgı oluşturarak ilgi çekmeden beni buraya getirtmişler, şimdi ise istediklerini almışlardı. Hala kapı zorlanmıyorsa Poyraz'ın adamlarını yanıltmayı başarmışlardı. Zaten fakülte içinde dolaşmalarına müsaade etmiyordum. Beni fakülte kapısında, adamla konuşurken görmüş olmalılardı. Bir süre boyunca fakülteden geri çıkmazsam önce telefonumun çalacağını, sonra ise adamların içeri gireceğini biliyordum ama o zamana kadar harekete geçmeleri gerektiğini anlamayacaklardı. Ara ara Poyraz'a kısmış, öğrencilerin aralarına karışır gibi giyinip ilgi çekmeme çabalarına rağmen bazı üniversite arkadaşlarım fark ettiği için huzursuz olmuştum ama şimdi ne kadar haklı olduğunu görebiliyordum. Karşımızda sınırsız bir aile vardı.
"Ulaşmasaydınız? Sizinle konuşmak zorunda mıyım? Ya da, konuşacak ne kaldı ki?"
Hayat yenge ağlamaya başladığında gözlerimi kaçırdım. İyice zayıflamış, teni solmuştu. Onu en son basına servis edilen cenaze görüntülerinde görmüştüm. Orada da yüzü görünmüyor, vücudu hep eğilip bükülüyordu. Kollarına girenler ayakta tutmakta zorlanıyor, elleri ve yüzü onunla birlikte gömülmek ister gibi hep oğlunun toprağına yöneliyordu. Şimdi ise karşımda mahvolmuş bir kadın gördüğüm için bakmakta zorlanıyordum. Ne olursa olsun oğlunu kaybetmişti. İyi bir anne olamamıştı ama bu anne olmadığı anlamına gelmiyordu. Henüz karmaşık ve heyecanlı duygular arasında tam olarak idrak edemesem de ben de anne olmak üzere, belki de şimdiden anneydim. Korktuğum gibi elimin karnıma gidişi bile istemsizdi. Normalde onlardan bu kadar korkmadığımı da biliyordum, korkum çocuğa bir şey olabileceğiydi. Bu ailenin annelerinin ve çocuklarının başına hep kötü şeyler gelmişti.
Sevim babaanne sessizdi. Hatta bize doğru bakmıyordu. Bir elinde bastonu bacaklarının önünde yere yaslamış, iki elini de bastonun tutma kısmında kavuşturmuştu. Başı hafifçe eğik, ileri bakıyordu. Bu iki kişinin hala yan yana gelebilmesi bile şaşırtıcıydı. Belki de yan yana gelebiliyor ama göz göze gelemiyorlardı. Hangisi, kimi suçlayacağını şaşırıyor olmalıydı. Böyle bir kayıptan sonra birbirlerine katlanmaları güç olmalıydı.
"Ben... Ben senden özür dilemek istedim..."
Gözlerim tekrar Hayat yengeye döndü. Eli ayağı titriyor, ayakta zor duruyordu. Kızarık göz çevresini ıslatıp duran dolu gözlerini kırpıştırdıktan sonra burnunu çekti. Titreyen dudaklarını birbirine bastırıp başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Benim, bizim yüzümüzden... Oğlum..." dediğinde yüzü buruştu. Hala oğluydu ama hala hayatta değildi.
"... yüzünden az daha canından oluyordun."
"Sizin özrünüzü istemiyorum. Yatıp kalkıp Allah'tan özür dileyin. Acımasızlığınız yüzünden, kötülüğünüz yüzünden af dileyin. Benlik bir şey kalmadı. Benden, bizden uzak dursanız yeter."
Hayat yenge hızla başını onaylar şekilde sallarken gözyaşlarını silmeye çalıştı ama yenileri gelip duruyordu. Yanaklarına yapışan saçlarını çekiştirerek geriye itti. "Uzak duracağım. Kocamla buralardan gideceğiz. Buralara sığamıyoruz artık. Gitmeden seni görmek istedim. Karşılaşsam Poyraz'dan da özür dilemek istiyorum ama en çok... En çok senden. Hatta ailenden bile. Ama kimsenin asabını daha çok bozmak istemiyorum. Yüzüm, cesaretim de pek yok... Sana kadar anca yetti." dedikten sonra bir kere daha hıçkırdı. Konuşmaları bölük pörçük, ağlayışlarıyla kesilip duruyordu. Onu dinlerken dudağımın kenarını kemiriyor, kızarık gözlerime hâkim olmaya çalışıyordum.
Gözleri karnıma dönünce iki elimle karnıma sarıldım. Gözleriyle bile zarar verebilecekmiş gibi hissetmiştim. O da fark edip hızla yeniden gözlerime baktı. "Biliyorum akıl verecek son kişiyim ama..." dedikten sonra burukça gülümsedi. Gülümseyişinde hıçkırmaya çalışan dudakları titriyordu. "... ona söyle olur mu? Her fırsatta..."
Kaşlarım kalkarken yutkundum. Ne söyleyeceğini anlamış gibiydim. Yüzü olabildiğince buruşurken ağlayışları arasından "... çocuğuna onu ne kadar sevdiğini hep söyle olur mu?" dedi. Dolan gözlerimi kaçırdığımda o da daha fazla ayakta duramıyormuş gibi yakınında olan bir masaya yaslandı. Göz ucuyla görebildiğim kadarıyla elleri yüzüne kapandı.
"Çünkü sonra çok geç kalmış olabiliyorsun. Toprak seni duymuyor. Duyuyorsa bile cevap veremiyor."
Birkaç dakikanın ardından ağlayışları iç çekişe döndü. Hala kapıya sinmiş, yaşlı gözlerimi solumda kalan duvarda gezdiriyordum. Vicdan azabı ve yas onu bu hale getirmişti ve ömrünün geri kalanında bir ara yeniden gülmeyi başarır mıydı, hiç bilmiyordum. Yaptıklarının bedelini ödese de ne oğlu geri dönerdi, ne de ben hala ara ara kâbuslarını gördüğüm o anıyı unutabilirdim. Vücudumda hala izi vardı.
"Ben... Ben sadece bunları söylemek istedim. Bir daha sizi rahatsız etmeyeceğim."
Hareketlendiğini göz ucuyla gördüğümde ve duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim. Kabanını ve çantasını beceriksiz hareketlerle alıp yeniden bana döndü. O sıra Sevim babaanne ile birkaç saniyelik göz göze gelişlerini görmüştüm. İkisinin de birbirine diyecek çok şeyi vardı ama ikisinin de dudaklarını aralamaya cesareti yoktu.
Kapıya, bana doğru yöneldiğinde birkaç adım duvara doğru çekildim. Yanımdan geçip kapıdan çıkmadan önce bir anlığına duraksadı. Omzunun üstünden bana baktığında göz göze geldik. Burukça gülümsedi. "Akyellerde bir çocuğun mutlu olabileceğini kanıtla."
Ben sessiz kaldığımda kapıyı açıp çıktı. Ben de peşinden çıkıp çıkmamak arasındaydım. Kapıdaki adam engel olmaya çalışır mıydı? Bana dokunursa ve Poyraz duyarsa adamın başına gelebilecekleri hayal bile edemiyordum. Kararsız kaldığım bir, iki saniye içerisinde kapı kapandı. Sıkkın bir nefes alırken Sevim babaanneye bakmadan "Çıkmak istiyorum." dedim.
"Çıkacaksın."
"Şimdi!" diye bağırarak ona döndüm.
Başı hala eğikken "Sana ve karnındaki soyuma zarar vermeyeceğim." dedi.
Alayla güldüm. "Bebeğim şu an annesi korku ve stres altında diye çok mutludur eminim ki!"
"Sadece bir kere..." derken başını hafifçe bana çevirdi. "... dinle."
"Niye habire birilerini bir şey yapmak zorunda bırakıyorsun?" diye bağırırken ona yaklaşmaya başladım. Bana zarar vereceğini sanmıyordum. En azından şu an, soyunu doğurduğum ana kadar zarar vermezdi. "Derdin torununla aranı düzeltmekse, karısını bir derslikte sıkıştırdığınızı öğrenmesi buna yardımcı olmayacak."
"Seni sıkıştırmıyorum."
Sinirle kapıyı gösterdim. "Orada belinde silah olan bir adam var! Ne yapacak? Çıkmaya çalışırsam beni zorla tutacak mı? O adam bana dokunursa bunu duyunca torunun katil olur, biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum. Akyel erkekleri âşık olunca, gerekirse katil de oluyor."
Elim yavaşça inerken gözlerimi kırpıştırdım. Dudaklarım aralanıp kapanırken birkaç saniye boyunca ne diyeceğimi bilmeden gözlerine baktım. En sonunda "Bu ne demek?" diye sordum.
Yorgun gözleri üstümdeyken konuyu değiştirdi. "Gelinime dokunmasına ben de müsaade etmem."
Alayla sordum. "Çıkıp gidebilirim o zaman. Öyle mi?"
Başını onaylar şekilde salladığı gibi kapıya yöneldim. "İnanmıyor olabilirsin ama ailemi seviyorum."
Kapıdan çıkmadan dayanamayıp ona döndüm ve sinirle güldüm. Ellerimi iki yanımda kaldırırken "Bu yüzden mi hayatı herkese zehir ettin?" diye bağırarak sordum.
"Bağırma. Çocuğa zarar."
Sinir tepeme yükselirken kapının pervazına sertçe vurduktan sonra birkaç adım Sevim babaanneye yaklaştım. "Sen bir çocuğa neyin zarar verip neyin iyi geleceğini bilen biri misin gerçekten?"
Kızarık gözleri üstümdeyken çökmüş omuzlarını güçle dikleştirdi. Sırtını sandalyeye yaslarken "İnanmayacaksın ama seni de seviyorum."
Dudaklarım aralandıktan sonra isterik bir gülüş yavaşça oluştu. Kaşlarım da kalkarken birazdan haykırışlara dönme ihtimali olan gülüşler dudaklarımdan çıkmaya başladı. "Başına bin bir musibet geldi. Az daha canından da oluyordun ama torunumu bırakmadın, aksine sımsıkı sarıldın."
"Çünkü 'aile' bu demek! Aile, kalıplar uymak, hayatı zehir etmek, zorlaştırmak, düşman aratmamak değil, hayatı kolaylaştırmak, sımsıkı sarılmak! Poyraz öyle güzel bir adam ki bazen nasıl o evden karakterini sağ çıkardı anlayamıyorum. Duru... Duru öyle güzel bir kadın ki. Ne yaparsanız yapın kirletememişsiniz."
"Ben onları korumak istedim..." dediğinde dudaklarım itiraz etmek üzere aralandığı gibi elini hafifçe kaldırdı. Yaşlı gözlerinden gözyaşları yanaklarına istila ederken dudaklarını güçlükle birbirine bastırıp 'diyeceklerini biliyorum' der gibi başını salladı. "Bana nasıl öğretildiyse, öyle yaptım. Dışarısı korkunçtu, kötülük her yerdeydi ve ben onları güvende tutmak istedim. Kurallara uyarlarsa hep gözümün önünde, hep güvende olacaklardı."
"Ne saçmalıyorsun?" derken başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Ellerimi yüzüme götürürken dinlemeye katlanamıyordum. Böyle bir açıklama olabilir miydi? Hayatta her zaman kötülük vardı, onlardan korumak için eve tıkıp sonra evde daha kötülerini yaşatmanın neresini normalleştirmeye çalışıyordu?
"Kurallara uymazlarsa, öfkelendim. Öfkelendim çünkü korktum. Onları korkutmak istedim, korkarlarsa bir daha yapmazlardı. Sonra bir baktım onları koruyan değil, onların korunması gereken birine dönüşmüşüm..."
Ellerimi sertçe yüzümden çekip burnumdan soludum. Bir yanım çekip gitmek sesini daha fazla duymamak istiyordu, bir yanım ise saçmalıyor olsa da söyleyeceklerini merak ediyordu.
"Beni bir canavar olarak görüyor olabilirsin." dediğinde şüphesi kalmasın diye başımı onaylar şekilde salladım. Burukça gülümsedi. "Ama canavarların da kalbi var."
Bakışlarıma alay düştüğüne başını onaylar şekilde salladı. "Bir adam, benim için bu soyadını tehlikeye attı, ben ise bu soyadını ayakta tutmak için her şeyi."
Gözlerim kısılırken "Neyden bahsediyorsun?" diye sordum. Bir şeyler söylüyordu ama bildiğim herhangi bir şeyle bağdaştıramıyordum. "Poyraz da aynı şeyi yaptı. Senin için bu aileyi, bu soyadını gözü kapalı harcamaya hazırdı. Öyle başlayan eziyet, böyle bitti işte..."
"Bitti mi?" diye sorduğumda yutkundu. Yavaşça başını onaylar şekilde salladı. "Benim gücüm kalmadı." derken sesi gerçekten boğuluyormuş gibiydi. "Benim ne korumaya ne de koruyacağım derken zarar vermeye gücüm kalmadı. Kimseye zarar vermek istemedim ama bazen zorunda kaldım."
"Ne gibi bir zorundalığın vardı mesela? Torunlarını sevgisizlikle sınarken? Gelinlerini köle gibi görürken? Mesela yaka paça yalıdan attığın Saliha anneye karşı ne gibi bir zorundalığın vardı?"
Sıkkın bir nefes aldı. "Saliha bilmemesi gereken bir şey öğrendi."
Kaşlarım kalktı. Düşünceler zihnimde sağlam bir zemine oturamaz, dönüp dolaşırken gözlerim yerde gezindi. Kendi kendime cevabı bulamazken yeniden Sevim babaanneye baktım. "Neyden bahsediyorsun?"
Gözleri yorgunlukla kapanırken başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Onu söyleyemeyecek, söylese de kimsenin inanmayacağı bir hale getirmeliydim."
Birkaç adım daha ona yaklaşırken "Neyden..." dediğimde gözleri aralandı ve yavaşça sandalyeden kalktı. "Benimle mezara girecek bir sır."
Yutkunduktan sonra onca zaman Saliha annenin neden ağzından bir şey çıkmadığını düşündüm. Sevim babaannede güç kalmadıktan sonra da söylememeyi tercih etmişti. Belki hala korkuyordu, belki de zaten söylemeyeceği bir şeydi, boşuna eziyet çekmişti.
"Neyden bahsediyorsun bilmiyorum ama yaptığın hiçbir şeyi temize çekemezsin."
"Biliyorum." derken bana yaklaşmaya başladı. Gerileyip gerilememek arasındayken düşüncelere daldığım için hareket kabiliyetim azalmıştı. Gözleri karnıma indiği gibi karnıma sarılıp bir adım geri çekildim. Yeniden bana baktıktan sonra iç çekti. "Ben artık anladım. Ailem iyi olsun istiyorsam, ailemden uzak durmalıyım. Geri kalan ömrümde, benden uzakta da olsa mutlu ve güvende olduğunuzu görmek istiyorum. Sadece iki ricam var. Biri, ikna et Poyraz yalıyı yapım şirketine kiralamayı bıraksın. Canımı yakmak istiyor diye hiç istemeyeceği bir şeye sebep olmak üzere."
"Neye?" diye sorduğumda gözleri yavaşça kapanıp açıldı ve "İkna et." dedi. "Gerekiyorsa bomboş kalsın, koridorlarında tozlar uçuşsun ama başkaları girmesin."
"Poyraz, bilir." dediğimde iç çekti. "Kocanı biraz seviyor ve düşünüyorsan, ikna et."
Sinirlerim iyice bozulurken "İmalı konuşup durmayı bırakır mısın? Bir şey varsa, söyle. Ne demek istiyorsun?" diye sitemlendim. Dakikalardır anlayamayacağım cümleler kuruyordu ama açıklamıyordu.
Ben sorgular şekilde bakarken yutkunup öyle konuşmaya devam etti. "İkincisi, bir kere olsa bile, birkaç dakika olsa bile, doğduğunda torunumun çocuğunu görmek istiyorum."
Gözlerim ne hale geldiyse hızla ekledi. Yalvarır gibiydi. "Hiç değilse Burhan görmeli."
Burhan dede, bu hikâyede sessizliğiyle meşhurdu. Zulme ortaklığı sessizliğindendi. Her şey gözlerinin önünde olmuş ama karısını hiç durdurmamıştı. Şimdi ise karısı kadar tepki görüyordu haliyle.
Yaşlı başlı kadın gözleri yaşlı neredeyse yalvararak konuşurken karşısında dağ gibi durmakta zorlanıyordum. Yaptıklarını unutmuyordum ama merhametsize bile merhamet etmeye çalışan bir karakterim vardı. Bir sürenin ardından "İki konuda da benim yapabileceğim hiçbir şey yok." diyebildim. Yine de söylemeden geçemedim. "Poyraz çocuğunu görmenizi isterse, gösterir."
Göstermemesini söyleyemezdim. Zaten böyle bir şey olacaksa bile her türlü önlemi alacağından emindim. Göstereceğini de sanmıyordum ama gün gelir de içi soğur ve bir kere bile olsun göstermek isterse, karşı gelmezdim.
"Merhametlisin." dediğinde gözlerimi kaçırdım. "Keşke sen de öyle olsaydın." dediğimde sessiz kaldı. Yaşlı gözlerim derslikte iç çekişlerim eşliğinde gezindi. Kocamın kötü anılarına sebep olan kadınla dört duvar arasında olmak zordu.
"Kocan da merhametli. Poyraz, torunum..." derken sesi özlemle titredi. "Öyle merhametlidir ki, biliyorum. Günü gelecek bana da yine merhamet edecek. Biliyorum, cenazemde toprak atacak. Öyle güçlü olsunlar ki, kimse deviremesin onları istedim. En çok ben devirdim ama..." dedikten sonra ağlayışla karışık bir şekilde güldü. Onun da sinirleri bozuk olmalıydı. Gözlerim yeniden ona döndü. "... oldular. Dağ gibi oldular. Şimdi o dağ..." dedikten sonra gözleri üstümde gezindi. "Karısını ve çocuğunu koruyor. Benden..."
"Poyraz ve Duru'ya bir şey diyemem ama Koray dağ olamadı Sevim Hanım." dediğimde bakışları bile titredi. "Koray toprak oldu."
Bastonu elinden düşüp de eli kalbine doğru giderken vücudu sarsılmaya başladı. Kalp atışlarım korkuyla hızlanırken kolunu tuttum. Vücudunu ayakta tutmaya çalışırken kolunu tutmayan elimle gömleğinin yakasını açmaya başladım. Nefes alamıyormuş gibiydi. Beceriksiz ve tedirgin hareketlerim yüzünden yavaştım. "İyi misin? Sevim babaanne?"
Yüzünden kan çekilirken boğuk nefesler almaya başladı. "Sevim babaanne?" derken taşımakta zorlanarak onu ardında kalan sandalyeye doğru çektim. Oturmasını sağladığım gibi önünde dizlerimi kırarak eğilip yüzüne bakmaya çalıştım. "İyi misin? Tamam, bir saniye, ben..." dedikten sonra saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Ne yapacağımı bilememiştim. Yutkunup "Adamı çağırayım... Ambulans çağırayım..." deyip ayaklandım. Bileğimden tuttuğunda hızla ona dönüp yeniden önünde dizlerimi kırarak oturdum.
Nefes alış verişlerini düzene sokma çabasındayken zar zor "İyiyim." dedi. Emin olamayarak ve tedirgin bir şekilde baktığımda güven vermek ister gibi başını salladı. "Telaş yapma, iyiyim." dedikten sonra gözleri karnıma döndü. ve yeniden "Telaş yapma." dedi.
Telaş yapıp bebeğimin zarar görmesini istemiyorsa, beni bir derslikte sıkıştırmamalıydı ama işte... Etrafını koruma tarzı, herhangi bir insanın bildiği yöntemler gibi değildi. Yutkunduktan sonra ayaklanıp buraya ilk geldiğimde yere düşmüş olan çantama yöneldim. İçinden suyu alıp kapağını açarak yeniden Sevim babaanneye döndüm. Suyu ona uzattığımda titreyen elleriyle alıp dudağına götürmeye başladı. Elleri öyle titriyordu ki dudağına götürene kadar bir kısmının dökülmesini sağlamıştı. Kendi kendime yüzümü buruşturup yardımcı olmak üzere ellerimi şişeye götürdüm. Kocama merhamet etmeyene merhamet ettiğim için bir yanım kötü hissediyordu ama yaşlı başlı kadındı... Göz ardı edemiyordum.
Gözleri sımsıkı kapanırken yardım edişlerimle birkaç yudum su içti. Suyu geri çekip kapağını kapatırken o da gözlerini aralayıp derin nefesler alıp verdi. Titreyen ellerini de bacaklarının üstüne yasladı.
Tedirgin gözlerime "İyiyim." dedi. Dudağımın kenarını kemirip duruyordum. Ben o cümleyi kurduktan sonra bu hale gelmişti. Gerçek olmayan, yanlış bir şey söylememiştim ama ağır gelmiş olmalıydı. İstemsiz pişman olmuştum.
"Ben adamına söyleyeyim, yanına gelsin." derken yavaşça ayaklandım. Elimdeki su şişesini de ona uzattım. Su şişesini gözleriyle teşekkür ederek aldı. Birkaç adım gerilerken ellerim birbirini bulmuştu. "Dediğim gibi, Poyraz nasıl olsun istiyorsa, öyle olur. Onu ikna etmeye çalışmayacağım ama olur da bir gün çocuğunu görmenizi isterse, bilin istedim. Engel olmayacağım ama..." dedikten sonra kendimden emin bir şekilde başımı yukarı aşağı salladım. "Artık ben de bir anneyim ve çocuğumla alakalı saçma sapan hayalleriniz, planlarınız varsa... Siz nasıl ki herkesi yaktınız, ben de sizi yakarım."
Burukça gülümsedi. "Biliyorum. Sen de benim gibisin. Benim iyi halimsin ama..." dedikten sonra hafifçe iç çekti. "Benim gibisin. Ailen için her şeyi yaparsın."
"Ben sizin gibi değilim Sevim Hanım." dedikten sonra "Ama evet, ailem için her şeyi yaparım." dedim ve kapıya yöneldim. Suyu aldıktan sonra yeniden yere atmış olduğum çantamı da alıp omzuma astım. Kapıyı açtığım gibi "Ada Hanım..." diyerek çıkmama onay verip vermeyeceğini anlamak ister gibi Sevim babaanneyi görmeye çalışan adama "Çekil karşımdan." dedim. Adam emin olamadığımda başımla işaret verdim. İç çektikten sonra "Peki Ada Hanım." deyip karşımdan çekildiğinde derslikten çıkıp adama döndüm. "Sevim Hanım'ı bir hastaneye götür." dedikten sonra ilerlemeye başladım. Vücudum kaskatı kesilmişti. Koluma doğru kayıp duran çanta askımı yeniden omzuma astım. Bir elim karnıma diğer elim kalbime doğru giderken sakinleşmeye çalışan nefesler alıp verdim. Onları görmek yaşadığım kötü şeyleri hatırlatıyordu. Saliha annenin ve özellikle de Asude annenin onca şeyden sonra yıllar boyu onlarla aynı masada oturup aynı evde uyuyabilmiş olmaları şaşırtıcıydı. Bugünkü yorgunlukları ise, asla şaşırtıcı değildi. Kötü bir şey yapmaya niyetli değil, hatta iyi niyetli gibi yaklaşmışlardı ama fark etmezdi. Hayatta birileri yüzünden zarara uğradıktan sonra uzatılan hiçbir çiçek güzel kokamazdı.
Fakülte binasının çıkış kapısının önünde Poyraz ve yanındaki adamlarını, beni dersliğe gönderen erkekle konuşurlarken görünce adımlarımı hızlandırdım. Hızlı hareket etmek sakinleşme çabama yardımcı olmuyordu ama Poyraz endişeli gözüküyordu.
Adamlardan biri "Hah! Yenge geldi Poyraz Bey." deyince Poyraz'ın bakışları hızla beni buldu. Ben kapıdan çıkarken birkaç adımla bana yetişti. Elleri kollarımı tutarken "Canım?" diye sorduktan sonra beni kendisine çekti. Kolları vücuduma sarılırken başımı her zamanki gibi koklayarak öptü. Hemen ardından çenesini başıma yasladı. "Neredeydin? Binadan çıkıp geri girdiğini söylediler. Telefonlarını da açmayınca merak ettim. Fakültede de neredeyse kimse kalmadı, ne oldu diye. Yakınlardaydım, geldim. Ne oldu?"
"İyiyim..."
Vücudu yüzüme bakabileceği kadar çekilip de elleri yanaklarımı buldu. "Ne oldu, bir sorun mu var?"
Israrla kolları arasına girdim. "Sorun yok... Önce sarılalım."
Ne olduğunu anlayamasa da her şeyin yolunda olmadığını fark ettiği için sıkkın bir nefes alsa da ricamı yerine getirip sıkıca sarıldı. Poyraz'ın sakinleştiren kollarına teslim olduğum birkaç dakikanın ardından beni dersliğe yollayan erkek "Şey... Ben... Bana söylenileni söyledim..." dediğinde hafifçe Poyraz'ın kolları arasından ayrıldım. Poyraz'la vücutlarımız adama döndü. Benim yaşlarımda, dönemimdi. Şimdi beni Sevim Akyel'in ve Hayat Akyel'in yanına gönderdiğini söylesem, Poyraz'ın gazabına uğrayacaktı. Yeterince uzaklaştığımızda söylesem daha iyiydi. İlk sinirini bu adamdan çıkarmasını istemiyordum. Zaten adam da korkmuş görünüyordu. Belki de Sevim babaannenin tehdidine uğramıştı, şaşırtıcı olmazdı. Para teklif edilmiş de olabilirdi. Sonuçlarını da tahmin edememiş olmalıydı. Dışarıdan bakıldığında aynı soyadını taşıyan bir aileydik, benim için ne kadar tehlike oluşturabileceğini bilemezdi. Şimdi ise Poyraz'ın baskısı dolayısıyla tedirgin görünüyordu. Sorun yaratacak bir şey yaptığını yeni anlamış olmalıydı. Poyraz'ın adamları adamın kampüsten çıkmasına müsaade etmeden sorguya çekmiş olmalıydı. Poyraz da kalkıp gelmiş, sorguyu devralmıştı. Başka zaman olsa, gerçekten bir hocanın çağırmış olduğu derslikten geliyor olsam ve bu manzarayı görsem sinirlerim tepeme çıkar, Poyraz'a kızardım ama tedirginliğinde o kadar haklıydı ki... İki dakika gözlerinden kaybolsam gerçekten başıma bir şey gelebiliyordu. Bunu acı bir şekilde öğrenmişti, şimdi ise daha da fazlası, çocuğunu da taşıyordum.
"Sana ne söylendi?"
Adam "Ben..." diyerek kekelemeye başladığında Poyraz'ın kolları hafifçe vücudumdan eksildi. Yeniden adama yönelecek gibi olduğunda ellerinin yumruk şekline girdiğini gördüm. Poyraz'ı gitmeye ikna etmek için ne yapabileceğimi düşünürken adama yönelen Poyraz'a yaklaşmaya çalıştım.
"Bak benim kafam atıyor, geveleyip durma. Şunu doğru düzgün anlatsana lan!"
Poyraz adamın yakasına yapışmak üzereyken vücudumdaki stres yeniden yükseldi. Gözüm kararır gibi oldu. Vücudum sendelerken elim Poyraz'ın koluna tutundu.
"Abi, yenge!"
Gözlerim kapanırken tanıdık kollar hızla vücuduma sarıldı. Telaşlı sesi kulağımı doldurdu. "Ada?"
Beni kucağına almak üzereyken gözlerim aralandı ve ellerim omzuna doğru yol aldı. "İyiyim... Sadece bir an..." dedikten sonra gözlerimi kırpıştırıp yutkundum. Bebek ve stres bir araya gelince gözlerim kararmıştı.
"Gülüm, neyin var? Ne oldu içeride?" dedikten sonra telaşlı gözleri ardımda dolaştı. Yüzü kasılmıştı. Bir yanı içeriye dalıp dersliklere bakmak istiyor gibiydi, diğer ve dinlemeden yapamayacağı yanı ise beni bırakamıyordu.
"Gidelim, gidince konuşuruz. Sadece uzaklaşmak istiyorum buradan."
Kendimi pekiyi hissetmiyordum ve stresten uzaklaşmak istiyordum. Şimdi babaannesi de çıkmak için bu kapıyı kullanmayı tercih eder de karşılaşılırsa gerilim yükselecekti. Poyraz beni de düşünerek davranmaya çalışıyordu ama babaannesinin beni sıkıştırdığını öğrendiğinde ne kadar sakin kalabilirdi, bilemiyordum.
"Hayatımın anlamı, bana bir şey söyle, gideceğiz. Bana sebebini söyle."
Yorgun bir şekilde "Poyraz..." dedikten sonra gözlerim yeniden karardığı için kapandığında hızla "Tamam güzelim, tamam." dedi ve beni yavaşça kucağına aldı. "Tamam, şimdi gidiyoruz hemen."
Başım omzuna yaslanırken saçımı sakinleştirmek ister gibi öptü. Merdivenlerden inmeye başlarken bir adamına "İdris, araba." dedikten sonra başka bir adamına olsa gerek "Şu adamı da bir süre misafir edelim." dedi. Adam telaşla "Ben gerçekten hiçbir şey yapmadım! Ben sadece bana söylenileni söyledim!" diye açıklama yapmaya başladı.
Poyraz birkaç saniyeliğine duraksayıp hafifçe ardına döndü. Başım döndüğü ve midem de bulanmaya başladığı için gözlerimi hala açamasam da kucağında olduğumdan hissedebilmiştim. "Ulan bana bak, kucağımda karım var diye senin belan olmuyorum şu an. Zorluk çıkarma, ilerle. Her şeyi anlatmadan hiçbir yere gidemezsin. Dediğin gibi gerçekten bir bok yemediysen siktirip gideceksin ama karımın bu haliyle bir ilgin varsa işte o zaman siktim belanı."
Dudaklarım itiraz etmek için aralandı ama bayılmak üzere hissettiğim için geri kapandı. Şimdi adamı korumakla uğraşamayacaktım. Zaten tehdit edilse de para teklif edilse de bana bir yalan söylediğinin farkındaydı. Ne kadar tehlike arz edeceğini bilemiyor olsa da doğru bir şey yapmadığının da farkında olmalıydı.
Bir saat kadar sonra odadan çıkan doktorun ardından Poyraz yeniden sandalyede yanıma oturup elimi ellerinin arasına aldı. Tedirgin yüzüne karşı gülümsedim. "Tamam, rahatla artık. Bak olabilirmiş böyle şeyler. Bebek de ben de gayet iyiymişiz."
Elimin üstünü öptükten sonra iç çekti. "Öylesine olmadı ama karıcım. Sen bir şeye stres yaptın, o yüzden oldu. Kadın ilk günden beri stresten uzak durulmalı, diyor. Biz stresten arada uzaklaşabiliyoruz anasını satayım..." derken sinirle iç çekerek bakışlarını kaçırdı. Dudağını yaladıktan saniyeler sonra gözlerini bana çevirip "Özür dilerim, şimdi de ben stres yaratıyorum." dedikten sonra yeniden elimi öptü. Tutmadığı elimi yanağına götürüp severken gülümsedim. "Gerçekten iyiyim, sorun yok."
Yanağını ellerimize yaslarken yalvarır gibi "İyi ol." dedi. "Sen yeter ki iyi ol, ben gerekirse kimsenin yüzünü göremeyeceğimiz bir adaya taşınmamızı sağlarım."
Hafifçe gülerken "Orada da gelir tsunami bulur bizi." dediğimde birkaç saniyenin ardından o da güldü ve hafifçe başını kaldırdı. Bir elini, ellerimizden çekip yanağıma getirdi. "Tsunami ya da miço kostümü giymiş Batu. Hangisi daha baş edilebilir, bilmiyorum. Yüksek bir dağa çıksak belki tsunamiden kurtuluruz da Batu dağa da gelir."
Güldükten sonra "Bu aralar bize bela olmasını yeğlerim." dediğimde hak verir gibi başını onaylar şekilde salladı. Bize musallat olduğu zamanları özlüyordum. Şimdi herkesten, her şeyden uzaklaşıyordu.
Bir iki şakalaşsak da hala gergin olan bakışları yüzümde dolanırken konuyu sorup sormamak arasındaydı. Sonrasıyla pek ilgilenemedim ama adamları gerçekten beni dersliğe yollayan o çocuğu bırakmadıysa gerçeği de öğrenmiş olmalılardı. Tabii, orada ne konuştuğumuzu ancak benimle öğrenebilirlerdi. Gördüğüm kadarıyla Poyraz hiç yanımdan ayrılmamış, telefonla da konuşmamıştı. O yüzden henüz Poyraz'a haber verdiklerini sanmıyordum. Poyraz da konuyu açmakla, adamlarını aramak arasında olmalıydı. Adamlarından öğrenip en kötüsünü düşüneceğine anlatmaya karar verdim. Stres ortamından uzaklaştığımız için kendimi de iyi hissediyordum.
"Hadi sor, sor." dediğimde dudakları kıvrıldı. "Zihnimi okuyabiliyorsun, değil mi?"
"Bir cadıyla evlendiğini söylemiştim."
"Anlamıştım..." derken başparmağıyla tenimi sevdi. "... yoksa nasıl bu kadar büyülenebilirim?"
İçim kıpır kıpır olurken "Yeniden gözlerim karardı." dedim.
Telaşla ayaklanıp "Nasıl? İyi misin? Bekle güzelim, doktoru çağırayım..." deyip ellerini vücudumdan çeker gibi olduğunda gülerek tuttum ve onu yeniden kendime çektim. Tutuşlarım güçlü değildi ama bana zaafı olan bir vücuda bazen fısıltım, bazen de küçük bir temasım yetebiliyordu.
"Şaka yaptım. Hani iltifatın sayesinde bayılmak üzereyim, gibi."
Vücudundan asıl o bayılacakmış gibi gerginlik akarken gözleri kırpıştı. "Aşkım mizahını hastanede kullanma bir daha, olur mu?" diye sorduktan sonra sandalyeye oturup ardına yaslandı. Başını da ardına atarken eliyle kapıyı gösterip alayla "Kalk sen doktoru çağır." dediğinde güldüm. "Kocan iyi değil." dedikten sonra kravatını bollaştırıp üstten birkaç düğme açtı.
Gülüşüm artarken sedyede doğrulmaya çalıştım. "Gel sen yat istersen canım."
Doğrulma çabamı fark ettiğinde sandalyeden kalkıp bana yardımcı oldu. Yastığı da sırtım ile yatağın arasına yerleştirdiğinde ardıma yaslandım. Doktor kendimi iyi hissettiğimde çıkabileceğimizi söylemişti. Poyraz'a kalsa doktora yaşadığımız siteden ev hediye etmek yetmemişti, hastanenin bir odasını doğuma kadar kiralamak isteyebilirdi ama çok durmadan, yarım saate çıkardık. Sadece Poyraz'a olanları anlattığımda da burada olsak iyi olabilirdi...
Elleri yanaklarımı bulduktan sonra saçımı koklayarak öptü. Gülümseyerek bu huzurla andan derin bir nefes aldım. O sandalyeyi iyice yatağa yaklaştırıp oturduktan sonra yeniden ellerimi tuttu. "Kendini iyi hissediyorsan anlat, hissetmiyorsan adamları arayayım."
Gülümsemem azalırken "Poyraz çocuğu bırakın." dedim.
Sessiz kaldığında "Bırakacağını söyle." diye direttim.
"Bana yalan söyletme."
"Poyraz..." diye sızlanırken ellerini sıktım. "Çocuğun bir suçu yok."
Sakin bir şekilde "Anlat hayatım." dedikten sonra gözleri yavaşça kapanıp açıldı. "Ona ben karar vereyim."
"Gerçekten ama..."
"Hamile karım az daha bayılıyordu. Her ne olduysa sen onunla konuştuktan sonra oldu. Yavşak bir bok yediğinin farkında, sıyrılmaya çalışıyor. İzin ver, suçu olup olmadığına dinledikten sonra karar vereyim."
"Aşkım mafya mısın ya? Adamı niye alıkoyuyorsunuz?"
Dudağını yalayıp sabırla nefes aldıktan sonra "Karıcım adamı tavandan sallandırarak bekletmiyorum herhalde. Bir süre misafirimiz oluyor, bu kadar." dedi. Kaşlarımı kaldırdım. "Ne şekilde misafirimiz oluyor?"
"Eline bir kokteyl verip keyfine de bakmasını sağlamadık tabii. Karıcım..." dedikten sonra isterik bir şekilde sırıttı. "... bak sana karşı boynum kıldan inceydi, artık..." dedikten sonra gözleri karnıma döndü. Çocuğumuzdan sonra iyice eli kolu bağlanmıştı. "Kıl mıl da kalmadı. Paşa da sensin, aslan da ama ne olur üstüme gelme. Seninle tartışamıyorum diye dışarı çıkıp kendi kendimle tartışıp öyle dönesim geliyor."
Çaresizliğine sırıttım. Normal şartlar altında kaba saba bir adam olmadığını biliyordum ama konu ben olunca yapabileceklerine karşı gözüm korkuyordu. Adamın çok da tehlikede olmadığını düşünmek isteyerek konuyu anlatmaya başladım. Anlatırken de olabilecek en güvenli cümleleri kurdum.
Ben anlattıkça ve detay öğrendikçe kasılan vücudunda kaşı gözü oynayıp dursa da sessiz kaldı. Üst dudağı dudakları arasındayken gözleri ateş saçıyor, dumanı da burnundan çıkıyor gibiydi. Yine de de bir şey demeyip başını yavaşça onaylar şekilde salladı. Yavaşça ve güçlükle yutkunduktan sonra gözleri duvara kaydı. Zihninde yüzlerce tilki dolanıyormuş gibi gözükürken gergin dudakları ardında dilini çiğnemeye başlamış olsa gerek yanakları belli belirsiz hareketleniyordu.
Elim yanağına giderken "Bir şey söyler misin?" diye sordum. Muhtemelen beni daha fazla strese sokmak istemiyordu ama bu sessizliği de gericiydi.
Gözleri bana döndükten sonra gülümsememeye çalışıp yanağındaki elimi tuttu ve avucumu öptü. "Doğumu beklemeden gidelim. Annenlerin de vize işini çözeriz. Deniz de zaten üniversiteyi Türkiye'de okumak istemiyordu."
"Poyraz... Tehlikeli bir durum olduğunu sanmıyorum. Koray'dan sonra... Onlar daha çok pişman gibi..."
"Hayatım..." diyerek araya girdikten sonra avucumu yeniden öpüp ellerimizi aramızda kenetledi. "Ben ona da adamlarına da diyeceğimi diyeceğim, yapacağımı yapacağım ama... Karşımda maalesef ki babaannem var. Elinden olabildiğince gücünü, kudretini aldım ama daha fazlasını yapamıyorum. Yerinde bir başkası olsa dünya üzerinden yok edebilirdim ama o hala benim babaannem ve tabii ki de ona daha fazla zarar veremem. İstediğinin aksine o yalıyı, o şirketi, o soyadını toz duman edebilirim ama etrafını adamla sarmama rağmen yine de sana ulaşabiliyorsa, onu nasıl aramızdan yok edebilirim inan bilmiyorum. Adamlar fakülte binasına girmesinler, dedin, kabul ettim. Bunun devamında kabul edemeyeceğim, hemen arka sıranda oturacaklar ama bu şartlar altında senin için de güzel bir hayat olmadığının farkındayım. Onun ömrü son bulana kadar sana katlanmak zorunda kaldığın bir hayat yaşatmak istemiyorum. Gidelim elinin kolunun uzanamayacağı yerlere, yeni bir hayat kuralım."
Stres seviyesinin benden bile yüksek olduğunu fark ettiğim için öncelikle içini rahatlamak üzere "Gerekirse öyle yaparız." dedim. Her şartta ve yerde onunla olacağıma dair tedirginliği kalsın istemiyordum. Onun da gerilen omuzları gevşerken başını yavaşça salladı ve rahat bir nefes aldı. "Ama bana kalırsa artık sadece tek istediği, uzaktan da olsa ailesinin mutlu olduğunu görmek. Çocuğumuza dair farklı bir hayali olduğunu sanmıyorum. Bence sadece bir kere de olsa görmek istiyor."
Gözleri yüzümde gezindikten sonra iç çekti. Dudaklarında buruk bir gülümseme eşliğinde "Benim merhametli karım..." dedikten sonra sandalyeden kalktı. Gözlerimle ne yaptığını takip ederken yanıma oturmak istediğini fark ettim. "Seni biraz şöyle..." deyip belimin iki yanından tuttu ve bir kuşmuşum gibi rahatlıkla yatağın sağ tarafına taşıdı. Ben gülümserken yanıma oturdu. Cüssesi dolayısıyla sadece bir bacağını ileriye uzatıp diğerini hala yatağın dışında yere yaslı bırakırken kolunu omzuma attı ve beni göğsüne çekti. Dudağı saçlarımda gezinirken derin bir nefes alıp kollarımı beline sardım ve yanağımı göğsüne yasladım.
Birkaç dakikanın ardından "O bir çocuğun başını okşamayı bilmez." dedi. Yüzümü göremese de gözlerim aralandı. "Bir keresinde, Duru tutturdu uçurtma uçurmak istiyorum, diye. Duru yedi, sekiz yaşlarında, ben de on iki, on üç. Babaannem de tabii her şeyde olduğu gibi bahçede uçurun, dedi. Ama Duru görmüş bir filmde, yüksek bir yere çıkmışlar, uçurtmayı önce yapıyorlar, sonra uçuruyorlar. E meraklı da tabi. Sabah uçurtma, diye kalkıyor akşam uçurtma diye uyuyor. Doğum gününde bir cesaret kaçtık. Öyle çok yalı dışını bildiğim de yoktu. Arabanın içinden okula giderken gördüğüm kadar. Altından bir kafes gibi. Yine de yükseklere çıkarız, bir yer buluruz, diye düşündüm. Yolda hemen yakaladı babaannemin bir adamı. İnsaflı çıktı, yalıya geri götürmeden önce bizi istediğimiz kadar yüksek bir yere götürdü." dedikten sonra hafifçe güldü. "Öyle çirkin bir uçurtma yaptık ki..."
İç çekerek dinlesem de ben de hafifçe dinledim. Başımı göğsüne sürterek kaldırıp yüzüne doğru bakmaya başladım. Ona baktığım için de o gözlerini ileriden alıp bana çevirdi ve alnımı öpüp anlatmaya öyle devam etti. "... yine de uçabiliyordu. Rüzgârlı bir gündü zaten. Sonra yalıya döndük. Ama Duru'yu gör, nasıl mutlu. O mutlu olunca ben de mutlu oldum tabii. Babaannem de peşimize takılan başka bir adamından öğrenmiş meğer, ne yaptığımızı. Bize yardımcı olan Tayfun amca dâhil olmak üzere kaçabilmemizde ihmali olan her çalışanın işine son verdi. Yeterince suçlu hissedebilelim diye de bir süre iş bulmalarına da engel oldu, bizi de birkaç kere yaşadıkları evin yakınlarına götürdü. Yine altın bir kafesten derme çatma evlerini izletti. Bu haldelerdi, sizin yüzünüzden daha da zor duruma düştüler, diye. Bir daha kaçmayalım diye aldığı önlemler tabii bunlarla da bitmedi. Duru ilk dayağını o gün yemişti. Siper olmak istediğimde de, müsaade etmemiş, 'Bir abi kardeşi için dayak yemez, kardeşi dayak yemesin diye uslu durmasını sağlar. Sen iyi bir abi değilsin, kardeşini koruyamadın' demişti."
Gözlerim dolarken o artık acıtmayan bir anıyı anlatır gibi gözleri bile kızarmamıştı ama gözleri dalmıştı. Gözleri kızarmasa da sesi kırgındı. "Duru ile ben, lise ve sonrasında özgürlük kazanmaya başladığımızda elimize para geçtikçe, o çalışanlara yardımcı olduk ama hiçbir şey, o zamanlarını o insanlara geri veremez. Belli bir yaşa gelene kadar başka türlüsünü bilmediğim için bizi korumaya çalıştığını sanmıştım. Sonra doğrusunu öğrenmeye başladım, özellikle de..." dedikten sonra gözleri sonunda odak buldu ve gözlerime baktı. İçten bir gülümseme bahşederken "... seninle." diye fısıldadı. Gerçekten ilk tanıştığımızda kardeşi için canını verebilecek olsa da babaannesine de zaafı vardı, minnettardı. Oysa zamanla babaannesine daha çok tepki veren, daha çok sorgulayan bir adama dönüşmüştü.
Yanağını sevdiğimde, o da gözlerimden akan yaşı hızla yakaladı. Hamilelik duygusallığı üstümde olmasa bile kalbimin tam orta yerinde hiç sona ermeyecek bir hâkimiyeti olan bu adamın mutsuz bir çocukluk geçirmesine dayanamadığım için yine ağlardım.
"O bir çocuğun uçurtma uçurmasını bile istemez. Gökyüzünü görürse, kanatlanır uçar, onu bırakır sanır. Artık anlıyorum, bizi korumaya değil, bize sahip olmaya çalışıyordu. Sadece ona ait olmamızı ve her zaman yanında olmaya mecbur kalmamızı istiyordu. Bir bebeğimiz olacağını öğrendiğimden beridir aklıma o kadar çok şey geliyor ki. Onu da yaparız, bunu da yaparız, diye düşünüp dururken hiçbirini yapamadığımı fark ediyorum. Çocukluğumda yapamadığım her şeyi, çocuğumuzla yapmak istiyorum. O yüzden..." dedikten sonra hafifçe eğilip yanağımı öptü. "... bizim çocuğumuz gökyüzünü görecek. İstediği yerde o uçurtmayı uçuracak. Babası gibi ilk ve son uçurtma anısı bu olmayacak. Tüm bunlar da sizi o kadının gözlerinden bile sakınmamla olacaksa, sakınırım."
Sımsıkı sarılıp başımı göğsüne gömdüm. Nerede olduğumuzdan bağımsız, birbirimizle evde gibi hissederken elleri sırtımda ve saçlarımda geziniyordu. Anlatsa başka ne anıları olduğunu düşünmek, kalbimin kırılmasını sağlıyordu. Korkmuş, korkuyu saygı ile minnet sanmışlardı. Şimdi kendi için korkmuyor, karısı ve çocuğu için korkuyordu. Sevim Akyel gerçekten pişmansa bile oluşturduğu tahribatı düzeltmesi imkânsız gibiydi. Poyraz'ın intikamı iste buydu. Ömrü boyunca bir aileyi dikenli tellerle birbirine bağlamış olan bir kadının, tüm tellerini kesmiş, ailesini göz ucuyla bile görememesini sağlıyordu. Sevim Akyel'e yapabileceği daha büyük bir şey olmasa gerekti.
**
"Hayatım stop etti araba." deyişiyle gözlerim ona döndüğünde tedirgin bir şekilde sırıttı. "Şoför becerilerine bir lafım yok tabii karıcım, belki debriyaj kendi kendisine kaçmıştır."
Bakmaya devam ettiğimde "Belki araba kafayı yemiştir." dedi. Ben de hafifçe gülerken "Ben bir şey yapmadım, araba arıza yaptı." dedim. Duyduğu sesin ne olduğuna emin olsa da eliyle anahtarı gösterip "Yeniden çalıştır istersen balım." dedi. Sinirime dokunmamak için yapmam gereken şeyi inisiyatifime sunuyordu.
Sırıtmamaya çalışırken "İstemiyorum." dediğimde "Olur, anlaştık canım." dedi ve ardına yaslandı. Etrafımıza bakarken "Ne iyi oldu burada durduğumuz." diye dalga geçti. "Yine ne yapsa güzel yapıyor karım." dedikten sonra vitesteki elimi tutup dudaklarına götürdü. Sırıtmama çabam sonuçsuz kalırken dahası güldüm.
"Şoföre karışma bir daha." dediğimde "Kusura bakma hayatım." dedi o da sırıtarak. "Arada kocalık vazifeme nazar değmesin diye bilerek hata yapıyorum. Maazallah milletin gözü kalır falan."
Gülüşüm yavaşça sönerken kaşlarım kalktı. "Kimin gözü kalacak? Başka kadınların mı?"
Sırıtışı tedirgin bir hal aldı ve gözleri kırpıştı. "Bak mesela bu da nazar için yaptığım bir diğer hata."
"Yolarım bak seni."
"Sen yorulma hayatım. Nereye kafa atayım?" deyip arabanın camlarını gösterdi. "Dur ama burada yaparsam korkarsınız, aşağıya ineyim. Şurada ağaçlar var." deyip emniyet kemerini çıkartacağı sırada gülerek tuttum. "Tamam, dur. Bebeğim ve ben seni affettik."
Hızla bana geri dönerken şımararak başını omzuma yasladı ve ellerimizi kenetledi. "Hayatım ama senin de bu merhametine nazar değecek diye korkuyorum. Arada sen de nazar boncuğu için acımasızlık yap istersen."
Ciddi olmaya çalışırken "Bebeğim ve ben bizimle alay edilmesini sevmeyiz." dedim. Emniyet kemerini yeniden takmadığı için rahatça uzanıp karnımı öptü. Ellerim gülümseyerek saçlarını bulurken o da başını yasladı. "Alayım ve ben, sizi çok seviyoruz ama."
Gülümseyişim genişlerken "Alayın bir süre aramızdan çekilsin." dediğimde başını kaldırdı. "Anlaşıldı karıcım." deyip komutanıymışım gibi asker selamı verdiğinde gülerek "Salak." deyip yakınımdaki yanağını sevdim. Uzanıp yanağına küçük bir öpücük bıraktığımda huzura ermiş gibi "Oy..." dedi ve o da yanağımı öptü.
"Bak, boşuna demedim. Karım ne yapsa güzel yapar, iyi ki burada durmamızı sağladın da öpme molası verebildik."
"Ama ben hata yapmadım." dediğimde hızla düzeltti. "Doğru, araba bir anda durdu."
Yavaş gidiyorken bilerek arabanın stop etmesini sağlamıştım. Kasti bir şekilde durduğumu sanmamalıydı. Stop ettiğime inanması da güçtü, arabayı iyi kullandığımı biliyordu ama yine de alenen durmaktan daha iyiydi. Kaldı ki, inanmış gibi görünüyordu. Engebeli yollar olduğu için deviri ayarlayamamak ya da debriyajı kaçırmak ihtimalliydi. Zaten dağlık bir alanda, hafif ağaçlara eğim vererek stop etmiştim. Yoldan geçene de geçecek mesafe vardı.
"Öpme molamız bittiğine göre..." deyip yeniden çalıştırmak üzere anahtara yöneldim.
Hızla "Dur..." dediğinde tepkisine gülerek ona baktım. O da hafifçe gülüp beni yeniden öptü. Burunlarımızı birbirine sürterken "Şimdi bitti." dedi.
İçim kıpır kıpırken gülümseyerek önüme döndüm. O da ilgimi yola verebilmem için hafifçe çekildi. Arabayı yeniden çalıştırırken bilerek çalışacağı noktadan önce anahtarı çevirmeyi bıraktım. Araba haliyle çalışmadığında gözlerim Poyraz'a döndü. Şirince sırıtıp "Karıcım, anahtarı biraz daha çevirirsen sanki..." dediğinde kaşlarım kalktı. Hamile karısına itiraz etmek istemiyor olsa gerek iç çekerek anahtarı gösterdi.
Sırıtarak "Hay Allah, bu arabaya da bugün neler oluyor böyle." dediğinde kahkaha attım. Benim yapamadığıma adı kadar emindi ama suçu arabaya atmama müsaade ediyordu. Neyse ki sürprizimi anlamamış gibi görünüyordu. Sadece beceriksizliğime inanmaya başlamıştı ve bu da biraz tat kaçırıcıydı tabi...
"Bir daha deneyeyim."
"Dene hayatım."
Tekrar marş dönmeden kontağı bıraktığımda gözlerimiz birbirini buldu. "Çekici çağırmamız gerekebilir." dediğimde isterik sırıtışı genişledi. Bana bağlamadan ve sorunun benimle ilgili olduğunu yansıtmadan nasıl olayı çözebileceğini düşünüyor olsa gerek bakışları gözlerimde gezinirken birkaç saniye sessiz kaldı.
"Buradayım ya."
Kaşlarım kalktı. Eliyle hafifçe kendisini, çoğunlukla vücudunu gösterip "Çekici." dediğinde hak vererek güldüm. Biraz önceki şakası aklıma gelirken gülüşüm yavaşça söndü. Yüz ifademi ve başına gelecekleri fark edince sitemle "Hayda..." dedi ve ne olmuş olabileceğini merak ederek kaşları kalktı.
"Çekiciliğinde de başka kadınların gözü kalıyor olmasın?"
"E zaten karıcım."
Gözlerim irileştiğinde hızla gülüp ellerimi tuttu ve "Şaka, şaka." dedi. Sonrasında acil müdahale etmiş olsa da söylemeden de yapamamıştı. Ellerimi çekmeye çalıştığımda ısrarla tuttu ve gülüşü arttı. "Hayatım bir alnıma 'evliyim' ya da 'Ada'nın kocasıyım' yazmadığım kaldı." dedikten sonra başını sallayıp "İstersen yaparım bu arada." diye not düştüğünde güldüm. "Hayır yani alyansı bantla alnıma da yapıştırabilirim. Seçeneklere açığım."
Şirinliği yüzünden yumuşayıp "Tehlikeli şakalar yapmasan yeter." dediğimde teşekkür eder gibi gözlerini kapatıp ellerimi sıktı. "Alnıma dövme yaptırmayı seçmediğin için teşekkür ederim."
Gözlerim yüzünde gezinirken keyifli bir sırıtış eşliğinde "Ama ben yaptırsam iyi olabilir." dediğim gibi gözleri aralandı. Eş zamanlı olarak onun keyfi azalırken daha şakaya başlamamama rağmen ne diyeceğimi anlayıp gergin bir şekilde "Konu bitti." dediğinde güldüm.
"Çünkü üniversitede bir sürü çocuk..."
"Arabamız bozuldu!" dediğinde gülüşüm arttı. "Çekici olarak bir bakmam lazım. Tatsız şakalarını mümkünse hiçbir zamana bırakalım ki elin adamlarına yazık olmasın."
Gerçeği öğrenip gözünü yeterince korkutana kadar üniversitemden bir çocuğu alıkoyduğu biraz yıprattığı için bu söylediğini ciddiye aldım. Gözü döndüğünde yapabileceklerinin sınırı genişleyebiliyordu. Çocuk bir daha beni yalanla dersliğin tekine yollamayı geçtim, göz göze geldiğinde eli ayağı boşalıyordu. Poyraz, Sevim babaannenin adamlarını da hâkimiyeti altına almaya çalışıyordu ve çoğunluğunu başarmıştı. Sevim babaannelere sadık olanlar da vardı ama onların da bir yolunu bulacağına emindim. Poyraz'dan habersiz adamlarını kullanamazsa, bir şey de yapamayacağını düşünüyordu ki mantıklıydı. Adamları, Poyraz'ın emrinde olunca, her adımlarını haberdar edecekti.
"Anlaştık mı benim güzelim?" deyip sol yanağımı öptükten sonra sağ yanağıma yönelirken "Anlaştık mı benim canım?" diye sordu.
Öpüşlerinin keyfi içerisinde "Anlaştık." dediğimde dudakları kıvrılırken gözleri karnıma döndü. "Gördün mü çocuğum? Annenle baban ne kadar da güzel anlaşıyor."
"Babası, elin adamlarına yazık etmekle tehdit ettiği için olabilir mi?" dediğimde uzanıp dudaklarımı öptü. Yavaşça geri çekilirken sırıtarak "Alakası yok." dediği için güldüm. "Şimdi babası bir arabanın derdini çözsün bakalım." dediğinde burnunu öpüp başımı onaylar şekilde salladım. Geri çekilecekmiş gibi olduktan sonra dayanamamış gibi o da burnumu öptü. İkimizin de gülümseyişi genişlerken arabadan indi ve olduğum tarafa yöneldi. Kapımı açtığında "E motora bakmayacak mısın?" diye sordum.
Şirince sırıtıp "Önce bir anahtarı çevirmeyi deneyeceğim hayatım." dediğinde bakışlarım dolayısıyla "Motora bakayım." dedi. Gönlüm olsun diye motora bakıp bir iki şeyi düzeltmiş gibi davranıp anahtarı öyle deneyecekti. Gülmemeye çalışırken kaputu açmaya gidişini izledim. Kaputu açıp da yalandan bir şeylere bakıyor olduğu sırada açtığı kapıdan sessizce inip bagaja yöneldim. Bagajı da sessizce açtıktan sonra uçurtma yapmak için aldığım eşyaların olduğu poşeti alıp bagajı kapattım. Yavaşça arabanın ön kısmına doğru ilerlemeye başladım.
"Tamamdır karıcım, olmuş olmalı." deyip kaputu indirdiğinde göz göze geldik. Çok merak ediyordum, gönlüm olsun diye birkaç dakika oyalanırken aklından hangi şarkıyı geçirdiğini. Soracaktım ama önce gözlerine bir açıklama yapmalıydım. Poşeti aramızda kaldırıp gülümserken "Uçurtma uçurmak için çocuğumuzu beklememize gerek olmadığını düşündüm." dedim.
Göz bebekleri büyürken dudakları aralandı. Gözlerinin kızarışını izlerken benim de gözlerim kızardı. "Hem... Âşıklar da biraz çocuk değil midir?" derken ona yaklaştım. "Öyle heyecanlı, öyle gözü kara ve sınırsız?"
Kapalı dudaklarının ardında dudağının kenarını kemirirken gözleri, ne hissettiğini bir bir anlatıyordu. Burnundan derin bir nefes alırken bana defalarca kez ne kadar âşık olduğunu anlattı. Kıvrılan dudakları önce hafifçe aralandı, dişleri gözler önüne gelirken sırıtışında alt dudağını ısırdı. Benim için kar yağdırdığında ona sorduğum gibi "Sen nasıl bir kadınsın öyle?" dediğinde fısıldamasına rağmen sesi titriyordu.
Hafifçe omuz silkerken geniş bir şekilde gülümseyip onun gibi "Kocasına âşık bir kadın." dediğimde yaşlı gözleri eşliğinde ellerimden tutup beni kendisine çekti. Ellerim boynuna dolanırken poşet de elimden sarkıyordu. Vücuduma sımsıkı sarılırken boynuma gömüldü. Yaşlı gözleri boynumu ıslatırken kokumu soluyordu.
"Sen, sevgilim... Bana istediğim her yere uçmamı sağlayacak kanatları verip yine de sadece etrafında dönüp durmamı sağlayansın. Bana tüm gökyüzünü göstermene rağmen sadece gözlerinin ormanına sığındığımsın. Ben sadece seni sevmiyorum. Seni sevmeyi de öyle çok seviyorum ki..."
Poşeti tutmayan elimle gözyaşlarımı silerken mutlulukla güldüm. Hissetmiş gibi hafifçe çekilip ellerimin yerini aldı ve gözyaşlarımı silmeye başladı. Ben de onunkileri silerken yükselen duygusallığımıza ve hâlihazırda hamilelik hormonlarıma karşın hıçkırarak ağlamaya başlamayayım diye "Usta bir şoförün arabayı stop ettirmeyeceğini bilmeliydin." diye şakaya vurdum.
O da güldükten sonra gözleri poşete indi. Poşeti aramızda kaldırıp "Şurada bank var!" deyip piknik alanını gösterdim. Burayı Batularla bulmuştuk ve doğru yerde yavaşlayıp stop yapmasaydım, bir daha böyle bir açıklık bulamayabilirdik. Başka bir gün bu hamleyi yeniden denemek üzere dönerdim. Hep şehir içi ve de trafikte sürdüğüm, hatta son zamanlarda şoförle hareket ettiğimden pek de süremediğim için hamladığımı söylemiştim. Açıklıkta sürme pratiği yapmak istediğimi söylediğim için yola çıkmıştık, öyle olunca buralara gelmemizi garipsememişti. Şimdi ise tüm gayretimin sebebini anlıyordu.
"Hem çocuğumuz da bizimle sayılır." deyip gülerek karnıma baktığında ben de güldüm ve başımı hafifçe eğip karnıma baktım. Önüme düşen saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırarak ellerini yanaklarıma yerleştirdikten sonra alnımı öptü.
Sarmaş dolaş yöneldiğimiz bankta hatrı sayılır güzelliklerde uçurtmalar yaptıktan dakikalar sonra uçurtmalarımız bile birbirinden uzaklaşmamış, birbirine çarpıp duruyordu. Gökyüzünde nasıl da salındıklarını gülerek izlerken sarmaş dolaştık. Hemen ardıma geçmiş, kollarını vücuduma dolamış, elimin üstünden kendi uçurtmasının ipini tutuyordu.
"Bir gün buraya çocuğumuzla da geliriz." dediğimde omzumun üstünden eğilip yanağımı koklayarak öptü.
"Belki de çocuklarımızla."
Karnımda çocuğumuzu taşımama rağmen, nedense benimle çocuk sahibi olmak isteyişine yeniden heyecanlanırken gülüşüm arttı. "Önce bir tanesini doğuralım da..."
Doğuralım, diyordum çünkü Poyraz'ın da sancılarının geleceğine emindim. Yakında hamilelik, ebeveynlik eğitimlerimiz başlıyordu ve not alabilmek için defterler, kalemler almıştı. Okuduğu onca kitap yetmezmiş gibi... Batu da bizimle eğitimlere katılmak istiyordu ve hamile karısı olarak Kenan'ı göstermeyecekse, gelemeyeceğini söylemiştik. Bata şakasına Yeşim'i çağıracağını söylemişti, sadece şaka olarak kalsın diye yeterince absürt bulsak da 'O beni düğün için gezdirip duruyor, bir kere de o benimle gezsin' diye normalleştirme çabasına başvurmuştu. Tabii normalleştirmemiştik ama konu Batu ile Yeşim olunca yapabileceklerini düşünüyordum. Dur durakları yoktu.
"Performansımıza göre mi ikincisini düşüneceksin?"
Başımı omzuna yaslarken "Evet, tabii." deyip hafifçe ona baktım. "Bakalım üstesinden gelebilecek miyiz? Şimdi hevesli, heyecanlısın ama çocuk doğduktan sonra belki de kaçacak yer arayacaksın. Gece bebek ağlayınca uyur gibi mi yapacaksın, bez değişmesi gerektiğinde lavaboya giresin mi gelecek, bilemiyorum ki şimdiden..."
Zaten alay ediyor olsam da şüpheye yer bırakmak istemiyor olsa gerek hızla "Sen şaka yapıyor olmalısın." dediğinde gülerken kaşlarım kalktı. "Hayatım senden tek beklentim doğurman. Sonra istersen sabah, akşam yat. Ben bakarım çocuklarımıza." dedikten sonra hafifçe güldü. "Bir de arada emzirirsen sevinirim tabii."
Uzanıp yanağını öptükten sonra "Göreceğiz valla Poyraz Akyel." deyip yeniden uçurtmalara döndüm. Bir süredir sırıtıp durmaktan yanaklarım ağrımaya başlamıştı. Sevdiğin adamla beraber olmak böyleydi. Ne dese dudaklarım hareketleniyordu.
"Göreceksin Ada Akyel. Her sözümü tuttuğumu bir ömür görecek, bizzat yaşayacaksın."
Kendi adıma onunla yaşayacağım geleceğim için sevinir ve sabırsızlanırken "İyi o zaman beş, altı tane doğurayım. Birini uyutunca, diğeriyle ilgilenirsin. Ben de söz izlediğim diziyi, filmi sana salondan bağırarak anlatırım." dediğimde güldü.
"E tabii artık bakıcılar da işleri kolaylaştırıyor." diye yan çizmeye başladığında gülüşüm arttı. "Ne oldu? Sen bakardın çocuklarına?"
"Karıcım çocuklarla ilgilenirken seni de bebeğim gibi sevmeye vaktim kalmaz diye endişelendim. Yoksa tabii, bakarım hepsine."
Alay etse de buna da ne kadar ihtiyacımız olduğunu bildiğim için sırıtarak "Doğru diyorsun..." dedim. Doktorla ilk görüşmemizde kendi kendine cinsel hayatıyla alakalı bir bilgi vermediğinden sonradan mesaj ile sormak zorunda kalmıştık. Telefonla sormaya da çekindiğimiz için adeta Whatsapp'tan sormuştuk. Kadının elinde şu an, sağına soluna gösterip hatta magazine verebileceği libido yüksekliğimizin kanıtı vardı. Olumlu bir yanıt aldığımız için artık bedenlerimiz özlem çekmiyordu.
Birbirimizle yeterince ilgilenemeyeceğimizin endişesi sarınca hızla "Bence birinci çocukta da bakıcı olmalı." dedim. Gerçi etrafımız bakıcı doluydu. Herkes bir an önce doğuralım diye gözlerimizin içine bakıyordu. Doğurmamıza daha aylar vardı... Cinsiyeti bile ancak üç hafta sonra öğrenebilecektik. Daha karnım bile belirgin değildi.
"Hayatım beş taneye kadar seçenekleri indirdim. Dosyalarını yarın incelersin."
Tabii ki de Poyraz Akyel çoktan halletmişti.
"Umarım aralarında Rus bir ablamız yoktur."
"Ama çocuğun Rusça öğrenmesi iyi olmaz mıydı karıc..."
Karnına yediği dirsek yüzünden sustuktan sonra yanağımı öptü. "Bir daha düşündüm de... Rusça'yı ben öğretirim karıcım."
"Çok doğru bir karar. Sen zaten her zaman en iyisini bilirsin kocacım." dediğimde güldü. Arada böyle eline hayali ipler veriyordum.
Huzurla izlediğimiz uçurtmaya sarmaş dolaş halde baktığımız birkaç dakikanın ardından bu fikir aklında kalmış gibi "İleride çocuklarımızla da..." dediğinde gülümsedim ve tekrar ettim. "İleride çocuklarımızla da..."
"Mümkünse beş çocuğumuzla."
"Poyraz'cım..."
"Dört tanesi kız olsun."
"Ama hayatım..."
"Hatta sonraki hamileliğin üçüz ya da dördüz olsun ki tekte hallolsun."
"Çok mümkün değil gibi..."
"Sen kocanın performansını çok küçümsüyorsun..."
Nefesi başka şeyler uyandırmayı amaçlayarak boynuma çarparken gülerek boynumu kaçırdım. "Hâlbuki baya da deneyimlisin." diye uzatmaya devam ettiğinde utanma ve heyecanla harmanlanmış bir gülüş eşliğinde "Aa..." diyerek kollarından çıktım ve uçurtmamla birlikte ilerlemeye başladım. İpleri birbirine dolandığı için Poyraz'ın uçurtmasından kurtaramazken o da peşimden gelmeye başladı.
"Bak işte, uzaklaşamazsın benden. Dolandı ruhum, ruhuna."
Kolu da yeniden belime sarılırken uçurtmam gibi teslim oldum. Boynuma, çeneme ve yanağıma öpücükler kondurduktan sonra çenesini omzuma yasladı. Boy farkımız dolayısıyla bunu yapmakta zorlanıyor olsa da bir o kadar da seviyor olsa gerek sık sık yapıyordu.
"İki çocukta anlaşalım." dediğimde "Dörde kadar düşerim, daha da düşmem." dedi.
"Ya!" deyip gülerek kolları arasında iki yana sallandım ve onu dürttüm. "Üç, son."
"Dörtten bir çocuk inmem."
"Ya pazarlık mı yapıyoruz? Ne yapacağız dört çocuğu?"
"Hayatım bak hiçbir çocuğumuza ortanca çocuk olma travmasını yaşatmak istemiyorum. Uzmanlar bu konuda ısrarla uyarıyor."
"Hangi uzmanlar? Batu ve Kenan mı isimleri?"
Gülerek "Bir de Fırat ve Necmi." dediğinde gülüşüm arttı. Uzman sayısı fazla olsun diye Fırat'ı takma ismiyle de sayıyordu.
"Tamam iki çocuk yaparsak, ortanca olmuyor zaten."
"Ya bizim çocuklarımız oturup bir okey, yüz bir oynayamasın mı kardeş kardeş?"
"Tavla oynasınlar aşkım." dediğimde onaylamaz sesler çıkarttı.
"Tamam, biz de dâhil oluruz iki çocuğumuza, oynarız okey, yüz bir."
"Bebeğim bak bizim genler güzel. Sen ilahsın, silahsın, mermisin, ateşsin, ben zaten..." dedikten sonra oldukça kendini beğenmiş bir şekilde güldü. "... anlatmaya bile gerek yok. Dünyayı güzelleştirmeyelim mi?"
"Dünya başının çaresine baksın kocacım."
"Elin penguenlerini düşünüyorsun, bizim çocuklarımızın kardeş ihtiyacını düşünmüyorsun."
"İkimizin de bir tane kardeşi var. Fazla bile, arada bizi delirtiyorlar. O kadara gerek yok."
"Valla ben bir tane daha olsun isterdim. Duru'yu fazla zorbaladığımda yönelebileceğim birkaç tane daha kişi olsaydı, süper olurdu. Neyse ki Deniz oldu."
"Yok dört çocuk falan." dedikten sonra ona bakıp sırıtarak "Nokta." dedim. O da sırıtıp "Virgül," dedi. "Bunu sonra tekrar konuşacağız."
Telaşla "Yatakta değil." dediğimde kahkaha attı. Başını 'evet, yatakta' der gibi salladı. Ben de gülerken "Yatakta değil." diye ısrar ettim. Orada beni her şeye ikna edebilirdi.
"Şş, önüne dön bakalım." deyip yanağımı öperek başımı öne çevirdi. Bir eli karnıma gelirken çocuğuna fısıldayarak "Kardeş işi bende babacım." dedi.
Başımı yeniden omzuna yaslarken güler, gülümser bir halde gökyüzünde salınan uçurtmaları izlemeye devam ettim. Umarım şaka yapıyordu ya da şaka yapmıyorsa bile beni ikna edemezdi yoksa spor kulübü gibi ortalarda dolaşacaktık.
Sesi bile gülümserken "Velhasıl kelam, kaç tane olursa olsun..." dedikten sonra içi ısıtarak saçımı öptü. "... ama hepsi sana benzesin."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!