45/54 · %81

BÖLÜM 45

41 dk okuma8.067 kelime24 Kasım 2025

"Kek de çok güzel olmuş."

"Afiyet olsun. Artık anlat, derdin ne?"

"Poğaçaya da bayıldım. Tarifini versene, ben de yapayım."

"Batu sen tostu bile dışarıdan sipariş verirsin."

"Suyun tadı da bir başka güzel. Hangi marka? Yoksa arıtma mı?"

"Çeşme suyu kardeşim."

Batu, Poyraz'a bakıp kaşlarını kaldırdığında Poyraz gözlerini devirip sıkkın bir nefes aldı. "Arıtma." diye cevap verdikten sonra hemen ekledi. "Hadi anlat lan artık."

Batu parmağını koltuğun kol kısmının kumaşında gezdirip ritim tutarken gözleri de elindeydi. "Koltuğun kumaşı da iyiymiş. Benim şerefsiz kedi Ceku anasını ağlattı koltukların. Yeni koltuk alacağım, önce kediyi buraya getireyim de bir bakalım buna da zarar veriyor mu, diye."

Batu'nun konuyu değiştirme çabasının farkında olmama rağmen konu kedi olunca dayanmadığım için "Ay! Evet, getir." dedim. "Getiririm. Zaten bir kedi daha sahiplenmeyi düşünüyorum." derken hala kumaşla oynuyordu. Dudakları alayla kıvrıldı. "Hatta iki kedi." dedikten sonra gülüp "Hatta kırk kedi falan. Benim mentali anca toparlar." dedi.

Kenan, "Yok kanka en iyisi biz seni direkt huzur evine gönderelim." dediğinde Batu yorgun olsa gerek pek kaldıramadığı başında bakışlarını sol tarafında kalan Kenan'a çevirdi. Poyraz ile benim oturduğum L koltuğun karşısında Batu tekli koltukta oturuyordu. Kenan da bizim sağ tarafımızda, Batu'nun sol tarafında kalan üçlü koltukta oturuyordu. "Oradaki moruklardan daha çok hak ediyorum valla. Onlar yüz yaşındaysa ben de bir iki yüz sene falan yaşlanmışımdır."

Sağımdan yastık alıp Batu'ya attım. Bakışları bana dönmesine rağmen tutma gayreti göstermedi ve yastık kucağına düştü. Yastığa hafifçe sarıldığında sıkkın bir şekilde nefesimi üfledim. "Hadi ama artık!"

Gözlerime birkaç saniye baktıktan sonra "Otuz üçüncü kedimin ismini bulamıyorum." dedi.

Poyraz "Diğerlerini buldun yani kardeşim?" diye sordu.

Batu bir elini kırlentten çekip 'Eh işte' der gibi sallarken gözlerini kıstı.

"Bak yan villada üç aylık bebeğin bile klasik müzik dinlediği, evdeki her şeyin, aile üyelerine kadar, antika olduğu, üç saniyede ruhunu emen bir aile var. Yemin ediyorum seni kapılarına bırakıp kaçarız."

Batu, yine başını eğip kırlentin desenleriyle oynarken sakin bir şekilde "Olur." dedi. "Nasıl isterseniz."

Sesim olabildiğince incelirken "Ya Batu!" diyerek ayaklandım. "Bak hamişim, beni üzüyorsun." deyip yanına yöneldim. Koltuğun koluna yaslanırken ellerim koluna gitti. Üzüldüğümü dile getirdiğim gibi başını bana çevirip "Üzülme, üzülme." dedi ve kolundaki ellerimden birini sıktı. "Valla, iyiyim ben."

"Bok iyisin." dediğimde dudakları kıvrıldı. "Siz de yeğenime klasik müzik dinletmeye başlarsanız iyi edersiniz yoksa küfürbaz olacak."

Poyraz "İlk küfrünü Kenan'a söyletecektim ama bak böyle gidersen sana söyletirim. Anlatsana artık şerefsiz. Yalvaralım mı?" diye sitemlendi.

Batu konuşmaya başlamadan önce bütün ciğerini nefesle doldurup sonra yanağını şişirerek üfledi. Umutla kaşlarım kalkınca tavanı gösterdi. "Avizeyi nereden aldınız?"

Poyraz "Ebenden." deyince Batu tasvip etmezmiş gibi baktı. "Ebemle hala görüştüğümüzü biliyorsun ama. Ayıp."

Kenan, "Tamam işte, biz de görüşüyoruz." dediğinde Batu ayıplayan bakışlarını ona çevirdi. Kenan'a bakıp "Sen anlat bari." dediğimde Kenan dudaklarında hayali bir fermuarı kapattı. Bakışlar yeniden Batu'ya dönünce "Batu tamam anlatacağım." dedikten sonra gözlerini Poyraz'la benim aramda çevirdi. "Ama derdimi dert edinmeyeceksiniz."

Poyraz, kızmaya başlayan bir ses tonuyla "Sonra da giderim Sevim Akyel'in boynuna atlar özür dilerim." dediğinde Batu ofladı. "Ama siz hayatınızın güzel bir dönemindesiniz."

"Ve sen de bizim hayatımızda önemli birisin." dediğimde Batu dudak büker gibi baktı. Sırıtarak saçını karıştırdım. "Hadi ama. Bebeksin de derdini anlatamıyormuşsun gibi. Anlatsana işte, rahatlarsın."

Karnımı gösterdi. "Uyut yeğenimi, öyle anlatayım. Duymasın."

Gülüp alayla iki yana bebeği sallar gibi sallanırken kısa bir ninni mırıldandım. Sonra yeniden Batu'ya baktım. "Uyudu. Hadi."

Kırlente bakarken konuşmaya başlamakta zorlanıyormuş gibi dudağının kenarını kemirip duruyordu. Bir süre sonra biz yeniden "Hadi." diyeceğimiz sırada, "Tamam, bekleyin." dedi. Hazır olmasını beklerdik elbette ama o daha çok konuşmamak istiyor gibiydi. Konuşmaya başlamaya çalışmıyor, sadece erteliyordu.

Poyraz, "Senin kendi kendine konuşmaya başlamanı beklersek, kaplumbağalara dünyayı işgal etmeleri için yeterli zamanı vermiş oluruz kardeşim." dedi.

Kenan, "Uzaya istasyon bile kurabilirler." dediğinde Batu'nun omzunu sıvazladım. "Hadi."

Omuzları ve boynu iyice çökerken "Gerçekten evleniyormuş." dedi.

O bana bakmadığı için rahat bir şekilde tepkimi verirken gözlerim irileşti ve dudaklarım aralandı. Birkaç saniye sonra alt dudağımı ısırırken bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. Poyraz da şaşkın ve tedirgin bakışlarını benimle Kenan arasında gezdirdi. Bir süre, Batu'nun neden sessiz kaldığını anlayarak biz de sessiz kaldık. Bu ihtimal aklıma gelmişti ama gerçek olamayacağını düşünmüştüm. Yeşim'i çok sevmemiştim ama Batu için nasıl telaşlandığını da görmüştüm. Seviyordu. Seviyorsa niye böyle yapıyordu? İnatçıysa inatçıydı, zorsa zordu. Bu kadarı da artık fazla değil miydi?

Poyraz sesini temizleyip "Emin misin?" diye sorduğunda Kenan, Batu yerine başını onaylar şekilde salladı.

Batu iç çekip "Bu hikâyenin de sonu buymuş." diye mırıldandı. Muhtemelen çok başka hayal etmişti. Senelerini, bir gün bir araya geleceklerini düşünerek geçirmişti. İkisi de çocuk gibi oldukları için belki de yeterince olgunlaştıktan sonra yeniden deneyeceklerini düşünmüştü ya da ileride bir zamanda özlemlerinin aralarındaki gurura ve inada baskın geleceğini... Öyle de olmak üzereymiş gibiydi ama bir anda yine bozulmuşlardı. Belki de gerçekten bir araya gelmemesi gereken iki kişiydi. Düşünüyordum da... Ben Poyraz dışında biriyle, Poyraz'a olan inadım ya da öfkemle bile olsa evlenemezdim. Hiçbir inat, hiçbir öfke beni başka bir adamla olmaya itemezdi.

Kenan, "Ben hayırlısı değilmiş, dedim." dediğinde Poyraz da hızla "Hayırlı olsa bu kadar engel çıkmazdı." dedikten sonra bizim önümüze çıkan engelleri hatırlamış olsa gerek "Ya da hiçbiri, birbirinize ulaşmanızı engelleyemezdi." diye ekledi.

Batu, titrek sesiyle "Şaka gibi." dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. Kırlente sıkıca sarılmaya başlamıştı. "Oysa ben hayırlısıysa da, hayırsızıysa da onu istemiştim. Sadece onu."

Batu bir şey dedikçe ne diyeceğimizi bilmekte zorlandığımız için gecikmeli cevap veriyorduk. En sonunda kuruyan dudağımı yalayarak ıslattım ve derin bir nefes aldım. "Eğer yanlış anlamadıysan ya da eminsen, belki de artık vazgeçmenin zamanı gelmiştir."

Çünkü daha fazla zorlayamazdı. Araları sadece bozuk olsa, çözerdi. Mesafeler olsa aşardı ama Yeşim bir başka adamı sevmeye başladıysa, artık yapabilecek hiçbir şey kalmazdı.

"Başka biriyle deneyeceğim, diye atıp tutarken gerçekten başarabileceğini düşünmezdim. Ben bir kahveyi bile soğutmadan yapamadığımı anlayıp o masalardan kalkıyordum. O resmen 'evet' diyeceği bir nikâh masasına oturuyor. Kim bilir ne zaman? Bugün bile olabilir, yarın olabilir. Sizi çağıracağını söyledi ama canımı yakmak için de öyle söylemiş olabilir. Sanki canımı yakmak için daha fazlasına ihtiyacı varmış gibi..." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Onsuzluk zaten mahvediyordu şimdi bir başkasının olmak üzere."

Poyraz, "Sen bir başkasıyla evlenebilir miydin?" diye sorduğunda Batu kızarık gözlerini Poyraz'a çevirdi. "Mümkün mü? Ben hala onunla sevgiliyim. Sevgililer ayrılmaz. Sevgililer uzak kalır. Biz uzak kaldık. Yani..." dedikten sonra hafifçe güldü. "... ben uzak kaldım, o ayrılmış."

Birkaç dakikalık sessizlikten sonra Poyraz "Sence inadından mı yapıyor yoksa gerçekten..." dedikten sonra devamını getirmemeyi tercih etti. Empati yapmış olsa gerek yüzü buruşmuştu. Sevdiğin kişinin bir başkasını sevmesi... Birinin sevgisizliğiyle belki baş edilirdi ama bir başkasını sevmesi... Bir damla su bulamazken başkasına yağdığını görmek...

"Gelinlikle gördüm. Gelinlik deniyordu. Öyle olmasa inanmazdım zaten. İnat ediyor yine saçmalıyor, derdim. İnatla gerçekten evlenecek biri de değil. Kendisine birini yakınlaştırıyorsa, beni siktir etmiştir."

Gelinlikle görmüştü... Benim de yüzüm buruştu. Kötü bir an yaşamış olmalıydı. Kendisi için giyineceğini sandığı bir şeyin içerisinde ama başka bir adam için giymişken... Omzunu sıvazladım. Gerçekten bu süreci atlatmakta çok zorlanacaktı. Tam azaldı, alışıyor derken nikâh gününü öğrenecekti. Tam geçti derken belki de çocuğu olacağını öğrenecekti. Bize bile yakından şahit olurken hem mutluluğumuza mutlu olup hem de kendi yaşayamadıklarını hatırlayacaktı. İçten içe kendisini de suçluyor olmalıydı. Çok önceden barışsalar böyle olmayacağını düşünüyor olmalıydı ama insan bir yandan da 'madem benden başkasıyla yapabiliyor, iyi ki bitmiş, iyi ki gördüm bunu' derdi.

"Yemin ettim bir daha onun için gözyaşı akıtmayacağıma, parmağımı çarpsam ağlayacağıma, onun için ağlamayacağıma, ama işte..." derken dirseğini kırlente yaslayıp parmaklarıyla burnu ile kaşları arasındaki noktayı sıkmaya başladı ve gözlerini yumdu. "... siktiğimin gözyaşları durmuyor."

Poyraz'la Kenan da ayaklanıp yanımıza gelirken birbirimize üzgün bakışlar attık. Herkes ya yanağını ya da dudağını kemirip duruyordu. Ne denilebilirdi ki? Yaşayıp atlatmak dışında elden bir şey gelmezdi.

"Parmağımı çarpsam da onun için ağlıyorum, hasta olacakmış gibi hissetsem de onun için ağlıyorum, kedim kucağıma atlasa da onun için ağlıyorum." derken sesi iyice titremeye başladı. En sonunda koyverdi. Yüzü buruşurken boynu iyice büküldü. Hepimiz olabildiğince sarılırken ben de başımı omzuna yasladım.

Birkaç dakikanın ardından "Eyvallah ama ona gerçekten." dedi. "Benden gidebildi ya, eyvallah ona."

Hepimiz iç çekerken ihtiyacı olduğu kadar ağlamasına müsaade ettik. Empati yaptığım gibi göğsüm yanıyordu. Hamilelik duygusallığı da eklenmiş olsa gerek sessiz sessiz ağlamaya başladım. Başım Batu'nun omzundaydı ama yüzüm Poyrazların aksi yönünde olduğu için onlara göstermeden sildim. Batu da görsün istemedim. Zaten sırf mutluluğumuza gölge düşürmemek için söylememekte direnmişti.

Poyraz "Halledeceğiz kardeşim. Yerin dibine de girsen, oradan çıkacaksın." dedi. Poyraz'ın 'hallederiz' yeteneklerine güvenim tamdı ama konu kırık bir kalp olunca, Poyraz bile halledemeyebilirdi. Yine de her şeyin ilacı zamandı.

Telefona mesaj sesi geldiğinde Batu ona sarılan kolları teşekkür eder gibi sıktıktan sonra hafifçe doğrulunca biz de vücutlarımızı doğrulttuk. Ben hala Batu'nun oturduğu koltuğun kol kısmına yaslıyken Poyraz ile Kenan da ayakta duruyorlardı. Batu telefonuyla ilgilenirken Poyraz da bana yaklaştı. Silsem de ağladığımı fark etmişti.

Göz pınarlarımı silip alnımı öperken yanağımı sevdi. Sonra Batu'nun çok gözüne sokmak istemiyor olsa gerek öpücüğünü uzun tutmadı ama kulağıma "Sıkma tatlı canını. İyi olacak Batu." diye fısıldadı. Öyle umarak başımı salladım. Batu alayla güldüğünde bakışlarımız ona döndü.

Telefona bakmaya devam ederken sırıtışında alt dudağını ısırdı. "Yatırın beni huzur evine, tımarhaneye."

Düğün davetiyesi falan atmış olmasından endişe ederken kaşlarım kalktı. Kenan da "Ne oldu be?" diye sordu. Onun da sesi tedirgindi.

"Ben de senden vazgeçtim, demiştim. İnanmadı tabii haliyle. Aptal, gerizekalı gözlerim o sıra hala âşık bakıyorsa demek ki. Ben de görürsün, dedim. Sonra aptal gibi gaz arttırdım, o kadar umurumda değil ki düğününe bile gelirim, dedim. Hatta yetmedi aptallığım, yetmedi salaklığım, kalktım dedim ki 'Sana bunları birlikte yapacağımıza söz vermiştim, başka bir adam için yapacak olsan da yanında olurum. Düğünle alakalı ne gerekiyorsa beni de çağırabilirsin' dedim."

Poyrazlar bu halinde arkadaşlarına sövmemek istiyorlar olsa gerek susarlarken ben de "Tatsız olmuş." diye itiraf ettim. Bu vaatleri, yarasının kabuk tutmasına müsaade edeceğine deşip durmak anlamına gelirdi.

"O kadarını da yapmaz herhalde, dedim ama..." dedikten sonra mesajı gösterdi. Bir hafta sonra düğün yeri seçeceğini, atıp tutmadıysa ve ciddiyse gelip onunla bakabileceğini, söylemişti.

"Belamı sikti, hala meydan okuyor."

Poyraz "Yok ama artık." dedikten sonra başını ve bakışlarını soluna çevirip sinirle nefesini üfledi. Bu kadarının da yapılmayacağını düşünüyordu.

Kenan, "Engelle geç bence kanka. Bu kadarı da fazla." dediğinde Batu'nun bakışları bana döndü. Hafifçe omuz silkip "Engeller misin, bilmiyorum ama tabii ki de gitmemelisin." dedim. Bu ona eziyet olurdu.

Batu'nun gözleri yere döndü ve düşüncelere daldı. Düşünceleri içerisinde arada isterik bir şekilde alayla gülüyor, arada da kaşları iyice çatılıyordu. Dilini çiğnediği bir sürenin ardından ayaklandı. "Ben eve gideyim ya. Uyuyayım biraz."

Poyraz omzundan tutup koltuğa geri oturttu. "Yok kardeşim sana yalnız kalmak. Oturup sohbet edeceğiz, bir şeyler izleriz."

Batu nefesini üfleyip ardına yaslandı. Gözleri aramızda dönerken Kenan "Gideceksin, değil mi?" diye sordu. Poyraz da üfleyip "Yemin ediyorum mazoşistsin." dedikten sonra hızla ekledi. "Yeşim de sadist. İnsan eski sevgilisini, ne demiş olursa olsun böyle bir şeye çağırır mı ya?"

Batu "Umurumda değil, dedim ya ona kudurdu. Umurumda olduğunu görene kadar böyle çabalayacak işte." dedikten sonra başını onaylar şekilde salladı. "Ama ben de bir gram umursadığımı belli edersem şerefsizim."

"Batu, bunun Yeşim'den çok sana zararı olur. İstediğin kadar rol yap, hatta onu inandır. Sen kendi hissettiklerini biliyorsun. Nasıl dayanacaksın o detaylara?"

Batu omuz silkti. "İyi olur, soğurum işte."

Poyraz "O işler öyle işlemiyor." dediğinde Batu yeniden omuz silkti. Kafasına takmıştı. Üzgünlüğünün yerini öfkesi almış, yeri izleyen gözlerine alevler düşmüştü.

Saatler sonra modu biraz olsun yerine gelince Kenan'la birlikte gitmeleri üzerine onları kapıda ağırlıyorduk. Kenan bu süreçte Batu'ya taşınmıştı ve kedisiyle pekiyi anlaşabildiği söylenemezdi. Kenan kediyi seviyordu da, kedi pek Kenan'ı sevmiyor gibiydi. Gördüğü yerde dövüyor olduğunu anlatmışlardı. Kenan, bu konuda Batu'nun kedisini özel olarak yetiştirdiğini düşünse de bana kalırsa, kedi sadece eve gelen yabancıdan rahatsız oluyordu.

Batuları arabayla çıktıkları bahçe kapısına kadar ağırlarken arabayı Kenan sürüyordu. Batu da şoför koltuğunun yanındaki koltukta camı aralamış bize bakarken "Ben de ilk önüme gelene evlenme teklifi edeceğim." dedi. "Sonuçta kimse beni Yeşim kadar üzemez."

O sıra, birkaç saat önce bahsettiğimiz komşularımızdan Julide teyzeyi villasının bahçe kapısında gelinlerini ağırlarken görünce Batu'nun yüzü buruştu. "İkinci önüme gelene."

O sıra Kenan'a bakmış oldu. Kenan "Ben evliliğe hazır hissetmiyorum kardeşim kendimi." diye dalga geçince biz gülerken Batu da üfleyerek bize döndü. "En iyisi, ben bunu daha müsait bir ortamda deneyeyim."

Gülüşüm artarken "Bence de." derken Poyraz'ın kolunun altındaydım. Son vedalaşma kelimelerinden sonra onlar gidene kadar el salladık. Julide teyze "Çocuklar!" deyince Poyraz'ın da içinden küfürler mırıldandığına emindim. Korku filmindeki canavara döner gibi yavaşça döndük.

Poyraz "Merhaba efendim. İyi akşamlar. İyisinizdir umarım. Biz çok iyiyiz. Çok tutmayalım sizi. Ocakta yemeğimiz vardı zaten bizim de." deyip el salladı. Daha önce birkaç kere sohbet etmek gaflet ve dalaletine düşmüştük ve sırayla birbirimizin başına masaj yapmamız gerekmişti. En az iki saat kilitleyip resim, sanat, müzik, varoluşsal sancılara dair konuşuyordu. Biz o kadar donanımlı sohbetler kurmak isteyen kişiler değildik, biz birbirimiz ile flörtleşmek dışında kimseyle pek sohbet kurmak istemiyorduk.

Kadın da, "İyi akşamlar. Bir ara çaya bekleriz." dediğinde Poyraz "Mutlaka." deyip şirin sırıtışında gözlerini kırpıştırdı ve hızla ardımıza döndük. Bahçemize girerken kapı da ardımızdan kapanıyordu. İkimiz de iç çektik.

"Kafayı yemese iyi. Düşünüyorum da... Ben gerçekten..." dedikten sonra duraksayıp bana sıkıca sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki nefes almam gerektiğini unutmuş gibiydi. Göğüslerimiz arasında sıkışmış ellerimi başımla beraber çıkartmaya çalıştıktan sonra başarıp derin bir nefes aldım. Gülüşüme eşlik ederken "Pardon yavrum. Arada şiddetli sevgi atağı geliyor." deyip kollarını gevşetti.

Kollarımı boynuna dolayıp gülümserken bakışlarımdan anlamış olsa gerek yüzü düşerken "Sorma aşkım." dedi.

Omuz silkip kaşlarımı kaldırıp indirdiğinde neredeyse dudak büktü ama acımadan sordum. "Ben başkasıyla evlenecek olsam benden vazgeçer miydin?"

Tane tane "Sen benim karımsın." dedi.

"Tamam öyle değilmişim meğer. Ya da boşanmışız."

"Boşanmam ben senden." dediğinde güldüm. "Ya diyelim ki başka bir adamla evlenmek isti..." dediğim gibi eğilip beni öperek susturdu. Hafifçe geri çekildi. "Hayatım o güzel, tatlı aklını böyle sorularla meşgul etme..." dedikten sonra bir uzun öpücük daha bıraktı. "O bal dudakların da başka şeylerle meşgul olsun."

Gülsem de neredeyse çocuk gibi kolları arasında zıplayıp "Ya..." diye sızlandım. "Cevap ver ama. Ne yapardın? Vazgeçer miydin?"

Sıkkın bir nefes aldı. "Valla böyle anlarda bayılıp sen soruyu unutunca ayılasım geliyor. Yakında torun sahibi olacağız, ben çoktan emekli oldum. Sorduğun sorulara bak hayatım."

"Torun biraz abartı olmadı mı?" dediğimde dudakları kıvrıldı. Hayır yani daha bize torun getirecek çocuğun cinsiyetini bile bilmiyorduk.

"Cevap vermeme hakkımı kullanmak istiyorum."

"Öyle bir hakkın yok."

"Bayılma hakkımı kullanmak istiyorum."

"Öyle bir hakkın da yok."

"Julide teyzeyle sohbet etme hakkımı kullanmak istiyorum."

"Kullanabilirsin." dediğimde sırıttı. "Kullanmak istemediğime karar verdim."

Şirince sırıtıp "O zaman cevap?" diye sordum.

"Ama..."

"Ben hamileyim!" dedikten sonra yeterince etkilemezse diye "Senin çocuğuna." diye ekledim.

Bakışlarımızı birbirimize diktiğimizde elbette ben kazandım. Dudağını yaladıktan sonra gözlerini ardımda düşünerek gezdirdi. Düşünmek hoşuna gitmediği için gözlerini kapatıp başını onaylamaz bir şekilde salladı. Sıkkın bir nefes alıp gözlerini araladıktan sonra bana baktı. "Eğer hala beni sevdiğini düşünüyorsam, müsaade etmem. Seni kaçırırım, nikâh memurunu kaçırırım, hatta belki o sıra ilk o denk gelirse o şerefsiz, pezevenk, piç, yavşak sahte damadı bile kaçırabilirim. Durun ben hamileyim, de diyebilirim yani. Bir şekilde müsaade etmem. Ama beni sevmediğini düşünüyorsam..." dedikten sonra düşüncesi bile canını sıkmış olsa gerek üzgün baktı. "... işte o zaman elimden bir şey gelmez."

Verdiği cevaptan tatmin olurken dudaklarım kıvrıldı. Dudaklarıma bakarken o da gevşedi ve sırıtır gibi oldu. "Tabii yine de gelir tüm kozlarımı oynarım. Belki yeniden bana âşık olursun."

"Neymiş acaba o kozların beyefendi?" derken saçlarını seviyordum. "İşte efendime söyleyeyim bir anda kaslarımı sergilemek olsun, karşılaşacağın her İstanbul reklam tabelasına en karizmatik çıktığım fotoğrafı koydurmak olsun, rüyalarına girmek için büyü yaptırmak olsun, sabah programlarına çıkıp 'Ada, ne olur bana geri dön Ada' demek olsun, yeryüzünde ve gökyüzünde yapılabilecek tüm sürprizleri peş peşe yapmak suretiyle kalbine şok etkisi yapmak olsun..." dedikten sonra ben gülerek dinlerken o hala anlatmaya devam edeceği sırada onu öperek susturdum. Derin nefesler aldığımız bir öpücüğün ardından geri çekildim.

"Öyle bir durumda bakman yeter, sevgilim."

Kaşları kalkarken dudaklarında geniş bir gülümseme belirdi. "Ne diyorsunuz öyle hanım efendi?" dediğinden bir saniye sonra beni kucağına almıştı. Boynuna doladığım kollarımı sıkılaştırırken güldüm. Kucağında bacaklarımı keyifle sallamaya başladım. "E tabii kasların da faydası olurdu. Âşık olma sürecini hızlandırmak adına."

Burnunu burnuma sürterken "Başka etkileme yöntemlerim de var." dedi. Biliyordum, vardı.

Gülerek yalanını sürdürdüm. "Ocakta yemeğimiz var hayatım. Aman yangın çıkmasın." dedim.

"Ne olur? Yanar mıyız?" diye sorduğunda yangın başlamıştı bile. "Eve mi girsek?" dediğimde bize bakmıyor olsalar da güvenlik kabinindeki çalışanları hatırladı. Başı o yöne dönerken bakmadıklarına emin olup eve yöneldi. Hafifçe gülüp "Güvenlik kabinini dışarıya koydurmalıyız. Karımla bahçemizde de fingirdeyemeyeceksem, nerede fingirdeyeceğim?" diye sordu.

Bir elini çekip kapıyı açarken beni düşürmemek için bir bacağını dizinden kırarak kaldırıp beni dizine yasladı. Kapıyı açtıktan sonra yeniden elini bacaklarımın altından geçirip beni taşımaya devam etti. O kapıyı ayağıyla kapatırken alayla "Yatak odasında?" diye sorduğumda "Ben aşkını özgürce yaşamak isteyen bir adamım." dedi.

Beni indirdikten sonra kabanlarımızı ve ayakkabılarımızı çıkartıp portmantoya koyduk. Çok geçmeden yeniden kucağındaydım. Kollarımı boynuna sararken neşem arttı.

"Hah! Yeni soru buldum."

Başını hafifçe geriye atıp gülse de "Başlıyoruz yine." diye sızlandı. Başını doğrultup bana bakarken bu sorular onu zorlasa bile her seferinde gözleri ilgiyle bakıyor, kulakları pürdikkat dinliyordu. Gülümseyip "Sor bakalım bir tanem." deyince hınzırca sırıttım.

"Meğer biz daha önceden tanışmışız."

"Hı..." derken merdivenlere yöneldi.

"Benim ailem de çok sıkıymış. Biz hiç görüşemiyormuşuz."

"Hemen evlenirim." diye araya girdi.

Hızlı bir çözüm bulmasına karşı "Ya!" diyerek sızlandıktan sonra kurgumu detaylandırdım. "Düşün ki lisedeymişiz."

"Hı?"

"Hatta... Hatta! Babam seni hiç sevmiyormuş."

"Onun şifası bende var, merak etme."

"Hatta okullarımız bile farklıymış. Beni sadece bir kere görmüşsün. Okuldan çıktığım gibi de eve gidiyormuşum, bir daha çıkamıyormuşum. Beni görmek için ne yapardın?"

Alayla "Astral seyahate çıkardım hayatım." dediğinde güldüm ve o beni tutarken yatak odamızın kapısını açtım. "Başka ne yapayım? Ya da sinek falan olur evinize uçardım."

Gülerken "Ama bu gerçekçi değil." diye sızlandığımda duraksayıp bana kaşlarını kaldırdı. "Geçen gün 'ben bir tiramisu olsaydım dayanamayıp beni yer miydin yoksa bozulmamam için her şeyi yapar mıydın?' diye sordun. O gerçekçi miydi?"

"Ama..." dedikten sonra diyecek bir şey bulamadığım için güldüğümde "Ben de sinek olur, gelirdim diyorum işte." dedi. Sarmaş dolaş yatağa uzandık. Beni göğsüne çekip sıkıca sarıldıktan sonra saçıma öpücükler kondurdu.

"Kedi falan olup öyle gelsem daha iyi aslında. En azından seversin beni. Sinek şimdi çok sevilesi değil."

Mayıştığım için gözlerim kapanırken benimle aynı saçmalama seviyesine eriştiği için gülümsedim. Aşk biraz da buydu sanırım.

Göğsüne iyice yerleşirken "Evet, kedi iyi olur." diye mırıldandım.

"İsmimi 'Ceku' koyma ama lütfen. Nuri, falan koy."

"Miyav, koyacağım ismini."

"Yok ya ben sinek olarak geleyim." dedikten sonra üstümüze bir örtü çekti. Cevap vermeden önceki bekleme sürem arttığı ya da huzurlu nefes alış verişlerle göğsüm hareketlendiği için olsa gerek uyuyacağımı anladı. Gerçi her hareketim ezberindeydi. Beni benden iyi tanıyordu. Bir elini vücudumdan çekip yatağın yanındaki ışık anahtarını kapattı.

Saçımı koklayarak öptükten sonra elini yeniden vücuduma getirdi. "İyi geceler tiramisu." dediğinde güler gibi oldum.

"İyi geceler miyav."

**

"Heyecanlı mıyız?"

Hemşire Poyraz'ın kolundaki tansiyon aletini çıkartırken soruya da cevap verir gibi "Babamızın tansiyonu yüksek." dedi. Poyraz doktor hanıma "Biraz gözüm karardı da." diye açıklarken ben uzandığım hastane yatağında gülüyordum. Allah'tan çocuğu ben doğuracaktım.

Doktor hanım da eldivenlerini takarken güldü. "Bunlar çok doğal heyecanlar."

Poyraz tansiyon ölçülürken katladığı gömleğinin kol kısmını düzeltirken doktorun hazırlığa başladığını gördü ve yarım yamalak bırakıp hızla sandalyesinden kalktı. Biraz önce vücudunun neredeyse titrediğini, gözünün de bir başka baktığını görünce tansiyonunun ölçülmesini ben rica etmiştim.

Hızla yanıma geldi ve elimi tuttu. Benim de kalbim heyecanla atarken Poyraz'ın heyecanını, durduramadığı sırıtışı gördüğümde telaşım iyice artıyordu. Önümüzdeki hafta itibariyle hamilelik sürecini bilinçli bir şekilde geçirebilmek için eğitimlere ve vücudumu doğuma hazırlamak için spora başlıyorduk. Poyraz da yogaya, meditasyona falan başlasa iyi olabilirdi. Bu kadar heyecana, strese kalp dayanmazdı.

"Hazır mıyız peki?"

Ben Poyraz'a bakarken Poyraz heyecanla güldü ve "Hazırız herhalde." dedikten sonra bana baktı. "Hayatım hazır mısın?"

"Ben hazırım aşkım da... Sen hazır mısın?"

Güven veren bir yüz ifadesine bürünmeye çalıştı ve başını onaylar şekilde salladı ama asla güven vermiyordu. Zaten doktor hanım "Evet o zaman, karnımızı açalım lütfen." dediği gibi Poyraz "Önce bir hava alabilir miyim?" diye sordu. Doktor hanımla ben gülerken Poyraz tuttuğu elimi dudaklarına götürüp öptükten sonra bıraktı ve odanın penceresine yöneldi. "Beş saniye yeter."

Adam bayılmazdı, değil mi?

Doktor hanım, "Doğuma gelirken heyecandan sizi evde unutmaz, değil mi?" diye sorduğunda "Unutabilir. Hatta kendi de hastaneye değil, karıştırıp kahvehaneye falan bile gidebilir." diyerek kocamı izliyordum.

Kadın şaka yapsa da stres yapmamdan endişe etmiş olsa gerek "Merak etmeyin zaten aynı sitede yaşıyoruz. Bir sancınıza oradayım." dedi.

Başta Poyraz, her türlü ihtimale karşı yakınımızda yaşayan bir doktoru buldu sanmıştım ama gerçek başkaydı. Poyraz doktora bizim yaşadığımız siteden ev hediye etmişti. Ben doğurana kadar evin yakınlarına da klinik inşa ettirirse, hiç şaşırmazdım.

Gülerek doktora döndüm. "Siz de merak etmeyin, aklına gelen her şeyde sizi rahatsız etmemesi için elimden geleni yapacağım."

Doktor gülümseyerek başını sallarken "Bu süreci sizin için kolaylaştırmak ve sizi kaygılarınızdan kurtarmak benim görevim." dedi ama kibar mıydı, yoksa gerçekten böyle mi söylüyordu bilemiyordum. Birkaç ay sonra bu kibarlığımıza gölge düşüp de 'Kocanı uzak tut benden' diyebilirdi.

Poyraz son bir sesli nefes alıp verdikten sonra pencereyi kapatıp bize döndü ve sırıtarak yaklaştı. Yeniden elimi tuttuktan sonra "Hazırım." dedi.

"Süper. O zaman karnımızı açabiliriz."

Ben kazağımı göğsümün altına doğru çekerken çok ihtiyacım varmış gibi Poyraz da yardım edince gülümseyerek baktım. Doktor hanım pantolonum ile karnım arasında peçete yerleştirdikten sonra "Şimdi biraz soğuk gelebilir." dedi.

Kadın uyardığında başımı sallamama rağmen karnıma bir jel döktüğünde istemsiz irkildim. Poyraz da irkilmiş olsa gerek elimi sıkmıştı. Vallahi kalkıp 'geç sen yat' dememe az kalmıştı.

Biz heyecanla gülerken doktor da gülümsedi. Günü böyle heyecanlı çiftlere katlanmakla geçiyor olmalıydı.

Ultrason cihazının başlığını karnıma yakınlaştırırken hepimizin gözleri sağımda kalan ekrana döndü. Kalbim kulağımda atmaya başlarken dudağımın kenarını kemiriyordum. Poyraz'la sımsıkı el ele tutuşurken gözlerim istemsiz kızarmaya başladı. Zaten özellikle bu hafta, duygusallığım artmaya başlamıştı. Ne güzel bir süre boyunca 'hiç belirtim yok' diye ortalarda dolaşıyordum ama belirtiler başlıyordu. Henüz midem bulanmıyor ya da aşermiyorum gibiydi. Poyraz Akyel dolayısıyla o kadar sağlıklı besleniyordum ki... En son bir hafta önce Batular gelince sağlıksız bir şey yemiştim. Artık evimize tam zamanlı gelen yardımcılar vardı ve sabah, öğle, akşam her besinim dengeliydi. Şimdi ses çıkarmıyordum ama aşermelerim başlayınca, o dengeli beslenmeyi ne kadar umursardık, bilemiyordum.

Cihazı karnımda gezdirişiyle baktığımız ekranda gözlerimize anlamsız gelen ama kalplerimizin ısındığı görüntüler oluşunca gözlerim kızarmakla yetinmedi, dolmaya başladı. Dudağımı özgür bırakmak istiyordum ama ısırmadan edemiyordum. Poyraz'la kenetli elimizde kim kime güç veriyordu bilmiyordum ama Poyraz güçlü kalmakta zorlanıyor olsa gerek elimi tutmadığı elini yastığımın ardından hastane yatak başlığına yasladı ve hafifçe eğildi. Gözlerimiz bir anlığına birbirine dönünce yeniden güldük ve ekrana döndük.

Poyraz titreyen sesiyle "Merhaba..." dedi. Bir elimle gözyaşlarımı sildikten sonra yeniden güldüm ve ben de "Merhaba..." dedim. Resmen çocuğumuzla tanışıyorduk. Henüz kollarımızda olmasına aylar vardı ama buradaydı işte...

"Bebeğimiz sağlıklı görünüyor."

Annem burada olsa, 'oy ananesinin kuzusu sağlıklıymış' diye bir tepki verirdi ama herhalde bu anaçlık bana da yüklenmiş olsa gerek benim de vermek istediğim tepki, 'oy anasının kuzusu'ydu. Etrafımızda bir sürü kişi bu ana dâhil olmak istemişti ama yalnız olmak istememizi de anlayışla karşılamışlardı. Zaten odada iki tane heyecanlı kişinin olması yeterince karmaşa oluşturuyordu.

Poyraz'la aynı anda "Şükür..." derken gözlerimiz fıldır fıldırdı. Bir birbirimize bakıyor, aptal aptal gülüyorduk. Bir anlayamasak da ekrana bakıp duruyorduk. Bir de dudaklarından dökülecek her kelimeye muhtaçmışız gibi doktorun gözünün içine bakıyorduk.

"Genel ölçümlerimize bakalım..." dediğinde istemsiz nefesimi tutmuştum. Doktor "Gayet normal." dediğinde rahatlayarak nefesimi üfledim. "Herhangi bir sorun görünmüyor. Kalp atışlarını dinleyelim..."

Kulaklarımın kendi kalp atışlarımdan, onunkini seçebileceğinden endişe ederken Poyraz'la yeniden gözlerimiz birbirine döndü. Resmen karnımda, ikimize ait olan ve şimdi kalp atışlarını duyabileceğimiz bir şey vardı. Gözlerimiz birbirindeyken kulağımızı doktor kalp atışı dese de eski bir çamaşır makinesinin kıyafetler döndükçe kulağa getirdiği ses gibi ritmik bir ses doldurunca aynı anda güldük ama duyma telaşıyla gülüşümüzü sonlandırıp yeniden ekrana baktık. Gülmemek için dudağımı ısırmaya devam ederken bir gün çamaşır makinesi sesi gibi bir şeye ağlayacağımı bilmiyordum.

"Her şey olması gerektiği gibi."

Kalp atışları bittiğinde ikimiz de iyice duyabilmek için nefeslerimizi bile tutmuşuz olsa gerek rahatlayarak nefesimizi üfledik. Ne var ki nefesimiz titrekti. Poyraz'ın yatak başlığındaki eli saçlarıma gelirken eğilip alnımı öptü. Gülümserken gözlerim ekran ile Poyraz arasında dolaşıp durdu. Gözlerim hep Poyraz'ı izlemek isterdi, şimdi bu ilgiyi bölüşeceği bir şey dünyaya getirecektim. Onun da gözleri öyleydi. Artık tek bakmak istediği karısı değil, bir yandan da çocuğuydu.

Doktor, başlığı karnımdan çektiğinde yeniden ilgimizi sadece birbirimize çevirdik. Bir güler, bir gülümser haldeyken birbirimizin gözyaşlarını sildik. Yanağından ellerimi alıp bir araya getirdikten sonra dudaklarına götürdü. Gözleri huzurla kapanırken ellerimin üstünde uzun bir öpücük bıraktı. Yeniden gözlerini aralayıp da ellerimizi aramızda indirirken gözleri minnettar bakıyordu. Ben de minnettardım. Birbirimize bu anı, birbirimiz yaşatabiliyorduk.

"İlk aylarda yapılması gereken bazı testler var. Sizi biraz daha burada misafir edelim, test sonuçları çıkınca tekrar yanınıza uğrayacağım. Belirli vitaminler de önereceğim." derken eldivenlerini çıkartıyordu. Eldivenlerini çöpe attıktan sonra bize ultrason görüntülerini uzattı. Bir elimiz birbirinden ayrılıp aynı anda ultrasona uzandı. Tutup birbirimizin de görebileceği şekilde yakınımıza getirdiğimiz görüntülere de gülerek bakarken arada iç çekiyorduk.

"Bununla temizlenebilirsiniz." derken kâğıt havluyu gösteriyor olmalıydı ama gözlerim görüntülerden ayrılmadan "Teşekkür ederiz." dedim.

"Birazdan kan almaya hemşire gelir. Geçmiş olsun tekrar."

Aynı anda "Görüşürüz Dilek Hanım, teşekkürler." diye gevelerken doktora kısa bir anlığına bakıp yeniden ultrasona döndük. Doktor da bizi anı yaşamaya bırakıp odadan çıktı.

Poyraz, daha fazla ayakta duramıyor olsa gerek yatağın yanında dizlerinin üstünde oturdu. Bir eli saçlarımda, yanaklarımda gezinirken diğer eli benimle birlikte ultrason görüntülerini tutuyordu. Yaşlı gözlerimiz birbirine döndü.

"Senin için ne yapabilirim?"

Gülerken kaşlarım kalktı. "Ne?"

"İste. İste güzelim, bir şey iste benden. Şu an senin sayende öyle mutluyum, öyle..." dedikten sonra uzanıp yanağımı öptü. Geri çekilirken "... huzurluyum ki. Dile benden ne dilersen. İste, senin için her şeyi yapayım. Yapabilsem çıkarıp canımı sana veresim var."

Güldükten sonra bir elimi ultrasondan çekip yanağını severek gözyaşlarını sildim. "Yanımda..." dedikten sonra heyecanla nefes alıp "Yanımızda olsan yeter." dediğimde gülüşüne dudağını ısırdı. "Ben yapamıyorum ama sen resmen bir can vereceksin bize." dedikten sonra gözleri ultrasona döndü. Gülümseyişi olabildiğince genişlerken burnunu çekti.

"Canımın canı..."

İç çekişler eşliğinde ultrasona bakarak sürdürdüğümüz dakikaların ardından hafifçe doğrulup karnımı silmeme yardımcı olduktan sonra karnımı, biraz karısını, biraz çocuğunu öpüp başını yasladı. Gözleri huzurla kapandığında gülümseyerek yanağını, saçlarını seviyordum.

Dakikalar sonra gözlerini aralayıp yeniden ultrason görüntüsüne baktı. "Bu arada bu kadarı bize yetmez ki. Arabada aynalığa mı koyayım, cüzdanıma mı koyayım, başucuma mı koyayım, çerçeveletip salona mı asayım, şirkete mi koyayım? Rica edelim, en az beş görüntü lazım bize."

Alayla gülüp "Aşkım, merdiven boşluğuna asmayı unutmayalım. Yukarı çıkana kadar neye bakacağız?" dediğimde ciddiye alarak başını onaylar şekilde salladı. "Altı oldu." dedikten sonra karnımı yeniden öpüp doğrulurken kazağımı çekti ve "Üşüme." dedi. Gülümserken ellerini tuttum.

"Daha defalarca geleceğiz buraya. Her birinde görüntülerimiz olacak. Her yere yeter merak etme."

Düşünceliyken "Hayır yani annenler, annemler de ister. En az sekiz görüntü." deyince gülerek ellerinden kendime çektim onu. Vücudu yüzüme doğru eğilirken yanaklarını avuçlayıp ona sayısız öpücük bıraktım. O da gülmeye başlarken ellerimi boynuna kaydırıp sıkıca sarıldım.

"Çocuğumuz bile 'baba biraz sakin ol' diyor hayatım, haberin olsun."

O da bana sıkıca sarılırken boynumu öptükten sonra "Yerim onu." dedi. Öpücükleri saçlarıma kayarken "Onu da, anasını da." dediğinde gülüşüm arttı. Huzurla sarılmaya devam ettim.

Hamile olduğumu öğrendiğimden beridir Poyraz'dan bağımsız sadece çocuğumla ilgili birçok güzel duygu yaşıyordum ama emindim. Bunu doğru bir insanla kutlayarak yaşamak... Her şeyi daha kolaylaştırıyor, daha güzelleştiriyordu.

İyi ki, oydu...

**

"Müstakbel kocan nerede? Seni yalnız mı bıraktı?"

Yeşim gözlerini devirirken yaslandığı duvardan doğruldu. Batu arabasını kilitledikten sonra mekânın girişinde bekleyen Yeşim'e yöneldi. Daha yolda gelirken, onu uzaktan görünce bile nefesi sıklaşmıştı. Son krize girdiği günden beridir Kenan'ın hatırlatmalarıyla ilaçlarına dikkat ediyordu ama yine de ciğerlerinin de 'yeter artık' diyeceği durumlar yaşıyordu.

"İş için yurt dışında." derken bileğine kadar düşmüş çantasının askısını yeniden omzuna çıkardı. Beklerken üşümüş olsa gerek burnu ve yanakları kızarmıştı. Zaten açık tenli olduğu için hemencecik kızarırdı.

Batu her zaman yaptığı gibi ellerini birbirine sürtüp ısıtarak yanaklarına götürecekmiş gibi oldu ama hızla fark ederek kendi saçlarını düzeltti. Yine de "Niye içeride beklemedin?" diye sordu.

"Ne bileyim yarım saat gecikeceğini?"

Batu iç çekti. Gelmeye karar vermesine vermişti de, yolda bin kere durup geri döner gibi olduğundan geç gelmişti. Bir yandan inatla gelip ona ve kendisine artık bitirdiğini göstermek istiyordu ama bir yanı da ciğerlerinden yanık kokusu geldiğinin farkındaydı.

Mekânın dış bahçesine yönelmeye başladığında Yeşim de onu takip etti. "Beyefendi düğüne müsaitlik ayarlar inşallah. Nikâh masasında damadı bekleme sonra."

Yeşim, Batu'nun ardından gelirken "Boş insan değil. Çalışıyor." dedi.

Batu, Yeşim görmediği için rahatlıkla gözlerini devirdi. O kadar çok ağlamıştı ki, gözleri kurumuştu. Yine de biliyordu, ağlamaya başlaması için bir saniye yetiyordu. Yolda binlerce kez kendisine söz verdiği için gözlerini kırpıştırarak kendisine gelmeye çalıştı.

"Yanlış anlama da düğün yeri bakmak için de işlerini ayarlamaya zahmet etmeliydi. Ben olmasam, tek mi gelecektin?"

"Arkadaşlarım gelecekti Batu!" dediğinde Batu'nun yanına yetişmişti. "Ayrıca müsaitlik de ayarlıyordu gayet. Ben bir an önce seçip süreci hızlandırmak için şimdi bakmaya karar verdim."

Batu ellerini ceketinin ceplerine yerleştirirken alaylı bir ses çıkarttı. Her 'bir an önce' deyişinde vurgulayarak söylerken "O zaman bir an önce seçelim de seni bir an önce evlendirelim." dedi.

"Evet, lütfen."

Mekânın bahçesindeki taş yoldan ilerlerken etraflarına bakıyorlardı. Batu kendi düşüncelerine dalmamak için hızla "Benim de gezdiğim iyi olur. Evleneceğim zaman oyalanmadan seçerim." deyince Yeşim gözlerini devirdi.

"Merak etme, o zaman da ben seninle gezerim."

"Gerek yok tatlım, ben ne işi olursa olsun götünü kaldırıp yanımda olacak biriyle evlenirim."

Misal Batu, bu şartlar altında bile Yeşim'in yanındaysa, o herif nasıl kalkıp gelmiyordu anlayamıyordu. Yeşim gerçekten kendisini reddettikten sonra böyle öküz bir adamla mı evlenmeye karar vermişti? Demek ki peşinde koşulmasını, adamın aşkından köpek haline gelmesini sevmiyordu. Batu 'bilseydim, ben de öyle davranırdım' diye düşündü ama bilseydi bile davranamayacağını biliyordu. Ona olan aşkı, öyle davranmasına müsaade etmezdi.

Yeşim bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama bina girişinde onları karşılamak üzere bekleyen kadın gülümseyerek "Hoş geldiniz." dediğine dudaklarını kapattı. Kadının yanına vardıklarında Batu başıyla selam verirken Yeşim de "Hoş bulduk." deyip gülümsedi.

Tanışma ve 'memnun oldum' faslı bitince kadın konuşmaya başladı. "Gelirken bahçeyi görme şansı elde ettiniz sanıyorum. Dilerseniz arka bahçeyi, havuz alanını ve kapalı mekândaki salonları göstererek ilerleyelim." dedikten sonra yanında duran çalışanın elinden dosyayı aldı. "Her alanın seçenekli görünüşlerine dair fotoğraflar var. Tüm konseptlerimizi görüp öyle karar vermenizi öneririm. Öncelikle, kaç kişilik düğün düşünüyordunuz?"

Kadın ilerleyerek konuştuğu için Yeşim de ardına takılmıştı. Batu olabildiğince geriden ilerlerken elleriyle yüzünü savuşturuyordu. İçinden binlerce küfür ediyor, hepsini de kendisine ithaf ediyordu. Şu an yapması gereken kalkıp siktir olup gitmekti. Hatta, buraya hiç gelmemeliydi. Kuyruğunu dik tutmak ve rest çekmek için kahrolmak pahasına burada durmamalıydı ama ne var ki gelmişti. Şimdi dayanamamış gibi çekip gitmek de istemiyordu ama dayanamıyordu. Tüm bunları birlikte yapmalılardı. Tüm bu detayları birlikte seçmelilerdi. O gelinliği, Batu için giymeliydi.

Gözlerinin kızardığını fark ettiği gibi ellerini yüzünden çekip kırpıştırarak kendisine gelmeye çalıştı. Derin nefesler alıp verirken ileride olanlara odaklanma gayreti gösterdi ama çok zordu.

Yeşim bir kapalı salonda masalar arasında dolaşırken masanın üstündekileri inceliyordu. Batu, kapının yanında duvara yaslanmış bir şekilde Yeşim'e bakarken yükselen öfkesi, ağlamaya başlamamasına yardımcı oluyordu. Resmen detaylara bakıyor, örnek tabak, çatal düzenini inceliyordu. Kumaş peçetenin desenlerine bile bakmıştı.

"Fotoğrafını çekebiliyorum, değil mi?"

Batu içinden bir küfür daha ederken gözlerini kaçırdı. Sıkkın nefesler alıp verirken Yeşim'in fotoğraf çektiğine dair sesleri gözlerini kapatarak dinledi. Sahilde oldukları bir anı gelmişti aklına. Hafif rüzgârlı bir yaz akşamı. Yeşim henüz kuruyan bikinisinin üstüne kot şortunu geçirmiş, üstüne de ince bir gömlek giymiş, gömleğin yakaları dirseklerine kadar düşmüşken hala kurumamış saçlarını savurarak Batu'ya poz veriyorken Batu'nun gülümseyerek çektiği anları hatırlamıştı. Kulağındaki fotoğraf seslerine ek olarak deniz ve rüzgâr sesi eklenmişti. Ve tabi... Yeşim'in gülüşleri... Yeşim doğal poz vermeyi başaramadığı için Batu'nun onu çeşitli cümlelerle güldürme çabasını, her seferinde başarmasını ve ortaya çok güzel gülen bir kadının fotoğraflarının çıkmasını...

"Damat bey? Siz bir şey demeyecek misiniz?"

Batu gözlerini hızla aralarken ona doğru bakan kadına ve Yeşim'e baktı. "Şey, tabi..." dedikten sonra idrak ettiği detayla göğsü yandı ve yüzünü buruşturdu. "Daha doğrusu, ben damat değilim."

Kadın uzatarak "Ha..." dedikten sonra mahcup bir şekilde güldü ve gözlerini Yeşim'le Batu arasında gezdirdi. "Kusura bakmayın, genelde çiftler birlikte geliyor."

Batu sırıtmaya çalışıp duvardan doğrulduktan sonra onlara yaklaştı. Alayla "Ya... Değil mi? Değil mi?" diye sorduğunda Yeşim sıkkın bir nefes aldı.

"Beğendin mi?"

Yeşim'in böyle sormasına karşı sırıtışı yavaşça silinirken gözleri öfkeyle baktı. Dişleri arasından "Çok güzel." dediğinde Yeşim başını onaylar şekilde salladı.

"Dikkat etmediğin ortada."

Batu, kaşlarını kaldırıp ters bir şekilde "Neden?" diye sorunca Yeşim duvarları gösterdi. "Bu rengi hiç sevmezsin."

Batu, rengini yeni fark ettiği duvarlara baktı. Gözleri kızarır gibi olurken hafifçe omuz silkip "Ben sadece davetli olacağım sonuçta." dedikten sonra kuruyan dudağını yalayıp yeniden Yeşim'e baktı. İkisi de birbirine samimiyetsiz bir şekilde gülümsemeye çalıştıktan sonra kadına döndüler.

"Diğer alanlara da bakalım lütfen."

Arka bahçeye çıktıklarında Yeşim burnunu çekti. Parmağının burnunun altında yatay bir şekilde tutarken kaşır gibi iki yana birkaç defa sürttü. Bahar aylarında alerjisi artardı ama kış aylarında bile yeşillikten rahatsız olurdu.

"Aslında telefonda burası hakkında konuşmuştuk. Öyle değil mi?"

Yeşim kadına "Evet." diye cevap verirken etrafın fotoğraflarını çekiyordu. Batu bir elini yuvarlak masaya yasladı. Kime attıysa, dönüş yapmasını beklemeye başladı. Batu daha fazla nefes ihtiyacıyla dudaklarını aralayıp gözlerini kaçırdı. Müstakbel kocasına atıyor olmalı, diye düşündükten sonra sessiz bir şekilde güldü. Gülüşü çenesinin kasılmasıyla durdu ve başını onaylamaz bir şekilde salladı. Şu an bunu yaşadığına, Yeşim'in ona bunu yaşattığına inanamıyordu. Yine de bir yanı rahatlamıştı çünkü açık mekân da bakıyorsa düğüne daha vardı. Kış aylarındalardı, düğün yakın vakitte olsa kır düğünü yapamazlardı. Kendisine de inanamıyordu. Hala, en azından daha vaktin olmasına sevindiğine inanamıyordu. Yeşim böyle acımasızlıklarda bulunmayı geçse, bizzat nikâh şahidi etse bile Batu kendisinin akıllanmayacağını düşünmeye başlamıştı. Elinden gelse anılarını aldırırdı, başka türlü kurtulamayacağından korkmaya başladı. Sahi, Yeşim nasıl kurtulmuştu? Burnunu bir an düşürse, kuyruğunu bir an indirse sorabilirdi çünkü çaresizce merak ediyordu.

Yeşim birkaç detay daha sorduktan sonra "Burası çok güzel." dediğinde Batu bakışlarını yeniden kadına çevirdi. "İyi misin? Nikâh masasında 'evet' değil, 'hapşu' mu demek istiyorsun?"

Yeşim hafifçe omuz silkti. "Alerji hapımı kullanacağım. Kır düğünü istiyorum."

"Alerji hapın buraya yetmez. Ortalık yeşillik, ağaç kaynıyor." dedikten sonra sıkkın bir nefes alıp "Aman bana ne?" dedi ve kollarını göğsünde birleştirip önüne döndü. Ne yaparsan yap, diye düşündü. O gidip elin adamıyla evlenirken burada hapşırığını düşünemeyecekti. Ne var ki, düşünmüştü.

Yeşim kızaran gözleriyle Batu'nun ardından baktıktan sonra iç çekti. Kadına dönüp "Buraya dair fiyat alabilir miyim?" diye sordu. Kadın "Tabii, detayları belirleyelim. Bir fiyat çalışması yapalım." dediğinde Batu alayla güldükten sonra dayanamayıp masaları gösterdi. "Sen bu sandalyelerden nefret edersin ki! Senin için ciddiyetsiz gözükür, bahçe sandalyesi gibi. Nasıl beğendin?" diyerek masaya yaslanmayı bıraktı ve onlara döndü.

"Ya da..." dedikten sonra nikâh alanını gösterdi. "Şöyle bir büstün ardında duracağına, ömründen beş seneyi gözün kapalı verirsin. Gerçekten burayı mı beğendin?"

Yetkili kadının bakışlarına karşı gülümseyip "Yanlış anlamayın, burası güzel ama..." diye gönlünü aldıktan sonra Yeşim'e baktı. "Seni gerçekten yanlış mı tanıdım ben?" diye sorarken altında bir sürü konu başlığı vardı. Her anlamda sormuştu. Yeşim de her anlamını da fark ettiği için yutkundu.

"Ben burayı beğendim."

Batu birkaç saniyenin ardından "İyi." dedikten sonra istemsiz güldü ve omuz silkerek etrafa baktı. "Bana ne?"

Detaylar konuşulurken Batu mekânın dışına çıktı ve dış duvara yaslanarak beklemeye başladı. Aslında beklemese de olurdu, kalkıp defolup gitmek istiyordu ama kaçmış gibi görünmek de istemiyordu. Yeşim geri dönene kadar kendisine ağlama izni verdi. Birkaç dakika sonra artık gelmek üzeredir diye düşündüğü için yüzünü silmiş, gözlerini kırpıştırarak ve derin nefesler alarak sakin olmaya, ağlamamaya çalışıyordu. Yağmur da çiseliyordu, hızlanırsa gözyaşlarını gizleme şansı elde edebilirdi.

Yeşim de mekândan çıkınca Batu yaslandığı yerden doğruldu ve ona yöneldi. Elini cebinden arabasının anahtarıyla çıkartıp "Bitti mi işimiz?" diye sorarken göz göze gelmemeye çalışıyordu.

"Evet, ayarladım."

Batu "Süper." dedikten sonra istemsiz Yeşim'in gözlerine baktı. Kadının gözleri ağlamış gibi kızarıktı ama alerjisi yüzünden olduğunu düşündü. Yutkunduktan sonra mekâna doğru baktı ve sırıttı. "Demek burada 'Evet' diyeceksin."

"Evet."

Birkaç saniyenin ardından dayanamayıp kadına baktı ve "Burada gerçekten 'evet' diyecek misin?" diye sordu. Yeşim hafifçe omuz silkti ve "Evet." dedi. Batu onu biraz tanıyorsa, kadın yalan söylemiyordu. Batu'nun kaşları kalkarken bir an önce arabasına binmesi gerektiğinin farkındaydı. Yaşlar bastırıyordu. Başını onaylar şekilde salladı.

"Adam mı burası olsun istiyor?" diye sordu. Çünkü Yeşim burayı istiyor olamazdı. Batu'nun tahminine göre burada havuz başı olan alanı isterdi ama Yeşim asla istemeyeceği bir yeri ayarlamıştı. Belki de evleneceği kişi baskın, kaba saba bir adamdı ve kendi düşüncelerini dayatıyordu. Batu, öyle olsun istemezdi. Başkasıyla evleniyorsa bile doğru düzgün bir adamla evlenmeliydi.

Yeşim de Batu'nun düşüncesini fark edip istemsiz gülümserken "Hayır." dedi. Zorlanarak "Gelin böyle istiyor." dedi.

Batu hızla başını sallayıp arabasına yöneldi. Gelin, kelimesi karşısında boğulurmuş gibi hissetmişti. O gelin olacaktı. Başka bir adamın gelini. Batu'nun canı, Batu'nun sevdiği, Batu'nun bebeğiydi ama başka bir adamın geliniydi.

Yeşim telaşla "Haberleşiriz!" dediğinde Batu ardına dönmeden "Tabi, olur." diye mırıldandı ve arabasına bindi. Emniyet kemerini sertçe çekince kilitlendiği için gelmediğinde üst dudağını yalarken burnundan öfkeyle soludu. İleriye bakan gözlerini kırpıştırdıktan sonra sakin olmaya çalışarak emniyet kemerini taktı ve arabasını çalıştırdı. Harekete geçecekken Yeşim'in otobüs durağına yöneldiğini fark etti. Kadının kabanının yakalarını boynuna çekiştirdikten sonra sıkıca kollarını göğsünde birleştirdiğini gördü. Yağmur da hızlanmaya başlamıştı ve hala çıkartıp açmadıysa kadının şemsiyesi yoktu.

Birkaç saniyenin ardından "Kafanı sikeyim Batu." deyip oraya doğru ilerledi. Yanında durup Yeşim'in olduğu taraftaki camı aralayıp "Arabayla değil misin?" diye sordu. Yeşim beklemiyor olsa gerek irkilerek duraksadıktan sonra Batu'ya döndü. Yüzünü daha iyi görebilmek için hafifçe arabaya eğilip "Yok, bakımda." dedi.

Batu, "Gel, bırakayım." dediğinde Yeşim'in kaşları kalktı. Dudağının kenarını kemirirken "Yok ya." dedikten sonra doğruldu ve "Sağ ol ama." dedi.

Batu emniyet kemerini çıkartıp sağ koltuğa doğru uzanarak kapıyı açtı ve öfkeyle "Hadi." dedi. "İnsanlığımdan yapıyorum."

Yeşim "Tüm otobüs durağını arabana mı alacaksın insanlığından?" diye sorunca Batu ters ama oldukça yorgun bir şekilde baktı. Öyle yorgun baktı ki Yeşim hızla "Tamam." diye teslim oldu. Omuzları çökerken arabaya bindi. Kapıyı kapattıktan sonra sıkkın bir nefes aldı. İleriye bakarken emniyet kemerini taktı ve "Sağ ol." dedi. Batu da o sıra düğme ile Yeşim'in camını kapatıyor, o sıra ıslandığı için ısıtıcıları açıyordu.

Batu 'rica ederim' demeden "Hastaneye mi, eve mi?" diye sorarken yola çıkmak üzere sinyal veriyor, direksiyonu çeviriyordu. Şu an her şeye bakabilir ama Yeşim'e bakamazdı.

"Eve."

Batu başını onaylar şekilde sallayıp yola çıktı. Yeşim, sağ tarafındaki cama düşüp akan yağmurları izlerken ara ara Batu'ya bakıyor, her bakışında iç çekiyordu. Batu ise hiç Yeşim'den tarafa bakmıyordu. Zaten ağlamamak için zor duruyordu, bir kadının bu huzurlu yağmur sesi eşliğinde dışarıyı izlerken ne güzel olduğunu izlemek istemiyordu.

Sonunda eve varıp arabayı durdurdu. Yağmur azalmamış, aksine artmıştı. Yeşim "Yeniden sağ ol. İyi günler." diyerek emniyet kemerini çıkartırken Batu da çıkarttı. Yeşim, Batu'nun da emniyet kemerini çıkartmasına karşı heyecanlanmaya başlarken kendisiyle ineceğini düşündü ama Batu "Bir saniye." diyerek ardına yöneldi ve arka koltuk ile ön koltuk arasına düşmüş şemsiyeyi alarak önüne döndü. Kadına uzattığı sırada göz göze geldiler.

Yeşim, "Çok ıslanmam ya apartmana girene kadar." dediğinde Batu bakmayı ve şemsiyeyi uzatmayı sürdürdü. Yeşim kuruyan dudağını ıslattıktan sonra yine teslim olup "Tamam." dedi ve şemsiyeyi aldı. Batu o sıra kadının hala yüzük takmadığını gördü. Yeşim gülümser gibi olurken "Sen?" diye sorunca Batu kadının gülümsemesine bakmadan önüne döndü ve yeniden emniyet kemerini taktı.

Kadın inene kadar oyalanmak için direksiyonda ritim tutarken neden hala inmediğini anlayamıyordu. Kadının ise bir yanı umutlanıp yanıldığı için üzgün, bir yanı ise yine onu düşündüğü için duyguluydu. Yeşim gözlerini kırpıştırdıktan sonra yine "Sen?" diye sordu. "Sen inince ıslanacaksın."

Batu "Var bir tane daha." diye yalan söyledi.

Yeşim "Emin misin?" diye sorduğu gibi Batu sinirle soluyup kadına döndü. "Yeşim acelem var. İner misin artık?"

Kadının dudakları kapanıp açıldıktan sonra "Tabii, pardon." deyip kapıyı açtı. Kadın şemsiyeyi açarak arabadan indikten sonra kapıyı kapatmadan "Görüşürüz." deyince Batu "İyi günler." dedi. Yeşim burukça gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı ve kapıyı kapattı. Batu sıkkın nefesler alarak ileriye baktığı birkaç saniyenin ardından aksi için çabalasa da gözleri Yeşim'in apartmana girişine döndü. Bu kapıda çok beklemişti. Yeşim'in hazırlanıp inmesini beklemişti, Yeşim'i apartmana girene kadar beklemişti, çat kapı 'özledim, in' diyerek gelip inmesini beklemişti, ayrılarken ağlayarak beklemişti. Şimdi ise onca bekleyiş arasından en kötü hissedişi bu olmalıydı.

Yeşim apartmana girmeden ardına bakınca Batu'nun kaşları kalktı. Uzaktan hafifçe el sallayıp öyle apartmana girdiğinde Batu gözlerini kaçırdı. Niye ardına bakmıştı ki?

Gerçi Batu da, niye ardından bakıyordu ki?

Gözlerini kaçırınca kadının bilekliğinin koltuğa düştüğünü gördü. Bilekliği tutup camı aralayacak gibi olduktan sonra vazgeçti. Batu'da olan onca anı arasında, bir eşyaya, hatta yüz eşyaya daha yer vardı. Batu yutkunarak bilekliği cebine koyduktan sonra dolan gözleriyle önüne döndü. Direksiyona sert bir şekilde vururken "Sikeyim. Nasıl vazgeçtin?" diye sordu.

"Bizden nasıl vazgeçtin?"

**

"Şş..." deyip gözlerime giden ellerimi yakaladı ve indirdi. "Biraz daha sabır..."

Heyecanla oflayıp "Hadi ama." dedim. "Çok merak ediyoruz."

Ardımdaydı. Omzumun üstünden uzanıp yanağını öptü. Ben değil de çocuğumuzu da dâhil ederek 'biz' diye konuştuğum anlara şu anki gibi mest oluyordu.

"Dur güzelim, sen düşme diye uğraşıyorum. Sözlerinle beni düşürme."

Güldüm. Sürgülü kapıyı açtığına dair ses geldi. Kapı sesinden tahminim, arka bahçeye çıkıyor oluşumuzdu. Sıkıca giyinmemden dışarı çıkacağımızı anlamıştım ama sürprizin başka bir yerde değil, evde olduğunu düşünmemiştim.

"Eşiğe dikkat canım..."

Yönlendirmeleriyle evden çıktım. Beni biraz daha ilerletmek istediğinde uyum sağladım. "Merdivene dikkat..."

Şimdi de üç basamaklı merdivenden iniyor olmalıydım. Zemine indiğimde toprağa değil de başka, yumuşak bir şeye basmışım da ezilmiş gibi ses geldi. Aynı zamanda yüzüme de bir şeyler değmeye başlayınca huylanarak güldüm. "Ne bunlar..." derken elleri gözlerime geldi ve bağı çözdü. Gözlerim merakla aralandığı gibi kaşlarım kalktı. Gözlerim kırpışırken yüzüme değip duran küçük şeylerin ne olduğunu anlamıştım.

Neşeyle "Kar mı yağdı?" derken hızla etrafa bakmaya başladım. Ne ara yağmıştı? En son dışarı bakmamla şu an arasında çok vakit geçmemiş olmalıydı. Tamam, ara ara mayışıyor, uykuya dalıyordum ama arka bahçemizi bembeyaz edecek kadar kar yağmış olsaydı, bir ara fark edeceğimi düşünüyordum.

"Benim karım her yer kar olsun ister de ben kırar mıyım?"

Bulunduğum yere karların gökyüzünden değil de evimizin üst katında bir balkondaki makineden geldiğini gördüğümde dudaklarım aralandı. Şaşkınlığım hızla gülüşe dönerken Poyraz'a döndüm. Kar yağmamıştı, yağdırmıştı!

Hamile olduğumu öğrendiğimiz için tehlike ihtimaline nazaran Uludağ'a gidememiştik. İstanbul'a kar az yağdığı ve güzel gözükecek kadar da tutmadığı, tutsa da hemen eridiği için üzülmüş, 'Ne güzel her yer kar olacaktı' demiştim. Şimdi öyleydi. Her yer kardı! Unutmuyordu, benimle ilgili hiçbir detayı unutmuyordu...

Sulu gözlülüğüm hemen kendini gösterirken yanaklarım ıslanmaya başladı. Gerçi, hamile olmayan Ada Akyel de bu ana duygulanırdı. "Poyraz..." dedikten sonra hızla kolları arasına girdim. Yanağımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapatırken huzurla gülümsedim. O da kollarıyla vücudumu sararken şapkamın üstünden başımı öptü. Bulunduğumuz oda sebebiyle dışarıya hep evin önü tarafından bakmıştım. O sıra arka bahçemiz yapay kar ile beyaza bürünüyordu...

"Ya sen nasıl bir adamsın?" derken başımı kaldırıp yüzüne baktım. O gözyaşlarımı silerken geniş bir şekilde gülümsüyordu. Ben de ağlıyor olmama karşın, oldukça gülümsüyordum.

"Karısına âşık bir adam."

Hızla dudaklarına uzandığımda, onu öpmek için bile olsa zahmete girmemi istemediği için eğildi ve yeniden ayaklarım yere bastı. Birbirimize güzel bir öpücük verdikten sonra hafifçe geri çekildik. Gülüşlerimi içimde tutamadığım için yeniden güldükten sonra burnumu çektim ve dolu gözlerle etrafıma baktım. Kar, yapay bile olsa rengiyle birlikte her şeyi güzelleştiriyordu. Şimdi bahçemiz her zaman olduğundan daha huzurlu gözüküyordu. Akşam vakti olduğu için her yer sessizdi ve sanki kar sessizliği binmiş gibi hissetmeme sebep olmuştu. Yeniden mutlulukla gülüp Poyraz'a baktım. İkimizin de montu beyaz yapay karlarla süsleniyordu. Göremiyordum ama şapkam da öyle olmalıydı. Birkaçı yüzümüze de yapışmıştı. Dudağıma da yapışmış olsa gerek bir eli yanağıma gelip de yerleşirken başparmağı dudağımı severek minik karı aldı.

"Hastanede, 'bir şey iste benden, vereyim' dedin ya. Sen istediğim her şeysin ve..." dedikten sonra omuzlarımı kulaklarıma yaklaştırarak kaldırırken hala buna inanamıyormuş gibi heyecanla güldüm. "... zaten benimsin."

O da sanki sürprizi yapan benmişim gibi mutlulukla sırıtırken "Daima." dedi. "Daima seninim." dedikten sonra yanağımı sevdi. Derinleşen ses tonuyla ekledi. "Daima seninleyim."

Ben de "Daima." dedim. "Daima seninim," dedikten sonra yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Bundan çok emindim. "Daima seninleyim."

Birbirimize yeniden sımsıkı sarıldık. Huzurlu dakikaların ardından "Gerçekten hiç soru işareti yok mu kafanda bana dair?" diye sordum. Kahkaha attı. "Bu hamilelik senin mizah seviyeni geliştirdi hayatım."

Başımı hafifçe çekip "Gelişmiş değil miydi?" diye sorduğumda ani gelen alınganlık ataklarıma karşı gülüp avuçladığı yanaklarımdan sakin sakin, ağır ağır öptü. Öpüşleri karşısında gözlerim kapanır, mest olurken yeniden gülümsemiştim. Hamilelik mizah seviyeme ne yapmıştı bilmiyordum ama alınganlığımı ve kurgu sorularımı arttırmıştı. Aklım habire çalışıyor, habire kurguluyordu.

"Şu an kafamda bazı soru işaretleri var." dediğinde gözlerim aralandı. Benim kaşlarım kalkarken o gayet ciddi gözüküyordu.

"Mesela..." dedikten sonra dudağını yalayıp bahçemize baktı. "Sence çocuk salıncağını nereye koyalım? Ben yer bulamadım."

Bakışlarım değiştiğinde güldü. Benim de oflayışım gülüşle dağıldı ve alnımı göğsüne yasladım. Bir an ne diyeceğini anlayamamıştım. Soru işaretin var mı, diye sormuştum ve 'var' deyip söylediği şey...

Omzuna hafifçe vursam da başımı kaldırdığımda çenesini öptüm. İkimiz de gülümseyerek birbirimize baktıktan sonra iç çekip bahçemize baktım. Daha rahat bakabilmem için vücudumu kibarca çevirdi ve bana ardımdan sarıldı. Benim de kollarım, onun vücudumu saran kollarına sarılırken etrafı incelemeye başladım.

"Koskoca bahçede yer mi bulamadın gerçekten aşkım?"

"Yok gerçekten."

Bir alanı gösterdiğimde "Yok, oraya kaydırak gelecek." dedi. Gülüp başka bir yeri gösterdim. "Hayatım oraya da oyun evi olur."

Başka bir yeri gösterdiğimde "Oraya da ağaç ev yapacağım. Merdivenine yer kalmalı." dediğinde son ümit bir alanı gösterdim. "Aşkım orası tam şişme havuzluk değil mi ama? Bak işte. Çocuk salıncağına yer yok. Daha büyük bir eve mi taşınsak?"

Hafifçe ardıma döndüm ve sırıtarak kaşlarımı kaldırdım. Koca bahçeyi çocuk parkına çevirecekti. Havuzu kaldırıp çocuğuna küçük villa bile yapabilirdi. Bahçede gezinen gözleri ona bakan gözlerime döndü ve gülümsedi. "Tabii, sen başka yerlere koymak istersen öyle yaparız."

Elimi ardımdan yanağına uzatıp severken "Çok iyi bir baba olacaksın." dediğimde gözleri hızla kızardı. Dudakları aralanıp kapandıktan sonra yutkundu. O sıra gözleri iyice dolmuştu. "Olur muyum?"

Sesim olabildiğince incelirken "Dalga mı geçiyorsun?" deyip hızla ona döndüm. Yanaklarını tutarken benim de gözlerim dolmuştu. Babasızlığı biliyordu. Hatta annesizliği de biliyordu. Belki de bu yüzden her şeyi telaşla, heyecanla düşünüyor, bekliyordu. Daha şimdiden yetememekten, iyi olamamaktan korkuyor olmalıydı ama yanılıyordu.

"Sen benim ve çocuğumuzun tanıdığı en iyi baba olacaksın."

Geniş bir şekilde gülümserken sanki bunu duymaya ihtiyacı varmış gibi derin bir nefes alıp verdi. Başını onaylar şekilde salladıktan sonra heyecanla güldü. "Bir gün bile yorganın altında tek başına ağlamasına müsaade etmeyeceğim."

Gözyaşlarım özgürlüğüne kavuşsa da onunkileri sildim. O yaşamıştı, çocuğunun yaşamasına izin vermeyecekti. Aklından bunların geçiyor olması kalbimi paramparça ediyordu. Yaşadığı eksik şeyleri düşünüp düşünüp yapmaması konusunda kendisini tembihliyor olmalıydı. Oysa ne gereksiz bir endişeydi. Poyraz gördüğüm en şahane adamdı. Elini neye atsa zaten çok güzel yapardı. Baba olduğunda da evet, iyi bir baba olurdu. Dokunup da güzelleştiremediği hiçbir şey yoktu.

"Çok şanslı bir çocuk olacak." dediğimde gülümseyişi genişledi. "Ben de çok şanslıyım." dedikten sonra başını hafifçe yanağındaki elime çevirip avucumu öptü ve sonra yanağını yasladı. "Sadece bir eş olarak değil. Çocuğumun annesi olacağın için çok şanslıyım. Nasıl ki beni asla bırakmadın, onu da asla bırakmayacağın, nasıl ki bana ev, aile oldun, ona da aile olmayı öğreteceğin için çok şanslıyım."

Duygu yoğunluğu sebebiyle boğuk bir sesle "Ama..." derken alnımı göğsüne yasladım. "Ben sabah sahnesiz fon müziğine ağladım. Zaten çok duygusalım..."

Gülerek ellerini yanaklarıma getirdi ve yüzümü kaldırdı. Gözyaşlarımdan öptü. Ardından birbirimizin gözyaşlarını sildiğimiz sırada ağlarken güldük. Duygularımız karman çormandı.

"Hadi özümüze dönelim ve beni seyit onbaşı gibi kaldırıp karlara at." dediğimde gülüşü arttı. Kayan şapkamı düzeltirken "Hayatım, şu an sana yanlışlıkla bir kartopu fırlatsam bile bin kere özür dilerim. Uslu uslu oynayalım." dedi.

Kollarından hafifçe çıkıp eğilip kar biriktirirken "Ya! Kar topundan ne olacak? Yapay kar zaten... At hadi." diye sızlandım. Ben avuçlarım arasında büyük bir kar topu yapmaya çalışırken "Emin misin hayatım?" diyen Poyraz'a döndüm. Elinde tsunaminin çarptığı buzdağını gördüğümde gözlerim irileşti. Şaşkınlıkla gülerken "Ortan yok herhalde canım." dedim.

O da güldü ve yere bırakıp hatrı sayılır büyüklükte bir kar topunu muntazam yuvarlaklığa getirdi. Bana atacak gibi elini kaldırdı. Sonucu merakla bekledim. Bir saniye olmadan yüzüme falan gelmesin diye birkaç adım yaklaştı. Oysaki nişanı ve isabet oranı gayet iyiydi. Benim gibi eline, koluna hâkim olamayanlardan değildi.

En sonunda dibime gelip omzuma kar attı. Omzuma bakarken "Acıttı." dediğimde telaşla "Gerçekten mi?" diye sordu. Alayla bakarken dayanamayıp güldüm.

"Oyna kocacım. Oyna yoksa kendimi kardan kara atacağım. Ağacın altından geçsem bana daha çok kar atar."

"Peki karıcım..." dedikten sonra yeni oluşturduğu kartopunu nispeten daha cesur attı. Derken ve derken atışlarımız git gide normal bir kar savaşına döndü ve gülüşlerimiz arttı. Gerçekten düşmemek için sağa, sola çok koşmuyor olsam da içimdeki kartopu savaşı isteğini güvenle azaltabiliyorduk.

"Of kaçma! İsabet ettiremiyorum!"

Poyraz sırıtarak ellerini iki yanında kaldırdı. "Hareketsiz duruyorum hayatım." dediğinde güldüm. "Daha da hareketsiz dur."

"İstersen senin kartopu attığın yere atlamaya çalışayım. Sanki daha kolay olacak."

Kötü kötü baktığım birkaç saniyenin ardından "Fena bir fikir değil." diye itiraf ettiğimde güldü. Yeni bir kartopu fırlattığımda bacağına çarpıp düştü. "Süpersin hayatım. Bak bana değmeye başladılar."

"Bu hamilelik senin de mizah seviyeni geliştirdi herhalde aşkım." diye söylendim. "Ama pek güldürmüyor."

Alayla "Öyle mi?" diye sorup kartopu fırlattı. Attığı kartopu tam isabet kafama gelip şapkamı kaydırırken gülerek saçımı düzelttim. Eğilip "Sen görürsün." diyerek bir kartopu biriktirdim. Şevkle elime alıp doğruldum. Elimi kaldırarak ardıma döndüğüm gibi ardımda bitmiş olduğunu fark ettim. Bileğimi tuttu ve vücudumu yavaşça kendisine çekti. Ellerimiz yanımızda havalanırken gözleri dudaklarıma kaydı. Kalbim, ilk yakınlaşmalarımızmış gibi heyecanlanırken "Atabileyim diye mi bu mesafeye geldin?" dediğimde güldü.

"Yok," derken hafifçe eğilmeye başladı. "Karımı öpmek istedim."

Elimdeki kartopunu boşverip bırakırken benim ellerim boynuna, onun elleri belime yöneldi. Gülümseyen dudaklarımız yaklaşırken "Seni seviyorum." dedi. Beni öpmeden hemen önce "Ben de seni seviyorum." dedim.

Seviyordum. Çok seviyordum.

152

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!