42/54 · %76

BÖLÜM 42

68 dk okuma13.439 kelime24 Kasım 2025

İyi okumalar ^^

Bölüm şarkısı: 

Frederic Sans - Different View

Hiçkimse, Serhat Erdem - Derinlerde

Atakan Ilgazdağ - Aşk aptallaştırır 

**

Hızla "Dur, dur, dur..." diyerek bana yetişti ve kolunu belime sardı. Düşmekten son anda kurtulurken güldüm. Karnımdaki kolunu bollaştırırken endişeyle "Canın yandı mı?" diye sordu. Gülüşüm gülümsemeye dönerken "Hayır, iyiyim." dedim. Karnıma temas ettiği için endişelenmişti ama ilk zamanlar geçmişti, artık canım yanmıyordu.

"Ama sana bekle dedim benim güzelim..."

Ellerim yanaklarıma gelirken gözlerim kumaş ile örtülü olduğu için sabırsız bir şekilde "Ama sabredemiyorum!" dedim.

Vücudu ardımdayken önce omzumu, sonra boynumu öptü ve nefesi boynuma çarparken güldü. "Gerçekten Gökçeada'dan beri aylar geçti ve sen hiç değişmedin."

Gökçeada'da gözümü bağlayarak yaptığı sürprizde de, sabredemeden ilerlemeye başlamıştım ve o kollar yine beni düşmekten kurtarmıştı. Zaten özellikle son zamanlarda o kolları, bana sarılmak ve beni korumak için yaratılmışlar gibi başka hiçbir şeyde kullanmıyordu.

"Ama biz çok değiştik." derken ellerimi omuzlarımın üstünden ardıma, ardımdaki yüzüne doğru uzattım ve yanaklarını sevdim. O sıra sırtımı, göğsüne yaslayıp gülümsedim. "Değişmedik, geliştik. Ben sana ilk gün de yanıktım, şimdi de küllerim uçuşuyor."

Başımı ona doğru çevirip yanağından tutarak eğdikten sonra yanağını öptüm. Yeniden önüme dönerken omuzlarım heyecanla kıpırdanıyordu. Alayla "Ben seninle başta pek ilgilenmiyordum..." dediğimde bozulmak yerine güldü.

"İlk geceden evlendin ama yine de sen bilirsin hayatım... Demek bir de ilgini çeksem şimdi çocuk seviyormuşuz."

İlgilenmiştim... Bana kim olduğumu, ne olduğumu unutturmuştu. Aynı gün, iki senelik ve evlenmek üzere olduğumu sandığım sevgilim tarafından terk edilmiştim, gecesinde kahkahalarım sahili inletmişti. Sarhoş olduğumda ve hayatım onunla başlamış gibi başka hiçbir derdimi düşünmediğimde, kalbim onu sevmişti. Kendime gelip de o geceyi hatırlamadığım o haftalar, aylar, onu sevdiğimi hatırlama çabasından başka bir şey değildi.

Bizi ilerletmeye başladığında ellerim önüme doğru gitti. Bir şeye çarpacak olsam Poyraz müsaade etmezdi ama vücudum yetişmeden ellerim yetişsin diye sabırsızdım. "Tamam... Birazcık ilgimi çekmiş olabilirsin..."

Ardımdan gülerken önümde bir kapıyı açmak üzere hafifçe önüme uzandı. "Uzun boyun, kaslı vücudun, güzel yüzün, hoş gülüşün, bakışın, sohbetin, ses tonun, kokun..."

"Öpüşme molası." deyip beni kendisine çevirdiğinde güldüm. Dudakları gülüşümün bitmesini bekledi ve bittiği gibi zaman kaybetmeden dudaklarımı buldu. Öpüşüne karşılık verirken burnumdan kokusunun da olduğu havadan derin bir nefes aldım.

Geri çekildiğimizde yanağımı severken "Gözleri bağlı olan sensin ama ayakları yerden kesilen benim." dediğinde güldüm. "Rol çalma, bu benim sürprizim. Benim seni yeniden ve yeniden kendime âşık etmem lazım. Sana düşmekten, ayağa kalkamıyorum." derken sonlara doğru o da gülmeye başlamıştı. Heyecanla sitemleniyordu. Hoşnutsuz değildi de, dediği gibi bana düşmekten beni düşürmeye odaklanamıyordu.

"Hayatım ben zaten yerdeyim." dediğimde gülüşü arttı. "Gözlerimi bağlarken 'O yeşillerinden dünyayı kısa bir süreliğine mahrum bırakacağım ama o sıra soran olursa nasıl göründüklerini ezbere anlatabilirim' deyip beni öptün ya. O andan beri, yerlerde sürünüyorum ben."

Burnu boynumda, saçlarımda gezinip salak salak sırıtmamı sağlayarak beni koklarken gülümsemesini hayal edebiliyordum. Ardından boynumu öpüp "Seni bir kaldıralım o zaman," dedikten sonra kulağımın arkasını yavaşça öptü. "Tekrar düşmek üzere..."

Birlikte olamadığımız haftalar içerisindeydik. Ameliyata, hatta iki defa girmiş olmam sebebiyle birlikte olamıyorduk. Dikkat etmemiz gereken sürenin bitmesine az kalmıştı ama bir yandan da o kadar çok kalmıştı ki! Poyraz üstüme titremekle meşgul olduğu için belirli yakınlaşmaların yokluğunu bizzat sağlıyordu. Hatta, üstüne atlayacak olsam zarar görmeyeyim diye beni ya da kendisini odaya kapatırdı. Öpüşürken bile derinleşir gibi olursa, hemen çekiliyordu. Güvenlik önlemlerini bu kadar önemsiyorsa, boynumda, kulağımda oyalanmamalıydı.

"Penguenler!" dediğimde gülerek çekildi. Bu da başka bir çeşit güvenlik önlememizdi. İkimizden biri, diğerini arzulamaya başladığı zaman hemen bu şekilde sihirli kelimeyi söylüyordu ve uzaklaşıyorduk.

O da daha çok sızlanarak "Penguenler..." dedikten sonra ofladı. "Ah, o penguenler..." dediğinde kahkaha attım. Belli ki o da arzulamıştı. Gerçi onun arzulamadığı zaman dilimi azdı, o sıra tehlikeye düşecek kadar yakınsak uyarma ihtiyacı hissediyordu. Geçen penguenlerle alakalı bir rap şarkısı yaptığını sanacağım kadar çok 'penguen' demişti.

"O zaman şey yapalım biz. Hadi, şey... Sürprize gidelim!" dediğimde omuzlarımdan tuttu ve vücudumu ardıma çevirirken güldü. "Gidelim bir tanem."

Beni yönlendirme ve bir yere takılmamam çabası ile uyarıları içerisinde biraz ilerledikten sonra durup nazikçe beni de durdurdu. Vücudumu bir yöne çevirdikten sonra elleri gözlerimdeki kumaşa geldiğinde heyecanla el çırptım.

Kumaş gözlerimden ayrılırken gözlerimi kırpıştırarak açtım. Gözlerim bulunduğumuz alanda gezinirken, biraz önce de konuştuğumuz gibi Gökçeada'daymışız gibi hissettim. Gerçekten aylar geçmişti ve Poyraz da hiç değişmemişti. Hala, gözlerimi mutlulukla doldurmayı başarabiliyordu.

"Tam da..." derken hızla bahçede dolaşmaya başladım. Sanki dejavu yaşıyordum. Nasıl ki Gökçeada'da o ev ile, çocukluğumu bana geri vermişti, şimdi de hayallerimdeki evi veriyordu. Sevil denilen o iç mimar kadın ile tam önümdeki arka bahçede konuştuğumuz o günü, yani aylar öncesini hatırlayabiliyordum. Poyraz masada tam karşımda oturuyor, neler istediğimi kadına anlattıkça ilgiyle dinliyordu. Sevim babaanneler ile yaşamamız gerektiği için, bu evi düzmemiş, burada oturamamıştık. Şimdi ise, sanki o masadan anlaşarak kalkmışız da bir hafta sonrasında her şeyiyle hazır eve yaşamaya gelmişiz gibi önümdeydi işte. Ağaçlardan sarkan ışıklardan, havuzun sağ köşesinde ağaç bitiminde yere atılmış puflara kadar. Hatta pufların yanında, yerdeki mumların rengine kadar... Henüz sadece arka bahçesini görebiliyordum ama bir köşede ledlerle süslenmiş çitlerin ardında, toprak alanı da gördüğümde güldüm. Ellerim dudaklarıma giderken gözyaşlarım sebebiyle ıslanmıştı. Annemin istediğini söylediğim gibi, domates, biber ekmeye küçük bir alan bile vardı.

"Ciddi olamazsın." diyerek o alanı gösterdiğimde ben dolandıkça yaptığı gibi yeniden ardımdan geldi ve o da gülüp başını onaylar şekilde salladı.

"Annenlerin gönlünü çoktan fethetsem de ara ara duygu tazelemeyi severim."

Şakayla söylemişti ama dolu gözlerle ona baktığımı gördüğünde gülüşü gülümsemeye döndü. Başımı onaylar şekilde salladım. Çoktan fethettiği kalplerde duygu tazelemeyi seviyor ve çok da güzel beceriyordu.

Elleri, Gökçeada'da olduğu gibi cebinde, vücudu beğenip beğenmeyeceğime dair düştüğü şüphe ile endişeyle kasılmış haldeydi. Gözleri, yüzümde, her tepkimi ölçer haldeyken dudakları benimkiler gibi ya gülüyor, ya da gülümsüyordu. Heyecanlı gözlerim arka bahçeye geri döndü ve kadına anlattığım detaylar ile karşılaşmaya devam ettim. Bazı bahçe duvarı süsleri gibi detaylar benim yaptığım eşyalardı. O gün de, yaşayacağım eve kullanmayı hayal ederek yaptığım eşyaları serpiştirmek istediğimi söylemiştim. Tahta bankın üstündeki kareli kırmızı masa örtüsünü bile unutmamıştı. Gökçeada'dan farklı olarak bu sefer elinde bir fotoğraf bile yoktu. Duyduklarından aklında kaldığı kadarıyla yapmıştı ve anlaşılan, her biri de aklında kalmıştı. Daha beni yeni tanıyorken ve bu kadar çok sevmiyorken bile, ilgiyle dinlemişti.

Hastaneden çıktığımdan beri, Poyraz tuvalete gittiğinde bile yalnız kalmamı istemediği için annemlerde kalmıştık. 'Ya benimle lavaboya geleceksin, ya da burada kalacağız' dediğinde ikna olmuştum. Zaten, kopmak üzere olduğum hayata geri döndüğümde, etrafımda sevdiklerimi görüp durmak hoşuma gidiyordu. Ara ara Batuların, Cansuların, Duruların da gelişleriyle annemlerin evi adeta toplama kampına dönmüştü. Öyle ki Batu, PlayStation'ını bile getirmişti. Kapıyı açıp da Batu'yu kucağında playstation, bileğinden sarkan poşette tatlı ile gördüğümüzde meraklı bakan gözlere 'Evden çok buradayım, oyunda yapmam gereken görevler var.' diye açıklamış, direk küçük salona yönelmişti. Babamlar da garipsemiyordu. Hatta babama da öğretmeye çalışmışlardı. Birkaç denemeden sonra babam telefonundaki yüz bir okey uygulamasının kendisine yettiğine karar vermişti. Annemler benimle ilgilenmekten kafeye gidemiyordu ama kafe hep açıktı çünkü Durular, Durular olmasa Cansular bir şekilde kafeyle ilgileniyorlardı. Hatta Asude anneye iyi bile gelmişti. Bir şeyleri yönetmeyi sevdiğine karar vermişti. Tabii, yemekleri halletmesi için çalışan ayarlamıştık ama müşterilerle ilgilenmek kısmını çok sevmişti. Poyraz da dilerse, bir yer açabileceklerini söylemişti. Annesinin, onca seneden sonra kendisi için bir şeyler yapmasını istiyor ve destekliyordu.

Şirket de bir süredir Kenan'ın kontrolündeydi. O da iş çıkışı eve gider gibi yanımıza uğruyordu. Mahallemizdeki sokak arası merdivenlerimize artık sığamaz haldeydik. Artık çekirdek, kola etkinliğimize buna pek alışkın olmasalar da Durular, Batular da katılıyordu. Hatta Batu özellikle gıybeti de varsa ya da Yeşim'le alakalı bir gelişme olduğuysa ortak whatsapp grubumuza ' seri çekirdek' diye mesaj atıp göz kırpan emoji atıyordu. Poyraz reddederse silah, ateş, bıçak emojileri atıyordu ama yetmeyeceğini bildiğinden beni arayıp 'Kocanı ikna et bacım' diyordu. Ben de kocama 'Hadi hayatım' diyordum ve ikna oluveriyordu...

Batu'nun bir kez deneyimleyebildiğim üzere ev işlerini güzel yaptığını söylediğimde ve kendisini övme hevesiyle itiraz etmediğinde, anneme de birkaç kere yardım etmek durumunda kalmıştı. Söylenir sanıyordum ama cam silerken komşularla sohbet etmekten keyif alıyordu. Komşulara Yeşim'i, Yeşim'i, ve yine Yeşim'i anlatıyordu. Hatta karşı komşumuz çeyizlerine banyo lifi bile örmüş, Batu'ya vermişti. Batu da Yeşim'e atıp 'Ben lifimizi hallettim, sen de evimizi al da evlenelim' diye mesaj atmıştı. Yeşim görüldü atsa da hoşuna gittiğine yemin edebilirdim. Bu şerde bir hayır olmuş, Yeşim ile Batu'nun buzları erir gibi olmuştu. Hala açık açık konuşmamışlardı ama sohbet içerisindelerdi. Hatta Batu bir kere Yeşim'le de buraya gelmişti. Hastaneden ilk çıktığım zamanlar olduğu için, ilaçlar dolayısıyla uyuyup duruyordum, fazla sohbet edememiştik. Yine de Yeşim, sanki Batu'nun ailesinin karşısına gelmiş gibi bizlere ve annemlere karşı heyecanlı davranmıştı. Bu süreçte Poyraz çay saatine iyice alışmış, bizim kaldığımız odada geçirdiğimiz bir akşam, 'Hadi çaya inmiyor muyuz?' diye sormuştu. Kendi evimize geçtiğimizde de muhtemelen, akşam yemeğinde sonra 'hadi bir çay koyalım' diyecekti. Espressolardan, americanolardan falan vazgeçmişti, kendisini çayın kollarına bırakmıştı.

Annemlerde geçirdiğimiz haftalarda, burasının hazırlanmasını sağlamıştı. Yanımdan hiç ayrılmamıştı ama ara ara telefon görüşmelerine daldığı oluyordu. Şirketle ilgilendiğini sanmıştım ama yine, benimle, bizimle ilgilenmişti.

Dikilmiş, istediğim renk ve türden çiçekleri severken, camekan verendanın dibinde, diğer evimizden getirdiği çiçekleri görüp gülümsedim. Ben bile bu süreçte onları unutmuştum, aklıma sulanmaları gerektiği gelmemişti ama belli ki Poyraz unutmamıştı. Hepsi canlı, rengârenktiler. Çiçeklerimi bile beni sevdiği gibi seven bir adamla birlikteydim ve şimdi ömrümüzü geçireceğimiz evdeydik. Diğer evdeyken, ileride, çocuklarımız olunca buraya geçmeye karar vermiştik ve sonrasında... Olan olmuştu. Şimdi ise burada yaşayacaktık ve bana, sanki hayatımızın o güzel evresine sonunda geçebilmişiz gibi hissettiriyordu. Sanki tüm dertler ardımızda kalmış da artık birbirimizin ve aşkımızın tadını çıkartabilirmişiz gibi... Zaten yangınların ortasında bile birbirimizi sevmeyi becerebilmiştik, şimdi ise tek yangın bizdik. Birbirimize duyduğumuz aşktı.

Sevim Akyel, bir süredir sessizdi. Hala inanamıyor olsam da torunu ölmüştü. Poyraz'ın da inanabildiğini sanmıyordum. Konusu açılmıyordu. Duru'nun gözlerinin ara ara daldığını görebiliyordum. Asude anne bile ara ara dalıyordu. Bir bakımda Koray'ın çocukluğuna, bu yaşına gelene kadarki sürecine o da şahit olmuştu, elinde büyümüş sayılırdı. Duru, önce abisine, sonra ise onların arasına döndüğüm için ne kadar mutlu olduğunu her fırsatta dile getiriyordu. Yine de Koray abisinin bir aralar olduğunu hatırladığı haline üzülmüş gibiydi. Koray da bir zamanlar çocuktu. Koray da bir zamanlar masumdu. Bana yaptığı şey için onu bir gün affedebilir miydim, bilmiyordum. Beni bu hayattan, sevdiğim adamdan, ailemden, hayallerimden koparmak üzereydi. Kalbimde, gözlerim kapanmadan önce oluşturduğu o korku, hala kâbuslar görmemi sağlıyordu. Poyraz her seferinde yanımdaydı. O kolları, sadece bunun için yaratılmışlar gibi bana sarılırken saçlarımı öperek beni sakinleştirirdi. O sıra sessiz sessiz ağladığını duyardım. Hala bunu yaşamak zorunda kalmamı hazmedemiyordu. Benim gibi çığlık çığlığa uyandığı bir an olmasa da, uyurken vücudunun titrediği, iç çektiği, bana sıkıca sarıldığı ve adımı sayıkladığı anlara şahit olmuştum. O da kâbus görüyordu ama uyandığında bahsetmiyordu. Uyandığında, o gergin yüzü saniyeler içerisinde gevşiyor ve uyanıp da beni gördüğüne minnettar oluyordu.

Sevim Akyel, sessizdi. Koray ölmüştü. Beril gitmişti. Betül ortalarda yoktu. Ogün görüşmek isteyerek mesaj atmış, hatta aramıştı. Ben istesem, Poyraz izin vermezdi ama istememiştim de. O da ne kadar pişman olduğunu mesajla dile getirmek zorunda kalmıştı. Hiçbir şeyin böyle olmasını istemediğini tekrar tekrar söylemişti. Günün sonunda vurulabileceğimi öngördüğünü ben de sanmıyordum. Kimsenin aklına gelmezdi ki. Poyraz bile Koray'ın bu kadar delirebileceğini düşünmeden onunla uğraşmıştı. Şimdi her birinden pişman gibiydi ama olan olmuştu. Bizim yaralarımız zamanla, birbirimize sarıla sarıla kapanacaktı ama Koray ölmüştü. Ölüm, çaresi olmayan tek şeydi. Koray ne kendi yaralarını, ne de ailesinin yaralarını artık kapatamazdı. Gözleri ve dudakları benden bir defa dahi özür dileyemeyecekleri üzere sonsuza kadar kapanmışlardı ama içimdeki öfkenin git gide azalmasını diliyordum. Benimki belki azalırdı ama Poyraz'ın öfkesinin ardında, beraber büyüdüğü Koray için üzüldüğü bir duygusu kalmış mıydı, öfkesi azalır mıydı, hiç bilmiyordum.

Sevim Akyel, torununu kaybetmeyi hazmettikten sonra yeniden kılıçları çeker miydi, onu da bilmiyordum. Ara ara Poyraz'a ulaşmaya çalışıyordu, Poyraz henüz hiç dönüş yapmamıştı. Duru ara ara babaannesiyle görüşüyordu. Kalbi, babaannesine karşı Poyraz kadar buz tutmamış olduğundan ailenin sarsıldığı ölüm, onun görüş taleplerine ara ara dönüt vermesini sağlıyordu. Akyel soyadının yaşadığı trajik durum hala magazin gündemindeydi. Koray Akyel, kuzeni Poyraz Akyel'in karısını vurduktan sonra intihar etmişti. Bu haber, kolay kolay unutulmazdı. Magazinciler bile cenazeye gitmiş, Poyraz gitmemişti.

Herkes bir köşesine çekilmiş, yaptıklarının sonuçlarına katlanırken iyileşmeye çalışıyordu. Poyraz'ın babası ara ara Poyraz'ı arıyordu, hatta bir kere ziyaretime bile gelmişti. Poyraz oldukça mesafeliydi ama her aradığında açıyordu. Ona öfkemin bir ömür süreceğini sanıyordum ama artık minnetim bir ömür sürecek, demişti. Öğrenmiştim ki ihtiyaç oluşsa, karaciğerini bana verecekti. Gerçekten verir miydi, ihtiyaç olmadığı için öğrenememiştik. İçim titredi. Eğer ihtiyaç olsaydı ve vermeseydi, belki de ben hiç bunu öğrenemeyecektim, çünkü ölmüş olacaktım.

Belki de artık her zaman tetikte olmamız gerekmiyordu. Poyraz, beni hapşırtan bir toza karşı bile tetikte, üstüme titriyordu ama geri kalan tüm kavgalarını sonlandırmıştı. Herkesin değil, sadece benim kahramanım olmak istiyor gibiydi. Benim bile kahramanım olmasını istemez, onu her yükten muaf tutmak isterdim ama sanırım bunu sağlamaya benim bile gücüm yetmezdi. Bir ömür kahramanım olmaya yeminler etmişti.

"Her şey çok güzel..." derken hızla ona dönüp kolları arasına girdim. Her şey çok güzeldi. Sonunda, güzeldi. Onca gözyaşından sonra, kavga, gürültüden sonra herkes kabuğuna çekilmiş, kendi hayatını yaşıyordu. Ona geri dönebileceğimden bile emin değilken, şimdi kolları arasında hayallerime göre düzdüğü ve ömrümüzü geçireceğimiz evin bahçesindeydik. Bu bahçedeki eşyalar belki değişecekti, puflar eskiyecek yenisi gelecekti, belki çocuklarımız süsleri kıracaktı, belki ışıklar sönecek, yenileri takılacaktı, belki bu ev bile değişecekti, başka bir eve geçecektik ama biz değişmeyecektik. Şimdi kolları arasında, gözlerim kapalıyken, etrafımızda mevsimler, yıllar, eşyalar hatta görünüşlerimiz bile değişiyormuş gibi hissediyordum. Her yılda, her anda, ben Poyraz'ın kolları arasında, Poyraz'ın çenesi zamanla aklar düşen saçlarımın üstünde, ikimizin de gözleri kapalı ve dudaklarımızda bir gülümseme vardı. Bir ömür, işte ancak böyle güzel yaşanabilirdi. Bu adamla ve bu aşkla, her seferinde bir ömür daha dileyerek...

"Sen, çok güzelsin."

Kolları arasından çıktığım gibi ellerimiz yanaklarımızı buldu ve yaşlı gözlerimiz birbirine baktı. Gülümseyişine eşlik etmek, dudaklarımın kontrolünde değildi. Poyraz'ın kontrolündeydi. Ona bakarken, onu duyduğumda, hatta düşündüğümde istemsizce gülümsüyordum.

"Diğer yerleri de görmek ister misin?"

Başımı heyecanla onaylar şekilde salladığımda güldü. Hayallerimin, gözlerimin önüne gelmesine Poyraz sayesinde alışıktım ama her seferinde aynı şekilde heyecanlanıyordum. Elleri, yanaklarındaki ellerime geldikten sonra avuçlarımı öptü ve ısıtmak ister gibi ellerimi ovuşturdu. Ellerime sıcak nefesini üflerken "Üşümüşsün..." deyip yeniden öptü. Tenim soğuk olmalıydı ama hissetmiyordum. İçim sıcacıktı.

"Gel, içeri gidelim güzelim."

Bir elimi tutup parmaklarımızı kenetleyerek aramızda indirirken beni yönlendirmeye başladı. Evin kapısından girdiğim gibi, her yerin mumlarla ve kırmızı güller ile süslenmiş olduğunu gördüm. Gülümseyerek Poyraz'a baktığımda sırıtarak "Merak etme, sonra ben toplayacağım." dediği için güldüm. İşte bu eve bir yardımcı almasına müsaade edebilirdim. Benim hem okuyup hem çekip çeviremeyeceğim kadar büyüktü.

Tüm evin, nasıl da anlattığım gibi olduğunu göre göre, üst kata çıktık. Merdivenler de mumlarla süslendiği için tüm eşyaları loş bir ışık eşliğinde görüyordum ve bu daha güzel görünmelerini sağlıyordu. Poyraz da bazı eklemeler yapmıştı. Merdivenlerin duvarlarında, evin birçok yerinde fotoğraf çerçevelerimiz vardı. Henüz sevgili bile değilken çekilen fotoğraflarımıza bakanlar bile ne kadar âşık olduğumuzu görürlerdi. Henüz kabullenmemişken dahi birbirimize âşıktık. Eklenen yeni fotoğraflarımızda sadece gözlerimizdeki parıltılar artmıştı yoksa gülümsemelerimiz ve gülüşlerimiz hala aynıydı...

Yatak odasına vardığımızda gülümsemem genişlemişti. O gün, yatak odamızdan bahsolunduğu için utanıp o kısmı hızlıca anlatmıştım ama yine de tüm detaylarıyla karşımdaydı. Yatağımıza bakarken içim titredi. Burada uyuyup uyanacaktık. Kaç sabah gözlerimi, Poyraz'ın yatağa getirdiği kahvaltılar ile açacaktım? İleride ise çocuklarımız üstümüze atlayacak, öyle uyanacaktık. Oğlumuz olursa Poyraz'ın gülerek 'dikkat et lan karıma' diye çocuğu üstümden kucağına alıp gıdıklama manyağı yapacağını hayal edebiliyordum, kızımız olursa muhtemelen başının üstünde tepinmesi için başına falan çıkarırdı çocuğu.

Tabii, çocuktan öncesini de çağrıştırıyordu... Çocuk yapmak için belirli münasebetlere girişmemiz gerekiyordu ve o anları da burada yaşayacaktık...

Poyraz "Penguenler!" dediğinde güldüm. O da zihninde aynı yolu gitmiş olmalıydı ki bir yandan duygulanmış gibi gözleri dolu doluydu. Ona döneceğim sırada ardıma geçip kollarını vücuduma sararak engel oldu ve vücutlarımızı bir yöne çevirdi. Boy aynasında, yansımamızla karşılaştığımda gözlerim, hemen gözlerini buldu. Gülümsemelerimizi birbirimize bahşederken loş ışıklar ile aydınlanan yüzlerimize, ne denli yakıştığımıza baktım.

"Benim için yaratılmışsın." deyip omzumun üstünden yanağımı, derin bir nefes alarak öptüğünde gülümseyişim mümkünmüş gibi genişledi ve elim vücudumu saran kollarına gitti ve ben de "Benim için yaratılmışsın." dedim.

Yanağını, yanağıma yaslarken gözleri yeniden yansımamızı buldu. "Seninle tanışmak için doğmuşum..." dediğinde "Sen de varsın diye yaşamışım." dedim.

"Seni görebilmek için bakmışım, her yere. Seni duyabilmek için dönmüşüm her sese. Meğer her nefesi, bir gün seni soluyabilmek için almışım." dedikten sonra gözleri kapandı ve yüzü saçlarıma dönerken derin bir nefes aldı.

Söyledikleri ve söylediklerini destekler temasları, yanaklarımın ıslanmasını sağlıyordu. Gözleri hala kapalı ve burnu saçlarımın arasındayken "Sen varsan var, yoksan yokum." dedi. Saçımı öptükten sonra "Sana mecburum." dedi ve başımın üstünden gözüken alnında kaşları çatıldı Yalvarır gibi fısıldayarak "Benden hiç gitme." dediğinde gülümsemem buruklaştı. Varlığıma minnettar, yok olacağımı sandığı anlara hala tedirgindi. Dokunuşları, her an ellerinde ufalanabilirmişim gibi kibar ama hiç bırakmayacak kadar da güçlüydü. Korkuyordu. Bana bakarken, beni severken, o anları tekrar ve tekrar yaşıyormuş gibi korkuyordu. Ben gözlerim kapalı, ne olduğunu anlayamazken, Poyraz, ailem, arkadaşlarım kapıların ardında her saniyeyi sonuna kadar yaşamıştı. Hala etkilerinden kurtulamıyorduk.

"Seninleyim." diye fısıldadım. Onu yeniden bu ana çağırdım. Burada, onunlaydım. Kolları arasında, güvende. Kötülük ve kötüler, uzaklardaydı. Birileri gitmiş, birileri susmuş, hatta birisi ölmüştü.

Gözleri aralanıp da çenesini yeniden omzuma yerleştirip yanağını yanağıma yaslarken "Öyle korktum ki..." dediğinde hıçkırarak ağlamamak için yanağımı ısırıyordum. İkimizin de gözleri yaşlıydı ama koy vermiyorduk. Biliyordum, birimiz başlarsa diğerimiz hemen uyum sağlayacaktı. Geçtiğimiz günler içerisinde herkes bana destek olmaya çalışmaktan ve o anları yaşamamı istemediklerinden konuyu açmıyordu. Üstüne konuşulmadığı için o günlerde neler olduğunu tam olarak bilmiyordum. Çıkan kaosları ve dramatik anları tahmin edebiliyordum ama detayları bilmiyordum. Poyraz ne kadar korktuğunu şu ana kadar söylememiş olsa da söylemesine gerek yoktu. Her üstüme titreyişimde, karnımdaki dikişler yüzünden her yüzümün buruşmasında, her kâbusumda, gülüşümde, gülümsememde hatta su içişimde bile bana bakan gözleri belli ediyordu. Bu konuda sadece Poyraz'ın ayarladığı psikolog ile konuşmuştum. Travma sonrası stres bozukluğu yaşamamam için haftada üç kere görüşüyorduk. Bana kalırsa Poyraz'ın da görüşmesi lazımdı. Onun için de travma olmuştu. Kenan'ın da bunu Poyraz'a önerdiği duymuştum. Balkondalarken ve ben duymuyorum sanıyorlarken. Önce Koray'a dair ne hissettiğini sormuştu. Poyraz da 'hatırladığım çocukluk halleri için üzgünüm. Bu beni kötü bir adam mı yapar bilmiyorum ama bugünü için üzüldüğüm söylenemez. Az daha benim yapacağım bir şeyi yaşadığı için, üzülemiyorum' demişti. Devamında Kenan, Poyraz'ın da terapist ile görüşmesini önermişti. 'Az daha kendi canına...' demişti ve kalbim titremişti. 'Az daha benim yapacağım' ve 'kendi canına' kısımlarına takılmış, Durulara da sormuştum ama kimse bir şey dememişti.

"Geçti her şey." dediğimde sesim titriyordu. Saçımı öpüp "Geçti." derken daha çok kendisine söyler gibiydi. Kendisini sakinleştirir gibi. "Neyse ki her şey, bizi de alıp götürmeden geçti."

Kolları arasında yavaşça ona döndüm. Bir süredir konuşmayı erteliyorduk ama madem ki vücudum iyileşmek üzereydi ve artık ömrümüzü geçireceğimiz eve geçiyorduk, bir şeyleri konuşup öyle rafa kaldırmamız gerekiyordu.

Gözleri, ona dönen yüzümü takip etti. Yüzümde gezindi. Baktıkça, yanaklarımı, saçlarımı sevdikçe gülümsedi ama "Koray'a dair ne hissediyorsun?" diye sorduğumda saçımı seven eli duraksarken çenesi kasıldı. Her ne olursa olsun, kuzenini kaybetmişti.

"Bunu konuşmayalım."

"Bu konuda sana destek olamadım." dediğimde gözyaşları içerisinde güldükten sonra dudaklarıma, yanaklarıma sayamadığım öpücükler bıraktı. Beni kollarının arasına çekip sımsıkı sarılırken "Sana kurban olurum." derken sesi boğuk çıkmıştı. Titrek bir nefes alıp "Bu konuda bari destek olma güzelim be..." derken hıçkırarak ağlamak üzereydi. "Kendini düşün artık. O adam sana, bize neler yaşattı..."

Sarılışına eşlik ederken "Ama hislerini merak ediyorum." dedim. Bu konuda bile ona destek olmak istiyordum. Bu sebeple şaşkınlıkla harmanlanmış bir duygu yoğunluğu ile sarılıyordu. Belki dışarıdan şaşırtıcı görünebilirdi ama... Gerçekten, en azından kuzeninin çocukluğu için üzüldüğünü anlatsa, ona destek olmaya çalışırdım.

"Hayatım..."

"Poyraz, lütfen..."

İç çekti. "Onu asla affetmeyeceğim ve elimden gelse, ona bunu ben yapardım."

Kolları arasından hafifçe çıkıp yüzüne baktığımda yanaklarımı tuttu. Dudağımın kenarını kemirdikten sonra balkon konuşmasını duyduğumdan beri aklımdan geçen soruyu sordum. "Onu öldürmeye mi çalıştın?"

Gözleri kırpıştıktan sonra ne diyeceğini bilemedi. Boğazımda bir yumru birikirken oldukça zorlanarak daha önemli soruyu sordum. "Kendini mi öldürecektin?"

Sorarken bile ağlamaya başlamak üzereydim. Bu ihtimale, benim artık olmadığım bir dünyada bile karşıydım. Poyraz Akyel, bu dünyanın başına gelmiş en güzel şeylerden biriydi. Bu dünya ona ne yaparsa yapsın, babamın 'Aferin benim oğluma' dediği üzere, bu adam olabilmişti. Nasıl ki o yeşillerimin kapanmamasını istiyor, ben de o güzel teninin asla solmamasını isterdim. Kendi canına kıymayı mı düşünmüştü?

Sessiz kaldığında, gözleri yüzümde geziniyor, kuruyan dudaklarını ara ara diliyle ıslatıyor ve iç çekiyordu. Sessizliğine dayanamayıp "Poyraz, lütfen cevapla." dedim. Sıkkın bir nefes alıp "Öfkemle, korkumla baş edemedim." dedi. O sıra yeniden yanaklarımı sevmeye başlamıştı. Gözleri de temas ettiği yeri sever gibi gözlerimde, yüzümde geziniyordu.

"Kafayı yemiş gibi hissettim. Yaşadıklarını, yaşadıklarımızı hazmedemedim." dedikten sonra yüzlerimizi yaklaştırdı. Dolu gözleriyle bakarken isterik bir sırıtış ile "Bana ölebileceğini söylediler..." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı ve acı içerisinde güldü. "Ada, sen gülebilirsin, sen koşabilirsin, sen uyuyabilirsin, sen çiçeklerini sularsın, yemekler yaparsın, rengârenk giyinir, kedileri beslersin..." dedikten sonra boğulurmuş gibi nefes aldı. "... ama öle de bileceğini söylediler..."

O hıçkırdığında ben de hıçkırdım. Yanağıma düşen her yaşımı baş parmağıyla yakaladığı gibi, hıçkırığımı da yakalayıp beni öptü. Geri çekildiğinde aynı anda burnumuzu çektik. "Yanına kalsın istemedim. Bu dünya senin, bizim olmadıysa onun da olmasın istedim."

"Poyraz..."

"Baban durdurdu." diye itiraf ettiğinde dudağımın kenarını kemiriyor, hıçkırıklarımı tutmaya çalışıyordum. "Durdurmasa yapabilir miydim, böyle bir adama dönüşebilir miydim, bilmiyorum. Baban, senin bunu istemeyeceğini söyledi. Ben de senin aynen bunu söylediğini hatırladım. Seni de hatırlayınca..." dedikten sonra burukça gülümseyip başını hafifçe sol omzuna doğru eğdi ve gözlerimin derinlerine baktı. "... nasıl ki o silahı seni hatırlayarak kaldırdım, seni hatırlayarak da indirdim..."

Yanağımdaki eline sığınırken gözlerim kapandı. Poyraz gözyaşlarımı silerken burnumu çektim. Böyle bir şey yapmasını asla istemezdim. O böyle bir adam değildi. Gözü dönmüş olabilirdi, canı yanıyor olabilirdi ama yine de böyle bir adam değildi. Üstelik kendi kanından birine yapmasını, benim için bile olsa asla istemezdim. Gözlerimi güçlükle araladım. Asla yapmasını istemeyeceğim başka bir şeyi de düşünmüştü.

"Peki kendine..." dedikten sonra bu ihtimale dayanamayıp hıçkırdığımda beni hızla öptü. Ağlayışlarım katlanamıyordu. Gözyaşlarıma yetişemeyecek diye aklı çıkarmış gibi hızla siliyordu. Geri çekilip de alınlarımız birbirine yaslanırken fısıldayarak "Poyraz nasıl... Kendine nasıl bunu yapmak istersin..."

Acıyla soruyordum ama aynı şeyi yaşasaydım, benim de aklımdan geçerdi. Onun yokluğuyla nasıl baş edeceğimi bilemezdim. Öyle kopmaz bağlarla bağlanmıştık ki, birimiz bu dünyadan gitse bile o bağı kopartamaz, beraberinde gitmek ister gibiydik. Poyraz da istemişti işte...

"Bu soruna cevap vermek için şarkı yapabilirdim..." derken alınlarımızı ayırdı. Bir elini benden çekip pantolonunun cebine götürürken gözleri üstümdeydi. O telefonunu çıkarırken yanaklarındaki gözyaşları burukça gülümseyerek sildim. O sıra avucumu öptü. Yeniden telefonuna odaklandığında gözyaşlarını silmek için uzandığım parmak uçlarımdan geri indim. "Tabii, Emre Altuğ benden önce davranmamış olsaydı..." dedikten sonra bir şarkıyı açıp telefonu şifonyerin üstüne koydu. Gözleri bana dönerken şarkının melodisi kulaklarımı doldurduğu gibi gülümsemem genişledi. Bildiğim, sevdiğim bir şarkıydı.

Ellerimi, ellerinin arasına alıp avuçlarımı öptükten sonra boynuna götürdü. Kollarım boynuna sarılırken o da belime sarıldı ve ritim eşliğinde hafifçe dans etmeye başladığında ona ayak uydurdum.

Şarkının sözleri başladığında o güzel sesiyle eşlik ederken, söylediği gibi soruma da cevap veriyordu.

"Neyleyim üç günlük ömrümü?

Bu gönül sensiz hiç güldü mü?"

Yatak odamızı aydınlatan mumların loş ışıkları bedenlerimize yansırken telefondan kulağımızı dolduran ufak şarkı eşliğinde dans ederken şimdi tüm gözyaşları, mutluluk yaşlarına dönüşmüştü. Duygu dolu ama gülümseme barındıran gözyaşları...

"Sevgilim, önüme ölümü..." diye şarkıya eşlik etmeye devam ederken 'ölüm' kelimesiyle birlikte yüzü hafifçe buruşmuştu. Bu kelimeye artık tahammülü yokmuş gibi, içi titremişti.

"Sunsan ben içerim, kendimden geçerim

Senin için senden vazgeçerim

Sunsan ben içerim, kendimden geçerim

Senin için benden vazgeçerim

Şarkının nakarat kısmı geldiğinde gülümseyişlerimiz genişledi. "Ben yağmuru gözlerinde,..." derken gözleri, gözlerimdeydi. Birine baksa, diğerini özlüyormuş gibi bakışları gözlerim arasında geziniyordu.

"Bülbülü dillerinde

Günahı bedeninde..." derken dudaklarını çeneme sürttüğü için içim gitti. "...tanıyıp da sevmişim"

"Dönmüyor yedi cihan, esirin olmuş zaman..." derken çenemden doğrulmuştu. Gözleri dudaklarıma indi ve şarkıya eşlik ederken nefesi dudaklarıma çarpacağı kadar yaklaştı.

"Şarabı dudağından içip öyle sevmişim..."

Yaşlı gözlerimi, onu net bir şekilde görebilmek için kırpıştırırken yüzlerimiz yeniden birbirimizi görebileceğimiz kadar uzaklaştı ama hala o kadar yakındık ki... Nakarat devam ederken şarkıya eşlik ettim.

"Ben yağmuru gözlerindе, bülbülü dillerinde

Günahı bedеninde..." derken burnunu burnuma sürterek geniş bir şekilde gülümsedi. "... tanıyıp da sevmişim

Dönmüyor yedi cihan, esirin olmuş zaman

Şarabı dudağından içip öyle sevmişim..."

Yüzü yeniden geriler ve gözlerime bakarken şarkının sözü gibi her zerresi bunu haykırıyordu. Ben de kalbimin en iyi bildiğini, kulaklarının yüzlerce kez duyduğunu ona yeniden söyledim.

"Seni öyle sevmişim..."

**

Batu, heyecanla masanın üstündeki baharatlıkları, dekor çiçeği ve peçeteleri düzeltirken gözleri, Yeşim'i arıyordu. Henüz gelmemişti ve Batu kafeye giren her kişiyi, Yeşim sanmaktan kalbi çıkacaktı. Her kapı açılışında gülümseyen yüzü kapıya dönüyordu ve biraz önce agresif, deri ceketli, kel kafasında bile dövmelerin olduğu bir adama aşkla gülümsemişti. Adamın, ters bakışları, masaya oturalı on dakika olmasına rağmen hala ara ara Batu'ya dönüyordu. Gelip dövmeye kalkışsa "Abi kız gidince döversin." demek dışında hiçbir şey yapamazdı. Adam, basketbol potasının üstündeki tozları silebilirmiş gibi uzundu.

Yeniden kapı açıldığında ve bu sefer Batu'nun gözlerim özlemle beklediğini gördüğünde "Hah." diyerek kalktı. Yeşim'in gözleri mekânda onu ararken, Batu'yu görmemesi imkânsızdı. Adada mahsur kalmış, uçaklara yardım çağırısı yaparmış gibi elini sallamıştı. Yeşim hafifçe gülerek Batu'ya yaklaşırken, Batu masada beklemeye dayanamamış, Yeşim'e yönelmişti. Yarı yolda onu karşıladı. Elleri, ellerini tutacak gibi oldu ama Yeşim'in gözleri temaslarına indiğinde ellerini çekti. Yine de çok uzaklaştırmadı.

Gülümsemesi heyecanlı bir gülüşe dönerken "Hoş geldin." dediğinde Yeşim de heyecanla güldü. "Hoş buldum." dedi. Birbirlerine bakarken dikkat çekici bir sessizlik oluştuğunda Yeşim, karşısındaki adama aptal aptal sırıttığını fark edip hızla toparladı. Yine de karşısındaki adamın da aynı halde olması içini rahatlatıyordu. Daha doğrusu rahatlatmıyor, kalbinin daha da çarpmasına sebep oluyordu. Hızla tek kaşını kaldırdı. "Garsonsun herhalde. Kapıda karşılıyorsun ya..." dedikten sonra Batu bakmasa yüzünü buruştururdu. Sessizliği bozma çabası heyecanla saçmalamasına yol açmıştı ama Batu saçmalamasına ayak uydurdu. Hep öyle olurdu. Birlikte saçmalarlardı. Biri düşse, diğeri de düşer, rezilliğine ortak olurdu. Biri ağlasa, diğeri de ağlar, biri gülse, diğeri daha sebebini bile gülmeden gülüşüne eşlik ederdi.

"Evet. Size masanıza kadar eşlik edeceğim." diyerek elini ardında, bir masaya kaldırdığında Yeşim güldü ve saçını, kulağının arkasına sıkıştırdı. Heyecanlandığında böyle yapardı. Batu telaşla yakınlarındaki bir masayı gösterdi. "Ama oraya kadar yorulma istersen."

Yeşim gülerek, birkaç masa ötesindeki masayı gösterdi. "Oraya kadar pek yorulmam bence."

Batu da heyecanla gülüp "Ne bileyim." dediğinde gözleri birbirinde gezinirken yine sessizlik oluştu. Bu sefer Batu derin bir nefes alıp toparladı ve masayı gösterdi. "Buyrun hanım efendi."

Yeşim de derin bir nefes alıp "Teşekkürler..." diyerek Batu'nun gösterdiği masaya yöneldi. O sıra omzundaki çanta askısını sıkı sıkıya tutuyordu. Batu hızla kadının ardından geldi ve sandalyesini çekti. Yeşim "Çok ilgili bir müessese." derken Batu "Tabii." dedi ve kadın oturmadan çantasına yöneldi. Çantasını alıp dörtlü masada, oturmayacakları sandalyelerden birine koyduktan sonra kadının arkasına geçip kabanına uzandı. Yeşim yutkunup heyecandan kuruyan dudaklarını ıslatırken Batu'nun kabanını çıkarmak için ardında yakınlaşmasına müsaade etti. O sıra Batu, burnuna dolan kokusunu solumakla meşguldü. Kabanı çıkarsa da ardından eksilmediğinde Yeşim heyecanla gülüp "Ee?" dediğinde Batu toparlamaya çalıştı. Kabanı, çantayı koyduğu sandalyeye asarken sesini temizledi. "Tabii, bu kısmı her garsona yaptırtmazsanız sevinirim." dedi ve sandalyenin ardına geçti. Yeşim kıskanıldığı için gülümserken sandalye ile masanın arasına geçtiğinde, onun için sandalyeyi yaklaştırdı ve Yeşim de oturdu.

Yeşim'in karşısındaki sandalyeye geçerken Yeşim, "Ne münasebet?" dediğinde Batu oturmadan doğrulmayı çabalarken bacakları masaya çarptı. İkisi de gülerken devrilmek üzere olan baharatlıkları tuttular. O sıra elleri temas ettiğinde duraksarlarken gözleri birbirine döndü.

Birbirlerinin yutkunduklarını fark ettiklerinde gülümsediler. Yeşim gözlerini kırpıştırıp garson olduğuna dair şakalarını sürdürerek "Siparişimi almayacak mısın?" diye sorduğunda Batu "Aldım." dedi.

Yeşim kaşlarını kaldırıp "Bana sormadın. Kimden aldın?" dediğinde Batu'nun gülümsemesi genişledi. "Anılarımızdan."

Göz göze kalırlarken garson siparişleri getirdi. Burası sevgililerken de geldikleri bir kafeydi. Yeşim, burasının renklerini, işlek bir sokağa bakmasını, insan gürültüsü de olsa, yaşıyormuşlar gibi hissettirmesini severdi. Buraya her geldiklerinde Yeşim, aynı içeceği, aynı tatlıyı sipariş ederdi. Batu da, Yeşim'in tercih etmese de canının çektiğini bildiği ikinci seçenekleri sipariş ederdi ve birlikte yerlerdi.

Yeşim'in gözleri de masaya koyulan siparişlere döndü. Kendisi için portakal suyu, kestaneli sufle ve Batu için latte ile kızarmış dondurma...

Gülümseyişi genişlerken ne kadar düştüğünü göstermemek için dudağının kenarını kemirme ve dudaklarına hâkim olma gayretindeydi. Ellerini hafifçe çektiğinde Batu da iç çekerek sandalyeyi gösterdi. "Oturabilir miyim?"

Yeşim hafifçe başını salladığında Batu neşeyle oturdu ve dirseklerini masaya yaslayıp yeni başlayan garsonun yanlış koyduğu siparişleri düzletti. Portakal suyunu Yeşim'in önüne uzattıktan sonra tatlıları ortalarına alıp bir tatlı kaşığını Yeşim'e uzattı. Yeşim gülümseyerek kaşığı aldıktan sonra biri kızarmış dondurmadan, diğeri sufleden bir kaşık aldılar ve kendi dudaklarından önce birbirlerine uzattılar. Batu gülümseyerek kaşığa uzanırken gözleri doldu. Bu anıyı yaşamayalı o kadar olmuştu ki, inanamıyordu.

Yeşim de dolan gözlerini sokağa kaçırdı ve sufleyi dudaklarının arasına aldıktan sonra ardına yaslandı. İçeceklerini de yudumladıklarından sonra birbirlerine uzattılar. Yeşim "Hasta falan değilsin, değil mi?" derken Batu'nun içtiği pipete yönelmişti. Şakayla sormuştu, hastalıktan geberse bile onunla aynı içecekten içerdi ama asıl merak ettiği, nasıl olduğuydu. Bir süredir sohbet ediyorlardı, bayıldığına dair bir konu geçmemişti ama hastaneye geldiğinde son zamanlarda birkaç kere bayıldığını söylemiş, Yeşim'i korkutmuştu.

Batu, sormadan yudumlamış olduğu pipetten içeceği yutarak çekildikten sonra güldü. "Değilim," dedikten sonra gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve yamuk bir şekilde sırıttı. "En azından bir hastalığa."

Yeşim'in kalbi hızla çarparken gözlerini kaçırırken burnundan güldü ve sonrasında içeceği yudumlayıp yeniden Batu'ya uzattı. Batu da kendi içeceğini Yeşim'e uzattı. Eller heyecanla içeceklerin bardaklarında dolanırken bir süre sessiz kaldılar. Gözler ara ara birbirine dönüyordu ama nasıl konuşmaya başlayacaklarını bilemiyorlardı.

Batu derin bir nefes alıp dudağını yaladıktan sonra dayanamayıp konuşmaya başladı. "Ben burayı çok seviyorum."

Yeşim'in gözleri Batu'ya döndü. Batu heyecanla gülüp kırık peçeteliği gösterdi. "Ben bu peçeteliği çok seviyorum." dedikten sonra sokağı gösterdi. Senelerdir aynı köşede, aynı simitçi vardı. "Ben bu abiyi, yanık simitlerini çok seviyorum."

Yeşim dolu gözlerle Batu'yu dinlerken gülümsüyordu. Batu iç çekip ısıtıcıya yakın koltukta uyuklayan, kafenin kedisini gösterdi. "Ben Pakize'yi çok seviyorum."

Kedi duymuş gibi uykusunda gerindiğinde ikisi de hafifçe güldüler ve yeniden birbirlerine baktılar. "Ben burasının ayranı naneli yapmasını seviyorum. Kapısının her açıldığında gıcırdamasını seviyorum. Menüsünde yazanların çoğunlukla mevcut olmamasını seviyorum..." derken tedirgin olsa da masada, Yeşim'in eline uzandı. Ellerinin titremesi belli olmasın diye sımsıkı bardağını tutuyordu ama Batu uzandığında, engel olmadı. Batu Yeşim'in ellerini, elleri arasına alırken "Çünkü ben..." diye başladığında Yeşim'in gözleri heyecanla kırpıştı. "... seni..." derken biri "Batu!" diye seslendiğinde ikisinin de kaşları çatılırken sese, sokağa döndü.

"Sonunda yakaladım seni! Nerelerdesin?" diyen bir kız 'Bir dakika' dermiş gibi işaret parmağını kaldırıp hızla kafenin kapısına yöneldi. Batu içinden söverken Yeşim'le göz göze geldiler. Yeşim ellerini çekerken kaşlarını kaldırmıştı. Batu kuruyan dudağını ıslattıktan sonra sıkkın bir nefes aldı ve ne diyeceğini bilemediği için dudakları aralanıp kapandı.

Kız o sıra yanlarına gelmişti. Gözleri bir anlığına Yeşim'e dönse de Batu'ya odaklandı ve gülümsedi. "Niye telefonlarımı açmıyorsun?"

Batu, içinde bulunduğu duruma git gide gerilirken "Çisem..." diye başladığında kız biraz da bozularak "Yağmur." diye düzeltti. Yeşim "Neyse ben kalkayım. Sen Çisem'e, pardon Yağmur'a açıklama yap." diyerek ayaklandığında Batu da oflayarak ayağa kalktı.

Kıza "Müsaade eder misin?" diyerek masa ile sandalyenin arasından çıkarken kız da bir adım geriledi. Elleri, Yeşim'in sandalyesinden aldığı kabanına uzanırken "Bir dur lütfen." dedi. "Yanlış anlıyorsun."

Yeşim kabanı sertçe çekip giyerken gözlerini kıza çevirdi. "Yanlış anladığım bir şey yok."

Batu en azından çantayı tutarken onu iki masanın arasında tutabilmek için karşısına geçti. Elleri ona uzanırken "Fevri davranıyorsun." dedi. Yeşim gözlerini kıza çevirip Batu'yu gösterdi. "Siz takıldınız mı?"

Kız "Evet ama..." diyeceği sırada Yeşim dolan gözleri eşliğinde gülüp bakışlarını Batu'ya çevirdi. "O zaman yanlış anladığım bir şey yok."

Batu, Yeşim'in almaya çalıştığı çantayı ardına doğru uzaklaştırırken sinirle "Ya,..." deyip kıza döndü. "Yağmur'cum, niye sevgilimmişsin gibi davranıyorsun. Ben sana dedim ya, 'kendine iyi bak, bir daha görüşmeyelim' diye. Sen niye hesap soruyorsun bana?" dediğinde kız gözlerini devirdi. "Niye hayatıma giren tüm erkekler böyle?"

Batu sinirle inledi. Sadece bir kahve içmişler, başka bir şey yapmamışlardı. İsmini bile tam olarak hatırlamıyordu ama kız, tekrar tekrar yazıp aramıştı. Batu zaten bu süreçte denediği tüm kadınlarla sohbetten ilerisine gidemiyordu. Sohbet etmeye başladığı gibi, Yeşim'i hatırlıyor, pişman oluyordu. Senelerdir kalbi başka biri için çarpsın diye denemişti çünkü Yeşim için çarpması, attıkça kalbinin sızlamasına sebep oluyordu. Bu acıdan, histen kurtulmaya çalışmıştı ama kurtulamamıştı. Son zamanlarda denemiyordu bile zaten. Başaramadığını fark etmişti. Sonra da Yeşim ile yeniden temas kurmaya başlamıştı zaten ve şu an tek istediği onunla yeniden bir araya gelmekti.

Yeşim "Yağmur'cum..." derken, kızla ilgilenen Batu'nun elinden çantayı sertçe aldı. Batu yüzünü buruşturarak Yeşim'e dönerken çaresizce inler gibi bir ses tonuyla "Lafın gelişi!" dedi. Yeşim, Batu'yu kenara ittirerek masanın ardından çıkarken Batu bileklerini tutup "Ya, bir dinle. Sandığın gibi bir şey yok." dedikten sonra kıza döndü. "Bacım ne olur, anlat. Beni zan altında bırakma."

Kız üfleyerek Batu'yu gösterdi. "Bu öküz benimle bir kahve içtikten sonra hayatta hiç var olmamışım gibi davranmaya başladı." dedikten sonra Batu'ya kötü kötü bakarak kafenin çıkışına yöneldi. Batu "Ama sana güzelce açıkladım!" derken kız elini "Boş ver ya" der gibi sallayıp kafeden çıktı.

Batu, umutla Yeşim'e döndü. "Bak, kız da söylüyor. Hiçbir şey olmadı."

Yeşim dişlerinin arasından "Batu çek ellerini." dediğinde Batu yalvarır gibi baktı. "Gel, konuşalım."

Yeşim sertçe ellerini çektiğinde, Batu tutmaya dirense, canının acıyacağını bildiğinden müsaade etti. Yeşim kapıya yöneldiğinde peşinden giderken tanıdığı garsona hesap için "Dönüp ödeyeceğim." dedi. Garson da başıyla selam verirken burukça gülümsedi ve kafeden çıkışlarına baktı. Senelerdir burada çalışırdı. Ayrıldıklarından beri ikisi de ayrı ayrı gelir, o masada birbirlerinin siparişlerini söyler, dolu gözlerle otururlardı. Seneler sonra yine birlikte geldiklerinde, garson da mutlu olmuştu ama görüyordu ki, yine bir araya gelmeden ayrılıyorlardı.

Sokağa çıktıklarında Batu "Yeşim!" diye seslenerek ardından ilerledi. Yeşim durmayıp sinirli adımlarla ilerlerken Batu'nun ellerini omuzlarında hissetti. Ellerini sertçe ittirirken Batu "Şu kabanı doğru düzgün giy bari! Hava soğuk!" dediğinde bir anlığına duraksayıp yüzüne doğru "Sana ne?" diye bağırdıktan sonra giyinerek ilerlemeye devam etti.

Batu, kolundan tutmaya çalışarak peşinden giderken "Ne demek sana ne?" diye sordu. "Beni ilgilendirmeyecek de kimi ilgilendirecek?"

Yeşim, bir sokaktan sağa dönerken "Bilmem!" deyip yeniden elini ittirdi. "Ben de oturur birileriyle kahve içerim. Belki onlar ilgilenir."

Batu, kolundan tuttuğu gibi kendisine çevirirken dişlerinin arasından "Beni çıldırtma." dedi. Yeşim onu ittirdikten sonra dolu gözlerini silip "Çıldır!" dedi. Yanlarından geçenlerin ilgisi onlara dönüyordu ama umursayacak halde değillerdi.

"Yeşim yapma lütfen. Sen yoktun hayatımda, biz ayrıydık. Çaresizce yokluğunla baş etmeye çalışıyordum işte, başka bir anlamı yok. Yapamadım zaten, bak kız da söylüyor."

Yeşim "Ama denedin!" diye bağırdığında Batu'nun yüzü buruştu. "İllaha konuşturacaksın beni. Sen denemedin sanki!" dediğinde Yeşim'in yüz ifadesiyle Batu'nun kaşları önce kalktı, sonra çatıldı. Sesi kısılırken "Denemedin mi?" diye sordu. Yeşim, Batu'yu tekrar ittirdikten sonra bileğine düşen çantasını omzuna kaldırıp "Benden uzak dur." dedi ve ilerlemeye başladı. Batu, Yeşim karşısından eksilse bile karşısındaki duvardan bir süre gözünü alamadı. Kalbi korkuyla çarparken yeniden peşine takıldı.

"Nasıl?"

Yeşim, Batu'nun tutmaya çalıştığı kolunu çekti. Batu hızla önüne geçti. Yeşim Batu'nun sağından, solundan ilerlemeye devam etmek için yönelip dururken Batu da geriye doğru adımlıyor, önüne geçiyor, ellerini tutmaya çalışıyordu.

"Nasıl Yeşim, nasıl? Ama ben gördüm! Ben seni gördüm!"

Yeşim "Ne saçmalıyorsun?" derken gözyaşlarını silip onu kenara ittirmeye çalıştı. Batu "Bir dur, ne olur." deyip kolunu tuttuğunda öfkeyle ona döndü. Batu "Ben seni bir adamla gördüm." dedikten sonra isterik bir şekilde güldü ama yüzü hızla buruştu. "Ben... Ben sonra denemeye başladım. O yapıyorsa, ben de yaparım, dedim. O unuttuysa, ben de unuturum, dedim."

Yeşim yorgun bir şekilde baktıktan sonra yeniden "Ne saçmalıyorsun?" diye sordu. Batu, Yeşim'in gözyaşlarını silmeye kalkıştığında Yeşim ellerini ittirip bir adım geriledi ve kendi gözyaşlarını sildi. Batu çaresiz bir şekilde elleriyle yüzünü ovuşturduktan sonra ellerini ensesine götürdü. "Yanlış mı anladım?"

"Ne zamandan bahsediyorsun?"

"Senin doğum gününde. Ben hediye alıp kapına gelmiştim, gece vakti. Sen bir adamın arabasından indin. Sosyal medyada da yakın zamanda takipleşmeye başlamıştın."

Yeşim düşünerek baktıktan sonra yüzünü buruşturup gözlerini kaçırdı ve alayla güldü. Başka yöne bakarken kuruyan dudaklarını ıslattı ve ellerini beline götürüp sıkkın nefesini üfledi. "Defne'nin sevgilisiydi." dedikten sonra bakışlarını Batu'ya çevirdi. "Beni eve bırakmıştı."

Batu başını onaylamaz bir şekilde sallarken yüzü buruşmuştu. Yeşim de aynı yüz ifadesiyle başını onaylar şekilde salladı. Batu "Hayır, hayır..." derken elleri saçlarına gitmiş, neredeyse çekiştiriyordu. Ardına dönüp kaldırım taşına tekme attığında Yeşim gitmek için yöneldi ama vazgeçip durdu ve Batu'nun kolundan tutup kendisine çevirdi.

"Aramızdaki fark ne biliyor musun?"

Batu, Yeşim'in yeniden öfke düşmüş gözlerine bakarken pişmanlıkla yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Yeşim tükürür gibi sinirle konuşuyordu ve Batu çok değil, biraz önceki gülüşlerin, gülümsemelerin nasıl bir şey olduğunu hatırladıktan, yeniden yaşayabildiği için duyguyla gözleri dolduktan sonra şimdi yeniden bu bakışlara maruz kaldığı için kalbi sızlıyordu.

"Arkadaşlarım bana da dediler. Batu'yu biriyle gördük, bak duyduk, Batu birileriyle takılıyormuş diye. Hiçbirine inanmadım. Yanlış anlamışsınızdır, dedim. Aramızdaki fark, sen bana inanmamak, güvenmemek için çabalarken ben sana inanmak, güvenmek için çabaladım."

Batu sıkışmış kalbinin eşliğinde korkuyla soludu. "Yeşim ne olur yapma..." derken Batu'nun elinde yalvarmak dışında bir şans kalmamıştı. "Yine başlatma bu döngüyü. Sen bana, ben sana inat edip durmayalım. Bak, karşında inattan, sinirden arınmış bir şekilde duruyorum. Özürse, diliyorum. Özür dilerim..." derken ellerini iki yanında kaldırdı. "Yanlış anladım. Allah da benim belamı versin. Canım yandı, çok yandı, artık yanmasın istedim. Mahvolmuş hissettim, sen de üzül, istedim. Ama ben senden de çok üzüldüm. Kimsede seni bulamadıkça ama bir yandan herkesle de seni hatırladıkça..."

Yeşim başını onaylamaz bir şekilde salladığında, Batu yalvarır gibi baktı. "Özür dilerim. Ulan özür dilerim. Yemin ediyorum kahve içmekten başka bir şey yapmadım. Kahveleri bile bitirmeden kalktım. Her yudum boğazıma sıralandı, yutkunamadım."

Yeşim sessiz kaldığında Batu yanaklarını tutmaya çalıştı ama Yeşim ittirdi. "Yeşim yapma. Tamam, gel ağzıma sıç ama bizi yine aynı döngüye sokma."

"Ben seni başkasıyla görsem bile, gidip denemezdim."

Batu boğulur gibi hissetti. Eli, nefes alma ihtiyacıyla göğsüne giderken kuruyan dudağını ıslattı. "Ama artık deneyeceğim."

Batu'nun çaresiz bir şekilde sokakta gezinen gözleri hızla Yeşim'e döndü. Dişleri arasından "Saçma sapan konuşma." dediğinde Yeşim isterik bir şekilde gülüp ellerini iki yanında kaldırdı. "Neden Batu Bey? Sen gidip sağı, solu, denemişsin. Yapamadığına emin olup öyle bana gelmişsin. Ben niye denemeden, sana geleyim ki? Bir bakalım, belki ben başkasıyla yapabilirim."

Batu bileğinden tutup çektiğinde Yeşim yeniden ittirdi ama Batu bırakmadı. İsterik sırıtışı eşliğinde "Beni deli etme." dediğinde Yeşim başını onaylar şekilde salladı. "Edeceğim."

Batu uyarır ses tonuyla "Yeşim..." dediğinde Yeşim "Beni üzmek istemişsin ya. Bakalım kim daha çok üzülüyor." dediğinde Batu daha yüksek bir ses tonuyla "Yeşim!" diye uyardı.

Yeşim "Bırak!" diyerek elinden kurtulduktan sonra çantasının tersiyle omzuna vurdu. "Bir gideyim, kimseyle yapamazsam, sana geri dönerim, merak etme."

Batu yeniden Yeşim'i tutmaya çalıştığında Yeşim elini çekti. "Dokunma bana!"

"Yeşim yapma lan, yapma işte! Görmüyor musun? Belki de son çıkıştayız. Gidip inatla bir şey yaparsan..." dedikten sonra gözlerini kapatıp sinirle soludu. Sakinleşemeyeceğini fark ettikten sonra gözlerini araladı ama öfkeyle değil, yalvarır gibi konuştu. "Beni bırakmazsan, her nefesimde gururu, inadı siktir eder, senden özür dilerim. Her nefesimde seni yeniden mutlu ederim."

Yeşim "Senin gururun, inadın sınanmıyor ki şu an. Benimki sınanıyor." dedikten sonra alayla güldü. "Ben sana ne yaptım ki? Seneler de geçse, seni bekledim." dedikten sonra sinirle "Mal gibi!" diye bağırdı. "Belki senin gibi denemiş olsaydım şimdiye başka bir adamla..."

Batu hızla Yeşim'in yanaklarından tutup onu öpmeye başladığında gözleri kapanmıştı. Yeşim'in aralık gözleri kırpıştırdıktan sonra gözleri yavaşça kapandı. Kalpleri aynı duyguyla yanarken, yangın saniyeler içerisinde vücutlarını sardı. İşte senelerdir özledikleri gibi, dudakları bir araya gelmişti. Duyguları karman çormandı ama özlem baş gösteriyor, diğerlerini ezip geçiyordu.

Batu, bir süredir alamadığı nefesi, Yeşim'i öperek alırken, Yeşim karşılık vermekten son anda çekindi. Batu'yu sertçe ittirdikten sonra tokat attı. Batu'nun yanağı, tokadın yönüne doğru dönerken gözlerini yavaşça araladı. Yeşim, vurduğu gibi sevmek istedi ama güçlükle geri çekildi. "Bana dokunma." derken bağırmak istemişti ama sesi kısık çıkmıştı. "Bana bir daha asla dokunamayacaksın."

Batu kızarık gözleriyle Yeşim'e bakarken "Seni seviyorum." dedi. Yeşim'in kalbi bile titrerken Batu yutkundu. Titrek sesiyle "Affet beni." dedi. Biliyordu. Yeşim gider de bu sinirle saçma bir şey yaparsa, ne kadar severlerse sevsinler aynı döngüye gireceklerdi. Batu ne kendi inadı, gururuyla, ne de Yeşim'in inadı, gururuyla kendilerine yazık etmek istemiyordu. Bir aptallık yapmıştı, özrünü diliyor, hatta yalvarıyordu.

"Sevme."

"Seviyorum!" diye bağırdı. "Seviyorum, hep sevdim. Ne yaparsan yap, seveceğim!" dedikten sonra bir adımla yaklaştı ama Yeşim geri çekildi. Ellerini arada kaldırırken "Ama yapma..." diye yalvardı. "Bizi yine aynı döngüye sokma. Ben artık seni yaşamak istiyorum. Özledim lan özledim! Sana sarılmak, seni öpmek, seni yaşamak istiyorum!"

Yeşim teslim olmamaya çalışırken "Bunu başkasıyla..." dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. "... hatta başkalarıyla denemeden önce düşünecektin. Bunu..." dedikten sonra öfkeyle bağırmaya başlarken işaret parmağıyla Batu'yu gösterdi. "... özlemini başkalarıyla gidermeye çalışmadan önce düşünecektin!"

Batu Yeşim'in salladığı işaret parmağını tutmaya çalıştığında Yeşim elini sertçe çekti. "Beni seviyorsun."

Yeşim "Hayır." dediğinde Batu "Beni seviyorsun!" diye bağırdı. "Sen de beni hala seviyorsun. Gel yine biz olalım."

"Artık sevmiyorum!" diye bağırdığında bir süre sessiz kaldılar. Birbirlerine bakarlarken Batu yutkunmaya çalıştı ve başını onaylamaz bir şekilde salladı.

"Sana inanmıyorum."

Yeşim "Sana kanıtlayacağım." dedikten sonra burukça gülümsedi. "Ben biriyle deneyeceğim ve başardığımda, anlayacaksın."

Batu bu ihtimale karşı öfkeyle "Ya beni öldürürsün..." dedikten sonra isterik bir şekilde sırıtıp alt dudağını dişledi. "... ya da beni herifin tekine bela edersin. Yapma."

Yeşim "Yapacağım." deyip ilerlemeye başladığında Batu "Yapma!" diye bağırarak kolunu tutmaya çalıştı ama Yeşim öfkeyle ittirip "Benden uzak dur!" dedi. O sıra yanlarından geçen taksiyi görüp adama durması için işaret yaptı. Batu "Seni ben bırakırım." dediğinde Yeşim kahkaha attı.

"Sen artık benimle aynı sokakta bile dolaşamazsın."

Batu "Yeşim, gel sakince konuşalım." dediğinde taksi durmuştu. Yeşim taksinin kapısını açtığında Batu geri kapattı. "Gitme, konuşalım."

"Batu, beni bir bırak!" diye bağırdığında taksi şoförü arabadan indi. "Abla bir sorun mu var?" deyip bakışlarını Batu ile Yeşim arasında gezdirdi.

Batu ağlamaktan gözleri ve göz çevresi kızarmış bir şekilde "Lütfen." dediğinde Yeşim de aynı haldeyken "Gitmeme izin ver." diye soludu. Batu titreyen dudaklarının kenarını ısırıp "Sakinleşince konuşacak mıyız?" diye sordu. Yeşim de sırf bırakması için "Evet." dedi. Batu inanmadığında Yeşim sinirle "Bırak!" dedi.

Batu mantıklı düşünmeye çalışıyordu ama telaşı izin vermiyordu. Yeşim'i tanıyordu, şimdi bırakırsa ona ulaşmakta zorlanacaktı. Ama bırakmazsa da her şey daha da kötüleşecekti. Yeşim'in inadını, öfkesini körüklemek istemiyordu. Yine de gidip de bir an önce bir hataya başvurmasından korkuyordu.

Yeşim bir an önce gitmek, evinde ağlamak istediği için "Lütfen." diye fısıldadığında Batu direnemedi. Yüzünü buruşturup bir adım geri çekildi ve Yeşim hızla kapıyı açtı. Yeşim bindiğinde Batu kapıyı tutup kapatmadan Yeşim' doğru eğildi.

"Ne olur hata yapma."

Gözyaşları eşliğinde, yakın yüzlerine bakarlarken burunlarından soluyorlardı. Bir süre sessizliğin ardından Yeşim kapıyı tutup çekmek istediğinde Batu geri çekildi ve kapıyı kapattı. Taksi ilerlemeye başladığında ellerini ensesine götürüp gözyaşlarıyla gidişini izledi. Kendi kendine "Aptal sikik." diye söylendikten sonra yanında çöp bidonuna tekme attı ve ellerini yüzüne götürüp ovuşturmaya başladı.

Yanlış anlamış, o hisle hata etmişti. Şimdi de Yeşim bilerek hata yapmak ve onları yokuşa sürüklemek üzereydi. Yaparsa, biteceklerdi. Batu "Bitmeyelim..." derken artık duymayan Yeşim'e yalvarıyordu.

"Bitmeyelim..."

**

Bahçeye yağan karı izlerken annemlere "Poyraz'ı arıyorum, sessiz olun!" uyarısı yaptım ve börek sararken daha sessiz konuşmaya başladılar. Asude anne de bu konuda bir hayli gelişmişti. Saliha anne de hamarattı. "Deniz o programın sesini de kıs. Poyraz benim izlemediğimi anlar." dediğimde Deniz sesini kıstı.

Annemler "Ama bak konuyu kaçıracağız." dediğinde babam Deniz'e dönüp "Durabiliyordu ya kızım. Durdursana." dediğinde Deniz gülerek "Oo baba, teknolojiyi öğrenmişsin sonunda." dedi. Bizim yapmamıza uzun bir süre alışamamıştı, şimdi kendi öneriyordu.

Duru, babamın yanına otururken "Öğrendi tabii. Hatta Şerif amcayla Youtube kanalıma 'Damadınıza nasıl eziyet edebilirsiniz?' içerikli video çekeceğim." dediğinde güldüm. Duru internet fenomeni olmaya çalışıyordu. Soyadı sayesinde tanınır biriydi ama içerik üreticisi de olmaya çalışıyordu. Ailemizin yeni derdi de buydu. Onca dertten sonra en büyük derdimizin bu olmasına minnettardım. Hakkımızda çıkan magazin haberlerini böyle dağıtabileceğini düşünüyordu. Yaşadığımız trajik durumun üstünden aylar geçtiğinden, hepimiz normalleşme çabasında bir hayli ilerlemiştik. Duru da işin gırgırına dönmüştü. Abisine kışkırtma videosu çekmek istiyordu. Bu videoyu çekmeye ikna ederken bile kışkırtmıştı ve sonradan 'tüh bir kenara kamera koysaydım keşke' demişti.

Beni de kombin videolarına alet etmeye çalışıyordu ama Poyraz 'karımın güzelliğinden elaleme ne?' cümlesini, birkaç dilde söyleyerek Duru'yu reddetmişti. Fırat da aynı soruyu Duru'ya sorduğunda Duru boş olan yüzük parmağını gösterip "Bizim küçük bir farkımız var." dediğinde Fırat gece vakti nöbetçi kuyumcu bulmak istemişti. Biz gülerek, Poyraz söverek durdurmuştu. 'Kardeşim daha çok küçük, git askere falan, öyle gel' demişti. Fırat askere gittiğini hatırlattığında Poyraz 'git iş bul öyle gel' demişti. Fırat işinin de olduğunu söylediğinde Poyraz onu kovmuştu. Ertesi gün olana kadar Fırat bile şaka olup olmadığına emin olamamıştı ama neyse ki Fırat ertesi gün hala çalıştığını haber vermişti. Teklif bekleyen tek kişi Duru değildi. Cansu da teklif bekliyordu. Yatak odasında çeyiz kutularından yatmaya yer kalmamıştı. Hakan, Cansu'nun abisi ile babasının karşısına cesurca çıkmış, Cansu'yla ciddi düşündüğünü söylemişti. Babası Cansu'nun ev hapsini sonlandırsa da eve girip çıktığı saatlere oldukça dikkat ediyordu. Hakan zaten istiyor olsa da sadece sevgilisini rahatça görebilmek için bile evlenme teklifi edecek kıvama gelmişti. Hatta bizim taktiğimiz gibi, bir gün ansızına direkt evlenmeyi istiyordu. Sabrı kalmamıştı ama Cansu'ya her şeyin en güzelini yapmak için, teklif arayışındaydı. Aklımıza bir şey geldikçe Hakan'ı arayıp söylüyorduk. Güzel planlar genelde Poyraz'dan çıkıyordu. Diğerlerinden daha güzel olan birkaçını Hakan'a önerdikten sonra pişman olmuş, bana bakmış ve "Keşke söylemeseydim, sana yine teklif ederdim." demişti. Poyraz ara ara bana yeniden evlenme teklifi ediyordu. Bazen salata hazırlarken, bazen duş alırken, bazen nevresim sererken, bazen restoranda, bazen markette ama habire... Ayaküstü evlenme teklifi edip duruyordu. Şahit olanlar da ilk defa sanıp alkışlıyorlardı. Ben de ilk defaymış gibi mutlulukla kabul ediyordum.

"Şş, susun." dedikten sonra Poyraz'ı aradım. Bugün doğum günüydü. Zaman yaklaştıkça birkaç kere muhabbeti açılmış, Poyraz kutlamak istemediğini söylemişti ama öyle bir dünya yoktu. Poyraz doğum gününde terk edilmiş, her doğum gününde de annesinin onu terk ettiğini hem hatırlamış, hem de babasının suçlamalarına maruz kalmıştı ama bu yaşı farklıydı... Her çocuk gibi her yetişkin de uğruna masalar kurulmasını, sevdikleriyle kutlamayı hak ederdi. Poyraz ne çocukluğunda, ne yetişkinliğinde bu hissi tatmamıştı. Bugün tatmasını istiyordum. Annesi ve babası da aramızda olacaklardı. Zaten ikisi de kendi sınırlarını biliyor, Poyraz'ın üstüne gitmiyorlardı. Bir köşede olmak, onlara şimdilik yetiyor gibiydi. Poyraz'a da yetiyordu. Annesine kıyasla babasına daha soğuktu ama arada uğramasına ses çıkarmıyordu. Ne zaman kaynaşacaklardı ya da bir gün kaynaşacaklar mıydı, bilmiyordum ama babasının Poyraz'a bakan gözleri hep bulutluydu.

Şimdi de, Poyraz işe gittiği gibi bize doluşmuş, hazırlık yapıyorduk. Çoğu şeyi de hazırlamıştık, akşama az kalmıştı. Hepimiz, her şeyde elimiz olsun istiyorduk. Poyraz, kendisi için kurulmuş sofrada, onu sevenlerle ilk defa doğum gününü kutlayacaktı. Ona aile olmamın üstünden aylar geçmişti ama hala aile hissiyatı onu duygulandırıyordu. O güzel gözlerinin bugün de mutlukla dolmasını istiyordum. O benimkileri doldurup duruyordu.

Birinci dönem bittiği için okulum ara tatile girmişti. Neyse ki onca karmaşaya rağmen, birinci dönemi kalmadan geçebilmiş, hatta tasarım derslerime bile devam edebilmiştim. Yarım dönem sonra, resmen mezun oluyordum. Sonrasında, şimdi sadece cumartesi günleri gittiğim şirkette tam olarak çalışmaya başlayacaktım. Şimdi bile, Poyraz'ın tasarımlarında benim de fikrime danışıyordu. O başarılı adamın elinden çıkan her şeyi ilk gören olmak, üstüne konuşmak ve bunları yatağımızda ya da koltuğumuzda uzanırken, sarmaş dolaş yapmak çok hoştu.

Akşama, Batular da gelecekti. Batu'yu düşündüğüm gibi kalbim sızlamıştı. Bu sıralar pek iyi değildi. O neşeli hali gitmişti. Üstüne çok konuşmamaya çalışıyordu ama birkaç kez dertleşmiştik. Defalarca 'hadi konuşalım' demiştim, susmuştu. Bir gün elinde çekirdek, kolayla kapıma geldiğinde hazır olduğunu anlamıştım. Poyrazlarla da bir rakı masasında dertleşmişlerdi. Yeşim'le yine, ama bu sefer başlamadan bitmişlerdi. Yeşim, yokluğunda Batu'nun başkalarıyla da denediğini öğrenmiş, affetmemişti. Batu da Yeşim'in de yaptığını düşünerek yaptığını söylemişti ama Yeşim kabul etmemişti. Sonrasında ise aynısını yapmıştı. Yapıp yapmadığından emin değildim ama yapmadıysa bile yapmış gibi gösteriyordu. Batu yaptığını düşündüğü ana kadar Yeşim'in peşinden koşmuştu ama başkalarıyla takılmaya başladığını düşündüğü an, peşini bırakmıştı. Ne görüp ne duyarak buna kanaat getirmişti, bilmiyordum. Anlatmamıştı ama yanıldığını düşünüyordum. Yine de Yeşim de bu yanılgıyı kabul etmişti. Batu vazgeçmeden son bir kez sorduğunda, Yeşim başkasıyla denediğini söylemişti. Batu ise o günden beridir, derbederdi. Akşam da Poyraz için gelmeyecek olsa, muhtemelen evine gömülecekti. Onu zorla çıkartmadığımız diğer akşamlarda yaptığı gibi. Kimseyle takıldığı da yoktu. Sadece acısını çekiyordu. Vazgeçtiği de yoktu işte de, inadını bir kalkan gibi giyinmişti yine. Birbirlerine yazık etmişlerdi.

"Hayatım?"

Düşüncelere daldığım için Poyraz'ın telefonu açtığını fark edememiştim. "Aşkım?"

Poyraz güldü ve "Bir tanem?" dedi. Ben de gülüp "Balım?" dediğimde "Balın yesin seni." dedikten sonra iç çekti. "Keşke gerçekten yese." dediğinde kaşlarım kalktı.

"Niye yiyemesin ki?" derken babama baktım. Duru'yla sohbet ediyordu. Zaten öncesini duymadan anlayabileceği bir sohbet değildi ama yine de utanmış gibi hissetmiştim. Tabii böyle utanıyordum da... Poyraz'ın üstüne atlarken hiç utanmıyordum...

Artık birlikte olamamak gibi bir derdimiz de kalmamıştı. Ameliyatın üstünden yeterince zaman geçtiğinde birlikte olmaya başlamıştık. Bir süreden sonra ilk defa birlikte olunca, ilk gecemiz kadar heyecanlanmış, hatta yine özel an kovalayacak gibi olmuştuk ama özlemle birbirimize yapışmadan hemen önce 'boş ver' demiştik. Zaten her anımız özeldi ve sabrımız kalmamıştı.

"Çok yoğunum güzelim. Yoksa gerçekten şu an atlar evimize gelirdim."

"Yoğun musun?" derken dudağımın kenarını kemirdim. "Ne kadar mesela?"

"Akşam yemeğine affını isteyecek kadar." dediği gibi "Ya, hayır!" dedim. Hafifçe gülüp "İstersen gelip yemek yiyip öyle döneyim işlerime. Ama bu sefer daha geç dönmek zorunda kalırım." dediğinde "Geri gitme." diye sızlandım. Ne işi varsa ertelemeli, akşamı boşaltmalıydı. Huylanmasın, diye doğum günü olduğunu ona hatırlatmamıştım. Yoksa bu hazırlığa mani olmaya çalışabilirdi. Gece, on ikiden sonra, elimde bir pastayla karşısına geçmemekte çok zorlanmıştım ama bu akşamın istediğim gibi geçmesi için buna mecbur kalmıştım. Evet, kendi doğum gününü hatırlamıyordu. Onca sene kutlamayınca bu tarih onun için herhangi bir tarihti. Hatta yoğunluğuna bakılırsa bugünü sadece işiyle alakalı belirli toplantıların olduğu tarih olarak düşünüyor olmalıydı.

Çocuk gibi davranışımdan şüphelenmiyor olsa gerekti. Birbirimizi göremeyeceğimiz anlarda çocuklaşıyorduk. Özellikle de yaşadığımız son trajik durumdan sonra daha sıkı bağlanmıştık. O da mecbur kalmadıkça benden uzakta vakit kaybetmiyordu. Hatta ben okula gitmediğim günler, evden çalışıyordu. Bir ara emekli olduğunu, artık tek işinin gücünün benim olduğumu söylemişti ama onu aksine ikna etmiştim. O yeterince çalışmış olabilirdi ama ben iş dünyasına yeni atılmak üzereydim. Mezun olduğum gibi yine dibinde olacaktım zaten. Böylelikle işte ve evde, hep birlikte olacaktım.

"Sevgilim, tatile çıkmadan işleri toparlamaya çalışıyorum. Bu akşam müsaade etsen, ya da istersen kalk sen gel. Gerçekten yarına bir şey kalmasın diye zar zor herkesi sırayla bugün toplantı yapmaya ikna ettim. Şimdi söver gibi 'vazgeçtim' demeyeyim."

Yarın, kış tatiline çıkacak, Uludağ'a gidecektik. Poyraz da bir süre olamayacağı şirkette, bizzat ilgilenmesi gereken işleri halletmeye çalışıyordu. Evet ama gelmeliydi! Gelmek zorundaydı!

"Demen lazım..." dediğimde garipsemeye başlamış olmalıydı çünkü çocuk gibi davrandığımız anlarda bile belli bir noktadan sonra birbirimizi düşünür, ön plana koyar, anlayışla karşılamaya başlardık. Bu bazen bütün gün uzak kalmakla ilgili olurdu, bazen sadece aynı salonda başka bir koltuğa geçmekle ilgili...

"Hayatım, bir sorun mu var?"

Üfledim. "Sorun değil de..."

Kalktığına dair hışırtılar duydum. Gergin bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "Geliyorum hemen. Ne oldu?"

Hızla "Hayır!" dedim. Gelirse her şeyi görürdü. Garipsemişti işte ama iyiye değil, kötüye yormuştu.

Yüzümü buruşturduktan sonra derin bir nefes alıp söylemek zorunda kaldım. "Akşam sana bir sürprizim var."

Hemen doğum gününe yormayabilirdi. Birbirimize sürprizler yapardık. Doğum gününe yorsa bile böyle maaile kutlanacak bir doğum gününe yormayabilirdi ve her türlü sürpriz olacaktı.

Biraz önceki gerginliğinden eser kalmamış bir ses tonuyla "Sürpriz mi?" diye tatlı tatlı sorduğunda gülümseyip perdeyle oynamaya başladım. O sıra gözlerim kar tanelerinin, ağaçlarımızı süslemesini izliyordu.

"Evet. O yüzden gelmen lazım."

İlgiyle "Nasıl bir sürpriz?" diye sorduğunda ses tonundaki muzipliğe gülerken annemler duyup çıkarım yapmasın diye sessiz bir şekilde "Öyle bir şey değil." dedim.

Üzülmüş gibi "Tüh..." dese de sesi keyifliydi. "Daha masum bir sürpriz. Ama eminim çok sevineceksin."

Birkaç saniye sessizlikten sonra "Öyle mi?" diye sorduğunda sesi heyecanlıydı. Ben bir şey diyemeden hızla ekledi. "Biraz ipucu ver."

"Veremem... Kendin görmen lazım."

Yine birkaç saniye sessiz kaldı. Merakla "Göreceğim bir şey mi?" diye sorduğunda sesi heyecandan titriyordu. Niye bu kadar heyecanlandığını anlayamasam da gözlerim, ailesinde, ailemizde gezinirken gülümsedim. Birbirimize karşı heyecanlandığımız doğruydu ama bir başka heyecanlanmıştı sanki. "Evet."

"Sen ciddi misin?"

Kaşlarım kalkarken gözlerim yeniden bahçeye döndü. Niye ona sürpriz yapmama inanamıyordu?

"Evet hay..."

"Ben yanlış mı anlıyorum bilmiyorum ama hemen geliyorum." dediğinde hızla "Hayır." dedim. "Akşam sekizde burada ol sevgilim. Anlaştık mı?"

"Ama gelmeliyim." dediğinde güldüm. O da çocuk gibi diretmeye başlamıştı. "Sekize kadar işlerini tamamlayabildiğin kadar tamamla ve sonra bize gel..." dediğimde yüzümü buruşturdum. Ben de heyecandan pot kırıyordum. Ailesinin burada olduğunu anlamaması gerekiyordu. "Yani bana gel..."

Güldükten sonra iç çekti ve yeniden güldü. Gülüp durmasına ben de gülerken daha hiçbir şey görmeden mutlu olduğu için memnundum. Ne yaptığımı bilmeden onun için uğraşmam onu mutlu etmiş olmalıydı. "Ada, sevgilim, canım benim, ben bir şeyler anlıyorum ama... Umarım yanlış anlamıyorumdur." derken sesi neşe saçıyordu.

"Anlama bir şey." diye kızdım. Belki de doğum günü olduğunu hatırlamıştı. Üstüne düşünmesini istemiyordum. Sırf gelsin diye sürpriz yapacağımı söylemiştim ama oturup düşünüp ne yapabileceğimi tahmin etmesini istemiyordum.

"Akşam gelince görürsün."

"Güzelim sürprizi falan boş ver..." dedikten sonra resmen kahkaha attı. "Geleyim ben... Ya da sen gel... Ya da ortada buluşalım. Ya da dur sen yorulma... Ben... Ben geliyorum."

"Ya Poyraz!" diye kızarken istemsiz bir şekilde güldüm. Kalk, gel, dediğine göre aile kısmını anlamamıştı. "Sakın bak! Sekiz olmadan gelme sakın."

"Ama ben nasıl durayım yerimde..."

"Sakın, diyorum! Az kaldı zaten. Hadi bak işim var benim."

"İşin mi? Karıcım sakın kendini yorma. Ne işin var?"

Kaşlarım kalkarken şaşkınlıkla güldüm. Üstüme titriyordu evet ama bu da biraz abartıydı sanki. "Söyleyemem. Hadi akşam görüşürüz."

Heyecanla "Ben gelip sekize kadar kapıda bekleyeceğim." dediğinde güldüm. "Evimizin bir kilometre çevresine, sekiz olmadan gelirsen bozuşuruz."

"Ama..." dediğinde kızar gibi "Poyraz!" dediğim için gülerek "Peki." dedi. "O zaman... Akşam görüşürüz." dedikten sonra yeniden güldü. Gören de adamı sürprize hasret bırakıyorum sanacaktı. Tamam Poyraz'ın romantikliğinin yanında öküz kalıyordum ama o kadar da öküz değildim... Ben de elimden geldiğince ona sürpriz yapmaya, mutlu etmeye çalışıyordum. Çoğunlukla bohçadaki geceliklerleydi ama olsun...

"Görüşürüz aşkım."

"Seni çok seviyorum." dediğinde gülümsedim. "Ben de seni çok seviyorum."

"Kapatıyorum o zaman... Hatta sen kapat." dediğinde güldüm. "İlk flörtleştiğimiz zamanlara mı döndük?"

"Yok hayatım, benim elim ayağım titriyor. Sen kapat en iyisi." dediğinde "Öpüyorum seni." dedim.

"Ölüyorum sana!"

Gülümseyip "Görüşürüz." dedikten sonra telefonu kapattım. Telefon ekranına bakarak da bir süre gülümsedim. Resmen heyecandan eli ayağına dolanmıştı. Bu adam mutlu olmayı da, tüm sürprizleri de hak ediyordu...

Poyraz'ı ön bahçe kapısında karşılamak üzere evden çıkmadan önce kapının yanındaki boy aynasından yansımama baktım. Poyraz'ın tasarladığı elbiselerden birini giymiştim. Dar bir elbise olduğu için benim bile alt göbeğim hafifçe çıkmıştı. Oysaki, bu görüntü oluşmasın diye sabahtan beri suyu bile az içmiştim. Ameliyattan sonraki süreçte, hareketsiz kaldığım bir dönem olmuştu. Sonra da ilk zamanlar gücümü toplamak için sağlıklı beslenip durduğum, daha doğrusu etrafım tarafından zorla öyle beslendirildiğim için keyfimce yediğim bir dönem içerisindeydim. O dönemler yiyemediğim her şeyi şimdi yiyordum. Kilo almış olmalıydım.

Kıyafetimi değiştirip değiştirmemek arasında kalırken yaklaşan araba sesini duyduğum için hızla "Hazır olun!" deyip kapıyı açtım. Ön bahçenin otomatik kapısından giren Poyraz'ın arabasını ve Poyraz'ı görürken gülümseyerek dışarı çıktım ve kapıyı aralık bıraktım. Sadece iki dakika dışarıda duracak olsam da hava karlı ve soğuk olduğu için omzuma attığım kabanım kaymasın diye omuzlarımdan tutarken Poyraz'a doğru ilerlemeye başladım. Saat tam sekizdi. Sekizi bir bile geçmiyordu.

Rastgele hızlıca park ettikten sonra arabadan indi. Göz gözeyken yüzünün, ne denli ışıldadığına baktım. Gözleri bile gülerken hızla yanıma vardı. Parlayan bakışları heyecanla yüzümde dolandı. Kollarını vücuduma sarıp ayaklarımı yerden kestiğinde gülerek ben de kollarımı boynuna sardım. Sıcak, sımsıcak bir selamlaşma olmuştu...

Beni döndürecek gibi olduktan sonra vazgeçip telaşla "Pardon, pardon..." diyerek indirdi. Eli karnıma gittiği gibi gülüp "Acımıyor." dedikten sonra yanağını sevdim. Artık acımıyordu, aylar geçmişti. Sadece izleri kalmıştı.

"Başın falan dönmedi, değil mi?" dedikten sonra doğrulup saçlarımı, yanaklarımı sevdi. Ben "Yok, iyiyim." dediğimde gülümseyip alnıma yöneldi ve derin bir nefes alarak öptü.

Ellerim, yanaklarımı tutan ellerine giderken ben de gülümsedim. "Ama güzelim sen..." dedikten sonra geri çekilip omzuma attığım kabanımı giydirmeye başladı. "Sen niye böyle çıktın?"

Sitemle sorsa da gülümseyip duruyordu. "Poyraz'cım iki dakikalığına sadece..." derken yönlendirmeleriyle kabanımı giydim. Boğazıma kadar tüm düğmeleri kapatırken gülerek ardımızı gösterdim. "Eve gideceğiz ya zaten?"

Boynundan atkıyı çıkarıp benim boynuma doladığında kokusu burnuma dolarken gülümsedim. Boynumdan geri çekildiğinde elleri, sarılmak ister gibi hareketlendi ama havada çaresizce dolandı. Elleri yumruk şeklini alıp gevşerken ne yapacağını bilemez gibi kahkaha attı. "Seni çok fazla sevmek istiyorum şu an ama dokunamıyorum..."

Ben de kahkaha atarken "Neden dokunamıyorsun?" diye sordum. Aylar geçmişti. Yatakta, dokunabildiği çok ana şahit olmuştum. Şimdi sarılırken mi çekiniyordu?

Sırıtışında alt dudağını ısırırken dolu gözlerle baktı. "Hadi, söyle hemen." dedikten sonra başını onaylar şekilde sallayıp güldü. "Gerçi ben anladım gibi."

Kaşlarım kalkarken "Anladın mı?" diye sorduğumda geniş bir şekilde gülümseyip gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Yani,..." dedikten sonra heyecanla iç çekti. "... umarım anlamışımdır."

Aklından geçenleri bilmediğim için file vermemeye çalışıp "Kendin gör." dediğimde hızla başını onaylar şekilde salladı. Elinden tutup eve yönlendirdiğimde heyecanla "Fotoğraf mı?" diye sordu. "Gerçi fotoğraf denilmez. Neydi? Ult..."

Kar birikintisi yüzünden varlığını göremediğim bir taşa takılıp düşecek gibi olduğumda hızla beni tuttu. Endişeyle kendisine çevirirken "İyi misin?" diye sordu. Beni doğrulturken "İyiyim, bir taş sadece." deyip yanağını sevdim.

"Canım sen iyi misin? Biraz..." dedikten sonra güldüm. "Garipsin."

O da gülüp "Çok iyiyim." dedikten sonra biraz önce çarptığım taşa tekme atarak uzaklara gönderdi. "Uzak dur lan karımdan."

Şaka yapıp yapmadığını anlayamazken kahkaha attığımda onun da gülüşü sürüyordu. "Bu bahçeyi dümdüz edeceğim. Ayağına hiçbir şey takılamayacak."

Başımı onaylar şekilde sallayıp gülerken "Peki." deyip yeniden eve yöneldim. Evin kapısına çıkan merdiveni çıkmaya başladığım gibi kolumdan tutup "Dikkatli ol aşkım." dediğinde gözlerim irileşerek üç basamaklı merdiveni gösterdim. "Kocacım, buradan düşsem bir şey olmaz herhalde artık."

"Olur." dedikten sonra kollarını vücuduma sardı ve birlikte merdivenleri çıktık. "Düşme. Niye düşesin? Sen zaten sakarsın. Bence ben yokken çok hareket etme." dedikten sonra hızla ekledi. "Neyse, ben hep olacağım zaten."

Şaşkınlıkla gülerken kapıyı açıyordum. "Canım, gelirken kafana bir şey mi düştü?"

O da gülerken benimle eve girdi. "Yoo. Niye?"

Normal değildi. Her zaman çok düşünceli, her zaman üstüme titrer bir hali vardı ama üç basamaklı merdivenden düşmemden de korkmamalıydı.

Sürprizimize doğru yol aldığımız için onun garipliği hakkında konuşmak yerine gülümseyerek önüme döndüm ve onu salona yönlendirdim. Onun ise gözlerini hala üstümde hissediyordum.

"E hadi, göreyim."

"Sabret..." derken salona girdiğimiz gibi "Sürpriz!" diyen sesler yükseldiğinde duraksadık. Her yerden sevdiğimiz, ailemiz elinde konfetilerle çıkıp bizim üstümüze patlattığında Poyraz gülerek bana döndü.

"Onlara da mı söyledin?" derken benim de vücudumu, kendisine çevirdi. Gözleri heyecanla bir etrafında, bir benim üstümde gezinirken herkes "İyi ki doğdun!" demeye başladığında ben de "İyi ki doğdun aşkım!" diyordum. Yüzündeki gülümseme yavaşça azaldı. Onun gibi, benim de gülümsemem donuklaşırken kaşlarım kalktı.

"Doğum günü." dedikten sonra etrafına baktı. Birkaç saniyenin ardından yeniden bana baktı ve o da kaşlarını kaldırıp iç çekti. Artık pek gülümsemiyordu. "Doğum günüm için mi?"

Gülümsemeye çalışıp "Evet." derken tedirgindim. Hoşuna gitmemiş gibiydi.

Asude anneler Poyraz'ın yüz ifadelerini yakından göremiyordu. Poyraz onlara sırtını dönmüştü. "Sadece bu mu?"

Anlayamayarak "Poyraz ben..." dediğimde Poyraz'ın yutkunmaya çalıştığını fark ettim. Gözleri kızarmıştı ama saniyeler içerisinde kırpıştırıp gülümsedi ve bana sarıldı. Sarılışına eşlik ederken iç çektim. Boynuma doğru "Teşekkür ederim..." dediğinde gülümseyişim samimi bir hal almıştı. Gerçekten teşekkür ediyor gibiydi ama ilk tepkisinin nedenini anlayamamıştım. Belki de çok duygulanmıştı.

Geri çekildikten sonra etrafına, ailemize döndü. Poyraz'ın onlara dönmesiyle yeniden yüzler gülmüştü. Duru patlamayan bir konfetinin ucunu koparıp içindeki şeyleri Poyraz'a doğru fırlatırken gülerek "İyi ki doğdun abi!" dedi. "Sen de bir günlüğüne şirkette benim masamda oturabilirsin!"

Poyraz da, Duru'nun doğum gününde böyle söylemişti. Patron koltuğundan sonra Duru'nun her şeyi pembe odasını ne kadar isterdi bilmiyordum ama kardeşine gülüp yanağından bir makas aldı. Gergin vücudunu, ardından izlerken içim içimi kemiriyordu. Ne sanmıştı da şimdi bir yanı üzülmüştü?

Deniz, mutfaktan ardıma gelip pasta tabağını bana uzattığında gülümsemeye çalışarak aldım. O sıra Poyraz herkesle sarılmıştı. Babam onu bana çevirdiğinde gülümseyerek oluşan dairede ortaya doğru adımladım. Poyraz da yaklaşırken gülümsüyordu. Mumları yanık pastayı ona doğru kaldırırken "Bir dilek dile." dedim.

Poyraz gözlerime bakarak yaklaştı ve tam karşımda durdu. Pastaya doğru eğilirken hala bana bakıyordu. Her ne diliyorsa, benimle ilgili gibiydi. Ben onundum, o benimdi. Hala niye beni diliyordu? Belki de bir ömür ayrılmamamızı diliyordu... Ben de her dilek hakkımı bundan yana kullanıyordum. Doğum günümde de onu dilemiştim, yerine gelmişti.

Dolu gözleri eşliğinde mumlara üflediğinde alkışlar yükseldi. Doğrulurken gülümseyişi genişledi. Biraz önce her neye üzülmüş olursa olsun şimdi yeniden mutlu görünüyordu. Üflediği ilk pastaydı... Gözleri pastaya döndü. "Sen mi yaptın?"

"Senin de benim doğum günümde yaptığın gibi." dediğimde gülerek yeniden gözlerime baktı ve iç çekti. Eli yanağıma gelip severken "Tam olarak onun gibi değil." dedikten sonra çenesinin ucuyla pastayı gösterdi.

"Seninki pastaya benziyor hayatım."

Gülerek "Seninki de fena değildi." dediğimde pastayı Deniz'e uzatacakken "Dur canım." dedi. Pastanın üstündeki mumları aldığında gülümsedim. Ben de, doğum günümde öyle yapmıştım. Onun yaptığı pastanın mumlarını, saklamıştım. Şimdi o da aynısını yapıyordu.

"Duru bir peçete getirirsene abicim." dediğinde Duru, söylenecek gibi oldu ama sonra "Neyse, doğum günü çocuğusun. Ricaların, emir sayılır." deyip ayaklandı. Poyraz ardından "O zaman o sosyal medyayı bırak." dediğinde Fırat gülerek "Sosyal medya sağ olsun, artık dilek hakkını 'Fırat'ı bırak' diye kullanmıyor." dedi. Hepimiz gülerken Deniz elimden pastayı aldı. Poyraz yeniden bana sarılmak için kollarını vücuduma sararken kulağına doğru "Her şey yolunda mı?" diye fısıldadım. Sol omzundan çekilip sağ omzuma doğru sarılırken "Evet hayatım. Çok teşekkür ederim." diye fısıldadı o da. Herkes hediyelerini ayarlarken geri çekildiğimizde yanaklarını tuttum ve yüz ifadelerini anlamaya çalıştım.

"O zaman niye başta üzüldün?"

Başını onaylamaz bir şekilde sallayıp "Üzülmedim." dediğinde 'yapma' der gibi baktım. "Söyle, hadi."

Birkaç saniyenin ardından beni kandıramayacağını anlayıp "Gerçekten, teşekkür ederim. Şu an çok mutluyum sadece..." dedikten sonra iç çekip gülümseyerek başını salladı. "Başka bir şey sanmıştım."

Gözlerim, gözlerinde takıldıktan saniyeler sonra anladım. Üstüme titreyişi, bu kadar heyecanlanması, söyledikleri... Hamileyim, sanmıştı. Hamile olduğumu söyleyeceğimi, sürprizin bu olduğunu sanmıştı...

Anladığımı fark edip hızla yanaklarımdan tutarak yanaklarımı, alnımı öptü ve gülümseyerek geri çekildi. "Benim hatam, aklım oraya gitti hemen. Sorun yok, ben saçmalamadım." dedikten sonra alınlarımızı birbirine yaslayıp "Ben mutluyum." dedi. Beni ikna etmeye çalışıyordu çünkü üzüldüğümü görmüştü. Ne kadar mutlu olduğunu görmüştüm ve şimdi, mutluluğunu ondan geri almışım gibi hissediyordum ama öyle değildi. Bir yanlış anlaşılma olmuştu sadece... Tatsız bir yanlış anlaşılma olmuştu hem de... Yine de tepkileri o kadar güzeldi ki, yanlış anlaşılma olmamasını dilerdim. Daha emin olmadan, benden duymadan bile o hale geldiyse, ağzımdan da duysa, hatta ultrason görüntülerini göstersem, kim bilir ne hale gelirdi...

"Poyraz ben üzgü..."

"Saçmalama sevgilim." dedikten sonra yanaklarımı sevdi. "Seninle ne alakası var? Ben kendi kendime gelin güvey..." dedikten sonra bu cümlenin de beni üzeceğini düşünmüş gibi sustu ve yeniden yanaklarımı öptü.

"Gerçekten, sorun yok. Her şey çok güzel..." deyip gülümsediğinde ben de gülümsemeye çalıştım. "Bir gün sürprizim o olacak." dediğimde gülümseyişi genişledi ve bir elimi tutup dudaklarına götürdü. Elime hoş bir öpücük bahşettikten sonra "Varlığın bana her gün sürpriz, her gün armağan." dedi.

Batu "Ama biz de varız!" dediğinde gülerek ona döndük. Normalde fazla konuşmamayı tercih ettiği için sesi çıktığı gibi ona dönmüştük. Batu'nun normali, az konuşmak değildi tabii... Bu sıralar böyleydi ve ne kadar süreceğini bilmiyor, onun için endişeleniyorduk. Yeşim'le konuşmaya çalışmayı bile düşünmüştük ama Batu istememişti.

"Ne aldın lan?" derken Batu'nun uzattığı hediye kutusunu aldı. Batu "Borcam." dediğinde gülüştük. Hediye paketinin içerisinden gerçekten borcam kutusu çıktığında gözler Batu'ya döndü. "Yengem bana yemek yapsın diye." deyip beni gösterdiğinde Kenan "Poyraz'ın doğum günü ya kardeşim." diye hatırlattı ama söverek ya da hakaret ederek hatırlatmıyordu. Bu da Kenan'ın, Batu'ya karşı anlayışlı yaklaşma tarzıydı. Birbirlerine böyle anlarda yapabildikleri kibarlık, sövmemekti.

Poyraz borcam kutusunu da açtığında içinden başka bir şey çıktığı için yeniden güldük. Batu, "Şaşırtmayı severim." dediğinde gülümseyerek ona baktım. Ruhsuz gibi dolanırken bile arkadaşının doğum günü için şakalaşmaya çalışıyordu.

"Merak etme, yengen yine de yapar sana yemek."

O da gülümseyerek bana baktı. "Yengem de yengem."

Poyraz, borcam kutusundan çıkan ayakkabıya bakarken "İyiymiş kardeşim." dedikten sonra kutuyu, konsolun üstüne koyup teşekkür ederek sarıldı. Sırayla herkes hediyelerini verirken annemler de Poyraz'a yeni bir saat hediye etmişlerdi.

"Oğlum baktık, biz taktık diye her şeye onu kullanıyorsun, bari çeşit olsun, dedik." dediğinde gülüştük. Poyraz da açık renk saate bakarken "Bu çok iyi oldu." dedi.

"Merak etme oğlum, bayram, seyran her şeyde sana saat alacağız."

Poyraz şakayı bırakıp gülümseyerek sarılırken "Düşünmeniz yeter." dedi.

Sıra Poyraz'ın annesine geldiğinde, annesi çekinerek hediyesini uzattı. Poyraz kibarlıkla gülümseyip hediyeyi eline aldıktan sonra daha bakmadan "Teşekkür ederim." dedi. Diğer herkese sulanıp hemen hediyeyi açabiliyor, hatta açarken "Ne aldın?" diye sorabiliyordu ama annesine mesafeliydi. Dolu gözlerle Poyraz'ı izliyordum. Aslında... Belki de hayatı boyunca en çok bugün hediye alıyordu. İlk doğum günü hediyeleri... Ona en büyük hediyeyi verdiğimi sanmıştı ama vermemiştim. Hamile değildim ve Poyraz'ın tepkilerini gördüğümde, gerçekten hamile olmak istemiştim. Aylar geçmiş, yaşadıklarımızla da birlikte ilişkimiz bir hayli ilerlemiş, güçlenmişti. Mezun olmama da az vardı. Belki de... Belki de çalışmalara başlayabilirdik. Bunu şu anki duygu yoğunluğumla değil de daha objektif bir şekilde düşünebildiğimde, Poyraz'la konuşacaktım.

Annesi "Umarım beğenirsin." dedikten sonra iç çekerek gülümsedi ve Poyraz'ın açmasını bekledi. Büyük bir kutuydu. Poyraz, bir şey düşmesin diye zigon sehpaya yasladıktan sonra kurdeleyi çözüp kutunun kapağını kaldırdı. İçinde bir sürü şey olduğunu görebiliyordum ama detayla göremiyordum. Ayıp olmasın diye yaklaşıp öyle bakmadım. Nasıl olsa, gece birlikte yeniden bakardık.

Poyraz gözleri kutunun içindekilerde gezinirken "Bunlar..." dediğinde annesi dolu gözlerle baktı. "Bugüne kadarki doğum günlerinde senin için aldığım küçük hediyeler..."

Poyraz'ın da dolu gözleri annesine döndü. Yutkunmaya çalıştığını ama başaramadığını adem elmasından anladım. Çenesi kasıldı. Annesi de titreyen dudaklarıyla gülümsemeye çalıştı. Poyraz, ip ile birbirine bağlanmış mektupları tutup kaldırdığında sorar gibi kaşlarını kaldırdı. Sesle sormuyorsa, ağlamak üzereydi.

"Her sene yazdım. Belki okumak istersin." dedikten sonra burnunu çekti ve oğluna saramadığı ellerini, kendine sarıp hafifçe omuz silkti.

Poyraz bakışlarını mektuplara çevirdikten sonra dudağının kenarını kemirdi ve iç çekti. Mektupları da kutunun içerisine koyduktan sonra kapağını kapattı. Muhtemelen her birine, başka bir zamanda bakmak istiyordu. Şimdi kalabalığın içerisindeydi. Gözleri yeniden annesini buldu.

"Teşekkür ederim." dediğinde annesi başını onaylar şekilde salladı. Poyraz da kuruyan dudağını ıslatıp başka birine yöneleceği sırada yüzünü hafifçe buruşturdu ve koy vererek annesine yöneldi. Annesi de hıçkırarak ona yönelen oğluna sarıldığında ellerim dudaklarıma gitti. Hıçkırıklarımı hapsetmeye çalışırken gülümseyerek onları izliyordum. Annesi de ağlayarak yanağını oğlunun onun için eğilmiş vücudunda, omzuna yaslarken yaşlı gözlerle bana bakıyordu. Oğlu ona, o da bana teşekkür ediyormuş gibiydi. Bugüne onu da dâhil ettiğim için... Nasıl etmezdim ki? O sevdiğim adamı doğurmuştu. O olmasa, ben bugün bu kadar mutlu olamazdım...

Birkaç dakika sonra ayrıldıklarında o süreyi herkes sessiz geçirmişti. Hatta rahatsız olmasınlar diye başka şeylerle ilgilenmeye çalışmışlardı. Poyraz elinin tersiyle ıslanan gözlerini sildikten sonra annesininkileri de silecek gibi oldu ama hafifçe yönelmiş eli, vazgeçti. Zaten sarılarak yeterince adım atmıştı, daha fazlasını henüz istememiş olmalıydı.

Annesi mutlu bir şekilde geri çekilip kendi gözyaşlarını silerken sıra babasındaydı. Anne ve babasını sona bırakmıştı. Ben hediyemi daha sonra vereceğimi söylemiştim zaten. Baş başa kaldığımızda verecektim.

Babası tedirgin bir şekilde "İyi ki doğdun." dediğinde Poyraz alayla karışık bir sitemle 'gerçekten böyle mi düşünüyorsun?' der gibi bakıp başıyla teşekkür etti. Elindeki küçük kutuyu Poyraz'a uzatırken elleri titriyordu, gözleri dolu doluydu. Poyraz "Gerek yoktu." diyerek kutuyu aldıktan sonra iç çekti. Ne hissedeceğini bilemiyor olmalıydı ama biliyordum, küçük Poyraz şu an içinde bir yerlerde gülücükler saçıyordu.

Kutuyu açtığında Poyraz'la birlikte özel çizim kalemleri olduğunu gördük. "Seneler önce, mesleğe ilk baş koyduğunda vermem gerekirdi belki ama... O güzel tasarımlarının birkaçının bu kalemlerle çıktığını bilmek, beni çok mutlu eder."

Poyraz buna dair bir vaatte bulunmasa da kibarlıkla gülümseyip "Teşekkür ederim." dedi ve kutuyu, diğer hediyelerin üstüne koydu. Sarılmadılar ya da sarılmaya kalkışmadılar ama gözleri birkaç saniye birbirlerine baktı. Poyraz derin bir nefes alıp bize döndükten sonra gülümsedi.

"Hepinize teşekkür ederim. İyi ki geldiniz..."

Herkes sevecenlikle dönüş yaparken yanına ilerlediğimde elini bana uzattı. Elini tuttuğumda beni çekip alnımı öptü. Ardından onu masaya yönlendirdim. "Hadi o zaman yemeğe!"

Batu "Sonunda." dediğinde gülerek ona baktık. O da gülüp Poyraz'ın kolunu sıvazladı. "Keki ben yaptım kardeşim."

Duru "Yalancı abim benim. Keki ben yaptım ya." dediğinde masaya yöneliyorduk. Poyraz Duru'ya bakarken Batu oflayıp "Tamam, poğaçaları ben yaptım." dedi. Annem araya girip "Oğlum onu sanki ben yaptım diye hatırlıyorum ama, çok ısrarcıysan sen yapmış ol." dedi.

Batu "Tamam o zaman böreği ben yaptım. Bu sefer kesin bilgi." dediğinde Asude anne "Valla hayatımda ilk defa börek yaptım, kimse elimden alamaz." dediğinde güldük.

Poyraz, herkes konuştukça, konuşan kişiye bakıyor, gülümsemesi genişliyordu. Batu "Kurab..." dediği gibi araya girip "Buna Poyraz zaten inanmaz, nasıl yaptığımı biliyor." dediğimde Poyraz'ın gözleri bana döndü. Masaya varmıştık. Dolu gözlerine bakarken neye duygulandığını anlayabiliyordum. Masada Batu'nun saydığı, saymadığı her şeyde sevdiklerinin, onu sevenlerin eli olduğunu fark etmişti. Benim her yaş günümde, yanlarında oldukça ailem tarafından kurulan masa, onun için ilk defa kurulmuştu.

Bana bakarak "Teşekkür ederim." dediğinde parmak uçlarımda yükselip yanağını sevdim. "Teşekkür edip durma." diye ona hatırlattım. "Buradaki kimse bunu teşekkürün için yapmıyor. Aileler, teşekkür etmez. Sadece sever." dediğimde gülümsemesi genişledi ve gözleri ağır bir şekilde kapanıp açılırken iç çekti.

"Eğer bir kere daha teşekkür edecek olsaydım ..." dedikten sonra güldü. Başımı sağ omzuma doğru hafifçe eğip gülerek ona baktığımda konuşmaya devam etti. "... bana aile olmayı öğrettiğin için teşekkür ederdim."

"Allah'tan teşekkür etmiyorsun." dedikten sonra yanağını öptüm. "Ben de şimdi sana teşekkür etmeye başlarsam, sabaha kadar yemek yiyemeyiz ve bize hiç börek kalmaz." derken Batu'yu gösterdim. "Bak, şimdiden bitme tehlikesi başladı."

O da gülerken sandalyemi çekti ve masaya oturduk. Aile sohbetleri eşliğinde geçen saatlerden sonra koltuklara geçtik. Poyraz'ın kolunun altındayken kiminle sohbet ettiğimiz ve konular hızla değişiyordu. Kalabalık olunca böyle oluyordu. Sağımızda oturan ve pek sesi çıkmayan Batu, "Nasıl lan?" diyerek ayaklandığında gözlerimiz ona döndü. Kenan da Batu gibi ayaklanırken Poyraz omzumu sevdikten sonra kolunu benden çekip ayağa kalktı.

"Ne oldu lan?"

Batu, telefona bakarken donakalmıştı. Gözlerini üstümüzde gezdirdikten sonra "Şey... İyi akşamlar. Elinize falan sağlık... Poyraz, tekrardan iyi ki doğdun kardeşim." dedikten sonra kapıya yöneldi. Ben de ayaklanırken Kenan, ben, Poyraz Batu'nun peşine takıldık. Batu'ya seslenerek durdurmaya çalıştık. Ön bahçeye çıktığımız gibi kendisini verandaya atıp daha fazla ayakta duramıyormuş gibi sandalyeye oturdu.

O sıra Poyraz, Batu'nun sarkan elinden telefonu olup "Ne oluyor oğlum sana?" diye sordu. Kenan'la ben iki yanına geçip telefonda ne gördüğünü anlamaya çalıştık. Açık ekranda gördüğümüz şeyle birbirimize baktık. Ben dudaklarımı ısırırken Poyraz'la Kenan sıkkın bir nefes aldı.

Kenan "Seni denemek için..." diyeceği sırada Batu sinirle beni gösterdi. "Bak Ada var, sana küfretmek istemiyorum. Ama senin şom ağzını sikeyim." dedikten sonra elleriyle yüzünü ovuşturdu. Tansiyonu düşmüş gibi eli ayağı titriyordu.

Kenan "Lan oğlum ben ne bileyim..." derken çaresiz bir şekilde bize baktı. Ne bileyim, gerçekten gidip tek taş ile gönderi paylaşacağını, demek istemişti ama diyemedi. Kenan, Batu'nun aklı başına gelsin diye defalarca bu konuda şaka yapmıştı ama artık şaka değil miydi?

Poyraz "Lan manyak mısın? Yapmaz böyle bir şey. Yine birbirinizi kudurtmaya çalışıyorsunuz, olan tek şey bu." dediğinde ellerini yüzünden çekip Poyraz'a baktı.

"Yapmaz mı?"

Poyraz da emin olamayıp "Yapar mı?" diye sorduğunda Batu ciğerindeki tüm nefesi üfledi. "Bilmiyorum." dedikten sonra bizlere baktı. "Yapar mı?"

Ben de dudağımın kenarını kemirip "Bilmiyorum." dedim. Ona umut vermek istemiyordum. Bir süredir iletişim halinde değillerdi. Yeşim'in en son, Batu'ya karşı hoş duygular beslemediği kesindi. Gördüğüm kadarıyla birbirlerine âşıklardı ama Batu'ya çok öfkelenmişti. Bu öfkeyle kalkıp yapar mıydı yoksa yine Batu'nun canını mı yakmaya çalışıyordu, bilmiyordum.

Batu ağlamak üzereymiş gibi "Aklımı kaçıracağım." deyip ayağa kalktı ve yumruklarını sıkarak bahçe kapısına yöneldi.

Poyraz, Batu'nun kolunu tutarak "Nereye?" diye sorduğunda Batu kolunu çekip "Bilmiyorum." dedi. Huzursuz bir şekilde birbirimize baktıktan sonra Poyraz'a "Siz onunla gidin isterseniz, ben de misafirlere açıklarım." dediğimde Poyraz sıkkın bir nefes aldı. "Dur ben de açıklayayım..." dedikten sonra Kenan'a baktı.

"Git sen, yalnız bırakma."

Kenan da başını onaylar şekilde sallayıp Batu'nun peşinden yöneleceği sırada Batu da bize dönmüş "Öğrenmemiz lazım." diyordu. Eve geri girmek üzereyken Poyraz'la ona döndük.

Elleriyle saçlarını çekiştirip "Yerimde duramam, kafayı yerim. Gidelim, öğrenelim." dedi.

Kenan "Hastaneye mi gideceğiz? Ama kız teklif aldıysa, hastanede değildir..." diyeceği sırada Batu'nun bakışlarıyla karşılaştığı için başını hızla onaylar şekilde salladı. "Almamıştır, almamıştır. Hastanededir. Gidelim, bir bakalım." dedi.

"Bana gerçeği söylemez ki..." dedikten sonra sinirle inleyip çimin üstünde diz çöktü ve ellerini yüzüne götürdü. "Yemin ediyorum, elim ayağım tutmuyor." dediğinde Kenan hızla arkadaşının yanına gidip kolundan tutarak destek oldu.

"Ağzını aramak lazım..." derken ellerini yüzünden çekti ve Kenan'dan destek alarak kalktı. "Yine bayılsam mı, ne yapsam? Zaten bayılacak gibi hissediyorum, hiç zorlanmam..." dedikten sonra Kenan'a döndü. "Sen bayıl. Uyandığında oradaysa ağzını ara."

Kenan hızla "Kanka valla ben yapamam. Sen sorsan, daha az çaktırırsın." dediğinde, Batu hak vererek Poyraz'a döndü. "Kanka sen bayıl."

Poyraz "Ben bayılırım da... En sonki telefon konuşmamızdan sonra bana da çok temkinli yaklaşır." dediğinde gözler bana döndü.

"Ben mi bayılayım?" diye sorduğumda Batu hızla başını onaylar şekilde salladı. "Ama ben hiç rol yapamam ki..." dediğimde Batu "Yenge, kankam, bacım, best friend foreverım, yapmak zorundasın." dedi.

"Hemen mi?" diye sorduğumda Batu nabzını tutarmış gibi bileğini kaldırdı. "Yemin ediyorum, ölmek üzereyim. Gidelim bir an önce."

Hepimiz "Tövbe tövbe." derken Poyraz'la bakıştık. Misafirlere nasıl açıklama yapacağımızı düşünürken Duru dışarı çıktı. "Ada, abi! Annemler, kalkmak üzere. Gelin isterseniz." dedikten sonra Batu'nun hala gitmediğini fark etti.

"Ne oldu abi sana?"

Batu "Belamı buldum." dediğinde Duru anlayamayarak baktı. Poyraz'la içeri girerken Duru'nun da kolundan tutup çektim. "Bırak şimdi onu, kafası dumanlı."

Bir saat kadar hastane odasındaydım. Acilde Yeşim'i görememiştim. Özel bir oda açılmasını rica etmiştim, parayla olunca ricamı hemen kabul edivermişlerdi. Hemşireden Yeşim'in burada olduğunu öğrenmiştik. Bu da, paylaşımın sırf Batu'yu çileden çıkartmak için olduğunu düşünmemizi sağlamıştı ama belli olmazdı. Önceden çekilmiş bir fotoğrafı anca da paylaşıyor olabilirdi. Poyraz Yeşim'i telefonla arayıp benim fenalaştığımı, öğrendiğine göre onun çalıştığı hastaneye kaldırıldığımı, kendisinin şehir dışında olduğunu, hızla geleceğini ama özellikle ilgilenmesini rica ettiğini söylemişti. O sebeple Yeşim'i bekliyorduk.

Poyrazlar, odanın lavabo kapısında sıralanmışlardı. Yeşim içeri girdiği gibi kapıyı kapatacaklar, lavabodan bizi dinleyeceklerdi. Batu "Gelmişken bana da bir serum taktıralım." dedi. Bakışlarımız ona dönerken kapı pervazına yapışmış sinek gibiydi. Süzülüp yere düşmek üzereydi. "Hatta beni yoğun bakıma falan alsınlar."

Poyraz "Dur bir oğlum. Daha belli değil." dediğinde Batu üfleyip gözlerini kapattı. "Yapmamış ol be güzelim."

Kapı açıldığında hızla Poyrazlar kapıyı kapattı. Yeşim, odaya gelen kısa koridoru geçti. Ben hastane yatağında doğrulurken Yeşim de gülümseyerek yanıma geldi. "Daha iyi oldun mu?"

Endişeyle sırıtıp "Evet, daha iyiyim. Bir anda bayıldım, ne olduğunu anlayamadım." derken dosyamı tutan ellerini inceliyordum. Herhangi bir yüzük yoktu. Çenemi kaşırken "Burada olduğuna şaşırdım ama." dedim. Bu süreçte, Yeşim'le takipleşmiştik ve paylaşımlarını ben de görebiliyordum. Bu yüzden bu söylediğim ilgisini çekmeyecekti.

"Neden ki?" diye sorduğunda "Evlenme teklifi aldın ya. Hastanede mi aldın?" diye sorduğumda gözlerini kırpıştırarak baktığı birkaç saniyenin ardından güldü ve "Yok, başka zaman aldım da anca paylaştım." dedi. Benim bile kalbim sızlarken kapının ardında bizi dinleyen Batu'yu düşünemiyordum.

"Çalışırken yüzüğünü takmıyorsun herhalde." deyip boş parmağını gösterdiğimde o da eline bakıp "Evet, evet." dedi.

Gözlerim, gözlerine dönerken iç çektim. "Umarım mutlu olursun." dediğimde dudağını kenara doğru kıvırıp "Teşekkür ederim." diye mırıldandı. Tepkilerinden anlamaya çalışıyordum. Mutlu görünmüyordu ama bu gerçek olup olmadığını kanıtlamıyordu. Belki de gerçekten evleniyordu ama fevri karar verdiği, aslında Batu'yu sevdiği için mutsuzdu. Belki de, rol yaptığı için mutlu gözükemiyordu.

"Neyse..." dedikten sonra gülümsedi. Şimdi de mutlu görünüyordu. Ben mi yanlış anlıyordum? Yeşim'i çok az tanıdığım için tepkilerinden anlayamıyordum.

"Poyraz öyle arayınca, çok endişe ettim ama karaciğer değerlerinde bir sorun yok." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım.

"Öylesine bayılmışım yani." dedikten sonra tedirgin bir şekilde gülüp yataktan bacaklarımı sarkıttım. Rol yaptığımı anlamasın diye gözlerimi kaçırıp duruyordum. İsmini duyunca ne tepki vereceğini merak ederek "Batu'dan bana bulaştı herhalde." deyip yeniden güldüm.

Gözleri bulutlandı ama koy vermedi. "Yok, öyle değil." dediğinde yataktan henüz inmeden vücudumu ona çevirdim ve kaşlarım kalktı.

"Öylesine bayılmamışsın yani."

Poyraz kapıyı bir anda açmasa iyiydi. Ben de huzursuzlanırken "Değerlerin iyi, demiştin." dediğimde gülümsedi ve elini koluma getirdi. "Tebrik ederim." dediğinde kalbim hızlanırken gözleri karnıma indi. "Poyraz da eminim geldiğinde, çok sevinecek."

Donakalırken dudaklarım olabildiğince aralandı. Tepkime samimiyetle gülerken gözlerim gibi onun da gözleri doldu. Elim dudaklarıma giderken titriyordu. Titreyen elimi tutup sıktı ve gülümsedi.

Kekeleyerek "Doğru mu anlıyorum?" diye sordum. Gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve başını onaylar şekilde salladı. "Hamilesin Ada."

Kalbim kulağımda atarken tek gürültü kalbim değildi. Lavabonun kapısı hızla açıldığında yerimizde sıçradık. Yeşim şaşkın bir şekilde lavaboya bakarken bizim kadar şaşkın olamazdı. Lavabonun kapısı duvara çarparak dururken üç kafa, odaya doluştu. Hepsinin yüzünde şaşkınlık, hepsinin gözlerinde parıltı ama bir tanesinde... Bir tanesi göğsümü delip geçmek isteyen kalbimin mümkünmüş gibi daha da hızlanmasını sağlar şekilde bakıyordu.

Şaşkınlıkla birbirimize bakarken dudaklarımız kapanıp kapanıp aralanıyordu ama hiçbir şey söylemedik. Yeşim "Siz nasıl..." dese de başka bir şey demeden birkaç adım çekildi. Poyraz ağır adımlarla bana doğru yaklaşırken titreyen ellerimle yataktan destek alarak indim. Dudaklarım titrerken dudağımın kenarını ısırıp duruyordum. Ne diyeceğimi, ne hissedeceğimi bilemiyordum.

Karşıma vardığında dolu gözlerine baktım. Dudakları şaşkınca aralık, kıvrılmaya çalışırlarken titriyorlardı. Elleri, ellerimi bulurken kaşları önce çatılıp sonra rahatlayarak gevşerken "Sen... Hamile misin?" diye fısıldadığında kuruyan dudaklarımı yalayıp burnumu çektim ve ne diyeceğimi bilemeyerek baktım. Ben de yeni duyuyordum. Ben de hala duyduğuma inanamıyordum. Gözleri Yeşim'e döndükten sonra hızla yeniden beni buldu. "Ben..." derken yeniden yanılmak istemiyormuş gibi koy vermiyordu. "Doğru mu duydum?"

Yeşim, Poyraz'ın ardından "Doğru duydun Poyraz. Tebrik ederim sizi." derken Poyraz'la göz gözeydik. Gözyaşlarımız yanaklarımızdan akarken şaşkın dudaklarımız sonunda gülümsemeye başladı. Gülümsemekle de yetinmediler. Dudaklarımız yeniden aralanıp da hıçkırığa benzer gülüşler bırakmaya başladı.

Kenan'la Batu kahkahalar atmaya başlarken "Yeğen geliyor lan, yeğen!" diyorlardı. Göz ucuyla sağımızda bir yerlerde zıplayarak sarıldıklarını görebiliyordum. Hatta ayrıldıklarında, Batu Yeşim'e de sarılmıştı. Biz ise henüz donmuş haldeydik. Yeşim'in ağzını aramak için geldiğim hastanede verdiğim kanda, hamile olduğumu öğrenmiştim. Üstelik bugün karşımdaki adamın mutluluğunu gördüğümde bunu dilemişken, bunu istemişken... Beni hamile sandığında aslında hamileydim... Hamile olmak istediğimde çoktan hamileydim...

"Hamilesin..." diye fısıldadığında gülerek başımı onaylar şekilde salladım. Gülüyor muydum, hıçkırarak ağlıyor muydum, tam olarak ayırt edemiyordum.

Daha yüksek bir ses tonuyla "Hamilesin!" derken yeni ikna oluyor gibiydi. Ellerimi telaşla bırakıp ellerini ensesine götürdükten sonra hızla yeniden tuttu ve güldü. "Hamilesin!"

"Şey..." dedikten sonra kahkaha attım. "... hamileyim!"

Heyecanım, onun heyecanını gördükçe yerini mutluluğa bırakıyordu. Benim ağzımdan da duyduktan sonra ellerini yeniden çekip yüzüne götürdü ve burnuyla ağızlarını elleriyle kapattı. Yaşlı gözleri irileşmişti. Ellerinin altından kahkahalar atarken bakışlarını Kenanlara çevirdi. Beni gösterip "Hamile!" dediğinde onlar da gülmeye devam ettiler. Yeşim de, Batu'yla sarılmaları bitmiş olsa gerek biraz uzaklaşmış, gülümseyerek bizi izliyordu.

Poyraz iki büklüm eğilirken yeniden bana yöneldi. Elleri, kollarımı tutarken başını göğsüme yasladı. Dağ gibi adamın önümde duyguyla küçülmesine, bana tutunmasına, bana sığınmasına yaşlı gözlerle baktım. Diz çökmeye başlarken beni tutan kolları güçsüzdü ama biliyordum, kimse onun kollarından beni alamazdı. Duygularıyla güçsüz kalmıştı ve önümde ilk güçsüz kalışı değildi. İlk diz çöküşü, asla değildi. Defalarca "Hamilesin... Sevgilim sen hamilesin... Benim güzelim, sen hamilesin..." derken onun dibi diz çökmeye başlamıştım. Kolları vücuduma sarılırken ikimiz de diz çökmüştük. Boynuma, yanaklarıma, saçlarıma sayısız öpücük bırakırken her öpücüğün ardından güler gibi ağlıyordu.

"Teşekkür ederim. Sana teşekkür ederim. Sana çok teşekkür ederim..." derken telaşlı öpücüklerini sonlandırıp bana yeniden sıkıca sarıldı. Göğsünde neredeyse kaybolacakmışım gibi küçülmüşken gülerek sarılışına eşlik ettim. Ben de onun gibi ağlarken inanamadığım için arada dudağımı dişleyerek gözlerimi aralıyordum. Kulağımın ardında, hızla atan kalbini duyabiliyordum. Benim de kalbim hızla atıyordu. Aslında... Benim vücudumda şu an iki kalp atıyordu...

Hafifçe geri çekilirken elleri ıslak yanaklarımı buldu. Alınlarımız birbirine yaslanırken dudağımdan kaçan hıçkırıkları yakalayarak beni öptü. "Seni seviyorum. Seni çok seviyorum..." dedikten sonra alnını çekip kahkaha attı. "Sizi çok seviyorum." derken bir eli karnıma geldi. Gülüşümde dudağımı ısırdım. Karşımdaki adam artık, benim bedenimde iki kalbi seviyordu. Biri sevdiği kadın, biri sevdiği kadından olma çocuğuydu...

Hıçkırıklarım arasından "Sana kocaman bir aile olacağız demiştim..." dediğimde başını hızla onaylar şekilde salladı ve yüzü yeniden duygularıyla buruşurken ensemden tutarak beni kendisine çekti. Saçlarıma sayıcık öpücük bırakırken karnımdaki elinin başparmağını, biraz tenimi, biraz da çocuğunu seviyordu. Artık bana dokunduğunda sadece beni seviyor olmayacaktı...

"Seni dilemiştim." dedikten sonra yeniden güldü ve çekilip yanağımı da öptü. "Sizi dilemiştim..."

Benim de ellerim yanaklarına giderken gözyaşlarıyla gülümsedim. "Canımın..." derken gözlerimin en derinlerine baktı ve yeniden dudaklarından kahkahayla ağlama arası bir ses çıktı. Gözleri karnıma indi ve inanamıyormuş gibi dudağını ısırdıktan sonra "... canı." diye fısıldadı.

Elim, karnımın üstündeki eline gitti. Yaşlardan ıslanan dudaklarımı yalayıp yeniden güldüm. Sağ, tarafını yatağa yasladıktan sonra başını da yaslayıp yaşlı gözlerle bana baktı. Yıkılmak üzere gibiydi. Vücudu kendisini salmıştı. Diğer eli de, elinin üstündeki elime geldi. Kenanlar, Poyraz'ın omuzlarını tuttuğunda Poyraz onlara döndü ve yeniden dudaklarından hıçkırık kaçtı.

"Baba oluyorum lan..."

Kenan elini Poyraz'a uzattığında, Poyraz kalkmadan bana döndü ve elinin üstündeki elimi tutup dudaklarına götürdü. Elimi öptükten sonra yetinmeyip eğildi ve karnımı da öptü. İçim titrerken gözyaşlarıyla güldüm ve saçını sevdim. Doğrulurken dayanamayıp beni de öptü ve dudaklarımız arasında ancak heyecanlı nefeslerimiz kadar mesafe varken yeniden güldük.

Kenan'ın kendisini kaldırmasına müsaade ettikten sonra bana dönüp ellerini uzattı. Ellerini tuttuğumda, yetinmeyip eğilerek bir kolunu belime sardı ve kalkmama yardımcı oldu. Heyecanlı gözlerimiz birbirinde gezinirken Kenan "Gel lan artık." diyerek Poyraz'ı çektiğinde gülerek ellerimiz ayrıldı. Kenan'la Batu sarılırken Batu da bana yöneldi. Gözyaşlarıyla kollarını kaldırdığında ben de aynı duygusallıkla ona sarıldım.

"Çok güzel bir anne olacaksın..."

"Ya..." derken ona sarılan kollarım sıkılaştı ve gözlerim bizi yaşlı gözlerle izleyen Yeşim'e döndü. "Sen de bir gün çok iyi bir baba olacaksın."

Yeşim gözlerini kaçırırken burukça gülümsedi ve gözyaşlarını sildi.

Batu "O güne kadar da..." dedikten sonra kollarını hafifçe çekti ve gülümseyerek baktı. "Çok iyi bir amca olacağım."

Başımı hızla onaylar şekilde salladığımda aynı anda güldük. Bundan hiç şüphem yoktu. Batuların etrafımda pervane olacağı günlere... Resmen gelmiştik! Aylar önce, yazın Şile'deyken o günler çok uzakta gibi geliyordu ama işte... Gelecekteydik...

Poyraz'la Batu sarılırken, Kenan'la da ben sarıldık. "Sonunda bize yeğen verdin şükür, elin bebelerini sevmeyeceğiz." dediğinde güldüm ve burnumu çektim. O da ağlıyordu. Hepimiz duygu boşalımı yaşıyorduk. Bunun bir de ailelerimize haber vereceğimiz kısmı vardı. Kenan'la sarılırken heyecanla dudağımı ısırdım. Babam... Babam çok sevinecekti.

Poyraz'la yeniden birbirimize döndüğümüzde kahkaha atarak yeniden ellerimizi tuttuk. Ellerimi aramızda kaldırıp dudaklarına götürdü. Öptükten sonra gözlerini kapatarak yanağını ellerime yasladı ve bana yeniden sığındı.

"Ah benim yeryüzünde gökyüzüm..." dedikten sonra gözlerini aralayıp gülümseyerek baktı. "Bana varlığınla yedi cihanı vermiştin. Bak sekizincisi de var, dedin." dedikten sonra bir kolu vücuduma sarılırken, bir eli yeniden karnıma geldi ve alnımı öptü.

Huzurla iç çekerek "Sizi öyle seviyorum ki..." dedikten sonra saçımı da öptü.

Dudağımı heyecanla ısırdıktan sonra "Biz de seni seviyoruz." dediğimde ellerini yanaklarıma getirip kahkaha attı ve beni öptü. Muhtemelen bu cümleyi duymayı bir süredir bekliyordu. Batu "Yengecim, çocuk yerine karar verme. Lütfen kişilik haklarına saldırmadan büyütün yeğenimi." dediğinde kahkaha atarak ona baktık. Yeşim de gülmüştü.

Batu, Yeşim'in gülüşünü izlerken gülümseyerek "Öyle işte... Şakalar falan..." diye mırıldandığında gülüşlerimiz arttı. Batu da iç çekip bize döndü ve gülümseyişi genişledi.

"Batu Akyel geliyor!" dediğinde Kenan gülerek bize "Ben hallederim." dedi ve Batu'nun ağzını kapatarak çekti. Bakışlarımız birbirimize döndüğünde gülüşlerim arasından sorar gibi "Batu Akyel?" dediğimde 'yok ya' der gibi yüzünü buruşturup başını hafifçe salladı. Ben de aynı hareketi yaptığımda güldük ve kollarımızı yeniden birbirimize sardık. Poyraz saçlarımdan derin bir nefes alarak öptükten sonra çenesini başıma yasladı. Kolları arasında ileri bakarken gülümsemekten dudaklarım, yanaklarım ağrımıştı.

Resmen küçük bir 'Hallederiz Akyel' geliyordu!

178

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!