BÖLÜM 41
Bölüm şarkısı:
Toygar Işıklı - Sonunda
Cem Adrian, Mark Eliyahu - Kül
Dedublüman, Mavzet Tabancas - Belki
İyi okumalar dilerimmm. ^^
**
Poyraz Akyel, ameliyathane kapısının önünde, oturmak değil, neredeyse yığıldığı duvarın dibinde, sağ bacağını uzatmış, sol bacağını hafifçe çekmiş haldeydi. Sol kolu, sol dizinin üstünden sarkarken, gözleri karşı duvarda bir noktada kilitlenmişti. Kulakları anıları duyuyor, gözleri anılara bakıyordu. Etrafındaki Kenanların onunla konuşma çabasına uzun süredir dönüt vermiyordu.
Çok değil, birkaç saat önce gözlerinin önünde ona gülümseyen kadını anımsıyordu. Henüz dudakları hala gülümseyebiliyorken, göz kapakları bahar gözlerini hala örtmemişken... Bir eli ve başı kapıya yaslanmış, Poyraz'ın asansöre binişini izlerken veda edemeyerek bakıyordu. Oysaki belki de gerçekten vedaydı. Her ayrı kalmalarının öncesinde, elleri, parmakları, dudakları, sanki veda eder gibi kopamazlardı birbirinden. Son ana kadar parmakları temas eder, burunları kokularını soluyabildiğince solurdu. Poyraz birkaç saat önce asansöre bindiğinde de olduğu gibi, her ayrı kaldıklarında 'yanına döneceğim' diye teselli ederdi kendisini. Döneceğim, onu yeniden göreceğim, kollarımı yeniden saracağım, o boynuna gömüleceğim, kokusuna kavuşacağım... Dönmüştü dönmesine de, bu sefer kavuşamamıştı.
Ada'ya, onca zorluğun ardından, döndüğümde kapıyı senin açmanın bana ne kadar iyi geleceğini bilseydin hemen kabul ederdin, demişti. Oysa, bilseydi, onca zorluğun ardından döndüğünde kapıyı Ada'nın açmamasının onu ne denli mahvedeceğini, başka hiçbir zorluğu bir daha zorluk olarak tanımlayamazdı. Aylardır, başkaca dertlerle boğulmuş, soluğu ise her seferinde karısının yanında, teninde alabilmişti. Şimdi soluksuz kalmıştı. Soluksuz ve evsiz...
Poyraz Akyel, evsiz kalmak üzereydi. Nereye giderse gitsin, ona ne olursa olsun, yanında Ada Akyel oldukça hiçbir zaman evsiz, asla ailesiz kalmayacağını düşünmüştü. Bir süredir tepkisiz bir şekilde ileriyi izlemesine rağmen dolu gözleri eşliğinde burukça gülümsedi. Dudakları hıçkırıkları hapsetmekten yorulmuş, titremişti. Sevdiği kadın ona, biz kocaman bir aile olacağız, demişti. Elleri yanaklarını severken, parlayan gözleri ne dese inandırabilecekken... Poyraz da inanmıştı. İnanmıştı çünkü birbirlerini hiçbir zaman bırakmayacaklarına emindi. Hesap edemediği durumlar vardı. Bazen birbirlerini bırakıp bırakmamak, onların elinde olmazdı.
Gelmek istemişti. Hissetmiş gibi Poyraz'la gelmek istemişti. Yanında olayım, demişti. Yanında olmalıydı. Ada, Poyraz'ın değil, Poyraz Ada'nın yanında olmalıydı. Poyraz başını ardındaki duvara yaslarken dolu gözlerini hastane tavanına çıkardı. Gözyaşlarını tutuyor değil de, donmuş gibi hissediyordu. Boğazında yutkunamadığı bir acı, gözlerinde akmayıp durdukça daha da çok yakan gözyaşları... Burnu Ada'nın kokusunu solumadıkça sızlıyor, elleri Ada'nınkileri tutamadıkça titriyordu. Bu kollar, ona sarılamadıkça bir et parçasından ibaretti. Bu bacaklar, koşup Ada'yı kurtarmaya yetişemedikçe ne yarardı? Neye yaramıştı? Sedyenin peşinden koşarken neye yaramıştı? Şimdi her zerresi, her parçası Poyraz'a fazla geliyordu. Gözleri ona bakamıyor, dudakları onu öpemiyordu. Ada yoksa, Poyraz olmasa daha iyiydi. Çok daha iyiydi.
"Poyraz, yapma kardeşim. Bak o kadar kan verdin, gel bir elini yüzünü yıkayalım."
"Poyraz hadi, bayılacakmış gibi duruyorsun..."
"Abi... Bizimle konuş lütfen."
Kanı, bir kanı işe yaramıştı. Belki de sağa sola saldırıp ruhu kadar bedenini de kanatmamasının sebebi buydu. Tekrar işe yararsa diye bekliyordu.
Çok kan kaybetmiş...
Durumu ağır, elimizden geleni yapacağız...
Bir süre kadar önceki bir anıda, doktorun sesi yeniden kulağına gelir gibi olduğunda eş zamanlı olarak yüzü buruşurken kulağını omzuna sürterek gözlerini kapattı. Ada'nın sesi, gülüşü olmadıkça hiçbir şeyi duymak istemiyordu ama duyuyordu. Tekrar ve tekrar duyuyordu. Ada'yı o halde gördüğünde o acı dolu adamın kulağına gelen haykırışlarını, tekrar, tekrar duyuyordu. Kendisi miydi o adam? O haykırışları başka bir adamdan duysa yüreği sızlardı. Kendisi mi kaybetmek üzereydi sevdiği kadını? O kadın... O karnından akan kanlar yataklarına, Poyraz'ın ellerine bulaşan kadın. Poyraz'ın sevdiği kadın mıydı? Karısı? Ambulans seslerini, meraklıların sorgulamalarını, ah, vahlarını... Kulağından atamıyordu. Çok kan kaybetmişti çünkü... Poyraz çok geç kalmıştı. Çok... Geç kalmıştı...
"Kızım?"
"Kızım nerede?"
"Abla!"
Poyraz'ın tepkisizliği son bulmuştu. Bir süredir, hareketsiz kalan gözyaşları hızla yol alırken bir eli devrilmemek için yeri tutuyordu. Diğer eli alnına gidip de ardından zihnini çıkartmak ister gibi sıkarken, boynu bükülmüş, yüzü olabildiğince buruşmuştu. Şu an kalkıp aynaya gitmeye, o yüzünün halini görüp de olanları idrak etmeye başlamaya bile razıydı ama Ada'nın ailesi... Onlarla yüzleşmekten ödü kopuyordu. Ona aile olmuş, kol kanat germiş insanlar, onun yüzünden kızlarını belki de kaybedeceklerdi. Babası, başka bir adama, manyağa değil de Poyraz'a denk geldiği için şükürler etmişti. Şimdi, bin pişman olmalılardı. Belki de geri kalan hayatlarını, Poyraz'a denk geldiği için ağıtlar yakarak geçireceklerdi. Ada, Poyraz'ın başına gelen en güzel şey, belki de tek güzel şey olabilirdi ama Poyraz ve ailesi onun sonu olmak üzereydi. Ada, Poyraz'ı çekip çıkartmak isterken kendisi çamurun en dibine batmıştı. Şimdi, Poyraz'ın gücü onu çekip çıkartmaya yetmiyordu. Yanına gitmeye yeterdi, kalkar hemen giderdi ama onu oradan... Kurtaramıyordu...
"Kızım nerede?"
"Şerif amca, Merve anne, gelin oturun. Merak etmeyin, doktorlar elinden geleni yapıyorlar. Eminim ki Ada..."
Poyraz devamını duyamadı. Elinden geleni... Poyraz'ın elinden bile ne gelmişti ki? Onu vurulacağı, belki de öleceği bir evde bırakıp gitmişti. Böyle koruyabileceğini sanmıştı. Mahkemede ona yönelen kötü bakıştan, kötü sözden sakınmak istemişti çünkü sanırdı. Poyraz onu, pencereden giren soğuk havadan, dirseğinin çarpacağı kapıdan bile sakınır, içi sızlardı. Mermilerden sakınamamıştı.
Poyraz, her zaman olduğu gibi Ada'yı, Ada'nın ailesini erteleyemedi. Aslında kalkıp sırtını dönmek, alnını soğuk hastane duvarına yaslamak, gözlerini o kapılar aralanıp da güzel haberi duyana kadar açmamak istiyordu. Olur da kalbinin de korkuyla çarptığı gibi kötü bir haber duyarsa, gözlerini açmasa da olurdu. Kimseyle yüzleşmeye, henüz kendisi ayakta duramıyorken kimseye moral vermeye gücü yoktu ama onlar Ada'nın ailesiydi. Korkup kaçamazdı.
Titreyen ellerinden biriyle yerden, diğeriyle duvardan destek alarak güçle kalktığı sırada yanındaki Batu destek oldu. Babası, annesi, kardeşi elleri ayakları titrer halde, gözlerinde Poyraz'ın biraz önceki hali gibi donmuş gözyaşlarıyla etrafına bakıyor, cevap arıyorlardı. Cevap belliydi. Akyel zehri, tüm yılanlar ayakta, hala hayattayken sevdiği adam için Akyel kalan Ada'nın vücudunda dolaşıyordu. Bu soyadını taşımanın en büyük bedelini, bu soyadına sevdiği adam için katlanan bir kadın öderse, geri kalanlara da Poyraz ödetirdi.
Güçsüz birkaç adım atarken ailesinin karşısına geçti. Elleri çaresizce bir şey demeye başlamadan önce kapanıp açılırken kuruyan dudaklarını ıslattı. O sıra gözleri, Ada'nın ailesinin gözlerinde geziniyor, birinden kaçırdığı bakışları diğerine yakalanıyordu. En sonunda hemen karşısında olan, Ada'nın babası ile göz göze geldi. Baba duygusunu ilk defa, bu adamda hissetmişti. Kendi babasından çok bu adama baba demişti. Kendi babasına ya söylemez, ya da öfkeyle, alayla söylerdi. Oysa karşısındaki adama sarılırken söylemişti, gülümserken söylemişti, gözleri dolu dolu söylemişti. Muhtemelen artık onun da oğlu değildi. Kim kendi kanından, canından olan kızının vurulmasına, belki de ölmesine sebep bir adama 'oğlum' derdi ki? Poyraz Ada'sız, ailesiz, evsiz, soluksuz kalacağı gibi babasız da kalıyordu.
"Ben..." derken sesi boğuk, pürüzlüydü. Acı dolu haykırışlarında ses telleri zarar görmüş, boğazında biriken acı da konuşmasını güç hale getiriyordu. Şerif babası, Poyraz'ın gözlerinin içerisine acı dolu bakarak cevap beklerken Poyraz'ın dudakları titriyor, burun delikleri büyüyüp küçülüyor, yaşlı gözleri kaçıp duruyordu. Gözlerine bakarak söyleyemeyeceğini fark ederken boynu büküldü. "... koruyamadım..."
Birkaç saniyelik sessizlik Poyraz'ın da vücudunda hissettiği kurşun sayısını arttırırken gözlerini güçlükle Şerif babasına çevirdi. Adamın gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Hemen ardında gördüğü Deniz, annesinin koluna girmiş, ayakta tutmaya çalışıyordu. Cansu ile Hakan ise iki yanlarına geçmiş, çaresiz ve ne yapacağını bilemeyene ellerini kollarında, omuzlarında gezdiriyorlardı. Ada'nın ailesi gelene kadar birbirlerine sarılmış, birlikte ağlamışlardı ama şimdi arkadaşının ailesini güçlü tutmayı görev bilmişlerdi.
"Böyle olabileceğini düşünmezdim. Böyle... Allah kahretsin, böyle bir şey olabileceğini tahmin etmezdim. Onu korumak için evde kalmasını istedim. Ama ben... Ben..." derken elleri aralarında, havada, başının yanında sallanıp duruyor, beden dili söylediklerinin çaresizliğine eşlik ederken elleri yumruk şeklini alıp duruyordu. Ellerini ensesine götürüp başını onaylamaz bir şekilde salladı."... ben onu yalnız bıraktım." dedikten sonra acıyla inledi. "... ben kızınızı yalnız bıraktım."
Duvarlarda gezinen gözlerini, Şerif babasına çevirip yüzünü çaresizlikle buruşturarak baktı. Şerif babasının da yüzü buruştu. Poyraz'ın güçsüz kalan vücudunu sallansa da karşılarında durmaya ve konuşmaya devam etti. Acı dolu bakışları Merve annesine döndü. Elleri ona uzanacakmış gibi oldu ama yüzü olmadığını düşünerek geri çekti. Deniz'e de baktı. Her birinden, her bakışında, her gözyaşında özürler diledi. Elleri yönelecekmiş gibi oldu oldu, çekti.
"Yemin ediyorum yerine geçebilsem, geçerim. Ölmemle kurtulacağını bilsem,..." derken eliyle hastane dışını gösterdi. "... bir saniye beklemez, gider hemen mezarımı kazarım." dediğinde Şerif babası duymaktan haz etmemiş gibi yüzü kasılırken gözlerini kaçırdı ve içinden tövbe etti.
"Zaten, kurtulamazsa çek sen de beni vur."
Şerif babası, gözyaşları içerisinde ona bakıp kızgınlıkla harmanlanan bir ses tonuyla "Poyraz..." diye uyarırken Poyraz hızla başını salladı. Başı güçsüzlükle eğilirken elleri bir yüzüne, bir ensesine kayıyor, Ada'nın yanaklarına ulaşamayan ellerini nereye koyacağını bilemiyordu. "Çek vur yoksa zaten ben yapacağım."
"Poyraz!"
Şerif babası, korkuyla ve sinirle bağırırken önünde eğilip bükülen Poyraz'ın ensesinden tutup kendisine çekti. Sesli bir şekilde ağlamaya başlarken kendisine çekmekle yetinmeyip kollarını vücuduna sardı. Poyraz'ın başı, sevdiği kadının babasının omzuna çarptıktan sonra gözlerini kırpıştırdı. Her kapanıp açılışında yanaklarından süzülen gözyaşları, adamın omuzlarını ıslatırken Poyraz şaşırıp kalmıştı. Aralarındaki boy farkına rağmen, adamın kolları arasına sığacak kadar küçülmüşken yüzü hızla buruştu ve gözleri kapanırken hıçkırıkları özgürlüğüne kavuştu. Elleri adamın bluzunu buruşturarak tutarken ikisinin de dizleri tutmadığı için hastane zemininde diz çökseler de sarılmaya devam ettiler.
"Yapma. Sen de bizim oğlumuzsun. Biz bilmez miyiz, senin onun için yapabileceklerini?"
Poyraz hıçkırıkları arasından tekrar ve tekrar "Yapamadım. Hiçbir şey yapamadım! Baba ben karımı koruyamadım." dediğinde, Şerif babası çenesini, göğsüne sığınan oğlunun başına yaslamış, gözleri hastane tavanında ağlıyordu. Yüzü, Poyraz gibi buruşup duruyor, boğazı acıyla düğümleniyordu ama yine de sarılmaya devam ediyordu. "Ben onu koruyamadım..."
Ada ona, herkesin kahramanı olamazsın, demişti. Çünkü yapmaya çalıştığı buydu. Oysa, sevdiği kadının bile kahramanı olamamıştı. Herkesi kurtarmaya çalışmış, onu kaybetmekle karşı karşıya kalmıştı. Sevdiklerinin, ailesinin, kahramanlığına değil varlığına ihtiyacı olduğunu söylemişti. Ada'nın da, Poyraz'ın varlığına ihtiyacı olmuştu, Poyraz onun için yaşamasına rağmen onun için var olamamıştı. Ciğerleri, kalbi, bu yükün altında eziliyordu. Onun için var olamadıkça, hiç olmasa daha iyiydi.
Ada'nın annesi ile kardeşi de gözyaşlarına gömülürken yanlarında koy verdiler. Ada'nın annesi başını, kocasının omzuna yaslarken Şerif, bir kolunu Poyraz'dan çekip karısının omzunu sardı. Annesinin göğsüne yaslanan Deniz'in eli de, hemen yanında koy vermiş abisinin elini buldu. Onu suçlamıyordu. Hatta biliyordu. Belki de aralarından en çok acı çeken oydu, nasıl suçlayabilirdi?
Şimdi hastane kapısında, Ada'nın ailesi, birbirine sarmaş dolaş onu bekliyorlardı. Güzel haberlerini, ona geri dönmelerini. Herkesin aklından birçok düşünce geçiyordu. Ailesi sadece kendilerine bağışlanmasını istemiyor, Poyraz'a bağışlanması için de dualar ediyorlardı çünkü biliyorlardı, kollarındaki adam, Ada olmadıkça var olamayacaktı.
"Koray!"
Poyraz'ın gözleri aralanırken, Şerif babası da omzunun üstünden ardına baktı. Acil girişinden içeri doluşan Akyel ailesine. Daha doğrusu aynı soyada sahip insan topluluğuna. Aile, kelimesi ağızda şeker değildi. Herkese söylenemezdi. Ada'nın olduğu ameliyathanenin önünde bekleyen herkesin kalbi, Koray'ın ismini duymasıyla ezilip büzüldü. Ada'nın babası, daha da fazlasını yapıp onu doğuran kadının, babasının, babaannesinin, dedesinin yüzlerine baktı. Onun bu dünyaya gelmesini sağlayan, sonra da bu hale getiren... Şerif Gökdeniz'e göre hiçbir canavar doğmazdı. Çocuklar doğardı. Sonradan canavar olurlardı. Bu ailenin elinden Poyraz da çıkmıştı. Poyraz oğlu, pırıl pırıl parlamaya devam ediyordu ama belli ki kuzenini bu düzene boyun eğmiş, iyi kalamamıştı. Şimdi kimi suçlayacağını da bilemiyordu. Kızının bu hale düşmesinde kim suçluydu? O adam mı, o adamı bu hale getirenler mi?
Sevim Akyel'in gözleri bir anlığına, Ada'nın olduğu ameliyathanenin önünde gezindi. O sıra, torununu gördü. Gelirken detayları öğrenmişlerdi. Torunu, önce diğer torunun karısını, sonra da kendisini vurmuştu. İkisinin de durumu ağır, ikisi de ameliyathaneye alınmıştı. Sevim Akyel'in kalbi, sıkışıp duruyordu. Aile olmayı bilmezdi ama ailesinin etrafında kalmasına alışıktı. Ailesine iyi davranmayı beceremezdi ama ailesinin hayatta olmasına minnettardı. Şimdi torunu, ona tokat atıp etrafından defettiği andan saatler sonra, canıyla cebelleşiyordu. Polisler haber vermeden de önceden beridir, Sevim Akyel'in de, Hayat Akyel'in de kalbi sıkışıyordu. Birinin torunu, birinin oğlu onlara mesaj atarak bizzat bildirmişti.
Sizi, beni istediğiniz gibi yetiştirememe, kendimi de istediğiniz gibi olamama yükünden kurtarıyorum. Hayatımda ilk defa bir şeyi başarıyorum. Ben bu hayattan gidiyorum. Benimle sonunda gurur duyabilirsiniz. Hala sevmezsiniz ama belki gurur duyarsınız. Yoksa bunu da mı Poyraz daha iyi yapardı? Onu da göreceksiniz. O da Ada'nın peşinden gidecek.
Mesajı yan yanalarken almışlardı. Henüz, evlerine dönmemişken. Ulaşmaya çalışmış, defalarca aramışlardı. Sonra Poyraz'ı da aramışlardı ama olan çoktan olmuştu. Şimdi Sevim Akyel, torununun soyadı Akyel olmayan bir adamın kollarında gözyaşları içerisinde olduğunu gördüğünde titreyip duran dudağının kenarını ısırdı. Bir babaya sarılır gibiydi.
Onlarla birlikte gelen Caner Akyel de aynı şeyi düşünüyordu. Annesinin yeterince hakaretine ve gazabına uğrayamadan, Koray'ın mesajını görmüşlerdi ve sonrasında da zaten polis haber vermiş, yola çıkmışlardı. Ne yapacağını bilememiş, telefonunda eli oğlunun numarasına gitmişti. Bunu, belki de ilk defa yapıyordu. Numarası senelerdir kayıtlı olmasına rağmen hiç onu araması gerekmemişti. Aslında, gerekiyordu. Onu araması, onunla görüşmesi gerekiyordu ama onlar aynı masada otururlarken bile göz göze gelmezdi ki. Babası da yapmamıştı. Bir kere çamura battıktan sonra, bir kere çıkmaya çalışmamış, çıkmadıkça da daha da batmıştı. Artık işin içinden çıkılmaz, dediği andaydı ama kalbi başka türlüsünü istiyordu. Sanki eğik durduğu için gözlerinin hiçbir şey göremediği başı kalkmış, omurgası dikleştikçe omuzlarının kaldırmak istedikleri de artmıştı. Şimdi, bir başka adama babası gibi sığınan oğlunu izlerken omuzları, oğlunun başını da kaldırmak, güç olmak istiyordu ama buna yüzü yoktu.
Poyraz da, Koray'ın ismini duymasıyla bir elini hastane yerine yaslarken Şerif babasının omuzlarından kalkıp ardına, babaannelerine doğru baktı. Neyse ki o sıra, Hayat Akyel ve kocası, Koray'ın ameliyata alındığı koridora doğru koşmuşlar, şimdi Poyraz'ın gözleri önünde değillerdi. Yoksa, acılarını umursamadan yakalarına yapışır, onu dünyaya getirdikleri için hesap sorardı. Başka hesap sorabileceği üç kişi de karşısındaydı. Babaannesi, dedesi ve babası. Hepsi ona üzgün bakıyordu.
Poyraz'ın vücüdu gibi sesi de güçsüz kalsa da "Sizin yüzünüzden." dediğinde, onu duydular. Sevim Akyel'in kalbi daha da sıkışırken yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Poyraz titreyen eliyle babaannesini gösterdi. "Senin yüzünden!"
Gözleri kapanıp da alnı, yeniden Şerif babasının omzuna yaslanırken Kenanlar'ın gözü hemşire aradı. Poyraz iyi görünmüyordu. Üstelik kan da vermişti. Bir serum bağlanılsa, biraz dinlense iyi olabilirdi. Kendi iradesiyle buradan kalkıp gitmezdi ama fenalaşıyor gibi görünüyordu, belki sedyeyle götürebilirlerdi.
Duru tükürür gibi "Allah sizin belanızı versin." dediğinde Sevim Akyel'in dolu gözleri diğer torununa döndü. "Allah sizi kahretsin!"
Sevim Akyel, nefesi gibi titreyen kirpiklerinin ardından gözlerini kaçırıp hızla koridora yöneldi ve Hayat Akyelleri takip etti. Bir eli göğsündeyken yürüdükçe kulağına gelen adım sesleri, tekrar ve tekrar Poyraz'ın, Duru'nun söylediklerini duyurur gibiydi. Kendisinin yüzünden miydi? Koray'ı bu hale o mu getirmişti? Öfkeyle adliyeden çıkmasının sebebi kendisiydi. Yol boyunca aksine inanmaya çalışsa da içten içe biliyordu. Yanındaydı torunu. Henüz sapasağlamken. Henüz hala ona 'babaanne' diyebiliyorken. Yanındaydı, sonra yollamıştı onu. Suratına çarpan bir tokat eşliğinde, yollamıştı. Tokadın sesi kulağına gelirken yüzünü buruşturdu. Koray'da bir sorun olduğunun yıllardır farkındaydı ama bunu çözmek yerine suçlamaya devam etmişlerdi. Ona 'düzel' deyip durmuşlardı, dedikçe bozmuşlardı. O da en sonunda gidip kendi canına kıymıştı. Kıymakla kalmamış, bir kadının canına da kastetmişti. Üstelik, kuzeninin karısının canına. Başka bir Akyel'e. Sevim Akyel, her şeye rağmen torunlarını Ada'nın doğurmasını istiyordu. Çünkü onda da görüyor, içten içe biliyordu. O da kocasını ve çocuklarını, asla bırakmazdı. Tabii, biri gelip de canını almadıkça, onu zorla ailesinden koparmadıkça...
"Oğlum!"
Hayat Akyel'in ağzından bu kelime pek duyulmazdı. İnsan içerisinde, aralarındaki soğukluk belli olmasın diye dile getirirdi ama şimdi ameliyathane kapısına doğru yığılırken haykırmıştı. Tek oğluydu. Başka çocuğu olamamış, denese de düşmüştü. Bu konuda birkaç kere, Koray'ın yanında, 'Buna kaldık' dediğini şimdi de hatırlıyordu. Koray'ın yanında öyle şeyler söylemişti ki... Başkasının yanında ise, oğlunu över, korurdu. Koray öyle anlarda, yalan olduğunu bilse de gülümseyerek annesine bakardı. Gülümseyerek ve gözleri dolu dolu. Öyle anlarda bir yalana inandığını bilse de seviliyormuş gibi hissetmenin tadını çıkartırdı.
"Oğlum!"
"Ne oğlum, oğlum!"
Koray'ın babası, sinirle bağırmaya başladı. Sevim Akyel, vücudunu, yakınlarda bir oturağa bırakmış, zemini izliyor haldeydi ama oğlunun öfkeli sesini duyunca onlara baktı. Hayat Akyel de şaşırmış, yanı başında dikilen kocasına baktı.
"Ne oğlum ya?" dedikten sonra saçlarını çekiştirdi. "Şimdi mi oğlun oldu kadın! Şimdi mi?"
Hayat Akyel, öfkeyle yerden kalkarken çantasını bir kenara atıp kocasının yakalarına yapıştı. "Senin de şimdi mi sesin çıkıyor adam! Şimdi mi?"
İkisi de birbirine öfkeyle baksa da, kadının yüzü yeniden buruşurken alnını kocasının göğsüne yasladı. İkisinin de kalbi korkuyla çarpıyordu. Kadın, mesajı gördüğünden beridir kendisine gelemiyordu. Yapmıştı. Bir anlığına yapamaz, sanmış, kendisini telkin etmeye çalışmıştı. Aslında o sıra bile oğlunu söylediklerini yapamamakla küçümsediğini fark etmişti. Ama bu sefer yapmıştı. Hem de öyle bir yapmıştı ki, başka bir koridorda da başkasının ailesi bu haldeydi. Hayat Akyel'in gözleri sadece bir anlığına o aileye bakmış, sonra hızla koridora yönelmişti. Daha fazla bakarsa, dayanamazdı. Onların başı, ona dönmeden kaçıp gitmişti. Gelip de 'senin oğlun benim kızıma kıydı' deseler, hiçbir şey diyemezdi. Özür dilemek için bile aralanamazdı dudakları. Öylece kalır, gözyaşlarıyla bakardı. Sarsıp dursalar, başı bükülür, başka bir şey yapamazdı. Oğlu kızlarına, o da, kendi oğluna kıymıştı işte. Hem de senelerce...
**
"Batu?"
Batu, yaslandığı hastane duvarından doğrulurken eğdiği başını kaldırdı ve gözleri hızla Yeşim'i buldu. Elleri, kabanının ceplerinden çıkarken pürüzlü sesiyle "Yeşim?" diye sordu. Ağlama isteği artmıştı. İnsan kötüyken, sevdiği birini gördüğünde, temas ettiğinde duygularını hapsedemiyordu. Yeşim, kulağına gelen sesten önce, Batu'nun ağladığını fark etmişti. Eğdiği yüzü kıpkırmızı ve yanakları ıslaktı. Akşam karanlığında yüzüne vuran hastane önü loş ışıklarda bile belli oluyordu.
Yeşim'in de yanakları hızla yeniden ıslandı. Öğrendiğinden beridir huzursuz hissediyordu, kalkıp gelmeye karar vermişti. İçeride Poyraz'ın halini gördüğünde de gözleri dolmuş, burnu sızlamaya başlamıştı. Poyraz'a iyi dileklerini iletmişti ama ne kadarını duyduğunu bilmiyordu. Başını hafifçe sallamak dışında bir şey dememişti. Gözleri ve göz çevresi harap olmuş bir halde, titrek nefeslerle Yeşim'e baktığında, başka bir şey demesini de beklememişti zaten. Kenan'dan Batu'nun hava almaya çıktığını öğrenmiş, girerken göremediği Batu'nun yanına gelmişti. Poyraz'a da destek olmak isteyerek gelmişti, Batu'yla birlikte oldukları zamanlarda sıkça görüşürlerdi ama asıl isteği, Batu'ya destek olabilmekti. Batu'nun ne kadar duygusal bir adam olduğunu bilirdi. İnadıyla süslemediğinde her düşüncesi, ince hareketi, Yeşim'in içini ısıtırdı. Şimdi de, mümkün olmasa da neredeyse Poyraz kadar üzüldüğünü belli olan yüzünün halini görünce, Yeşim gelmekle iyi ettiğini fark ediyordu. Birbirlerini böyle anlarda yalnız bırakmazlardı. Aramaya bile ihtiyaç duymaz, duydukları gibi kalkar gelirlerdi. Arkadaşları haberdar ederdi. Birinden birine bir şey olduğu gibi, akıllarına hemen diğeri gelirdi. Geçen sene Yeşim kuzenini bir trafik kazası ile kaybettiğinde, Batu'nun çok geçmeden yanında bittiği gibi, şimdi de Yeşim Batu'nun yanında bitmişti. Böyle zamanlarda inadı da, hırsları da, kırgınlıkları da bir kenara bırakmalarına minnettar kalırlardı çünkü birbirlerine birbirlerinden daha fazla iyi gelecek kimse yoktu. Yeşim'e de, Kenan haber vermişti. Buradan çıktıklarında, dertleri arkalarında bıraktıklarında yeniden eskisi gibi, iki inatçı keçiye dönüşeceklerdi ama en azından şimdilik, yan yanalardı.
"İyi misin?" derken birkaç adımda Batu'ya yaklaştı. Batu'nun sesi gibi, Yeşim'in de sesi titriyordu. Batu burnunu çektikten sonra kızarık gözlerini, Yeşim'in gözlerinde gezdirdi. Kasılan çenesi, titreyen dudakları, büyüyüp duran burun delikleriyle, cevap vermesine ihtiyaç kalmıyordu ama yine de "Değilim." dedi.
İyi hissetmiyordu. Hem kardeşi Poyraz için üzülüyor, hem de Ada için kahroluyordu. Ne zamandır görüşüyorlardı, Ada Poyraz gibi onun da arkadaşı, yakınıydı. Birçok anı biriktirmişler, yeri gelmiş dertleşmişlerdi. Aynı sofrada yemek yemişler, gülmüş, eğlenmişlerdi. Poyraz'la ne kadar mutlu olduklarına en yakından şahit olanlardan biriydi Batu da. Mutluluklarının bozulmasına, belki de bir daha hiç yeniden yaşanmayacak olmasına, canı yanıyordu. Oysa ne şakalar yapmışlardı. Ada, Batu'nun da yeğeni olacak bebeği, belki de bebekleri doğuracak, Batu amcası onlara gerekirse canını verecekti. Şimdi ise, Ada canını vermek üzereydi... Poyraz'ı telkin edip duruyorlardı ama kendileri de korkuyordu. Olur da o ameliyattan sağ salim çıkamazsa, Allah Ada'yı onlara bağışlamazsa, diye korkuyorlardı. Batu, hava almaya çıktığından beridir düşünüyordu. Ameliyata gireli saatler olmuştu. Ameliyatta durduğu zaman arttıkça, kötü haber duymaktan korkuyorlardı. Kapıların ardında, Ada'nın, doktorların ne halde olduğunu bilmiyordu. Eğer o kapılar aralanır da, kötü bir haber duyarlarsa, Poyraz'a nasıl sahip çıkacaklarını bilmiyordu. Kendi ne hissedeceğini bilmiyordu, nasıl hazmedeceğini bilmiyordu.
Yeşim, bir adım daha yaklaşırken "Gel buraya." diyerek kollarını kaldırdığı an Batu yüzünü buruşturup yeniden gözyaşlarına boğularak Yeşim'in kollarına girdi. Yüzünü, kadının boynuna gömerken hıçkırarak ağlamaya başladı. Poyraz'ın yanında ağlamamaya, Poyraz'ı sakin tutmaya çalışıyorlardı ama içi içine sığmıyordu. Olanları, Poyraz gibi Batu da idrak etmekte zorlanıyordu. Çok değil birkaç gün önce, yan yana dertleştiği, gülüp eğlendiği, birlikte sarma sardığı o güler yüzlü dostu, şimdi hayatta kalmaya çalışıyordu. Aynı evde, canına kastedilmişti. Oysa, o evi ne de güzel yapmışlardı. Her yerinde mutluluklarının izleri fotoğraflar, eşyalar, anılar. Bir duvarda, ellerinin izleri bile vardı. Çocuklarının odası olmasına karar vermişlerdi. Böylelikle her baktıklarında, anne ve babalarının birbirlerine ne kadar âşık olduğunu göreceklerdi. Artık Poyraz mı bakacaktı? Belki de intihar etmeden hemen önce?
"Yeşim, aklım almıyor. Bir tane şerefsizin teki yüzünden canından mı olacak?"
Yeşim, sımsıkı sarılışında bir elini Batu'nun saçlarına götürüp severken "Şş." diyerek sakinleştirmeye çalıştı. "Olmayacak öyle bir şey. Niye en kötüsünü düşünüyorsun? Ada sağ salim çıkacak o ameliyattan."
"Öyle iyi biri ki... Yakından tanısan, çok severdin. Tanırsın, değil mi? Aramıza döner, değil mi?"
"Döner." dedikten sonra gözyaşlarıyla gökyüzüne baktı. Bir doktor olarak, hasta yakınlarına umut verilmemesi gerektiğini biliyordu ama konu, Batu olunca ne diyeceğini bilemiyordu. "Yakından da tanırım, eminim çok seveceğim."
Yeşim'i soluyarak sakinleşmeye, Poyraz'ın yanına döndüğünde verebilmek için güç toplamaya çalışırken acıyla gülüp "O seni yakından tanıyor gibi zaten." dedi. "Öyle çok anlattım ki."
Yeşim de gözyaşları içerisinde acıyla güldü. Nasıl ki, yeni tanıştığı arkadaşları bile Batu'nun burcuna kadar biliyordu, Batu da hala onu anlatıyordu. Başka zaman olsa belki mutluluktan kahkahalar atardı ama ağlamaya devam ediyordu.
Batu aklında dönüp duran düşünceler arasından yeniden en acısına takılıp "Poyraz mahvolur..." derken gözlerini sıkıca kapattı. "Kendisini suçluyor. Aksine ikna edemiyoruz. Koray yaşasa bile Poyraz yaşatmaz, delirir. Gider onu da kendisini de vurur. İki kişi girdikleri o evlerinde kimse kalmaz."
Yeşim, ellerini Batu'nun yanaklarına getirip yüzünü görebileceği kadar çektikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Her ne olursa olsun, siz onun yanında olacaksınız. Öyle düşünme, Poyraz'a tutunacak dal olursunuz. Hem! Ada'ya bir şey olmayacak, diyorum. Yapma lütfen..."
Batu yanağını, Yeşim'in eline yaslarken gözleri yavaşça kapanıp açıldı ve Yeşim'in içi ona sığınan adama doğru aktı. Batu 'asıl sen yapma' der gibi baktı. Acı içerisinde fısıldarken yüzü de buruşmuştu. "Sana bir şey olsa ben neye, kime tutunabilirdim ki?"
Batu Yeşim'in yanağını tuttuğunda, Yeşim de ona sığınırken bir şey diyemedi. Gözleri birbirlerinin gözleri üstündeyken söylenecek bir şey kalmamıştı. Şimdi Batu Yeşim'e sorsa, sen neye tutunabilirdin, dese Yeşim kendisi için de cevap veremezdi. O yüzden baktılar, baktılar. Baktıkça, Poyraz'ın şimdi istese de sevdiğine bakamadığını düşündüler, içleri korkuyla titrerken bakabildiğince baktılar. Bunun bile ne büyük bir nimet olduğunu henüz anlıyorlardı.
**
"Hakan..."
Cansu, sesini kısık tutma çabasıyla Hakan'a seslendiğinde Hakan, bakışlarını Cansu'ya çevirdi. O sıra acil girişine giren Ogün'ü gördü. Telaşla etrafına bakıyordu. Hakan bakışlarını hızla Poyraz'a çevirdi. Hala ameliyathanenin önünde, bir adım uzaklaşmıyordu. Hastane duvarına yaslanmışken yeniden sessizliğe gömülmüş, artık ne görüyorsa ileriye bakıyordu. Vücudu sallansa da bir kolu, ona sarılan Deniz'in omuzlarına, diğer kolu ise Duru'ya dolanmıştı. Deniz, eniştesinin göğsüne sarılı halde ağlarken Poyraz'ın kendisine bile gücü yetmese de Deniz'in omzunu sıvazlamaya çalışıyordu. Ogün'ü görürse, yeni bir kriz anı yükselebilirdi. Ondan özür dilemek için adamları geldiğinde, Poyraz'ın elinden zor almışlardı. Tüm güvenlikler yanlarına toplanmak zorunda kalmışlardı. Soyadları olmasa, onca kargaşadan sonra hastanede kalmaları zordu ama kimse ses çıkaramıyordu. Aksine, çalışanların üstünde bu hastaneye gelinmiş olmasının gerginliği vardı. Akyel soyadından iki kişinin canları, onlara emanetti Poyraz'ın yakalarına yapıştığı adımların suratına doğru "Size karımı, canımı emanet etmiştim!" diye bağırışı, hastaneyi inletmişti. Boğazındaki damarlar olabildiğince belirginleşmiş, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Adamlar, Poyraz'ın kendisini tutamayıp onlara saldıracağını bilmelerine rağmen mahcubiyetle gelmişlerdi. Üstlerinde, görevlerini yapamamanın yanı sıra, belki de bir canın, hatta iki canın uçup gitmesini engelleyememiş olmanın mahcubiyeti vardı. Onca güvenliğe, güçlü kola rağmen Poyraz'ı tutabilen, Ada'nın babası olmuştu. 'Karın içeride canıyla cebelleşiyor, sakin ol' demesi, yetmişti. Poyraz, bu cümlenin gerçekliğinin altında ezilirken acı ve öfke dolu bir yüz ifadesiyle adamlara fısıldamıştı. "Dua edin, Allah onu bana bağışlasın."
Hakan, adamların zaten yatıp kalkıp dua ettiğine emindi. Poyraz, sadece onları suçlamıyordu. Hatta en çok kendisini suçluyordu. Koray'dan bile daha çok. Ara ara saçlarını çekiştiriyor, başını, yumruğunu sertçe duvarlara vuruyor, kendisine de zarar veriyordu ama Ada'nın kanına ya da varlığına ihtiyacı olursa diye henüz mahvetmemişti kendisini.
Asude annesi de, Saliha annesi de yakınlarında duruyor, ara ara yükselen krizlerinde destek olmaya çalışıyordu. Asude annesi daha ön plandaydı. Poyraz, kendi annesinden çok, Asude annesine sığınıyordu. Kendi annesi bir şey dediğinde duyamayabiliyor ama Asude annesi seslendiğinde dönüp bakıyordu. Saliha annesi bunun altında ezilirmiş gibi üzgün bir şekilde baksa da tek derdi, oğlunun iyiliği ve gelininin sağlığı olduğu için ona kim iyi geliyorsa, ondan destek almasına razı geliyordu.
Hakan bir küfür mırıldanırken Cansu'ya "Sen bekle güzelim." deyip hızla kalktı ve Ogün'e yöneldi. Onlara yönelen Ogün'ü yakasından tuttuğu gibi geri çıkartırken ağzını da kapatmış, "Sesini çıkarma sakın." diye uyarmıştı. Dışarı çıktıkları gibi ittirip "Ne arıyorsun lan burada? Şerefsiz?" diye sorduğunda Ogün gözyaşları içerisinde Hakan'ın kollarını tuttu.
"Saçmalama Hakan! Böyle bir anda benden uzak durmamı beklemeyin. Bırak, gireyim ben de." diyerek kapıya yöneldiği gibi Hakan yeniden itti. Sonra yetinmedi, öfkesini söndüremedi, yeniden ittirdi.
"Şerefsizin evladı. Senin aynı yoldan gittiğin adam buna sebep oldu! Senin o işbirliği yaptığın karaktersiz, kitapsız, benim kardeşime kıydı. Sen ne yüzle geliyorsun lan? Sen sağlığı yerindeyken bu kızı mutsuz etmek için her şeyi yapmadın mı?" derken ara ara ittiriyor ya da yakasından tutarak öfkeyle çekiyor, hırpalıyordu.
"Siktir git, Poyraz seni görürse sıkar boğazını. Adamın canı burnunda, bir de kendinle uğraştırma!"
Ogün düştüğü yerden kalkarken "Hakan lütfen!" deyip yeniden ona yöneldi. "Ben ne bileyim, şerefsizin böyle bir şey yapacağını. İnsan aklına böyle bir şey gelir mi? Ben sadece ayrılmalarını istedim... Ben Ada'ya böyle bir şey olacağını bilsem hiç onunla bir olur muydum? Hakan... O kadar da değil Hakan... Poyraz'ın canı yanıyor da benim yanmıyor mu? Ben Ada'yı daha çok seviyorum!"
"Kes lan sesini. Senin dramını sikerim." deyip yeniden ittirdi. "Şu adamı ya da beni, birimizi katil edeceksiniz sonunda. Defol git, kardeşim orada canının derdinde, burada bari rahat bırak. Yemin ediyorum Poyraz'a bırakmam, ben sıkarım senin boğazını. Git lan!" diyerek yeniden ittire ittire hastane bahçesinin dış kapısına kadar hırpaladı. Ogün usanmadan yerden kalktı. "Bizim Ada'yla kanımız aynı. Lazım olursam..."
Hakan bir anlığına duraksadı ve sinirle gözlerini kaçırıp sıkkın bir nefes aldı. Ada'nın ailesinden babasıyla aynı kan grubuna sahip olduğunu biliyordu. Poyraz'la da aynı kan grubuna sahipti. Ogün'e ihtiyaç olur muydu, bilmiyordu ama riske atamadı. Dudağını kemirip durduktan sonra gözlerini Ogün'e çevirdi. "Yeniden kan lazım olursa haber veririm ama buradan uzak dur. Ada'yı biraz önemsiyorsan, uzak dur."
Ogün çaresizce başını salladıktan sonra "Buradayım." deyip dış duvarın önünü gösterdi. Hakan itiraz edecekmiş gibi olduğunda hızla "Poyraz'a da görünmeyeceğim." dedi. "Tek isteğim, beni de haberdar et. Her türlü gelişmeden. Bunu yap bari Hakan. Lütfen. Kendimi suçluyorum."
"Suçlusun lan zaten!" diye bağırırken yeniden ittirdi. "Elbirliğiyle mahvettiniz kızın hayatını. O oradan çıkamasın zaten ben de sizi mahvedeceğim."
Ogün gözyaşları içerisinde "Haber ver lütfen." dediğinde Hakan "Uzak dur ve Poyraz'ın gözüne gözükme." diye yeniden uyarıp hastaneye yöneldi. Ogün ardından "Haber ver!" diye bağırdığında sinirle iç çekip ilerlemeye devam etti. Hastaneye yaklaştıkça yeniden ağlamaya başlamıştı. Öfkesini kusarken, bir anlığına olsun gözyaşları dinmişti ama şimdi yeniden Ada'nın karşısındaki hastanede bir ameliyathanede, canıyla burun buruna olduğunu idrak ediyordu. Ne kadar kızgın olursa olsun, Ogün'e de haber verecekti. Her ne yaparsa yapsın, işlerin buraya geleceğini o da bilmiyor olmalıydı. Kimin aklına gelirdi ki?
"İnsanın karısı vurulur mu lan?"
Yakınlarındaki Kenanların gözleri hızla Poyraz'a döndü. Deniz, annesinin yanına geçtiğinden beridir, Poyraz yeniden yere yığılmış gibi oturuyor, ileriye bakıyordu. Bir süreden beridir, ilk defa dudakları aralanmış, tepki vermişti. Batu, Yeşim'e bakıp yavaşça gözlerini kapatıp açarken kolundan yavaşça çıktı. Yeşim de başını onaylar şekilde sallarken Batu'nun, Poyraz'ın yanına, karşı duvara geçişini dolu gözlerle izledi.
Kenan, Poyraz'ın kolunu tutarken "Kardeşim, gel bir hava alalım." dediğinde Poyraz onu duymuyor olmalıydı. Kendi kendisine konuşmaya devam etti. Ağlayıp bağırdığı çağırdığı anlarda bile Kenanların içi daha rahat oluyordu. Böyle anlarda, Poyraz için daha fazla endişeleniyorlardı. Kopup gitmiş gibi bir yüz ifadesine sahipti. Aklını kaçırmak üzere olmalıydı. Kenan tahmin edemiyordu ama Batu edebiliyordu. Aklından bir anlığına Yeşim'in vefat ettiği geçse bile, nefesi kesilir gibi oluyordu. Poyraz ise bu tehlikeyle tüm gerçekliğiyle burun burunaydı. Bu yüzden nefesi kesilir gibi olmuyor, gerçekten kesiliyordu. Üstelik böyle hazin bir şekilde... Poyraz da bunu sorguluyordu. Ameliyathane kapısı açılmadıkça umudu azalıyordu. Herkes için öyleydi. Gözyaşları bazen yükseliyor, bazen alçalıyordu ama şu an herkeste ölüm sessizliği vardı. Ölüm vardı. Ölüm hep vardı ama böylesi... Böylesi çok daha kötüydü.
Birken, iki olmuştu. Üç olmak, belki dört olmak istemişti, sıfır kalmak üzereydi. Ada'sız, onunla kurma hayaliyle yaşadığı o kocaman ailesiz, kalırsa, kendisi de tutunamazdı.
Batu da diğer tarafına geçip "Kardeşim..." derken Poyraz Batu'yu duymuştu. Gözleri bir anlığına karşı duvardaki Yeşim'e döndü ve burukça gülümsedi. "Şu an ne hissettiğimi bilseydin, bir saniyeliğine bile olsa bir daha bırakmazdın."
Batu, yeniden gözyaşlarına teslim olurken gözleri Yeşim ile Poyraz'ın arasında döndü. Yeşim de ağlamaya başlamış, yüzünü elleriyle kapatmıştı. Batu, ne yapacağını bilemeyerek Poyraz'ın kolunu, omzunu sıvazlarken "Bu his geçecek kardeşim. Birazdan iyi haberler alacağız." dedi.
Kenan da "Güçlü olmaya çalış, ne olur." dedikten sonra kendi söylediği şeye yüzünü buruşturdu. Böyle anlarda ne diyeceğini bilemiyordu. Nasıl güçlü olmaya çalışacaktı ki? Adam yaşamı buna bağlıymış gibi ameliyathanenin kapısında bir cevap beklemek dışında hiçbir şey yapamıyordu. Gibisi fazlaydı. Poyraz'ın da yaşamı buna bağlıydı.
Poyraz'ın yüzü yeniden buruşurken bacaklarını kendisine çekti ve dizlerine yasladığı kollarından birinde elini alnına götürdü. Alnını ovuştururken başını onaylamaz bir şekilde sallayarak gözyaşlarına boğuldu. Ada'nın ailesi duymasın diye, kısık sesle konuşmaya başladı. "Aklımı kaçıracak gibiyim. Dayanamıyorum. Aklıma gelenlere dayanamıyorum. O ana kadar ne, neler yaşadığını düşündükçe delirecek gibi oluyorum." dedikten sonra burnuyla alnının birleşim noktasını sıkarken gözlerini sımsıkı kapattı. "Silahı görünce ne yaptı, ne hissetti..." dedikten sonra biraz sonra söyleyeceği şey dudaklarından çıkmadan, sadece aklına gelmesiyle bile onu boğdu. Başını kaldırıp da ardına yaslarken yaşlı gözlerini tavana çıkardı. Boğulduğunu bir hayli kanıtlayan bir ses tonuyla "Canını kurtarmaya çalıştı mı?" diye sorduktan sonra başını sertçe duvara vurdu. "Kenan boğazında morluk vardı Kenan..." dedikten sonra daha sert bir şekilde vurdu. Batu ile Kenan gözyaşları içerisinde bir birbirine, bir Poyraz'a bakarlarken ona doğru dönmüş, ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Bakışlarını Batu'ya çevirip gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarını yaladıktan sonra yüzünü buruşturarak baktı. "Morluk vardı Batu..."
Daha bir morluğa sabrı yoktu. Boğazı mı sıkılmıştı? Ne olmuştu? O nefesini, ciğerini söküp atmak istediği adam, sevdiği kadının boğazını mı sıkmıştı? Yetmemiş... Yetmemiş onu vurmuştu... Saçının bir teline zarar verse, Poyraz'ın gözleri karacakken, onu vurmuştu...
Poyraz, dayanamadığı düşüncelerini dağıtmak ister gibi başını onaylamaz bir şekilde sallarken yüzünü sertçe ovuşturmaya başladı. Yapamadı. Düşüncelerinden kurtulamadı. Ellerini ensesine kaydırıp bacaklarını iyice kendisine çektiğinde dağ gibi adam, küçücük kalmıştı. "Nasıl oldu? Ne hissetti? Canı ne kadar yandı? Aklından neler geçti..." dedikten sonra hıçkırmaya başladı. Boynu iyice eğilirken vücudu da hıçkırıklarıyla sarsılıyordu. "Beni beklemiştir... Poyraz birazdan gelir zaten demiştir... Gidemedim Kenan. Geç kaldım..." dedikten sonra bakışlarını Batu'ya çevirdi. "Çiçeğini veremedim."
Batu elini, arkadaşının ensesine götürüp göğsüne çekerken gözlerini tavana çıkardı ve titrek bir nefes aldı. Poyraz, başı Batu'nun omzuna düşmüş bir şekilde yeri izlemeye devam ederken "Ona çiçek alırken oyalandım... Sıra vardı... Belki almasam... Yetişir miydim?" dedikten sonra yüzünü buruşturdu. "Hiç gitmemeliydim. Yanından hiç gitmemeliydim."
Kenan, "Kardeşim yapma. Nereden bilebilirdin?" derken kolunu sıvazlıyordu. Poyraz başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Bana dedi. Dur, dedi. Onlar sınırsız, sen yaptıkça, onlar da yapacak dedi. Dinlemedim..."
Kenan yeniden "Poyraz, bilemezdin." dediğinde Poyraz'ı ikna etmek çok zordu. "Bilmeliydim."
Herkesin kahramanı olamayacağını söylemişti. En azından karısının kahramanı olmalıydı. Herkesi kurtaramayacağını, söylemişti. En azından karısını kurtarmalıydı. Karısına geç kalmamalıydı.
Ameliyathane kapısı açıldığında hızla kalktılar. Harap olmuş, bitap düşmüş vücudu bir anda kalkması dolayısıyla gözleri kararsa da yakınlarındaki Batu ve Kenan'a tutunup çıkan doktora odaklandı. Oturaklarda oturan, ilerideki duvarlara yaslı duran herkes şimdi kapının önüne dizilmişti.
Poyraz'ın aklından bin bir türlü düşünce, dilek, dua geçiyordu. Hadi lan güzelim, diyordu Ada'ya. Hadi, bırakma beni, bizi, hayallerimizi. Ben seni koruyamadım, sen beni koru. Benim akıl sağlığımı koru. Benim hayallerimi koru. Dön bana, bu hayatı sana cennet kılayım. Gitme benden. Gidersen de koşar gelirim ama ne olur gitme. Dön bana, her şeyi ardımda bırakayım. Nereye dersen, seninle oraya geleyim. Öfke, inat, intikam, hırs, her şeyi bir kenara atayım. Bir an olsun, senin varlığına minnet etmek dışında bir şeye dertlenirsem ne olayım. Ayağım taşa çarpsa, üstüme şimşekler yağsa, annem bin defa terk etse, babam yüz yıl daha sırtını dönse, 'benim Ada'm var, şükürler olsun' diyeyim. Gel bana senin için sadece annemi değil, herkesi affedeyim.
"Ne? Ne oldu? Karım? İyi mi?"
Poyraz sabırsız bir şekilde sorularını sıralarken kalbi sıkışıyordu. Kenanlar tutmasa ayakta durabileceğini sanmıyordu. Gözleri kararıp duruyordu. Her zerresi, sadece cevabı bekliyordu. Bunu sormak zorunda kalmanın ağırlığı altında ezilirken yüzünü buruşturarak "Karım yaşıyor mu?" diye sordu.
"Doktor Bey. Kızım. Kızım iyi mi? Lütfen bir şey söyleyin."
"Çok kan kaybetmiş." diye konuşmaya başladığında Poyraz'ın kulakları uğuldadı. Parmak uçlarından beynine kadar oluşan kasılmalar eşliğinde bayılacak gibi oldu. Kenanlar hızla Poyraz'ı tutarken, Poyraz bir elini kalbine götürüp iki büklüm eğilmeye başladı.
"Durun, lütfen sakin olun. Yanlış anladınız. Merak etmeyin. Ameliyat başarılı geçti."
Poyraz'ın gözleri bir anlığına, eğildiği zeminde takılı kalırken etrafında yükselmeye başlayan sesleri uğultulu duydu. Kenanların da desteğiyle doğrulurken inanamıyormuş gibi baktı. Kulakları duymak istediğini duyuyor, olabilir miydi?
"Vücudunun toparlaması, zaman alacak. Birkaç gün yoğun bakımda tutmamız gerekecek ama en azından hayati tehlikenin kalmadığını söyleyebilirim."
Poyraz'ın vücudu sarılmalarla sarsılıp dururken yutkundu. Bu sefer yutkunabildi. Sanki boğazındaki acılar da yutkunuşuyla gitmiş, hiçbir şey kalmamıştı. Kaşları kalkarken gözleri bu sefer başka doldu. Titreyen elleri doktora uzanırken "Yaşıyor? Yaşıyor mu? İyi yani." diye sorduğunda doktor hafifçe gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı.
Poyraz'ın titreyen eli burnuna ve ağzına giderken ağlamakla, gülmek arasında bir ses dudaklarından çıktı. Gözyaşları yeniden zaten kuruyamamış yanaklarını ıslatırken koy veren vücudunu Kenanlar tuttu. Dizlerinin üstünde çökerken ellerini Kenanlardan çekip yere yasladı. Alnını da soğuk fayansa yaslarken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Saatlerdir tuttuğu, tutamadığı tüm duygular koy veriyordu. Elleri yumruk şeklinde iki yanında yere yaslıyken ağlayışları arasından teşekkür edip durdu. Allah'a, doktorlara, Ada'ya. Hepsine teşekkür edip duruyordu.
"Poyraz..."
Ada'nın annesinin sesini duyduğunda başının iki yanından yere yasladığı ellerinden güç alarak doğruldu. Onun gibi mutluluktan koy vermiş annesi kollarını ona doğru kaldırdığında yerde birkaç adımla emekledi ve hızla kollarını sardı. Ada'nın annesine sımsıkı sarılırken tekrar ve tekrar "Beni bırakmadı. Bizi bırakmadı." diyordu. Nasıl ki, henüz akıbeti belli değilken "Geç kaldım." deyip duruyordu, şimdi de aklından habire 'Beni bırakmadı.' cümlesi geçiyordu. 'Ben geç kaldım, ama o yine de beni bırakmadı.'
Herkesten 'şükürler olsun' sesleri yükseliyor, tanıyan tanımayan herkes sarılıyordu. Yeşim, hayatında hiç görmediği Deniz'le bile sarılmıştı. Sarılanlar, yeniden sarılıyor, gözyaşları içerisinde gülüyorlardı. Poyraz boşta kaldığı ilk an doktora da sarıldı.
"Teşekkür ederim. Sana çok teşekkür ederim."
Doktor da Poyraz'a sarılırken gülümsedi. Üstünden büyük bir yük kalkmıştı. "Ne demek Poyraz Bey. Bu bizim mesleğimiz, görevimiz."
Geri çekildiği gibi yalvarır bir edayla "Beni onla görüştür. Beni karımla görüştür." dedi. Sanki gözleriyle iyi olduğunu görene kadar inanamayacaktı. Uzak, çok uzak kalmıştı. Yanına gidebilmeli, onunla aynı havayı solumalıydı.
Doktor başını onaylar şekilde salladı. "Mümkün olan en yakın zamanda, karınızı görebileceksiniz. Merak etmeyin."
Poyraz hızla sordu. "Ne zaman görebilirim?"
"Maalesef, ancak bir gün sonra. Yoğun bakıma alacağız, hassas olunması gereken bir süreçteyiz." dediğinde Poyraz bir anlığına boşluğa düşse de hızla toparlayıp deli gibi başını salladı ve "Tamam." dedikten sonra yeniden gözyaşlarıyla güldü. "Tamam, o iyi olsun da."
"Biz de görebilecek miyiz doktor bey? Yarın?"
Ada'nın ailesi de sabırsız bir şekilde sordu. Gülüyor ama bir yandan akıp duran gözyaşlarını siliyorlardı. Doktor bey, "Ancak bir kişi." dedikten sonra anlayış bekleyerek gülümsedi. Poyrazlar başını onaylar şekilde salladığında doktor bey, "Yeniden geçmiş olsun." deyip aralarından gittiğinde gözler birbirine döndü. Poyraz, bu konuda kibarlık yapamayacaktı. Karısını bir an önce görmek zorundaydı. Başka şansı yoktu. Sabredemezdi.
"Ne olur ben göreyim." dediğinde Şerif babası ve Merve annesi hafifçe gülüp başını onaylar şekilde salladı. Kızları iyi olsun da, önemli olan buydu. Ve, artık biliyorlardı. Ada'nın ilk ailesi Poyraz, Poyraz'ın da Ada'ydı. Muhtemelen Ada da gözlerini açsa, önce Poyraz'ı görmek isterdi.
Doktor gittiğinde Poyraz'ın elleri ensesinde, ne yapacağı bilemez halde etrafında ağır bir şekilde dönerken ağlayışları arasından kahkahalar attı. Vücudunu ayakta zor tuttuğu, bacakları titrediği için en yakın oturağa yöneldi. Bir geriye yaslanıp bir heyecandan yerinde duramayarak öne eğilirken gülmeye devam ediyor, inanamıyormuş gibi ellerini gülüşlerine götürüp duruyordu. Ona bu hayatı cennet kılacaktı. Onu rüzgârdan bile sakınacak, yanından asla ayrılmayacaktı. Üst raftan tabak almak için parmak uçlarında yükselmesine bile müsaade etmeyecekti. Ona sarılacaktı. Ah... Ona sarılacak, ona sımsıkı sarılacaktı. Tenini solur gibi koklayacaktı. Boynuna gömülecek, oradan kalkmayacaktı. Öpecekti, yanaklarını, dudaklarını, göz kapaklarını, ellerini, omuzlarını, boynunu, alnını, saçlarını...
Elleri ensesine giderken gülüşünde alt dudağını ısırarak başını yeniden hastane duvarına yasladı. Batu yanına oturduğunda gözlerini biraz önce belki de yüz kere sarıldığı kardeşine çevirip yeniden sarıldı. Batu da Poyraz'ın sırtını sıvazlarken neşeyle gülerek "Çiçeğini vereceksin." dediğinde Poyraz'ın gözyaşları arttı. Geri çekilip başını onaylar şekilde salladı. Gözyaşlarıyla ıslanan dudağını yaladıktan sonra ardına çekilip ileriye, gülerek baktı.
"Çiçeğini vereceğim..."
**
Ertesi gün Poyraz, odaya girmek üzere bekliyordu. Önce hazırlanması gerekiyordu ve hemşireyi bekliyordu. Çiçeğini henüz veremeyecekti ama evdeki çiçeklerini de sulamak için gidip gelmesi gerekmişti. Bir an başkasından istemeyi düşünmüş, kısa süreliğine bile olsa Ada'yı bırakmak istememişti ama nasıl ki bir daha Ada'yı başkasına emanet etmeyecekse, çiçeklerini de etmeyecekti. Ada tek tek, hangisinin ne kadar sulanacağını öğretmişti. Gidip bir sonraki sefere onları Ada'nın sulayacağına söz vererek sulamıştı. Bir gündür duyguları karmakarışıktı. Bir gülüyor, bir ağlıyordu. Eve gittiğinde ve hazırlanmış sofrayı gördüğünde de ağlamıştı. Yıkıp dökmek, her şeyi birbirine katmak istemişti ama hepsinde Ada'nın emeği, anısı vardı, yapamazdı. O evde bir gün daha geçirmeyeceklerine emindi. O evden de sadece çiçekleri alıp çıkarlardı. Birlikte daha güzelini kurarlar, herkesi ardında bırakırlardı.
Gelen hemşireye bakarken mutlu bir şekilde "Hah." diyerek yöneldiğinde hemşire "Sizi biraz bekleteceğiz." dedi. Poyraz duraksarken, modu düşse de sabırla beklemeye devam etti. Bir gün beklemişti. Ameliyatın bitmesini beklediği saatlerin yanında bu bir gün neydi ki? Karısının iyi olduğunu, git gide daha da iyi olacağını bilirken, kendi özlemine nankörlük edemezdi. Sabırsızlıkla ama yine de minnetle beklemişti. Gerekirse bir ömür de beklerdi.
Beklemesi gereken süre git gide arttığında, huzursuzlanmaya başlamıştı. Sorgulamaya başlayacağı sırada, doktorun yanlarına doğru geldiğini gördü. Doktorun yüzündeki ifade hoşuna gitmezken bakışları huzursuzca oturaklara döndü. Deniz, babasının omzuna yaslanmış birlikte uyukluyorlardı. Ada'nın annesi, eşya almak için eve kadar gitmişti. Fırat, Duru'yu biraz dinlenebilmesi için götürmüştü. Asude annesi, Saliha annesiyle hava almaya çıkmıştı. Duymasınlar diye doktora başıyla işaret vererek, Deniz'den ve Şerif babasından uzağa geçtiler. Defalarca, onlara oda ayarlatmıştı ama nasıl ki Poyraz kapının önünde beklemek istiyordu, onlar da öyleydi.
Sıkkınlıkla nefes alırken bir eli ensesine gitmiş, kendisini yeniden güçsüz hissetmeye başlamıştı. Gözleri de hızla dolmuştu. Kenanlar da yanlarına geldi ve hepsi gözlerini endişeyle doktora dikti. Batu, ne duyacaklarını bilemediği için destek olmak isteyerek Poyraz'ın kolunu tuttu. Batu'ya da yanındaki Yeşim destek oluyordu. Yeşim sayesinde aldığı güçle, Poyraz'a destek oluyordu.
"Sorun ne?"
Poyraz korkuyla sordu. Mutluluğuna gölge düşsün istemiyordu ama bir sorun olduğu ortadaydı. Doktor da sıkkın bir nefes aldı. Mahcup görünüyordu. "Maalesef hastanın alt ast, pt ve albumin değerlerinde oynama tespit ettik."
Yeşim de endişeyle sordu. "Karaciğer damarlarında kanama mı var?"
Yeşim'in korkuyla sorması, bakışların Yeşim'e dönmesine ve herkesin nefesinin daha da sıkışmasına sebep olurken Poyraz ardına dönüp gözlerini sıkıca kapattı. Elleri ensesinde, birkaç adımla koridorda volta atarken aklına hâkim olmaya çalışıyordu. Ne demek olduğunu ve sonuçlarını tam olarak anlayamamıştı ama doktorun, Yeşim'in haline bakılırsa, pek de hayırlı bir gelişme değildi.
Doktor, "Evet, maalesef." dediğinde Yeşim hızla "Ameliyat sırasında fark etmeniz gerekmez miydi?" diye sorduğu gibi Poyraz onlara döndü. Hızlı adımlarla yaklaşırken "Ne demek oluyor bu?" diye sordu. Doktor yutkunduktan sonra üstüne dikilen bakışlara karşı tedirginleşti. Yeşim'e "Sanırım doktorsunuz." dediğinde Yeşim başını onaylar şekilde salladı. Eğer Yeşim doktor olmasaydı, bu tarz durumlarda oluşan sorunları, hasta yakınlarına meşrulaştırarak dile getirirler, şüphe çekmezlerdi ama Yeşim buradayken yapamazdı.
Yeşim, "Bu kanama ameliyat sırasında da olabilir. İhmaliniz söz konusu olduğu için fark edilmemişse, bir gün boyunca müdahale edilmediğinden, değerlere de yansımış olmalı." dediğinde Poyraz adamın geri dönüp kendi ciğerini de kanatmaya karşılık bu bakışlardan kurtulmayı tercih edebileceği bir şekilde baktı. Adama yaklaşıp sert bir ses tonuyla ve burnundan soluyarak "İhmaliniz mi söz konusu?" diye sorduğunda doktor hızla konuşmaya başladı. "Sonradan gelişen bir komplikasyon da olabilir. Her türlü gerekli müdahalede bulunup önlemleri alacağız Poyraz Bey. Hiç merak etmeyin. Bize, hastanemize güvendiğinize pişman olmayacaksınız."
Poyraz adamın gözlerinin içerisine bakarken "Eğer bu durum ihmaliniz sebebiyle oluştuysa ve karıma bir şey olursa, senin doktorluk hayatını, hastanenin varlığı bitirmekle kalmam, bu hastanenin bir aralar var olduğunu bile kimsenin hatırlamamasını sağlarım. Anlatabiliyor muyum?" dediğinde adam başını onaylar şekilde salladı. "Merak etmeyin, gerekli her şeyi yapacağız."
Poyraz, bir doktora bir Yeşim'e bakarken hala durumun ehemmiyeti pek fark edebilmiş değildi. "Gerekli olan şeyler ne? İlaç tedavisi mi? Ne?"
Yeşim, üzgün bir şekilde bakışlarını doktora çevirdiğinde doktor dudağının kenarını ısırdıktan sonra derin bir nefes alıp dürüst yaklaştı. "Karaciğer nakli gerekebilir. Donör olmayı kabul edebilecek herkesten test almamız gerekiyor."
Poyraz'ın başına sancılar girerken yığılacak gibi olduğunda Batular hızla tuttu. Doktor etrafındaki hemşireleri çağırırken Poyraz hızla ona doğru uzanan elleri ittirdi.
"Poyraz Bey'e bir sakinleştirici iğne, takviye edici serum takalım."
Ayakta zar zor durmasına rağmen sesi güçlüydü. Sesini öfkesinden, acısından alıyordu. "Hayır!" diye adeta kükredikten sonra işaret parmağını sallayarak doktora yaklaştı. "Açıkla, her şeyi söyle."
"Tekrar ameliyata alınması gerekecek." dediğinde Poyraz'ın bir eli nefes alma ihtiyacıyla boğazına gitti. "Kanamayı durdurmaya çalışacağız. Her ihtimale hazırlıklı olmamız için, nakil için çalışmalara başlamalıyız. Kuruma da başvuracağım ama aranızdan donör olmak isteyen varsa, test alacağız."
Poyraz titreyen üst dudağını ısırarak, gözyaşları içerisinde doktora bakarken titrek nefesler alıp veriyordu. Birkaç saniyenin ardından sonunda konuşabilmeye başladı. "Uygun karaciğer bulmamız gerekiyor yani." dediğinde adam başını onaylar şekilde sallasa da durumu yumuşatmak için hızla ekledi. "Gerekmesi halinde. Önlem amaçlı. Gerekmeyebilir. Ameliyat başarılı geçebilir."
"Eğer bulunamazsa?"
Adam sessiz kaldığında, Poyraz'ın eli, boğazıyla göğsü arasında tenini sürtüp yüzmek ister gibi gezinirken koridorda volta atmaya başladı. Hiçbir yere sığamıyormuş gibi hissediyordu. Başını sağa sola doğru eğerken ne yaparsa yapsın kaslarını gevşetemiyordu. Gözleri kararsa da koy vermemeye çalışıyordu. Bayılırsa ve sakinleştirici yapılırsa, olup bitenden haberdar olamayacak, Ada'sının kapısında bekleyemeyecekti.
"Bir an önce testleri alalım. Ameliyat için hazırlığa da başlayacağız."
Poyraz alnını ovuşturduktan sonra sağlıklı düşünmeye çalıştı. Aklından geçen her düşünce, kalbini delip geçecek kadar karamsarlığa bürünmüşken bunu yapmak zordu. Onu göreceğini sanmıştı. Yanına gireceğini, elini tutup yakında onu uyandıracaklarını söyleyeceğini. Yakında o yeşillerini görebileceğini, hem ona, hem kendisine söyleyecekti. Kendisinin de duymaya ihtiyacı vardı. Çiçekleri, soldukça yenisini aldırttığı üzere onu bekliyordu. Yeniden ameliyata girmesi gerekecekti. Yeniden kapısında beklemek zorunda kalacaktı. Yeniden o sonsuz bir işkenceymiş gibi geçip gitmeyen zaman diliminde nefes almaya çalışması gerekecekti. İhmal yüzündense... İhmal yüzündense hepsini mahvederdi. Üstelik... Üstelik bu ihmal ölüme de yol açabilirdi. Kalbini saran duyguya karşı iki büklüm olurken dizlerini kırarak oturdu. Ona yönelen Kenanlara ve hemşirelere güçlükle "Bir dakika verin." derken alnını oturaklara yasladı.
Kalbi bir süredir o kadar sıkışıyordu ki, kalp krizi geçirmeye başlasa, normal bir anı sanabilirdi. Eli göğsünde, dünden beri hala çıkartmamış olduğu gömleğinin üst düğmelerini kopartarak nefes alma ihtiyacıyla açarken gözlerini sımsıkı kapatmıştı. İstemiyordu. Bir daha ameliyathane kapısında aynı süreçten geçmek istemiyordu ama zorundaydı. Dün dudaklarından çıkan her kahkaha, şimdi kalp sıkışması olarak geri dönmüştü.
Vücuduna yalvarıyordu. Sabret, biraz daha ayakta kal. Buna mecbursun. Her şey iyi ya da kötü, sonuca bağlanana kadar ayakta durmaya mecbursun. Sonra ister hayata tutunmuş karının kollarına yığıl, ister onunla birlikte bu hayattan göç ama şimdi mecbursun. Şu an bu hayatta kalmaya ve karın için ayakta kalmaya mecbursun.
Kenanların ne yapacağını bilemez elleri, temas etmese de vücudunun etrafındayken Poyraz güçlükle yerden kalktı. Doktora doğru döndü ve işaret parmağını kaldırıp "Ameliyat hazırlıklarına başlayın ama karımı bir daha siz ameliyat etmeyeceksiniz." dedikten sonra Kenan'a döndü. "Hamdi'yi bul getir."
Kenan bir an duraksadığında Poyraz daha yüksek bir sesle "Bakma bana Kenan! Hamdi'ye uçak yolla, ışınlat, bir şey yap. Bir an önce buraya getirt." dediğinde Kenan hızla başını onaylar şekilde sallayıp telefonunu cebinden çıkartarak ilerlemeye başladı. Hamdi denilen doktor, yurt dışında daha iyi bir hastaneye geçmeden önce bu hastanede çalışan, ülkenin en iyi cerrahlarından biriydi. Yaralanma sonrası, çok kan kaybedildiği için bir an önce ameliyata alınmış, yine ülkenin en iyi hastanelerinden birinde ve en iyi cerrahlarından biri ameliyata aldığı için rica etmek zorunda kalmamışlardı ama belli ki artık gerekiyordu. Hamdi senelerdir, ailenin güvendiği doktordu.
Doktor, "Poyraz Bey gerçekten lütfen bana ve hastanemize güvenin. Hamdi Bey'in gelmesine..." diye konuşacağı sırada Poyraz ona döndüğünde devam edemedi ve sustu. İşaret parmağını adamın göğsüne yaslayıp "Dua et karım kurtulsun." dedi.
"Poyraz Bey, gerçekten ihmal sebepli olmayabilir. Komplikasyon..."
Yeşim araya girip "Bu çok zor bir ihtimal." dediğinde Poyraz'ın çenesi mümkünmüş gibi daha da kasıldı. Yeşim de öfkeliydi. Meslek hayatında, bu tarz durumlarla karşılaşmak zorunda kalıyordu. Ellerine can emanet edilirken onlar ihmalkâr davranıyordu. Belki de gerginlik sebebiyle gözden kaçmıştı. Yeşim asla böyle bir doktor olmayacaktı. Özellikle de hastalıkları kandıran bir doktor olmak istemiyordu. Eğer Yeşim burada olmasaydı, sırf ne cerrah ne hastane olarak sorumluluk almak istemedikleri için yalan söyleyeceklerdi. Sonradan oluşan bir komplikasyon olduğunu dile getireceklerdi.
Doktor, dibindeki öfkeli bakışlardan gözlerini kaçırıp "O sıra biz hazırlanalım." dedi. "Test vermek isteyen..."
Poyraz, kolunu, bileğini hızla açarken sinir ve çaresizliğin harmanlandığı bir ses tonuyla "Al, ne alıyorsan, hemen al." dedi. Sadece ciğerini değil, imkânı olsa kalbini bile verirdi. Tek istediği Ada'nın ona, ailesine geri dönmesi, o yeşillerini yeniden hayata açmasıydı.
**
"Maalesef..."
Poyraz, elini ensesine götürürken geriye doğru dönerken gözlerini kapatarak ilerlemeye başladı. Birine çarpacak olsa görmeyebilirdi ama zaten güçsüz adımlarla yürürken, birine çarpmasa da devrilebilirdi. Zaten halini gören herkes, önünden çekiliyordu.
"Ama bir test veren daha var... Daha geç verdiği için henüz test sonuçları çıkmadı."
Doktor tedirginlikle ardından seslense de Poyraz iyice ilerlemiş, artık duymuyordu. Duru "Kim?" diye sorgularken Kenanlar, hızlı adımlarla Poyraz'ı takip etmeye başladılar. Ne yapacağı belli olmazdı. Ada yeniden ameliyathaneye alınmak üzereydi. Ameliyat kötü geçerse, hala uygun karaciğer bulunmamıştı. Kanama durmazsa, süreyle yarışmaya başlayacaklardı.
Poyraz nefes alma telaşlıyla acilden çıktıktan sonra ilerlemeye devam etti. Bir eli ensesinde, diğeri göğsündeyken yüzünü buruşturdu. Her şey ameliyata bağlıydı. Hamdi denilen doktor gelmiş, ameliyat için hazırlanıyordu. Poyraz "Karımı bana geri ver." demişti. Dememiş, adeta yalvarmıştı. İç açıcı gözükmeyen değerlere bakan Hamdi Bey, umut vermek istememişti. Elinden geleni yapacağını, sakinlikle beklemeye çalışmalarını söylemişti. Elden gelen... Poyraz bu sıralar bu cümlenin ağırlığı altında eziliyordu. Elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Gözlerini aralayıp vardığı hastane bahçesinin dış duvar bitimine geldikten sonra sinirle inleyerek yakınlarındaki ağaca tekme attı. "Neye yararsın lan?" diye bağırırken elinden gelse kendisi boğacaktı. Yumruğunu hastane dış duvarına defalarca vururken elinden akmaya başlayan kanlar, o gün eline bulaşan Ada'nın kanlarını hatırlatıyordu. "Neye yarar lan bu ciğer, karına veremedikçe?"
Kenanlar yanına varsalar da engel olmaya çalışmadılar. Duygularını dışa vurmaya ihtiyacı vardı. Ada'nın ailesinin yanında güçlü kalmaya çalışıyordu. Umudunu kaybetmeye başlasa da, umudu sürüyormuş gibi davranıyordu. Özellikle de Deniz'in yanında, başını dik tutmaya çalışıyordu ama kafayı yememek için, onun da içinden geldiği gibi davranması gerekiyordu.
Fırat'la birlikte gelen adamları da üzgün bir şekilde izliyordu. Günlerdir, hastaneden ayrılmıyor, Poyraz kadar cevap bekliyorlardı. Bir hayatın kayıp gitmesinin sebeplerinden biri olacaklar, diye korkuyorlardı. Şimdi önlerinde feryat figan ağlayıp bağırarak duvara, ağaca, banklara saldıran adamın karısını kaybetmesinin sebeplerinden biri olmak istemiyorlardı.
Öfkesi bitmese de gücü bitti. Yumruklarıyla birlikte alnını da duvara yaslayıp yere çökerken "Neye yarıyorsun a*ına koyayım?" diye sormaya devam etti. "Ne karını koruyabiliyorsun, ne kurtarabiliyorsun. Ciğerini bile karına veremiyorsun. Ciğerin, beş para etmezmiş lan senin."
Kenanlar güçsüz kalmış Poyraz'ın yanına vardıklarında kollarını tuttular. "Poyraz, Allah'tan ümit kesilmez. Bak çok iyi bir doktor, ameliyata girecek. Ben inanıyorum ki..." dediği gibi Kenan'a dönüp yakalarından tuttuktan sonra kendisine çekip "Bana umut verme lan!" diye bağırdı. Kenan, sessiz kaldığında onu geri itti ve yerden kalktı.
"Görmediniz mi doktorun yüz ifadesini? Kötü geçecek ameliyat." derken elleriyle yüzünü sıvazlıyordu. Sesi, bağırmaktan, ağlamaktan kısılmıştı. Son günlerde, ellerinin titremediği tek bir an bile yoktu. Beklerken gözlerinin istemsiz kapanması dışında uyumuyor, pek bir şey yemiyordu. Ağzına tıktığı birkaç şeyi de bayılmamak için yiyordu. Bayılırsa, serumlar, sakinleştiriciler, uyur da uyurdu. Onu uyutmalarına müsaade etmek istemiyordu. Ada ölecekse bile, hayatta olduğu her anı yaşamak istiyordu.
Ellerini hızla yüzünden çekip yeniden Kenan'a yöneldi. Yakalarına yapışırken bu sefer umut için yalvarıyordu. Biraz önce aksini istemişti ama umuda ihtiyacı vardı. "Kenan, git donör bul, bir şey bul." derken bacakları yeniden titremeye başladığı için yavaşça oturdu. Kenan da eş zamanlı diz çökerek kardeşinin karşısında oturdu ve gözyaşlarına da eşlik etti. Poyraz bir elini Kenan'dan çekip ardındaki Batu'ya ve Fırat'a döndü. "Gidin, bir şey yapın." derken gözleri kararıyordu. Gözlerini yeniden Kenan'a çevirdi.
"Kenan, ölürüm."
Kenan korkuyla başını onaylamaz bir şekilde sallarken "Poyraz, konuşma öyle." diyerek sarılmaya çalıştı. "Ada'ya bir şey olmayacak. Sana bir şey olmayacak."
Poyraz, sarılmasına müsaade etmemeye çalışırken bakışlarını Batu'ya çevirdi. "Batu. Ölürüm, diyorum. Bir şey yapın. Çare bulun."
Batu "Poyraz, lütfen..." dediğinde Poyraz Kenan'ı da bırakıp dengesizliği dolayısıyla sallanarak ayağa kalktıktan sonra "Ölürüm, diyorum!" diye bağırdı. "Ölürüm lan, ölürüm. Bir saniye onsuz beklersem şerefsizim."
Kenan da ayaklanıp "Poyraz..." diyeceği sırada Poyraz'ın ilgisi hastane bahçesine giren Hayat Akyel'e döndü. Telefonda konuşarak ilerliyordu. Ne dediğini duyamıyordu ama yüzünün güldüğünü görüyordu. Kaşları kalkarken güçsüz birkaç adımda yaklaştı. Bahçeye girdikten sonra hastane binasına ilerlerken bir anlığına Poyrazlara yakın bir noktadan geçerken "Yarın odaya alabilirlermiş." dediğini duydu ve başını onaylar şekilde salladı.
Bakışlarını, adamlara çevirdi. Adamlar, mahcup bir şekilde dikilirken göz göze geldikleri an, bakışların ağırlığında ezilerek boyunlarını eğdiler. Poyraz yavaşça onlara yaklaştı. Kenan, Batu ve Fırat temkinle Poyraz'ı takip ettiler ama Poyraz şaşırtıcı bir şekilde adamlardan birine sarıldı.
"Sizi suçlamıyorum."
Adam şaşkınlığına uğrarken Poyraz yetinmeyip diğerine de sarıldı. Herkes birbirine bakarken adamlar yutkundu. Poyraz ise geri çekilip sallanan vücudu eşliğinde hafifçe sırıttı. "Gerçekten bakın." dedikten sonra gözlerini hastaneye çevirdi.
"Sizi suçlamıyorum."
**
Ameliyathanede geçen saatler uzadıkça, nefesler sıkışıyordu. Ada'nın annesi fenalaştığında, sakinleştirici iğne yapılmak zorunda kalmışlardı. Şerif Gökdeniz, karısının başında bile bekleyemiyor, kızının kapısında dualar ediyordu. İlk ameliyattan bile daha çok umutsuz, daha çok korku dolulardı. O zaman neyin ne olacağını tam olarak bilmiyorlardı ama şimdi ihtimalleri biliyorlardı. Kanama durdurulamazsa, karaciğer nakli gerekecekti. Uygun donör bulunamamıştı. Ameliyat süresi gittikçe uzuyordu. Uzadıkça, hala durduramadıklarını biliyorlardı. Birazdan çıkıp "Maalesef." denmesinden korkuyorlardı. Öyle olursa, ikinci seçeneğe hazır değillerdi. Nakil için uyumlu donöre hala sahip değillerdi. Kurumdan da olumlu sonuç gelmemişti.
Batu, Ada'nın annesi sedye ile götürüldükten sonra bakışlarını etrafına çevirdi. "Poyraz nerede?"
Kenan da hızla bakışlarını etrafında gezdirirken hareketlenmişti. Şerif Gökdeniz'in de gözleri ardına, Batulara döndü. Duru, ağlarken elleriyle yüzünü kapattığı yerden doğrulup gözyaşlarını silerken "Abim nerede?" diye sordu. En son, Merve annesi fenalaşmaya başladığında Poyraz'ı görmüşlerdi. Bir anlığına ona yönelip destek olacak gibi olmuş, sonrasında geri çekilmiş, duvara dönmüştü.
Batu korkuyla "Bir şey yapacak." dediğinde Kenan'la göz göze geldiler. Aynı anda koşmaya başladılar. Yeşim, Duru Fırat da onların ardından ilerlerken Hakanlar ne yapacağını bilememişlerdi. Cansu yeniden hıçkırarak ağlamaya başlarken Hakan ona sarıldı ve sıkkın nefesler alıp vererek, Batuların ardından baktı.
Koray'ın yattığı yoğun bakımın önünde bekleyen Hayat Akyel, dudağını kemiriyordu. Odaya alınabileceği söylenmişti ama sonrasında değerlerinin yeniden kötüleştiği fark edilmişti. Kaç gündür diken üstündeydi. Ağır bir ameliyat atlatmıştı ama vücudu toparlayamıyordu. Toparlayacak gibi oluyor, yeniden değerleri kötüleşiyordu. Hayat Akyel, bir şans daha elde etmek için Allah'a yalvarıyordu.
Sevim Akyel ise en sessiz günlerini geçiriyordu. Kimseye bağırmıyor, çağırmıyor, kimseyi suçlamıyordu. Hatta ona suçlamalar yöneltildikçe de sessiz kalıyor, sadece dinliyordu. O sessiz kaldıkça, diğerlerinin sesi yükseliyordu. Sanki senelerdir ses çıkartamayan her biri, acısını çıkartıyordu. Kocası bile "Yanlış yaptın." diyordu. "Senelerdir. Sen de, ben de." demişti en son. Sonrasında yanından kalkmış, başka bir oturağa geçmişti.
"Hah. Doktor Bey. Bir gelişme var mı?"
Doktor, Hayat Akyel'e cevap vermeden ilerlerken elini yoğun bakımın sensörlü kapı tuşuna doğru kaldırdı. "Doktor Bey. Lütfen bir şey söyleyin..."
Doktor, içeri girdikten sonra içerideki tuşa da elini kaldırıp kapıyı kapattı. Hayat Akyel, çaresizlikle geri çekilirken ellerini dudaklarına götürdü ve yeniden gözyaşlarına boğuldu. Kötü bir şey olmalıydı ki, söylemiyordu.
Gözleri, yoğun bakım camının ardından oğulları ile doktordayken doktor oğullarının karşısında durduğunda kaşları kalktı. Öylece durup bakıyordu. Maskesi ve bonesi yüzünden sadece gözleri gözüküyordu. Gözleri ise bir garip bakıyordu.
Cebinden bir şey çıkarttığında Hayat, cama doğru yaklaştı. Bir silahı, oğluna yönelttiğini gördüğünde gözleri irileşti. Çığlıklar atarak etrafına doğru baktı. "Güvenlik! Güvenlik! Koşun, bir şey oluyor. Koşun!"
O sıra Batuların da koşarak kendilerine geldiğini gördü. Kenan "Orada mı?" diye sorarken Koray'ın babası korkuyla "Kim?" diye sordu. Sevimler de ayaklanmıştı. Duru arkalarından koşarken "Abi!" diye seslendi. Hayat, önce kocasına sonra Sevim Akyel'e bakarken korkuyla soludu.
Caner Akyel de "Poyraz mı?" derken oturaktan kalkmıştı. En önce varan Kenan, elini hızla sensöre doğru kaldırdı. Batu nefes nefese kalmış, astımı yüzünden ciğeri zorlanıyordu. Batu duraksadığında, Yeşim koluna girdi. Kapı açılırken Kenan "Poyraz!" diye bağırdı ve içeri girdi. Poyraz hızla silahı Kenan'a çevirip "Uzak durun." dedi.
Sevim Akyel de kapıya doğru hızla hareket ederken "Poyraz!" diye seslendi. "Poyraz, sakın yapma! Oğlum, sakın yapma!"
Poyraz, silahı tutmayan eliyle önce bonesini, sonra maskesini çıkardı ve kenara attı. Yüzü ifadesizdi ama gözleri... Gözleri duygularını bir bir anlatıyordu.
Hayat, o gözlerden korkup "Güvenlik! Polis!" diye bağırdı. Güvenlikler de onlara doğru koşuyordu. Sevim Akyel, adamına "Sakın polisi arattırma." diye tembihledikten sonra yeniden yoğun bakıma döndü.
Kenan "Poyraz! Saçmalama lan! Poyraz sakın lan!" derken arkadaşına yaklaşmaya çalıştı ama Poyraz tetiği çektiği için duraksamak zorunda kaldı. Titreyen eliyle tuttuğu namlunun ardında gözleri dolu doluydu.
"Yapacağım, Kenan."
"Sen böyle bir adam değilsin, saçmalama! Poyraz, sen katil değilsin!"
Poyraz, gözlerini Koray'a çevirdi. Dişleri arasından tükürürcesine konuşarak "Benim Ada'm can çekişirken, onun hayata dönmesine müsaade edemem." dedi. Durumunun iyiye gittiğini öğrenmiş, adamlarına sarılmış, silahlarını almıştı.
"Sonra ne olacak lan sonra ne olacak? Hapise mi gireceksin?"
Hayat Akyel güvenliklere "Bir şey yapsanıza!" diye çığırdı ama yapamıyorlardı. Poyraz elinde silahla uzaklarındayken, hızla atılsalar kötü sonuçlara sebebiyet verebilirlerdi. Önce Poyraz'ın sakinleşmesi gerekiyordu.
"Abi sakın! Ada uyanacak. Karının ameliyatı iyi geçecek sonra uyanacak. Seni yanında görmek ister!"
Poyraz "Ada ölecek." dedikten sonra yüzü buruşurken, yutkunamadı. Bunu söyleyebildiğine inanamıyordu ama böyle olacağına inanıyordu. Bakışlarını yeniden Koray'a çevirdi. "Ada'yı da beraberinde götürmek istedi, şimdi o hayatta kalıyor." dedikten sonra "Müsaade etmem lan, müsaade etmem!" diye bağırdı. "Hep birlikte gideriz o zaman!"
Sevim ellerini korkuyla kaldırırken "Poyraz, yapma oğlum." dedi. "O iyi değil, hasta. Sağlıklı bir insan bunu yapabilir mi? Sen de iyi değilsin. Aklın karında, bitap düştün. Yapma. Öfkeyle kalkma." dediğinde bakışlarını babaannesine çevirdi. "Aslında en başta sen olmasan, hiçbirimiz bu halde olamazdık ama bu silahı sana çeviremem." dedikten sonra acıyla güldü. "Bu da benim ayıbım olsun."
Sevim Akyel, gözyaşları içerisinde başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Yapma. Kuzenin o senin."
"Sikerim kuzenimi!" diye bağırdıktan sonra silahın ucuyla Koray'ı gösterdi. "Karımı vurdu lan karımı vurdu! Ailemi vurdu, canımı vurdu! Şimdi hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebileceğini mi sanıyor? İzin vermem!"
"Poyraz!"
Poyraz bakışlarını Şerif babasına çevirdiğinde başını onaylamaz bir şekilde sallarken bir adım uzaklaştı. "Baba! Engel olmaya çalışma sakın bana!"
"Poyraz, sakın!" diyerek yoğun bakımın içerisine girdiğinde Poyraz bir adım daha geriledi. Şerif babası, göz yaşları içerisinde ardını gösterdi. "Bak Ada, Ada'n orada, senin için, bizler için hayata tutunmaya çalışıyor. Uyanacak, iyileşecek. Siz mutlu olacaksınız, çocuklarınız olacak. Biz torun seveceğiz." dedikten sonra gözyaşları içerisinde gülümsedi. "Yapma, saçmalama."
Poyraz başını onaylamaz bir şekilde salladığında Şerif babası korkuyla "Yapma!" diye bağırdı. "Ben bilmiyor muyum kızımı vuranı çekip vurmayı? Yapsam, ben yaparım lan! Kızım o benim! Canımın içi, o benim! Bu doğru değil. Sağlıklı düşünemiyorsun. Sen böyle bir adam değilsin oğlum, ver hadi silahı." derken titreyen elini uzattı.
Caner Akyel de "Poyraz, yapma." dediğinde bakışlarını asıl babasına çevirdi. Sesini çıkartabilmesine şaşırmıştı. "Git, karının kapısında bekle. Güç ver ona."
"Ölecek."
Şerif babası "Hayır!" diye bağırdı.
"Önce Koray'ı, sonra kendimi vuracağım."
Poyraz, Ada yokken Ada'nın ailesine karşı güçsüz düşüyordu ama bu durumda Şerif babasına karşı gelmeyi başarabilmişti. Öfkesine hâkim olamıyordu. Hemen yanı başındaydı işte. Tüm bunları onlara, Ada'sına, canına yaşatan yanındaydı. Silahın ucunda... O nasıl ki Ada'ya kıymıştı, Poyraz da Koray'a kıyabilirdi. Nasıl bir adam olduğunun bir önemi yoktu. Ada'nın nasıl bir kadın olduğunun da önemi kalmadığı gibi. Ada, her şeyiyle mükemmel bir kadındı. Bu hayatın kaybetmek istemeyeceği kadar iyi, koca yürekli bir kadındı. Hayalleri, neşesi vardı. Parlardı! Yüzü mermi yüzünden solmadığında, teni bile parlardı! Pamuk gibi, su gibi derdi Poyraz tenine... Özellikle yeşilleri... Poyraz'a baktığında karları eritir, çiçekler açtırırdı. Şimdi kapalıydılar. Muhtemelen de bir daha açılmayacaklardı. Ada böylesine bir kadın olmasına rağmen, ölebiliyorsa, hem de şerefsiz, karaktersizin tekinin saldırısı yüzünden ölebiliyorsa, Poyraz da hem kuzenini, hem kendisini öldürebilirdi.
Şerif babası tekrar "Hayır!" diye bağırırken ona bir adım daha yaklaştı. "Karın hala hayatta ve bunu yapmanı istemezdi."
Poyraz'ın Koray'a bakan öfkeli bakışları, Şerif babasına döndü. Ada'nın da böyle söylediğini hatırlıyordu. Ben kocamın babasının ya da kuzeninin katili olmasını istemiyorum, demişti. O sıra, o kuzeninin kendisinin katili olabileceğini bilmiyordu tabii. Katili... Sevdiği kadının bir katili vardı. Oysa Poyraz sevdiği kadının gülüşleri, kahkahaları olmasını isterdi. Çocuğu olmasını isterdi. Suladığı çiçekleri, giydiği elbiseleri... Uzun bir ömrü olmasını isterdi! Fakat katili vardı. Bir manyağa kurban gitmiş, haberlerde duydukları, içlerini sızlatan kadınlardan biri olmuştu. Kendi karısı! Canı, sevdiği! Haberlerden biri olmuştu... Şimdi başkalarının da yüreği Poyraz'ın karısı, canı, cananı için sızlayacaktı ama ne fayda. Hiçbir şey Ada'yı geri getirmeyecekti. Henüz ölmemişti ama Poyraz'ın kalbi ezilip bükülüyordu. Öleceğine neredeyse emindi. Ameliyat hala bitmemiş, korkutucu derecede uzun sürüyordu. Kötü geçtiği ortadaydı.
"Baba..." derken gözyaşlarına boğulmuştu. Babası, kendisine söylemesini dilerdi ama Ada'nın babasına söylüyordu. "... içim sönmüyor."
Babası başını anlayışla sallarken ona bir adım daha yaklaştı. Poyraz silahı tutmayan elini göğsünde gezdirdi. "İçim içime sığmıyor...."
Şerif babası gözyaşları içerisinde "Biliyorum oğlum, benim de. Ama çözümü bu değil." dediğinde Poyraz acıyla bakarken başını eğdi. Geri çekilmeyi bırakmıştı ama silahı da indirmemişti. "Kızım orada can çekişirken, oğlumun da kendisini vurmasını izletme bana ne olur..."
Poyraz'ın yüzü çaresiz bir teslimle buruşurken vücudu sarsıldı. Silah elinden düştüğü gibi Şerif babası ona varıp kollarını sardı ve hızla onu yoğun bakımdan çıkardı. Kenan da yerdeki silahı alıp bakışlarını kısa bir anlığına Koray'a çevirdi. Gidip yüzüne tükürme isteğine engel olurken Poyrazların peşinden çıktı.
Sevim Akyel rahatlayarak gözyaşlarını sildi. Ödü kopmuştu. Hayat Akyel, "Şikayetçiyim! Bu adamdan şikayetçiyim!" diye bağırıp durduğu sırada Sevim Akyel gelininin elini tuttu ve kendisine çevirdi. Kadının gözyaşlarını silerken Hayat, şaşırdı. Onu ağlatıp duran kaynanası, ilk defa aksine gözyaşlarını siliyordu. "Karısını vurdu." dedi. "Hayat, hak ver." diye yalvarırken Sevim Akyel, ilk defa birine sesli bir şekilde hak veriyor, merhamet bekliyordu. Normalde herkes, ondan merhamet bekler, o acımasızlıkla dönüt verirdi ama bu sefer merhamet bekliyordu.
"Yapmadı işte. Yapamadı. Karısı belki de ölecek. Onun da psikolojisi iyi değil, yapma."
Hayat Akyel yutkunduktan sonra bakışlarını oğluna çevirdi. Aslında Poyraz Koray'ı değil, Hayat'ı vursa yeri olduğunu düşünüyordu. Suçlu Koray'dan çok, kendisindeydi, ona göre.
Koridora çıkmalarıyla birlikte Poyraz'ın yere doğru güçsüzlükle yığılan vücuduyla eş zamanlı diz çöktü. "Tamam..." derken, Poyraz'ı göğsüne çekti. "Geçecek..."
Dakikalar sonra, Şerif babası kızının yanına dönmüş, onun da kendisini toparlayıp yanına gelmesini istemişti. Poyraz da kalkıp gitmek istiyordu ama vücudu, yığıldığı yerden kalkmıyor, hemşirelerin iğne yapmasını da istemiyordu. Sevim Akyel, yaslandığı duvardan torununun çöküşünü izlerken yanına gidip gitmemek arasında kalmıştı. Gitmesine giderdi de, torununa daha kötü gelmek istemiyordu. Kendisini hatırlatırsa, acısını ve öfkesini arttırabilirdi.
Saliha annesi, dayanamayıp oğlunun iki büklüm olmuş, diğer koridordaki ameliyathaneden haber gelene kadar kalkmaya güç bulamayan vücuduna sarıldı. Poyraz göz ucuyla ona sarılan annesine baktı. Bir eli annesinin ellerine gittiğinde, kadın gibi onları izleyen herkes bir an ittirecek sandı. Sevim Akyel bile ittirmesini istememişti. Poyraz da ittirmedi. Başını göğsüne yaslarken ellerinden birini tuttu. Saliha annesi, oğlunun kendisine sığınmasına karşı gözyaşlarına boğulurken ona sımsıkı sarıldı ve saçını öptü. Bu görüntü, Caner Akyel'de karşı koyamadığı bir cesaret yükselmesine sebep oldu. Cihan Akyel, yeğenine yönelecekken, Caner'in de yöneldiğini fark edip geri çekildi. Caner, başta yavaş adımlarla hareketlenmiş olsa da gittikçe karar kıldı ve hızlanıp oğlunun yanında oturup, eski karısından yer kaldıkça oğluna sarıldı. İttirmesini bekledi. Gücü kalmadığından mı, ihtiyacı olduğundan mı bilemese de, Poyraz ittirmedi.
Sevim Akyel, bozmasaydı böyle olabilirler miydi, diye düşünürken bu görüntüyü izliyordu. Görüntüde, Poyraz'ın çocukluğunu, oğlunun ve eski gelininin gençliğini görür gibiydi. Onları, o yaşlarında hiç bu samimiyette göremiyordu ama şimdi sanki Poyraz, o yaşlarına dönmüş gibiydi.
"Abi! Doktoru dinle abi!"
Poyraz hızla yerden kalkarken Duru'yla birlikte onlara yaklaşan doktora doğru olabildiğince hızla yaklaştı. "Ne? Ne oldu? Ameliyattan mı çıktı?"
Doktor, "Yok, henüz ameliyat sonuçlanmadı." dediğinde Poyraz'ın omuzları çöktü ama Duru neşeyle gülümsediği ve duygu dolu gözlerini Poyraz'ın ardına çevirip durduğu için Poyraz kaşlarını kaldırarak önce ardına sonra doktora baktı. "Peki, ne oldu?" diye sorarken sesi oldukça yorgundu. Kafası, duyguları karışıktı. Bir çocuk gibi ayaklarını yere vurmak, 'Bana karımı getirin artık' demek istiyordu. Ayakta durmakta zorlanıyordu.
"Son donör şansımızın, test sonuçları olumlu çıktı. Ameliyat, kötü sonuçlansa bile nakil yapılabilir."
Poyraz'ın gözleri irileşirken elleri heyecanla havada savruldu. "Ama bizim sonuçlarımız..." dedikten sonra gözlerini kırpıştırdı. İçlerinden birinin test sonucu geç çıkmış olmalıydı. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Ellerini ensesine götürüp gülüşünde dudaklarını ısırdı.
Doktor da gözlerini, Poyraz'ın ardına çevirdi. "Caner Bey, dilerseniz her ihtimale karşı ameliyat önce gerekli hazırlığa başlayalım."
Poyraz'ın gülüşü donup kalırken kaşları kalktı. Ağır bir şekilde ardına dönerken ellerini ensesinden çekti. Herkesin gözleri, Poyraz'ın babasına dönerken, Caner Akyel, oğluna bakıyordu. Poyraz ne hissedeceğini bilemezken şaşkın bir şekilde sordu. "Bunu yapar mısın?"
Caner Akyel, durumu öğrendikten sonra kendisine de gerekli testlerin yapılmasını istemişti. Diğerlerinden daha geç test vermiş olduğu için, test sonuçları anca çıkmıştı. Poyraz, babasına doğru adımlarken kalbi korkuyla mı, heyecanla mı çarpıyordu, ayırt edemiyordu. Uyumlu donör bulunması, ona yeniden güç ve umut vermişti ama uygun donörün babası olması... Neden test vermişti, onu bile anlayamazken ciğerini verir miydi? Babasına güvenemiyordu. Ona bir bardak su bile vermemiş olan babası, ona bile değil, karısına ciğerini vermezdi ki... Neden test vermişti? Poyraz yeniden umutsuzluğa ve korkuya kapıldı.
"Ne olur..." dediğinde Caner'in kaşları kalktı. Poyraz yanına varmış, ellerine uzanmıştı. "Baba ne olur." dediğinde adamın gözleri doldu. Duygu yoğunluğundan konuşamazken Poyraz korkuyla yalvarmaya devam etti. Normalde yüzüne tükürmek ister gibi baktığı babasına, yalvarıyordu.
"O kadın senin torunlarını doğuracak, ne olur." derken yüzü acıyla buruştu. "O kadın, oğlunun karısı... Ne olur... Kendi sevdiğin kadını koruyamadın, benimkini kurtar."
Caner'in gözyaşları yanaklarını ıslatırken bakışlarını güçlükle oğlunun ellerini tutan ellerinden alıp yeniden oğlunun yaşlı gözlerine çevirdi. Göz altları morarmış, göz çevresi kızarmış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Oğlunu en son bu halde gördüğünde, annesi onu terk etmişti. Oğlu en son ona içten bir şekilde baba dediğinde... Öyle bir anıyı hatırlamıyordu.
Caner, titreyen sesiyle "Beni affeder misin?" diye sorduğunda Poyraz hızla başını onaylar şekilde salladı. "Bana onu geri ver, bin kere daha sırtını dön. Bana onu geri ver, özür bile beklemem, bir ömür sana minnet ederim. Bana karımı geri ver, her nefesimde sana teşekkür ederim..."
Sevim Akyel, "Ama... Bu ameliyatı kaldırabilecek misin?" diye telaşla sorduğunda Poyraz gözlerini bir anlığına babaannesine çevirdi. Babaannesi "Kötü bir şey söylemiyorum ama... Zor bir ameliyat, değil mi?" diyerek doktora sorduktan sonra oğluna baktı. "Kötülükten değil... Sadece oğlumu düşünüyorum..."
Caner, bakışlarını annesine çevirdiğinde Poyraz'ın kalbi korkuyla atıyordu. Babası, annesinin rızası olmadan bir şey yapmayı pek bilmezdi ki. Babası korkaktı. Sesini çıkartmaya korkardı, bıçak altına mı yatacaktı?
"Sen oğlunu..." dedikten sonra bakışlarını Poyraz'a çevirdi. "... ben de kendi oğlumu düşünüyorum."
Poyraz titrek bir nefes alırken yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Kaşları kalkıp da göz bebekleri umutla büyürken dudakları kıvrıldı. "Yapacak mısın?"
Caner başını onaylar şekilde salladığında Poyraz'ın dudaklarından rahatlamasıyla birlikte gülüşle, hıçkırık arası boğuk bir ses çıktı ve kollarını babasına sardı. Ona defalarca kez teşekkür ederken, babası da gözyaşlarıyla ona sarılıyor, elinden bir şeyler gelebilmesinin, bir şeyler yapabilmesinin mutluluğunu yaşıyordu. Gerçekten, oğlu kolları arasındaydı. Geri çekilip de gözyaşları içerisinde ama mutlulukla babasına bakarken, Caner Akyel'in gülümsemesi genişledi. Oğlu ona nefretle bakmıyordu...
**
Poyraz, yoğun bakımda hastane yatağına doğru yaklaşırken, önce kısa koridoru geçiyordu. Sevdiği kadının yanında bayılıp kalmamak için görüşebileceklerini öğrendiği saatten önce yemek yemesine rağmen tüm vücudu titriyordu. Ameliyat güçlükle ama başarıyla geçmişti. Sevdiği kadın, bir kere daha bıçak altına yatmamış, karaciğerinin kanaması durdurulmuştu. Caner Akyel ise, ameliyat kıyafetlerini giymiş bir halde, gerek kalmadığının haberini almıştı. Gerek olsaydı, gerçekten ameliyata girecekti ve gerekmemiş olsa bile Poyraz bunu asla unutmayacaktı. Ciğerini vermiş kadar minnettar hissedecekti.
Ameliyattan sonraki bir gün geçmiş, yoğun bakım önümde hazırlanması için hemşireyi beklerken Poyraz, yeniden korkmuştu ama bu sefer korktuğu olmamıştı. Ada'nın değerleri iyiydi. Artık onu uyutmuyorlar, uyandığında ise odaya alacaklardı.
Kısa koridor bitip de, Poyraz'ın gözleri hastane yatağında uzanan Ada'yı gördüğünde dudaklarının arasından çıkan bir hıçkırık eşliğinde duvara tutundu. Duvara tutunmayan eli maske ile örtülen ağzına giderken, kendisine söz vermiş olmasına rağmen yeniden ağlamaya başladı. Söz vermişti. Ada'nın yanında ağlamayacak, ona güç olacaktı ama elinden gelmiyordu. Duygusallığı, mutluluğu onun ağlamadan durmasına izin vermiyordu.
"Ada..." derken sesini, Ada duyabiliyor olsa da tanımayabilirdi. Poyraz da kendisine ait olduğuna inanamıyordu. Ses tellerinin aldığı hasar, ne zamana iyileşirdi, bilmiyordu ama şimdi gözlerinin telaşlı bir özlemle baktığı kadın, iyileşiyordu. Önemli olan tek şey buydu.
Gözleri telaşlıydı çünkü, günlerdir özlemini çektiği yüzünün hangi detayına, hangi çizgisine bakacağını şaşırmıştı. Titreyen adımlarıyla yaklaşmaya devam ederken maskesini yavaşça indirdi. Ada'nın yeşilleri açık olsa, sevdiği adamın ona bakarken nasıl gülümsediğini görürdü. Görür, ona bir daha aşık olurdu ama lazım değildi. Ada ona yeterince âşıktı. Gözleri, bir daha açılacağına emin olmadığı şekilde kapılmadan önce bile, son düşündüğü Poyraz olmuştu. Sadece kendisi için değil, Poyraz için de hayatta kalmak istemişti ve işte... Kalmıştı. Savaşlarından zaferle çıkmış, sevdiği adama geri dönmüştü.
Poyraz, Ada'nın yatağının yanında dizlerinin üstüne düşerken elleri telaşla, Ada'nın kendisine yakın olan elini buldu. Ada'nın eline sayısız öpücükler bırakırken kadının elini de gözyaşlarıyla ıslatıyordu. Bu eli, en son gördüğünde kanına bulaşmıştı ve şimdi yine o su gibi tenini görmek... Öyle soluk, öyle soğuk değil de, yeniden sevdiği kadının elleri gibiyken...
Alnını Ada'nın bacağına yaslarken hıçkırıkları arasından "Teşekkür ederim." dedi. "Teşekkür ederim... Sana çok teşekkür ederim..."
Burnunu çektikten sonra alnını güçlükle ayırıp gözlerini Ada'nın yüzüne çevirdi ve dudaklarından bir hıçkırık daha kaçtıktan sonra gülümseyip bir elini Ada'nın yanağına getirdi. O güzel dudakları henüz gülümsemiyor, o güzel gözleri henüz ona bakmıyordu ama yanındaydı ve en önemlisi hayattaydı ya... O Poyraz'a yeterdi.
"Benim hayatım, benim güzelim..." derken vücudu titrese de güçlükle ayağa kalkıp Ada'nın yüzüne daha yakından bakabilmek üzere bir eli, elinde, diğer eli yanağında eğildi. "... benim karım, benim canım..."
Onu öpmek, sımsıkı sarılmak istiyordu ama zamanı vardı, biliyordu. Önce uyanması gerekiyordu. Zararı yoktu, beklerdi. Sonunda ona kavuşabileceğini bildiği sürece, sabırla, aslında sabırsızlıkla ama bir şekilde beklerdi.
"Beni bırakmadın. Beni bu çaresizlikle, bu yalnızlıkla, bu sensizlikle bırakmadın. Beni ailesiz, evsiz bırakmadın." derken yine iki büklüm olmak üzereydi. Duygularının altında eziliyor, Ada'ya bakan gözlerinde yaşlara mani olamıyordu. Eğilip yeniden Ada'nın elinin üstünü öptü ve yanağını eline yaslayıp gözlerini sıkıca kapattı.
"Sana yemin ediyorum ben de asla bırakmayacağım. Ben bir daha asla, seni bırakmayacağım. Hep yanında olacağım. Kimseler zarar veremeyecek sana..." dedikten sonra yüzü iyice buruştu. "Yatağımızda huzurla uyuyacak, uyanacaksın. Vurulmayacaksın sevgilim..." dedikten sonra yeniden elini öptü.
"Masalar kuracağız, toplayacağız. Öylece kalmayacak sevgilim. Sana çiçekler alacağım, sana verene kadar solmayacak sevgilim..."
Güçlükle doğrulduktan sonra yeniden yanağını sevdi ve burnunu çekti. "Sana söz. Sen benim için bu işi hallettin, bana geri döndün ya... Poyraz Akyel, senin için her şeyi halledecek sevgilim, sevdiğim."
Burnunu çekip dururken, alnını, Ada'sına yaklaştırdı. Tenini solurken gözyaşları arasında güldü. Teni, kokusu oksijeniydi. Ve işte. Artık nefes alabiliyordu. Günler sonra, yeniden...
Gözyaşları, Ada'nın yanağına düştüğünde telaşla sildi. "Özür dilerim..." derken sadece, bunun için dilemediğini biliyordu. Yüzü yeniden buruşurken başını onaylamaz bir şekilde salladı ve sayısız defa özür diledi. "Özür dilerim. Yanında olamadığım için, özür dilerim. Seni koruyamadığım için özür dilerim. Gözlerin beni ararken, koşup yetişemediğim için özür dilerim... Özür dilerim... Nerede olursam olayım çığlıklarını duyamadığım için özür dilerim..." derken başı Ada'nın göğsüne yaslanmış, sığınmıştı.
"Poyraz..."
Poyraz hızla doğrulurken bir eliyle gözyaşlarını sildi ve bulanık görünüşünü netleştirmeye çalıştı. Günlerdir hayaline tutunmaya çalıştığı gözlerinin, anıları duyan kulaklarının onu yanıltmaması diledi. Diledi, yalvardı, umut ve dualar etti.
Gözlerini yeniden ve yeniden silmesine rağmen kırpışarak açılan Ada'nın gözlerini gördü. Ada, yüzünü hafifçe buruşturduktan sonra gözlerini kırpıştırıp Poyraz'a baktı ve yeniden "Poyraz?" dedi.
Donup kalmış Poyraz, hareket etmeye çalışarak "Ada?" derken ona doğru eğildi. Yakından bakarsa, sanki gerçek olduğuna inanabilirdi. Ada'nın yeşilleri, hemen dibinde ona doğru bakıyorken yeniden "Ada? Ada'm?" diye sorduktan sonra hafifçe doğrulurken neşeyle kahkaha attı.
"Uyandın... Uyandın! Uyandın..." diyerek yoğun bakım kapısına yöneleceği sırada telaşla ve heyecanla yeniden Ada'ya yöneldi ve elini tuttu. "Uyandın!" derken bakışlarını yoğun bakım odasının camına çevirdi. Dışarıdakilerin ilgisini çekmeye çalışırken, ellerini de Ada'dan çekmek istemediği için zorlanıyordu. Bir elini sallayıp durduğunda Deniz'in ilgisini çekti. Deniz'in kaşları kalktıktan sonra gözleri ablasına döndü. Gözleri irileşirken yüzü adeta aydınlandı ve elleri, gülüşlerine gitti. Yanındaki Duru'yu dürttüğünde Duru koşarak cama yaklaştı. Camın ardı duyulmuyordu ama "Uyandı!" diye bağırdığını görebiliyordu.
Poyraz heyecanla, Ada'sına döndükten sonra aynı sevinçle "Uyandın!" dedi ve eline eğilip defalarca öptü. Ada'nın olduğu yerde gezinen gözleri yeniden Poyraz'a dönerken, anılar yüklenmeye başlıyordu. Aklına gelen silah sesiyle yüzü buruştu. Poyraz'ın başı kalktığında hemen yüzündeki ifadeden kurtulmaya çalıştı. Alınlarını birleştirirken "Sevgilim..." diye soludu. "Bana geri döndün..."
Ada, kendini tutamayarak ağlamaya başladı. Ona dönemeyeceğini, sanmıştı. Ona, kendi hayatına, hayallerine, amaçlarına, evine, ailesine... Bunların neredeyse hepsi Poyraz'la ilgiliydi zaten... Poyraz, Ada'nın yanaklarını sevip öpüp dururken "Bana döndün." deyip duruyordu. "Bana geri döndün..."
Ada da gözyaşları içerisinde "Sana geri döndüm..." derken bir elini güçlükle Poyraz'ın yanağına getirdi. "Ağlama, ağlama, ne olur ağlama..." derken Poyraz Ada'nın gözyaşlarını siliyor, sildiği yerleri öpüyordu. "Artık ağlama, sen hep gül. Sen hep gül..."
Ada, Poyraz'ın yanağından tutarak gözlerini görebileceği şekilde hafifçe uzaklaştırırken gözyaşları içerisinde gülümsedi. "Sen de ağlıyorsun..." derken eli gözyaşlarını silmeye çalıştı. Poyraz başka bir şey yapmasına müsaade etmeyerek yanağını, Ada'nın eline yasladı ve ona sığındı. Gözleri huzurla kapansa da saniyeler içerisinde Ada'yı görebilme telaşıyla açtı ve doyasıya bakmaya başladı.
Poyraz, "Biz hep gülelim." dediğinde Ada da başını hafifçe onaylar şekilde salladı. Poyraz'ın gözleri, Ada'nın boynuna indikten sonra yüzünü buruşturarak yeniden gözlerine baktı. Ada sebebini anlayamazken Poyraz yeniden ağlamaya başladı ve uzanır halde sarılabildiği kadarıyla karısına sarılırken gözyaşları içerisinde alnını öpüp durdu.
"Hep yanında olacağım."
Doktor ve hemşireler, yoğun bakıma girdiğinde Poyraz güçlükle ayrıldı. Her zamanki gibi elleri son ana kadar parmak uçlarıyla temas etti.
"Sizi dışarı alalım lütfen Poyraz Bey." dediğinde Poyraz geriye doğru adımlarken önüne geçen hemşirelerin ardında telaşla başını kaydırıp Ada'yı yeniden gördüğü an rahatlıyordu. Eliyle kapıyı gösterip "Hemen oradayım. Yanındayım!" dediğinde Ada gözyaşları içerisinde başını onaylar şekilde sallarken mutlulukla güldü.
Poyraz, titreyen dudaklarını birbirine bastırmakta zorlanırken çıkması için birkaç kere daha uyarılması gerekmişti. Yeniden "Hemen buradayım sevgilim!" dedi ve Ada'ya el sallayarak çıktı. Çıktığı gibi camın ardına doğru koştu ve Ada'ya oradan bakmaya başladı. Doktor ve hemşireler, Ada'nın tansiyon gibi değerlerine bakarlarken Ada da gülümseyerek camın ardındaki ailesini izliyordu. Hepsi ona ağlayarak ama gülerek bakıyordu. Bu garip bir çelişkiydi ama böyle duygular, ancak böyle dışa vuruyordu. Sarılarak ona bakan, Hakan ve Cansu'ya baktı. Batu ile Yeşim de aynı haldeydi. Batu bir yandan Kenan'la da sarılıyordu. Hemen ortada ailesi vardı. Poyraz bir kolunun altına Duru'yu, diğer kolunun altına Deniz'i almıştı. Anneleri, Poyraz'ın annesi, babası, hepsi camın ardında, mutlulukla Ada'yı izliyordu.
Ada onlara geri dönmüştü...
**
Hayat Akyel, oğlunun elini, avuçlarının içerisinde tutarken, öne geri sallanıyor, düşünüyor da düşünüyordu. Her şeyin nasıl farklı olabileceğini düşünüyordu. Neyi, nasıl yapabileceğini düşünüyordu. Doğru cevapları hala bulamıyordu ama yanlış cevaplardan emindi. Her yanlış cevabı, tek tek yapmıştı.
Şimdi, gözleri önünde hala uyanmamış, yoğun bakımdan çıkamamış oğlu, sadece hayatta olsa yeterdi. Onun başka hiçbir şey olmasını istemiyordu. Başarılı olmasını istemiyordu, kimseye benzemesini istemiyordu. Sadece oğlu ve hayatta olsa ona yeterdi. Allah'tan bir şans daha istiyordu. Bunu, daha iyi değerlendirecekti, yeminler ediyordu. Oğlunun tedavi olmasını sağlayacaktı. Belki de cezaya çarptırılacaktı. Ada'nın ölmediğini, hatta uyandığını duymuş, sevinmişti. Oğlu için değil, başka bir anne için sevinmişti. Kendisinin de sevinmesini istiyordu. Oğlu, can yakmış olsa da canı yanıyordu. Oysa çocukluğunda, ne kadar da sevgi dolu bir çocuktu. Büyüyüp de birini vurabileceğine, böyle bir zarar verebileceğine inanamazdı. Oysa gözleri önünde bu hale gelmiş, yine de görememişti.
"İyi ki doğdun." derken dudakları titriyordu. Seneler sonra oğlunun doğum gününü kutluyordu. Doğduğuna minnettar, yaşamasına muhtaçtı. Yaşamlıydı ve onu bu vicdan azabıyla, bu pişmanlıkla bir ömür yaşamaya mahkûm etmemeliydi. "İyi ki doğdun... Oğlum."
O oğlunu izler dururken, bir alet ötmeye başladığında kaşları çatıldı. Gözleri aletler arasında gezinip dururken "Ne oluyor?" diye soludu ve korkuyla camın ardına baktı. Doktorlar yoğun bakıma doğru koşarken yutkunamadı. "Ne oluyor?" diye bağırıp oğluna döndü. "Koray! Ne oluyor?"
"Hanım efendi. Lütfen çıkın, oğlunuza yardımcı olmak için buradayız."
"Hayır, hayır, hayır!" derken onu yoğun bakım kapısına yönlendiren hemşirelerin ellerinden kurtulmaya çalışıyordu. O sıra doktorların elektroşok yapmaya hazırlandıklarını gördü. "Hayır! Koray! Seni seviyorum! Oğlum seni seviyorum!" derken kapının ardına çıkarılmıştı. Kapı kapanırken koşarak camın ardına geçti. Elleri cama tutunurken "Seni seviyorum!" diye bağırdı. Oğluna bunu demeyeli kaç yıl olmuştu? Annesine veda ettiği mesajda bile, 'Yine sevmezsiniz' demişti.
"Seni seviyorum!"
Poyraz ve Duru, çığlık sesleri dolayısıyla Koray'ın yattığı yoğun bakımın olduğu koridorun başına çıkmışken Duru gözleri irileşmiş bir şekilde abisine sarıldı.
"Hayır! Ölemez!"
Yengesi ve amcası, doktora itiraz ediyorlardı. Doktor başını eğmiş başını onaylamaz bir şekilde sallıyordu. Ölmüştü. Koray ölmüştü.
Bir zamanlar, Koray abisi hala Koray abisiyken Duru onu severdi. Bir zamanlar Poyraz bile Koray'ı severdi. Birlikte oyunlar oynarlardı. Poyraz abisi olmadığında, Duru'yu Koray abisi koruyup kollardı. Duru, Koray abisinin geldiği bu kötü, karaktersiz hale bile hala inanamamışken, şimdi öldüğüne hiç inanamıyordu. Poyraz ise, olana bitene bakarken ne hissedeceğini bilemiyordu. Çok değil, bir gün önce onu kendisi öldürmek istemişti, şimdi ise öldüğünü duyuyordu.
Kardeşi de kendisi gibi ne hissedeceğini bilemezken, abisine sığınıyordu. Poyraz, babaannesinin kalbini tutarak gerilediğini gördüğünde yanlarındaki babası hızla annesine doğru koşmaya başladı. Burhan dedesi de, karısına dönmüş, onu sandalyeye oturturken doktorları çağırıyordu.
Poyraz yüzünü buruşturduktan sonra dayanamayıp kollarını Duru'dan çekti ve hareket etmeye başladı. Duru da hızla abisinin peşinden ilerlerken, çocukluklarında olduğu gibi elini tuttu. Diğer elini de Koray abisinin tuttuğu anıları vardı, ama şimdi ölmüştü. O çocuk büyüyüp bir canavar olmuş, sonra da ölmüştü...
Doktorlar, fenalaşan Sevim Akyel'i götürmek üzere sedye getirirlerken Poyrazlar da yanlarına varmıştı. Sevim babaannesi, olduğu yere sığamıyor, bir duvara yaslanıyor, bir öne eğiliyorken Poyraz'ı, Duru'yu gördü. Titreyen ellerini onlara uzattı. Torunları sadece baktığında, "Ne olur." diye yalvardı.
Duru, babaannesinin elini tutarken ağlayıp oturakta yanına oturdu. Ne olursa olsun, onu böyle görmeye dayanamamıştı. Poyraz yine de tutmasa da, yanında beklemeye devam etti ve hala babaannesine bir şey olmasını istemediğini fark etti. Sevim babaannesi ise en azından bununla yetinerek ağlamaya ve gözlerini bir yoğun bakıma, bir de yoğun bakımda yatan torununu kaybetmiş oğluna, gelinine çevirdi. Çok geçmeden görüş alanına Asude girmişti. Koşarak kendisini yerden yere atan Hayat'ın yanına oturmuş, kollarını ona sarmıştı. Hayat başını, Asude'nin bacaklarına yaslarken "Gitti, oğlum gitti!" diye ağlıyordu.
Poyraz gördüklerine karşı ne hissedeceğini hala bilemezken bakışlarını yeniden babaannesine çevirdi. Babaannesi başını duvara yaslamış, tavana bakarken "Ben ne yaptım?" deyip duruyordu.
Yapmıştı. Çok şey yapmış ve şimdi o da bedel ödüyordu. Bedelini de, torununun canıyla ödemişti.
**
Vallahi, ağlayarak yazdığım bir bölüm oldu. Sizde durumlar nasıl?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!