BÖLÜM 40
"Böyle mi?"
Batu, yaprak sarma değil de dolma kalem gibi bir şeyi gösterdiğinde yüz ifademe sahip çıkmaya çalıştım. "Neredeyse."
"Bence çok güzel oldu." dedikten sonra tencereye koyacağı sırada elinin üstüne hafifçe vurup "Hayır, saçmalama. Daha ince yap." dedim.
Batu, diğer eliyle tencereyi masadan kaçırıp yaprak sarmasını inatla koymaya çalıştı. Elindeki yaprak sarma değildi, yaprak sarılamamaydı adeta! Dirseğimle dirseğini çekiştirerek mani olmaya çalışıyordum. Ellerim yaprak sarma içi yüzünden batmıştı.
"Ya, bırak! Bunu ben yerim."
"Tek lokmada doymayı mı planlıyorsun? Sıkı sıkı sıralamamız lazım, yeniden yap!"
"Ya gayet güzel yaprak sarmam..." derken masada tencereyi ve yaprak sarmayı ona uzanıp duran benden olabildiğince kaçırmaya çalıştığı için yüzüne yakın tuttuğu yaprak sarmayla bakıştı. "... Biraz pilates, yoga falan yapması lazım, sadece o kadar."
"Batu'cum lisede, üniversite falan hiç tütün de mi sarmadın ya?"
Ben de hiç içmemiştim ama içen arkadaşlarım olmuştu. Özelliklede de Amerika'da, yanımda çok tütün sarılmıştı ama ben daha ilkokula giderken falan yaprak sarmayı bildiğimden, onlara tütün sarmayı ben öğretebilecek kıvamdaydım.
Batu "Ha öyle desene." dedi ve tencereyi masaya koydu. Yaprak sarmasını sardığı tahtaya koyacak gibi yaptıktan sonra hızla ciddiyete erip baygın bir şekilde baktı. "Kızım astımım var diyorum! Sigara paketini görsem, krize giriyorum. Hatta, fotoğrafına baksam bile..."
Gülerek "Abartma." dedikten sonra yaprak sarmasını gösterdim. "İstersen onu ayrı bir tencerede pişirelim, yoksa diğerlerine yer kalmayacak."
Gözleri kısılırken yüzünde memnuniyetsiz bir ifade oluştukça neşelenip gülmeye devam ettim. "Kırıcısın. Yardıma çağırdın, geldim. Ne nankör bir kankisin?"
Parmaklarımı üstüme değdirmemeye dikkat ederek kendimi gösterdim. "Ben mi çağırdım? Sen değil misin 'Yakınlardan geçiyorum, müsaitsen uğrayayım' diyen? Pek müsait değilim, dedim. Tamam geliyorum, dedin ve bunu dedikten bir saat sonra geldin. Pek de yakınlarda değilmişsin."
Nefesini sıkkınlıkla üflediğinde sırıttım. Asıl derdini biliyordum. Geldiğinden beri açmadığı konu kalmamıştı. Benimle temizlik bile yapmıştı. Tek konu Yeşim kalana kadar, diğer konularımı tüketiyordu yoksa laf arası sormamı mı bekliyordu, işte onu bilememiştim. "Yeşim hakkında konuşmaya geldin, biliyorum."
Yaprak sarmasını tencereye gizli gizli koyma çabasını görmezden geldim. Gerçekten piştiğinde ona yedirtecektim. Yüzü ciddi bir hale büründü. Gözleri fıldır fıldır masada dönerken yeni bir yaprak alıp yırtarak açtıktan sonra umursamadan sarma içi de alıp löp diye sarmaya doğru attı. Yaprak sarma değil, mantı yapar gibi her yerinden bükmeye başlarken "Ne alakası var?" diye söylendi. "Öyle her an onu düşündüğüm falan yok. En son köpek gibi pişman olması, sürüm sürüm sürünmesi için bana yardımcı olmanıza karar vermiştik ya. Aylar, yıllar geçti. Bir şey yapmayacak mıyız, diye soracaktım."
"Birkaç gün geçti." diye düzelttiğimde gözlerini devirip "Bu olmadı sanki." diye mantısını gösterdi. Gülerek "Özgün bir çalışma oldu." dediğimde o da gülerek geri açtı ve yırtılan yaprak sarmayı poşete attıktan sonra yenisini alıp daha dikkatli açmaya başladı. "Ayrıca süründürmen, köpek gibi pişman etmen için falan anlaşmadık. Sana geri dönmesini istiyorsun, bunun için çalışmalar yapacağız."
"Önemli olan sürünmesi. O sıra belki onu affederim." dediğinde ters ters baktıktan sonra yaprak sarmasına fazla koyduğu içi kaşıkla aşıp kaseye geri attım ve şimdi sarmaya başlaması için elimi salladım. O da sarmaya başlarken "Gerçekten Kenan'a katılıyorum. Toksiksin. Burnun düşmüş, yerlerde sürünüyor, eğilip de almıyorsun." diye söylendim. Poyraz hayatımızda sadece bir ara böyle inada binerek davranmıştı, o zaman da sonu sarhoş bir şekilde kapıma dayanıp ağlayarak özürler dilemesiyle bitmişti. Hep Batu gibi davransa aşkımı kalbime gömmek pahasına, peşinden koşmazdım. Tamam, benim de Poyraz'a inat, ters davrandığım zamanlar olmuştu ama Batu'nun inadı da, gururu da çok başkaydı. Karşısındakine hem köpek gibi âşıktı, hem de aynı kadın köpek gibi pişman olsun istiyordu. Köpek gibi pişman olan kendisiydi de, inadından kabullenmiyordu. Yoksa bu kadar âşık olmasına rağmen senelerce barışmak için çabalamamasının başka anlamı yoktu. Kendisine de ilişkisine de yazık ediyordu. Gerçi anladığım kadarıyla tek taraflı değildi. Yeşim de yazık ediyordu.
Söylediklerimi umursamadan sardığı yaprağı kaldırıp neşeyle "Bu oldu, bak." dediğinde gülerek "Evet, bu yaprak sarmaya benziyor." dedikten sonra kendi sardığımı kaldırdım. Aralarındaki elli farka baksa da neşesi bozulmadan tencereye yerleştirdi. "Poyraz'ın tabağına benim yaptıklarımdan koy da adamın karnı doysun. İpince yapmışsın, kürdan gibi dişini mi temizleyecek?"
"Bu kadar ince sarabildiğim için ilk defa eleştiriliyorum."
Yaprak sarmaya bakarken gözleri bulutlandığında hafifçe gülümsedim. Yaprak sarmaya duygusallaşamayacağına göre aklına yine Yeşim gelmişti. "Yeşim de güzel sarardı. Zaten öyle tanışmıştık. Başta üniversite gördüm, beğendim tabii de, bir baktım öğrenci evlerimizde kapı komşusuyuz. Bir gün eve çıkıyorum, salçalı yaprak sarma yemeği kokmuş. Kendi kendime 'İnşallah Nuriye teyze yapmıştır da bize de getirir.', dedim. Nuriye teyze de bizim ev sahibiydi. Kadın üstümüzde yaşıyordu, şikâyet için aramaya bile ihtiyaç duymuyordu. Balkondan azarlıyordu. Oklavayla tavanımıza vuruyordu." derken yaptığı bir kalın sarmayı daha tencereye yerleştirdi. Hala kalın olsa da git gide inceliyordu. "Sonra o sıra bizim kata çıktım, baktım bu da kapıya çöp çıkartıyor. Yemek kokusunun da bunların evinden geldiğini anladım ama bir şey demedim tabii. Öyle küçük selamlaştık, ben eve girdim. Beş dakika kadar sonra kapım çaldı, tabağa koymuş getirmiş. Canımız çekmiştir, diye. Sonradan öğrendim, duymuş beni."
Başına viski boşaltmaktan daha hoş bir tanışma hikâyesiydi. Gülümseyerek dinlemiştim. Anlatırken gözleri yaprak sarmaya dalmıştı. Buruk bir şekilde güldü. "Yıldönümlerimizde de yaprak sarma yerdik."
Tam duygusallığına dâhil olacakken aklı hemen şeytanlığa çalışıp elini bezle sildikten sonra "Dur ben şunu bir geçmişe zaman yolculuğuna çıkartayım." deyip telefonunu çıkardı. Yeşim'in sahte hesabının da takip ettiği sahte hesabından yaprak sarmalarının fotoğrafını paylaşacağını anladığımda güldüm. Kendi yaprak sarmalarını tencereden tahtaya çıkardığında kaşlarım kalktı ve dalga geçtim. "Ne oldu? Estetik görüntüyü mü bozuyorlar?"
Hafifçe gülüp "Kız whatsapp grubunda ne fotoğrafı olduğunu anlamak için tartışırken yorulmasınlar diye." dedikten sonra gözleri kısıldı. "Aslında..." deyip bir tanesini alıp geri koydu. "... benim yaptığımı anlar, daha duygusallaşır. Yanında da birkaç kere denemiştim, aynı böyle görünmüştü."
"Resmen kızı üzmeye çalışıyorsun." dediğimde hafifçe omuz silkti. "Üzmeye değil, beni özletmeye çalışıyorum."
"Özleyince, üzülecek."
"Üzülmesin. Gelsin, özlem gidersin." dedikten sonra fotoğrafı paylaşıp sırıtarak ekranı yenileyip yenileyip izleyenleri kontrol etmeye başladı. Söylenmemle düzelmediği için gözlerimi devirmekle yetinip başka bir detaya takıldım. "Seni başka takip eden var mı ki?" diye sorarken yaprakları sarmaya devam ettim.
"Çekilişlere falan katılıyorum. Öyle hesaplar ile takipleşiyoruz."
"Poyraz'ın dediğine göre maaşının yüksek olması yetmezmiş gibi kendi paranı değil şirketin kartını harcıyorsun zaten. Daha niye çekiliş peşinde koşuyorsun?"
"Beleşin tadı ayrı oluyor." dedikten sonra neşelendi ve "Hah." dedi. "Gördü valla hemen. Benim hesabımın bildirimlerini falan açtı herhalde..." dedikten sonra karşındaymış gibi samimi bir şekilde gülerek telefona baktı. "Şapşal ya..."
Ben de gülerken işaret parmağımla yüzünü göstererek havada daire çizdim. "Şu yüz ifaden gibi yani. Şapşal..."
Yüzü bir anda ciddileşirken gözleri kısıldı ve bakışlarını bana çevirdi. "Acaba şu anda yine o kopil ile çay yudumlarken mi izledi hikâyeyi? Olabilir mi? Keşke o da anlık atsa. Aslında normalde hikâyelerimize karşılık hikaye atıyoruz ama..." derken profiline girip sayfayı yenilediğinde gözleri irileşti ve kaşları kalktı. "Lan!"
Yaprak sarmayı bırakıp ellerimi silerken "Ne oldu be?" diye sordum. Diğer eliyle de telefonu tutup yüzüne yaklaştırdıktan sonra geri çekti ve kısılıp açılan gözleriyle gördüklerine emin olmaya çalıştı. Emin olamamış olsa gerek ekranı bana çevirdi. "Engelledi mi bu beni?"
Dudağımı ısırdığımda gözleri gözlerimde takılı kaldı.
"Engellemiş mi beni? Beni engellemiş mi?"
Tedirgin bir şekilde başımı hafifçe soluma eğip "Sanki öyle. dediğimde bir küfür mırıldanıp telefonu kendisine çevirdi. "Lan özleşsin, aşkı depreşsin, dedik bana olan nefreti depreşti. Niye ya?"
"Kendi kendine oturup yaprak sarma sardığını düşünmedi bence. Kız arkadaşınla olduğunu falan sanmış olabilir mi?"
Dehşeti arttıktan sonra hızla telefonu bana uzattı. "Al bir şeyler yap, kurtar beni."
Gülerek telefonu alıp "Ne yapabilirim ki?" diye sorduğumda ellerini havada telaşla salladı. "Ne bileyim. Git kendinden takip et, aynı hikâyeyi paylaş, görsün seninle olduğumu. Ne olur kankim ya, hadi yengem benim. Özelden arayıp 'sevgilim yok' deyip kapatsam mı? Gerçi gayet benim olduğu belli." dediğinde başımı onaylar şekilde sallayıp mantıksız olduğuna karar vermesine memnun kaldım. Başına vura vura anlatmama gerek kalmayacaktı.
"O zaman direkt kendimden arayıp 'sevgilim yok' deyip kapatsam mı?"
Gülerek "Rezillik bence ama sizin ilişkiniz bir garip. Ara, yap istersen." dedim.
"Sen mi arasan, 'Batu'nun sevgilisi yok.' diye?"
"Mantıksızlığını şöyle anlatayım, tam Kenan'dan yardım istesen yapacağı hareket." dediğimde ciddiyeti fark edip başını onaylar şekilde salladı. "Tamam ya. Yok, yok. Birinci plan. Sen takip et, hadi lütfen." dediğinde telaşına karşı gülüşüm arttı. Aşkın çaresizliğini, ben yaşamadığım sürece izlemeyi seviyordum.
"Tamam reis, sakin ol. Yeşim koşa koşa kimseyle çay içmeye gitmeyecek."
Kendisini sandalyede geriye atıp "Valla bayılırım bak, şaka yapma." dediği sırada kapı çaldı. Kalkacak gibi olduğumda "Dur kankim ben açarım, sen beni kurtarmaya bir an bile ara verme." deyip kalktı ve kapıya doğru koştu. Telefonu masaya koyduktan sonra mutfak lavabosunda silmekle tamamen temizleyemediğim elimi yıkayıp kendi telefonumu elime aldım ve Yeşim'in asıl instagram sayfasını bulmaya çalıştım. Sahte hesabını da takip edersem, saçma olacaktı.
"Aylardır şu eve geliyorum. Her kapı açılışında Allah'ıma şükrediyorum, güzel karımı gördüğüm için. Neden şimdi kapımı karım değil de, sen açıyorsun Batu? Neden buna reva görüldüm? Geri gidesim geldi."
Güldüm. Poyraz, Batu'nun yanıma geldiğini biliyordu ama kapıyı açmasını da beklemiyordu ve hatta aksini umuyordu demek ki.
"Poyraz, başım belada kardeşim. Yemin ediyorum atarım kendimi camınızdan, her eve geldiğinde karından önce size musallat olan ruhumu görürsün. Gir içeri, ayakkabını da dışarıda çıkar. Evi yeni temizledik."
Batu koşarak yanıma döndü. Telaştan oturmayıp başımda dikilirken "Kurtardın mı beni?" diye sorduğunda baygın bir şekilde baktım. Sadece otuz saniye falan geçmişti. "Soyadı neydi?"
"Bolat." dedikten sonra ellerini beline yaslayıp "Şimdilik." diye ekleme ihtiyacı hissettiğinde gülerek instagramda ismini soyismini yazdım. "Çıkmıyor." dediğim gibi kullanıcı adını noktalarıyla ezbere şekilde söyledi ve hesabı buldum. O sıra Poyraz da mutfağa gelmişti.
"Bir dakika kocamı sevme molası." deyip telefonu masaya yasladığımda sızlanarak inledi. "Ya ablacım, vatan bu haldeyken ne aşkı? Vatanım elden gidiyor, kopiller işgal etmek üzere. Hadi ya!"
Poyraz, ona yöneldiğim gibi kollarını sarılmak üzere kaldırırken "Ne oluyor bu mala?" diye sorduğunda gülerek kollarımı beline doladım. Onun da kolları vücuduma dolanırken saçımı öptü.
"Sorma. Gitti yaprak sarma hikâyesini paylaştı. Yeşim de yanında sevgilisi var falan sandı herhalde, bunun sahte hesabını engelledi. Onlar için de özelmiş yaprak sarma, herhalde özele de saygısızlık ettiğini düşündü başka kadınla."
"Atmaz olaydım ya. Alevli şortlu fotoğrafımı tekrar tekrar paylaşsaydım da şu yaprak sarmayı paylaşmasaydım ya. Bacım hadi, başkasının evlenme teklifini kabul ediyor olabilir şu an!"
Bizim sarılışımızı bozmaya çalıştığında gülerek kollarımı çektim. Poyraz da Batu'nun ellerini tutmuş, vücutlarımızdan ittiriyordu. "Kardeşim senin yediğin boku, niye benim karım düzeltmekle uğraşıyor ya? Benim karımın meşguliyetleri var."
Batu, ellerini kurtarıp tezgaha yaslandıktan sonra kaşlarını kaldırdı. "Neymiş best friend foreverını kurtarmaktan daha önemli olan meşguliyetleri?"
Poyraz bir elini masaya, diğer elini ceketinin içerisinden gömleğinin bel kısmına yaslarken bir ayak bileğini de diğerinin önüne yasladı ve hafifçe omuz silkti. "Kocasıyla ilgilenmek."
"Bakın Yeşim'le olamazsak, bir ömür yalnız bırakırım kendimi, sizin artı biriniz olurum. Duydunuz mu? Aile fotoğraflarınızda ben de olurum. Bebeğinizin cinsiyetini ilk ben öğrenirim. Cinsiyet partisinde cinsiyetini rengiyle anlayabileceğimiz o pastayı, ben keserim. Çocuğunuz ilk 'Batu' der, ilk adımını bana atar, beni deli etmeyin."
Poyraz dehşetle dinledikten sonra bana baktı. "Hayatım, acele et."
Gülerek telefonu yeniden elime aldığım sırada Poyraz'ın telefonu çalmaya başladı. Batu eliyle kışkışlayıp "Burada ciddi bir işimiz var, telefon görüşmelerini başka yerde yap." dediği sırada Poyraz masadan doğrulup telefonu cebinden çıkartmıştı. Ekranı gördüğünde dudakları kıvrılmıştı. Tam, kıskançlık perileriyle 'Kim o sırıttığın?' diye soracakken ekranı Batu'ya çevirdi. "Gerçekten başka odada mı konuşayım kardeşim?"
Heyecanla "Lan!" dedikten sonra telefonu almaya çalıştığında Poyraz çekip bir adım geri attı ve "Sessiz ol." dedikten sonra telefonu açmadan bakışlarını bana çevirdi ve şirince sırıttı. "Sessiz olur musun karıcım?"
Gülerek başımı onaylar şekilde salladım ve telefonu açmadan gülüşümün geçmesini bekledi. Yeşim duymasın diye bekliyordu ama dinlemeyi sevdiği için de durmamı istemiyordu.
"Karısına ayrı tarife uyguluyor şerefsiz."
Benim gülüşüm durduğunda Batu'ya dudaklarını oynatarak 'sus' dedikten sonra telefonu açıp kulağına yasladı. Batu, tüm uzuvlarıyla hoparlöre vermesi gerektiğini anlatmaya çalıştığında sinir etmek için biraz oyalansa da ben de istekli davrandığımda hoparlöre verip tezgâha yasladı ve üç kafa telefonun başında sıralandık.
"Efendim Yeşim?"
"Poyraz. Nasılsın?"
"İyiyim, sağ ol. Sen nasılsın?"
"İyiyim." dediğinde Batu 'aynen, aynen' diye dalga geçer gibi dudaklarını büzerek diliyle ses çıkarttı. Karnını dirseklediğimde sessiz kalmaya çalıştı. Şimdi dinlediğimizi anlayacaktı kız!
Birkaç saniyelik garip sessizliği hızla bozup "Ne yapıyorsun? İşler nasıl? Her şey yolunda mı?" diye sorduğunda Poyraz sırıtarak Batu'ya baktı. Batu da heyecanla sırıtıyordu. "Güzel gidiyor her şey. Senin nasıl gidiyor?"
"İyi, iyi. Evlilik falan nasıl ya? Hiç konuşamadık. Hastanede de söyleyemedim, hayırlı olsun."
"Tabii, senin o sıra aklın başka yerdeydi."
Yeşim kekeleyip ne diyeceğini bilemediğinde Poyraz hafifçe gülüp "İş başındaydın ya, o anlamda." dedi. Yeşim de hızla "Evet, evet. Doğru diyorsun." dedi ve Batu gülüşünü sessiz tutmaya çalıştı.
"Evlilik çok iyi gidiyor..." derken bakışlarını bana çevirdi. Bakışları cevapladı ve bu anda bile kalbimi heyecanla çarptırmayı başarabildiği için koluna girdim ve başımı omzuna yaslayıp iç çektim. "... süper bir şeymiş valla. Darısı başına."
Gözlerimiz, Yeşim'in cevabını merakla bekleyen Batu'ya döndüğünde Yeşim "Doğru insanı bulunca, tabii." dedi. Batu'nun heyecanlı sırıtışı hafifçe silinirken gözlerini devirdi ve ağzını eğip bükerek sessiz bir şekilde Yeşim'i taklit etti.
Poyraz bardağın dolu tarafından bakmaya çalıştı. "Ha bulamadın hala yani. Yok mu birileri?"
"Yok, ben başkaları kadar hızlı değilim."
Batu, gözlerini bana çevirip başını birkaç kez telefonu işaret ederek sallarken sırıtıyordu. Ben de sessizce güldüm.
Poyraz da gayet anlasa da hafifçe gülerek "Başkaları?" diye sorduğunda Yeşim birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra konuyu değiştirdi. "Her şey iyi gidiyor yani. Öyle mi? Her konuda mı iyi gidiyor? Hiçbir sorununuz yok mu?" diye sorduğunda Poyraz yeniden güldü.
Batu, mest olmuş gibi dirseklerini tezgâha yaslayıp ellerini de yanaklarına götürürken telefonun içinden Yeşim'i tutup çıkartacak ve öpecekmiş gibi bakıyordu. O da Yeşim'in kendisini merak ettiğini anlayabilmişti.
"Batu bir daha bayılmadı Yeşim."
Batu, hızla doğrulup 'neden öyle diyorsun ya?' diye fısıldadıktan sonra ayılıp bayılırmış gibi yapmaya başladı. Ben sessizce gülerek gerçekten yere düşmesini engellemeye çalışırken Batu da "De, çok kötü, de." diye fısıldadı.
Yeşim birkaç saniyelik dumura uğramışlığından kurtulduktan sonra "Onu sormuyorum ya. Haberler falan, karışıksınız ya bu ara. Öyle, sorayım, dedim." dediğinde Poyraz 'ya, ya' dermiş gibi sırıtarak başını onaylar şekilde salladı. "Sağ ol, çok düşüncelisin."
Batu, Poyraz'ı dürttüğünde Poyraz dudağını yalayarak doğrulup hızla çözüm aradı. "Batu da demin buradaydı. Ada'yla yaprak sarıyorlardı. Tam çıktı, sen aradın. Yoksa selamı olurdu."
Yeşim'in ses tonu hızla değişti. Şimdi sevecen biri gibiydi. "Ada'yla yaprak mı sarıyorlardı? Ada'yla mı sarıyorlardı? Başka biri yok muydu?"
Batu telefona karşı gülücükler saçarken havalara girmiş, yüzünü şekilden şekile sokuyordu. Kızın da ilgisini fark ettikçe, ayakları yerden kesiliyordu.
Poyraz "Vardı." dediğinde Batu'nun gözleri irileşirken Poyraz'a bakıp uyarır gibi işaret parmağını salladı. Poyraz, her pislik yapmadan önce yüzüne yerleşen sırıtışında dudağının kenarını yalayarak Yeşim'in tepkisini bekledi. Yeşim birkaç saniyenin ardından biraz önceki ses tonundan eser kalmayarak "Vardı yani?" dediğinde Poyraz keyifle "Evet." dedi. "Söyledim ya, ben de vardım."
Kız muhtemelen gözlerini devirmiş olsa da aptal aptal sırıtmaya başlamıştı. Batu da rahatlarken başını onaylar şekilde sallayıp telefona baktı ve sırıttı. Yeşim "Ha öyle diyorsun." dediğinde Poyraz da "Öyle diyorum." dedi. Poyraz'ın ne yapmaya çalıştığını anladığına yemin edebilirdim ama Poyraz da Yeşim'in ne yapmaya çalıştığını açık açık söylemediğinden üç maymunu oynuyordu, işine geliyordu.
"E tamam o zaman, iyi olduğunuza sevindim. Görüşürüz, karşılarız yine. Kendine dikkat et, selam söyle."
"Batu'ya mı?"
Yeşim hızla "Ada'ya." dediğinde Poyraz gülüp "Tamamdır." dedi.
"Doktor kontrollerinizi de ihmal etmeyin. Nörolojiye falan gidin." derken zorlanarak söylemişti. Söylemek, hatırlatmak istiyordu ama çok ilgili davranmak istemediğinden rahatsız olarak dile getirmişti. Batu sandalyeye otururken heyecandan tansiyonu düşmüş gibi yüzü kızarmış halde sırıtarak telefona bakmayı sürdürüyordu.
Poyraz alayla "Cümleten mi gidelim?" diye sordu. Batu'yu kastettiğini biliyordu ama sırf Batu da gitsin diye hepsini tembihlemesiyle dalga geçiyordu.
"Evet, öyle cümleten. Herkese lazım sonuçta sağlık. Neyse..." derken ne diyeceğini bilemedi. "Hastanedeyim ben."
"Ne oldu ki? Neyin var? İyi misin?"
Gözlerimiz ağır bir şekilde telaşla soran Batu'ya döndüğünde Batu da ne yaptığını fark edip dudağını ısırdı. Telefonun ucundaki Yeşim de sessiz kalmış, muhtemelen gözleri irileşmiş bir şekilde telefona bakıyordu. Poyraz Batu burada değil gibi davranıyordu, Batu burada olduğunu, üstüne üstlük telefonu da dinlediğini gösteriyordu.
Poyraz fısıldayarak "Allah'ın dingili. Kadın doktor ya. Hastanede olmayacak da nerede olacak?" dediğinde Batu hala dudağını ısırıyordu. Elini bana doğru uzatıp "Nabzımı kontrol etsene." diye fısıldadığında gülerek bileklerini ovuşturmaya başladım. Çocuğun tansiyonu düşmüştü.
Yeşim şaşkın bir şekilde "Poyraz?" diye hesap sorduğunda Poyraz tedirgin bir şekilde gülerken Batu'ya 'Allah seni ne yapmasın?' der gibi bakıyordu. "Yeşim'cim, ne oldu, inanamazsın. Batu geri geldi. Bir şeyini unutmuş. İstersen, telefonu vereyim, ona da söyleyeceklerin varsa belki, vardır belki, bilemedim..." diye şansını denerken Yeşim heyecanını örtmeye çalıştığı kızgın bir ses tonuyla "Yok söyleyeceğim bir şey. Görüşürüz o zaman, kapatıyorum. İyi akşamlar." dediğinde Poyraz "Görüşürüz." diyemeden telefonu kapattı. Poyraz iç çektikten sonra Batu'nun kafasına hafifçe şaplak attı.
"Git harbiden şu nörolojiye de niye böyle mal olduğunu bir araştırsınlar. Aferin kız bir daha aramaz beni."
Batu kendini sandalyeden atar gibi koy verdiğinde gülerek tutup düzelttik. Poyraz da sandalyenin karşısında tezgâha yaslanıp "Neyse eşitsiniz. O da seni merak ederek beni aradı sonuçta." dediğinde Batu güçlü kalmaya çalışırken istemsiz bir şekilde sırıttı.
"Engelimi kaldırır inşallah ya. Sevgilim olmadığını iyice anlamıştır, değil mi?" derken gözleri cevap bekleyerek aramızda gezindi. Kendini yeniden atmayacağına ikna olduktan sonra Poyraz'a yöneldim. Poyraz da kolunu omzuma atıp beni göğsüne çekti.
"Keşke Kenan yanımızda olsaydı. Anlasın diye beş kere tekrarlardı." dediğimde güldüler. Batu masadan telefonunu alıp yeniden hesabı kontrol etmeye başladı. "Yok ya, kaldırmıyor. Ben yeni bir sahte hesap açayım."
"Profil resmine gül koy ama kardeşim, tamam mı? Maazallah, senin olduğun anlaşılmaz, falan."
Batu, Poyraz'ın alayına gözlerini devirdi. "Gül koymayacağım, bu sefer. Merak etme." dedikten beş dakika sonra yeni hesabını gösterdi. Poyraz dudağını yalarken gözlerini kırpıştırarak baktıktan sonra baygın bakışlarını Batu'ya çevirdi. "Gül koymayıp papatya mı koydun gerçekten?
Ben gülerken Batu üfledi. Profil resmini değiştirecekken bildirim geldiğinde heyecanla sıçrayıp "İsteğimi kabul etti!" dedi. Zafer hissiyatıyla gülerken profilindeki resimleri, muhtemelen bin kere tavaf etmiş olmasına rağmen gezmeye, gezdikçe beğenmeye başladı.
"Siz hem bu kadar birbirinize karşı hislerinizi belli edip hem de nasıl inada binebiliyorsunuz, çok merak ediyorum."
Batu da "İkimiz de biliyoruz birbirimizden geçemediğimizi de işte, önce ilk kim söyleyecek kavgası..." diye mırıldandı.
Başımı onaylamaz şekilde sallayıp iç çeksem de gülümsedim. Bakışlarımı, Poyraz'a çevirdiğimde o da kıvrık dudakları eşliğinde izlediği arkadaşından bakışlarını bana çevirdi ve alnımı öptü. Neyse ki biz bu yollardan geçmiştik.
"O şerefsiz kopil de beğenmiş fotoğrafları ya! Poyraz çalışanlarına söylesene, hepsi şu hesabı spamlasın." deyip adamın profilini gösterdiğinde bakışlarımızı telefona çevirdik. "Kapansın şu herifin hesabı. Hatta başka hastaneye falan tayin olmasını sağlayalım."
Poyraz "Oldu kardeşim. Ketçap mayonez de ister misin?" diye dalga geçtiğinde Batu gözlerini devirdi ve bakışlarını bana çevirdi. "Kanki sen yap ya bari. O kadar yalın, malın var. Hanım ağasın, korumaların vardır. Göster gücünü."
Poyraz alayla "Hanım ağamız, korumalarına çay falan veriyor." dediğinde gülerek "E o kadar saat bekliyorlar, canları çeker." dedim.
"En büyük emri de, markete gidip gelmelerini istemek."
"Dün komşuya kek çıkartmalarını da istedim." dediğimde gülerek başını onaylar şekilde salladı. "Pardon karıcım, onu unutmuşum."
"Tamam işte, markete gider gibi bir koşu adamı başka yere tayin ettirip gelsinler. Yapamıyorlarsa bile bir ağzını yüzünü dağıtsınlar bari. Hadi hiçbir şey yapamasınlar, bir yüzüne tükürsünler lan en azından."
Poyraz ihtimal vermeyerek baktığında Batu üfledi. "Ada'ya biri yürüseydi..." dediği gibi Poyraz'ın bakışları değiştiği için Batu şirince sırıtıp "Bir an dilim sürçtü." diye açıkladı. Poyraz sabırla nefes aldı. "Öyle bir şey olsaydı da adam yollamazdım."
Batu ve ben tepkisiz kalacağına inanamayarak baktığımızda başını onaylar şekilde salladı. "Gider ben döverdim pezevengi." dediğinde Batu, "Bak işte." dedi.
"Kardeşim ama altını çiziyorum. Ada benim karım. Karım olmasa,..." dediğinde yine inanamayarak baktık. "Tamam, yine yürüyeni döverdim ama hakkım, yetkim olmazdı, orası ayrı."
"Of! Şu kopilden kurtulmam lazım."
"Senin önce o kadının elini tutman lazım kardeşim. Ver etkiyi, al yetkiyi."
Batu bir süre düşündükten sonra sıkkınlıkla iç çekti. "Neyse yakınlarda yine bir bayılayım da, konuşuruz o sıra biraz."
Gülüp "Kızı arasan, insan gibi bir kafede görüşseniz?" diye sorduğumda başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Gelmez."
Poyraz'ın yeniden telefonu çaldığında hepimizin gözleri tezgâha döndü. Bu sefer Yeşim olmadığını gören Batu nefesini üfleyerek yeniden ardına yaslandı. Poyraz hafif gerilerek telefonu eline aldığında "Ne oldu?" diye sordum.
"Bir saniye hayatım." deyip kolunu omzumdan çekti ve önümden geçip telefonu aldıktan sonra açarak kulağına yasladı. "Hayırdır?"
Karşı tarafı dinledikten sonra gözleri sinirle kapandı ve elini tezgâha yaslayıp nefesini sıkkınlıkla üfledi. "Tamam tutun şerefsizi, geliyorum."
Batu da "Ne oluyor be?" diyerek kalktığında Poyraz'a doğru dönmüştük. Ben de sorgulayarak baktım. Poyraz gözlerini araladıktan sonra telefonu kapatıp omzunun üstünden ardını gösterirken bana baktı.
"Hayatım, beş, on, bilemedin kırk dakikaya falan gelirim."
"Aşkım bu nasıl bir zaman dilimi?" diye sorduğumda hafifçe güldü. "Koray'ı kaç dakika dövmem gerekeceğini, henüz bilmiyorum karıcım."
Batu "Koray'ı mı döveceğiz?" derken oturduğu sandalyeye astığı ceketini alıp giymeye başladı. Poyraz da başını onaylar şekilde sallayarak mutfaktan çıkmaya başladığında gözlerim irileşti. Batu gibi ben de Poyraz'ı takip ederken "Ne diyorsunuz ya?" diye sordum.
Koridorda kapıya yönelmeden bana döndü ve ellerini kollarıma getirip hafifçe gülümsedi. "Yemek hazır olmadan gelirim sevgilim."
"Poyraz, konu ne zaman geleceğin değil. Ne oluyor ya? Anlatsana."
Kollarımdaki elleri, ellerime doğru kaydı ve tutup yeniden gerilen çenesi eşliğinde anlatmaya başladı. "Koray şerefsizi gelmiş. Arabadan inip hışımla apartmana yönelmiş de, adamlar tutmuş."
Batu, koluyla beni dürtüp "Bak, yine markete yollamadığın iyi oldu." dediğinde iç çektim. Kendisi cips istediği için yollayalım, demişti. Ben de yeni yollamış olduğum için 'biraz zaman geçsin' demiştim ve şimdi sanki onun sayesinde yollamamışız gibi konuşuyordu.
"E niye geliyor ki?"
Poyraz'ın 'bilmiyorum' demesini beklerken dudağını bir kenara kıvırıp yeniden düzelttiğini gördüğümde kaşlarım kalktı. "Ne yaptın?"
Koray'la uğraşmasını sevmiyordum. Koray'ın da düzgün durduğu yoktu, Poyraz kendi kendine uğraşmıyordu ama bunun sonsuza kadar gidemeyeceğini biliyordum. Hayatımızın artık en azından bazı noktalarda düzene girmesini istiyordum ama Poyraz da karşılık vermeden durmuyordu.
"Şerefsiz geçen toplantılara dâhil olacağım, diye tutturdu ya. Ben de dâhil ettim. Piçin derdini de anladım, aklı sıra tasarım çalıp rakibe verecek. Ben de yeni tasarımızmış gibi, yabancı bir markanın geçmiş ürünlerinden birini öne sürdüm. Bu da atladı hemen, rakip firmalardan biri o ürünü, yeni tasarımlarıymış gibi piyasaya sürdü. Bir de 'Bir haftaya üretime alırız' dediğim için, yeterince araştırmadan acele ettiler. Bunlar piyasaya sürdüğü gibi de yabancı markaya haber ettim. Telifle, uğraşıyorlardır şimdi. Faturayı da Koray'a kesmişlerdir ki, bu da kapımıza dayandı işte. Gidip bir ağzını yüzünü kırayım da kendisine gelsin."
Batu gülerken "Lan şirkette bu kadar eğlenceli işlerin dönmeye başladığını bilseydim, işe gelirdim." dediğinde Poyraz omzundan tutarak kapıya yönlendirirken "İşe gel zaten arada, belasını öptüğüm." diye söylendi. "Ya da de bana, 'Kardeşim ben çalışmak istemiyorum, beni aylık sadakaya bağlar mısın' diye kabul edeyim, pozisyonuna başkasını alayım. Odana, pozisyonuna başka çalışan baktığımda, triplere giriyorsun, gelip çalışmıyorsun."
"Tamam, tamam. Yarın işteyim, söz. Ama sabah gelmem, öğleden sonra anca."
"Patrona şart koşuyor şerefsiz, çık kapıdan hadi." dediğinde Batu gülerek bana yöneldi ve "Görüşürüz havuçlu yufka kankim. Yarın işe Poyraz'la sarmalardan bir kap yollarsın artık, o kadar emeğim geçti." dediğinde sarılışına eşlik ettim. Söylenerek "Koray'ı dövdükten..." derken Poyraz'a da ters ters bakmayı ihmal etmedim. "... sonra gelip yersin sen de."
Batu "Olur." derken Poyraz "Olmaz. Bugün özel bir günümüz, karımla baş başa olacağız. Sen yarın şirkette yersin." dedi. Batu kollarını çekip Poyraz'a bakarak "Neyiniz bugün?" diye sorarken ben de merakla Poyraz'a baktım. Poyraz'ın yanında hödük kaldığım doğruydu ama özel bir günümüzü de unutmazdım sanırım... Neydi bugün? Bilmediğimi belli etmemek için soramıyordum da ama Batu'nun sorduğuna minnettardım.
Poyraz tepkisiz bir yüz ifadesiyle düşündüğü birkaç saniyenin ardından sırıttı. "Bugün dünya felsefe günü." dediğinde oluşan sessizliğe daha güçlü bir neden vermeye çalıştı. "Aynı zamanda ilk kurabiye yiyişimizin ay dönümlerinden biri."
"Neye daha çok şaşırsam bilemedim." dediğimde sırıtarak bakarken 'Ne?' der gibi hafifçe başını salladı. "Bugünün dünya felsefe günü olduğunu bilmene mi, yoksa ilk kurabiye yediğimiz tarihi hatırlamana mı?"
"Sana ilk günden beri âşık olduğuma ne zaman inanacaksın?"
Gülerek ona yakınlaşırken flört moduna girsem de "Kocacım, bu kurabiyeye olan aşkından da olabilir. O gün çok beğenmiştin." dedim. Poyraz da ihtimal verir gibi sırıtışı eşliğinde başını onayladığında gülüşüm arttı.
Batu, "Romantik anlarınızı bozmak gibi olsun ama felsefe günü, yirmi kasımda kanki. Daha var. Sallamışsın." dediğinde bakışlarımız Batu'ya döndü. "Ne? Özel günlerde Yeşim'e kutlama mesajları atıyorum. Senelerdir ezberledim artık."
Gülerek "Dünya felsefe günü, gibi özel günlerde bile mi?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. "O da geçen dünya turizm günümü kutladı."
Temas kurmak için bahane arayıp duruyorlardı. Gülerek "Ya siz manyak mısınız?" diye sorduğumda o da güldü. "Biraz."
Poyraz "Hadi, Koray kaşınmış halde bekliyor, onun dayak yeme arzusunu daha fazla bekletmek istemiyorum." dedikten sonra "Görüşürüz hayatım." deyip saçımı öptü. O saçımı öperken gerginliğim azalsa da "Bu durumlar hoşuma gitmiyor." diye sızlandım. Bana sarılırken iç çekti ve "Benim de." diye mırıldandı. O da normal bir hayat dilerdi ama onlarla, anca onların dilinden konuşarak baş ediyordu.
Onları yolcu ettikten sonra salona geçip pencereden sokağa baktım. Bu pencereden denizi izlemeyi seviyordum ama şimdi Koray'ı, kocam gelip de dövsün diye tutan adamlara bakıyordum. Koray kollarını kurtarmaya çalışırken sinirle söyleniyordu. Huzursuzluk hissiyle perdeyi kapatıp mutfağa geri döndüm. Beril gibi, bizim de bir an önce Koray'dan kurtulmamız gerekiyordu ama o kadar kolay olacağını sanmıyordum.
**
"Peki, Cihan amca? O bu boşanma davasına dair ne diyor?"
"Kızım, sen neyi merak ediyorsun? Konuyu alakalı, alakasız Cihan'a getirip duruyorsun." dediğinde ardıma yaslanırken yutkunup hafifçe omuz silktim. Dürüst olup olmamak arasında kaldığım sırada kaşlarını kaldırdı. "Onunla alakalı gizlenen bir şeyler varmış gibi hissediyorum." dediğimde yüzü tepkisiz olsa da birkaç saniyeliğine bir şey demedi.
Hızla yeniden sırtımı koltuktan ayırıp "Bir şey mi biliyorsun Asude anne?" diye sorduğumda başını onaylamaz şekilde salladı. "Bir şey bilmiyorum ama ben de hep öyle hissettim. O kadını, Sevim Akyel'i birçok kere köpürürken gördüm ama, en çok köpürdüğü anlar hep Cihan'la alakalıydı."
Gözlerim ilgiyle kısılırken "Cihan amca sebebini söyler mi?" dediğimde kahvesini yudumlamak üzere fincanını dudaklarına götürdü. Kahveyi yuttuktan sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Cihan annesinin yanında değildir ama karşısında da değildir."
Öyleydi. Annesine destek çıkmıyordu ama onun karşısında Poyraz'ı da, Saliha Hanım'ı da, Asude anneyi de korumamıştı. Başımı hak vererek onaylar şekilde sallarken huzursuz bir şekilde iç çektim. Aileden atılıyordu, yine de çıkıp intikam almak istemiyordu. Her ne biliyorsa ya da gerçek neyse, Sevim babaanneyi rahatsız edebilme gücü ve kudretine sahip olduğu şüphesizdi. Yine de yapmıyor, hayatını bir köşede ailesiz geçirmeyi kabul ediyordu.
Kapı açıldığında bakışlarımız Duru ile birlikte içeri giren Poyraz'a döndü. Kolunu, kardeşinin omzuna atmış gülerek bir şeylerden sohbet ediyorlardı. İçeri girdiklerinde Duru ikili koltuğa yönelirken Poyraz da bakışlarını üstümüzde gezdirirken gülümseyerek "Hoş geldiniz." dedikten sonra bana yöneldi ve yeniden "Hoş geldin hayatım." dedi.
Durularla birlikte gelmiştik ama Duru bekleyemeden sevgilisine uğramak için çıkmış, belli ki oradan dönerken de toplantısı biten Poyraz'la karşılaşmıştı. Biz de o sıra, Asude anne ile sohbet ederek kahve içmiştik. Daha çok aile geçmişine ve sorup durduğum üzere Cihan amcaya dair sohbetlerdi. Biraz, Asude annelerin günlük hayatına dair de konuşmuştuk. Poyraz onlara seçtikleri evi ayarlamıştı, Duru'yla birlikte yaşıyorlardı. Duru'nun güncel planının da Fırat'la birlikte yaşamak olduğunu biliyordum ama hem o bu planı işleme koymak için doğru zaman olmadığını biliyordu, hem de bir süre annesini yalnız bırakmak istemiyordu.
"Hoş bulduk canım." deyip sarılışına eşlik ettim. O da alnımdan öptükten sonra geri çekildiğimizde kollarımızı ayırmadan birbirimize gülümsedik. Keyfi yerinde gözüküyordu. O Asude anne ile de selamlaşabilsin diye geri çekildiğimizde yeniden tekli koltuğa oturacaktım ki Duru kalktı. "Gel aşko, siz böyle geçin. Sevenleri ayırmayayım." dediğinde öpücük attım ve o tekli koltuğa geçerken ben de ikili koltuğa geçtim. Ben oturduktan sonra Poyraz da yanıma oturup kolunu omzuma attı.
"Avukat birazdan gelir. Kahvelerinizi içmişsiniz ama istiyorsanız, içecek, yemek, bir şeyler söyleyeyim size."
Duru "Abicim, büyük patron burada zaten merak etme. O bizi güzel ağırladı." deyip beni gösterdiğinde gülüştük. Poyraz "Hadi lan oradan. Fırat güzel ağırlamış seni belli, yüzün gülüyor. Şirkete geleceksin ve bekleme süresini benim odamda geçireceksin, öyle mi? Asla inanmam." dediğinde Duru şirince sırıtarak ardına yaslandı. "Öyle bir selam vereyim, dedim."
"Odasına damlayacağın aklıma gelseydi, onu da toplantıya dâhil ederdim." dediğinde Duru'nun üfleyişi gülüşüyle dağıldı. "Çoluğa çocuğa karışacaksın, yakında romatizman, alzheimerın başlar, hala derdin benim."
Poyraz başını bana doğru çevirip yanağımı öptükten sonra "Benim tek derdim karım." dediğinde gülerek yanağını sevdim. Keşke öyle olsaydı. Bir sürü derdi vardı ve hepsini bana yansıtmadan çözmeye çalışıyordu. Keyifli gözükse de bir başka derdi gündem olmak üzereydi. Avukat gelip yarınki duruşmadan önce bilgilendirme yapacaktı. Söylediğine göre dosyaya yeni bir beyan eklenmişti ve ne duyacağımıza pek emin değildik. Poyraz duymamıza izin verir miydi, ondan da emin değildik. Can sıkıcı durumlardan haberdar olmamızı istemiyordu ama özellikle Asude anne, haberdar olmak zorunda kalacaktı.
Kapı çaldığında bakışlarımız kapıya döndü ve Poyraz "Gir." dedi. Avukat ve avukatı yönlendiren şirket çalışanını gördüğümüzde başımızla selam verdik ve avukat da aramıza dâhil oldu ve Poyraz'ın odasının içerisindeki kapılardan birinin açıldığı toplantı odasına geçtik. Avukat bey, yarınki duruşmanın saatine dair bilgilendirme yaptıktan sonra iç çekerek Poyraz'a baktı ve evrak çantasından ince bir dosya çıkardı. Mahkeme dosyasına eklenen son beyanı dosyalamış olmalıydı. "Okumamı ister misiniz yoksa..." derken Poyraz elini uzattığı için adam cevabı alıp dosyayı uzattı. Poyraz yanımızdan kalktığında bakışlarımız Poyraz'a döndü. Kapıya yöneleceği sırada yanına gidip gitmemek arasında kaldım. Elinden tuttuğumda bakışları bana döndü. Sorar gibi kaşlarımı kaldırdığımda ellerimizi kenetledi ve böylelikle cevabı alarak ben de kalktım. Toplantı odasından çıktıktan sonra ardımızdan kapıyı kapatıp el ele oturma grubuna yöneldik. Yan yana oturduğumuzda ellerimizi bırakırken Poyraz gergin bir şekilde sayfaları açmaya başladı. Dilekçedeki klasik şablonları geçtikten sonra açıklamalar kısmındaki beyanları içimden okumaya başladım. Poyraz da öyle yapıyordu.
Ekte sunulan fotoğraflarda da görüldüğü üzere davacı-karşı davalı Asude Akyel, evlilik birliğinin temelini, zina ile sarsmıştır...
Gözlerim irileşirken elim Poyraz'ın koluna gitti. Onun da gözleri bana dönerken eli sayfayı çevirmek üzere hareketlendi ama duraksayıp kuruyan dudağını ıslattı ve derin bir nefes alıp gerginliği dolayısıyla titrekçe verdi. Okumaya devam ettiğinde benim de bakışlarım yeniden dilekçeye döndü.
Üstelik, davalı-karşı davacı müvekkilim Caner Akyel'in abisi Cihan Akyel ile...
Poyraz sinirle "Ne sikim dönüyor..." dedikten sonra dosyayı sehpaya atıp dirseklerini dizlerine yaslarken elleri alnına gitti ve ovuşturmaya başladı. Migreni yine tutacak gibiydi. Ne yapacağımı bilemez halde koluna sarılıp "Hayatım, sakin olmalısın." diye fısıldadığımda başını hafifçe bana çevirdi ve göz göze geldik.
"Yine iftira..." dedikten sonra yutkundum. Ekteki görsellerden bahsolunmuştu. Görsellerin içeriğini henüz bilmiyorduk, Poyraz da bu yüzden bir sonraki sayfaya geçememişti. Hem göreceğinden korkuyor, hem de Asude annesini uygunsuz bir şekilde görmek istemiyordu.
Duymasınlar diye fısıldayarak "Annem öyle bir şey yapmaz." dediğinde gözlerim dolarken başımı onaylar şekilde salladım. Buna inanmak istiyordu, ben onay verirsem de inanacak gibi bakıyordu. Dosyada ne olduğundan bağımsız, benim söylemem yetebilecekmiş gibi... Annem, deyişi beni duygulandırmıştı. Gerçekten Asude anneyi, annesi gibi görüyordu. Saliha Hanım da bunu fark ettikçe duygulanıyordu ama maalesef herkes seçimlerinin ya da seçmek zorunda kaldıklarının sonuçlarını yaşıyordu. Hepimiz, her gün, kelebek etkisi misali, seçimlerimizi yaşıyorduk.
"Karalamaya çalışıyorlar." dediğinde bu sefer başımı onaylar şekilde sallamadım. Önce motive edip destek olup sonra daha sert çakılmasını istemiyordum. Ben de Asude anneye güveniyordum ama fotoğrafları görmeden Poyraz'ı yönlendirmek istemiyordum.
Yüzlerimizi yaklaştırdığımda ellerini alnından çekip başını iyice bana çevirdi. Fısıldayarak "Her ne ise, hallederiz." dediğimde burukça gülümsedi. Bir eli, bacaklarımızın üstünden elimi buldu, diğer eli yanağıma geldi. Burunlarımız birbirine temas ederken başını hafifçe sol omzuna doğru eğdikten sonra derin bir nefes alarak öptü. Her ne göreceksek, bunu yapmadan önce benden güç almaya çalışıyor gibiydi. Ben de yanağını severken öpüşüne eşlik ettim. Geri çekildiğimizde göz gözeyken bir nefes daha aldı ve hazırmış gibi başını onaylar şekilde salladı.
"Sen bak..." dedikten sonra ne diyeceğini bilemeyerek dosyaya baktı. "... uygunsuz bir şeyse falan..." dedikten sonra sinirle gülüp bakışlarını karşı duvara çevirdi ve bunu yaşadığımıza inanamıyormuş gibi başını onaylamaz bir şekilde salladı. Hala ileriye bakarken parmaklarını sırayla kütleterek "Hay sikeyim..." diye mırıldandığında hak verdim.
Sehpaya attığı dosyaya uzanıp vücudumu dosya içeriğini, ben göstermeden görmesin diye ona çevirdim. Gözleri bana döndüğünde, benim de gözlerim bir anlığına ona döndü. Sakinlik dileyen bir nefes alıp arka sayfaya geçtiğimde kaşlarım kalktı. Diğer sayfaları da hızla geçerken bir an önce içini rahatlatmak için ona çevirdim ve neşeyle "İftira." dedim. Asude anneye iftira atmalarına sevineceğimi, hiç bilmezdim. Asude anne ile Cihan amcanın görüştüğü anlara dair fotoğraflardı ama normal fotoğraflardı. Asude anne ile Cihan amcanın ara ara görüştüğünü bizler de biliyorduk. Hatta fotoğrafların yarısı, bizim eve yemeğe geldikleri gündendi. Dönüşte, Asude anneleri eve Cihan amca bırakmıştı ve arabaya binerken, inerken çekilmiş fotoğraflardı. Dilekçede, bizzat fotoğrafların birkaçında görülen Duru'nun ve evinde ağırlayan Poyraz'ın da bu zinayı bilmesine rağmen ses çıkarmadığı bahsolunmuş, bu sebeple duruşmadaki şahitliklerine güvenilmemesi gerektiği söylenilmiş, talep edilmişti.
Hızla ona uzattığım dosyayı aldı. Gözleri fotoğraflarda gezinirken yutkundu. Bir gerginliği yutkunmuş, saniyeler içerisinde diğeri baş göstermişti. Elindeki dosyayı avuçları içerisinde buruştururken gözlerini bana çevirdi. İlk tepkisi, midesi kalkmış gibi buruşmuş bir yüz ifadesi, kızaran gözleri ve dehşet içeren bakışlarıyla "Bunlar nasıl insanlar?" diye fısıldamak olmuştu. Babamın, aynı yüz ifadesi ile aynı soruyu sorduğunu hatırlıyordum ama Poyraz için bunu yapmak daha zordu. Bahsolunan kişiler, bizzat onun ailesiydi.
"Poyraz..." diyerek elini tutacağım sırada sakinleşmek istemediği için neredeyse yalvararak "Lütfen." dedi ve elimi sakince bacağıma geri bıraktı. Koltuktan kalktı. Elindeki dosyanın içerisindeki kâğıtları parçalara ayırarak odada volta atmaya başlarken git gide yükselen bir ses tonuyla yeniden, yeniden soruyordu. "Bunlar nasıl insanlar?"
Ben de kalkıp peşinden dolanırken "Canım asude anneye söylemeyeceksek, sessiz olmalısın." derken ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Sarılıp sakinleştirmek istiyordum ama sakinleşmek istemediği için benden uzak durmaya çalışıyordu.
Poyraz sinirle "Yarın öğrenecek zaten." dedikten sonra sandalyesine tekme atıp duvara yolladı. Dosyadan geriye kalan naylon poşeti bir köşeye atıp ellerini masasına yaslayarak eğildi. Gözleri kapanırken elleri yumruk şeklini almıştı. Yanına varsam da sinirini yaşamasına izin mi versem, ikileminde olduğum için ellerim havadaydı.
Yumruğunu önce yavaşça masaya yaslarken "Ben bunlara ne yapsam dururlar?" diye mırıldandı. "Benim bu kansızlara ne yapmam lazım?" diye sorgularken yumruğunu daha sert bir şekilde vurdu. İftira çıkması onu daha da öfkelendirmişti. İftira çıkmasa kırgın hissedecekti ama şimdi öfkeliydi. Annesi yerine koyduğu kadına sırf dosyada ve cemiyette haklı çıkabilmek için çirkin iftiralarda bulunuyorlardı.
"Ben bu sikiklere ne yapacağım ulan ne yapacağım?" derken var gücüyle masaya yumruk attığında yerimde sıçrarken "Poyraz..." diye mırıldanıp kolunu tutmaya çalıştım ve gözlerini aralayıp bana dönerken yakınlarında olduğumu fark etti. "Özür dilerim." deyip bir kolunu vücuduma sardıktan sonra beni göğsüne çekip sımsıkı sarıldı. "Korkuttum, özür dilerim."
"Sorun değil." derken kollarından hafifçe çıkıp yanaklarını tuttum. Dolu gözleriyle bana bakışına, dolu gözlerime baktım. Yanaklarını severken "Avukat da demişti. Çoğu boşanma davasında böyle çirkin iftiralar dönüyor. Zaten böyle şeylere de hazırlıklı olmamız gerektiği söylenmişti. Fotoğraflar da hiçbir şeyi kanıtlamaya, hâkimi yönlendirmeye yetmez. Tek yapmamız gereken, Asude annenin bundan olabildiğince az zarar görmesi için destekte bulunmak." diye telkin etmeye çalıştığımda beni ara ara gözlerini kırpmak dışında tepkisiz bir şekilde dinliyordu.
"Poyraz bir şey yapmak zorunda değilsin." dediğimde kaşları hafifçe kalktı. "Hep tetikte, hep yoldasın. Hep uğraş içerisindesin. Asude anne, kaç yaşında kadın. Bu iftiradan çok daha fazlasını yaşamış o evde, kaldırmış. Sevdiklerini korumaya çalışıyorsun anlıyorum ama sen kahraman değilsin. Olmak zorunda da değilsin. Her şeye gücün yetmek zorunda değil."
Kısık bir ses tonuyla olsa da güçlü bir bakışla "Yetmeli." dediğinde başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Poyraz bazı şeyler kontrolün dışında olur. Kızmanı, öfkelenmeni anlıyorum ama daha kendi duygularını bile yaşamadan, 'Ne yapmalıyım?' derdine düşüyorsun. Kızmalısın, öfkelenmelisin ama kendini harap edip çözüm bulana kadar yanıp kül olmamalısın. Yarın orada, ne olursa olsun Sevim babaannenin bir edemediği aileye karşı, aksine bizim bir arada, bir aile olarak karşılarında durmamız, Sevim babaannenin yenilmesine yetecek. Bu iftiralar, söylemler, sonuç vermeyecek, o istediğini alamayacak. Kendini harap etme, lütfen. Hiçbir şeyin suçlusu sen değilsin ama her şeyin sorumluluğunu sen alıyorsun."
Gözlerini kapatıp başını çevirdiğinde yeniden kendime çevirdim ve gözlerini araladı. Dudağının kenarını kemirerek beni dinlemeye devam ettiğinde "Sen de nefes almayı hak ediyorsun." diye fısıldadım. Son aylarda, ya beni korumak için, ya onu, bunu, ailesinden sevdiği üyeleri korumak için, karşı tarafla savaşmak için tüm gücüyle asılıyordu. Yoruluyordu, görüyordum. Kendisine ait olmayan bir sorumluluk altında ezilmeden durmaya çalışıyordu. Sevim babaannenin yıllardır süren eziyetini, tek başına alt edemezdi ki. Kimsenin aklından anıları, eziyetleri silemezdi ama çabalıyordu. Saliha Hanım'ı bile güvende, huzurlu tutmaya çalışıyordu. Aynı anda, birçok şey düşünüyordu ve bu sırada kendisi için yaptığı tek şey, benim yanımda olmaktı. Kendisine, benim yanımda olmak dışında hiçbir iyilik yapmıyordu.
"Ben nefes alıyorum." dediğinde gözyaşları içerisinde başımı onaylamaz bir şekilde salladım. O da yanaklarımı tutup "Ben seninle nefes alıyorum." diye fısıldadı.
"Kendin için yaptığın tek şey, karını sevmek olmamalı."
'Yapma' der gibi başını yana eğip kaşlarını kaldırdı. "Ne yapmalıyım? Bırakayım da ortada at mı koştursunlar?"
"Her derdin, sorumluluğunu alma. Sevdiklerine destek olmanı seviyorum, böyle güzel bir adam olmanı seviyorum, seni çok seviyorum ama yorgunluğunu da görüyorum. Sevim babaanne, Koray bir şey yaptıkça senin yüzünden olmuş gibi etrafındaki herkese mahcup hissedip telaş ile çözmeye çalışırken kendini harap etme. Lütfen. Bir şey yapma, demiyorum ama kendini bu hale getirme. Hiçbir şey senin yüzünden değil. Nasıl ki sana olanlar için Asude anneleri suçlamıyorsan, onlara olanlar için de sen bu kadar suçlu hissedip 'koruyamadım' diye düşünmemelisin."
Gözleri dolu dolu beni dinledikten sonra başını hafifçe sallayıp burukça gülümsedi. "Elimden gelmiyor." diye fısıldadığında başımı onaylar şekilde salladım. İç çekerek "Biliyorum." dedim. Onları bitirmeden, rahat etmeyecekti ama bitirmeye çalıştığı insanlar da ailesiydi. Ailesine karşı savaşıyordu. Koray bile ailesinden biriydi.
"Onlar durmayacak." dediğimde yutkunamadı. İçini rahatlatmak için yalan söyleyemezdim. "Ve onlar sınırsız. Sen sınırı ilerlettikçe, onlar hiç zorlanmadan devam edecek. Sen nereye kadar ilerleyebilirsin? Ben kocamın Koray'ın ya da babasının katili olmasını istemiyorum çünkü."
Hafif sitemle sorduğum soruya karşı hızla "Sana zarar verecek hiçbir şey yapmam." dedi. Yanaklarımı sıkıca tutarken başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Ucu sana dokunacak hiçbir şey yapmam, merak etme."
Gidip de siniriyle saçma sapan bir şey yaparsa, ucu bana dokunurdu. Bunu biliyor, yapmayacağını söylüyordu. Geçen gün babaannesine söylediği şeyin aklıma takıldığını biliyordu. Yine içimi rahatlatacak bir şey söylemiyordu. O zaman da benim zarar görmem ihtimaline istinaden konuşmuştu, ben de zaten durduk yere yapmayacağını biliyordum
"Ailenin senin kahramanlığına değil, varlığına ihtiyacı var. Bunu unutma." dediğimde birkaç saniye boyunca bakmasının ardından yutkunarak başını onaylar şekilde salladı.
"Benim, sadece senin yanımda olmana ihtiyacım var. Hatta senin yanında olmaya da ihtiyacım var. Bana bile yansıtmamaya çalışıp dertlerinle kendin yüzleşme. Ne yapmalıyım, diye yorulup durma. Gel içeriye gidelim, sorunu hep birlikte konuşalım ve bir aile olarak ne yapacağımıza karar verelim. Sen hiçbir şeyi tek halletmek zorunda değilsin." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Birkaç saniye sonra ben yeni bir şey demememe rağmen zihninde dediklerim oturmuş olsa gerek yeniden başını onaylar şekilde salladı ve beni göğsüne çekti. Sımsıkı sarılırken saçımı öptükten sonra çenesini başıma yasladı.
Birkaç dakika sonra "Bu arada..." dediğinde göğsüne sığınmışken kapattığım gözlerimi araladım. "... ben de seni çok seviyorum." dediğinde gülümsedim. Laf arası söylemiş olsam bile, cevap vermeden edemiyordu. Cevap vermekle yetinmedi, tekrar ve tekrar söyledi.
"Seni seviyorum Ada Akyel. Ben seni, çok seviyorum."
**
"Poyraz. Gerçekten bak. Ben de geleyim."
Kapıdan çıkmadan önce bana dönüp son birkaç saat boyunca aynı şeyleri söylememiş gibi aynı sabırla "Hayatım. Koray falan da orada olacak. Gerçekten beni biraz olsun düşünüyorsan, burada kalman bana daha iyi gelecek. Orada Koray bakar, laf eder, Sevim Akyel tartışma çıkarır, gerçekten kendime hâkim olamam. Burada..." dedikten sonra saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırıp yanaklarımı sevdi. "... evimizde, beni bekle. Ben de çıktığımda geleceğim, anlaştığımız gibi yemeğimizi yiyeceğiz, şarabımı içeceğiz. Kötü şeyleri evimizin dışında bırakacağız."
Emin olamayarak baktığımda başını hafifçe eğip kaşlarını kaldırdı. "Gerçekten, orada yorulduktan sonra döndüğümde ve kapıyı çaldığımda, senin açmanın bana ne kadar iyi geleceğini bilsen, hemen kabul ederdin."
Gülümsediğimde, gülümseyişi yamuk bir sırıtışa dönüştü. "Üstelik bir de o elbiseyi giyip öyle açarsan, alzheimer olup tüm dertlerimi unuturum, yemin ederim sadece seni hatırlarım."
Poyraz, yeni tasarladığı elbiseden bahsediyordu. Benim için tasarlamıştı ve hediye etmişti. Bana sürekli bir şeyler hediye ediyordu, hatta yalı bile hediye etmişti ama özel olarak tasarladığı hediyeler vermesi, bir ayrı hoşuma gidiyordu. Bugün, Gökçeada'dayken aile dostumuzdan aldığımız şarap küpünü kırıp içecektik. Ada geleneği, adada doğan her kız çocuğu için bir küp şarap doldurulur, mühürlenirdi. Balayına gittiğimizde de benim için aile dostumuzun doldurmuş olduğu şarap küpünü almıştık. Bu akşam, güzel bir yemek eşliğinde içecektik.
Güldüğümde kaşlarını kaldırdı ve başımı onaylar şekilde salladım. Eğilip beni öptükten sonra alınlarımızı yasladı. "Görüşürüz hayatım."
O geri çekilirken yanaklarımdan eksilmek üzere olan ellerini tutup gülümseyerek "Görüşürüz canım." dedim. Ellerimiz, son ana kadar temas içerisinde kaldığında güldük. Birbirimize veda etmeyi sevmiyorduk. Parmaklarımız ayrıldığında "Hemen döneceğim." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. O asansöre binerken, aralık kapıya yaslanmış bir halde onu izliyordum. Biraz önce vedalaşmamışız gibi el salladığında gülümseyişine eşlik ederek ben de el salladım. Asansöre bindiğinde iç çekere kapıyı kapattım. Orada canının yeterince sıkılmamasını diliyordum ama mümkün değildi, biliyordum. En azından döndüğünde istediği gibi onu dertlerden soyutlamak üzere burada olacaktım.
Bir saat kadar sonra hazırladığım sofraya ellerimi çenemin altında birbirine yaslayarak bakarken gülümsedim. Birazdan mumları da yakardım. En son oraya gittiğinde haber vermişti, tekrar konuşmamıştık. Duru biraz önce duruşmanın bittiğine dair mesaj atmıştı. Hatta 'Olaylar, olaylar' demişti. Duru ile yapacağım dedikodu seansını yarına bırakmak durumundaydım, bu akşamı Poyraz'la geçirecektim. Poyraz'ın da çok dedikodu havasıyla anlatmayacağına emindim. Yapacak başka bir şeyim kalmadığı için elbisemi giyip makyaj yaptım. Aynaya gördüğümden memnun bir şekilde bakarken kapı çaldığında gülümseyerek kapıya yöneldim. Onu görmeye başladığımda bile değil, ihtimal oluştuğu an gülümsemeye başlıyordum ama eve ne şekilde geleceğini bilmediğimden, çok da güleç durmasam iyi olabilirdi. Üzgün geliyorsa, neşeli karşılayamazdım.
Kapıyı açtığımda kargocu şapkasına karşı kaşlarım kalktı. Poyraz sandığım için flörtöz bir şekilde kapıya yaslanan vücudumu doğrultup hızla "Benim bir kargom yoktu, yanlış herhalde..." derken kargocunun başı kalkmaya başladı. Onun başı kalktıkça, benim kalbim daha hızlı atmaya başlarken yüzümde gülümsemeden eser kalmamıştı.
"Defol git!"
Kapıyı hızla kapatmaya çalıştığımda ayağını kapının arasına koyup elleriyle de engel oldu. "Ne yapıyorsun ya? Manyak mısın?" diye bağırırken birileri duysun diye sesimi olabildiğince yüksek çıkartmaya çalıştım. Poyraz'ın adamları apartmanın önünde olmalılardı. Girdiğini görmemişler miydi? Gerçi... Kargocu kılığında gelmişti... Bir önceki gelişinde evin etrafında korumaların olduğunu fark etmişti... Poyraz'ın evde değil duruşmada olduğunu biliyor olmalıydı. Poyraz'a değil, bu sefer bana gelmişti...
Korkuyla "İmdat!" diye bağırdığım sırada kapıyı güçle ittirdiği için gerilemek zorunda kaldım ama hızla yeniden kapıya yöneldiğim sırada içeri girmişti. Onu dışarı ittirmeye çalışırken yeniden neredeyse çığlık atarak "İmdat!" diye bağırırken bir eli ağzıma geldi ve hızla kapıyı kapattı. Gözlerim korkuyla irileşmişken kapıyı kapattığı gibi kolumu tuttu ve üstüme doğru gelirken elini iyice ağzıma bastırdı. Sırtım koridor duvarına yaslandığı gibi onun da dudakları neredeyse, ağzımı tutan eline yaslanmış bir halde "Sessiz ol." dedi. Dişlerinin arasından, tükürürcesine konuşmuştu.
Gözlerim kırpışıp dururken nefesimi tutmuş bir haldeydim. Ellerim, ağzımı ve kolumu tutan ellerinin üstünde donakalmıştı. Peşinden koşup gelmediklerine göre adamlar kargocunun Koray olduğunu anlamamış olmalıydı. Telefonum, yatak odasındaydı. Kapı çaldığı gibi Poyraz'ın geldiğini düşünsem de Poyraz arayıp ya da mesaj atıp 'geliyorum' dememişti. Hala duruşma salonunda olabilirdi, belki de kavga çıktıysa oyalanıyor olabilirdi. Koray gelme cesareti gösterdiyse, bir sebebi olmalıydı.
Titreyen ellerime bakarak hafifçe geri çekildiğinde o uzaklaştıkça nefes almaya başladım. Ellerini üstümden çektikten sonra gözleri vücuduma döndü. Başını hafifçe sağa yatırıp gülümsedi. "Güzel görünüyorsun."
Gözyaşlarım yanaklarımdan akmaya başladığında hızla silip "Burada ne arıyorsun?" diye sordum. Ne kadar korktuğumu belli etmek istemiyordum ama sesim titriyordu. Onunla dört duvar arasında baş başa olmaktan korkuyordum. Garip bakıyordu. Biraz önce nefretle konuşmamış gibi şimdi gülümsüyordu. Gözleri dolu doluydu. Ayrıldığımızdan beridir nasıl bir şerefsiz olduğunu anlamaya başlamıştım, yanı sıra Beril de işin ciddiyetinden bahsetmişti.
"Sizden almam gerekenler var."
Titreyen elimle ardındaki kapıyı gösterdim. "Çık, git. Birazdan Poyraz gelir, burada görürse mahvolursun."
Sadece çıkıp gitmesini istiyordum. Yanımda durdukça hâkimiyeti kaybediyordum. Eli kapıya doğru gittiğinde bir anlığına açıp çıkacak sandım ama aksine kapıyı kilitledi. Elim havada donakalmışken yeniden yanaklarımı ıslatmış gözyaşlarımı silmekte geciktim. "Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Salona geç."
"Çok oldun, yeter. Çık dedim sana!" derken korkuyla sinmek yerine saldırgan gözükmeye çalıştım. Dış kapının karşısındaki konsolun üstünden aldığım bibloyu ona doğru kaldırarak yaklaşırken "Çık, git!" diye bağırdım. Burada oturup Poyraz'ın gelmesini beklemek istemiyordum. O sıra onun gözlerinin bile üstümde olmasına katlanamazdım.
"Sana..." derken yüzüme doğru kaldırdığı silahla çığlık atarak geriledim. Biblo elimden düşüp kırılırken titreyen ellerim dudaklarıma doğru yol aldı. Silahın ucuyla salonu gösterdi. "... salona geç, dedim."
Şaşkınlıktan bir şey diyemediğim birkaç saniyenin ardından boğuk bir ses tonuyla "Sen delirdin mi?" diye sordum. "Geç hadi!" diye bağırdığı için yerimde sıçradım.
Zangır zangır titrerken "Sen... Sen delirmişsin gerçekten..." derken ona ardımı dönmemeye çalışarak önce yan bir şekilde, onun hizasını geçtikten sonra da ona dönük bir şekilde salona doğru ilerlemeye başladım. Aklımdan aynı anda bir sürü düşünce geçiyordu. Pencereye erişebilirsem, aşağıdaki adamlara bağırarak haber verebilirdim. Onlar yukarı çıkana kadar Koray bir şey yapamayacak olmalıydı. O elinde tuttuğu silahta gerçekten mermi var mıydı? Hayatımda babamın dedemden kalma tabancası dışında adam akıllı tabanca gördüğümü bile hatırlamıyordum. Poyraz'ın peşime taktığı korumaların belindeki silahları bile kısmi görmüştüm. O silahta mermi varsa bile gerçekten kullanacak mıydı? Kullanabilir miydi? Koray her zaman karaktersizin teki olmuştu ama bunu yapabilecek bir adam da değildi. O kadar da şerefsiz olmadığından değil de... Korkardı. Böyle bir şeye cesaret edemezdi. Elinde tutmaya bile korkardı. Nereden bulup da getirmişti? Bu kadar gözü kararmış mıydı?
"Otur." dediğinde pencereye yakın köşe koltuğa yöneldim ama "Berjere otur." dediği için titrek bir nefes daha alıp televizyona yakın olan berjere oturdum. Elindeki silahın ucuyla çenesini kaşıyıp dururken gözleri fıldır fıldır dolanıyordu. Bir yüzünü buruşturup bir gülümserken elindeki silahtan daha korkutucu gözüküyordu. Omuzlarım, neredeyse kulağıma kadar çıkmış, gergin bir şekilde otururken ellerimi bacaklarımın üstünde bir araya getirip gözlerim dolu dolu salon kapısına doğru baktım. Şimdi ya da sonra, bir ara Poyraz gelecekti ve gelmesini istediğimden emin değildim. Kapıda anahtar takılı olmadığından Koray üst kilitten kapamıştı ve Poyraz'da anahtar vardı, kilidi açıp içeri girebilecekti. Girip de elinde silahla Koray'ı karşımda görürse bir an düşünmeden üstüne atlardı. O sıra çıkan hengamede ikisinden biri silahı kullanır mıydı? Bir yanım zarar görmekten korkuyordu, daha büyük yer kaplayan bir yanım Poyraz'ın zarar görmesinden korkuyordu, diğer yanım Poyraz'ın Koray bile olsa birine zarar vermesinden korkuyordu...
"Burası mı aşk yuvanız? Burası mı mutluluk yuvanız?"
Silahın ucuyla etrafı gösterdiği sırada bir ara bana doğru da tutmuş olduğu için korkuyla sıçradım. Yüzüm buruşurken ellerim yeniden dudaklarıma gitti. Hafifçe gülüp "Korkma. Sana bir şey yapmayacağım." dediğinde gözlerim daha da irileşti. Korkuyla berjerin ucuna doğru kayıp "Kime yapacaksın?" diye sorduğum gibi gülüşleri arttı. Silahı tuttuğu elinin üstüyle gözyaşlarını silerken "Kendinden çok, Poyraz'a bir şey yaparım, diye korkuyorsun. Öyle değil mi? Bu neymiş ya?" dedikten sonra ellerini iki yanında kaldırdı. "Bu nasıl aşkmış ya?"
Titreyen ellerimi yeniden bacaklarımın üstünde birleştirip kuruyan dudaklarımı ıslattım. "Koray. Aklından neler geçiyor, bilmiyorum ama yanlış yapıyorsun. Böyle olmaz..."
"Kes sesini!" diye bağırdığında koltukta geriye doğru sindim. Silahı sallaya sallaya konuşmaya başladı. "Koray zaten bir siki düzgün yiyemez. Öyle değil mi? Koray ne yapsa yanlıştır zaten! Sen de mi Ada? Bir sen bu hayatta yanlış değilmişim gibi davranıyordun. Artık sen de mi?"
Ben sessiz kalırken ellerini başının yanlarına götürdü ve silah da yanağına yaslanmış oldu. Silahı elinde öyle temkinsiz kullanıyordu ki yanlışlıkla ateş etmesinden korkuyordum. Silahla kapıyı gösterdiği sırada onun da ellerinin bir hayli titrediğini fark ettim. "O Poyraz var ya! O Poyraz seni de aldı elimden! Her şeyi aldı zaten!" derken bana doğru yaklaşmaya başladığında koltuğun içinden geçip ardına geçmek ister gibi arkama yaslanırken istemsiz nefesimi tuttum. Yüzüme doğru eğilirken "Ama ben de ondan geri alacağım!" diye bağırdı. Gözlerim kapanırken, nefesi yüzümden eksilene kadar nefesimi tuttum.
Gerilediğini hissettiğimde gözlerimi aralarken titrek bir nefes aldığım sırada dudaklarımdan hıçkırık kaçtı. Odada volta atarken bağırmaya devam etti. Arkasının dönük olduğu boş bir anı yakalamaya çalışıyordum ama oldukça hareketliydi. Bir ardına, bir bana bakıp duruyordu.
"Çocukluğumdan beri ya! Çocukluğumdan beri! Susmadılar. Ne annem, ne babaannem, susmadılar! Bak Poyraz bisiklet sürmeyi öğrendi Koray! Bak Poyraz ne güzel yüzüyor Koray! Bak Poyraz'ın karnesi Koray! Bak Poyraz ne güzel çizim yapıyor Koray! Ben onu seviyordum ya! O benim kuzenimdi! Biz birlikte büyüdük! O ailesiz büyüdü de ne oldu? Ben de ailemle büyüdüm! Akyel ailesiyle büyüdüm! Bu daha iyi bir şey mi sanıyorsun?" derken yeniden bana dönmüş, yaklaşmıştı. En azından yüzüme eğilmediği için hıçkırıklarımı dudaklarımın ardında hapsedebilmeyi başardım ama patlamak üzereydim.
Sinirle ceketini çıkartırken silahı yeniden temkinsiz bir şekilde elleri arasında dolaştırıyordu. Ellerimi buruşturduğum yüzüme götürürken korkuyla ceketini çıkarmasını bekledim. Ceketini çıkardığı gibi bluzunu omzuna kadar sıyırmaya başladı. Üst kolundaki dövme ortaya çıktığında namlunun ucuyla gösterdi. "Bak! Biz lisede birlikte ilk dövmemizi yaptıracak kadar arkadaştık! Ama o her şeyi, her şeyi benden aldı!"
Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda "Aldı!" diye bağırdığı için tepkisiz kalmaya çalıştım. "Ben hep ona yetişmeye çalışan çocuk oldum! Ben hep annesiz olmasına rağmen benden daha iyi olan çocuğa yetişemeyen Koray oldum! Çok iyi hatırlıyordum, ilkokulda bir karne günü, yine babaannemde toplanmışız." derken gidip karşımda duran köşe koltuğa oturdu ve ayakta bir yaklaşıp bir uzaklaşarak gezinmediği için son dakikalar arasındaki en rahat nefesimi alıp verdim. "Benim bir tane ya, bir tane dersimde zayıflık var!" derken işaret parmağını 'bir' der gibi sallıyordu. "Annem bana 'Annesiz, babasız çocuğun bile her dersi pekiyi, senin dersinle, ödevinle her an ilgileniyorum, senin zayıfın var' diye beni Poyraz'ın önünde azarladı."
Kalbim, olduğum karmaşık duruma rağmen Poyraz için ezilip büzülürken titrek bir nefes daha aldım. Bu anıyı, kendi gözünden anlatıyor, nefretlerine bahane arıyordu ama Poyraz gözünden bakılınca küçücük kalbinin kırıldığı bir başka anıydı. Böyle anıları hakkında hiç konuşmamıştık ama konuşmaya başlasak günlerce, belki haftalarca süreceğini anlamaya başlıyordum.
"Tek mağdur Poyraz mı sanıyorsun? Poyraz annesiz, babasız büyümüş, ee? Ben ya ben..." derken bir eliyle göğsüne vurdu. "Ben de Poyraz'la büyüdüm! Poyraz yüzünden hiçbir zaman benimle yetinmeyen annem ve babaannemle büyüdüm! O Poyraz bugün bile ya, onca şeyden sonra bile babaannemin vazgeçemediği biri! Ben bu kadarını yapsam, babaanneme böyle baş kaldırsam beni dünya üzerinden siler be! Poyraz'ı hala geri kazanmaya çalışıyor! Ben hiçbir zaman Poyraz kadar söz sahibi olamadım! Poyraz hiç bana şans tanımadı! Her şeyde başardı, her şeyde! Her şeyde övgüleri, başarıları o kazandı! Ben? Ben niye onun kadar iyi olmak zorundayım? Ben niye sadece Koray olarak sevilemiyorum? Onun annesi bıraktı gitti de benim annem çok mu iyiydi? Bugün! Bugün ona 'o şirketi geri alacağım' deyip çıktım evden. Bana ne dedi biliyor musun? 'Bir aya kalmaz koşarak Poyraz'a götürürsün, al bu şirketi ben ne yapacağımı bilemiyorum, dersin' dedi. Git babaannenin gözüne gir Koray, bir haltı becer Koray, git saygın, soylu biriyle evlen Koray, sen ne haltı becerirsin Koray, bir Poyraz olamadın Koray, ezik Koray, sünepe Koray..." derken her söylediğinde başına vuruyordu. "Bıktım!" diye bağırırken ellerini iki yanında kaldırdı.
"Bıktım! Poyraz olamamaktan bıktım! Senelerce çabaladım. Onun gibi olmak için çabaladım. O benden her şeyi aldıkça, ben de almaya çalıştım! Takıldığı kadınları aldım, giyindiği gibi giyindim, gittiği mekânlara gittim, yediği yemekleri içtim! O spor yaptı, ben yaptım. O çizim yaptı, ben yaptım. O ne yaptıysa, ben de yaptım! Olamadım. Ben Poyraz olamadım. Yeniden Koray olmaya çalıştım..." dedikten sonra gözyaşları içerisinde başını onaylamaz bir şekilde salladı. "... onu da olamadım."
Ellerim yanaklarımda, koltuğa sinmiş bir şekilde onu izlerken gözyaşlarım donmuştu. Ne dersem, sakinleşirdi, bilemiyordum. Poyraz'ı korumaya kalkışsam daha çok sinirleneceği şüphesizdi. Suyuna gitmeye çalışsam ve Poyraz'a dolsa, biraz sonra Poyraz gelirse silahı ona doğrultmasından korkuyordum. Ne yapmam gerektiğini asla bilmez bir halde onu izlemek dışında bir şeyler yapamıyordum. Söyledikleri bile kulağımdan zihnime tamamıyla geçemiyordu. Her zerrem korkudan donmuştu.
"Sonra geldi, seni de aldı benden! Sen, bu hayatta benim olduğuna inanamadığım tek şeydin! Poyraz'dan uzakta, Poyraz'ın ulaşamayacağıydın... Beni annemin gördüğü gibi görmeyen tek kadındın. Ben hiçbir kadınla bir günden fazla görüşmezdim. Daha fazla tanırsa, onlar da annem gibi benden iğrenir sanırdım. Sen, ben iğrenilecek biri değilmişim gibi bakardın..." derken hıçkırmaya başladı. "... sen benim kusurlarımı görmezdin."
Aptaldım. Sadece aptaldım. Belli ki öyle hakaretlere uğramıştı ki, kırılmamak için kırmaya başlamıştı. "Sevdiğin mi? Hayır... Sana öyle kusurluymuşsun gibi davranırdım ki, dönüp de benimkilere bakmaya zamanın kalmazdı. Ama öyle kusursuzdun, öyle güzeldin ki... Yine de sana âşık olamadım. Çünkü sana her zaman annem gözüyle baktım..."
Duyduklarımı idrak edemezken kaşlarım kalktı. Ne anlatıyordu, ne söylemek istiyordu, gerçekten anlayamıyordum. Niye buradasın, diye çığlıklar atmak istiyordum. Elinde silah, karşıma geçmiş, dertleşiyordu. Kötü şeyler yaşamış olabilirdi, belki de çocukluğundan beri psikolojisi düzenli bir şekilde bozulmuştu. Bu ailenin elinden o da sağ kurtulamamıştı ama ben... Ben ne yapabilirdim? Benim elimden ne gelebilirdi? Ben de bu ailenin kurban etmeye çalıştıklarından biriydim. Üstelik o da elinde silahıyla karşıma geçmişti...
"Yani..." dedikten sonra, hıçkırarak ağlamıyormuş gibi gülmeye başladı. Silahını kafasının yanında sallayıp "... terapistim öyle söylüyor." diye açıkladı. "Ben seni annem yerine koymuşum, annemden beklediğim karşılıksız sevgiyi sende aramışım. Sana hakaret ettikçe, anneme olan nefretimi kusmuşum. Sana bir kere olsun dokunmadım. Bacağının üstünde uyumak haricinde hiçbir temasta bulunmadım. Neden? Çünkü sen benim âşık olduğum kadın değil, anne sevgisi aradığım bir kadındın. Hiçbir doğum gününü kutlamadım. Neden? Çünkü annem de benim hiçbir doğum günümü kutlamadı. Bana..." dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. "... seni doğurduğuma pişman olmadığım bir yıl olursa, doğum gününü kutlarım, diyordu. Sen benim, bu hayatta anne sevgisini hissettiğim tek şeydin, seni de benden aldı!"
Kısık sesimle "Beni sen terk ettin." derken öfkesinin bana karşı artmasına karar kıldım. Poyraz'a karşı dolmaya devam ederse, Poyraz'ın bu görüntüye şahit olduğunda yükseleceği öfkesiyle de birleşince o silahın patlamama şansı kalmazdı. Karşımda acı dolu bir adam vardı. Silahı kullanmaya cesaret edemeyeceğini düşünüyordum ama Poyraz kullanabilirdi.
"Ne?"
"Beni sen terk ettin! Poyraz elinden almış gibi davranma. Poyraz'la ben seni aldatmadık! Sonradan tanıştık. Sen beni bıraktıktan sonra! Poyraz'ın bir suçu yok!"
Koltuktan kalkıp "Ona âşık oldun!" diye bağırdığında "Bunun seninle bir alakası yok!" diye bağırırken koltuğun ucuna kaydım.
Silahıyla önce kendisini sonra beni gösterdiğinde ürkmemeye çalıştım. "Ben Beril'le işim bitince, sana geri dönecektim!"
"Beni sevmediğini kendin söylüyorsun. Beni bazı ihtiyaçlarının yerine koymuşsun. Niye sevdiğin kadını kaybetmişsin, gibi davranıyorsun?"
"Sana ihtiyacım vardı!" diye bağırdığında başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp ellerimle yüzümü örttüm. Akıl sağlığımı korumakta zorlanıyordum. Ne desem, bu işin içinden çıkabilirdim? Titreyen ellerimi yüzümden çekip sakinleşmeye çalışarak nefes aldım.
"Şu an burada ne arıyorsun? Benden ne istiyorsun? Bak belli ki travmaların var, bunları terapistinle..."
"Terapist bir sik beceremiyor!" diye bağırdı. "Terapist annemin beni sevmesini sağlayamıyor! Terapist babaannemin bana, Poyraz'a baktığı gibi bakmasını sağlayamıyor! Terapist, kendimi sevmemi sağlayamıyor! Terapist işe yaramamı sağlayamıyor!"
"Babaannen Poyraz'ı çok seviyor mu sanıyorsun? Ona neler yaptığını sen de biliyorsun!"
"Onu kaybetmekten korkuyor." dediğinde başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Sevgi böyle bir şey değil."
"Ne peki?" dedikten sonra isterik bir şekilde gülüp orta sehpaya oturdu ve araladığı bacaklarına yasladığı kollarını sarkıttı. Gözlerimi silahtan güçlükle alıp Koray'a baktım. Yeniden gülüp "Ben sevgi ne demek pek bilmiyorum çünkü." dedi ve başını sola doğru hafifçe yatırdı. "Poyraz öğrendi. Ağlayıp zırlıyor ya, ailesiz kalmış gibi. Onu sevenler var. Beni? Beni seven var mı? Onun iki tane annesi var! Akyel soyadının bedelini bir Poyraz mı ödedi? Niye bütün ilgiler Poyraz'ın üstünde? Niye herkes Poyraz'ın peşinde? Niye kimse beni geri kazanmaya çalışmayı geçtim, kaybettiğini bile fark etmiyor? Ben de o ailenin hayatını siktiklerindenim, niye kimse görmüyor?"
"Koray, Poyraz bu ailenin mağdurlarından biri. Yanlış kişiden hesap soruyorsun. Ne Poyraz, ne de ben, sana zarar vermiyoruz."
"Beni rezil etti!" diye bağırdı. "Beni rakip şirkete rezil etti! Beni anneme rezil etti. Bak yine beceremedin bir haltı, dedi!"
"Çünkü sen onunla uğraşıyorsun başta..." derken sehpadan kalkıp boğazı yırtılırcasına bağırmaya başladı. "Onu koruma!"
Yeniden koltuğa sinerken gözlerimi kırpıştırıp durmak dışında bir tepki vermemeye çalıştım. Birkaç adım geri çekildiğinde yeniden nefes alabilmeye başladım. Silahı sallayarak kapıyı gösterdi. "Gelecek buraya. Karısına çok âşıksa, o şirketi de yalıyı da bana verecek. Ne babaanneme, ne başkasına. Bana verecek! Hepsi görecek! Her şey benim olacak." diye söylenirken odada volta atıyordu. Sessiz bir şekilde dinlemeyi sürdürdüm. Kendi kendine başını da onaylar şekilde sallıyordu, benim onaylamama ihtiyacı yoktu.
Yere attığı ceketinin iç cebinden dosya föyü çıkarttı. "Bunları imzalayacak." dedikten sonra sehpaya attı. "Sonra da buradan defolup gideceksiniz. Öyle önümde mutlu mutlu kalmayacaksınız!"
Ben sessiz kalırken ilerleyip durmayı bıraktı ve yavaş bir şekilde bana döndü. Ben de yutkunup bakışlarımı ona çevirdim. "Ama gittiğiniz yerde mutlu olacaksınız." dediğinde sessiz kalmaya devam ettim. Burukça gülümseyip bakışlarını pencereye çevirdi. "Poyraz yine de kazanmış olacak. Benim sevgilimi almış olacak ve ben mutlu olamayacağım."
Gözlerim salonda, kullanabileceğim bir şeyler aramaya başladı. Yüz ifadesi gittikçe garipleşiyordu. Dengesizliğini öngöremiyordum. Aklında tek bir plan yokmuş gibiydi. Ne yapacağını bilemiyor, içgüdülerine göre hareket ediyordu. Eline bir silah alıp sözleşme imzalatmak üzere beni rehin alması da akıl işi değildi. Televizyon ünitesinin üstündeki biblolara baktım. Büyük olanı iş görür gibiydi.
"Her şey benim olacak ama ben yine batıracağım. Annem yine, 'Bak ayakta tutan Poyraz'mış' diyecek." derken yeniden ağlamaya başlamıştı. "Ben yine başaramayacağım."
Koltuğun ucuna doğru kayarken gözüm, biblodaydı. "Sana diyorum!" diye bağırdığında sıçrayıp ona döndüm. Yanıma yaklaşmaya başladı. "Belki de ölmeliyim. Belki de anneme, babaanneme 'Bakın en azından bunu başarabiliyorum' diye not bırakıp intihar etmeliyim." dedikten sonra elindeki silaha baktı.
Ne diyeceğimi bilemezken içimdeki insan sevgisi aksine ikna etmem için beni dürtüyordu ama dudaklarım aralanamıyordu. Korku, dudaklarımın mıhlanmasını sağlamıştı. Bakışlarını bana çevirdi. "Belki de sen de benimle gelmelisin."
Korkuyla koltuktan kalkarken geriye doğru birkaç adım attığımda koltuğun ayağına takılıp düşer gibi oldum ama hızla toparlayıp ellerimi Koray ile aramızda kaldırdım. "Ne-ne saçmalıyorsun?"
İsterik bir şekilde gülüp "Ne oldu? İntihar edeyim, dediğimde sesin çıkmıyordu. Konu canına geldiğinde korktun mu? Sen de mi ölmemi istersin?" derken üzerime üzerime geliyordu. O yaklaştıkça ben sehpanın etrafında ağır bir şekilde dönerken çaresizlikle "Ben niye ölmeni isteyeyim?" diye sordum.
"Ama ben senin benimle gelmeni istiyorum. Seni Poyraz'a bırakacak halim yok. Öyle değil mi?" derken yeniden hıçkırmaya başlamıştı. "Öyle elim boş mu gideceğim? Bu dünyada hiç izim olmayacak mı?"
Bileğime doğru uzandığında çığlık atarak pencereye doğru koşmaya başladım. Pencereyi açtığım gibi kolu boynuma dolanırken silahı başıma yaslayarak beni geri çekti. Boğazıma bastırdığı kolu yüzünden çığlığım boğuk çıkarken "Kapat pencereyi, çabuk!" dedi.
Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda "Seni şimdi, şuracıkta öldürürüm. Kapat pencereyi." derken silahın namlusunu beynime geçirmek istermiş gibi bastırdı. Canımın acısıyla korkumun harmanlandığı gözyaşlarım akıp giderken güçlükle pencereyi kapattım.
Ellerim boynumu saran koluna gittiğinde kolunu çekti. Ellerim boynuma giderken bir süredir alamadığım nefes, telaşla ciğerlerime dolarken güçsüz kalan bedenim pencere mermerine yaslanacağı sırada kolumdan tutarak beni ardına doğru çekti. Salon kapısına doğru yere düştüğüm sırada sırtım ona dönük kalmasın diye ellerimi yere yaslayıp ona döndüm. Bir elim boynumda hırıltılı bir şekilde nefes alırken onun odada volta atmasını izliyordum. Elleri yanaklarına, gözleri fıldır fıldır dönüyordu.
"Ne yapacağım? Ne yapmalıyım? Ne yapacağım?"
Hırıltılı sesimle "Bırak beni." dediğimde bakışları bana döndü. Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Koray sen birini öldürebilecek biri de değilsin. Annenin tüm hakaretlerini haklı çıkarma. Bırak beni."
"Belki de çıkarmalıyım. Belki de bunca hakareti boşuna duymamış olmalıyım."
"Koray, başına gelen hiçbir şeyin sorumlusu Poyraz değil. Ben değilim..." derken hıçkırıklara boğulmuştum. "Ben sana bir şey yapmadım. Niye her şeyin bedelini bana, Poyraz'a ödetiyorsun?"
Poyraz mahvolurdu. Kalbim korkuyla çarpıyordu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Kapıya koşsam yakalar, pencereye koşsam yakalardı. İkna etmeye çalışsam, dengesizdi. Zarar vermeye çalışsam, elinde silah vardı. Poyraz gelse, Poyraz'a zarar verebilirdi. Çıkar yol bulamıyordum. Silahın bana dönmesinden korkuyordum. Delirmiş gibiydi. Gerçekten sıkabilirdi. Bir anlığına gelen cesaretle bile olsa, sıkabilirdi. Psikolojisi iyi durumda değildi. Poyraz onu normal insan yerine koymuş, uğraşmıştı ama deli birini daha da delirttiğinden habersizdi. Şimdi elinde silah, karşımdaydı. Sadece benim değil, Poyraz'ın da karşısında sayılırdı. Koray kalkıp beni vurursa, Poyraz da vurulurdu. Daha geçen amcası bile demişti. Onca derdin arasında, benimle parlıyordu. Başka şekilde olsa, hayatının kayacağı gerçekler öğrenmişti, benimle toparlıyordu. Sayende hiç ailesiz kalmayacağım, dediği kadına bir şey olursa, kimsesiz kalırdı, biliyordum. Ben onun, kendisinin yaşamadığı aileyi kurmak istediği kadındım, bana bir şey olmasına dayanamazdı.
"Tek başıma ödememden iyidir! Birileri de benimle yansın!"
"Lütfen yapma." derken kendimden çok Poyraz için yalvarıyor gibiydim. Onu bırakmak, istemiyordum. Üniversitemi bitirmek istiyordum. Bu akşam, o şarabı içmek istiyordum. Sevdiğim adamın çocuğuna hamile kalmak, doğurmak istiyordum. Seneye Gökçeada'ya yeniden gitmek istiyordum. Delirmiş bir adamın kurbanı olmak istemiyordum.
Yerden kalkmaya çalışırken "Koray, iyi değilsin. Kendinde değilsin. Yardım almanı sağlayabiliriz. Böyle olmak zorunda değil..." diye onu ikna etmeye çalışırken "Sus artık!" diye bağırdığı için yerimde sıçrayıp hıçkırmaya devam ettim. Ellerimle yüzümü kapatırken artık onu görüp görememin bir önemi yoktu. Ona sırtımı dönmesem bile elinde silah varken mermiden kaçamazdım.
"Ağlama... Ağlama artık! Ben de çok ağladım. Beni de vurdular! Silahları yoktu ama... Beni de vurdular. Bu acıya son vereceğim... Bu hayatta bir şeyi başaracağım!"
Sesi gittikçe yaklaşıyordu. Ellerimi yüzümden çektim. Neredeyse dibime varmıştı. Geriye doğru adımlarken başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Gözyaşlarımdan ıslanmış dudaklarımı birbirine bastırıp hıçkırıklarımı hapsetmeye çalıştım. Kapının yanındaki masaya vardığımızda, gözleri masaya döndü.
"Poyraz için mi hazırladın?"
Masaya bile öfkeyle baktığında yutkundum. Yapacaktı. Gözü git gide kararıyordu. Poyraz'ın sahip olduklarını görmeye katlanamıyordu. Seneler içerisinde Poyraz'ı takıntı haline getirmişti. Bunu ailesi sağlamıştı, o da uyum sağlamıştı. Bu ev Poyraz'ın mutlu olduğunu kanıtlayan delillerle doluydu. Masayı görmese, gülümseyen fotoğraflarımızı görürdü, fotoğraflarımızı görmese eşyalarımızı görürdü. Bozacaktı. Mutluluğumuzu bozacaktı.
O masaya bakmayı sürdürürken masanın üstünde duran şamdanlardan birini alıp başına doğru geçirdiğimde acıyla inledi. O gerilerken sandalyeyi de alıp her zerrem titrese de son gücümle kaldırdım ve başına doğru vurdum. Onun inlemeleri artarken geriye doğru düştü. Silahı alma umuduyla üstüne doğru yöneldiğimde elini yüzünden çektiğini ve hareketlendiğini gördüğüm için korkuyla sandalyeyi üstüne attım ve koridora doğru koştum. Salondan çıktığım gibi kapıya yöneldim.
"Dur!"
Titreyen ellerimle kilidi açarken "İmdat!" diye bağırıyordum. "İmdat! Biri yardım etsin!"
"Sana dur dedim!"
Kilidi açabildiğim gibi dışarıya yöneleceğim sırada kulağımı dolduran gürültü ve vücudumu sarsan acıyla duraksamak zorunda kaldım. Sarsılan vücudumda ellerim kapıya tutundu. Aralık kapıdan dışarıya, apartman boşluğuna bakarken gözlerim irileşmişti. Bir elim kapı pervazına, diğer elim kapı kulpuna tutulurken gözlerimi vücuduma çevirmemeye çalıştım. Görürsem, daha da güç kaybederdim. Tuttuğum nefesimi titrekçe üflerken kapıyı tutan ellerimle kendimi ittirerek dışarıya çıkmaya çalıştım.
Ayağım yalpalarken bir el vücudumu geriye doğru çekti. Bulanık gözlerimin önünde kapı kapanırken Koray ağlayarak "Durmalıydın." dedi.
"Bırak..."
Sesim kulağıma zor gelmişti. Ellerim vücudumu tutan ellerini ittirmeye çalışırken gözlerim inatla vücuduma değil, ileriye bakmaya çalışıyordu ama görüşüm git gide bulanıklaşıyor, baktığım yeri görememeye başlıyordum.
"Durmalıydın. Kahretsin! Durmalıydın! Ada! Ben ne yaptım... Kahretsin!"
Vücudum koy vermeye başladığında dudaklarımın arasından bir hıçkırık kaçtı. Acı vücudumda dolaşırken güçsüz kalan vücudumu, beni güçsüz bırakan adam tutuyordu ve ellerini ittiremiyordum. Bana son anlarımda bile dokunmasına engel olamıyordum. Yere yığılan vücudumu tutup bacaklarına çeken Koray'ı kapanıp duran gözlerim yüzünden göremiyordum. Yanaklarımı tutup sarsarken "Ada!" dediğinde ellerim, ellerini ittiremiyor, iki yanıma düştüğü parkeden hareket bile edemiyordu.
"Ambulansı ara..."
"Hayır! Hayır, beni götürürler... Ne yapacağım? Ne yaptım? Ne yapacağım..."
"Bitti mi?" diye sorduğumda bulanık görüşümde, başını korkuyla sallayıp durduğunu, görebiliyordum. Gözleri hızla beni buldu. Yüz ifadelerini seçemiyordum ama sesi pişman çıkıyordu, yine de bırakmıyor, ambulansı aramıyordu.
"Ne bitti mi?"
"Her şey?"
Birazdan Poyraz gelirdi. Onu da çekip vurmasını istemiyordum. Öfkesi bitmiş olmalıydı... En azından Poyraz gelmeden silah patlamış, ona en az zarar veren vurulmuştu.
"Bitmedi..." dediğinde gelince Poyraz'ı da vurmasından korktum. "Ben de yanına geleceğim..."
Yüzüm acıyla, hüzünle buruştu. Ambulansı aramayacaktı. Söylediği gibi, beni de yanına alarak gidecekti. Bu acıyı böyle sonlandıracaktı...
"Poyraz..."
Dudaklarımın arasından güçlükle çıktı. Gözlerimi açma savaşım son bulmuştu. Poyraz'ı bırakmaak zorunda kalacaktım. Üniversitemi bitiremeyecektim. Bu akşam, o şarabı içemeyecektim. Sevdiğim adamın çocuğuna hamile kalıp doğuramayacaktım. Seneye Gökçeada'ya yeniden gidemeyecektim. Delirmiş bir adamın kurbanı olacaktım.
Vücudum uyuşurken söylemeyi en çok sevdiğim ve en ihtiyaç duyduğum ismi zikrettim.
"Poyraz..."
**
"Babaannene sırtını dönerek yapıyorsun."
Poyraz, kardeşini babaannesinin kötü bakışlarından himayesine alırken "Bizi muhatap alma." diye uyardı ve koridorun diğer tarafına yöneldi. Duru sıkkın bir nefes alırken "Tamam, sorun değil." dedi. Abisi patlamaya hazır bomba gibiydi, patlama sebebi olmak istemezdi. Ada'nın gelmediğinin iyi olduğunu düşünüyordu. Poyraz'ın en büyük zaafı Ada'yaydı, ona yönelen kötü bir bakışa bile patlayabilirdi.
"Bırak alma şunları muhatap babaanne. Nankörler!"
Poyraz, Koray'a doğru döner gibi olduğunda Duru hızla abisinin kolunu tuttu. Saniyeler içerisinde Asude ve Cihan da kolunu tutmuştu. Cihan, isterik bir şekilde gülüp annesine, kendilerini gösterdi. "Söyle fotoğrafçına, bu anı da fotoğraflasın. Mahkemede kullanırsınız!"
Annesi, gözlerini oğlunda fazla tutmadan önüne döndü ama Cihan'ın siniri bitmemişti. Kardeşine döndü. Kardeşi, etrafında hiçbir şey olup bitmiyormuş gibi, mahkeme salonunda dekor eşyası olarak girip çıkacakmış gibi sadece bekliyordu.
"Duyuyor musun Caner? Karınla, abin ilişki yaşıyormuş. Sen ne utanmaz arlanmaz herifsin lan! Ben senin karına göz mü koyacağım lan?"
Cihan, yeğeni Poyraz'ı tutmak için hareketlenmişti ama şimdi tutulması gereken kişi olmaya başlıyordu. Son yakıştırma ve kendi üstünden Asude'ye iftira atılmasına katlanamamıştı. Böyle de iğrençlik olmayacağını düşünüyordu. Her gün, nasıl bir aileden çıktığına şaşırıyordu.
Caner, sessiz kaldığında Poyraz isterik bir şekilde güldü. "Kaç yıllık karın lan! Annenin kuklası olacaksın diye, kızının annesine yakıştırdığın iftiralara bak. Gerçi kime, neyin hesabını soruyoruz. Sen aşığım, diye ortalarda ağlayıp zırladığın kadını bile koruyamayan bir adamsın. Âşık olduğun kadına yapılanları öğrendin, aylar oldu hala susuyorsun. Kızının annesi lan, kızının annesi! E zaten oğlunun gözünün önünde belası sikildi, susuyordun. Oğluna dayak atıldı, sustun, hakaret edildi, sustun. Ceza verildi, sustun. Lan kızına dayak atılırken, küçücük oğlun siper oluyordu, sen susuyordun lan! Şerefsiz herif!" dedikten Duru'yu gösterdi. Caner'in sonunda bakışları da onlara dönmüştü. "Tanıyor musun? Bak kızın. Tanıştırayım. Belki unutmuşsundur. Sen kızının annesinin, kardeşinle ilişkisi olduğunu iddia etmelerine izin verdin!"
Caner, sessiz kalmaya devam ettiğinde "Duymuyor musun lan it? Cevap versene!" diyerek hareketlenen Poyraz'ı Asude ile Duru tutmaya çalıştı. Duru, Kenan abilerini çağırıp çağırmamak arasında kalırken "Abi, lütfen." dedi. Şu anda da Ada'nın gelmiş olmasını dilerdi. Böyle anlarda Poyraz'ın gücü de, güçsüzlüğü de Ada oluyordu. Sakinleştirse sakinleştirse karısı sakinleştirirdi.
Poyraz işaret parmağını babasına sallayarak "Sen benim hayatımda gördüğüm en adi herifsin!" dedi. Babası hafifçe gülüp "Sen de benim hayatımda gördüğüm en güçlü adamsın." dediğinde Poyraz'ın sallayıp durduğu eli duraksarken yutkunamadı. Kaşları kalkarken gözleri saniyeler içerisinde doldu.
"Sana başkasına yaslanmamayı daha çocuk yaşında öğrettim. Ve sen benim sayemde böyle bir adam oldun!"
Poyraz birkaç saniyelik dumura uğramışlığının ardından kahkahalar attı. Ellerini, kollarını annesinden, kardeşinden kurtarıp "Bir şey yapmayacağım, bir durun." diyerek ona yeniden uzanan elleri kibarca ittirdi ve babasına bir adım yaklaştı. Ellerini iki yanında kaldırıp "Ulan şerefsiz evladı, ben sana rağmen böyle bir adam oldum!" diye bağırdı.
Babası ne diyeceğini bilemeyerek gözlerini kırpıştırdı. "Hadi beni güçlü adam etmeye çalışıyorsun. Peki Duru?" diyerek kardeşini gösterdi. "Kardeşimin suçu neydi lan? Onunla derdin neydi?"
Caner, gözlerini dolu gözlerle olanı biteni izleyen kızına çevirdi. Abisinin arkasına geçmiş, hem sığınıyor, hem de gerekirse önüne geçebilecek kadar korumak isteyerek ellerini uzatıyordu. Abisini, baba rolüne koyduğunu görebiliyordu. Abisi, onun babası rolüne girebiliyordu ama Poyraz'ın dayanabildiği bir babası yoktu.
Caner sessiz kaldığında Poyraz "Sen hayatta bir şeyi bile doğru yapamamış bir adamsın. Birazdan da o mahkeme salonuna gireceksin, ne kadar şerefsiz bir adam olduğunu hepimize yeniden kanıtlayacaksın. Ama merak etme! Oradan çıktığında, annen omzunu sıvazlayacak, 'Aferin oğlum' diyecek." dediğinde Caner yutkunup dolu gözlerini kaçırdı ve yeniden mahkeme salonuna yaslandı. Sevim Akyel, "Rezil olduk." derken adamlarına, etrafta olanı biteni izleyenleri savuşturmaları için emir yağdırıp duruyordu.
Poyraz alayla gülerken mahkeme salonunda volta atmaya başladı. "Çünkü hiç yaptığımız bir şey değil, rezil olmak." diye dalga geçerken başını onaylamaz bir şekilde sallıyordu. Hayat, "Sizin yüzünüzden!" dediğinde Asude, sinirle elini kaldırıp Koray'ı gösterdi. "Senin oğlun, ortalığı karıştırdı. Çıkıp açıklamalar yaptı, videoları ortaya çıktı, en son da gitmiş şirket kandırmış. Hala biz mi rezil etmiş oluyoruz Hayat! Oh ne güzel ya! Siz yapın yapın, hesabı bize kesin! Sen hiçbir şey yapmasan, sadece dursan rezil bir kadınsın!"
Hayat, inanamayarak "Aa!" diye bağırırken kendisini gösteriyordu. Dudakları aralanıp kapanıyor, ne diyeceğini bilemiyordu. En sonunda sinirle oğluna baktı. Fısıldayarak "İnsanlara ne laf verdiğini duyuyor musun?" diye sorduğunda Koray nefesini üfleyip oturduğu sandalyeden ayaklandı ve Poyraz'ı gösterdi.
"Poyraz yüzünden! Poyraz'ın çıkarttığı rezillikler yüzünden! Bu adam dolandırıcı be dolandırıcı! Babaannemi dolandırdı!"
Sevim Akyel, "Koray!" diye bağırıp ayaklanırken kimsenin duymadığından emin olmaya çalıştı. "Git, dışarıda bekle!" dedikten sonra gelini Hayat'a baktı. "Al, ne ne yapacağını, ne de ne konuşacağını öğretemediğin oğlunu, dışarı çıkar."
Koray sinirle gülüp "Ben mi?" diye sorduktan sonra iki eliyle Poyraz'ı gösterdi. "Ulan bu torunun, ortalığın altını üstüne getiriyor, her şeyi bağırıp çağırıyor. Ben mi ne yapacağımı bilmiyorum? Etrafında emirlerini uygulayıp duruyorum ben be! Var ya, onlar falan değil. Sen nankörsün asıl Sevim Akye..." diyeceği sırada tokat yediği için başı sağ tarafa doğru çevrildi. Herkes sessizleşirken Koray, baktığı karşı duvardan gözlerini alıp ağır bir şekilde babaannesine döndü. Babaannesi öfkeyle koridorun sonunu gösterdi. "Git dışarıda bekle!"
Koray dolu gözleriyle başını onaylar şekilde salladı. Ceketini alıp hızla ilerlemeye başlarken merdivenlere, Poyrazların olduğu alandan gidildiği için onlara yöneldi. O sıra Poyraz'la göz göze geldiler ve yanındayken duraksadı.
"Mutlu oldun mu?"
"Lan siktir git, dayak arsızı. Deli misin? Ne mutlu olacağım?" deyip Koray'ı ittirdiğinde Koray da Poyraz'ı ittirdi. Poyraz sinirle "Ulan seni varya..." diyerek yumruğunu kaldırdığında Cihan amcası hızla araya girdi. "Sakin olun çocuklar."
Koray, Cihan amcasını da ittirirken "Sen benim de amcamsın!" diye bağırdı. "Sadece Poyraz'ı koruyup duruyorsun!"
"Koray. Sen beni amcan yerine koy, ben de seni yeğenim yerine koyayım. Amcan olarak, senden sakin olmanı rica ediyorum. Gel dışarıda biraz konuşalım." deyip Koray'ın kolunu tutmaya çalıştığında Koray hızla çekti. İşaret parmağını Poyraz'a doğru sallayarak "Bana o şirketi vereceksin." dediğinde Poyraz saldırmamak için uzaklaşmaya çalışırken kahkaha atıp "Siktir git." dedi.
"Vereceksin lan! Vermek zorunda kalacaksın!"
Poyraz eliyle Koray'ı kışkışlarken "Hadi siktir git, hadi." diyerek olabildiğince uzaklaştı. Kavga gürültü çıkartıp adliyeden çıkartılmak ya da gözaltına alınmak istemiyordu. Ne duruşmayı, ne de duruşma sonrasında karısıyla geçireceği akşamı kaçıramazdı.
"Beni dinlemek zorunda kalacaksın! Beni adam yerine koymak zorunda kalacaksın! Böyle davrandığın için pişman olacaksın!"
Poyraz ellerini ensesine götürüp Koray'a sırtını dönerken sık nefesler alıp veriyor, sakinleşmeye çalışıyordu. Koray'ın dayak yemek için özellikle onu kışkırttığını düşünüyordu. Bu kadar üstüne gelmesinin başka bir açıklaması olamazdı.
"Göreceksin." dedikten sonra hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Duru da hızla abisinin yanına gidip elini koluna götürdü. "Tamam abi, boş ver. Sakin ol lütfen."
Ellerini ensesinden çekip bir kolunu kardeşine sararak "Sakinim, merak etme abicim." dedikten sonra bakışlarını babasına çevirdi. Babası da o sıra, oğlu ile kızının sarılmasına bakıyordu. Kızı, abisine sarılırken gözleri güvenle kapanıyordu. Kızının en son kendisine ne zaman sarıldığını düşündü. Cevabı bulmak için bir hayli geçmişe, çocukluğuna inmesi gerekmişti. İç çekerek gözlerini annesine çevirdi. Kızı Caner'e az sarılmıştı, Caner ise annesine hiç sarılamamıştı. Tıpkı Poyraz'ın da hiç babasına sarılamadığı gibi. Caner, ne gördüyse, çocuklarına da onu yaşatmıştı. Sevim Akyel'in gözleri, oğluna döndü.
"Ne bakıyorsun?"
"Hiç." dedikten sonra burukça gülümsedi.
Mübaşir, duruşma salonundan çağırdığında avukatlarla birlikte duruşma salonuna yöneldiler. Poyraz, Asude annesi ile Duru'yu yönlendiriyordu. Tanık olarak, Poyraz ve Duru dinlenildiğinde karşı tarafın avukatı, beyanındaki itirazlarını yineledi. Poyraz ile Duru'nun tanıklığına itimat edilmemesi gerektiğini, annelerinin zinasını bilip kabullendiklerini dile getiriyordu. Poyraz ile Duru bu süreçlerde hep babalarına bakmıştı. Babası ise avukatının yanında, sessizce bekliyordu. Herkes yerine geçip de son beyanlar alınırken ilk davacı Asude Akyel'in avukatına söz verildi, beyanı alındı. Avukat itirazlarını ve beyanlarını yineledikten sonra oturdu ve davalı avukatına söz verildi. Davalı avukatı ayağa kalkacağı sırada, Caner avukatın kolundan tuttu. Herkesin gözleri Caner'e dönerken kaşlar da kalkmıştı. Sevim Akyel yerinde huzursuzca kıpırdanırken "Caner." diye seslendi. Caner, annesine bakmadan oturttuğu avukatının aksine ayağa kalktı.
"Beyanımı kendim vermek istiyorum."
Hakim, "Tabii, buyrun." dediğinde Caner derin bir nefes aldı. Gözlerini herkesten kaçırıyor, yere bakıyordu. Sesi titrese de konuşmaya başladı. "Davacı eşimin iddialarını kabul ediyorum."
Şaşkın sesler yükselirken Sevim Akyel yeniden "Caner!" diye seslendi ve hâkimin uyarısına maruz kaldı. Sessiz kalmakta zorlanırken çantasını sıkıca tutmuş, gerginliğini nereden çıkartacağını bilememişti. Poyraz da sandalyenin ucuna doğru kaymış, ne hissedeceğini bilemeyerek babasını dinliyordu. "Şahsımın iddia ve beyanları uydurmadan, karşı tarafı karalamaktan ibarettir. Davacı tarafın, davasını kabul ediyorum, davamdan feragat ediyorum. Hükmedilebilecek her türlü, maddi, manevi tazminatı, nafakayı da kabul ediyorum."
Sevim Akyel, sessiz bir şekilde olsa da tükürür gibi "Caner... Caner... Caner..." derken Poyraz'ın bakışları çaprazında kalan babaannesine döndü. "Sevim Akyel, bakıyorum da artık korkuyla bile kimseyi yanında tutamıyorsun." dediğinde kadının kızaran gözleri, torununa döndü. Dudakları öfkeyle kapandığında Poyraz zar zor yüzüne yerleştirdiği bir sırıtışla ona baktıktan sonra ardına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi ve bakışlarını babasına çevirdi. Neden yapmıştı, anlamamıştı ama kaç yıllık ömründe, ilk defa doğru bir şey yapmıştı. Ne hissedeceğini bilemiyordu ama en çok da dolmaya çalışan gözlerinin sebebini anlayamıyordu. Babasından gördüğü ilk düzgün adıma karşı istemsiz duygulanmıştı ama hala üzerinde böyle bir etkisinin olmasını hazmedemiyordu. Babasının hata yapıp durmasını bile hazmedebiliyordu ama şimdi doğru bir şey yapmasının onda oluşturduğu hissiyatla ne yapacağını, bilemiyordu.
**
Poyraz, arabaya binerken telefonunu açtı. "Hayırdır?"
Telefonu hoparlöre verip yan koltuğa atarken emniyet kemerini taktı ve arabayı çalıştırdı. Eve gitmeden, çiçekçiye uğramıştı. Karısı, muntazam bir sofra kurmuş olmalıydı. Tasarladığı elbisenin üstüne ne çok yakışacağından da emindi. Zaten avakadolu pijama giyse bile yakışıyor, Poyraz'ı mest ediyordu. Salonları kurumuş çiçeklerden geçilmiyordu ama yine de Ada'ya çiçek almadan eve gitmeyi sevmiyordu. Onunla her günü kutlamak istiyordu.
"Abi buraya, ambulans, polis falan geldi. Haber verelim, dedik."
Poyraz'ın kaşları kalkarken parktan çıkıyordu. Kalbi bir anlığına sıkışırken "Gidin bir yengenize bakın." dedikten sonra hızla sorulara başladı. "Sormadınız mı kime gelmişler, niye gelmişler?"
"Yengeyi demin pencereyi kapatırken gördük de gidip yine bakarız abi." dediğinde Poyraz'ın içi rahatladı. "Sorduk, sorduk. Birileri iki el silah sesi duymuş, beş dakika arayla. O yüzden polis, ambulans gelmiş de şimdi sesin nereden geldiğini anlamak için dolaşıyorlar."
"Ne silahı lan? Gidin bakın yengenize. Apartmana giren çıkan bizden biri ya da ilgi çekici biri olmadı değil mi?"
"Yok, yok. Öyle kimseyi görmedik abi, gözümüzü hiç ayırmadık merak etme. Bakarız şimdi de yengeye."
"Tamam, yakınım gelmem uzun sürmez. Siz de gidin hızlıca." dedikten sonra telefonu kapattı. Kafası dolu olduğu ve babasının yaptığı şeyi düşündüğü için duruşmadan çıktıkları gibi arayamamıştı. Duruşmadan sonra da Sevim Akyel ile aralarında kavga geçmişti. Ada'yı arayacağı sırada Ada'nın mesaj attığını fark etti.
Nerede kaldın? Seni bekliyorum.
Yakın zamanda atılan bir mesajdı. İçi biraz daha rahatlasa da yine de Ada'yı aradı. Telefon açılmayınca dudağının kenarını kemirmeye başlarken içini dolduran huzursuzluk hissiyle yeniden aradı. Muhtemelen, başka bir odada şarkılar söyleyerek bir şeyler yaparken duymuyordu. Böyle birçok an yaşamışlar, Poyraz her seferinde telaşlanmış, kapıya adamları yollamıştı. Hepsinde de fırsattan istifade Ada, adamların eline çay tutuşturup öyle yollamıştı. Yine öyle bir şey olmalıydı ama Poyraz endişelenmeden edemiyordu.
Bir kere daha arayıp da yine ulaşamadığında eve de varmıştı. Rastgele arabayı park ettikten sonra arabadan indi. Meraklı insanların apartmanın etrafında toplandığını gördüğünde kalbindeki sıkışma hissiyatı arttı. Kendi kendini telkin etmeye çalışırken aşkından paranoyak hale geldiğini düşünüyordu.
Asansörlerin yukarıdaki katlarda olduğunu görünce merdivenlere yöneldi. Merdivenleri üçerli, beşerli çıkarken adamlarının kendisini aradığını gördü ama kendisi de vardığı için açmayıp kulağına gelen sesleri anlamaya çalıştı. Derken evlerinin bulunduğu kata ulaşmıştı. Adamlarını, polisleri ve ambulans görevlilerini kapının önünde görünce merdivenlerde donakaldı.
"Ne oluyor?"
"Abi..." diyen adamının yakasına yapışıp "Ne oluyor lan?" diye bağırdı. Adam korkuyla "Abi, bilmiyoruz. Yenge kapıyı açmıyor." dediğinde Poyraz'ın gözleri irileşti. Kalbi kulaklarında atarken adamın yakalarını tutan elleri güçsüz kaldı. Adamı son gücüyle kenara iterken "Açmıyor ne demek?" diye sordu. Sesi başta kısık çıkmıştı ama yeniden "Açmıyor ne demek lan?" diye bağırıp kapıya yönelirken sesi bir hayli güçlüydü.
"Beyefendi, biz de kapıyı kırmak üzereydik. Diğer dairelere baktık, herkes güvende. Bu daireyi de kontrol etmemiz lazım. Ses başka apartmandan da gelmiş olabilir ama tedbir..." dediği sırada Poyraz titreyen elleriyle bile olsa kapıyı açabilmişti. Kapıyı sertçe açıp hızla içeri girdikten sonra gözlerini koridorda fıldır fıldır gezdirerek "Ada?" diye seslendi. O sıra açık yatak odası kapısından, uyuyan Ada'yı gördü. Bir eli kalbine, diğer eli yere yığılmak üzere olan vücuduna güç almak için duvara giderken nefesini rahatlayarak üfledi ve gözlerini sıkıca kapattı. Sıkışan kalbindeki hissiyattan kurtulmaya çalıştığı süre zarfında yüzünü buruşturdu. Aklı, hatta kalbi çıkmıştı. Nefes alabilmenin getirdiği huzurla polislere "Uyuyor." dedi. Adamları da Poyraz kadar rahatlamıştı. Gözleri önünde, korumakla yükümlü oldukları kadına bir şey olursa, Poyraz'ın onlara ne yapabileceğini tahmin bile edemiyorlardı.
Poyraz, stresten kuruyan dudaklarını yaladıktan sonra bir soluk daha verip polislere döndü. Boğulmak üzere gibi hissetmişti. Elini duvardan çekip "Ben hemen, bir şeyler duymuş mu, diye soracağım." dedikten sonra yatak odasına ilerlemeye başladı. Polisler de kapının dışında, apartman boşluğunda bekliyorlardı.
Poyraz Ada'ya yaklaştıkça gülümsedi. Az daha ona bir şey oldu, sanmıştı. Oysaki sevdiği kadın melek gibi uyuyordu. Beklerken uykusu gelmiş olmalıydı. Haklıydı, çok bekletmişti. Oyalanmadan gelmek, bir an önce ona dönmek istemişti. Bu kapıdan çıktığı gibi bunu istemiş, onu özlemişti. Ailesinin dertleriyle uğraşmaktan, Ada'yla geçirebileceği zamanlardan ödün veriyordu ve hoşuna gitmiyordu. Oysaki işe bile gitmek istemiyor, sadece Ada'yla ilgilenmek istiyordu.
Yatak odasına girdiğinde gülümseyişi genişledi. Onu her anında izliyordu. Konuşurken izliyordu. Şarkı söyleyip dans ederken izliyordu. Çiçeklerini sularken izliyordu. Kırlenti eliyle düzeltirken bile gülümseyerek izliyordu ama en çok uyurken izlemeyi seviyordu. O zaman dudakları hafifçe kıvrık olur, ara ara huylanırdı. Eli Poyraz'ın yanağında, göğsünde dolaşır, nefes alış verişleriyle bile Poyraz'ı mest ederdi.
Dudaklarının kıvrık olmadığını gördüğünde yanına varmıştı. Gülümseyişi azalıp da kaşları kalkarken yatakta yanına oturup "Hayatım?" diye seslendi. Hasta mıydı? Zaten, çok bekletmiş olmasına rağmen bu saatte uyumamış olmalıydı.
Ada uyanmadığında şaşırmadı. Ada'yı uyandırmak hep zor oluyordu. Uyumayı seviyordu. Poyraz da her seferinde sabırla, onu izlediği her saniyenin tadını çıkartarak öpe öpe uyandırıyordu. Yine yanağını öperken elini de vücuduna doğru getirip "Güzelim..." diye seslendi. Eli, Ada'nın karnının üstündeyken, yanağındaki dudakları donakaldı.
Yavaşça doğrulurken bakışları Ada'nın yüzüne döndü. Dudakları kıvrık değildi evet ama... Yüzü solgun, dudaklarının değdiği yanakları da soğuktu. Bakışları, Ada'nın karnındaki eline döndü. Titreyen elinde hissettiği ıslaklık yutkunamamasını sağlarken elini yavaşça kendisine doğru çevirdi. Siyah nevresim takımında göremediği kanı, elinde gördüğü an boğazından boğulmaya başladığına dair kısık sesler çıkarken gözleri hızla Ada'yı buldu.
Sesler uğuldamaya başladı. Kapının önünde konuşan polis sesleri, sokaktan gelen şehir sesleri, her şey uğuldarken kalp atışları beyninde zonkladı. Kanı vücudundan çekilip de Ada'ya temas eden elinde toplanırken onun hala bir kalp atışının olup olmadığından emin değildi. Gözleri kararıp açıldı ama yeniden aynı görüntüyü gördü. Midesi boğazına gelmek üzereydi. Boğuk sesiyle ve kekeleyerek "Ada?" diye sorduğunda polisler henüz duymadı. Sabırla, dönüş yapılmasını bekliyordu. Şikâyetin, asılsız olduğunu düşünmeye başladıkları sırada polislerden biri, "O yerdeki..." dediğinde hepsinin bakışları gösterdiği yere döndü. Koridorda iyice silinememiş kan izleri var gibiydi.
Kanlı ve titreyen eliyle hızla yorganı Ada'nın üstünden çektiğinde gördüğü görüntüyle acıyla bağırdı. İçeriden Poyraz'ın "Ada!" diyen çaresiz bağırışını duyduklarında polis ve ambulans görevlileri önce birbirlerine baktıktan sonra hızla eve daldılar. Doğru gelmişlerdi. Onlar, birbirini takip ederek koşarak yatak odasına gelirken Poyraz'ın bir eli Ada'nın yanağında, diğer eli sanki dokunursa canını yakabilirmiş gibi elbisesi kanlar ile ıslanmış karnının üstündeydi. Dokunsa acır gibi düşünüyordu ama çok daha fazla acımıştı! Çoktan acımıştı! Ada vurulmuştu! Ada vurulmuştu...
"Ada! Ada'm? Nasıl? Ne oldu? Ne oldu! Sana ne oldu? Sana ne oldu?"
Ambulans görevlileri, kadının başında delirmiş gibi bağırıp duran adamı kenara çekmeye çalışırken "Beyefendi lütfen müsaade edin, arkadaşınıza yardımcı olalım." dediğinde Poyraz, yıkılmaya müsait bir dağ gibi yataktan düşse de Ada'nın yanağını bırakmadan dizlerinin üstünde doğrulup yataktan sarkan elini tuttu. "Arkadaşım... Arkadaşım o benim! En yakın arkadaşım o benim! Karım o benim!"
Polisler kan izlerini takip ederken Poyraz Ada'nın yataktan sarkan elini defalarca öptü. Gözyaşları, kızın elini de ıslatırken, tek bulaşan gözyaşları değildi. Sevdiği kadının eline de bulaşan kanları görünce acıyla bir kere daha hıçkırdı. "Yaşıyor mu? Yaşıyor mu? Yaşasın... Yaşasın ne olur yaşasın... Kalbi atsın! Kalbim atsın..."
Ambulans görevlisi nabzı ölçtükten sonra "Nabzı düşük." deyip hızla ardındakilere baktı. Sedye hazırlanırken Poyraz bir ayağa kalkıyor, bir dizlerinin üstünde oturuyor, ne yapacağını bilemiyor ama asla Ada'nın elini ve yanağını bırakmıyordu.
"Beyefendi, lütfen müsaade edin. Sedyeye alalım. Bir an önce hastaneye gitmesi gerekiyor."
Poyraz, elini bir kere daha öptükten sonra geri çekilip ayaklanırken güçsüz düşen bedeni yüzünden tökezleyip kanlı ellerini alnına götürdü. Alnıyla birlikte gözlerini de çıkartıp atmak, gördüklerini silmek istiyormuş gibi çekiştirirken nefes almaya çalışıyordu. Sevdiği kadın, Poyraz'ın hayatını bahar bahçeye çeviren yeşil gözleri kapalı, tutup öpmeyi sevdiği elleri vücudunun iki yanından sarkıyor halde, ileride çocuğunu taşıyacak karnından vurulmuş şekilde sedyeye taşınırken Poyraz akıl sağlığını korumakta zorlanıyordu.
"Nasıl? Nasıl lan? Nasıl? Ben gittim diye. Ben gittim diye! Ben gittim! Allah kahretsin ben gittim! Ben bıraktım... Ben karımı yalnız bıraktım..."
Elleriyle saçlarını çekiştirip kafasına vura vura gerileyerek çalışanlara müsaade ederken kapının ardında bir şeye takıldığı için tökezledi. Kapının kulpuna tutunarak ardına baktığında zar zor aldığı nefesi tıkandı. Dudaklarından hazmedemediği acı boğuk bir inlemeyle çıkarken Koray'ın yerde yatan bedenini gördü. Gözleri kapalı, göğsünden kanlar akıyordu. Yığıldığı yerde, hemen elinin yanında silah vardı.
"Sen..." derken polislerin de gözleri kapının ardına yığılmış Koray'a döndü. Koray, Ada'yı yatağa taşımış, yerlerdeki kan izlerini silmiş, Poyraz'a son bir manzara bırakmak üzere sevdiği kadının yanı başında kendi canına da kıymıştı. "Sen..."
Poyraz'ın bir eli dudaklarına giderken midesi bulanmaya başladı. Gördüklerini kaldıramıyordu. Vücudu iki büklüm eğilirken diğer eliyle adamın yakasını tuttuktan sonra dudağındaki elini de çekip adamın yakasına götürdü. "Sen!"
Polisler Poyraz'ı geri çekmeye çalışırken Poyraz yere yığılsa da adamın yakasını bırakmamaya çalıştı. "Neden lan? Neden lan! Bana yapsaydın! Bana yapsaydın! Beni vursaydın... Şerefini siktiğim, ne yapıyorsan bana yapsaydın lan! Ada lan o! Karım lan o! Ailem..."
Polisler Poyraz'ı yerde geriye sürükleyerek uzak tutmaya çalışırken ambulans görevlilerinden biri, Koray'ın da nabzını ölçtü. "Nabzı düşük! Bir sedye daha!"
"Ben öldüreceğim onu!" diyerek silaha uzanan ellerini beş polis zar zor tutup çekti.
"Beyefendi lütfen sakin!"
"Yaşa lan! Yaşa ki ben öldüreyim ulan seni orospu çocuğu! Yaşa ki ben alayım canını! Ne istedin lan ondan! Ne istedin lan canımdan? Ne istedin lan karımdan? Seni öldüreceğim! Seni de yaşatırsam benim yedi ceddimi siksinler!"
Sedyenin, yatak odasından çıkartıldığını gördüğü gibi Koray'ın varlığını bile unuturken "Ada!" diye bağırdı. Polisler, Poyraz'ın yerden kalkma çabasına yardımcı olurken birkaçı Koray'la kaldı. Birkaçı Poyraz'ın kollarından çıkmadılar. Poyraz, Ada'yı taşıyan sedyeyi takip ederek evden çıkarken çaresizce, yanlardan Ada'nın eline, tenine temas etmeye çalışıyor, yüzünü görmeye çalışıyordu.
Acıyla bağırarak ağlarken ve sanki duyabilirmiş gibi karısına seslenip dururken aklında aynı düşünce yeniden, yeniden dönüyordu. Ona, 'Sadece yanımda olmana ihtiyacım var' diyen kadının en ihtiyacı olduğu anda yanında olamamıştı. Sevdiği kadın, ona masalar kurduğu, yaptığı yemeklerin kokusunun buram buram koktuğu evde, üstünde onun için giyindiği, kocasının ona tasarladığı elbiseyle, huzurla uyudukları yatakta, kanlar içerisinde Poyraz'ın gelmesini beklemişti.
Geç kalmıştı. Sevdiği kadına geç kalmıştı.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!