38/54 · %69

BÖLÜM 38

49 dk okuma9.696 kelime24 Kasım 2025

Bölüm şarkısı:

Sufle, Teoman - Nasıl Güzel

Jacob's Piano - Arrival of the Birds

İyi okumalar ve iyi geceler dilerim ^^

**

Bir ay sonra...

"Öyle yani. Hala ara ara andan kopup düşüncelere dalabiliyor. Muhtemelen bu hüznü ve kabullenmemeyi bir ömür taşıyacak ama git gide kolaylaşacak. En azından artık normalleşmeye başladı. Gülüp eğlenebiliyor."

Cansu, ayıkladığı taze fasulyeyi önündeki plastik kaba doğru elinde doğradıktan sonra bir diğerine geçmeden önce Pazar poşetini bana doğru yaklaştırdı. Zımni uyarıyı görüp bir süredir yardım etmek yerine sadece izlediğim taze fasulye ayıklama ve doğrama görevine geri döndüm.

"E, Sevim Hanım? Ya da Koray? Gerçekten hiçbir şey yapmadan öylece kabullendiler mi?"

Bir fasulyeyi doğradıktan sonra bir diğerine geçtim. "Valla, Koray çok sessiz. Sevim babaanne, Poyraz'ı arayıp duruyor ama Poyraz henüz açmadı. Yalıyı da boşaltmışlar." dedikten sonra gözlerimi devirip "Başka bir yalıya geçmişler." diye söylendim.

Cansu, "Maşallah bizde fasulye, bunlarda yalı." dediğinde 'sorma' der gibi bakıp başını onaylar şekilde salladım.

Cansu ilgiyle "Ne olacak o yalıya?" diye sorduktan sonra dirseklerine kıvırdığı ince uzun kollu üstü bileklerine düşmek üzere olduğu için elindeki fasulyeyle işini bitirdikten sonra üstünün kol kısımlarını yeniden dirseklerine kadar kıvırdı. Duru'yla, Asude anne orada yaşamak istemediğinden yalı hâlihazırda boştu. Asude anne ile Caner baba arasında boşanma davası açılmıştı. Sevim Akyel'in avukatları devreye girmiş, boşanma davasına cevap dilekçesini, karşı dava da açarak bir hayli şişirilmiş hazırlamışlardı. Hâkim, davaya cevap dilekçesine bir anlığına inanırsa, Asude annenin seri katil, at hırsızı, adam kaçakçısı, nitelikli dolandırıcı falan bir sürü suçtan hüküm giymesi gerektiğini düşünebilirdi. Evliliğin sona ermesine sebep olarak Asude anneye bombardıman kusur yüklemeleri yapmışlardı. Morali bozulmasın diye Asude anneye okutmamıştık ama Poyraz'ın hayatında kendi için bile dövmediği babasını ilk defa dövme noktasına yaklaştığı bir dilekçeydi. Babasının hazırlamadığını biliyordu ama Sevim babaanne tarafından yönlendirilen avukatın, ne olursa olsun koskoca yirmi küsür yıl boyunca evli kaldığı, kızının annesi karısına bu denli iftira ve kusur yüklemeleri yapılmasını müsaade etmesine deliriyordu. Babası, zamanında Poyraz'ın öz annesini koruyamamış, daha doğrusu korumak için hiçbir şey yapmamıştı, şimdi de üvey annesine karşı sessiz kalıyordu. Boşanma davalarında bizzat Duru ve Poyraz tanık olarak dinlenecekti. Poyraz beni bu tarz karmaşalara sokmak istemediği için benim ismim tanık olarak verilmemişti. Dilekçeler aşaması henüz bitmediğinden dosyanın ilk duruşmasına daha vardı. O duruşma günü neredeyse tüm Akyeller orada olurdu ve o mahkemeden en az iki yaralı, beş deli falan çıkar gibime geliyordu. Koray'la Beril de boşanma davası açmıştı ve Poyraz'ın avukatının öğrendiğine göre ilk duruşmaları bugündü. Anlaşmalı boşanacaklarını sanıyorduk ama ne olacağı da belli olmazdı. İstediklerini elde edemediklerinden boşanmaktan vazgeçebilirlerdi.

"Poyraz en son yalının her odasında Koray'ı dövdükten sonra sirke çevirmeyi düşünüyordu. Akyel Sirki. Zaten o yalıdaki herhangi bir akşam yemeğine dışarıdan izleyici kabul etseydik, gösterilerimiz baya bir beğenilirdi."

Cansu "Yüzde kaç şaka?" diye sorduğunda dudağımı 'bilmiyorum' der gibi büktüm. Şaka olmayabilirdi. Özellikle de her odasında Koray'ı dövme kısmı. Koray neyse ki bir süredir sataşmadan duruyordu da, adam kendi iç dünyasındaki dertleriyle ilgilenebilmiş, gücünü toplayabilmişti fakat henüz içindeki öfkenin bir nebze olsun boşalmadığını biliyordum. Üzgünlüğünü azalmıştı, kabullenememe ve hazımsızlık duygularıyla baş etmeye başlamıştı ama öfkesi... Bana hiç yansıtmasa da onların isminin her geçişinde bakışlarının aldığı halden anlayabiliyordum.

Gülerek "Merve Sultan'ın Facebook'unda gördüğüm fotoğraflar shop mu?" diye sorduğunda kahkaha atarken fasulye ayıklamaya su molası vermek için ayağa kalktım. Tabii ki ilk ayağa kalkan olduğumdan Cansu sipariş geçmeye başladı. "Ay bana da su, bir de dolaptan çikolata getirsene, kaç gündür yiyemiyorum."

"Ne oldu çikolata cezan da mı var?" diye sorduğumda kötü kötü baktı. Gülüşümü 'tamam, tamam' diye durdurdum. Su içtikten sonra onun için de su koyup çikolatayı da aldıktan sonra masaya döndüm. Bu süreçte Ogün boş durmamış, mahalleden bazılarının kulağına Cansu'yla alakalı dedikodular bırakmıştı. O gün bugündür ortalıklarda gözükmüyordu. Ogün'ün babası bile Cansu'dan utanmış, özürler dilemişti. Görse kendi oğlunu kendi boğazlayacağını dile getirmişti ama ortalıklarda yoktu. Babası, kartlarını kestiği için Ogün'ün cebinde para da yoktu ama bir aydır başka yerde kalabiliyorsa muhtemelen şeytanlar takımı tarafından fonlanıyordu. Onun da şeytanlar takımının bir parçası olması artık şaşırtıcı gelmiyordu. Hepimiz kabul etmiştik, Ogün böyle bir adamdı ve biz senelerce bunu görmezden gelmiştik. Bizimle ters düşmedikçe karaktersizliğini bize göstermemişti, bu kadar. Şimdi ise ben dâhil hepimizle tersti ve uğraşmaya devam ediyordu. Bana âşık olduğunu iddia etmesine rağmen canımı bu denli yakma çabası, aşkının ne kadar hastalıklı olduğunu gösteriyordu. Hakan da Ogün'ün gidebileceği her deliğe bakmış olmasına rağmen bulamadığından, hesap soramamıştı. Böylelikle, bedelini aklına geldikçe tekme attığı taşlar, duvarlar çekiyordu. Ogün, Cansu'yla ciddi ilişkileri olduğunu, evlenmeyi düşündüklerini ama sonrasında Cansu'nun Hakan'la görüşerek kendisini yarı yolda bıraktığını dile getirmişti sağa sola. Böylelikle Cansu'nun babası da Cansu'ya ev hapsi vermişti. İki haftadır ev hapsi sürüyordu. Cansu zaten birlikte yaptığımız tatile gelebilmek için işten ayrılmıştı, şimdi ise babası yeni bir işe başlamasına izin vermiyordu. Annem, ben, hatta babam bile Cansu'nun babasıyla konuşmuş, ikna etmeye çalışmıştık ama fayda etmemişti. Cansu ve annesi ise, babasının sinirinin geçmesini beklemeyi en doğru çözüm yolu olarak gördüklerinden biz de bekliyorduk. Bir ara babası Ogün'ün yalan söylediğine ikna olmuş, yumuşamaya başlamıştı. O sıra Cansu'ya Hakan'la aralarında bir şey olup olmadığını sormuştu ve Cansu kekelediği için ev hapsi kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Cansu'nun babası Beyran Amca her zaman kısıtlayıcı bir adam olmuştu ve bunu çok iyi bilen Ogün, yine de bunu yapmıştı. Cansu'yu kendi kandırmış, duygularıyla oynamış olmasına rağmen sırf bunu fark etti ve mutlu olmak üzere Hakan'la şansını deniyor diye kaldıramamış, hemen yapacağını yapmıştı. Kötüydü. Resmen onca yıl birlikte ekmek yiyip yer yatağında dört çocuk yan yan uyuduğumuz o kişi, kötüydü ve biz de kördük.

"Yok, evde oturup depresyona gire gire kilo aldım, az biraz yediklerime dikkat etmem lazım. Yakında bitecek gibi ev hapsim. Babam dün gazetedeki bulmacada benden yardım ve kahve istedi."

Herkesin aile normali farklı oluyordu. Ben de hiç aklımda olmamasına rağmen sırf ayağa kalktım diye 'öpme sakın' dediğinde ve öpmeme müsaade ettiğinde ya da kendimi odama tıkmışken gelip kapıyı çalıp kapıyı açtıktan sonra hiçbir şey demeden içeri gittiğinde barışmak istediğini anlardım.

Geçen, Poyraz, Asude anneler ve annemlerle havalar iyice soğumadan son bir aile pikniği yapmaya gitmiştik. Tabii Poyrazların ilk aile pikniğiydi. Ailesi doğru dürüst olsaydı bile piknik aktiviteleri yapacağını sanmıyordum. Onların olsa olsa barbekü partisi falan olurdu. Poyraz da voleybol oynarken kaçan plastik topu Deniz'e aldırtırken tam bir aile eniştesi olmuştu. Asude anne de, annemin yanında oturduğu katlanır sandalyede elinde salatalık dilimlemeye çalışırken pek de piknik annesi olamamıştı tabii ama yine de keyifli gözüküyordu. Annem, sakatlık çıkmasın diye Asude annenin elinden almıştı. Duru'nun instagramına yeşillikler arasında birkaç fotoğraf çıkartabilmiştik. Piknik kültürü olmadığı için fotoğrafı düşünüp süslenerek gelmişti ve günün ortalarından sonra annemin yanında her ihtimale karşın getirdiği çantadan giyinmek zorunda kalmıştı. Açık sandaletine çimen ve habire böcek sandığı topraklar deyip durduğu için ayağına giydiği annemin uzun çorabıyla sandaleti pek uyumlu olamamıştı ama artık çimenler yüzünden çığlık atıp durmadığı için taburesinde memnun memnun oturmuştu. Tabii yine annemin uzun kolsuz yeleğini önünde birleştirip kollarını da aile annesi gibi göğsünde birleştirerek. O anlarında da sosyal medyaya değil ama Fırat'a güzel fotoğraflar çıkmıştı. Poyraz'la Fırat'a attığımızı fark ettiğinde boğazında kalan sucuk tehlikesinden kurtulduktan sonra bize top atmaya çalışmıştı. Poyraz'ın beni arkasına çekmesi dışında herhangi bir kaçma çabası göstermememize rağmen Duru ıskalamış, topu da Poyraz'a kaptırmış ve abisinin plastik top gazabına uğramıştı. Ortada sıçanda ne atmayı ne toptan kaçmayı beceremediği için, onu top toplayıcısı olarak tayin etmiştik. Babamların yıllardır sürdürdüğü piknik etkinliğini, 'ne güzel şehir detoksu yaptık' diye tanımlamıştı. Babam da çok anlamış gibi gülümseyerek başını onaylar şekilde sallamış, 'evet kızım' demişti. Poyraz da önceki hayatında dayımın paralel evrendeki hali olsa gerek içinden tam bir piknikçi çıkmıştı. Kazanma hırsı da olabilirdi tabii. Tüm piknik oyunlarını, son ana kadar başarıyla bitirmiş, son seferlerinde bana yenilmişti. Tabii, ortada sıçanda top plastik bile olsa bana atmadığı için ailecek şike yaptığımıza falan karar verilmişti. O sıra babam bizi daha rahat vurabilmek için kolunu omzundan geriye doğru falan atıp güç alarak atıyordu tabii. Babamla pişirdikleri etlerden bana ekmek arası yapıp getirdikten sonra 'soğutmadan ye' demesiyle, piknikçi aile üyesi dönüşümünü tamamlamıştı. O gün çekildiğimiz fotoğrafları annem sosyal medyada paylaşmıştı ve Cansu 'shop mu?' diye o fotoğraflardan bahsediyordu.

"Babamla balığa gidecekler haftaya. Her an balığı aralarında ödül gibi tuttukları bir fotoğrafla da karşılaşabilirsin ve şimdiden söyleyeyim, shop olmaz."

Cansu güdükten sonra gülümseyerek iç çekti. "Ne güzel. İyi anlaşıyorlar."

Muhtemelen, bir gün Hakan ve ailesiyle böyle olup olamayacağını düşünmeye başlamıştı. Bugünden bakınca zor gibi duruyordu ama emindim, Cansu'nun babası her zaman bu kadar aksi davranmayacaktı. Yıllardır yaşadıkları mahallede, böyle söylentilerin dolaşması tatlarının kaçmasını sağlamıştı, bazı kimseler ile kavga etmek zorunda kalmışlardı, artık söylenti de dolaşmıyordu, herkes susmuştu ama Beyran amcanın siniri tam olarak geçmemişti. Yakında geçecekti ve Hakan'dan daha iyi bir damat bulamayacağına emin olacaktı.

"Baban yeniden Hakan'ı sorarsa ne diyeceksin?"

"Babamı biliyorsun. Öyle sevgililik falan onun hazmedebileceği şeyler değil. O yüzden evlenmeye karar verdiğimiz ana kadar gizleyeceğim sanırım. Dün telefonda Hakan'a da dedim. 'Arkadaşız diyeceğim, alınma' diye."

"Evlenin kız siz de." dediğimde 'ya ya ne demezsin' dese de dudakları kıvrılırken ayıkladığı fasulyeye bakan gözleri parladı. Bir fasulyenin onu bu kadar duygulandıramayacağını düşünürsek, Hakan'la evlenme fikri hoşuna gitmişti. Zaten Cansu hep evlenip çocuk sahibi olmak isterdi. Grupta ben daha çok kariyer için çabalayıp evlenme fikrine soğuk olan olurdum. Koray'la olan toksik ilişkime kadar da evlenme lafzı ağzımdan çıkmamıştı. Koray'la da daha çok... Bir türlü yoluna sokamadığım ve mutlu olamadığım, sevgisizlik ve kaybetme korkusu yaşayıp durduğum toksik ilişkide evliliğin bir şeyleri düzeltebileceğini ya da en azından kaybetme korkuma yardımcı olabileceğini sanmıştım sanırım. Onun için kendimden öyle ödünler vermiştim ki, boşa gitmemesini istemiştim belki de. O sıra sahip olduğum hastalıklı düşüncelerimin ne olduğunu tam bilemiyordum. O zamanlar narsist bir adamla sevgili olmanın getirisi dengesiz ve tutarsız düşünceler, zihnimden öyle hızlı akardı ki, hiçbiri elle tutulamazdı. Oysa şimdi... Poyraz'la farklı şartlar altında bile tanışsak onla evlenmek isteyeceğime emindim. Onunla uyumak, onunla uyanmak, onunla aile olmak, onun soyadını taşımak, onun karısı olmak öyle hoşuma gidiyordu ki, yine muhtemelen bir yıldırım nikâhı kıyardık.

"Dün akşam camdan bakayım diye taş atarken camı kırdı." dediğinde güldüm.

"Senin için şeker paresini baklavalara çevireceğim diye gittiği sporlarda kol kası kastı demek ki."

O da gülerken biten taze fasulyelerin dilimlendiği plastik kabı tutarak sandalyeden kalktı ve tezgâha koydu. Ben de o sıra masayı temizlemeye başladım. "Tatilde Poyraz, Kenan falan psikolojisini bozmuş. Poyraz'ın ailevi olayları patlamasa ona soracaktı sporda neler yaptığını ama tabii sonra sırası olmadığını fark etti."

Bu süreçte Hakan'la Poyraz birkaç kere rakı içmeye çıkmıştı. İyi anlaşmaları beni de mutlu ediyordu. O seferlerde ne Hakan ne de Poyraz sarhoş olmamışlardı. Zaten Poyraz'ın dediğine göre Poyraz bu hayatta iki kere öyle fena sarhoş olmuştu. Biri benimle, diğeri ise benim içindi. O akşamlarda ben de ev hapsi yaşayan Cansulara gelmiştim. Sonra Poyraz'la birlikte eve dönmüştük. Sarhoş olmasa da alkollü olduğu için arabayı ben sürmüştüm.

Poyraz da benimle birlikte yaptığı heyecanlı sporunun yanı sıra normal sporlar yapmaya da geri dönmüştü. Beni de yanında çağırıp duruyordu ama derslerim başladığı için henüz dâhil olamamıştım. Duru'nun söylediğine göre dâhil olsam iyi olabilirdi. Poyraz'ın gittiği spor salonunun ünlü ve modellerin de gittiği, oldukça kapsamlı bir spor salonu olduğunu öğrenmiştim. Abisinden yana şüphesi yoktu tabii ama benim, herhangi birinin spor yapan Poyraz'a beğeniyle bakmasına bile çıldırabileceğimi bildiği için küçük bir öneride bulunmuştu. Şimdi aklıma geldiğinde bile bu ihtimale sinir olmuştum. Muhtemelen en az bir kişi beğeniyle süzmüştü. Sadece sokaktan geçtiğimizde bile ara ara ona dönen bakışları fark edebiliyordum. Muhtemelen Poyraz ise sadece bana dönen bakışları fark etmekle meşgul oluyordu. Belki de sporu, sağlıklı beslenmeyi bırakıp sabah akşam yiyip içip pek de bakılmayan bir çifte dönüşmeliydik. Benim pek spor yaptığım söylenemezdi ama yoga, yürüyüş ve hızlı bir metabolizma ile zayıf kalabiliyordum.

Henüz dâhil olamamıştım ama 'seni seviyorum' deme perileriyle ara ara telefonla aradığım ve o da gülerek 'ben de seni seviyorum karıcım' dediği için en azından yakınlardaki kadınlara gerekli bilgilendirmeleri yapıyorduk. Bazen parmağındaki alyans yetmiyor, alnına dövme yaptırmak istiyordum. Geçen eve, 'ben karıma âşık bir adamım' yazılı bir kupa yapmıştım. Artık, suyunu, kahvesini her şeyini yıkayıp yıkayıp onla içmesi gerektiğini fark edene kadar da gülmüştü. Şaka sanıyor olabilirdi ve umarım şakaydı ama kendimden de korkuyordum. Bu bir alıştırma adımı olabilirdi. Bir sonraki adımım bunun yazdığı tshirt ve hatta takım elbise yaptırmak olabilirdi.

Hiç söylenmiyordu, aksine eğleniyordu çünkü tabiri caizse aynı bokun lacivertiydi. Arabayla gitmeme rağmen ara ara beni üniversiteden almaya geliyordu ve inip ağır ağır yürümek suretiyle gövde gösterisi yaparak kapımı açıyordu. Şoförüm olduğunu da sanabileceklerini söylediğimde, şoförümün beni öyle öpemeyeceğini, bizzat uygulamalı bir şekilde göstermişti. Bazı öpüşleri kalbime uzayda yeni bir gezegen keşfettirip geri döndürtüyordu.

Yakında tasarım derslerim de başlayacaktı. Poyraz'la hangi eğitimleri hangi sırayla alacağıma dair bir plan çıkartmış gerekli kayıtları yaptırmıştık. Bir kere daha senemi uzatmak istemediğim ve bir an önce mezun olmak istediğim için ilk derse bile flamingolu not defteriyle gitmiş, en öne oturmuştum. Muhtemelen yeni üniversite arkadaşlarımın gıcık olduğu inek ve aşko kız imajını hemencecik çizmiştim ama umurumda değildi. Zaten özel bir üniversiteye geçiş yaptığım için buradaki bazı kişiler cemiyetten ve piyasadaki yakışıklı, zengin adam sayısını evlenerek azaltan Poyraz Akyel'in karısı Ada Akyel oluşumdan haberdarlardı, gıcık olmaları için artı bir harekette bulunmama gerek yoktu.  Yine de birkaç arkadaş edinebilmiştim ve iyi insanlara benziyorlardı. Şu anlık üniversitedeki tek problemim, Kenan'ın arkadaşlarımla sevgili olmak istemesiydi. Batu, bir süredir sevgili arayışında değildi. Yeşim'den başka biriyle olamayacağının acı gerçeğiyle yüzleşmişti. Senelerdir deniyor, deniyor ve hüsranla bitiyordu. Yine de hala inadını kırmayı başaramamıştık. Zaten Poyraz'ın ailevi durumları bir süre asıl gündemimizde kalmış, Batu da kendi derdini unutmuştu.

"E ne oldu sonra?"

"Babam, abim falan kapıya çıkınca Hakan karşı evin bahçesine atladı. Nazife ablaların evi var ya, oraya. Onlar da daha köyden dönmemiş Allah'tan ama köpekleri bağlı bir şekilde bahçedeymiş. Neyse ki onlar yokken hepimizden sırayla beslememizi istedikleri için Hakan'ın da beslemişliği var, saldırmamış ama üstüne atlamış. Kabul etmese de korkuttuğuna yemin edebilirim, orada saklanırken attığı mesajları sarhoş gibi. Harfler birbirine karışmış."

"Yazık kankama ya, kıyamam." desem de söylediğimin aksine gülüyordum. Bu sabah camcının çırağı olarak gelmiş. Başında kasket, sanki Peaky Blinders'taki kasabının camcı çırağı. Babam işteyken, beni görmek istemiş de abim henüz evden çıkmamıştı. Gerisin geri gitti, bakalım bir dahakine kimin çırağı olacak."

"Aslında, aranız da düzeliyor gibi. Bize gitmek için izin alsak ya. Derim, kışlık bir şeyler hazırlayacağız falan, filan. Hakan da gelir."

Babamların, annemlerin anladığı dil buydu. Temizliğe yardıma, kışlık bir şeyler hazırlamaya, yok morali bozukmuş destek olmaya, yıllardır kullandığımız bahaneler buydu. "Kızım sen geldiğinde denk gelirse, çantandan Hakan'ı çıkartabilirmişsin gibi bir kontrol etmediği kalıyor. Sana güvenir mi? Poyraz gelip rica etse daha ihtimalli."

Güldüm. Poyraz babamı düşürüp ikna edebilen bir adamsa, Cansu'nun babasını da pekâlâ edebilirdi. Aslında denemek lazımdı.

Dalga geçerek "Ada hamileymiş, sancısı geldi, gitmem lazım desen." dediğimde gülerek karnıma baktı. "Kızım su şişkinliğin bile yok." dedikten sonra gülüşü hafifçe söndü ve bakışlarını bana çevirdi. "Nasıl yok? Hiçbir şey yiyip içmiyor musun kızım?" dedikten sonra basenlerini ve hafif oluşmuş alt göbeğini gösterdi.

"Poyraz sağlıklı beslendiği için yanlışlıkla ben de sağlıklı besleniyorum."

Poyraz sağlıksız şeyleri yemeyi de seviyordu ama kendisine dair olan sağlık takıntısı bana da etki ediyordu. Benim de onunla olabildiğince uzun bir ömür sağlıkla yaşamam için habire sağlıklı yemekler övüp duruyordu. Karnabaharı canım çeksin diye 'çok güzel, mis gibi' diyerek yiyordu. Kaşlarım kalkmış bir şekilde onu izlediğim için 'çok da kötü değil' diye düzeltiyordu. Sonuç olarak ben üstüne yoğurt ve yağlı salçalı sos yaparak yiyordum, o ise limon sıkarak. Haftanın iki günü, benim emir kabul ettiği ricalarımla, sağlıksız beslenmeye karar vermiştik. Mantıyı kaşık kaşık yerken yine 'çok güzel' diyordu ama bu sefer daha inandırıcı oluyordu.

"Başka ne bahane bulabiliriz ki?"

"Hakan hamileymiş ve doğuruyormuş, desek inandırıcı olabilir." dediğimde gülerek "Deme öyle sevgilime. Göbeği azaldı biraz." dedi. Gülsem de katılıyordum. Zaten çok göbeği yoktu ve sporla daha fit bir vücuda erişmişti. Tabii muhtemelen Hakan'ın hayali baklavalar, kaslardı.

Kapı çaldığında "Ben bakayım." deyip elini temizledikten sonra kuruladığı bezi tezgâhın üstüne atarak kapıya yöneldi. Muhtemelen annesi, günden dönmüştü. Bu da annemin de dönmüş olduğu anlamına gelirdi. Dönmeden annemlere de uğrar, görürdüm.

"Kargonuz varmış hanım efendi. Teslimat kodunu alabilir miyim?"

"Ya!"

Cansu'nun oldukça flört eden sesini duyduğumda gülerek sandalyeden kalktım ve koridora çıktım. Tam da tahmin ettiğim gibi Hakan'ı kargocu kılığında gördüm. Gerçekten eline de bir kutu almıştı. Kafasındaki şapka tipini ve özellikle de aşkla bakan gözlerini saklayabiliyor sanıyorsa, yanılıyordu.

Cansu güleç olsa da fısıldayarak "Annem gelir birazdan, git çabuk." dediğinde Hakan, kapının ardında kaldığı için sırıtmamaya çalışarak "Hanım efendi, ne yapayım ben annenizi? Kod diyorum kod." dediğinde Cansu sinirlenmekle gülmeye devam etmek arasında çaresizce bakmayı sürdürdü.

"Hakan!"

Hakan, biri duymuş mudur diye etrafına baktıktan sonra hırkasının göğüs üstünde yazan isimliğini gösterdi. "Bacım ben Niyazi. Siz karıştırdınız herhalde."

Cansu, elini kapı pervazına yaslayıp keyifle omuzlarını sallarken "Pardon ya, seni çok görmek istediğim bir beyefendiyle karıştırdım. Her yerde onu görüyorsam demek ki." dedi. Hakan heyecandan neredeyse kutuyu düşürecekken telaşla gülerek yeniden tuttu ve o da omzunu kapı pervazına yasladı.

"Öyle mi diyorsun? Nasılmış bu beyefendi?"

Cansu, Hakan'la flörtleşirken ben de kapının yanındaki pencerelerden sokağı kontrol ediyordum. Sorun yaratabilecek birini gördüğüm gibi ne idüğü belirsiz kargoyu teslim alıp kapıyı suratına kapatmak zorunda kalırdık.

"Yakışıklı, başarılı, çekici, tatlı..."

Hakan, düşüp bayılmak üzere olduğunu bir hayli gösteren bir ses tonuyla "Ee? Başka?" dediğinde Cansu gülerek "Kumral..." diye devam ettiği gibi gözlerim onlara döndü. Hakan da omzunu kapıdan ayırırken kaşları kalkmış, sırıtışı donmuştu. Kutuyu tek eliyle tutup baştan aşağı kendini on beş kere falan gösterip "Kumral mı?" diye sorduğunda Cansu gülmemeye çalışarak "Hakan Kurtaş'tan bahsediyorum. Sen ne alaka?" dedi.

Ben gülerken Hakan'ın kötü bakışları aramızda dolaştı. Cansu dayanamayıp gülerken elleri Hakan'ın yanaklarına gider gibi oldu ama telaşla geri çekti. Yine de "Kıyamam." demeden edemedi. "Şaka şaka. Sensin tabi."

Hakan yeniden gülüp omzunu kapıya yaslanırken mest olmuş bir şekilde "Benim tabi." dedi. Sırf onlarla uğraşmak için kusarmış gibi yapmak istediğimde hızla kendimi durdurdum. Bu sıra Batu'yla çok vakit geçiriyor olmalıydım. Maşallah kumam gibiydi. Bazı günler gündüzden arayıp 'yenge akşama ne yemek var?' diye soruyordu. Poyraz kapıda denk gelseler bile 'evde yokuz' diyordu ama ben kıyamayıp içeri alıyordum. Bizi akşam yemeğinde baş başa bıraktığı günler lütfetmiş gibi 'değerimi bilin' diyordu. Bu sıralar Poyraz'a eş dost iyi geldiği için geldiğini biliyordum, ben de o yüzden gelmesine memnun kalıyordum. Git, falan demesine rağmen geldiği akşamlar güzel vakit geçiriyorduk. Poyraz, yorulmamam için eve yardımcı almamız konusunda ısrarcıydı. Haftada üç gün yemek ve temizlik için biri geliyordu zaten ama Poyraz her gün gelmesi taraftarıydı. O yokken evde olduğumda bir kırlenti koltukta yerine koyarak yorulmamı bile istemiyordu, evde olduğunda da her ne yapıyorsam yardımcı olmaya çalışıyordu. Hevesini ve yardımcı olma isteğini kırmak da istemiyordum ama gerçekten ev işlerini beceremiyordu. O yüzden genelde ona çorba karıştırma, masa hazırlama görevini falan veriyordum. Çamaşır asarken bile ne kadar yanlış yapılabilirse o kadar yapıyordu. Çamaşır asmak ya, ne kadar zorlanabilirsin? Ama zorlanıyordu. Başka konularda harikalar yaratabiliyor, versem kör düğümü çözebiliyor ama yumurta kırmayı beceremiyordu. Üçüncü yumurta denemesinden sonra yanağını öperek elinden alıyordum ve onu beni sevme görevine davet ediyordum. Ben yumurtaları kırarken o arkamdan sarılıp çenesini omzuma yaslayıp yanağımı öptüğünde bana yeterince yardımcı olmuş oluyordu zaten.

"Rıfat abi geliyor!"

Ben koşarak Cansu'nun yanağına geçerken Hakan telaşla kutuyu Cansu'ya doğru verdi, Cansu da aynı telaşla kutuyu Hakan'ın ellerine geri attı. Hakan da yeniden Cansu'ya doğru havaya atacağı sırada hemen kutuyu aralarından alıp küçük problemimizi çözdüm ve daha büyüğüne odaklanmak üzere Cansu'yu içeriye çekip kapıyı kapatırken "Görüşürüz kanki." diye fısıldadım. Hakan da şapkalı başını eğip aksi yönünde ilerleyeceği sırada bir el tarafından tutulduğunu gördüğümde o sıra kapıyı kapatmış olduğum için yüzümü buruşturarak Cansu'ya döndüm.

Cansu yüz ifademe telaşla nefes alırken "Hih." diyerek pencereye koştuğunda ben de arkasından kapının yanındaki pencereye gidip perdenin arasından neler olup bittiğini izlemeye başladım.

Rıfat abi, Hakan'ın omzundan tutmuştu. Onu kendisine çevirmek isteyerek omzunu çektiğinde Hakan'ın yüz ifadesini öyle merak ediyordum ki, solumuzda kalan pencereye doğru koşmama ve oradan bakmama az kalmıştı. Hakan tam dönecek gibi olduğunda bir korna çaldığı için Rıfat abinin bakışları sağına döndü. Sokakta arabasını Rıfat abinin yanında durdurup camını aralayan Poyraz'ı gördüğümüzde Cansu'yla nefesimizi üfledik. Tam zamanında gelmiş ve problemi fark ederek müdahale etmeye başlamıştı. Rıfat abi, elini kargocu olup olmadığından emin olamadığı Hakan'ın omzundan çekip ona selam veren Poyraz'a döndüğünde Hakan hızla uzaklaşmaya başladı.

"İyi ki evlendin şu adamla."

Ben de bunu çok dile getiriyordum ama Cansu gibi, abisinden sevgilisini kurtardığı için ilk defa dile getirmiştim. Elimdeki kutuyu ona verip "Al, gerçekten içinde hediye var herhalde. Ağır." dediğimde gülümseyerek kutuyu aldı. Ben de aynı gülümsemeye sahiptim. Henüz yanına gitmemiş olsam da Poyraz'ı görmek bile gülümsetiyordu.

"Dur şimdi abim görmesin." deyip kutuyu odasına doğru götürürken ben de kapıya gidip açtım. Sohbet eden Rıfat abi ile Poyraz'ın bakışları bana döndü. Kapının yanındaki askılıktan çantamı ve kot ceketimi alıp kutuyu bırakıp ardımdan gelmiş olan Cansu'ya, Poyraz'a bakarken "Ben gidiyorum artık." dedim. Poyraz da gülümseyerek bana bakıyordu.

"Gidersin tabii. Kocanı görünce seni tutabilene aşk olsun."

Bakışlarımı Cansu'ya çevirip "İnsaf be! Sabahtan beri seninle fasulye ayıklayıp doğruyorum." dediğimde gülse de kaşlarını kaldırdı. "Bir saattir falan." diye düzelttikten sonra şirince sırıtıp yanağını sıktım ve fısıldayarak "Ne çıktığını bana da mesaj at." dedim. Hediyeyi hatırladığı gibi gözleri parladı ve neşeyle "Olur." dedi.

Evin kapısından sokağa inen iki, üç merdivenden indiğim sırada Poyraz da arabadan inmişti.

"Hoş geldin enişte bey. İyi ki geldin."

Cansu, sadece Poyraz'ı sevdiği için söylemiyordu tabii. Bir nevi onları kurtarmıştı. Rıfat abi, kardeşinin fazla neşesini neyse ki fark etmemişti.

Poyraz da sırıtarak Cansu'ya bakarken ona doğru yaklaştığım için eş zamanlı bana doğru kollarını kaldırmıştı. "Ne demek bacım, ne demek kardeşim. Gelirim ben böyle, merak etme."

Cansu "Hep gel." dediğinde Poyraz kolları arasına girdiğim için kollarını vücuduma sarıp saçımı öptükten sonra gülüp "Bir dahakine haberli gelirim." dedi. Bir işler karıştırmadan bana da haber verin, demek istiyordu ama Hakan'ın başının altından çıkmıştı. Yapacağını yaptıktan sonra Yusuf Yusuf gidiyordu ama yine de yapıyordu. Aşk insana cesaret veriyordu.

Kolları arasından hafifçe çekildiğimde elleri yanaklarıma geldi ve yanaklarımdan öptükten sonra ikimiz de gülümserken yanına geçip Cansulara döneceğim sırada kolunu omzuma doğru attı. Böyle yaptığında omzumdan sarkan elini tutup parmaklarımızı kenetlemeyi seviyordum ve yine öyle yaptım.

"Ee? Yok mu daha yeğen? Ne zaman seveceğiz bebek?"

Kalbim hızla atarken gözlerim bir anlığına Poyraz'a döndü. O da parlayan gözler ve kıvrılmış dudaklar ile bana bakmıştı. Bu bakışıyla üç beş çocuk sahibi olmuşuz gibi hissederken yutkunurken gözlerini güçlükle benden alıp Rıfat abiye baktı. "Daha düşünmüyoruz."

Daha düşünmüyor değildik de doğrusu, daha düşünmüyordum. Yoksa Poyraz, özellikle de son ailevi durumlardan sonra daha da istiyor olmalıydı. Aile olma hissini benimle, benim ailemle tatmıştı ve mahvolmuş çocukluğunu fark ettikten sonra, çocuğumuzunkini güzelleştirmek istediğini biliyordum. Yine de bu kararı ve buna hazır olacağımız zamanı haliyle bana bırakıyordu. Çocuğu dokuz ay karnımda falan taşıyacağım için...

Rıfat abi memnun olmamış gibi baktığında "Abi daha okuyorum ben." dedim. "Kızım sen de yüz beş senedir okuyorsun. Mezun olsaydın geçen sene, şimdi bebek severdik."

Sadece bir sene uzatmıştım ama Cansu üniversiteyi iki yıllık okuduğu için benim üniversitemin beş yıl sürmesi, Rıfat abinin gözünde yüz beş sene olmalıydı.

Rıfat abiye "Abi, önce seninkini sevelim." dediğimde gülerek "Hayırlısı." dediği gibi Cansu'yla aynı anda heyecanla "Biri mi var?" diye sorduk. Rıfat abi sırıtmaya devam ettiğinde aynı anda "Hih!" dedik. "Kesin biri var!"

"Şş." deyip etrafına baksa da güldü. "Karıştırmayın şimdi. Hayırlısı, diyelim geçelim."

"Bebek için de hayırlısı diyelim, geçelim." dediğimde gülüp "İyi, öyle diyelim madem." dedi.

"Hem, ben çocuğumun Cansu'nunkiyle yaşıt olmasını istiyorum. Onu bekleyeceğim." deyip onu yokladığımda gülüşü yavaşça azaldı. Göz ucuyla Cansu'ya baktıktan sonra "O zaman daha çok beklersin." dediğinde Cansu gözlerini devirip bakışlarını kaçırdı.

Poyraz kulağıma doğru "Güzelim, onu beklemeyeceğiz, değil mi?" diye mırıldandığında endişesine gülsem de cevapsız bırakıp Rıfat abiye döndüm. Omzumdaki kenetli ellerimizde tenimi okşayarak cevap beklediğini kast eder gibi hafifçe de beni dürttüğünde gülüşüm artsa da cevap vermemeyi sürdürdüm.

"Niye? Senden sonra Cansu da belki kısmet bulur?"

"Bulursa bir delikanlı, böyle kaçıp durmak yerine adam gibi karşımıza çıkacak birini, neden olmasın?"

Cansu'yla gözlerimiz kısılırken birbirimize baktık. Belki de kargocunun Hakan olduğundan emindi ve karşısına çıkmak yerine kaçmasından hoşnut olmamıştı. Hatta 'kaçıp durmak' demişti, diğer Cansu'yu görme çabalarından da haberdar olmalıydı. Hakan da, kendi için değil Cansu için kaçıp duruyordu. Kendisi yine en fazla birkaç dayak yiyip evine dönerdi, Cansu o evde kalırdı. Cansu'ya kızıp etmesinler diye gizli gizli görmeye çalışıyordu.

Cansu "Karşına mı çıkmalı yani?" diye sorduğunda Rıfat abi ters ters bakmak dışında cevapsız bırakıp Poyraz'la bana döndü. "Hadi görüşürüz kardeşlerim. İyi bakın birbirinize. Bir gün bize de bekleriz." dedikten sona sırıtarak beni gösterdi. "Gerçi şu pasaklı cimcime bizden çıkmıyor zaten."

Gülerken dişlerimin arasından "Ayıp oluyor ama yani kocamın yanında." dediğimde eli saçıma geldi. Kaşlarım hafifçe kalkarak ne yaptığına baktığımda eli fasulye parçasıyla geri döndü. "Sen de kocanın yanında pek dikkatli değilsin zaten." dedikten sonra ardımızdaki esnafın önünde duran çöpe attı.

Tedirgin bir şekilde gülüp Poyraz'a baktığımda o da gülüyordu. "Şey... Fasulye ayıkladık da." diye açıkladığımda başını onaylar şekilde salladı. "Yeşil yakışıyor sana zaten karıcım." diye durumu güzellediğinde bu sefer samimiyetle güldüm.

Rıfat abi "Bu adam soğumaz senden merak etme." dedikten sonra yeniden el sallayıp evine yönelirken göz ucuyla Cansu'ya bakarak "Âşık adam hep böyle yanında durur." dedi. Cansu ardında donakaldığı birkaç saniyeden sonra hızla bize döndü ve abisini gösterdi. Fısıldayarak "Hakan için gelsin karşımıza çıksın, mı demek istiyor, ben mi yanlış anlıyorum?" diye sorduktan sonra ikimiz de Poyraz'a baktık. Aramızda çıkarım konusunda en başarılı kişi Poyraz'dı. Arkadaşlığımıza şahit olduğu gibi kimin kime âşık olduğunu, ne olursa ne sorunlar yaşayacağımızı çatır çatır dile getirmişti de ben onu duymamakta direnmiştim.

"Valla rahatça dövebilmek için de karşımıza çıksın, diyor olabilir ama bence karşısına çıkarsa daha fazla güvenecek sana olan sevgisine." dedikten sonra hafifçe omuz silkip "Ama bence her türlü önden bir dövecek." dediğinde ben gülsem de Cansu pek gülemedi.

Cansu yine fısıldayarak "Zaten daha aramızda bir şey yokken bile sormuştu. Hakan'ın bana olan ilgi alakası dikkatini çekmişti." dediğinde eve girmiş, kapıyı kapatmak üzere olan abisi "Cansu, hadi." dediğinde geriye doğru giderken "Söyleyeyim mi sizce Hakan'a?" diye sordu.

"Bence evet." dediğimde son mantıklı karar mercii Poyraz'a baktık yine. "Bence de evet."

Cansu sırıtırken "Ay söyleyeyim o zaman." dedikten sonra el çırptı. Abisini arkasına alırsa babasıyla daha kolay baş ederdi. Rıfat abi bıkkın bir şekilde "Kızım hadisene." dediğinde Cansu bize el sallayarak evine döndü. Onlar içeri girdiğinde Poyraz'la birbirimize döndük.

"Sence Hakan'ı döver mi gerçekten?"

"Ben döverdim." dediğinde güldüm. "Sen dövdün zaten."

Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra yanaklarımı severek "O abiliğin şanındandır, bir bakarsın sağlam mı, değil mi diye. Bakarsın, sevdiği kadın için nelere katlanıyor, neler yapabiliyor?" dedi.

"Dua et benim abim yok." dediğimde şirince sırıtıp "Senin de bordo bereli baban var hayatım. Maşallah o da beni laflarıyla dövdü." dedi. Ellerim göğsüne giderken gülümseyip iki yana sallandım. "Doğru, sen de az çekmedin."

"Ayrıca ben seni hemen kaçırıp evlenirdim böyle bir durumda. Sonra da dönüp adam gibi dayağımı yerdim."

Gülerken "Sen de bu tarz örnek ve sorularda hemen evlenmekten bahsediyorsun hep, farkında mısın? Konu 'şöyle olsak ne olurdu, böyle olsak ne olurdu' olduğu gibi direkt 'evlenirdim' diyorsun." dediğimde o da gülüp yüzümüzü hafifçe yakınlaştırdı. Kararlı ve emin bir ses tonuyla "Çünkü evlenirdim." dedi. Şüpheye mahal bırakmamak için tekrar tekrar dile getiriyordu.

"Kızım ne gülüyorsun? Resmen sevdiği kadını göremiyor ne zamandır. Bizim aramız açık olduğu sırada baban seni göstermeseydi ben eve uyuşturucu baskını falan yaptırtıp o sıra seni kaçırırdım."

Gözlerim dehşetlenirken kaşlarım kalktığında şirince "Tabii ailene avukatımı yönlendirirdim canım, yardımcı olurdu onlara." dedi. Gülmek üzereyken "Allah razı olsun." dedim. Şaka ya da abartı olmayabilirdi. Aramız açık olduğu, diye güzellediği konu da az daha boşanacak olmamızdı.

Alayla "Dedim Cansu'ya, 'Ada hamileymiş, doğurmak üzereymiş, gitmem lazım' deyip çıksın kaçıralım onu diye ama 'inandırıcı olmaz' dedi." dedim. Alayla desem ve şaka olduğu belli olsa da bu konular açılınca Poyraz'ın yüz ifadesine bayılıyordum. Benim gibi onun da kalbinin hızlandığı belli oluyordu, yüzünde güneş doğuyor, çiçekler açıyordu.

Hafif gülüşünde dudaklarını yaladıktan sonra kaşlarını kaldırıp çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Ne kadar güzel düşünmüşsün benim güzelim, benim canım, benim karım. Dokuz ay sabredebilirlerse, hemen çalışmalara başlayabiliriz." dediğinde gülüşümle o da gülüp hızla açıklamaya başladı. "Hakanlar için ya. Kardeşlerimiz için." dedikten sonra yeniden beni ve sonra Cansuların evini gösterdi. "Bacın için."

"Yok, onlar başka bir çözüm bulur eminim ki." dediğimde diliyle 'tıh' sesi çıkarttı. "Hiçbir çözüm bu kadar etkileyici ve işlevli olamaz. Doğduktan sonra da bebeğe bakmaya yardımcı olmak bahanesi falan onlara baya bir zaman verir."

Gülerek "O kadar sürede onlar da evlenip çocuk sahibi olabilir." dediğinde çok saçma bir şey söylemişim gibi başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Hayatım, konumuzdan uzaklaşma." deyip elimi tuttuktan sonra arabaya çekti. "Hadi gel, kardeşlerimiz için elimizden geleni yapalım."

Gülerek benim için açtığı kapıdan binerken şakasının gerçeklik payı da vardı. Öyle ya da böyle nasıl ikna olursam olayım istiyordu ama normal şartlar altında ısrar etmediği için böyle şakalı anlarda ne kadar istekli olduğunu araya sıkıştırıyordu.

"Eve gidip boya yapacağız ya hayatım."

Kapımı kapatmadan bir elini kapıya diğerini koltuğuma yaslayıp şirince sırıttı. "Çocuk yapmaktan önce mi, sonra mı?"

Gülüp derin bir nefes aldım. "Çocuk yapmayacağız."

"Rıfat abin neyi sevecek?" diye sorduğunda gülerek emniyet kemerimi taktım. "Bunu mu dert edineceğiz şimdi?"

Elleriyle kendisini gösterip "Ben duyarlı bir adamım." dediğinde "Hı, hı." diyerek başımı salladım. "İşine gelince dünya suyunu da, penguenleri de, Rıfat abileri de ne güzel düşünüyorsun."

"İyilik yap iyilik bul. Tek kurşunla, kaç tane kuş kurtaracağız. Hakan, Cansu, Rıfat..."

Kaşlarını kaldırdığında gülerek başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Sırıtarak onaylar şekilde salladığında yeniden onaylamaz bir şekilde salladım. 'Olur olur' der gibi başını sallayıp göz kırptığında 'olmaz olmaz' der gibi kaşlarımı kaldırıp indirip başımı aksi yönde salladım. Dışarıdan bakan mahalleli delirdiğimizi sanıyor olmalıydı.

Bir süre bakıp da benden aksi bir cevap bulamadığında nefesini üfledi. "Üzüldüm bak şimdi. Boya öncesi moral için..." dedikten sonra yeniden yamuk bir şekilde sırıtmaya başladı ve başını hafifçe sola yatırıp vücudumda gezinen gözlerini gözlerime çıkardı. Kaşlarını da kaldırdığında devam etmesine gerek yoktu.

"Bak o olur." dediğimde güldü. Yanağımı öptükten sonra geri çekilmeden hafifçe gülüp "Dur şimdi dul kalma." deyip diğer yanağımı da öptü. Geri çekileceği sırada yeniden diğer yanağımı öptüğünde gülerek "Bu ne içindi?" diye sordum.

"Aklıma bahanelere ihtiyacım olmadığı geldi." dedikten sonra yeniden diğer yanağımı da öptü. O beni öperken gülerek elimi boynuna götürdüm ve baş parmağımla tenini okşadım. "Ama bence temaslarımıza dikkat edelim yoksa kargocu Hakan ya da örgü kankaları teyzeler gelip mahallenin etik ahlakından bahsetmeye başlayacak."

"Haklısın." deyip geri çekileceği sırada yanaklarından tutup sırıtarak "Ben de seni öptükten hemen sonra dikkat etmeye başlayalım." dedim. Yanaklarını öptüğüm süre boyunca memnuniyetle güldü. Temaslarımız belirli isteklerini arttırmış olsa gerek kulağıma doğru "E biz bir hızlıca eve gidelim madem." dedikten sonra kolumun bacağımın dışarıda kalmadığına dikkat ederek kapıyı kapatıp hızla şoför koltuğuna geçti. Bu hallerine döneli çok olmuyordu. Ailevi durumundan sonraki ilk haftalarda bu kadar neşeli değildi. Biz yine her zamanki gibi çifte kumru misali birbirimizin kuyruğu gibi takılmıştık ama gülüşlerimiz son zamanlarda artmaya başlamıştı. Öğrendiklerini atlatıyor ya da en azından alışmaya başlıyor olması beni çok mutlu ediyordu.

Sayende hiç ailesiz kalmayacağım, diyen adamın mutlu gününde de mutsuz gününde de hiç yalnız bırakmıyordum ama onu üzgün gördükçe kahrolan kalbime, gülüşleri su serpiyordu.

**

"Buldum. Cansu koşsun gitsin babasına odasını falan boyatmak istediğini söylesin. Kargocu Hakan, boyacı Hakan'a geçiş yapsın. Hiç yoktan tüm gün görüşürler." dedikten sonra rengini değiştiremediği siyah duvarla dövüşür gibi boyamaya devam etti.

"Hayatım, bir kat atacağız. Kuruduktan sonra diğer katları atacağız."

Tepesinde merdiven üstünde olan bana bakışlarını çevirdiğinde yüz ifadesine güldüm. Diğer odaları boyacı boyamıştı ama en azından bir odayı biz boyamak istemiştik, hem de bu fikri Poyraz önermişti. Şimdi fikri verdiğine pişman olmalıydı çünkü siyah boyanın üstüne açık renk boya geçmek zordu.

"Ne? Tüm evi kapkara yapmasaydın." dedikten sonra önüme dönüp tavana yakın yerleri boyarken gözlerimi devirerek "Neydi Sevil Hanım mı? Seçil mi? Her ne haltsa onunla." diye söylendim. Bir süredir ona karşı hassas davrandığım için trip atmıyordum ama madem normalleşiyorduk, triplerim de normalleşebilirdi. Sevim babaannenin ayak üstü golüyle yalıda yaşayacağımız belli olmadan önce yaşamak için ayarlıyor olduğumuz evle ilgilenmek üzere, bu evi de tasarlamış olan iç mimar Sevil'le bir araya gelmiştik ve kadının, kocamda gözü olduğu üçüncü dakikada falan hemen anlaşılmıştı. Resmen evlendiğimiz için özür dilememizi bekler şekilde morali bozukken alttan alttan Poyraz Bey böyle sevmez, diye diye seçimlere karışmaya çalışmıştı. Ve tabii ki, sonuç olarak onunla çalışmamıştık.

"Sevil." dediğinde gözlerim irileşirken elimde fırçayla ona döndüm. Tedirgince sırıtıp başını gösterdi. "Hafızam iyi hayatım, biliyorsun."

"İlk tanıştığımızda üstümde ne vardı?"

Düşünür gibi yaptığında gözlerim daha da irileşti. Yüz ifademe gülüp "Beyaz, ince askılı, belden oturtmalı, pileli kısa eteğe sahip bir elbise." dediğinde elimdeki fırçayı ona fırlatmaktan vazgeçtim. Yeni fark ettiğim gerçekle "Aa." dedikten sonra şirince sırıttım. "Yanlışlıkla nikâha uygun giyinmişim."

Tabii, evden gece tanıştığım biriyle evleneceğimi düşünerek çıkmamıştım ama yine de nikâha uygun, beyaz giyinmiştim. Allah'ın bir mesajı falan olmalıydı.

"İlk buluşmaya gelinlikle geldin resmen. Ne yapayım, seni kırmamak için evlendim ben de."

Gülerek "İlk buluşma." diye söylediğini tekrar ederken boyamaya devam ettim. Çok da ilk buluşma gibi değildi. İlk buluşmamızı barda bir dert masasında gerçekleştirmiştik. Yüzüne viski attıktan hemen sonra.  Ona ben evlenme teklifi ettirttiğim için bu konuda diyebileceğim çok bir şey yoktu ama yine de "Bu kadar düşünceli ve duyarlı bir adam olma ya." diye dalga geçtikten hemen sonra şeytan modumu açıp ona döndüm. "Ha, hayatım?" deyip şirince sırıtarak altından ne çıkacağını beklemeye başladı.

"Yani, masana ben değil de beyaz giyinen başka bir hanım efendi gelse, onunla da mı evlenirdin?"

"O da yüzüme viski boşaltıyor mu?" diye sorduğunda kaşlarımı kaldırdım. "Farklı ihtimaller var yani?"

Kendisi için tehlike arz ettiğini fark edip şaka yapmayı bıraktı. Merdiven dolayısıyla onun yükseğinde kaldığım için üst bacağımı öptükten sonra "O akşam masama başka biri gelse, 'iyi akşamlar' diler, yollardım ama başka bir masada seni görsem, yine de yanına gelirdim." dedi. Kalbim heyecanlanırken "Gerçekten mi?" diye sordum. "Yüzüme viski boşaltmana rağmen seni gördüğümde masama davet ettim. Başka masada da görsem, ilgimi çekerdin."

"İlgimi çekmek mi? İlk görüşte âşık olurdum, yıldızlar patlardı, aklım başımdan giderdi, falan demek istedin herhalde?"

Gülerek "Evet, aynen öyle demek istedim yavrum." dedi.

Merdivenin üstünde olsam bile flört modumla sallanıp durmak isterken "Neden ilgini çekerdim?" diye sordum. Boyamaya devam ederken "Ne kadar güzel olduğunun farkında mısın?" diye sordu.

Dudaklarım sırıtıp dururken "Sadece o yüzden mi yani?" diye sorduğumda başını bana çevirip tavana yakın yüzüme kaşlarını kaldırdı. Ne dese, daha fazlasını istiyordum. Flört modumla sallanırken merdivenden düşecek gibi olduğumda sırıtışım durmak zorunda kaldı. Vücudum geriye doğru düşerken onun yanında endişe etmeme hiç gerek olmadığını, Poyraz'ın kolları vücuduma sarıldığında bir kez daha fark ettim. Elindeki boya fırçasını hızla bırakmış, beni tutmuştu. Ben ise küçük boya fırçasını bırakmadığım için omzundan sarkan elimde saçının arkası ve ensesi boya olmuştu. Gözlerimi kapalıyken yüzü hafifçe buruştu. Ensesindeki ıslaklığı hissediyor olmalıydı. Ben gülerken o da yavaşça gözlerini aralayıp güldü.

"Yine kocam, yine kahramanlıklar..."

"Ama sana..." dedikten sonra çenesinin ucuyla merdiveni gösterdi. "... çıkma oraya, demiştim bebeğim. Sen de 'ben bin kere boya yaptım, bir şey olmaz' dedin, hatta bana kızdın." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım ve gülerek "Aşkım bin kere yaptım ama gerçekten." dedim.

"Bir şey oldu ama." diye hatırlattığında şirince gözlerimi kırpıştırdım ve o da gülmeye devam etti. "O zaman bir ödeşelim hayatım." diyerek bir ayağını merdiven demirine yaslayıp kalçamı bacağının üstünde tutarken uzanıp duvardan bir parmak duvar çaldı. Parmağı bana doğru yönelirken gülerek kaçışmaya çalıştım ama kaçtığım yer de göğsüydü.

"Saçtan daha zor çıkar, benden söylemesi. Bence yüzünü kaçırma." dediğinde ellerimi yüzümün önünde tutarak yüzümü ona çevirip saçlarımı güvenli arkamda bırakırken "Mesela ne saçıma, ne yüzüme yapsan, öyle bir seçenek yok mu?" diye sorup kedi gibi baktığımda parlayan gözleri yüzümde gezinse de dilini sırıtan dişleri arasına yerleştirip başını onaylamaz bir şekilde salladı.

"O zaman şöyle..." deyip boynumu çevirirken dudaklarım çenesine sürttü. Fısıldayarak "Şuralara doğru." dediğimde eli hareketsiz kalmıştı. Şaşkın bir heyecanla gülüp "Ama hile, şike, dolandırıcılık, kasten yaralama falan her şeyi yapıyorsun şu an." dediğinde güldüm. Çenesini öptüğümde hala boyanın gazabına uğramamıştım. Aklı başka yerlere kaymıştı. Böyle giderse boya elinde kuruyacaktı zaten. "Kasten yaralama abartı oldu sanki."

"Yoo. Kalbim falan tekliyor şu an. Daha ne olsun?"

Boynunu da öpüp "Sen tabii istersen yine ödeşmeyi tercih et sevgilim ama benim başka önerilerim var." dediğimde yutkunduğunu bizzat duyacak kadar yakınındaydım. Boya fırçasıyla omzundan sarkmayan diğer elimi de boynunun ardından fırçaya uzattım. Boğuk bir ses tonuyla "Önerilerin kabul edildi." deyip boynuma yöneleceği sırada boya fırçasından aldığım boyayı çenesine, o şaşkın bir şekilde boynumdan çekilince de yanağına sürdüğümde kandırılmışlığın getirdiği hüzün ile baksa da birkaç saniye sonra o da güldü.

Elini yeniden duvara götürüp bu sefer direkt elini yasladı. Duvarda elinin izi çıkarken elini yaklaştırdığında yüzümü gülerek geri çeksem de "Gel, gel seveceğim." diyerek boyayı bulaştırmak üzere elini yaklaştırdı. Yeniden çenesine yöneldiğimde gülerek elini yanağıma getirdi. "Bu sefer olmaz güzelim."

Yanağımda ıslaklığı hissettiğimde yüzümü buruşturdum. O elini çekip yeniden duvara götürdüğünde bileğinden tuttum. Bacağının üstünde vücudum dengesizleştiği için o beni tutmakla ilgilenirken duvara elimi yapıştırıp ben de ona yöneldim. O 'yapma' diyemeden yanağını sever gibi elimi yaslamıştım bile. Elimi geri çektiğimde şimdi duvarda ve yanaklarımızda ellerimiz vardı.

Bir kolu belime sarılı boya kovasına eğileceği sırada tedirgin bir gülüşle "Çüş ama!" diyerek onu tutmaya çalıştım. Gülerek doğrulduktan sonra diğer kolunu da belime doladı. Merdivene yaslı bir bacağının üstünde sandalyede oturur gibi oturuyordum. Gözleri yanağımda gezindikten sonra duvara döndü. Ben de duvara baktım ve birbirine yakın el izlerimizin ne güzel durduğunu fark ettim.

"Bu kısmı boyamayalım." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Belki de bu oda ileride çocuğumuzun odası olurdu ve bu izler, mutlu bir evliliğin meyvesi olduğunu ona hep hatırlatırdı. Tabii biz de hatırlatmak üzere hep yanında olacaktık ama bazen izler, eşyalar ve kokular bazı duygular için benzersiz birer kanıt olabiliyordu.

"Başka ne olduğunu sordun ya, sahile gitmek üzere masadan kalkarken aynen böyle dengeni kaybettiğinde..." derken boynuma yöneldi. "... ben seni her zamanki gibi yine tuttum ve o sıra..." derken burnu boynuma değdi ve tenimi kokladı. "Teninin, saçlarının kokusu burnuma doldu."

O anları hala hatırlamıyordum ama belli ki Poyraz etkilenmekle kalmamış, bir hayli de hatırlıyordu. Burnu boynumu gıdıklarken gülümsemekle kalmayıp yanağımı başına yaslayarak kıkırdadım. "Tabii şimdi boya kokusu ağır basıyordur." dediğimde boynuma doğru güldü ve huylanmam arttı. Kıvranmama ek olarak boynumu da öpüp hafifçe geri çekildi. "Senin kokunu, her zaman ayırt edebilirim."

Gözleri, söylediklerine kefildi. Gülümseyen dudaklarımız birleşirken elimdeki boya fırçasını bıraktım. Kollarım boynuna dolanırken öpüşlerimiz derinleşti. Birkaç adım attıktan sonra duraksayıp başka yöne doğru bir adım attı. Dudaklarımız hafifçe aralandıktan sonra "Tüm duvarlar boyalı." dediğinde güldüm. Sadece bu oda değil, diğer odalar da boyalıydı. Diğer odaları boyacı boyamıştı. Yenisini aldığımız eşyalar boya işi bittikten sonra gelecekti, bazı eşyaları Poyraz'ın hâlihazırda olan eşyalarından kullanmak istediğim için sadece onlar vardı. Biz de otelde kalacaktık. Buraya gelmeden otele uğrayıp belirli aşk dolu anlar yaşamıştık ama şimdi tekrar yaşayabileceğimiz uygun ortam pek yoktu. Tabii, istersek bir şekilde yaratırdık.

Bakışlarımız yere döndükten sonra birbirimize baktık. Aynı anda başımızı onaylamaz bir şekilde salladık. Kucağında benimle ilerlemeye başladığında sarkan ayaklarımı ileri geri sallarken gülerek "Düğün gecemiz gibi oldu." dedim. 

Ne demek istediğimi anlasa da alayla "Düğün gecemiz böyle olsaydı, hatırlardım hayatım." derken odadan koridora çıktı. Şimdi bir araya gelip mutlu olduktan sonra birbirimizden uzak kaldığımız, hatta uzak kalmaya çalıştığımız zamanlar anlamsız geliyordu ama anlamlıydı. O zamanlar sayesinde böyleydik. Aşk ilmek ilmek işlemişti içimize.

Salonda kalan L koltuğa yöneldiği sırada dudaklarımız yeniden birleşti. "Ama koltuğu da kullanacaktık..." dediğimde duraksadı. Şimdi boya bulaştırmasak daha iyi olurdu. Dudaklarımız yeniden birleştiğinde muhtemelen lavaboya yönelmek üzere kapıya döndüğü sırada telefon çaldığında hafifçe geri çekildik. Poyraz sırıtarak "Biz bu aşamaları geçtik sanıyordum." dedi. Özgürce öpüşüp, birlikte olmadan önce araya telefonun girdiği çok an olmuştu. Biz kavuştuğumuzda ise evrenin bizimle başka derdi kalmamış gibi araya engeller girmemeye başlamıştı ama şimdi yeniden telefon çalıyordu.

"Olur öyle arada, nazar boncuğu." dediğimde kalçamı masaya yasladı. Masamızın da kaldığını hatırlarken sırıtışı genişledi. Çenesinin ucuyla masayı gösterdiğinde güldüm ve onay verir gibi başımı salladım. Israrla çalan telefonu arka cebinden çıkarttıktan sonra ekrana baktı.

"Duru arıyor."

O sessize alıp telefonu masaya koyarken "Aç bence, aklın kalmasın." dedim.

Çenemi öptükten sonra "Seninleyken, seninle sevişirken, sana bakarken, seni öperken, seni dinlerken aklım sadece sende oluyor." dedikten sonra yanağımı da öptü. "Gerçi sen yanımda yokken de aklım sende oluyor."

Yüzümü ona çevirdiğimde burunlarımız temas ederken dudaklarımız yeniden birbirine yöneldi. Biz yeniden derin bir şekilde öpüşmeye başladığımızda bacaklarımın arasına girip kalçamın iki yanından tutarak vücudumu masanın ucuna, kendisine çekti. Ellerimiz birbirimizin üstünde dolanırken telefon yeniden çalmaya başladığında dudaklarımız güçlükle aralandı. İlk çalışta görmezden gelip geri dönmeyi sonraya bırakabilirdi ama ikincisinde önemli bir şey olduğunu düşünmeye başladığı için telefonu masadan geri aldı.

Gözleri bana dönerken "Açayım." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Telefonu kulağına yasladığında dudakları tenimde dolaşıyordu. Nabzımız yükselmiş, vücutlarımız tanıdık anlara ve hislere ulaşmak üzere heyecanlanmıştı, bu sebeple temas etmemekte zorlanıyorduk.

Dudağı hafifçe boynumdan ayrılıp "Abicim ne diyorsun? Ne televizyonu?" diye sordu. Birkaç saniye sonra yüzü boynumdan eksildi ve gözleri gözlerime döndü. Bacağımı tutan eli, belime giderken beni yavaşça masanın üstünden indirdi.

"Ne oldu?" diye sorduğumda "Henüz bilmiyorum." deyip telefonu kapatmasa da kulağından indirdikten sonra üniteyi değiştirdiğimiz ve henüz gelmediği için yerde duran televizyonu açmak üzere masanın üstündeki kumandayı aldı. Televizyondan sonra Duru'nun bahsettiği kanalı da açtı. Ekranda Beril ve Koray'ı, adliye önünde magazincilere röportaj verirken gördüğümde elim alnıma giderken gözlerimi sıkkınlıkla kapattım. Allah bilir neler söyleyeceklerdi.

Gürültülerin arasından birisi baskın bir şekilde "Tek celsede boşandığınız söyleniyor. Yeni evlenmiştiniz, bu yüzden merak uyandırdı." denildiğinde nefesimi üfleyip gözlerimi araladım. Poyraz kolunu omzuma atarken gözleri televizyondaydı.

"Kim bu şerefsizin evlenmesini, boşanmasını merak etsin. Özellikle ayarlamış magazincileri." dediğinde hak verdim. Her türlü magazine, cemiyete konu olurdu ama böyle mahkeme kapısında röportaj talep edilebilecek kadar da merak uyandırmazdı.

"Sevim babaannenin de haberi yok herhalde, normalde izin vermezdi."

Poyraz telefonu cebinden çıkarttıktan sonra birini arayıp kulağına götürdü. O sıra Koray gelen sorulara yanıt vermeye başladığında dudağımı ısırdım. "Arkadaşlar üstüne konuşulacak çok şey yok. Ben bir hata yaptım. Sevdiğim kadından çok önemli bir gerçeği, onu kaybetme korkumdan gizledim ve bedelini ödedim. Gerçeği gizlemek dışında hiçbir hatam olmadı."

"Ne anlatıyor bu siktiğimin delisi?" dedikten sonra karşı taraf açmadığı için tekrar arayıp sinirle kulağına yasladı.  "Yakında onların boşanması da duyulur zaten, bağlantılar kurulur hemen. İlk benden duymuş olun. Evet, Ada Akyel ile aramızda bir şeyler geçti."

Poyraz elini omzumdan çekerken sinirle inledi. Pencereye yaklaşırken telefonu açan kişiye "Yayını kes hemen. Geri çekilmesini sağla magazincilerin." dedi. Koray o sıra konuşmaya devam ediyordu. Poyraz da bir anlığına televizyona baktıktan sonra sinirle nefes alıp yeniden pencereye döndü. "Hemen!"

"Birkaç senelik bir birlikteliğimiz oldu. Ben onu sevgi ve saygıyla ardımda bırakmak isterken, kendisi aklınca benden intikam almak için gelip kuzenimle evlendi. Ne kuzenimi, ne de sevdiğim kadını üzmemek için sessiz kalmaya, hatta kuzenimi ondan kurtarmaya çalıştım ama elimden bir şey gelmedi."

Sevim babaannenin haberi olabilirdi. Poyraz'ı değil, beni karalama çalışmasıydı. İntikamı sadece benim almak istediğimi söylüyordu. Hatta Poyraz'ın da benden boşanacağını, yakında duyulacağını söylüyordu. "Lan hadi! Kessenize yayını."

Magazinciler, kulaklarındaki cihaza bilgi gelmiş gibi birbirlerine bakarken izlediğimiz kanalın kamerası başka yöne döndü. "Ada Akyel, kuzenimi kandı..." derken yayın kesildiğinde sıkkın bir nefes alıp bakışlarımı Poyraz'a çevirdim.

"Buna ilişkin internetteki her paylaşıma müdahale edin. Buna dair herhangi bir gazetede tek bir haber görmeyeceğim. Anlıyor musun?" dedikten sonra telefonu kapatıp odanın bir ucuna fırlattı. Elleri ensesine gittikten sonra sinirle yüzüne getirip ovuşturmaya başladı. Ellerinin altında küfürler mırıldanıyordu ama sessiz söylediği için tam olarak duyamıyordum.

"Poyraz?"

Ellerini yüzünden çekip hızla bana döndü. Bana doğru yakınlaşırken "Güzelim, halledeceğim. Tamam mı? Güven bana. Gerekirse bunu çamur savaşacağına çevireceğim ama halledeceğim." dediğinde açtığı kolları arasına girdim.

Saçımı bir sürü kere öptükten sonra çenesini başıma yasladı ve yeniden "Halledeceğim." dedi. Ellerinden geldikçe paylaşım kaldırtsalar bile izleyenlerin zihninden de silemezlerdi, her paylaşıma da ulaşamazlardı. Bir noktada bu konuşulmaya ve duyulmaya devam edecekti. Soruların devamı da gelecek gibiydi. Zaten bir süredir sessiz kalması hayra alamet değildi.

"Sorun değil." dediğimde saçlarımı seven elleri duraksadı. Yüzümü hafifçe geri çekip gülümsedim. "Gerçekten, sorun değil."

Kendisini suçlu hissediyordu. Aslında onluk bir şey yoktu. Koray bizzat benim eski sevgilimdi. Sadece Poyraz için değil, benim için de benimle uğraşıyordu. Sadece son hamlesinin, Koray'ı daha da kudurttuğunu bildiği için kendisini suçlu hissediyor olmalıydı ama gerek yoktu. Göze alamayacağım bir hasar değildi. En azından artık bizi ayırmaya çalışmıyorlardı. Yapamayacaklarını fark etmişlerdi. Böyle rahatsız edip huzursuz ederek uğraşıyorlardı.

"Sorun." dedi. Elleri yanaklarıma geldi. Gözleri bana bakıyor olmasına rağmen öfke doluydu. Böyle anlarda bile sevgi parıltılarını görürdüm ama yine de öfkesi beni tedirgin etmişti. İpleri elinden kaçırmasını istemiyordum. Öfkeyle kalkıp zararla oturmamalıydı.

"Poyraz gerçekten konuşulur, konuşulur ve biter..."

"Benim güzelim, benim canım..." derken gergin yüzü, yüzüme yaklaşmış, baş parmakları tenimi seviyordu. "Kimse benim karımı karalayamaz."

"Biz gerçekleri biliyoruz..."

Koray'dan gerçekten intikam almak istemiştim ama sadece olayın bu kısmı anlatıldığında hikâyenin kötü karakteri oluyordum. Oysa Koray beni, Beril'le aldatmıştı. Kuzeninin eski sevgilisiyle. Üstelik miras için. Biz Poyraz'la sonrasında tanışmış, bize yaşatılanlardan intikam almak ve mirası onlara bırakmamak için anlaşmıştık. Benim Poyraz'ı kandırdığım falan yoktu. Koray ise benimle ilişkisinin normal bir şekilde bittiğini, sonrasında Beril'e aşık olduğunu, benim ise hazmedemeyip intikam almak için kandırarak kuzeniyle evlendiğimi iddia ediyordu. Annemlerin bir hayli canı sıkılacaktı, Poyrazlar, Hayat yengesinin magazine uçurduğu haberler ile ara ara gündem olmaya alışıktı ama onlar da bu kadar saçma bir haberle gündem olmamış olmalılardı. Annemlerin ise alışık olduğu şeyler değildi. Artık, ismini unuttuğumuz akraba bile arama ve sorma hakkını kendinde görürdü.

"Sevgilim..." deyip beni susturduğunda stresten yanağımı kemirmeye başladım. Zaten içinde sönmemiş bir öfke vardı, Koray da düzgün durmuyordu. "... beni durdurma."

"Ama hayatım bu böyle nereye kadar gidecek? Sen ona, o sana, sen ona?"

"O pezevenk yenildiğini kabul edip adam akıllı durana kadar." dediğinde omuzlarım sıkkınlıkla çöktü. "Bence bırakalım, ne halleri varsa görsünler. Bırak tüm taşlarını döksünler. Yapacakları bir şey kalmayacak."

"Şuraya..." deyip bir elini yanağımdan çekip televizyonu gösterdi. "... çıkıp seni değil, beni kötülese bu söylediğini kabul edebilirdim ama..." dedikten sonra elini yeniden yanağıma getirip başını onaylamaz bir şekilde salladı.

"Döktükleri taşlar sana değmeyecekti. Bunu sana yapmayacaktı." dedikten sonra ellerini yanağımdan çekti. Yüzünü, yüzümü ve saçını gösterip "Gel canım temizlenelim, çıkalım buradan." dedi. Muhtemelen gidip durum ve hasar değerlendirmesi falan yapması gerekiyordu. Elimi tuttuğunda ardından ilerlerken derin bir nefes alıp ciğerimde nefes bırakmayana kadar üfledim. Olan bana olmuştu ve önemli olmadığını, kaldırabileceğimi söylüyordum ama o kabul etmiyordu. Kabul etmek istememesini anlıyordum ama Koray git gide sınırsızlaşıyordu ve bu da beni tedirgin ediyordu. Koray hasta bir ruha sahip gibiydi ve gerçekten durabileceği bir nokta var mıydı, bilmiyordum. Bana kendimi yakmak pahasına sizin de mutlu olmamanızı sağlayacağım, demişti...

**

Arabama yöneleceğim sırada Beril'le göz göze geldiğimde kaşlarım çatılırken sinirle güldüm. Ben arabama, o da bana yaklaşırken "Defol git manyak karı." dedim.

"Öyle yapacağım zaten." dediğinde kapıya giden ellerim duraksarken yanıma varan Beril'e döndüm. Kaşlarım kalktığında saçlarını kulaklarının arkasına sıkışırdı. "Ben bu kadar manyak bir kadın değilim Ada."

Alayla gülüp vücudumu ona çevirdikten sonra sol kalçamı arabaya yaslayıp "Öyle mi?" diye sordum. Kollarımı göğsümde birleştirirken "Hiç belli olmuyor." dedim.

"Sizin ayrılmayacağınızın farkındayım." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "Biraz geç bastı ama..." deyip sırıttım. "... sonunda anlamana sevindim."

"Yalan değil, Poyraz'ı geri istedim. Daha doğrusu, senin yerinde olmak istedim. Çünkü ben bizim ilişkimizi değil, sizin ilişkinizi istedim. Poyraz kibar, düşünceli bir adamdır ama aynı zamanda âşık bir adam da olabildiğini senin sayende gördüm. O haliyle geri istedim ama bana gelse öyle olmayacağını da zamanla fark etmeye başladım."

Ben sessiz kalırken o yaşlı gözlerini sildi. Biraz önce annemlerin yanından çıkmıştım, bu hafta dördüncü ziyaret edişimdi. İlk defa Poyraz'sız gelmiştim. Haftanın başında birkaç, bağımsız magazinci annemlerin kafesine kadar gelmeye had bulmuştu. Üniversite günlerim, bazılarının sessiz ama meraklı bakışları altında geçiyordu. Paylaşımlara açılan davaların bilerek gündeme getirilmesi sebebiyle çekinildiğinden henüz kimsenin sözlü baskısına uğramamıştım. Zaten öyle bir şey olsa Poyraz'ın neler yapabileceğini tahmin edemiyordum. Muhtemelen Sevim Akyel'den genine aktarılan 'hayat mahvetme' özelliğini çıkarıp o kişiye kullanmaya başlardı.

Annemler, ne bana ne de Poyraz'a kızgın değildi. Haliyle, olanlara canları sıkkındı. Konuşulmak, kızlarının konuşulması hoşuna gitmiyordu. Koray'ı bulup boğazını sıkmak istiyorlardı ama Koray da, Ogün gibi ortalığı karıştırdıktan sonra yok olmuş, oluşan hasarları izliyordu.

"Hatta, Şile'ye Poyraz'ı geri kazanmak uğruna bile geldim. O anından faydalanıp..." dedikten sonra yüzü buruştuğu için gözlerini kaçırıp gözyaşlarını sildi. 'Bu ne böyle?' yüz ifadesi ve buruşukluğuyla ona bakıyordum. Gözyaşları samimi duruyordu ama yaptıklarından sonra gardım sapasağlam üstümdeydi.

Söylediğini fark ettiğimde kaşlarım daha da çatıldı. "Saatlerce bekledim. Sen arabana dönmedin, onunla kaldın."

Koray'ın şantajı dolayısıyla Poyraz'dan ayrılmaya gittiğim gün, ben Poyraz'ı, Koray'ı sevdiğimi iddia ederek bıraktıktan sonra o halinden yararlanarak birlikte olmaya çalışmak üzere Şile'de olduğunu söylüyordu... Yaşanmamış ve yaşanamayacak bir ihtimal olsa da vücudum gibi nefesim de bir anlığına titredi. Poyraz, başkasını sevdiğime inansa bile ardımdan Beril'le birlikte olmazdı. Kaldı ki başkasını sevdiğime de inanmamıştı. Benim de tahmin ettiğim bir durumdu, muhtemelen bakışlarım, gözyaşlarım, her zerrem onu sevdiğimi bas bas bağırırken buna inanması mümkün değildi ama ne yapacağımı bilememenin getirdiği çaresizlikle denemiştim. Sevim babaannenin yapabileceklerini dinledikten sonra aynı öfkeyle Poyraz'ın da hayatını mahvetmesini istememiştim ama anlamıştım, hiçbir şey hayatını bensiz kalmak kadar mahvedemezdi.

"İğrençsin." deyip arabanın kapısını açacağım sırada "Lütfen dinle." dedi ve nefesimi üfleyerek durdum. "Kötü şeyler yaptım evet. Ama gerçekten bu raddeden sonra da Poyraz'ı isteyecek kadar manyak değilim."

"Allah Allah? Ne zamandan beri? Çünkü çok yakında magazincilerin karşısında yalan yanlış konuşuyordunuz?"

"Koray beni tehdit ediyor." dediğinde kaşlarım kalktı. "Sevim Hanım ile hayatımı karartmak konusunda. Şile'de, sen o evden çıkmadığında ben vazgeçtim. Açıkçası yoruldum da. Akyel ailesi biraz garip bir aile ve bu karmaşadan çıkmak istedim. Mirasın falan da bize kalacağı yoktu ama Koray, onun işine yaramam konusunda çok ısrarcı."

Gözlerim irileşirken burnunu çekip başını onaylar şekilde salladı. "Sen iki sene sevgili kalmışsın, huyunu suyunu benden iyi biliyor olmalısın ama belli ki bazı yönlerini görememişsin. Koray gerçekten hasta, manyak biri. Yan yanayken de ara ara fark ediyordum ama yanından ayrılmak istediğim an tavrı, her şeyi değişti. Oraya çıkıp o böyle konuşurken yanında durmam için beni zorladı. Başka neler isteyecek bilmiyorum ama kafayı yemiş durumda."

Huzursuzluk vücudumu sararken "Benden yardım mı istiyorsun?" diye sorduğumda yeniden burnunu çekti. "Aslında Poyraz'dan istiyorum ama görüşmek istesem benimle asla görüşmeyecek, biliyorum. Arada sen olmadan, senin haberin olmadan beni dinlemez. Bu yüzden direkt sana geldim. Koray'dan kurtulmam lazım."

**

"Karıcım beni delirtme."

Kısa ve net.

Beril'in söylediklerine karşı ne yapabileceğimize dair kafa patlatıyorduk ve fikrimi pek beğenmemişti. Tamam hoş bir fikir değildi ama Koray manyağının düşebileceği bir fikirdi. Koray'la görüşmek istediğimi söylesem Koray kabul eder gelirdi ve onu konuşturup söylediklerini kayda alabilirdim. Poyraz'a da 'yakınlarda olursunuz' demiştim ama tabii bu fikrin Poyraz için allanıp pullanacak hiçbir tarafı yoktu.

Şirince sırıtıp "Tamam kocacım." dedim.

Batu "Ben konuşmaya çağırsam?" diye sorduğunda güldüm. "Sen ne vasıfla?"

"Ben karşı konulamaz bir adamım." dediğinde gülüşüm arttı. Benim söylediklerimle gerilmiş bir şekilde elindeki kalemi çevirip duran Poyraz bile hafifçe gülmüştü.

Kenan "Sen git Yeşim'i konuşmaya çağır." dediğinde Batu dudağını büzüp omuz silkti. "Kanki o biraz karşı koyabiliyor ya..." diye sızlandığında gülsek mi gülmesek mi bilemedik. O gülünce rahatlayıp biz de güldük.

"Ben telefonla arasam? Öyle kayda alsak?"

"Ada..." dediğinde bakışlarım Poyraz'a döndü. İsmimle sesleniyorsa sorun büyüktü. Kaşlarım kalktığında yine de "... cım..." diye ekledi ve dudaklarım kıvrıldı. "Konunun sağından, solundan, ötesinden, berisinden bir kere daha kendini çıkartma, tamam mı hayatım? Bu konuyu seni, o aşağılık orospu çocuğunun oyunlarına alet ederek çözeceğime, Koray'ı alıp şu kattan aşağı atar, öyle çözerim. Anlatabiliyor muyum?"

Hep birlikte gökdelenin en üst katlarından biri oluşumuza baktık. Poyraz "Evet." dediğinde oldukça anlayarak başımızı onaylar şekilde sallayıp birbirimize döndük ve o da pencerenin önünden oturma grubuna yönelip yorgunlukla kendini koltukta yanıma bıraktı. Gerçekten paylaşım, yeni haber, hiçbir şey yapılmıyordu. Hemen müdahale ediliyordu. İnsanların zihninden de silebilse, silecekti. Bu konuda ona minnettardım. O yayına habersiz yakalanmıştık ama geri kalan süreci çok titizlikle yönetmişti.

"Tamam ya, özür dilerim. Öyle aklıma başka bir şey gelmediği için..." diyerek kolunu tutup omzuma attığımda elini ovuşturduğu alnından çekip gözlerini bana çevirdi ve ne yaptığıma baktı. Kendi kendimi kolunun altına sokup ona sarıldığımda git gide kıvrılan dudakları hafifçe güldü ve o da bana sarılıp saçımı öptü.

Poyraz "Aklıma bir şey geldi." dediğinde Kenan gülerek "Karın ilham verdi herhalde." dedi. "Canım karım sinirimi bozmaya biraz olsun mola verdiğinde zihnim berraklaştı." diye söylenip yüzünü bana doğru eğdiğini başıma yaslı çenesiyle hissettiğimde hiç oralı olmayıp duymamış gibi ona sarılmaya devam ettim.

Batu "Sana diyor." dediğinde huzurla kapattığım gözlerimi aralayıp karşı koltukta oturup sırıtarak bize bakan Batu'ya 'ne var?' der gibi kaş göz yaptım. Poyraz'ı gösterip "Sana laf attı." dedi. Duyduğumun o da farkındaydı ama oralı olmama çabama gölge düşürüyordu.

"Sağ ol ya. Hiç farkında değildim." diye söylendiğimde güldü. Sırtını koltuğa yaslayıp "İyilik yapmayı severim." dedikten sonra gülüşü azalırken ekledi. "Yeşim'i de severim."

Kaşım kalktığında, sessizliğe bakılırsa Poyrazların da kaşı kalkmış olmalıydı. "Öylesine bir bilgi." dedikten sonra iç çekerek pencereden dışarıya baktığında üzgün bir şekilde dudağımı büzdüm. Yakınındaki Kenan da omzunu sıvazladı. "İnadı bıraksan, çözeceğiz derdini."

"İnat değil kardeşim. Gitsem, kabul etmeyeceğini biliyorum. En az yüz kere beni reddedip üstümde tepinmeden içindeki hırs bitmeyecek. Bizden olmazdı zaten. Baştan biliyorduk. Biz hırsını, inadını birbiri için yenebilenlerden değiliz." derken hala dışarı bakıyordu. Birkaç saniye sonra Poyraz'a bakıp "Beni atsana asıl ya." diye pencereyi gösterdi. "Valla bak, sevaba girersin."

Poyraz "Bana, 'sen kendi kendini attın şuradan' demiştiniz." dediğinde Batu duymazdan geldi. Batu'ya, "Sana diyor." dediğimde gözlerini devirse de hafifçe güldü. Poyraz'ı gösterip "Sana laf attı." dediğimde benim gibi "Sağ ol ya. Hiç farkında değildim." dedi. Şirince sırıtıp "İyilik yapmayı severim." dedim. "Benden sana bir iyilik daha, Yeşim'i bilmiyorum ama sen sevenlerdensin. Yani hırsını da inadını da yenebilirsin."

Poyraz saçımı öptüğünde Batu, orta sehpaya bakarak söylediğimi düşündü. Bir süre sonra gözlerini kırpıştırarak ana dönüp "Aman neyse, şimdi konumuz bu değil." dedi.

Kenanlar itiraz edecekken hızla araya girdi. "Neymiş fikrin?" diye sorduğunda başımı göğsünden kaldırdım ve bakışlarımız Poyraz'a döndü.

**

"Emin miyiz?"

"Dilersen sen gelme güzelim ama yanımda olman daha iyi bir izlenim bırakır." dediğinde başımı onaylayarak dışarı baktım. Bu sefer röportaj veren biz olacaktık. Görmezden gelmek, yayınlananları kaldırtmak, bir nebze olanları kabul etmek ve sadece seslerin kesilmesini istemek gibi olmuştu. Şimdi ise Koray'ın ses kaydı sosyal medyaya servis edildikten hemen sonra biz röportaj verecektik. Şirketin giriş katındaydık. İçerisi gözükmeyen camların ardından, dışarıda bekleyen magazincileri izliyorduk. Batu da yanımızda paylaşılan ses kaydını yeniden dinliyordu. Poyraz, Koray'la görüşmüştü. Durması ve tekrardan röportaj verip olanları düzeltmesi, kendisini yalanlaması karşılığında şirketteki çoğunluk payı kendisine devredeceğini söylemişti. Tabii sadece söylemişti. Koray'ın, kazandığını düşünmesini istemişti. Poyraz'ın kendisi gibi belden altı vurmayacağını düşünüyordu. Poyraz bunu sadece, yalıyı ve çoğunluk payı kendisine devrederek yapmıştı, bunu da öğrendikleriyle çıldırarak yapmıştı. Normal şartlar altında açık dövüşen biriydi. Yine açık olduğunu sanmasını istemişti. Teminat olarak yalıyı devretme vaadiyle sözleşme yapmışlardı. Açıkçası sözleşme de geçerliydi, sadece sözleşmeye konu taşınmaz, bahis olunan, yıllarca oturdukları yalı değildi. Yanından bile geçemeyecek, boş bir alandı. Koray aptalı sözleşmede yazan ada parsel numaralarını teyit etmemişti. İl, ilçe, mevkiinin tuttuğunu görünce ada parseli kontrol etmemiş olmalıydı ki çıkıp istediğimiz gibi röportaj vermişti.

Poyraz, Beril'e yardımcı olacaktı. Sevim babaannelerin onun yapmaya çalıştığı her şeyde taş olup önünü kesme çabası karşılığında Poyraz Akyel olarak gücünü öne koyacaktı. Nasıl ki Asude annenin boşanmak istemesine, Duru'nun Fırat ile görüşmeye devam etmesine bir şey yapamıyorlar, Beril'e de yapamayacaklardı ama sırf zor duruma düştü diye de bize yaptıklarını unutmamış, karşılığında bir şey istemiştik. Söylediğine göre onun önünü açmamız ihtimalinde buralardan gidecekti.

Hal böyle olunca, Koray çıkmış, ortada benim ondan intikam almak için kuzeniyle kandırarak evlenmem gibi bir durumun olmadığını, sadece eski sevgili olduğumuzu, bunu da karısından gizlediği için boşanmaya yol açtığını dile getirmişti. Poyraz, eski sevgili olduğumuzu gizlemesini istememişti. Yarın öbür gün Koray elindeki fotoğraf ya da başkaca şeyler ile kanıtlama çabasına girebilirdi ve şimdiden önünü kesmek istemiştik.

Batu'nun dinlediği ses kaydına dikkat kesildim.

Beril "İstediklerini yaptım." diyordu. "İstediklerini de aldın, bırak artık ben gideyim."

"Gidemezsin bebeğim. Ben hala istediklerimi almadım. Ada'yı geri istiyorum ve sana ihtiyacım olacak."

Poyraz yeniden duymasın diye Batu sesini kıstı. Tam röportaj öncesi yeni bir sinir krizine girmesine gerek yoktu. Beril'den sadece Koray'ı konuşturmasını istemiştik. Yanlış bir şey söylediği kısımları kırpacaktık ama hiç kırpmamız gerekmemişti. Şansımıza her cümle, bizden yana çıkmıştı.

"Ada'yı karalamak için atıp tuttuktan sonra sana geri döner mi sanıyorsun? Bırak artık şu kadını. Ayrıldınız bitti, kadın sonra gitti başkasıyla evlendi, ona âşık."

"O Poyraz'ın elinden her şeyi aldığımda, Ada da yenilmiş bir adamın yanında değil, benim yanımda duracak."

Beril "Sen gerçekten hasta bir manyaksın. Seni hastaneye yatırmaları lazım. Senin tedavi olman lazım!" dediğinde Koray bileğinden tutmuş olsa gerek acıyla inledi. "Sana kaç defa benimle düzgün konuş, dedim. Sana yapabileceklerimden korkmuyor musun? Senin hayatını mahvederim, duydun mu beni? Attığın her adıma taş olurum! Adalara ne yapıyorsam, sana da yaparım, hatta daha fazlasını yaparım. Sen güçsüzsün, korunmasızsın!"

Beril "Bırak!" dediğinde kolunu kurtarmaya çalışıyormuş gibi sesi boğuk çıkmıştı. Yüzüm buruştu. Beril dâhil kimsenin Koray'a maruz kalmasını istemezdim. Beril de Koray'ın mağdurlarından biri olmuştu resmen.

"Bırakmam! İşime yaramaya devam edeceksin. Daha çevirmek istediğim çok dolap var."

Ses kaydı burada sonlanıyordu çünkü, her ihtimale karşı yakınlarında duran Kenan ve Batu, Koray'ın Beril'in kolunu tutmasına müdahale etmişti. Buraya kadar, Koray'ın manyaklığı ve güvenilir biri olmayışı yeterince belli oluyordu. Böylelikle sonradan çıkıp ne derse desin, itimat edilmeyecekti. Muhtemelen röportaj bittiği gibi Poyraz Koray'ı dövmeye gidecekti. Sözleşme imzalanmadan önce bir tur dövdüğünü de biliyordum.

"Hadi güzelim."

Poyraz'ın yönlendirmesiyle şirketten çıktık. Magazinciler güvenlikleri aşmak ister gibi hareketlendiklerinde onlara doğru ilerliyorduk. Gerildiğimi fark ettiğimde elimi tutan eli, güven vermek ister gibi hafifçe sıktı. "Ben konuşacağım zaten, merak etme." dediğinde başımı onaylar şekilde sallayıp gülümsedim. O da bana gülümsedi. Göz göze gülümsediğimiz gibi gerginlik vücudumdan akmaya başladı.

Magazincilerin karşısına geçtiğimizde onlarca mikrofon bize uzanırken sorular sorulmaya başladı. Derin bir nefes alıp bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. İlk gürültünün bitmesini beklerken başını onaylar şekilde sallayarak soruları dinliyordu. İşi ve soyadı gereği ilk defa mikrofonların ve kameraların karşısına çıkmıyordu ama ben pek alışkın değildim. Gerçi evlendiğimizden beri gerek düğün fotoğraflarımız, gerek sağda solda bizden habersiz çekilen fotoğraflarımız servis edilmişti. Şimdiye kadar hiç müdahale gerektiren bir fotoğraf olmamıştı. El ele yürürken ya da sarılırken çekilmiş fotoğraflardı.

Poyraz gülümseyip elini sesleri bastırmak ister gibi hafifçe salladığında magazinciler sormayı bırakıp cevapları duyma umuduyla mikrofonu biraz daha uzattılar. Gözleri aramızda geziniyordu.

"Evet, ilginiz için teşekkür ederiz." dedikten sonra gülümseyişi silindi ve daha gergin bir ifadeyle konuşmaya devam etti. "Maalesef tatsız bir durum yaşadık. Neyse ki çok geçmeden, bazı şeyler sizlerin gözü önünde de açığa çıktı. Bu Koray Akyel'in ailemizi ilk zor durumda bırakışı değil ama bu sefer durum farklı tabii. Sizlerin önünde..." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Vücudunu da hafifçe bana çevirdikten sonra kenetli elimizde, elimi parmaklarımın altından tutar şekilde kaldırıp dudaklarına götürdü. Elimi öptükten sonra bir hafta boyunca yaptığı gibi gözlerimin derinlerine bakarken içten bir şekilde "... karımdan özür dilerim." dedi. Ben gülümsediğimde, o da hafifçe gülümsedi ama sıkkın olduğunu biliyordum. Buna maruz kalmam hiç hoşuna gitmemişti. Bana zarar verebilecek herhangi bir şeye, yolda ayağıma takılan bir taşa, çarptığım bir kapı pervazına bile yetişemezse kendisini kötü hissediyordu.  "Kuzenim demeye utandığım bir adamın, biraz da bana olan hırsı sebebiyle karıma bu denli yakıştırmalarda bulunmasını hiç istemezdim."

Bakışları hala üstümdeyken kızarık gözlerim eşliğinde başımı onaylar şekilde salladım. Tek sebebi o değildi, bir hafta boyunca da söylemiştim. Kendisini suçlamaktan vazgeçmeliydi.

"Başından beri biliyordum. Eşim beni hiçbir zaman kandırmadı aksine peşinde de bir hayli koşturdu." dedikten sonra gülümseyişi genişledi. "Bu aşka ilk ben düştüm, o da ne mutlu bana ki yanıma uzandı, tüm olay bu."

Gözlerim dolu dolu gülümsedim. Söylenilenlerden çok bu bakışlarımız ve gülümsemelerimiz, benim Poyraz'ı kandırmadığımı insanlara kanıtlıyor olmalıydı. Onun da ara ara deyişiyle kalbini çaldığım doğruydu, hatta bir cadı misali onu büyülediğim de doğruydu ama onu kandırmamıştım. Çıkıp yeniden açıklamasıyla da, sosyal medyada dolaşan ses kaydıyla da belli olduğu üzere Koray, iftira atmıştı. İftira attığının kanıtlanmasının yanı sıra ne biçim bir manyak olduğu da kanıtlanmıştı. Böylelikle bizimle artık saygınlık bakımından da uğraşamayacaktı. Söylediklerine kimse inanmayacaktı. Çıkıp da kandırma yok ama intikam için evlendiler, hepimiz miras için evli kaldık, vesaire diyemeyecekti. Uslu da duracağını sanmıyordum ama biz şimdi olduğu gibi kenetli ellerimizle her şeyin üstesinden gelirdik.

Biz bu deveyi güderdik.

185

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!