BÖLÜM 37
Bölüm şarkısı:
♫ The Mamas & The Papas California Dreamin' ♫
♫ Chris Isaak - Wicked Game ♫
♫ Ludovico Einaudi - Pathos ♫
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum
İyi okumalar dilerim ^^^^
**
Poyraz, ardında bıraktığı ailesinin, belki de eski ailesinin şaşkın ve dehşete düşmüş bakışları eşliğinde ağır ama güçlü adımlarla salon çıkışında bekleyen bizim yanımıza gelirken gözleri gözlerimdeydi. Bu bakışı unutabileceğimi sanmıyordum. Onlara sırtını döndüğü gibi yeniden kızaran gözlerine bulutların düşmesine hala müsaade etmiyordu. Söylediği gibi, henüz kapımızı kapatıp bir arada kalamamıştık ama bakışları, okumasını bilenler için hissettiklerini özetliyordu. Aylar içerisinde okumasını öğrenebildiğim bakışlarını, yıllar boyu ailesi okuyamamıştı. Söylediği gibi, kimse onun için hiçbir şey yapmamıştı. Bilen, bilmeyen herkes susmuş, babaannesine boyun eğmeye devam etmişti. Babaannesi onu kendisine minnet etmeye mecbur bırakmış, Poyraz da seneler boyu onu zaafı bilmişti. Anne ve babasının terk ettiği bir adam için, onu hiç terk etmeyen kişiydi babaannesi. Sadece bunun yükü altında bile ezilmiş, o da babaannesine sözünün üstüne söz söylemeyenlerden olmuştu. Şimdiye kadar, bana kadar. Benimle birlikte, bana olan sevgisinin, bana duyduğu minnetin yüksekliğiyle ve asıl zaafına dönüşmemle birlikte, babaannesine başkaldırmaya başlamıştı. Şimdi ise zaten minnet etmesi gereken hiçbir şey olmadığını öğrenmişti. Babaannesi ilk günden, bugüne, Poyraz'ın hayatıyla bir piyonmuş gibi oynamıştı. Onu kendisine mecbur bırakmış, yine de onun yanında maddi güç haricinde olamamıştı. Torununa dair tek bildiği onun Poyraz Akyel olmayı sevdiğiydi ama Poyraz Akyel'in kim olduğunu bilmiyordu. Poyraz Akyel, güç, para, başarı ve soyadından ibaret değildi. Poyraz Akyel, şimdi kızarık kahverengileri gözlerimdeyken, uğruma gücünü, parasını, başarısını ve soyadını bırakabilecek bir adamdı. Defalarca kanıtlamıştı. Ona verilenlere değil, onun kazandıklarına değer veriyordu. Annesine bile hala değer veriyordu. Babaannesine karşı korumak istediklerini sıralarken annesini de dile getirmişti. Ne yazıktır, öz babasını değil, kan bağı olmayan üvey annesinin ismini de söylemişti. Üstelik üvey annesi, susanların arasında olsa bile, yine de.
İsmini zikretmekten son anda vazgeçtim. Sesim titreyecekti, sesi titreyecekti, ağlamaya başlayacaktım, ağlamaya başlayacaktı. Güçsüzlüğü değil, gücü olmak için uzattığı elini tuttum ve bizi merdivenlere yönlendirdi. Sadece bu akşam değil, günlerce hatta haftalarca hiçbir şey konuşmadan ona sarılmak istiyordum. Gerçekleri bir süredir ben de biliyordum. Bildiğimi biliyor muydu yoksa benden mi öğrenecekti, bilmiyordum. Yakın zamanda da olsa, öğrenmeme rağmen ona söylemeyenlerden olduğum için öfke ve kırgınlık okunu bana da çevirir miydi, onu da bilmiyordum ama Saliha Hanım sakladıysa bile, ben bildiğimi saklamayacaktım. Bugüne kadar Poyraz'a da bana da birçok şey olmuştu, bazıları ailemiz, bazıları arkadaşlarımız, bazıları hayat yüzünden olmuştu ama bize olan her şey sadece ve sadece bizim yüzümüzden olmuştu. Bizim yanlış tercihlerimiz ya da birbirimizden sakladıklarımız yüzünden. Tek başına Koray'ın, Ogün'ün, Beril'in ya da Betül'ün gücü hiçbir zaman yetmemişti, her kavgamızda ya da uzaklaşmamızda biz de onlara yardımcı olur gibi davranmıştık. Artık öyle yapmayacaktım. Bugün itibariyle bitmişti. Poyraz'ın ailesi her şeyi öğrenmiş, benim ailem öğrenmek üzereydi ve Korayların bu konuda tehdit edebileceği hiçbir şey kalmamıştı. Yanlış anlaşılmalar ya da ara bozma çabaları da artık tesir etmezdi. Bugün Poyraz ne zaman toparlayacağına emin olmadığım ama ne kadar gerekirse o kadar sarılacağım bir çökkünlüğe girmişti, onun haricinde kalan tüm engeller ve tehditler kalkmıştı. Sevim Akyel, artık eski gücü ve kudretine sahip değildi. Belki soyadıyla hala öyleydi ama Poyraz'ın gözünde ve kalbinde, o gücünü kaybetmişti. Poyraz'ı kalbinde olmayan kimse yaralayamazdı.
Duru ve Asude annenin odasının olduğu kata geldiğimizde Poyraz, üst merdivenlere yönelmeden duraksayıp ardına döndü. Ardında, Duru da annesi de telaş ve ne söyleyeceğini bilemeyerek onu takip ediyordu. "Siz de birkaç günlük eşya hazırlayın. Onlar gittiğinde dilerseniz burada yaşarsınız ama onlar gitmeden burada kalmayın."
"Abi..."
Duru, elini Poyraz'ın koluna götürdü. Sarılmak istiyormuş gibi görünüyordu ama Poyraz kardeşinin elini sıvazlayıp aralarında indirdikten sonra bırakmadan teşekkür eder gibi sıktı. "İşiniz bitince kapıda bir araya geliriz." dedikten sonra Duru ve annesinin başka bir şey söylemesine müsaade etmeden beni üst merdivenlere yönlendirdi. Eski odamıza gidene kadar sessiz kaldık. Gözlerim arada Poyraz'a dönüyordu. İleri doğru bakıyordu. Gözleri kısılmış, kaşları hafifçe çatılmış haldeydi. Muhtemelen öğrendiklerini tekrar tekrar düşünüyor, aşağıda dışa vurduğu hislerini ise tekrar tekrar yaşıyordu. Anda değil, anılarında gibiydi. Ezbere ilerledikten sonra kapıyı açtı. Odamıza girdiğimizde sıkkın bir nefes alıp ardımızdan kapıyı kapattım ve Poyraz'a döndüm.
"Canımın içi, yanımıza almak istediklerini seç, çalışanları çağıralım indirsinler. Araba ayarladım, bizim evimize götürecekler."
"Peki." dedikten sonra hareket etmeden ona bakmaya devam ettiğimde bakışlarını bana çevirdi. "Şimdi değil mi?"
Burukça gülümseyip "Şimdi değil." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "Tamam, ama bir şey söylemek istiyorum." dediğimde dolu gözleri üstünde kaşları kalktı. "Seni çok seviyorum."
Buruk gülümsemesi genişlerken gözyaşları kaçmak üzereymiş gibiydi. Elimi tutmayan elini, yanağıma getirirken iç çekti. "Asıl ben..." dedikten sonra yüzlerimizi yakınlaştırdı. Alınlarımız değerken gözlerimiz kapandı. "... seni çok seviyorum."
"Hep seveceğim." dedikten sonra koy vermesini istemesem de dudaklarına yavaş bir öpücük bıraktım ve fısıldadım. "Hep yanında olacağım."
O da beni geri öperken derin bir nefes aldı. Dudaklarımıza gözyaşlarımızın tadı değdiğinde benim de ellerim yanaklarına gitti ve onu öpmeye devam ettim. Son olarak üst dudağımı sever gibi öptükten sonra hafifçe geri çekildi ve o da fısıldadı. "Sayende hiç ailesiz kalmayacağım."
Ailesiz... Demek ki, öğrendiğinde, yıllardır ailesiz olduğunu düşünmüştü. Belki de gerçekten ben olmasaydım, bugünü çok daha zor geçirecek, karşılarına çıkıp hesap sorabilecek kadar bile güç bulamayacaktı. Belki vazgeçecekti. Onlardan ne yalıyı, ne şirketi almayacaktı. Vazgeçip basıp gidecekti ya da sadece sırtını dönmekle yetinecekti. Belki... Belki ailesiyle görüşmeye bile cesaret bulamayacak ve hiç öğrenmeyecekti. Tüm bunları bana bağlar gibi baktığını ve minnettar olduğunu hissedebiliyordum. Sayemde, artık ailesi varken, bana sahipken, yıllarını aile sandığı insanlarla ama aslında ailesiz geçirdiğini öğrenmişti ve bunun ona verdiği güç için minnettardı.
Başını hafifçe iki yana sallarken yanağımı sevdi ve ekledi. "Sayende hiç evsiz kalmayacağım."
İçim titredi. Nereye gidersek, nerede yaşarsak yaşayalım birbirimizin evi olacaktık. Bu, ömrünü bir yalıya tıkıştırıp yalı dışındakileri aileden ve insandan saymayan Sevim babaannenin asla anlayamayacağı bir şeydi. Diğer oğulları ve hatta kocasını kandırıp Poyraz'ın artık gözünü boyayamıyor olmasının sebebi buydu. Poyraz bir eve sahip olma hissini tatmıştı.
"Biz kocaman bir aile olacağız." dediğimde gözyaşları içerisinde bile olsa içten bir şekilde güldü. Bunu gerçekten istiyordu. Bir gün çocuğumuzu doğurmamı, geniş bir aile olmayı... Ailesine, daha doğrusu ailesizliğine ve geçiremediği çocukluğuna rağmen böylesine güzel bir adam olmayı başarabildiyse, kendi kendisini böyle eğitebildiyse, çocuğunu, belki de çocuklarını nasıl eğitirdi, hayal bile edemiyordum. Çocuklar, sevgiyi ilk anne ve babasından öğrenirdi. Gördüklerini taklit ederlerdi. Sevgi dili yanlış oluşmuş kimseler, sonuçlarını en çok yetişkinliklerinde çekerlerdi. Çoğunlukla eşleri ile ve çocukları ile olan ilişkilerinde... Poyraz sevilme hissini pek tatmamasına karşın hayatımda gördüğüm en güzel seven adamdı. Beni, kardeşini, arkadaşlarını, üvey annesini, hatta hala gerçek annesini, benim ailemi bile! Deniz'in hiçbir zaman sahip olamadığı abisi, annemlerin ise hiçbir zaman sahip olmadıkları oğulları olmuştu. Şimdi bile bu kadar güzel seven, bu kadar büyük bir kalbe sahip olan, tanıdığım en kibar, en olgun, en düşünceli ve en mantıklı adamken, bir de ona hak ettiği sevgiyi vermiş olsalar nasıl bir adam olurdu tahmin bile edemiyordum. Ondan ne almış olurlarsa olsunlar, o sönmemiş, hala parlıyordu. Ben olmasaydım, o masada oturan babası, dedesi ve amcası gibi sönüp giden adamlardan biri olacağını söylemişti babaannesine ama bence yine de asla onlar gibi olmazdı. Evet, birlikte mutluyduk, ona hak ettiği tüm sevgiyi ve aile olma hissini veriyordum ama ben olmasaydım bile, Poyraz Akyel, Akyel erkekleri kadar haksızlığa susan, korkak, düşüncesiz ve kötü bir adam olmazdı. Kumaşında yoktu. Sadece mutsuz bir adam olurdu... Bunun ihtimali bile kalbimin korkuyla çarpmasını sağlıyordu. Olası tüm paralel evrenlerde onunla tanışmış ve onu mutlu etmiş olmayı diliyordum. Tanışmasaydık, benim hayatım çok başka yollar ile devam ederken bir yerlerde böylesine güzel bir adamın mutsuz şekilde yaşadığını bilmeden hayat sürmek... Buna izin vermediği için Allah'a minnettardım. İyi ki tanışmış, iyi ki birbirimizin olmuştuk. Aslında nasıl tanıştığımıza ve her şeyin nasıl birbiriyle bağlantılı şekilde elimizden kayıp giden iplerle ilerlediğine bakılırsa... Biz tanışmak ve birbirimizin olmak için doğmuş, birbirimiz için yaratılmıştık.
Dudaklarını alnıma yönlendirip derin bir nefes alarak öperken eş zamanlı olarak yanağımdaki başparmağı tenimi okşadı. Kapı çaldığında birbirimizin gözyaşlarını sildikten sonra kapıya döndük. Poyraz sesini temizleyip "Gir." dediğinde aralanan kapıda Asude anneyi gördük.
"Hazırlandın mı?"
"Poyraz... Biraz konuşalım mı?" diyerek odaya girdiğinde Poyraz sızlandı. "Yapma, etme, mi diyeceksin yine?"
"Hayır." derken yanımıza geldi. Elini, oğlunun yanağına götürdüğünde Poyraz'ın kaşları hafifçe kalktı ve gözlerini annesinin eline çevirdi ama çekilmedi. "Yap." dediğinde benim de kaşlarım kalktı. Gerçekten, bir şeyler değişiyordu. Asude anne onu tanıdığımdan beri Sevim babaannenin sinirlerini bastırmaya çalışan, kararlarına başkaldırmak yerine suyuna giderek değiştirmeye çalışan bir kadındı ama bugün ondan beklemeyeceğim kadar cesur davranıyordu. Aslında cesur değil de... Bıkkın ve artık çocukları için bir şeyler yapmak istiyormuş gibi. Diğer elini de benim yanağıma getirdikten sonra gözyaşları eşliğinde gülümsedi. "Yapın. Ardınıza bile bakmayın. Birlikte ve mutlu olun."
Ben de gülümserken Poyraz, üvey annesinin yanağındaki elini alıp iki eliyle tuttu ve sıktı. Biraz önce yanımda az da olsa koy verdiği gözyaşlarını şimdi sımsıkı tutuyor olsa da gözleri kızarıktı. "Sen de boşanmalısın." dediğinde Asude anne tedirgin bir şekilde baktı. "Endişe etme, hallederiz. Onlar artık bir halt yiyemez. Duru ile burada yaşarsınız, ya da istiyorsanız başka yer ayarlarız. Nasıl istiyorsanız."
"Poyraz..." deyip diğer elini de yanağımdan çekip oğlunun elinin üstüne koydu. Oğluna karşı mahcup hissediyordu. Gözyaşları içerisinde "... ben de biliyordum." dediğinde Poyraz ağır bir şekilde başını onaylar şekilde salladı. Bildiğini biliyordu.
"Ben gerçekten... Ben senin için elimden geleni yaptım ama... Hiç söyleyemedim. Hem senin için hangisi daha hayırlı olur bilemedim hem de..." dedikten sonra burnunu çekti ve yüzünü buruşturdu. "... hiç cesaret edemedim."
Bir elini çekip, oğlunun koluna götürürken korkuyla "Beni de silecek misin?" diye sordu. Poyraz birkaç saniyelik sessizliğin ardından iç çekti ve burukça gülümsedi. Poyraz "Hayatımda minnettar olduğum sayılı insan var." derken bile gözlerini bana çevirmeden yapamadı. Ben de dolu gözlerle gülümsedim. Bir elini, annesinin elinden çektikten sonra omzuna götürdü. "Sana da çok minnettarım. Benim için elinden geleni yaptığını biliyorum ama asıl minnettarlığım bu cehennemin içerisinde, belki de bilmediğim bir sürü şey yaşamana rağmen kardeşimi böylesine yetiştirebilmen. Duru her şeye rağmen onlar gibi olmadı. Benim gibi..." dedikten sonra burukça gülüp çenesinin ucuyla onu gözyaşlarına eşlik eden gülümsemeyle dinleyen annesini gösterdi. "... senin gibi oldu. Ve en önemlisi..." dedikten sonra devam etmeden yutkunma ihtiyacı hissetti. Göğsünde oluşan yanma hissiyatını hissedebiliyordum. Tekrar konuşmaya başladığında sesi titriyordu. "... kardeşimi bırakıp gitmediğin için teşekkür ederim."
Ben gözyaşlarımı silmeyi bırakıp ellerimi yanaklarıma yaslarken Asude anne de hıçkırmaya başladı. Annesi, tüm bu olanlarla baş edememiş, Poyraz'ı bırakmıştı ama Asude anne, kendisinden vazgeçmek pahasına kızının yanında kalmıştı. "Bana ne kadar inanırsın bilmiyorum ama, ben ne olup bittiğini anlamaya başladığımda Duru henüz olmasaydı, sadece sen olsaydın..." dedikten sonra titreyen elleriyle oğlunun yanağını sevdi. "... yemin ederim yine de kalırdım Poyraz." dedikten sonra yeniden hıçkırdı. "Senin için kalırdım oğlum."
Buna inanıyordum. Asude anne, korkak gibi gözüküyordu ama burada kalmak daha büyük cesaret istiyordu. Poyraz'ı doğurmamıştı ama oğlu gibi sevmişti. Elinden geleni yapmış, genç yaşında bilinçli olabildiği kadarıyla Poyraz'ı korumaya, büyütmeye çalışmıştı. Nitekim başarmıştı da. Poyraz'ı tüm kötülüklerden koruyamamıştı ama Poyraz'ın kötü bir adam olmamasını sağlamıştı.
Poyraz burukça gülümseyip "Biliyorum." dediğinde Asude anne, sanki şimdi Poyraz ona inanmasaydı, seneler içerisinde yaşadığı onca şeye rağmen en büyük acısı bu olacakmış gibi rahatlarken ağlayışları arttı ve kollarını oğluna sardı. Poyraz da ona sarılıp çenesini omzuna yaslarken gözyaşları eşliğinde onları, onlar gibi ağlasa da gülümseyerek izleyen bana çevirdi. Saniyeler sonra Poyraz gibi Asude annenin de eli bana uzandı ve beni sarılışlarına dâhil ettiler.
"Ama bensiz mi?"
Duru'nun ağlayan sesini duyduğumuzda gözyaşlarımız arasında hafifçe güldük. Saniyeler sonra kollarımız ona da uzanmıştı. Poyraz, öğrendikleriyle birlikte kendisini tüm çocukluğu boyunca ailesiz kalmış gibi hissetmişti ama zamanla yanıldığını fark ederek içine su serpilecekti. En azından Duru'ya, Asude anneye sahipti. Evet, şu an onlara yıkılmıyor, daha çok onları korumaya çalışıyor olabilirdi ama yıkılsa, onlar da Poyraz'ı korurdu. Asude anne yıllarca yapmaya çalışmıştı. Duru da aşağıda abisi için babaannesinden hesap sormuştu. Kendisi için, Fırat için çıkmayan sesi, abisi için çıkmıştı. Kendisi için yalvarırken, abisi için hesap soracak kadar öfkelenebilmişti.
Dakikalarca süren sessiz, iç çekmeli sarılışların ardından "Hayatımdaki güzel kadınlar," dediğinde başlarımız hafifçe ayrıldı. "Bir an önce bu belasını öptüğümün yerinden defolup gidelim." dediğinde hepimiz buruk bir şekilde gülerek başımızı onaylar şekilde salladık. Durular eşyalarını toparlamak üzere odalarına dönerken ben de "Hemen hallediyorum." dedim.
Güçlükle ondan çekildikten sonra hızlanan hareketlerimle odada gezinirken yanımıza almak isteyeceğimiz eşyalara baktım. Bana kalsa hiç odaya çıkmadan kapıyı çekip çıksaydık da olurdu ama Poyraz, bu eşyalara değer verdiğimi düşünüyor olmalıydı. Kaldı ki öyleydi. Emeğimle yapmış, ileride yaşayacağım evde kullanırım, diye düşünmüştüm şimdi biz gittikten sonra o sinir öfkeyle odamıza ve yalıya neler yapacaklarını bilinmez Sevim babaannelerin öfkesine bırakmasak iyi olabilirdi. Aynı zamanda Poyraz, bir daha buraya dönmek istemiyor gibiydi. Asude annelere, dilerlerse burada yaşayabileceklerini söylemişti ama öyle olursa muhtemelen onları ziyarete gelmez, dışarıda görüşürdü. Yalıyı yaşamak için almamıştı, Sevim babaanneler yaşamasın diye almıştı. Çerçeve ve dekor eşyaları yatağın üstüne toparlarken gözlerim arada Poyraz'a dönüyordu. Terasa çıkmış, dışarıyı izliyordu. Güzel şeyler düşünmediğine emindim. Bu yalıyı yakmak istiyor bile olabilirdi. Hak verirdim.
İçlerinde Poyraz'ın yaptığının da olduğu civcivlerden Ogün'ün yaptığını yatağın üstüne koymadan banyodaki çöpe sertçe attım. Her zaman, arkadaşlığımızın bozulma ihtimaline dair şakalar yaparken 'civcivini kırarım bak senin' derdim. Yıllar önce, hepimiz birbirimiz için killerden birbirimizi benzettiğimiz figürler yapmış, hediye etmiştik ve arkadaşlığımızın devamı boyunca koruyacağımıza, bitmesi halinde ise kırıp atacağımıza dair söz vermiştik. Şimdi çöp kutusunda civciv onlarca parçaya ayrılmıştı. Hayatlar kayıplar ve kazançlardan ibaretti. Bazı insanlar 'iyi ki', bazı insanlar ise pişmanlık oluyordu. Lavabodan, iyi kim olan adama geri döndüm. Terasa, yanına çıktığımda dalgın olsa da bakışları bana döndü.
"Çiçekleri aldırırız, küçük eşyaları ayarladım, raflar kalsın ama komodinleri ve kitaplığı alırız. Senin de birçok şeyin var, tekte indiremezler. Söyleyelim, başlasınlar madem."
"Benimkileri boş ver, diğerlerini alsınlar bir an önce, yeter." dedikten sonra çalışanlara mesaj attı.
"E senin almak istediklerin ne olacak?"
"Ben taşırım." dedikten sonra telefonu cebine koydu. Acele etmek istiyor, gibi görünüyordu ama o kadar takım elbiseyi nasıl taşıyacaktı? Muhtemelen bırakmak, yenilerini almak istiyordu.
"Burada mı bırakacaksın?"
"Hayır." dediğinde kaşlarım kalktı. "Hayatım, sen her şeyi nasıl taşıyacaksın? Daha fazla durmak istemiyorsan istersen sen arabada bekle, ben kontrol ederim."
♫ The Mamas & The Papas California Dreamin' ♫
"Benim her şeyim kollarımın arasına sığabiliyor."
Dudakları hafifçe kıvrıldığında geniş kollarına baktım. "Kollarına güvenim sonsuz ama sanki mümkün değil..." dediğimde "Hemen göstereyim." deyip ellerini ceplerinden çıkardı. Kollarını iki yanda kaldırarak bana yakınlaştığında ne demek istediğini anladığım için dudaklarım gülümsemeye başlamıştı. Kolları vücuduma sarılırken gülümseyişim genişledi ve iç çekerek sarıldım. Yanağım göğsüne yaslı bir şekilde denizi izlerken etrafımızda dolanan rüzgârın, Poyraz'ın tüm acılarını alıp götürebilme kudreti olmasını istedim. Rüzgârın öyle bir kudreti yoktu ama ben sarıldıkça, kaslarının gevşediğini ve iç çekişlerinin huzurlu iç çekişlere döndüğünü hissedebiliyordum.
Yarım saat kadar sonra, yalının girişinde neredeyse ip gibi sıralanarak bizi bekleyen Sevim babaanneleri izleyerek merdivenlerden iniyorduk. Poyraz ile ben önde, el eleyken Duru ve Asude anne ardımızdan geliyordu. Onların ardında ise son posta olan çiçeklerimizi taşıyan çalışanlar vardı. Yüzüne buz tutan Koray dâhil herkesin bakışları üstümüzdeydi. Bir kısmı öfkeli, bir kısmı şaşkın, bir kısmı ne yapacağını bilemez bir haldeydi ama hiçbiri huzurlu gözükmüyordu. Kapıdan çıkmadan göz ucuyla baktığımız Sevim babaannenin dudakları bir şey söyleyecekmiş gibi aralandı ama dinlemeden çıktık.
Onlar huzurlu gözükmüyordu ama yaşanılanlara ve öğrenilen ağır gerçeklere rağmen, biz huzurlu gibiydik. Evet, üstesinden gelinmesi gereken acılar, dertler ve gerçekler vardı ama Poyraz, Duru ve Asude anne, artık özgürdü çünkü Sevim Akyel'in hayali zincirlerinden kurtulmuşlardı. Poyraz artık kendisini minnettar ve borçlu hissetmiyordu. Bedelini çocukluğuyla ödemişti. Aksine, Sevim Akyel, herkese borçluydu. Bedelini geri kalan hayatında âşık olduğu güçten mahrum kalarak ve gözlerini yalnız kapatarak ödeyecekti. Torununu doğuracaktım ve ismine, hayatına, her şeyine karar vermek bir kenara dursun, muhtemelen yüzünü bile göremeyecekti. Akyel soyadını, beğenmedikleri sürdürecekti.
Çiçekler, Poyraz'ın ayarladığı arabalara yerleştirirken çalışanlar, Asude annelerin arabasını ve bizim arabayı da kapıya getirmişlerdi. Artık, Sevim Akyel'in değil, Poyraz'ın çalışanlarıydı. Arabalarımıza geçip yalıyı ardımıza bırakmadan önce kapının önüne çıkmış ve bizi izleyen eski ailesine elini kaldırıp 'üç' der gibi başparmağını, işaret parmağını ve orta parmağını gösterdi. Onlara yalıyı boşaltmak için sadece üç gün vermişti. Bilerek mi yapmıştı bilmiyordum ama eliyle gösterdiği sayıyı bozarken orta parmağını, diğer parmaklarından daha geç bozmuştu.
Yola çıktığımızda ve yalıyı ardımızda bıraktığımızda çenesinin ucuyla arabanın mutimediasını gösterdi. "Saçma sapan ama hareketli olan şarkılarından biri lütfen." dediğinde hafifçe gülerek telefonumdan hareketli bir şarkı açtım. Aralık camlardan arabaya dolan yaz akşamı havasına karşı derin bir nefes aldığımda Poyraz'la ellerimiz vitesin üstünde bir araya geldi.
Bugün, geri kalan hayatımızın ilk günüydü.
**
"Emin misin? Yerinde olsam bugün bir de babamlarla uğraşmayı tercih etmezdim."
"Durmazlar, haber uçururlar. Kimse yapmasa Koray yapar." dediğinde derin bir nefes alıp arabada vücudumu ona çevirdim. "Deniz biraz oyalar. Gerçekten acelesi yok. Bence evimize dönelim ve bu yüzleşmeyi erteleyelim."
"Seni ve..." dedikten sonra eli yavaşça yanağıma geldi. Başımı eğip yanağına yaslarken daha söyleyeceğini duymasam da temasıyla ve bakışlarının derinliğiyle gülümsedim. Karanlıkta bile gözleri parlıyordu. "... aileni asla ertelemem."
Gözlerim yeniden dolarken "Ama..." dediğim gibi her bir saniyeliğine bile olsa vedalaşmadan yaptığı gibi elini yanağımdan çekmeden başparmağı tenimi okşadı. Emniyet kemerini çıkartıp "Hadi güzelim." dedi. "Böyle daha iyi hissedeceğim."
"Gerçekten babamın dilinin kemiği yoktur. Şu an isteyeceğin son şey azar yemek olmalı."
"Bir baba azarı..." dedikten sonra kapıyı açmadan ileriye dalıp hafifçe güldü. Göz ucuyla bana bakıp "Sandığın kadar kötü bir şey değil." dediğinde ben de emniyet kemerimi çıkartırken ağlama isteğimi yutkundum. Muhtemelen babasının bugüne kadar yaptığı her eylemine karşı tercih edeceği bir şeydi, azar yemek. Aynı zamanda babalar, genel olarak çocuklarının iyiliği için azarlardı. Poyraz bu korumacı tavırdan, yıllardır uzak kalmıştı.
Poyraz için berbat bir gündü ama yine de günü sonlandırıp kollarıma sığınmadan babamları da aradan çıkartmak istiyordu. Evet, Sevim babaanne, Hayat yenge ya da Koray, içlerinden en az biri en azından huzurumuzu kaçırmak için annemlere haber vermiş ya da verecek olmalıydı. Annemlere en son, evlenmeden bir gün önce tanıştığımızı anlatmıştım, sonra Poyraz'ın da yardımıyla aramızı düzeltmiştik ve bugün bu kadarıyla kalmadığını, o gün bile eksik, yanlış konuştuğumuzu, intikam için evlendiğimizi söylememiz gerekecekti. Aynı zamanda eski sevgilimin Koray olduğunu da söyleyecektik ve babamın hem bana hem Poyraz'a olan tepkilerini hayal edebiliyordum. Bağırış, çağırış, kırgınlık dile getirmeyle geçecek birkaç saate girişmek üzereydik. Kendim için çekinmiyordum, ailemle bir şekilde çözerdim. Poyraz bu haldeyken, babamın gazabına uğramamalıydı ama işte... Poyraz söylediği gibi, ailemi ertelemek istemiyordu ve onu ikna edemiyordum. Onu çoğu konuda ikna edebiliyordum ama konu ben olduğumda, kendisini düşünmüyordu.
Arabadan indikten sonra kapıyı kilitlerken ikimiz de arabanın ön kısmına doğru yol aldık. Arabanın önünde ellerimiz birleşti ve annemlerin evinin kapısına ilerledik. Kapıyı çaldıktan sonra aynı anda derin bir nefes aldık ve gözlerimizi birbirimize çevirip gülümsedik. Buruk bir gülümsemeydi ama göz göze kaldıkça genişliyordu.
Kapı açıldığında, annemin "Çocuklar?" diyen sesiyle bakışlarımız kapıya döndü. Annemi gülümser halde gördüğümde Deniz'le iletişim kurmadığım son beş dakika içerisinde de öğrenmediklerini anlayıp rahatladım. En azından bizden duyacaklardı.
"Hoş geldiniz!"
Gülümseyip "Hoş buldun." dediğimizde annem kapıyı açarak geriledi ve "Gelin, gelin. Aç mısınız? Sofrayı daha toplamadım." dedi.
Ayakkabılarımızı çıkartmak için ellerimizi bırakırken Poyraz "Ben pek aç değilim ama..." dedikten sonra bana baktı. "Hayatım sen ye istersen."
Konuşmaya başlamadan ye istersen, demek istiyordu çünkü bir süre bir şeyler yiyip içecek bir halde olmayacağımız şüphesizdi. Evden çıkmadan bir şeyler atıştırmıştım ve açıkçası şu an iştahım da kapalıydı. Poyraz tüm gün bir şeyler yememiş olmalıydı, yalıda da tabağını eşeleyip durmuştu.
"Aç değilim ama sen yesen iyi olabilir."
"Yok, sağ ol canım."
Ayakkabılarımızı çıkartıp ayakkabılığa koyduğumuz sırada Deniz mutfaktan çıkmış, "Hoş geldiniz." demişti. Gözleri daha çok Poyraz'daydı. Normalde Poyraz'ı hep neşeli karşılardı ama şimdi burukça, hatta gözleri dolu dolu bakıyordu. Abisi gibi gördüğü birinin moralinin kötü olduğunu bilmesi, görmesi, onu da üzüyordu. Emin olamayan birkaç girişimden sonra Poyraz'ın da kolunu kaldırmasıyla hızla abisine sarıldı ve yeniden "Hoş geldin abi." dedi. Poyraz burukça gülümseyip kollarını Deniz'in vücuduna sardı ve çenesini başına yaslayıp gözlerini kapattı. "Hoş buldum abicim."
Tek ailesi ben değildim. Ailem de artık onun ailesiydi. Poyraz yıllarca kalabalığın içerisinde yalnız hissederek yaşamıştı ama şimdi... Gerçekten kalabalık bir ailesi vardı, fark etmesi için elimden geleni yapacaktım.
Ben dolu gözlerle onu izlerken annem ardımızdan kapıyı kapatıyordu. Fısıldayarak "Bir sorun mu var?" diye sorduğunda boğazımdaki yumruyu yutkunarak anneme döndüm. Belki de önce anneme anlatmalıydık. Hatta Poyraz'ın durumunu da anlatırdım ve en azından tepkisini biraz ertelemesini rica ederdim. Babamın karşısında yanımızda dursa işimiz kolaylaşırdı.
"Ne oldu kız?"
Annem, bakışlarım yüzünden yeniden sorma ihtiyacı hissettiğinde babam da mutfaktan çıktı. Peçeteyle dudaklarını sildikten sonra son lokmasını yutkunup "Hoş geldiniz çocuklar." deyip geniş bir şekilde gülümsedi. "Haberimiz yoktu, yemeğe beklerdik valla. Geçin yiyin siz de bir şeyler. Merve Hanım döktürmüş." dedikten sonra anneme baktı. Annem de gülümsemeye çalıştı ama bir sorun olduğunu fark ettiği için tedirgin bir gülümsemeydi.
Poyraz "Yok baba, sağ ol." dediğinde Poyraz'a dönüp hızla "Yiyelim, yiyelim." dedim. Babam salondayken, biz mutfakta anneme anlatmalıydık. O sıra Poyraz'ın bir şeyler yiyebilmesini sağlarsam da çok iyi olurdu. Deniz de başını Poyraz'ın göğsünden çekip kolunun altında kalarak bize döndü ve "Bence de yiyin." dedi.
Dakikalar sonra, babam arka bahçede yemek sonrası sigarasını içerken biz mutfaktaydık. Bir tabak pilav üstü nohut yemeğini Poyraz'ın önüne doğru kayarken annem "Kızım ayrı ayrı koysaydın ya." diye kızdı. Ben "Poyraz öyle seviyor." derken Poyraz da gülümseyip "Teşekkür ederim canım." dedikten sonra anneme baktı. "Eline sağlık anne."
"Afiyet olsun oğlum." dedikten sonra yeleğini önünde birleştirip kollarını göğsünde kavuşturarak mutfak tezgâhına yaslandı. Ben de kendime, sırf Poyraz da yesin diye biraz nohut yemeği koyup Poyraz'ın yanına geçtim. Deniz de o sıra doldurduğu ayranlarımızı önümüze uzatmıştı. Poyraz yeniden "Sağ ol abicim." dedi.
Ben yemeye başladığımda Poyraz da kaşığını tabağında gezdirmeye başladı. Annem tabağını eşeleyip duran Poyraz "Nohut sevmez misin oğlum? Hemen köfte falan kızartabilirim." deyip hareketlendiğinde Poyraz yanlış anlaşıldığını fark ettiği için hızla gülümseyip "Yok, severim anne, sağ ol." dedi ve bir kaşık tabaktan alıp dudaklarına götürdü. Yemeye başlamasına sevinip ben de yemeye devam ettim. Bir ailenin, yemek yapmasını da, yiyip yemediğini düşünmesini de, bizim için belirli hareketlerde bulunmasını da çok normalleştirirdik ama Poyraz her normal aile hareketinde büyük bir minnetle teşekkür edip duruyordu. O nasıl ki beni tüm güzel şeylere, sürprizlere ve sevgiye alıştırmıştı, ben de onu aile olmaya alıştıracaktım. Gecenin beşinde yatak odasının kapısını çalıp 'canım sarma çekti' dese, annem onun için sarma sarabilirdi. Küçük şeylere bile bu kadar kendisini borçlu hissedip teşekkür etmemeliydi. Kibar bir adamdı evet ama cümleler sadece kibarlıktan çıkmıyordu, görebiliyordum. Onun için yapılan küçücük bir çabaya bile borçlu hisseder gibi oluyordu.
Biz yemeğimizi bitirdiğimizde, Deniz'le ben tabakları toplarken Poyraz da yardımcı olmak için ayağa kalktı. Omuzlardan kibarca tutup onu geri oturttum. Şu an, iyi hissetse, bana yeterdi. Zaten muhtemelen eve dönüp kollarımın arasına sığınarak yaşadıklarını hazmetmeye çalışmaya ihtiyacı olmasına rağmen ailemi ertelemediği için buraya gelmişti, ondan daha fazla bir şey istemiyordum. Annem yuvarlak masada Poyraz'ın karşısına geçerken babam içeriden "E hadi, gelmiyor musunuz? Bir film başlıyor." diye seslendi. Deniz hafifçe gülüp "Hala yayını durdurabildiğimizi kabul etmek istemiyor." dedi. Babam, toplanıp film izlememizi, o sıra çay içip çerez, tatlı yememizi çok severdi. Ben yurt dışındayken ve döndüğümde evlenip başka eve taşındığımda, bu kalabalıklığı artık bulamadığı için bir yanının eksik hissettiğini biliyordum ve şimdi neşeyle çağırmıştı. Neşesini bozacağımız için üzgündüm. Kafeyi geç kapattığımız için akşam yemeklerimiz hep normal ailelere nispeten geç saatlere kalırdı. Sevim babaannelere geç bir saatte gitmemiştik ama kavga, gürültü, sonrasında toparlanma derken saat akşam on olmuştu.
"Sen git babamı oyala ablacım." dediğimde Deniz "Tamam." deyip şans diler gibi baktıktan sonra içeri geçti. Ben yeniden Poyraz'ın yanına geçtiğimde annem kaşlarını kaldırdı. "Anlatın bakalım. Bu sefer derdiniz ne?"
Yarım saat kadar sonra, babamın karşısındaydık. Biz yemek yerken Deniz bir ara, annemi bahaneyle mutfaktan çıkarmış, Poyraz için bugünün nasıl geçtiğine dair küçük notlar bırakmıştı. Bu sebeple annem tepkisini gözlerimiz önünde adeta yutkunmuştu. Bana kötü kötü baksa da gözleri Poyraz'a döndükçe kaşları gevşemişti. Böyle olurdu. Ailede ne kadar kızgın olursak olalım, ortada birimizin kötü hissettiği durum varsa, sinirimizi yutardık. Poyraz'la boşanmak üzereyken annemlerin bir süre beni sorgulamamasının sebebi buydu. Halimi görmüşlerdi, kendi dertlerini unutmuşlardı.
Poyraz "Bir şey demeyecek misin anne?" diye sorduğunda annem "Sonra konuşuruz oğlum." demişti ve Poyraz'ın gözleri bana dönmüştü. Hafifçe gülümseyip iç çektiğimde Poyraz da iç çekmişti. Küçük bir müdahalede bulunduğumu anlamıştı. Biraz 'neden?' der gibi, biraz da minnettar bakmıştı. Ertelemek istemese de, gerçekten çok gücü kalmadığının bilincindeydi ve annemin şimdilik susmasıyla en azından kalan tüm gücünü, babama saklayabilmişti.
Şimdi salonda, babamın karşı koltuğunda, Poyraz'la yan yana dizilmişken, babamın başlamış filmi umursadığı yoktu. Televizyondan gördüğüm üzere Deniz yayını durdurmuştu ama akşamın devamında babamın film izleyecek keyfi kalmayacağını düşünüyordum.
İşaret parmağını sinirle üstümüzde gezdirirken "İkiniz de 'öyle bir şey yok' deyip durdunuz!" diye sesini yükseltti. "Sana..." deyip işaret parmağını benim üstümde tuttu. "Kaç kere sordum, annen 'gitme üstüne kızın' dedi, kendimi kötü hissettim üstüne geldim diye. Haklı mıydım yani? O yüzden mi boşanacaktınız?"
Poyraz "Gerçekten bu durumla alakalı değildi." dediğinde babam sinirle bakışlarını cama çevirip ardına yaslandıktan sonra hazmedemediği için yeniden koltuğun ucuna kaydı ve bakışlarıyla ellerini bize çevirip "Ben artık size ne diyeyim?" diye sordu. "Her bir şey ortaya çıkınca gelip taksit taksit özür diliyorsunuz. Hiç utanmıyor musunuz ananızı, babanızı aptal yerine koymaktan?"
Poyraz'la aynı anda "Üzgünüz." dediğimizde babam alayla güldü. "Üzgünlermiş. Özür dilerlermiş. Kaç yaşında insanlarsınız, yaptığınız işe bak. Şaş kaza, mutlu olmuşsunuz. Siz bu akılla nasıl hayatta kalıyorsunuz, anlamıyorum ki. İntikam için evlilik mi yapılır? Ne biliyordunuz, birbirinizin ne çıkacağını?" dedikten sonra bana baktı ve Poyraz'ı gösterdi. "Poyraz'ın ne çıkacağını ne biliyordun? Ne hakkın var senin bizim kalbimize ateş düşürmeye? Ya manyağın, psikopatın teki çıksaydı? Ben seni her gözden sakınıyorum, git intikam için tanımadığın adamla aynı eve, hatta odaya gir diye mi? Aklına, mantığına nasıl sığdı? Allah'a yatıp kalkıp şükür mü edelim, senin bir gram düşünmeden atladığın ateşte yanlış birine denk gelmediğin için?"
"Ben onca güvence vermeye çalıştım..." dediğinde işaret parmağını Poyraz'a çevirdi. "Lafla, sözle güvence mi olur? Akıl işi değil! Şansınıza, birbirinize göre çıktınız. Başka türlüsü olsaydı, senin ailen de, biz de ah vah ediyorduk şimdi. Gerçi, şimdi de elleri kalplerinde, 'ya şöyle olsaydı, böyle olsaydı' diye endişe edip duruyorlardır. Ya senin oğlum? Aileni böyle kandırmaya, korkutmaya ne hakkın vardı?"
Poyraz hafifçe güldükten sonra başını eğdi. Halı desenlerini incelerken "Benim sizden başka ailem kalmadı." dedi. Sesi titrememişti ama yutkunamamıştı da. Benim dolu gözlerim, Poyraz'dayken babamın bakışlarının bana döndüğünü hissettiğimde ben de ona baktım. Kaşlarını kaldırdığında dudağımı sağ kenara kıvırıp geri bıraktıktan sonra titrek bir nefes aldım.
"Ada, benimle bir gel sen." dedikten sonra koltuktan kalkıp kapıya yöneldi. Poyraz da bakışlarını halıdan alıp bana çevirdi. Ben ayaklanırken bileğimi tutup "Ne oldu?" diye sordu. Gitmeme müsaade etsin diye "Canım sen bekle. Belli ki özel bir azar işiteceğim." dediğimde o da ayağa kalktı. "Şerif baba çok sinirli şimdi. Ben de geleyim."
Kaşlarım kalkarken neden öyle dediğini anlayamadım. "Yok canım, sen annemlerle bekle. Ben bir konuşayım bakayım." dediğimde emin olamamış gibi sıkkın bir nefes aldı. Endişesine karşı kaşlarım kalktı. Azar yememden bu kadar endişe ediyor olamazdı.
Hafifçe yüzüme doğru eğilirken Annemler duymasın diye fısıldayarak "Ters bir şey yapmaz, değil mi?" diye sorduğunda bir saniyeliğine ne tepki vereceğimi bilemedim. Kaşlarım kalkarken gözlerim irileşti ve titreyen sesimle "Saçmalama." deyip ellerini tuttum. O, kendi ailesinde nelere şahit olmuştu, gerçekten bilmiyordum ve her geçen gün daha da şaşırıyordum ama bizim ailede şiddete yer yoktu. Tanıdık bir endişeyle sorması kalbimi paramparça etmişti. Öyle bir anısı var mıydı gerçekten? Çocukluğunda? Sevim babaanne de bu akşam Duru'nun üstüne yürürken Poyraz araya geçmişti. Poyraz müdahale etmeseydi, Duru'ya vurur muydu?
Babam içeriden "Ada!" diye bağırdığında Poyraz'ın bakışları koridora döndü. "Ben de geleyim."
"Sevgilim, endişe etmene hiç gerek yok." dediğimde Poyraz sıkkın bir nefes alıp verirken bakışlarını bana çevirdi. Gülümseyip yanağından öptükten sonra "Sen otur, bekle lütfen." deyip Deniz'e baktım. Ben Poyraz otursun diye omuzlarından ittirirken Deniz hızla tekli koltuktan, Poyraz'ın yanına geçip oturdu ve koluna girdi. Güleç bir suratla "Bugün ne oldu bilemezsin." dediğinde Poyraz bana bakmaya devam ederken "Ne oldu abicim?" diye sordu. Gülümseyip "Geliyorum hemen." dedikten sonra kapıya yöneldim. Onlara ardımı döndüğüm gibi akın eden gözyaşlarımı sildim. Gerçekten, Ogün, başlarda Poyraz için 'onun ne derdi olabilir?' diye küçümsemişti. Ogün'e göre, parası, pulu olan mutlu olmalıydı sanırım ama hiç öyle değildi. Bugüne kadar bir an bile babamın bağrışına karşı bana vurabileceğine dair herhangi bir endişe yaşamamıştım. Defalarca azar yemiştim. Dilinin sivriliğinden kalbimin kırıldığı olmuştu ama bir kere bile hiç unutamayacağım bir izle karşılaşmamıştım. Poyraz ise, tanıdık bir endişe ile yanımda olmak istemişti. Onun ya da Duru'nun yaşamış olabileceklerine karşı kalbim ezildi. Muhtemelen yalıyı ve soyadlarını Ogün'e vermek karşılığında Ogün'ün hayatını tercih edebilirdi. Ogün dertsiz hayatında bile kendi kendine dertler bulmuş, arkadaş grubumuzu dağıtmıştı.
Babamın yanına, mutfağa geçerken yeniden gözyaşlarımı sildim. Babam sandalyeyi masanın dışına çekmiş oturuyordu. Kapıyı gösterdiğinde yavaşça kapıyı kapatıp tam karşısında tezgâha yaslandım.
"Ne diyor Poyraz? Ne oldu ailesine, bir şey mi oldu?"
Ona durumlardan bahsettikten sonra bu sırada gözyaşlarımla ıslanan dudağımı yalarken ellerimle yanaklarımı sildim. Babam da dirseğini ardındaki masaya yaslamış, gözleri tezgâhta gezinirken kısılmıştı. Diliyle onaylamaz bir ses çıkartıp başını sağa yatırdıktan sonra yeniden düzleyip sıkkın bir nefes aldı. "Bunlar nasıl insanlar kızım ya?"
"Sessiz ol." diye uyardığımda telaşla kapıya baktı. Poyraz'ın duymasını o da istemiyordu. "Tamam, tamam." diye fısıldadıktan sonra yeniden iç çekti ve bana baktı. "Öyle işte." diye fısıldamaya devam ettim. "Anne, desen bırakıp gitmiş, baba desen gitse daha iyiymiş, babaannesi tüm bunlara sebep olmuş, herkese zulmetmiş, üvey anne elinden geleni yapsa da susmuş, dedenin, amcalarının gücü yetmemiş, Duru desen kardeşi zaten. Poyraz ondan destek almaya değil ona destek olmaya çalışıyor. Öyle olunca, kendisini ailesiz hissetti işte."
Yeniden onaylamaz bir ses çıkarttıktan sonra "Hay ben onların kalıbına." diye söylendi. Gözyaşlarım yeniden akmaya başlarken elim kalbime gitti ve boğuk sesimle "Buraya çağırınca, endişe etti. Bana bir şey yapar mısın acaba diye." dediğimde kaşları kalkarken gözleri irileşti ve beni gösterdi. "Ben mi sana bir şey yapacakmışım? Kızıma?"
Başımı onaylar şekilde salladığımda dudağını ısırırken başını onaylamaz bir şekilde sallayarak yere baktı. "Allah bilir nelere şahit olduysa." dedikten birkaç saniye sonra bana da kızarak baktı. "Sen de bunların ne mal olduğunu anlayıp orada kalmaya niye devam ettin? Alsaydın kocanı çıksaydın oradan. Ben kızımı sokakta mı buldum? Sana da zulmetmeye çalıştılar mı?"
"Yok, yok." deyip diğer ayağımın üstüne yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Canımı sıkıp durmuştu Sevim babaanne ama zulmetmek, gibi bir durum yaşamamıştım. Poyraz evliliğine sahip çıktığı için babaannenin eli kolu bağlanmıştı.
"Allah onları bildiği gibi yapsın." dedikten sonra tükürmese de zemine doğru tükürür gibi yaptı. "Ben onların karakterine, soyadına tüküreyim. Helal olsun ama..." diye fısıldayarak kapıyı gösterdi. "Gitmiş yine adam olmuş. Onların arasından düzgün çıkmak çok zor." deyip başını onaylar şekilde sallayarak elini yeniden bacağına yasladı. "Helal olsun oğluma."
Gülümserken burnumu çektim. "Babacım..." dediğimde bakışları bana döndü. Kaşları çatık, gözleri öfkeli ve bulutluydu. Bir yandan ailesine öfkeli, bir yandan Poyraz için üzgündü. "O yüzden, en azından Poyraz'a karşı olan tepkilerini biraz ertelesen? Bana yine bağır, kız ama Poyraz..." dedikten sonra iç çektim. "Gerçekten güçlü durmaya çalışıyor ama biliyorum. Yıkılması an meselesi. Konuşurken bile zorlanıyor."
"Valla ben size ne diyeceğimi şaşırmıştım zaten. Atsan atılmazsınız, satsan satılmazsınız. Hayır, bir de Poyraz dışarıdan akıllı duruyor. Yaptığınız hiç akıl işi değil. Yetmiyor, bizi de kandırıyorsunuz."
"Endişe etmeni istememiştim." dediğimde fısıldamakta zorlanan bir sinirle "Endişe etmem gereken bir durum varmış!" dedi. "Kızım tanımadığı adamla, intikam için, aynı odaya girmiş! Allah'ıma dualar ediyorum, Poyraz'a denk geldin. Bu yaptığın akılsızlığın ne sonuçları olabilirdi, hiç düşünmedin mi? Haberlerde neler duyuyoruz. Tam da aslında haberlerde duyduğumuz bir aileye denk gelmişsin de, Allah'tan kocan düzgün çıktı. Sen bizi kalpten götürmek mi istiyorsun?"
Gözyaşları içerisinde başımı onaylamaz şekilde salladığımda sinirle nefes alıp verirken kalkıp balkona yöneldi. Cebinden sigara paketini çıkartırken balkona çıkmadan tekrar bana döndü. Poyraz'ın ne olduğunu soran mesajına 'Geliyorum birazdan canım, sorun yok' diye cevap verdikten sonra ben de yaslandığım tezgâhtan doğrulup ona döndüm. Muhtemelen bir yandan Deniz'i dinlerken, bir yandan da bir sorun olup olmadığını anlamak için bizi dinlemeye çalışıyordu ama yetmemiş, mesajla da sormuştu.
"Ne sever, ne yer, içer? Kafeden, köşedeki Muhammed abinin dükkândan falan çerez, tatlı bir şeyler alsın gelsin Deniz. Şu çocuğun bir moralini düzeltmeye çalışalım."
Gülümseyip hızlı adımlarla babama sarıldım. Sigara paketi yere düşerken "Kızım, az dikkat..." dedikten sonra iç çekip o da bana sarıldı. Saçımı öptükten sonra "Ben size sonra soracağım ama... Bir daha beni düşünmeden, anneni, kardeşini düşünmeden hiçbir karar verme. Senin hayatın, bir anlık saçma sapan kararlardan çok daha kıymetli. Sana bir şey yapsalardı, o yalıyı başlarına yıkardım." dediğinde gömüldüğüm göğsünde ağlayarak "Biliyorum." dedim ve daha sıkı sarıldım. "Sağ ol baba." dedikten sonra hafifçe omuz silktim. "Yani... Baba olduğun için."
Sadece bunun için bile ne kadar şanslı olduğumu bilmiyordum. Deniz'le babamın bazı huylarına söylenip dururduk ama öyle komik huylardı ki... Reçel yaparken bile doğrusunu biliyormuş gibi karışmasına söylenirdik, izlediğimiz dizileri saçma bulup değiştirmek istemesine söylenirdik, bazı yaptığımız şakaları ciddiye alıp hayat dersi vermek isteyen sohbetlere başlamasına söylenirdik. Söylenirdik de söylenirdik ama hiç teşekkür etmezdik. Oysa Poyraz'ın söylediği gibi baba azarı bile sandığımız kadar kötü değildi. Öyle kıymetliydi ki...
Bir süre kadar sonra, babam salona geçmiş, tekli koltuğa oturmuştu. Poyraz babamdan sonra salona giren benimle Deniz'e baktı. Deniz herkesin önüne sehpa çıkartırken ben de çay taşıdığım tepsiyle yaklaşıyordum. Poyraz anlayamayarak kaşlarını kaldırıp 'ne oluyor?' der gibi tek gözünü kırparak başını sallarken koltukta doğruldu. Taşıdığım tepsiden benim ve kendi için çay alıp sehpamıza koyarken yetinmeyip "Ne oldu?" diye fısıldayarak sordu. Babam sinirin vücut bulmuş hali gibi çıktığı salona, sakin bir şekilde dönmüştü.
"Konuştuk, hallettik." diye mırıldandım. Bakışları, tekli koltuğa doğru uçuşmuş perdenin altından uzanıp pencereyi kapatan babama döndü. Daha fazla azar ya da problem bekliyor olmalıydı. Kaos ortamından bir anda çay saadetine dönülmesine yetişememişti. Çayları koyduktan sonra tepsiyle mutfağa dönüp aldığımız çerez ve tatlıları koyduğumuz tabaklarla yeniden salona döndük. Herkesin sehpasına koyduktan sonra ben Poyraz'ın yanına geçerken Poyraz koltuğun üstünden kolunu omzuma doğru atıp kulağıma "Fırtına öncesi sessizlik mi?" diye sordu.
Hafifçe gülüp "Gerçekten, hallettik." dediğimde inanamayarak baktı. "Peki şimdi..." dedikten sonra sehpanın üstündeki tabaklara baktı. "... ne yapıyoruz?"
Poyraz'ın pek çay kültürü yoktu. O soğuk yeller esen yalıda büyürken de, büyüdükten sonraki ziyaretlerinde de akşam yemeği ardından çay, çerez, tatlı keyfi yapmadıklarına emindim. O kadar zaman o yalıda yaşamıştım, doğru düzgün sohbetler, Poyraz ile Duru dışında pek kurulmamıştı. Duru'nun bıcır bıcırlığı ile Poyraz'ın her şeye dair şaka yapabilmesi sayesinde dönen sohbetler olmadığında, öyle havadan sudan, öyle derin olmayan sohbetler ya da gerginlikler dönüyordu ki, ne biçim bir aile oldukları zaten belli oluyordu. Bizim ailede ise çay kültürü vardı. Böylelikle birbirimizden kopmaz, haberdar olurduk. Tüm gün ayrı bile geçse, uyumadan önce sohbet etme ya da beraber film, dizi izleme şansı bulurduk. Poyraz herhangi bir aile ortamına alışık olmadığı için Deniz'in annemin yanına kumandayla geçip bağdaş kurarken filmi açmasını bile garipseyerek izledi.
"Bak baba, durdurduğum filmi açıyorum. Yine şaşıracak mısın?"
Babam, yakını görme gözlüğünü saçlarına kaldırıp telefonunu da kapatarak sehpaya koyarken televizyona baktı. "Valla ne iyi etmişler, bunu bularak." dedikten sonra Poyraz'a baktı. "Tam reklam oluyordu," deyip işaret parmaklarıyla Deniz'le beni gösterdi. "Evde iki tane lavabo var, bunlar doluşuyordu hemen. Bunlar çıkana kadar film geri başlıyordu. Bir de utanmazlar..." dedikten sonra kızar gibi elini sallasa da hafifçe güldü. "git baba git, biz sana gelince anlatırız, diyordu."
Poyraz ne diyeceğini bilemeyerek hafifçe güldü. Deniz Poyraz'a önce babamı göstererek "Evet, bularak iyi ettiler de, şimdi de sigara molası bile vermek istiyor." deyip sonra da annemi göstererek güldü. "Allah'tan annem izin vermiyor."
Babam "Annen, kızları oje sürerken sahneyi kaçırıyor diye bile durduruyor ama." diye söylendiğinde annem bacağının üstünde tuttuğu kırlenti kenara koyduktan sonra kolunu Deniz'in omzuna atıp hafifçe kendine çekti ve güldü. Deniz başlayan filmdeki sahneyi gösterip "Bunların ikisi gerçekte de sevgililermiş, biliyor musunuz?" diye sorduğunda Deniz'le birbirimize dönüp aynı anda babam gibi "Bize ne kızım elalemden?" dedikten sonra babam bize ters ters bakarken gülmeye devam ettik. Herkes göz ucuyla bir yandan Poyraz'a bakıyordu. Biraz şaşkın görünüyordu. Muhtemelen berbat bir akşamın ardından, yine berbat bir gece geçirip eve öyle dönmeyi ve gecenin geri kalanını ise kollarımın arasında çökkünlükle sürdüreceğini sanıyordu. Babamların fazla sorun çıkarmamasına da, kendisini bir anda bir aile anısında bulmasına da şaşkındı. Alışık olmadığı, nasıl ayak uyduracağını bilememesinden belli oluyordu.
"Oğlum içsene çayını, soğutma." dediğinde Poyraz sesini temizleyerek kolunu omzumdan çekip sırtını koltuktan ayırdıktan sonra çayına yöneldi. Deniz babama elma atıp "Elinden öper." dediğinde babam yakalarken "Atma kızım, nimet." diye söylendikten sonra onun sehpasına bıraktığımız bıçağı alıp soymaya başladı. Anneme de soyup dilimlemesi için portakal vermişti.
"Bunlar da içeriden çay koyar getirir, geri hizmeti bize gördürürler." derken babam elmadan soyup dilimlediği iki dilimi Deniz'le Poyraz arasında sallarken koltuğun ucuna kaydı. "Kızım, Poyraz abinlere götür."
Poyraz da koltuğun ucuna kayıp Deniz ona varmadan elini uzatıp "Sağ ol abicim." dedi ve bir dilimi bana uzattıktan sonra iç çekti. Göz göze geldiğimizde gülümsedim. Gözleri yeniden dolmaya başlamıştı. Beş dakika kadar sonra babam hatırlayarak "Ben bu filmi izlemiştim." dediğinde Poyraz hariç bir ağızdan söylenmeye başladık. O süre zarfında Poyraz, film izlerken dönen sohbetlere katılmaya, ara ara çayını yudumlamaya çalışmıştı. Şaşkınlığını üstünden attıkça, gerginliği de azalıyordu. Dokunsam ağlamaya başlayacakmış gibi göründüğü için dokunmuyordum. Benim aile evimde olduğu sürece her akşam ulaşabildiğim, hatta bazı akşamlar odamda takılmayı tercih ettiğim bu anlar onu duygulandıracak kadar yabancıydı.
Biz babamsız izlemeye karar verdiğimizde bize tak diye filmin sonunu hem de gülerek söyledi. Biz sitemle 'oo' derken babam Poyraz'a dönüp sehpayı gösterdi. "Oğlum niye hiç dokunmadın? Yesene, sen severmişsin o kurabiyeden, çerezden."
Biz sessizleşirken Poyraz'ın gözleri babama döndü. Poyraz'ın yutkunmaya çalıştığını ama yutkunamadığını âdem elmasından aldım. Kaşları kalkıp indikten sonra önündeki tabağa bakıp hafifçe güldü. Kendi kendine "Sen severmişsin." diye mırıldandığında babamlarla birbirimize baktık. Patlamak üzereydi. Belki de patlamalıydı. Şimdi burada, çevresinde ona değer veren birçok kişi varken.
Poyraz yine gülümseyip burnundan güldükten sonra "Teşekkür ederim." dediğinde sesi boğuk çıkmıştı. Güçsüz kalan eli tabağa yöneldikten sonra bir kurabiye aldı ama dudaklarına götürmeden duraksadı. Çenesi kasılırken gözleri kurabiyedeydi. Aile, kurumu altında bir şeylerin onun için yapılmasına alışık değildi. Bugün bile, yengesi oğlu için 'biri bir şey yapsın' dediğinde Poyraz, kimsenin bunu onun için söylemediğini söylemişti. Şimdi onun için alınan bir kurabiyeye, dağ gibi adam yıkılmak üzereydi.
Sağ dirseği sağ dizinin üstüne yaslanırken elini gözlerinin arasında burnuna götürüp hafifçe sıktığında koltuğun ucuna kayıp boğazımda bir yumru eşliğinde elimi koluna götürdüm. Benim ona dokunmamla koy vermeye başlayarak yüzü buruşurken babamlar da ayaklandı. Babam hızla koltukta diğer yanına geçti. Poyraz'ın hala ve hala yutkunmaya çalıştığı ağlama isteği, babamın da kolunu tutuşuyla biraz daha güçlendi.
Babam "Biz varız be oğlum." dediği gibi Poyraz'ın dudakları aralandı. Bir süredir tuttuğu nefes dudaklarının arasından hafif bir hıçkırık ile özgürlüğüne kavuşurken yüzü olabildiğince buruştu ve gözyaşları özgürlüğüne kavuştu. Ben, bana yakın olan koluna sarılıp başımı omzuna yaslarken, babam da diğer taraftan sarıldı. Denizler de önümüzdeki sehpayı kenara çektiğinde Deniz, abisinin önünde yere oturup bağdaş kurdu ve ellerini Poyraz'ın sol dizine getirdi. Annem de önümüzde, bir eli ağzında bize bakıyordu. Biz ve hatta babam bile Poyraz gibi ağlıyorduk.
Babam bir elini Poyraz'ın ensesinden dolayıp kendisine çekerken boğuk sesiyle "Biz senin aileniz." dedi ve başından düşen gözlüğü çıkartıp Deniz'e uzattı. Deniz gözlüğü katlayıp yakınındaki sehpaya koyduktan sonra kendi gözyaşlarını sildi. Poyraz'ın, babamın göğsüne çekmesiyle benden uzaklaşan bedeni dolayısıyla ellerim üst kolundan eline kaydı. Kurabiyeyi tutan elinin etrafını tuttum ve başparmağımla tenini okşamaya başladım. Burnunun direğini tutan eli alnına yönelmiş, yüzünü hafifçe kapatırken yüzünü gizleme isteğine karşın gözyaşlarını ve hafif hıçkırıklarını gizleyemiyordu. Ben de onun gibi gözyaşları eşliğinde, Poyraz'ın baba azarından sonra göğsüne çektiği baba desteğiyle de tanışmasını izledim. Babamın eli, Poyraz'ın kolunu ve sırtını sıvazlayarak gezinirken hepimizin dokunuşunda Poyraz biraz daha koy veriyor ama aynı zamanda biraz daha rahatlıyordu.
Tek ailesi ben değildim. Duru gibi Deniz'in de abisiydi, üvey de olsa Asude annenin olduğu gibi annemin de oğluydu. O sadece sevdiğim adam değil, babamın da oğluydu.
**
Annem "Bak yine açmışsınız camı. Soğuk oldu çocuğum artık. Yaz bitti sayılır." dedikten sonra perdeleri havaya uçuşturmak suretiyle elini perdenin ardından cama götürüp kapattı. Poyraz yastıkları, çarşafların üstüne koyarken ben de katlı pikeye açıp yatağa doğru bıraktım. Poyraz ağlayıp biraz olsun rahatladıktan sonra akşamı hoş sohbetler eşliğinde bitirmiştik. Babamın 'valla benden ilk dayağını yiyeceksin' diye tehdit etmesi üzerine Poyraz da teşekkür etmeyi bırakmıştı. Oradan, buradan konuşup atıştırmamız sırasında saat gece olduğu için annemler burada kalmamızı önermişti. Poyraz 'bana uyar' dediği için ve bence ona da iyi geleceği için ben de kabul etmiştim. Sabah birlikte güzel bir kahvaltı yapardık, hep bir elden destek olmaya devam ederdik. Öğrendiklerini hazmetmesi ve geçmişe dair yapıp durduğu sorgulamalar, 'o öyle olsaydı', 'bu böyle olmasaydı' hayatım nasıl olurdu, düşünceleri hemen bitmeyecekti, zaman zaman boşluğa düşecekti ama en azından ilk günlerini hep birlikte atlatıyorduk.
"O pikeyle üşürseniz bakın..." deyip sandıklı koltuğu açıp yirmi iki yıl burada yaşamamışım gibi bana yeniden örtüyü nereden alabileceğimi gösterecek olduğunda "Anne, tamam." deyip güldüm ve annem de koltuğu geri bırakıp doğruldu. "İyi o zaman. Hadi kahvaltıda görüşürüz. Herkes siparişini verdi, Poyraz oğlum sen ne istersin?"
Poyraz "Teşekk..." diyeceği sırada annem terliğini gösterdiğinde güldüm. "Baban uyudu diye rahatlama. Bende de terlik var."
Poyraz'ın anne terliğiyle tanışmak istediğini sanmıyordum. Poyraz da gülüp koltuğun şimdi açıldığı için ortada kalan kol kısmına sırtını yasladı. "Oğlum bizim aileye bu kadar kibarlık fazla. Deniz'i duymadın mı? Kapalı kapılar ardından henüz sormasam da 'Tava böreği istiyorum!' diye çığırdı. Sen de bırak kibarlığı."
"O zaman..." deyip gülümsedi ve tahmin ettiğim gibi "... yumurtalı ekmek güzel olabilir." dedi. Annem de gülümseyip "Anlaştık." dedikten sonra kapıya yöneldi. "Hadi Allah rahatlık versin."
Poyraz'la "İyi geceler." dediğimizde annem de ışığı kapatıp odadan çıktı. Camlı kapının ardından birkaç saniye sonra koridorun da ışığı kapandı ve merdivenleri çıktığını gösteren tahta gıcırtılarını duymaya başladık. Dizlerimi yatağa yaslayıp Poyraz'ın yanına doğru emekledim. Poyraz da pikeyi üstümüze çektikten sonra yatakta kayıp kolunu kaldırdığında kolunun altına, göğsüne sığındım.
Poyraz "O kadar şanslısın ki." dediğinde gözlerim yeniden dolar gibi olurken kolumu karnına dolayıp bir bacağımı dizimden kırarak bacağına yasladıktan sonra yanağımı göğsünden kaydırıp gözlerine baktım. Gözlerimiz karanlığa alıştıktan sonra pencerelerden yansıyan sokak lambası ışığı, yüzlerimizi loş bir şekilde de olsa görmemizi sağlıyordu.
Sırıtmaya çalışıp "Sana sahip olduğum için mi?" diye sorduğumda o da sırıttı. Eli sırtımdaki saçlarımda gezinirken "O da var tabi." dediğinde güldüm. O da hafifçe güldükten sonra gözlerini yüzümde gezdirirken dudakları buruk bir gülümsemeye dönüştü. "Ve o kadar şanslıyım ki."
Moral vermek isteyen bir neşeyle "Bana sahip olduğun için mi?" dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Baksana. Ailen bana bile nasıl kol kanat geriyor."
"Benim için olduğunu mu sanıyorsun?" diye sorduğumda gözleri, gözlerime çıktı. Sessiz kaldığında sağ dirseğimi kolunun altında yatağa yaslayıp hafifçe üst vücudumu doğruldum. Göğsünde dolaşan elim yanaklarına giderken gülümsedim. "Babamı biliyorsun. Başlarda da evliydik, benim için yapsa o zamanlar da yapardı."
Sessiz kalıp derin bakan gözlerle bana bakmayı sürdüğünde gülümserken iç çektim. "Senin için yapıyorlar. Seni sevdikleri için, seni gerçekten aileleri olarak gördükleri için."
Gülümseyişi genişlerken "Çok garip." diye mırıldandığında kaşlarım kalktı. Onun da eli yanağıma gelip tenimi severken gözü düşünür gibi yüzümde geziniyordu. "Yani..." dedikten sonra hafifçe gülüp gözlerime baktı. "Teşekkür etmek zorunda olmamak. Minnettar olmak ama..." dedikten sonra hafifçe yüzünü buruşturup gevşetti. "... borçlu hissetmemek."
Ailenin ne demek olduğuyla tanışıyordu. Ömrümüz boyunca öyle öğrenecekti ki, bir zamanlar bilmediğini bile unutacaktı.
Ben buruk gülümsemem eşliğinde ama sessiz bir şekilde ona baktığımda iç çekti ve saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp elini yeniden yanağıma yerleştirdi. Gözlerine yeniden bulutlar düşmüştü.
Henüz söylemediğimi fark edip kalbimin atışı hızlanırken çekinerek "Ben de biliyordum." dediğimde ağır bir şekilde başını onaylar şekilde salladı. Benim de bildiğimi biliyordu. Annesi söylemese bile tahmin etmiş olmalıydı. Yutkunmaya çalışıp yanaklarını severken telaşla ve titrek bir sesle "Ben... Annenin anlatması gerektiğini düşündüm... O ameliyattan önce anlatmak istemedi... Yani her ihtimale karşın ve... Ben de..." diye anlatmaya devam edecekken beni öperek susturdu. İçimiz birbirimize doğru akarken nefes alış verişlerimiz dudaklarımızın arasında dolaştı. Omuzlarım çökerken dudaklarımız ayrıldı.
"Yine de 'iyi ki' diyorum. İyi ki her şey, şimdi nasıl olduysa öyle oldu."
Yanağımı kemirirken ne demek istediğini anlamaya ve araya girmemeye çalıştım. Benim bildiğime dair herhangi bir yorumda bulunmamış, sadece öperek susturmuş ve ondan özür dilemeyi sürdürmeme engel olmuştu. "Tüm gün düşündüm. Kurabiye yerken bile." dedikten sonra hafifçe güldüğünde ona eşlik ettim. "Eğer, çocukluğumu çalmasalardı, nasıl olurdu diye. Sonra fark ettim ki... Bu adam olmazdım. Daha iyisi veya daha kötüsü olurdum, bilmiyorum ama muhtemelen bu adam olmazdım. İsmini vereceğim, kusura bakma." dediğinde anlayamayarak kaşlarım kalktı. "Aşka inanmadığı için sadece benzediğimiz dolayısıyla Beril'le birlikte olan adam da olmazdım. Bu sebeple Koray'dan intikam alma gereksinimi duyan adam hiç olmazdım. Hal böyle olunca o akşam, o bar masasında da olmazdım. Yani diyorum ki..." dedikten sonra gülümsedi. "Seninle tanışamazdım."
Kaşlarım daha da kalkarken titrek bir nefes aldım. Yutkunmaya çalıştıktan sonra şaşkın bir şekilde "Tüm bunlara değer mi?" diye sorduğumda başparmağı tenimi severken asıl o bunu sormama şaşırdı. "Seni yine çok seviyor olsam da, şu anda olduğu kadar,..." dedikten sonra hafifçe doğrulup beni öptükten sonra yeniden yastığa yaslandı ve sevgi büyüklüğünü "... ölür gibi..." diye tabir etti. "...sevmezken bile, sana söylemiştim. Sen tüm hislere değersin Ada Akyel ve ben hiçbir cümleyi öylesine kurmam."
Yine duygu dolduğum için gözyaşları yanaklarıma akın ederken titrek sesimle "Poyraz..." dedikten sonra yüzüne doğru eğilip dudaklarını öptükten sonra onun gibi burukça gülümseyerek geri çekildim. Ben ne diyeceğimi bilemezken hafifçe omuz silkti. "Yani bana kalırsa her şey, nasıl olması gerekiyorsa öyle olmuş. Bir ömür ilmek ilmek, sevgiyi senden tatmak için işlenmişim, çırpınıp durmuşum. Senden tattığımda ise, tüm sevgisizliklerle baş edebilecek kadar güçlü olmuşum. İyi ki, 'iyi kim' sen olmuşsun. Mutlu bir çocuk olamadım belki ama mutlu bir adamım ve mutlu bir çocuğumuz olacağına..." dedikten sonra gülümsemesi genişledi. "... o kadar eminim ki."
Birbirimizin gözyaşlarını silerken boğuk sesimle "Her an 'hadi çocuk yapalım' diyebilirim." dediğimde güldü. Şaka sanıyorsa, yanılıyordu. Gerçekten dudaklarımdan dökülmek üzereydi.
Daha önce de ve birinde yine bu evde dile getirdiğimiz gibi "Bugün için ve senin için teşekkür ederim." dediğinde gözyaşları eşliğinde başımı onaylar şekilde salladım. O söylemese de gözleri teşekkür ediyordu. Kalbim, ona olan sevgimle ezilip bükülürken bir yandan da kanat çırpıyordu. Onu sığdıramıyordum. İçime, kalbime, gözyaşlarıma... Dolup taşmıştı.
"Her gün için ve senin için teşekkür ederim." dedikten sonra cümleler, hissettiklerimi anlatmaya yetmediği için ona sıkıca sarıldım. Neredeyse koala gibi ona yapışmışken "Seni öyle seviyorum ki..." dediğimde mutlulukla güldü. "... inanamazsın."
"İnanırım sevgilim." dedikten sonra elleri saçlarımda yanağımı öptü. "İnanırım canımın içi. O sonsuzlukla ben de tanıştım."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!