BÖLÜM 33
Bölüm şarkıları: (Valla şu an karar veriyom bölümü yazarken bir sürü şey dinledim)
♫ Labrinth – Formula♫
♫Isabel LaRosa - favorite♫
♫Imagine Dragons - Whatever It Takes♫
(Şarkılar spotify listesine eklendi, oradan dinleyebilirsiniz. Kullanıcı adım: Ozaydinbeyza
İyi okumalar ^^^
**
"Ne var Ogün, ne var?"
Hakan, evine dönmeden Cansu'nun açık ışığına bakmak için sokağı dolaşmıştı. Bu saatlerde henüz uyumuyor olmalıydı. Saçlarını tepesinden topuz şeklinde toplayıp yüzüne yaptığı maskesiyle meyve yiyerek o çok sevdiği entrika dolu yabancı gençlik dizisini izlerdi. Ertesi gün de sanki Cansu kadar dizinin sıkı takipçisiymiş gibi Hakan'a anlatırdı. Belki de Hakan ilgiyle dinlediği için Cansu anlatmaya devam ediyordu. İlgisi ne diziye, ne de anlattığınaydı, ilgisi Cansu'yaydı. Hakan, Cansu'nun izlemeye devam ettiğini tahmin ettiği dizinin son bölümlerinden bir haberdi. Ada'ya destek olmak amaçlı yan yana geldiklerinde Hakan'ın içini gıdıklayan hoş sohbetlerde bulunmuşlardı ama baş başa kaldıklarında olduğu gibi uzun uzadıya sohbet edememişlerdi. Şimdi ise, Cansu'nun gerçekten uyumadığını fakat dizi de izlemediğini gördü. Kapısına dikilen Ogün'ü eliyle kışkışlarken evinin kapısını yavaşça kapattı. Halkası parmağına takılı anahtarlığı avuçlarında tutup merdivenlerden indi. "Ne arıyorsun burada?"
Hakan duraksarken kaşları çatılmıştı. Ellerini cebinden çıkartıp sıkkın bir nefes aldı. Sadece odasına bakıp usulca evine dönmek istemişti ama şimdi henüz ayrılıp ayrılmadığını bilmediği sevgilisi ile sohbetine şahit olmuş olacaktı.
"Nasıl ne arıyorum? Sevgilimi görmeye geldim."
Hakan gözlerini kapatıp yüzünü buruşturdu. İçinde, Cansu'ya gıdıklanan yerler şimdi de sızlamaya başlamıştı. Henüz ayrılmamıştı. Bir daha Hakan'ın hisleri hakkında konuşmamışlardı. Cansu kötü davranmıyor ya da rahatsız olmuş gibi görünmüyordu ama araya Ada'nın meseleleri girdiği için istemsiz normal sohbetler kurmak zorunda kalmışlardı. Hakan'ın Cansu'nun her sohbetine olduğu kadar ihtiyacı olan küçük sohbetler. Onunla havanın ne kötü olduğunu bile konuşmayı severdi.
"Sence biz sevgili miyiz?"
Hakan gözlerini hızla aralarken heyecanla yutkundu. Kalbi hızla atmaya başlamıştı. Tam olarak anlamadan umutlanmak istemiyordu ama kalbi çoktan yapacağını yapmıştı.
"Ayrıldığımızı hatırlamıyorum?"
"Bana kalırsa hiç sevgili olmadık Ogün ama günlerdir sana cevap vermiyor olmamın yeterince açıkladığını sanmıştım."
"Cansu..." dedikten sonra kızın ellerini tutmaya çalıştı. Hakan istemsiz öne doğru bir adım atsa da duraksadı. Gidip ne yapacaktı ki? Dokunma lan, mı diyecekti? Sormaz mıydı Ogün, sen kimsin, diye? Ya da Cansu... Cansu sorar mıydı?
Cansu, ellerini çekip göğsünde birbirlerine kavuştururken bir adım geri çekildi. "Uzak dur."
Hakan gülümser gibi olduğunda içindeki duygu karmaşaları yüzünden gözleri dolmuştu. Ada sağ olsun son günlerde alkol almak yerine onunla ilgilenmişti, bugün de yorgun olduğu için eve gidip uyumayı tercih etmişti. Yoksa şu anki gördüklerini sarhoş hayallerinden biri sanabilirdi.
"Neden böyle davranıyorsun?"
Cansu sakince "Ada'ya âşık olduğunu biliyorum." dediğinde Ogün, Hakan'ın hayatında gördüğü en kötü şaşırma ve sinirlenme oyunculuğunu yaptı. "Senin de mi aklını çeldiler? Cansu? Cansu'm... Nasıl onlara inanırsın?"
Hakan 'Cansu'm' demesine bile ayrı kıl olurken yumruklarını sıktı. Hislerini öyle böyle de değil, uzun uzun cümlelerle çaresizlikle dile getirmişti. Yine de Cansu'dan bir karşı adım görememişti. Belki de, Cansu görmezden gelip yeniden yakın arkadaş olmalarını istiyordu. Cansu'nun kendisine çok değer verdiğine emindi. Hatta Cansu için bu hayattaki en önemli insanlardan biri olduğunu da biliyordu ama bu duygular gerçekten arkadaşlıktan ibaret olup öyle de kalabilirdi. Hakan'ı kaybetmemek için o akşam hiç yaşanmamış gibi davranıyorsa... Şimdi sohbetlerine dâhil olup bir süredir istediği gibi Ogün'e bir yumruk geçirse, Cansu ile araları bozulabilirdi.
"Ben onlara inanıyorum, demedim. Ben sana inanmıyorum artık Ogün. Aslında..." dedikten sonra hafifçe güldü. "Onlar en başından beri haklıydı ama ben seni gözümde öyle büyütmüşüm, seni öyle gereksiz yüksek yerlere koymuşum ki göremedim. Yıllar boyu seni düşlemekten seni görmeyi unutmuşum. Sorun Ada'ya âşık olup olmaman bile değil Ogün. Sen benim âşık olabileceğim bir adam değilsin, hiç değildin. Ben ezbere yaşadım tüm duyguları. Öyle geldi, öyle de gitti yıllar boyu. Hep biliyordum ne kadar kaba olduğunu, hep biliyordum ne kadar uyumsuz, her an sorun çıkartabilecek ve sorumsuz biri olduğunu. Hep görüyordum kızları nasıl yarı yolda bıraktığını, bir çiçek almaktan bile geri durduğunu. Sanki benimle bir anda beyaz atlı prense dönüşecekmişsin gibi seni zihnimde çok farklı resmediyordum. Belki de zihnimdeki resme, seni sığdırmaya çalıştım ama..." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Sana böyle bir adam olduğun için kızmıyorum. Sen hep buydun, böyleydin, ben yine de ilgilendim ama sen... Sen yakın arkadaşlarını satacak bir adam da değildin Ogün... Ada'yı sevebilirsin, belki her şey farklı ilerlese acına destek bile olurdum ama... Seninki sevgi bile değil, takıntı. Görebiliyorum. Ben seni nasıl taktıysam, sen daha kötü bir haliyle Ada'yı takmışsın. Ben nasıl kör olduysam, sen de aynı körlük ile bir gün bir araya gelebileceğinizi sanıyorsun. Seni üzmek için söylemiyorum ama... Ada Poyraz'a âşık, bunu görebiliyorsun değil mi? Siz ayırabilseniz bile bu değişmeyecek. Koray'a olduğu gibi değil, madem bu kadar tanıyorsun, en sevdiği meyveden, tatlısına, bunu da görebiliyor olman lazım. Ada Poyraz'a, Poyraz da Ada'ya âşık. En başından beri, o ikisi yan yana geldiği gibi ışıldıyorlardı. Sen de gördün, bundandı tüm öfke patlamaların, kavgaların."
Ogün'ün gözleri, nispeten uzakta olan Hakan göremese de dolu doluydu. İtiraz etmeyi bırakmış, sadece dinliyordu. Onca zaman sonra koy vermeye ihtiyacı vardı ama kabullenirse her şeyin daha kötü olmasından korkuyordu. Hakan, Cansu'nun yüzünü pek göremiyordu. Daha çok sırtını görebiliyordu.
"Sana Ada'ya aşık olduğun için, aşk acısı çektiğin için kızmıyorum. Emin ol, Ada da bu yüzden kızmıyor. Sen... Ogün sen kendi bildiğin yolda hepimizi harcadın. Ada'yı bile. Sevdiğini iddia ettiğin kadının, gerek ailesiyle, gerek aşık olduğu adamla arasının bozulması için neler neler yaptınız, hala yapıyorsunuz. Ada, hastanelik oldu, hastanelik! Koşa koşa iyiliğine değil, boşluğundan yararlanmaya geldin! Sen Ada'yı bile düşünmüyorsun ki... Beni de düşünmedin. Çocukluk arkadaşının hislerine, olmadığı halde karşılık verdiğini söyledin. Ben seni gözümde büyüttüğümü fark etmeseydim ne olacaktı Ogün? Ne zaman yarı yolda bırakacaktın beni? Hiç düşünmedin mi, bu kız kendine bir şey yapar mı, depresyona girer mi diye?"
Ogün sessiz kaldığında Cansu yeniden güldü. Konuşurken sesi titriyordu ama ağlamaya başlamış gibi de boğuk çıkmıyordu sesi. Hakan bilirdi. Cansu hangi an ağlamaya başlar, anlardı.
"Sen benim sadece âşık olduğumu düşündüğüm kişi değildin. Sen, hatta biz! Ada, ben, Hakan, sen. Biz arkadaştık Ogün. Çocukluğumuz boyunca öyle oldu. Tüm mahalle bize özenerek bakardı, büyükler bile. Ayrılmaz dörtlü. Ayrıldık Ogün. Sen hiçbirimizi düşünmeden davrandın. Ben de çok iyi bir bok değilim, üstten üstten konuştuğuma bakma. Hakan'ın da, Ada'nın da kalbini kırdım. Onlar affedecek olsa bile kendimi affedemeyeceğim tavırlarda bulundum. Ne uğruna? Bir hayal kırıklığı uğruna... Senin hayal kırıklığı olmaman için o kadar çabaladım ve aksine inanmaya çalıştım ki, en yakınlarımın hayal kırıklığı oldum..."
Cansu iç çekti. Hakan, Cansu özür dilemeden onu affetmişti. Başka çaresi olmayan kalbi, Cansu'yu affetme yollarını hızla tüketmiş ve affetmişti. Cansu istemese de Hakan ondan vazgeçemezdi, ona da söylemişti. Üçünün aralarında zımni bir anlaşma, Ada'nın derdi bitene kadar sorunları konuşmamışlardı ama şimdi her şey normale döndüğüne göre, konuşmak gerekecekti. Ada da affederdi ya da çoktan affetmişti. Bazı insanları öyle çok severdiniz ki, onların size yaptığı hiçbir şey onları kaybetmek kadar kalbinizi kıramayacağından, affederdiniz.
"Demem o ki, çabalama. Rahat bırak beni, bizi. Ada için hastaneye geldiğinde gözünün ucuyla bile dönüp bakmadın bana. Orada olduğumu fark etmedin bile. Şimdi buraya gelip bana âşıkmışsın gibi davranma. Kaldı ki, öyle bile olsan, ben sana âşık değilim Ogün. Ben seni istemiyorum."
"Hakan'ı mı istiyorsun?"
Hakan ile Cansu'nun kalbi aynı anda hızlandı. Hakan yutkunmaya çalışıp kaşları kalkmış bir şekilde onları dinlerken Cansu kekeledi. "Ne diyorsun?"
"Görüyorum sizi. Ada'nın yanında, sağda solda. Bir farklısınız artık. Neden? Kalkmış ilişkimiz içerisinde benim sana sadık bulunmadığımı, başka kadını sevdiğimi söylüyorsun ama bana kalırsa, sen beni aldatıyorsun Cansu."
Hakan yeniden yumruğunu sıkarken Cansu da kollarını çözdü. "Ne diyorsun be?" dedikten sonra Ogün'ü ittirdi. "Ne biçim konuşuyorsun sen? Ne sandın beni?"
Ogün "Yalan mı?" dedi. "O Hakan'ın sana karşı hep zaafı vardı zaten. En yakını sensin, diye düşünürdüm ama belki de daha fazlası var. Birbirinize bir değişik bakıyorsunuz son zamanlarda, görüyorum. Onun yüzünden mi ayrılıyorsun benden? Ada'yı mı bahane ediyorsun? Beni suçlayıp kendini mi temizliyorsun? Aranızda ne geçti Cansu? Geçen seni öpmek istediğimde izin vermedin. Hakan'a mı izin verdiğin içindi?"
"Lan orospu çocuğu!"
Cansu sinirle kasıldığı suratında dolu dolu gözler eşliğinde dehşetle Ogün'ün söylediklerini dinlerken Hakan'ın bağırışıyla yerinden sıçradı. Saniyeler içerisinde yanlarına varan Hakan, Ogün'ün yakasından tuttuğu gibi yumruğu geçirdiğinde Cansu çığlığını bastırmak için ellerini dudaklarına götürdü ve bakışlarını evine çevirdi. Ailesi uyumuştu ama uyanması uzun sürmezdi. Böyle bir olayla karşı karşıya gelirlerse, özellikle de Ogün saçma sapan konuşursa, Cansu için iyi olmazdı. Sert bir ailesi vardı ve mahallede iki adamla, hatta iki arkadaşıyla adının çıkması, Cansu için kavgaya tutuşmaları ailesinin hoşuna gitmezdi.
"Hakan..." diyerek Hakan'ı tutmaya çalıştı. Hakan, sinirine rağmen Cansu'nun dokunuşunu fark edip geri çekilirken Ogün kanayan burnunu tutarak birkaç beceriksiz girişim ile yerden kalktı. "Ne var lan sizin aranızda? Aldattınız mı beni?"
Cansu şaşkınlıkla izliyordu olanları. Ogün'ün ne denli pisleşebileceğini görmüştü ama 'daha fazlası olmaz' dedikçe Ogün daha da pisleşiyordu. Ayrılığı, Cansu ile Hakan'ın başına yıkmaya çalışıyordu. Kendisi yüzünden değil de, Cansu'nun sadakatsiz hareketleri yüzünden ayrılmışlar gibi davranıyordu. Cansu'nun ilk sevgilisi Ogün olmuştu. Onla da doğru düzgün sevgili bile olamamışlardı. Şimdi Cansu'yu, erkek düşkünü gibi gösteriyordu.
Hakan'ın da gözleri Cansu'nun evi ile Ogün'ün arasında dolaştı. "Sessiz ol puşt herif. Gel ben senin aklını başka yerde alacağım." dedikten sonra Cansu'nun kolundan çıkıp Ogün'ü yakasından tutarak eğdi ve çekiştirmeye başladı. Cansu da peşlerinden koşarken, Hakan Ogün'ü sokak arası bir binanın girişine attı. Cansu'ya dönüp "Eve dön." dediğinde Cansu "Hakan saçmalama." diyerek yeniden koluna yapıştı. "Bırak defolsun gitsin, mahalle ayağa kalkacak şimdi."
Ogün yeniden yerden kalkarken "Kalksın da öğrensinler konuyu. Hem aldatılıyorum, hem dayak yiyorum. Ne biçimsiniz lan siz? Hiç utanmadınız mı?" dediğinde Cansu şaşkınlıktan Hakan'ı tutamamıştı. Hakan küfürler saçarak Ogün'ün üstüne atladı. Cansu ellerini dudaklarına götürüp ne yapacağını bilemeden tedirgin bir şekilde onları izlemeye başladı. Şok olmuş gibi hissediyor, vücuduna harekete geçme emri veremiyordu. Hakan'ın vücudu ise bir hayli vermişti o emri. Yere düşürdüğü Ogün'ün üstüne çıkmış, küfürler eşliğinde yumruklarını geçiriyordu.
"Düzgün konuş lan orospu çocuğu! Bana bak, milletin ağzında saçma sapan bir şey duyarsam seni denizin dibine gömerim, duydun mu? Belasını siktiğim, bu karakterinle bir de millete bok mu atıyorsun sen? O çeneni kırarım, pipetle beslenirken millete de boş boş konuşamazsın, beni dinden imandan çıkartma!"
Ogün, üstündeki Hakan'dan kurtulmaya çalışırken burnundan, dudaklarından ve kaşlarından kanlar akıyordu. Cansu, olayın şokundan çıkmaya çalışırken yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Hareket ettikçe buz kestiği halinden çözülüyormuş gibi hızlandı ve "Hakan!" diyerek omuzlarını tuttu. "Lütfen gel. Tamam, yeter artık! Millet toplanacak şimdi, hadi."
"Ne oluyor orada?"
"Al işte..." dediğinde Hakan'ın da yumrukları durmuştu. Hep beraber kapısı açılan eve döndüler. Necla teyze hırka yakalarını önünde birleştirerek kapıya çıktı. Allah'tan kocası tıra çıkmış olmalıydı da sadece Necla teyze kapıya dikilmişti. "Ne oluyor çocuklar? Hih! Kim o? Kimi o hale getirdin Hakan?" diyerek terliklerini giyip sokağa çıkacağı sırada Cansu çekiştirdiği Hakan'ı Ogün'ün üstünden kalkmaya ikna edebildi. Hakan da tekrar Ogün'ün yakalarından tutup ayağa kaldırdı. Elini omzuna götürüp sertçe çıkarken "Yok Necla teyze bir şey. Arkadaş arasında olur." dedi. Kadın şok olmuş bir şekilde bakarken Ogün'ün yüzünü gösterdi. "Oğlum, bu nasıl arkadaşlık? Çocuk ne hale gelmiş?"
Cansu, "Necla teyze sen canını sıkma, onlar çözer. Hadi, iyi geceler, hadi." deyip kapıyı kapatması için eliyle kışkışladı. Ogün konuşacakmış gibi olduğunda Hakan omzunu daha çok sıktı ve kulağına doğru "Seni yemin ediyorum öldürürüm." dedi. Ogün güvenliği için sessiz kalırken Necla teyze de söylene söylene kapıyı kapattı ama dürbünden bakmaya devam edeceğini biliyorlardı.
"Bana bak Ogün. Şimdi siktirip evine gidiyorsun. Saçma sapan ithamlarını götüne sokuyorsun. Tek bir, bak..." dedikten sonra sertçe omzuna vurup işaret parmağını 'bir' şeklinde kaldırdı ve burnundan soludu. "Tek bir kişiden saçma sapan bir şey duyarsam, Allah çarpsın boğarım seni."
Ogün, Hakan'ın koluna yapışmış Cansu'ya baktı. "Aldatmadınız belki ama, aranızda bir şeyler var."
Hakan, onca siniri arasında bile heyecanlandı. Sırf suç atmak için mi öyle söylüyordu yoksa gerçekten dışarıdan görülen fakat kendisinin henüz umutlanmak istemediği bir şeyler mi vardı?
Kafası karışan Hakan "Sana ne lan?" dedikten sonra sertçe ittirdi. "Kızın senle işi kalmadı artık. Dilediğini yapar. Bu kızı rahat bırakacaksın Ogün. Ada'yı da rahat bırakacaksın. Ya benim ya Poyraz'ın, birimizin elinde kalacaksın bak, sana yemin ediyorum şaka yapmıyorum. Birimizi katil edeceksin. Siktir git hayatını yaşa.
Ogün "Mutlu olamayacaklar." dediğinde Hakan yeniden saldırmak üzere hareketlendi ama Ogün geriye doğru kaçtı. Hakan uyarır gibi işaret parmağını sallarken "Siktir git ve dediklerimi asla unutma!" dedi.
Ogün gözden kaybolduğunda dahi Hakan'ın hızlı nefes alış verişleri düzene girmemişti. Burnundan aldığı nefes yetmediği ve yükselen adrenalini yüzünden dudakları da aralıktı ve sesli bir şekilde nefes alıp veriyordu. Kanlı ellerini pantolonuna sürterken Cansu ona sarıldığında elleri duraksadı. Dudakları bir süre sonra ilk defa kapanırken yutkundu. "Hakan... Sakin ol lütfen..."
"Şş, tamam." dedikten sonra kollarını hızla göğsüne sığınan Cansu'ya sardı ve saçından öptü. "Tamam güzelim benim, sorun yok."
Cansu hıçkırarak ağlamaya başladığında, Hakan çaresizlikle inledi ve daha sıkı sarıldı. "Gidip yeniden saldırmamı istemiyorsan, lütfen ağlama."
Cansu gözyaşlarını bastırmaya çalışırken burnunu çekti. "Sence yapar mı? Saçma sapan konuşur mu? Babamı biliyorsun..."
"Sikerim Ogün'ü, hiçbir şey yapamaz. Sen sakin ol. Bir sorun olmayacak, olursa da düzeltiriz, bana güven. Ben her şeyi düzeltirim." dedikten sonra yeniden saçından öpüp çenesini Cansu'nun başına yasladı. Gözlerini kapatırken derin bir nefes aldı. "Sen üzme o tatlı canını."
Birlikte nefes alış verişlerinin düzene girdiği dakikaların ardından birbirlerine bakabilmek adına hafifçe yüzlerini geri çektiler ama hala sarmaş dolaşlardı. Gözleri, ne denli yakın olduklarında gezindi. Sarmaş dolaş üst vücutlarında, yakın yüzünde.
Cansu "Necla teyze hala dürbünden izlemiyordur umarım." dediğinde Hakan hafifçe güldü. "Bir şey olmaz, sarılıyoruz sadece."
Cansu, heyecanla "Doğru..." dedi. "Başka bir şey yapmıyoruz."
Hakan da heyecanla gözlerini, bakışlarını kaçıran Cansu'nun yüzünde gezdirdi. "Başka ne yapabilirdik ki?"
Cansu titrek bir nefes alıp güçlükle Hakan'ın gözlerine baktı. Hakan, Cansu'nun gözlerini kaçırıp duruşunu yanlış yorumlamamaya çalışıyordu. Sarılmalarıyla sakinleşen vücutlarında nefes alış verişleri yeniden artmıştı, hissedebiliyor, hatta duyabiliyordu. Heyecandan kuruyan dudağını ıslattı. Yüksek bir sinirin ardından geçtikleri bu garip anda, ne hissedeceğini bilemiyordu. Yanlış bir adım atmak istemiyordu.
Cansu uzatarak "Hiç..." dedikten sonra heyecanla güldü. "Hiçbir şey."
İkisinin de gözleri birbirinin gülüşünde dudaklarına indi. Aynı anda iç çektiler. Hakan düşünmeden ve hızla "Başka bir şey yapabilir miyim?" diye sorduğunda Cansu'nun kalbi tekledi ve hızla Hakan'ın gözlerine baktı. Ne demek istediğini anlıyor gibiydi ama yanlış anlamaktan çekiniyordu.
"Ne gibi bir şey?"
"Necla teyzenin görmesini tercih etmeyeceğimiz bir şey."
Cansu heyecanla gülerken "Ne demek istediğini anlamıyorum." dediğinde Hakan'ın kaşları alayla 'gerçekten mi?' der gibi kalktı. Cansu'ya bakan gözleri parlıyordu. Umudu hiç olmadığı kadar artmıştı. Bir şeyleri yanlış anlamıyor, olabilir miydi? Sanki gerçekten kolları arasındaki Cansu, ona izin vererek bakıyordu... Onu öpebilir miydi? Cansu da istiyor muydu? Böyle bir an... Böyle bir an gerçekten yaşanabilir miydi?
Hakan, korkmaktan bir hayli zarar gördüğü için kendisini zorladığı bir cesaretle konuşmaya başlasa da fısıldamıştı. "Seni öpebilir miyim?"
Cansu titrek bir nefes almasının yanı sıra göz bebekleri de büyüdüğünde Hakan dudağının kenarını ısırdı. Yanlış anlamıyordu... Yanlış anlamıyordu!
Cansu bir şeyler mırıldandığında Hakan, kulağındaki kalp atışları yüzünden duyamayıp heyecanla gülerek "Ne?" diye sordu. Cansu da gülüp yine kısık sesle bir şeyler gevelediğinde Hakan çaresizliğin bulaştığı bir keyifle "Ne olur sesli söyle." dedi. Cansu sesli bir şekilde "Evet!" dediğinde bir anlığına hareketsiz kaldılar ve birbirlerine gözlerini kırpıştırarak baktılar. Hakan şaşkın ve mutlu bir şekilde "Harbi mi?" diye sordu.
Cansu yeniden gülerken "Harbi." dedi.
"Yemin et."
"Ya, evet!"
"Gerçek yani, eminiz?"
Cansu, kızarmış gibi yapıp "Öpecek misin, öpmeyecek misin?" diye sorduğunda Hakan huzurla iç çekti. "Tabii ki öpeceğim."
Hakan hızla eğilip de, dudaklarını Cansu'nun onu bekleyen dudaklarına bastırdığında gözleri kapandı. Çeneleri birbirine doğru yükselirken dudakları birbiri için aralık olan dudaklarını öpmeye başladı. Hakan'ın ilk öptüğü kadındı, Cansu. Yıllar boyu Cansu'yu sevmiş, başka bir kıza, herhangi bir yaşında göz ucuyla bile bakmamıştı. Deneyimsiz olması gerekmesine rağmen iç güdüleri ve içinin ona akması sebebiyle, bir ömür öpüşmüşler gibi hissettiriyordu Cansu'nun dudaklarına. Heyecanları kendi kalplerinde barınamayıp birbirlerinin kalplerine doğru akarken hafifçe gülmek için ayrılan dudakları saniyeler içerisinde yeniden birbirlerini buldu.
Ve Hakan, sadece odasının açık ışığına bakıp yetinerek uyuyacağını düşündüğü bu gece, sevdiği kadının dudaklarıyla tanışmış oldu. Odasının ışığından çok daha fazlası yandı aralarında. Ne olacaklardı ya da olmuşlardı, bilmiyorlardı ama... Artık arkadaştan çok daha fazlası olduklarında hem fikirlerdi.
**
Saçıma şampuan döken Poyraz'ı izlerken gülümsemeden edemiyordum. Onun da güzel yüzünde dudakları sırıtmadığı sürece gülümsüyordu. Bir süredir birbirimize gülümseyip sırıtıp durmak dışında bir şey yapmıyor, birbirimizi sessizce seviyorduk. Sanki dudaklarımızdan hangi cümle dökülse, yetmeyecekti hissettiklerimizi dile getirmeye... Biz de bakıyorduk. Göz göze geldiğimizde tüm o güzel cümleler, zihninden zihnime, kalbinden kalbime akıyordu. Ruhlarımız gibi sonunda vücutlarımız da birbirini sevmişti, birbiriyle sevişmişti. Her halimizi görmüş, her halimize âşık olmuştuk. Birçok kez ismimizi telaffuz etmiştik ama birbirimize teslim vücutlarımızda birbirimiz için yükselen seslerimiz arasında isimlerimizi zikretmek... Artık sadece ismimi duyduğum zaman bile aklıma Poyraz'la geçirdiğim o anlar gelecekti... Artık zihnim gibi vücudumda da silemeyeceğim anılarımız, anlarımız vardı.
Şampuan şişesini yerine koyduktan sonra akan suyun vücudumuza çarpmasını sağlayan duş başlığını ardıma doğru çevirdi ve elleri ıslak saçlarıma geldi. Şampuanı yayarken bakışlarını saçlarımdan gözlerime indirdi ve hafifçe güldü. "Bakma öyle, öpesim geliyor. Burada ciddi bir işle meşgulüm."
Onun bir süre kadar önce, vücutlarımız hala birbirine bağlıyken söylediği bir cümleyi sırıtarak dile getirdim. "Sana nasıl baktığıma ben karar veremiyorum."
Poyraz "Al işte." dedikten sonra güldü ve saniyeler geçmeden dudağımı öptü. "Sanırım bu duştan hiç çıkamayacağız."
Duşa ilk girdiğimizde, vücutlarımızın henüz birbirine doymadığını anlamamız uzun sürmemişti. Sırtım hemen ardımdaki fayansa yaslıyken hoş dakikalar yaşamıştık. Gerçekten düğünden sonra geldiğimiz balayı gibiydi. Normalde evli çiftler ya evlenmeden önce ya da balayında beraber olurdu. Biz, evlendikten aylar sonra birlikte olmuştuk ama birlikte olduğumuz geceyi de balayına çevirmiş gibiydik. Ayların acısını çıkarıyor, yine de doyamıyorduk. Ateşle barut yan yana gelmiş, alev almıştı ve sönmüyordu.
Gülerek "Kötü olmazdı." dedim. Şile'den hiç dönmesek, hatta bu duştan hiç çıkmasak da olurdu. Geri döndüğümüzde bizi güzel şeyler beklemiyordu ve olabildiğince görmezden gelmeye çalışıyorduk. Zamanı burada, bu anda durdursak ve tüm ömür tek bir anı yaşasam, gocunmazdım.
Dudaklarımız yeniden kavuşacak gibi olduğunda Poyraz gözlerini kırpıştırıp yutkunarak geri çekildi. Geri çekilmekte bir hayli zorlanmıştı. "Ben her an sana tavım ama güzelim..." dedikten sonra yanağımı sevdi. "... daha fazlası canını yakar artık."
İlk geceden üç kez birlikte olmuştuk. Üç, uzun kez. Ona bir hayli yüksek olmam sebebiyle canım yanmamıştı ama kasık aralarım sızlamıyor da değildi. Üst bacaklarım da sızlamaya başlamıştı. Can yakıcı ya da rahatsız edici değildi ama yine de sızlıyordu. Dile getirmesem de Poyraz tahmin edebiliyor olmalıydı.
Beni ne kadar arzuladığını, daha öncelerde de görebiliyordum ama birlikte oluşlarımda yeterince anlamıştım. Onun o hallerini gördükten sonra benden uzak durabilmeyi başarabildiği anlara olan saygım artmıştı. Kaç defa ucundan dönmüştük, hepsinde devam etse kendimi ona bırakabileceğim kadar kendimden geçmiş halde olmama rağmen devam etmemişti. Şimdi ise, içimiz yeniden birbirine aksa ve adım atsa, yeniden tek vücut olabileceğimize rağmen beni düşünerek geri duruyordu. Aşkla şehvet arasındaki fark buydu. Biz şehvetli bir çifttik ama aşkımız daha ağır basıyordu.
Şakayla "Hm..." dedikten sonra omuz silktim. "Peki madem. Şansını kaybettin."
O da gülüp ellerini yeniden saçlarıma götürdü ve köpürtmeye başlarken "Bir yere kaçmıyorsun ya." deyip muzip bir sırıtış eşliğinde baktı. "Yarın gözlerini yine benimle açacaksın. Ve sonraki gün. Ve sonraki gün. Ve..." dedikten sonra sırıtıp başını onaylar şekilde salladı. "... sonraki gün..."
O saçlarımı da, her zerremi nasıl seviyorsa öyle severek köpürtürken bu gerçek oldukça hoşuma gittiği için omuzlarımı iki yana salladım. Resmen bir ömür geçirecektik!
"Altmış yaşımıza geldiğimizde de böyle çift olur muyuz acaba?"
Yaş ilerledikçe şehvet azalacak, sevgi artacak olmalıydı. Poyraz'ın yaşlılığı da az fena olmayacak olmalıydı ama yine de şu andaki gibi her an birbirimize doğru çekilip çekilmeyeceğimizi merak ettim.
"Torunlarımız yeni amca, teyzeler istemez muhtemelen ama biz elimizden geleni yaparız." dediğinde utanarak güldüm. Duş başlığını alıp yüzümden geride tutarak saçlarımın köpüklerden arınmasını sağlarken o da güldü.
"Ama bir an, altmış yaşına geldiğimizde bohça hala açılmamış olacak sanmaya başlamıştım."
Söylediğine yeniden güldüm ve alnımdan yüzüme kayan su tanelerini gözüme düştüğü için gözlerimi kırpıştırdım. Bu görüntüyü bile gülümseyerek izledi ve yanağımdan öptükten sonra saçımı durulamaya devam etti. "Hala açılmadı, farkındaysan." dediğimde sırıtıp "Dönünce hallederiz, merak etme." dedi.
"Dönünce halletmemiz gereken çok şey olacak." dediğimde hızla "Şş..." deyip duş başlığını yeniden astı. Saç kremini alırken "Derin bir nefes..." dediğinde gülerken kaşlarım kalktı. "Hadi." der gibi elini salladı. Ne söyleyeceğini bilerek derin bir nefes aldığımda o da elini havada yükselterek aldı. "Ve... Siktir et." dediğinde nefesimi verirken güldük. Ona zamanında ben böyle söylemiştim ve gerçekten işe yarıyor olması garipti.
"Geri döndüğümüzde ne yapacağımızı, gelecekteki Ada ve Poyraz düşünsün. Hatta gelecekteki Ada, kocası düşünürken öpsün, sarılsın, yeter. Gelecekteki Poyraz, halleder. Şimdiki Ada ve Poyraz, balayının tadını çıkarsın."
Saç kremini bizzat kafama sıkacağı sırada gülerek durdurdum. "Saç boylarıma sürmen gerekiyor, yoksa hemen yağlanır."
Hızla "Yine yıkarım." dese de avucuna sıkıp saç boylarıma sürmeye başladı. Gülüp parmak uçlarımda yükseldim ve yanaklarını öptüm. "Hah! Gelecekteki Ada, aynen böyle yapsın."
"Her Ada, aynen böyle yapacak." dedikten sonra dudağını da öptüm. Çenemiz birbirine doğru yükselirken derin bir nefes aldık. Öpüşlerimiz daha uzun sürerse derinleşiyor, daha kısa ise asla sürmüyordu. Geri çekildiğimde ikimiz de gülümsedik ve burnumuzdan hafifçe güldük.
"Her Ada'yı çok seviyorum." dedikten sonra kremi saç boylarıma severek sürmeye devam etti. "Çoğu Ada da, seni çok seviyor." dediğimde gözleri hızla gözlerime döndü ve kaşları kalktı.
"Bazı Adalar daha da çok seviyor, herhalde?"
Güldüm. "Bazı Adalar seni uyuz buluyor."
O da güldü ve başını hafifçe sallarken "Gösteririm ben onlara." dedi. Alayla "Ne yapabilirsin Poyraz Akyel?" diye sorduğumda uyarır gibi başını sallamaya devam etti ve duş jeline yöneldi. "Onlara öyle şeyler yapacağım ki..."
"Allah Allah?" derken gülmeden edemedim. "Çok korktum. Ne yapacaksın?"
Duş lifine, duş jeli döktükten sonra köpürtmeye başladı. "Öyle öpeceğim, öyle sürprizler yapacağım ki... Onlar da bana âşık olacak."
Köpüklenen parmağıyla hafifçe burnuma vurdu ve göz ucumda köpükleri gördüğüm için şaşı baktığımda güldü. Ben de gülerken burnumu sildim ve "Her yanım sana âşık, sadece bazı yanlarımla daha iyi anlaşıyorsun." dedim.
"Ben de o her yanına aşığım..." dedikten sonra beni yeniden öptü. Gerçekten balayında gibiydik. Tekrar tekrar birbirimizin oluyor, tekrar tekrar ilanı aşk ediyorduk. İlk evlendiğimiz zamanlarda bile dışarıdan bakan gözler çifte kumru görüyordu çünkü istemsiz bir şekilde yan yana ışıldıyorduk ama şimdi... Gerçekten cicim aylarımızdaydık. Hem de olabilecek en yanlış zamanda ama yine de... Mutluyduk işte. Döndüğümüzde onun ailesiyle arası bozulacaktı, benim ailemle aram bozulacaktı, kaoslar çıkacaktı fakat... Biz yine de günün sonunda gülümseyerek birbirimize sarılacaktık. Artık buna emindim. Başımıza ne gelirse gelsin, birlikte atlatacaktık. Ne olursa olsun Poyraz için bile Poyraz'dan vazgeçmeyecektim. Kendisi söylemişti, onun tercihi her zaman bizdik. Ondan vazgeçersem asıl onu zor durumda bırakmış ve ona zarar vermiş olurdum.
Geri çekildiğimizde yeniden sırıtıp durduk. Köpüklediği lifi boynumda dolaştırmaya başladığında hafifçe dudağının kenarını ısırdı. "Başladı benim irade mesaisi."
Kaşlarım kalktığında vücudumu köpüklemeye devam ettiği için güldüm. Son birlikte oluşumuzun üstünden on beş dakika falan geçmişti. Hemen ardımdaki duvarın fayanslarında adını sayıklayarak yükselmelerimin üstünden yani... O zamandan beri vücuduma bakmıyor, yüzümle ilgileniyordu. Bir sonraki birlikteliğimize kadar aradan zaman geçmesini istediğini anlamıştım, biraz önce de 'canın yanar artık' demişti. Bu sebeple beni yeniden istememek için gözlerini kaçırıyordu ama vücudumu yıkarken bunu yapamayacaktı.
"Kendim yıkanabilirim." dediğimde hızla "Teklifin kabul edilmedi." deyip kollarımı liflemeye başladı. Sıra göğüslerime geldiğinde gözlerini tavana çıkardı. Ben gülerken o da hafifçe güldü. Gözlerini kapatıp "Allah'ım yardım et." dediğinde kahkaha attım.
"Aynen, Allah da bu konuya aciliyet verir gerçekten..."
"Valla acil bir durum bence." dedikten sonra lifi karnıma doğru indirdiği için rahatlayıp nefesini üfledi.
"İddiaya varım, uyumadan bir kere daha yapacağız." dediğimde gözlerini aralayıp bakışlarını bana çevirdi. Söylerken utanmamama rağmen böyle bakınca utanmıştım. "Ben de bahsimi sana yatırıyorum." dediğinde güldüm ama hızla şaka yaptığını belirterek başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Senin canını yakacağıma, götüm götüm uyurum ve yarını beklerim."
"Götüm götüm mü?" diye sorarken güldüm. "O çaresizliği ve mecburiyeti başka şekilde de dile getirebilirdim ama kulağa bundan daha kötü gelirdi."
Ne şekilde dile getirebileceğini tahmin eder gibiydim ve tahminim doğruysa evet, 'götüm götüm' demeyi tercih etmesine sevinmiştim. Sıra bacaklarıma gelince yavaşça dizlerini kırıp alçalmaya başladığında sırtımı fayansa yaslarken istemsiz yutkundum. Onu en son aşağılarda gördüğümde yaşadıklarımızı zihnimden defetmeye çalışırken bu sefer de ben bakışlarımı tavana çıkardım. "Allah'ım yardım et."
Kahkaha atarken nazikçe bacaklarımı liflemeye devam etti. Üst iç bacağımı öptüğünde "Şş..." diyerek ona eğildim. "Madem usul usul uyuyacağız, temaslarımıza dikkat edelim lütfen."
Aşağıdan gözlerini bana çevirirken tenimi dudaklarının arasına alıp bıraktı. Alayla "Masum bir öpücük." dediğinde hızla kollarından tuttum ve kalkması için çektim. "Hadi beni düşünmüyorsun, kendini de mi düşünmüyorsun?" diye sorduğumda hafifçe güldükten sonra iç çekti. "Aşağılara bakarsan, benim zaten kaybedecek bir şeyim kalmadığını görürsün."
Yutkunup kaşlarımı kaldırdığımda başını onaylar şekilde salladı. Ben zaten çoktan yükseldim, aşağıya bakarsan bunun kanıtını da görürsün, demeye getirmişti ama bakmayacaktım. Yine de ben de çoktan yükselmiştim.
Yeniden ona yapışmamak için "Şey..." dedikten sonra sırıtarak duş başlığını alıp ona verdim. "Durula beni."
Birlikte olmasına olurduk da... Dediği gibi gerçekten bu sefer canım yanmaya başlayabilirdi. İlk seferim için peş peşe ve çok uzun süre birliktelik yaşamıştım, devamını yarına saklasak iyi edebilirdik.
Güldü. Suyu vücudumda dolaştırarak beni durularken gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Beni durulaması bitince erkek şampuanına yöneldim. "Sıra seni yıkamakta koca bebek." dedikten sonra dudağımı büzüp "Bir doksan bebek." diye ekledim. Boyu yüzünden onu yıkamak zor olacaktı.
"Ve yakışıklı..."
Egosunu bozmayıp sırıtarak kabullendim.
"Ve kaslı."
Gözlerim karın kaslarına kaydığı gibi gözlerimi irileşti. Hemen aşağıda bana göz kırpan bir şey daha görmüştüm. Gözlerimin ve yüzümün aldığı hale güldüğünde yavaşça omzuna vurdum ama gülmeden yapamadım. "Şuna bir şey yapar mısın?"
Poyraz alayla "Tuşu yok." dediğinde utançla nefesimi üflesem de güldüm. "Ayrıca karşımda çıplaksın, son saatlerimiz bir hayli hareketli geçti. Aklım fikrim sendeyken, onun uslanması mümkün değil."
"Penguenleri düşün." dediğimde kahkaha attı. Ben de gülmek üzereyken "Nesilleri tükeniyor." dedim.
"Sen penguenleri derken, beni düşünüyordun. Değil mi?"
Anlamıştı ama şimdi rahat rahat konuşabildiğimiz için sormak istemişti. "Evet." diye itiraf ettiğimde çenemden tutup yanağımı öptü. Burnunu yanağıma sürttüğünde gözlerim kapanmıştı. "Tamam sen... Dinazorları düşün... Nesilleri tükendi..."
"Su tasarrufu için birlikte duş alıyoruz. Dünya için daha fazla düşünceli davranamam." dediğinde gözlerimi araladım. Kesin su tasarrufu içindi! Yataktan kalktığımız gibi beni kucağına alıp duşa kabine getirmişti. Sonrasında da zaten... Henüz duş alamadan bir tur daha terlemiştik.
Ben saçlarını şampuanlarken yamuk bir gülümsemeyle beni izliyordu. Parmak uçlarımda saçlarına yükselirken zorlandığım için hafifçe dizlerini kırdı. Böylelikle daha rahat bir şekilde saçlarını köpükleyebildim. Gözlerim saçlarındayken bir anda öptüğünde dudaklarımız ayrılırken güldüm. "Uslu dur ama..."
"Tamam..." dediğinde su başlığına yöneldim. Saçını durularken yeniden öptüğünde kaşlarımı kaldırarak bakışlarımı parlayan gözlerine indirdim ve sırıttım.
"Tamam bu sondu."
"Hadi bakalım." der gibi başımı sallayıp saçlarını durulamaya devam ettim. Yeniden öpmek için yöneldiğinde su başlığını yüzüne indirdim. Gözlerini kapatıp yüzünü kaçırırken benim gibi güldü. "Savaş çağrısı, sayarım."
"Neyse ki sadece bir su başlığı var ve o da..." dediğimde saniyeler içerisinde elim boşaldı. Su başlığını yanımızda tutarken sırıttı ve cümlemi devam ettirdi. "O da bende."
"Ayısın ya! Bu nasıl güç?"
Su başlığını tutmak için yanında kaldırdığı kollarında kaslarını sıktı ve çenesinin ucuyla gösterdi. "Kocan bir koluyla seni taşıyıp diğer koluyla adam dövebilir hayatım. Kocanın tadını çıkar."
O öyle egosuyla dikkatini dağıtmışken su başlığına yöneleceğim sırada suyu yüzüme tuttuğunda gülerek bir adım geri gittim ve ellerimi su ile yüzümün arasında kaldırdım. "Özür dile, affedeyim."
"Oldu canım!" derken o su başlığını kaçırıp yüzüme tutmaya çalıştıkça ben de ellerimle engel olmaya çalışıyordum.
"Yüzüne su tuttuğum için affet bey, bir daha evimin direğine asla böyle yapmam, diyebilirsin."
Yüzümü korumaktan vazgeçip su başlığını yakalamaya çalıştığımda gülerek kaçırdı ama sımsıkı tuttum. Su başlığını yükseğe kaldırırken beni de uçan balona takılmış poşet gibi kaldırabileceğini fark ettiğimde ayak tabanlarımı duşa kabin zeminine yaslarken ellerimi su başlığından çektim.
"Bak soğuk suya ayarlarım." dedikten sonra bu fikri mantıklı bulmuş gibi "Hatta ayarlayayım." deyip musluğa yöneldi.
Gülerken "Ya, Poyraz ya!" diyerek yeniden su başlığını tutmaya çalıştım. Soğuk suyu ayarlayıp "Diyor musun, demiyor musun?" diye sordu.
Dudaklarım aralandığında kaşları beklentiyle kalktı. Yamuk sırıtışı eşliğinde ona yalvarmamı beklerken "Ayılara boyun eğmem." dediğimde dudağını büzüp başını onaylar şekilde salladı. Su hızla bana döndüğünde soğuk su tenime temas ettiği için kahkahalar arasında çığlık attım. Ben duşa kabinde kaçarken kolunu vücuduma dolayıp sırtımı kendisine çevirdi ve yasladı. Bir kolu vücudumu tutarken diğeriyle duş başlığını yüzüme tuttuğunda diğer tarafına doğru dönmeye çalışırken elini ittiriyordum.
O da gülerken "Söyle, bırakayım." dedi.
"Tamam söyleyeceğim." dediğimde su başlığını indirdi. "Bekliyorum. Bir kere daha kandırırsan, bedelini soğuk suyla ödersin."
Ciddi tutmaya çalıştığı sesine güldükten sonra derin bir nefes aldım. Bana yeniden inanmasına bir an kıyamayacak gibi olsam da hemen diğer ruh halime bürünüp hınzırca sırıttım. Kendi söylemişti. İki halim vardı ve ben şeytan olanı daha çok seviyordum. "Sen megaloman bir ayısın."
Su yeniden yüzüme yükseldiğinde kolları arasında hareketli olduğum için gerileyen vücudu duşa kabin kapılarına yasladı. Kalçamda, dakikalar önce bana göz kırpan sertliğini hissettiğimde gözlerim faltaşı gibi açıldı. Vücutlarımız yaslanınca, onla da istemsiz temasa girmiştik tabi...
Bu gece yeniden birlikte olmayacak olsak da, onun su saldırılarından nasıl kurtulacağımı biliyordum. Ellerimi su başlığından çekip ardıma doğru uzatıp kendimi ona bastırdığımda vücudu kasıldı.
Hafifçe gülüp boğuk sesiyle "Ne yapıyorsun?" diye sorduğu gibi gevşeyen elinden su başlığını alıp kollarından çıktım ve karşısına geçip ona döndüm. Suyu adeta mal gibi kalmış suratına tuttuğumda gülerek elini aramızda kaldırdı ve yüzünü kaçırdı.
"Hem de aklı fikri bende olan ve bana yenilen bir ayısın."
Bileklerimi tutup aramızda indirdikten sonra yüzünü bana çevirdiğinde sırtım fayansa yaslanırken sırıtışım ardında yutkundum. Başını hafifçe sağa eğip burnunu burnuma sürterken sırıttı. "Sana yenilmekten asla gocunmam. Aslanın, karısı da aslandır."
Hoşuma gittiği için hafifçe güldüm. Birbirimizi öpmeye başladıktan sonra derinleşmesine izin vermemek için güçlükle ayrıldık. "Bir an önce çıkalım." dediğimde başını onaylar şekilde sallayıp o da "Bir an önce." dedi. Yoksa yeniden birbirimize kapılacaktık ve o da ben de canımın yanmaya başlamasını istemiyorduk.
Onu da, belirli bölgelerine yakın temaslar bulunmadan hızla köpükledim. Köpüklendiği süre boyunca keyfi yerinde, mutlu bir şekilde beni izleyip öpücük kaçamaklarında bulunmaktan geri durmadı. Sıcak suyla durulandıktan sonra suyu kapattık ve duşa kabini açtık. Önce o inip ayak havlusunu yere attıktan sonra elini bana uzattı. Ben de duşa kabinden inerken vücuduma kayan gözlerini hızla kaçırdı. Bornozunu giydikten sonra bornozumu giydirdi. Saç havlusunu saçlarımda gezdirip ıslaklığını alırken sıcaktan buharlı hale gelmiş banyoda onu izlemeye devam ediyordum. Havluyu saçlarıma dolayıp ucu, alnımdaki havlunun altına sıkıştırdı. Ben de onun saçlarındaki ıslaklığı aldıktan sonra yavaşça kuruladım. Burnumu öptüğünde gözlerim kapanırken gülümsedim.
Her şey hayal gibiydi... Ara ara kendimi çimdikleyip hayal gücümün mağduru olmadığıma emin olmaya çalışıyordum. Gerçek evliliğimizin ilk günüydü ve gelecek, birlikte mutlu günlerimizi yaşamamız için bizi bekliyordu.
**
Saç havlumu banyoya asıp bornozla banyodan çıktım. Deniz'le telefona konuşmuştum ve Koray henüz bombayı patlatmamış gibi duruyordu. Deniz'i, Sevim babaannenin araması ihtimaline karşın, açmamalarını sağlamak üzere tembihlemiştim ama o kadın aramakla kalmaz, kalkar gelirdi. Koray'ın attığı son mesajlara bakarak salona yöneldim. Peşime adam mı takmıştı, bilmiyordum ama hala Poyraz'ın yanında olduğumu biliyor gibi 'Neden hala yanındasın? Kocanla son bir gün mü geçirmek istiyorsun? Böyle anlaşmamıştık!' diye mesaj atmıştı. Poyraz'a göstersem telefonun içine dalar, Koray'ın yanında çıkar onu gebertene kadar döverdi. Bakmasına izin vermemeye çalışacaktım ama Koray'ın mesaj attığından da bahsedecektim.
Masanın üstünde iki karton kutu ve onları açan Poyraz'ı gördüm. Beni görünce gülümseyip "Gel, pizza istedim. Yeni masa kurmalarını istesem çok girip çıkacaklar diye pizzayla idare ederiz diye düşündüm ama canın başka bir şey çekiyorsa hemen söyleyebilirim." dedi. Gülümseyip "Yok, pizza iyidir." derken yanına vardım. Bir eşofman altı dışında üstü çıplaktı. O sandalyeye otururken kucağına da beni çekti. Çıplak bacağım, bornozun iki yana ayrılan parçalarından özgürlüğüne kavuşurken sırtımı, sırtına yasladım. "Kapıyı böyle açmamışsındır inşallah." dediğimde sırıtırken bir pizza dilimi bana uzattı. Kendisi, kapı çaldığı gibi banyoya koşup "Sakın ben diyene kadar çıkma." demişti. Benim vücudumu sakınırken, kendi vücudunu sergilemiyor olsa iyi olurdu. Beni buraya kadın çalışanlar yönlendirmişti, kapıya kim gelmişti bilmiyordum ama yine kadın olabilirdi.
"Vücudum sadece karıma açık bebeğim. Tshirtü kapıyı kapattıktan sonra çıkardım."
"Aferin..." dedikten sonra uzattığı pizzadan bir ısırık aldım. O da ısırık almak için pizzayı kendisine çevirirken alayla yanağını sevip lokmamı yutkunduktan sonra "Sen benim namusumsun, namusuna sahip çık." dediğimde pizzasını çiğnerken burnundan güldü. Lokmasını yuttuktan sonra ıslak saçlarımı öptü.
"Ben ne giyeceğim?"
Koray şerefsizi karşıma çıkmasa Şile'ye gelmeden önce annemlere gidip birkaç kıyafet ayarlayacaktım ama buraya Poyraz'dan ayrılmaya geldiğim için eşyasız gelmiştim. Poyraz ise sabahtan şirketten çıktığı için şirketteki eşyalarından küçük bir bavul hazırlamıştı.
"Bence çok iyisin." dedikten sonra belime sardığı kolunda eli çıplak üst bacağımı okşadı. Bir dilim pizzayı daha bana uzattığında elinden alırken güldüm. "Çıplak dolaşamam Poyraz."
Şimdi bornozlaydım ama yaz sonlarında olmamıza rağmen hava hala çok sıcaktı ve pamuklu beyaz bornoz birazdan beni terletmeye başlayacaktı ve o zaman giyebileceğim hiçbir şey yoktu. "Açıkçası, ben de baş başa kaldıkça giysileri protesto edelim, diyecektim ama sen kabul etmez misin yani?"
Gülüp pizza dilimimi bitirdiğim için parmak uçlarımda kalan un tozlarından kurtulmak için karton kutunun içine doğru parmaklarımı birbirine sürttüm. Ayranı alıp çalkalamaya başladığımda Poyraz vücudumu tek bacağının üstüne doğru çekti. Gülerken bardaklarımıza ayran döktüm. Yarına kadar birlikte olamayacağımız için ilgi çekici temaslardan kaçınmaya çalışıyor olmalıydı.
Bir bardağı önümüzdeki masada onun tarafına koydum ve kendi bardağımdan büyük bir yudum aldım. "İlk insanlar bile yaprakla dolaşıyormuş sevgilim. Biz de çıplak dolaşmayalım istersen." diye dalga geçtim.
"Yaprak da olur."
Gülerken bana uzattığı pizza dilimini aldım. Kendisine de bir dilim daha aldı. Kabul etmeyeceğimi fark ettiğinde "Ayarlattım kıyafetler. Koltuğun üstünde." diye homurdandı. Yeterince doyduğum için elimi ıslak mendille silip huysuzluğuna gülümseyerek yanağından öptüm. Öpüşümle huysuzluğu azalmıştı ama kucağından kalktığım gibi bakışları bana dönerken yeniden huysuzlandı.
"Nereye?"
Gülüp "Giyineceğim." dedikten sonra Poyraz'ın bahsettiği çantaya yöneldim. "Uzağa gitme."
Gülüşüm artarken aramızdaki birkaç adım mesafeyi gösterdim. "Buradayım."
O da güldü ve kendisine bir dilim pizza daha alırken başını onaylar şekilde salladım. "Tamam, süper."
Çantanın içindekileri koltuğun üstüne boşaltırken gözüme birkaç gecelik çarptı. "Bunlar özel siparişin mi?" diyerek parmağımı askısına dolayarak kaldırdığımda lokmasını yuttuktan sonra güldü. "Vallahi, kadın çalışana birkaç günlük ev ve dışarısı için kıyafetler ayarla deyip bedenini söyledim. Gerisi çalışanın dokunuşları."
"Bir de kadın çalışana söylemiş..." derken gülerek geceliği kaldırdım ve nasıl bir şey olduğuna baktım. Erkek çalışana bile söylemeyecek kadar kıskançtı. Bunca modernliğin içerisinde nasıl içinde bazı kısımlar maço kalabilmişti, bilmiyordum.
Gecelik, bohçamda olan bir geceliğe benziyordu. Hatta, Poyraz'a attığım, toplantıyı, şirketi boşverip eve gitmek istediği fotoğraftakine de benziyordu. Kırmızı, dantelli gecelik oldukça kısaydı ve göğüs gibi bel ve sırt dekolteleri de vardı. Altına giymek için de yine kırmızı bir iç çamaşırı vardı. Bunu giyersem, Poyraz kronometre açar, sabahlar, son birlikteliğimizin üstünden yeterince zaman geçtiğini düşündüğünde beni uyandırırdı.
"Onu giymelisin..."
Gülüp aramızda havaya kaldırıp baktığım geceliği indirdim ve koltuğa attım. "Sana işkence etmek istemem."
"Ben istiyorum." derken o da ellerini ıslak mendille siliyordu. "Ben göze alıyorum."
"Sabah beni uyandırmazsın, değil mi?" dediğimde sandalyeden kalkıp gülerek yaklaştı. "O konuda söz veremem." dedikten sonra ellerini bornozumun bağlarına getirdi. "Onca zaman Bugs Bunny'li pijamalarını gördükten sonra bence hak ediyorum..."
Omzuna yavaşça vurdum ama alay etmeyi sürdürdü. Bugs Bunny'li pijamalarımı kastederek "Bir bakmışsın Yusuf kuyuda zordadır, bir bakmışsın..." dedikten sonra gözlerini kırmızı geceliğe çevirdi. "... Yusuf mısıra sultandır."
Gülerken "Pijamalarımı seviyorum ve dönüğümüzde giymeye devam edeceğim." dedim. "İstersen, dokunmaz, yatar uyursun."
Elleri duraksarken başını hafifçe geri çekip yargılar gibi güldü. "Maskot kostümüyle bile olsan, yatıp uyumam." dedikten sonra çözdüğü bağ yüzünden bornoz iki yanıma doğru salındı. Gözleri vücuduma inerken bornozun yakalarını tutup yavaşça omuzlarıma doğru kaydırdı. Çıplak vücudum gözler önüne serilirken biraz önceki 'maskot' örneğini sürdürdü. "Hem artık içinde neler olduğunu biliyorum..."
Alayla sırıtsa da gerçekten etkilendiğini belli eden bir ses tonuyla söylediği için yutkunduktan sonra utanarak güldüm. Bornozu kollarımdan çıkartıp yere düşmesini sağlarken gözleri hala vücudumdaydı. Çenesini tutup gözlerini yüzüme çeviresim geliyordu ama bir yandan gözlerindeki beğeni parlamalarını görmek de hoşuma gidiyordu. Hala karşısında özgürce çıplak kalabildiğime şaşırıyordum.
İç çektikten sonra "Hemen yarın olsun." diye mırıldandı. Bakışlarını güçlükle çekip koltuğun üstündeki kırmızı iç çamaşırını aldı. Bana uzatacağını sanmama rağmen yavaşça önümde diz çöktü. Her zaman bana karşı nazik, kibar ve düşünceliydi ama birlikte olduğumuzdan sonra resmen her şeyi benim için yapmak istiyor gibiydi. Bacağım kaşınsa ve kendim kaşısam niye ona haber vermedim, diye kızacak gibiydi.
Onun mest olduğu için yaptığı hareketleri de beni mest ederken eli bir bacağıma değip nazikçe havalandırdığında hafifçe güldüm. İç çamaşırımı, benim de bir an önce yarın olsun isteyeceğim temaslar ile giydirdikten sonra geceliğime yöneldi. Geceliğimi giydirmesi biraz daha uzun sürseydi, canımın acıyıp acımamasını boş verip üstüne atlayacaktım.
Gözleri yeniden vücuduma döndüğünde dudağının kenarını ısırdı. "Gerçekten eziyet..."
"Seni uyarmıştım..." dediğimde parmak uçları tenimde dolaşıyordu. İkimiz de titrerken birbirimize doyamamamıza gülümsedim. Dediği gibi, bir ömür birbirimizi sevdikten sonra dahi, bir ömür daha dileyecektik...
Aynı anda "Uyuyalım." dedikten sonra yine aynı anda güldük. Tenimde dolaşan eli, elime indi. Parmaklarımız kenetlenirken gülümsedik. Evin, başka bir yatak odasına yöneldik. Diğer yatak odasında, çarşaflar değiştirilene kadar içinde yatmasak daha iyi olabileceğimiz şeyler yaşanmıştı.
Poyraz eşofman altını çıkardıktan sonra yatağa girip pikenin altında kollarımızı birbirine doladık. Bu yeni yatak odası, diğerinden de güzeldi. Hem de jakuzi vardı... Tabii, sadece içine girip gevşemeyi hayal etmiyordum. İçinde olabilecek başka şeyler de aklıma akın etmişti. Poyraz yine penguenleri düşündüğümü anlamasın diye başımı göğsüne gömdüğümde saçlarımı öptü.
"İyi geceler sevdiğim..." dedikten sonra sırtımdaki elini saçlarımda gezdirdi. "... sevgilim, karım."
Ben de çıplak omzunu öpüp yeniden göğsüne sığındım ve huzurla gülümsedim. "İyi geceler sevdiğim, sevgilim ve kocam."
**
Gözlerimi araladığımda, Poyraz'la göz göze gelmek alıştığım güzel detaylardandı. Her zaman benden önce uyanırdı. Bu sıralar benden önce uyanışını kalkıp sabah rutinlerini yerine getirerek değil de beni izleyerek değerlendiriyordu.
Gülümseyip "Günaydın." diye mırıldandığımda burnumu öptü. "Günaydın. Uyanmana sevindim. Kesinlikle uyanman için alarm falan çalmadım."
Gülerken ellerimi kirli sakallarında gezdirdim. Burnunu burnuma sürttü. Alarm falan çalmamış olmalıydı, çünkü alarma uyanmıyordum. Biri beni tutup sarsmadıkça, hem de dünkü yorgunluğumun sonrasında uyanmazdım. Doğal bir şekilde uyanmamı beklemiş, sonra da şaka yapmıştı.
"Tamam çalmadım ama çalmama az kalmıştı. Öğleden sonra oldu." dedikten sonra duştan önce çıkardığı saati henüz takmadığı için boş olan bileğinde hayali bir saat gösterdi. "Zaman akıyor."
Dünkü deyişi gibi "Bir yere kaçmıyorum ya." dediğimde güldü. "Uyandığına göre artık yapabiliriz." dediğinde kaşlarım kalkarken şaşkınlıkla güldüm. Beni kucağına çektiğinde ona uyum sağlayacağım sırada üst vücudunu doğrulttu ve bacaklarını yataktan sarkıttı. "Kahvaltı."
Kollarım boynuna dolanırken "Nasıl ya?" diye sordum. Oysa benim aklıma başka şeyler gelmişti...
Onun da muzip sırıtışına bakılırsa bilerek yanıltmıştı. Ama ben de birlikte olacağız sanırken yanıltmazsam... diyemiyordum çünkü birlikte olmayı onun kadar istiyordum ve bu bana da eziyet olurdu! Onun da aklında öyle şeyler olduğunu belli eden bakışları eşliğinde "Önce kahvaltı." dedi. "Bahçeye masa hazırlattım. Yumurtalı ekmek de var."
Alayla "Kalkıp yapmışsın gibi." dediğimde "Çayları dökeceğim?" deyip kaşlarını kaldırdı. "Yetmez mi?"
"Yorma kendini."
"Yok, yok merak etme." dedikten sonra burnunu boynuma sürttü. "Enerjimi başka şeylere ayırıyorum."
Kucağında istemsiz hareketlenirken kıkırdadım. Hareketlenişim 'önce kahvaltı' kararını bozmak üzereymiş gibi hızla kucağındaki benimle birlikte kalktı ve ilerlemeye başladı. Bacaklarım kalçasına dolandığında yanağını, boynunu öpmeye başladım. Duraksayıp boğuk ses tonuyla "Güzelim..." dedi. Muhtemelen açlığımı ön plana koymuş, önce kahvaltı etmemi istiyordu ama iradesini zorluyordum. Uyandığımda bir süre aç kalıp bir de o sıra kendimi yoracak şeyler yaparsam tansiyonumun düştüğünü biliyordu. Asıl balayımızda kendisi de şahit olmuştu. O yüzden böyle bir şeyi açken yapmamı istemiyordu.
"Tamam, tamam." diyerek gömüldüğüm boynundan doğruldum ve güldüm. "Öyle masum günaydın öpücükleriydi."
"Ben seni masum masum öpeceğim." dedikten sonra yatak odasından çıktı. "Şu kahvaltıyı bir yapalım da..."
Tehdidi, korkutmaktan çok hoşuma giderken yine güldüm. 'Bak şuna' der gibi hayıflansa da o da güldü. "Sabrımı sınamaktan daha çok keyif aldığın bir şey var mı?"
Kulağına doğru "Gerçekten söyleyeyim mi?" diye fısıldadığımda vücudu kasılırken yeniden duraksadı. "Ada yemin ediyorum yatak odasına geri dönmeme bir saniye kaldı."
Kahkaha attığımda bakışlarını yüzüme çevirdi ve 'lütfen' der gibi baksa da güldü. Her zaman ona böyle can çekiştirmek istemiştim ama cesaret edemediğim yakınlaşmalar ve cürretkarlıklar dolayısıyla hep geri durmak zorunda kalmıştım. Şimdi ise engeller kalkmış, utanabileceğim en büyük şeyi yaşamıştık. Hala utanıyordum fakat daha cesurdum.
"Sen bir şeyler ye, tansiyonunun düşmemesini garanti altına alalım, sonra kulağıma istediğin şeyi söyle." dedikten sonra muzipçe sırıttığında daha söylemeden utançla yüzüm buruşmaya başladı ve korkuyla kaşlarımı kaldırdım. "Yolla gelsin." dediğimde güldü. "... ya da istediğin sesi çıkar..." diye devam ettiğinde nefesimi üfleyişim gülerek dağıldı. "... ama önce şu kahvaltıyı bir edelim."
Utanmış bir gülüşle "Tamam." dediğimde yavaşça kucağından indirdi. Kısa kollu, bol bir elbiseyi koltuktan alıp bana gösterirken "Bence bunu giy." dedi ve muzip sırıtışını sürdürdü. Bu elbiseyi geceliğimin üstüne de giyebilirdim ve dışarıdan belli olmazdı. Böylelikle geri döndüğümüzde geceliğime ulaşmak konusunda zorluk yaşamazdı.
Cevap vermesem de elbiseyi elinden aldığımda memnun bir şekilde güldü. Elbiseyi giyinişime, yardımcı olup hızlandırdıktan sonra kendisi de giyinip ellerimizi kenetledi. Dakikalar sonra bungalov evin güzel bahçesinde havuzun yanındaki çardakta kahvaltımızı yapıyorduk. Çalışanlar bahçeden çıkmıştı. Bir bacağımı kırıp çardağa yaslamış bir şekilde otururken diğer bacağım, aşağı sarkıyordu. Bir yandan kahvaltı yaparken bir yandan da Duru'nun mesajlarına yanıt veriyordum. Sarıldıkları bir andan selfie çekmişti ve Fırat'ın omzumdaki eliyle 'tamamdır' işareti yapmıştı. Gülümseyip 'ŞÜKÜRLER OLSUN YARABBİM, BUGÜNLERİ DE GÖRDÜK, SIRA DÜĞÜNÜNÜZDE BİLEZİK TAKMAYA İNŞALLAH, AKYEL YENGE-GÖRÜMCE GÖREVİ TAMAMLANDI' yazıp gönderdikten sonra selfie çekmek üzere telefonumu kaldırırken gülümseyerek beni izleyen Poyraz'a baktım. "Duru'ya fotoğraf yollayalım."
"Ne yapmış onlar?" diye sorarken zeytin çekirdeğini tabağının yanındaki peçetesine koydu ve kaldırdığım telefona poz vermek üzere sırıtarak bakışlarını kameraya çevirdi. Gözüme çok tatlı gözüktüğü ve kocam olduğundan bahane bulmama gerek olmadığı için telefonu tutmayan elimle yanağını bir çocuk gibi severken sevgi mi öfke mi belli olmayan bir ses tonuyla "Yerim seni." dedim. Sevgi saldırıma güldükten sonra avucumu öptü. Teni esmer olduğu için benim gibi dokunulan yer kızarmıyordu. Yanağına işkence etmeme rağmen elimi çektiğimde hala teni güzeldi. Ben ise Poyraz'ın kirli sakalları değdiği gibi kızarmaya başlıyordum. Tenimdeki dünün izleri, bugün biraz biraz geçmişti. Boynumda ve göğüslerimde yer yer kızarıklıklar vardı. Merdivenlerden düştüğümde oluşan morluklar sararmaya başlamıştı. Poyraz'ın bizim kafede ettiği kavganın izleri ise yüzünden silinmiş gibiydi. Teni, hızlı toparlıyordu.
"Görev tamamlanmış. Sevgili olmuşlar."
Poyraz sırıttıktan sonra ciddileşti. "Ne hissedeceğimi bilemedim." dediğinde güldüm ve kameraya dönüp "Poz vermekle başla." dedim. Güzel bir selfie çekildikten sonra Duru'ya yolladım. Hızla cevapladı.
Yokksaaa.....
Neyi kastettiğini bildiğim ve doğru da tahmin ettiği için random attım. Onlarca etiketi peş peşe atmaya başladığında güldüm. Hepsi kutlama etiketleriydi. Ben de onu kutlayan etiketler attıktan sonra sırayla el çakma etiketleri attık. Zor yollardan geçip zehir gibi sular içmiştik ama günün sonunda ikimiz de mutluluğa kavuşmuştuk. Hakan'ın da 'Neler olduğunu bilemezsin Yufka ama yüz yüze konuşmalıyız' mesajına 'ÇABUK SÖYLE NE OLDU' diye yazsam da Cansu'nun da 'Konuşmalıyıızzz' mesajını gördüğüm için Cansu'yla alakalı olduğunu anlamıştım. Cansu'ya da 'SERİ DÖKÜL' yazdım. Bunlar da olmak üzereydi resmen... Cansu'yla hisleri hakkında konuşamamıştık ama Hakan'ın hisleri malumdu. Cansu birazcık olsun karşılık verse, Hakan gerisini getirirdi zaten.
"Ay neler oluyor... Herkes aşka gelmiş." dedikten sonra telefonu kapatmadan Koray'ın da mesajlarını gördüm. Poyraz sırıtarak beni izlese de keyfini bozmak zorunda kaldım. Mesajlara bakmak istediğinde müsaade etmedim.
Parmaklarıyla masada gergin bir ritim tutarken "Verir misin şu telefonu?" diye sorduğunda başımı yeniden onaylamaz bir şekilde salladım. "Poyraz... Geri dönene kadar dertlenmeyeceğimizi söylemiştin. Şimdi sinirlerinin bozulmasını istemiyorum."
"Çoktan bozuldu." dedikten sonra elini uzattı. "Hadi güzelim."
Omuz silktiğimde başını diğer tarafa yatırırken kaşlarını kaldırdı ve gergin bir şekilde baktı. "Hadi."
Nefesimi sıkkınca üfleyip telefonu uzattım. O küfrederek mesajlarda gezinirken yumurtalı ekmeğimi kemirdim. Telefonu kulağına yasladığında gözlerim irileşti ve hızla yumurtalı ekmeğimden geri kalanı tabağa koyup parmak uçlarımı peçeteyle sildim. Yerimden kalkıp ona doğru ilerlerken "Yapma." dedim. Telefonu kulağından indirirken kaşlarını kaldırdı. Allah'tan Koray henüz açmamışken hızla telefonu alıp görüşmeyi sonlandırdım.
"Ne yapıyorsun Ada?" dedikten sonra elini uzattı. "Verir misin?"
"Ne yapacaksın? Sövüp sayacaksın, tehditler saçacaksın, belki hızını alamayıp onu dövmek için bir an önce dönmemize karar vereceksin. Doğru mu?"
"Evet." dediğinde "Ve biz gidene kadar o yapacağını yapacak." dediğimde sessiz kaldı. "Biz hep duygularımızla, öfkemizle yaklaşırken onlar plan üstüne plan yapıyor ve ayaklarımızı birbirimize doluyor. Bırak, ne yapacağımıza karar verene kadar öğrendiğimizi bilmesin."
"O ibnenin karıma yazıp durmasına müsaade mi edeceğim?"
"Kapatırım telefonu." dedim. "Tepki verirsen gider hemen dökülür, ne yapacağımıza karar verememiş oluruz. Bırak, biraz da biz sinsi olalım."
"Ne olacaksa olsun." dedikten sonra telefona uzandığında bir adım geri çekildim. O da çardaktan kalkıp "Güzelim, hadi." dedi. "Sinirim tepemde zaten, ver lütfen telefonu. Ya da tamam verme..." dedikten sonra kendi telefonunu almak üzere eve yöneleceği sırada öne geçtim.
"Koray'dan süre isteyen bir mesaj atayım. Senden ayrılma şansımı kaçırmak istemeyeceği için mecbur susacak. O sıra burada keyfimize bakarız, düşünecek vaktimiz olur, onlardan önce hareket ederiz."
Sessiz kalıp kasılan çenesinin hareketlenmesinden belli olduğu üzere dilini çiğneyerek baktı. "Hak veriyorsun." dediğimde iç çekti. "Anlıyorum, sinirini direkt kusmak istiyorsun ama bu hep bize zararla döndü."
Sinirle nefesini üfleyip elleriyle yüzünü sıvazladı. "Mesaj atıyorum..." derken çoktan yazmıştım ama henüz göndermemiştim. Ellerini yüzünden çekip emin olamayarak baktığında "Yazacağım ve bir daha cevap vermeyeceğim." dedim.
Ciddiyetle "Belasını sikeceğim onun." dedi. Hızla "Yaparsın, yaparsın." dediğimde onu geçiştirdiğim için kalkan kaşlarına güldüm. Yapabileceğini biliyordum ama bu günlerimizin gerginlikle geçmesini istemiyor, Koray'ı kandırmak istiyordum ve buna müsaade etmeliydi.
"Hadi Poyraz, yangınların ortasında birkaç rahat günü hak etmedik mi?"
"Kalkalım gidelim, demiyorum ki. Gitsin ne yapıyorsa yapsın, ne anlatıyorsa anlatsın, diyorum. Ben yine döndüğümüzde döverim onu."
"Daha makul planlar yapabiliriz bence." dediğimde iç çekti. Ona yavru kedi gibi baktığım dakikaların ardından teslim olarak "Peki." diye mırıldandığında gülümseyip mesajı gönderdim. Çaresizlikten kabul edecekti. Gerçekten ayrılma ihtimalimi gözden çıkartamazdı. Hiçbir şey yapmayacak, karşı saldırıda bulunmamaya karar versek bile her şeyi kendimiz itiraf etmemiz için yeterli zamanımız olacaktı. Onun ailesinde ne kadar çok şey değiştirirdi, bilmiyordum ama benimkiler için benim itiraf etmem daha iyi olurdu.
Sinirle "Ama onun belasını sikeceğim." diye tekrar söylediğinde son heceyi uzatarak "Evet, evet. Yaparsım kocacım." deyip telefonu masaya bıraktım ve kollarımı boynuna doladım. Siniri gözle görülür ölçüde azalırken gülüp "Yangın söndürme tüpü müsün?" diye sorduğunda ben de güldüm. Onun da kolları belime dolanmıştı. Parmak uçlarımda yükselip çenesini öptükten sonra "Benim kahvaltım bitti." dediğimde beni kendisine daha da çekti ve vücudumu, vücuduna yaslamamı sağladı. "Hem... Odada bir jakuzi gördüm."
Yoğunlaşan sesine rağmen alayla "Yok, yok sen direkt itfaiye istasyonusun." dedikten sonra burnunu burnuma sürttü. "Ama bir yangını söndürüp daha tehlikeli yangınlar başlatıyorsun."
"E yanmayalım mı?" diye sorduğumda dudağının kenarını ısırarak sırıttı. "Bakalım şu jakuzi nasıl bir şeymiş." dediğinde güldüm. İlk defa jakuzi görmüyorduk ama ilk defa başka bir bakış açısıyla görecektik...
"Bir bakalım bence de." dediğimde dudakları dudaklarımı buldu. Saniyeler sonra kucağında, eve taşınıyordum. Bahçeyi çevreleyen duvarlar sayesinde dışarıdan biri ne yapmak üzere olduğumuzu belli eden temaslarımızı göremezdi. Eve girdiğimizde yöneldiği yerin neresi olduğunu biliyordum. Jakuziyi bir test edecektik...
**
Havuza atlamadan önce parmak uçlarımla suyun sıcaklığına baktım. "Biraz soğ..."
Belimden tutan kollar beni kucağına aldıktan saniyeler sonra cümlem çığlığa döndü. Çığlığım suda dağılırken suyun içindeki Poyraz'ın boynuna sıkıca sarıldım. Onu havuzun zeminine ittirerek omzuna çıkmaya çalıştığımda, bana engel olmak yerine yardımcı olunca dudağımı ısırdım. Bu hiç iyi değildi...
Suyun yüzeyine çıktıktan saniyeler sonra omzumdaki vücudumu havaya kaldırıp suya atarken "Ya ama!" deyişim yeniden suya dalmamla yarım kaldı. Su kulaklarımı uğuldatırken suyun yüzeyinden gelen Poyraz'ın kahkahalarını duyabiliyordum. Bir adam hiç mi yorulmazdı? Geçirdiğimiz o dakikalardan sonra bile mi?
Yeniden suyun üstüne çıktığım gibi derin bir nefes alıp üstüne su sıçrattım. "Ya ben havalı havalı atlayacaktım!"
Alayla "Karıcım çok havalıydın zaten." dedikten sonra yüzüme su değil tsunami fırlattı. Ardıma dönüp gözlerimi ovuştururken güldüm. Bir elim havada, diğer elim burnumda buruşturduğum bir yüz ile iki yana açılmış bacaklarımla gerçekten çok havalı olmalıydım!
"Ya kolum kapıya çarptı demin, yüz beş kere öptün. Şimdi nasıl canavara dönüşebiliyorsun?"
"Sana zarar verecek şeylerle, vermeyecek şeyleri ayırt edebiliyorum." dediğinde ona döndüm. Yaklaşmıştı. Ellerini yeniden belime dolayıp kendisine çektiğinde bacaklarımı suyun içerisinde kalçasına dolarken ellerim omzuna gitti. Su taneleri yüzlerimizden akıp kirpiklerimizden de damlarken sırıtışına eşlik ettim. "Her şeyde nazik olsam, biraz önce güzel dakikalar geçirmiyor olurdun."
Burnunu burnuma sürttüğünde gülerek kollarımı boynuna doladım. "Sen iyice muzipleştin ha..."
Dudakları kulağıma yönelirken "Hoşuna gidiyor." dediğinde dudağımı ısırdım. Hala utanıyordum ama bu ona yükselmediğim anlamına gelmiyordu...
"Hiç de bile." deyip bacaklarımı çözüp omuzlarından yavaşça ittirdim. Gitmeme izin vermeyip beni yeniden kendisine çektiğinde bakışları sırıtışımda gezindi ve dudaklarındaki su damlalarını yaladı. "Bak, şimdi de hoşuna gitti."
Haklı oluşu sinir ederken itiraz etmek üzere araladığım dudaklarımı öptüğünde bacaklarım yeniden kalçasına dolandı. Beni kendisine bastırırken öpüşlerimizde güldü. Haklı olduğunu zaten biliyordu ama, kanıtlamıştım. Nerede nazik, nerede sert olması gerektiğini bilen bir adamdı ve bazen nazikliğine, bazen de sertliğine eriyip bitiyordum.
Dudaklarımız ayrılırken alınlarımızı birbirine yasladık ve güldük. Sırıtışında dudağını ısırdı. "İçim titriyor sana." derken suda bana doğru geldikten saniyeler sonra sırtım havuzun duvarına yaslandı. Ensesindeki saçlarla oynarken içim soğuk suda bile sıcacık oldu.
"Bana ne zaman âşık oldun?" diye sorduktan sonra gülümseyip başımı hafifçe sağa yatırdım. "Yani... Ya da ne zaman anladın?"
Elleri, iki yanımdan havuzun dış mermerlerine yaslanıp kaslı kolları iki yanımdan uzanırken dilini dişlerinin arasında gezdirerek düşünür gibi baktı. "Tanıştığımız güne dair, ben her zaman senden daha fazlasını hatırlıyordum." dedikten sonra düşünürken bahçede gezinen gözleri yeniden bana döndü. "O geceyi, senin yanında ne kadar mutlu olduğumu, hiçbir şey yapmasan bile yüzümü güldürebildiğini, ilk defa bir kadını öpebilmek için bile ne denli çırpındığımı, seni öptüğümde kalbimin kulağımda atışını, dalgalar vücutlarımıza çarparken seni ne kadar sıkı tuttuğumu hatırlıyordum. Evlenme teklifi etmemi istediğinde, bir ömür yapmamayı planladığım şeye öyle hızlı ikna oldum ki... Sarhoşluğumu gördün Ada. Tamam biraz..." dediğinde sıcacık gülüp "Şapşal..." diye açıkladığımda o da gülüp başını onaylar şekilde salladı. "Öyle olabilirim ama hiçbiriniz bana istemediğim bir şey yaptıramazdınız. Mesela..." dedikten sonra yanağımı öptü. "Senden ayrı uyumamı sağlayamadınız."
Çenemi de öptükten sonra burunlarımız temas edecek kadar geri çekildiğinde heyecandan titrek bir nefes alıp gülümsedim. İlanı aşk etmişti, defalarca sevdiğini söylemiş, öyle de bakmıştı hatta birbirimizin de olmuştuk ama hala kurduğu her cümleye, ilk defa duyuyor gibi heyecanlanıyordum.
"Demem o ki... O an gerçekten seninle evlenmek istedim. Bu kadınla bir ömür, güzel geçer, diye düşündüm." dedikten sonra sırıttı. "Öyle de oluyor."
İncelen sesimle uzatarak "Ya..." dedikten sonra yanaklarını öptüm. Yeniden havuzun duvarına yaslarken heyecanla kıpırdandım. "Yani, bana kalırsa seninle tanıştığım gün âşık olmaya başladım ama tabii kabullenmem biraz sürdü."
Başımı onaylar şekilde sallarken gülücükler saçıyordum. Konuşmaya devam etmesini bölmemek için cevap vermiyor, parlayan gözlerle izleyerek onu dinliyordum. "Ne zaman anladığıma gelirsek..." Dudaklarını birbirine bastırıp yeniden gözlerini ardıma çevirip düşünürken teninden ve kirpiklerinden akan damlalarla ne kadar yakışıklı gözüktüğünü düşündüğüm için düşünüşüne küçük bir mola vererek onu öptüm. Geri çekildiğimde gülerek beni izleyen Poyraz'a sırıtarak "Sen devam et." dedim.
Gülüp o da ihtiyaç duymuş gibi öptükten sonra konuşmaya devam etti. "Senden hoşlandığımın ilk andan beri farkındaydım ama aşkı kabul etme konusunda..." dedikten sonra ne söyleyecekse rahatsız olmuş gibi çenesi kasıldı. "O şerefsize hala bir şeyler hissetme ihtimalin biraz geri durmamı sağlıyordu. Tabii bir de annemle babamın mirası olan aşka düşmanlığım. Sonra bir baktım..." dedikten sonra o zamanlar kendisine ne kadar sinir olduğunu gösterir bir şekilde güldü. "... kararları ben veremiyorum. Sen 'neden beni mutlu etmeye çalışıyorsun?' diyorsun, cevap veremiyorum. 'Beni kıskanıyor musun?' diye soruyorsun, sesim çıkmıyor. Alayla da olsa senden hoşlanıp hoşlanmadığımı soruyorsun, 'hayır' diyemiyorum hatta, şakayla karışık kabul ediyorum..."
O zamanları hatırlıyordum. Yatak odamızda, hatta yatağımızda elini kalbime yasladığı akşamı. Benim ondan hoşlandığımı kanıtlamak için beni öpmek üzere yakınlaşırken elini kalbime götürmüştü. Benim kalbim elbette ki heyecanlanmıştı ama utanmak yerine ben de elimi kalbine götürüp en azından mutlu olabileceğim bir şey olabilir mi diye denemiştim ve, evet! Elimin altındaki kalbi gümbür gümbürdü. O gün itiraz etmemiş, hatta kalbinin ne denli attığından bahsettiğimde zaten hoşlandığını söylediğini, söylemişti. Bir süre ciddi olup olmadığını anlayamamıştım ama sonradan anladığım ve şimdi de itiraf ettiği üzere, ciddiydi.
"Derdimin âşık olduğumu kabul edip etmemek değil de, aşkıma karşılık bulup bulamamak olduğunu Duru'nun doğum gününde fark ettim. Meğer bir ara kabul etmişim de sadece acısını çekmek kalmış. Ne ara kabul ettim, bilmiyorum. Herhangi bir anımız olabilir." dedikten sonra hafifçe güldü. "Kitap okuduğun bir an olabilir. Telefonunda komik videolar izlediğin bir an olabilir. Saçını topuz yaparken bile olabilir. Her an gözlerim üstündeydi. Her an ilgim sendeydi. Her hareketin, benim kalbime darbeydi."
Mutlulukla "Poyraz..." dedikten sonra koala gibi sarıldım. O da bir elini havuz mermerinden çekip belime doladı ve boynumu öptü. Benim aramızda bir şeyler olduğuna ve yaşanmaya da başladığına emin olduğum zamanlar o çoktan âşık olduğuna bile emindi... Oysa sadece hoşlandığını sandığım zamanlarda bile kalbim ne kadar mutlu olmuştu...
"Sen, peki?" diye sorduğunda kollarım gevşerken yeniden havuzun duvarına yaslanarak yüzümü geri çektim. Cevaplamadan önce, henüz onun cevabının etkisinden çıkamadığım için onu uzun bir şekilde öptüm. Belimdeki eli yanağımı bulurken öpüşlerimizde huzurla nefes aldık. Güçlükle geri çekildiğimizde gülümsedik.
"Ben... Düğünümüzde, dans ettiğimiz ve evlilik teklifi ettiğin anları hatırladım. Çok garip hissettim, o an tanımlayamıyordum. Hatta..." dedikten sonra artık bunları rahatlıkla itiraf edebildiğim günlere geldiğimiz için mutlulukla güldüm. "... nasıl hatırlarsın da yine de garip davranmazsın, diye sana gıcık olmuştum. Hatırlıyor musun? Dansımızdan sonra tartışmıştık, Koray'a dair de..."
"Güzelim, siktir et şu adamın ismini." dediğinde gülerek başımın onaylar şekilde salladım. "Ayrıca hatırlıyorum. Sana dair hiçbir şeyi unutmuyorum."
Gülümserken boynuna dolalı ellerimle ensesindeki saçları sevmeye devam ettim. "O sıralar senin hiçbir şey hissetmediğini, hatta o günden hiç etkilenmediğini düşünüyordum. Çünkü ben hatırladığım gibi garip hissetmiştim ama sen normaldin."
"Ben de o sıra hala başkasına bir şeyler hissettiğini ve yakınlaşmamızı istemeyeceğini düşünerek hislerimi yansıtmamaya çalışıyordum." dediğinde aynı anda gülümsedik. O zamanları geçmiş, bu zamanlara gelmiştik ve... Şimdi birlikte geriye baktığımızda görülüyordu ki, kalplerimizin çoktan birbirimizin olduğundan bir haber birbirimiz için debelenip durmuştuk...
"O gece senden ne kadar hoşlandığımı hatırlamıştım ama aşk... Gökçeada'da oluşmaya başladı. Her hareketin, zihnimde ve kalbimde bir yer elde etti. Hatta kahvaltıdan bir anda kalkmıştım, hatırlıyor musun?" dediğimde gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı. "Çünkü sen 'aşk varsa, bu adam beni bu kadar mutlu edebiliyorsa, ona âşık olmalıyım' gibi bir cümle kurmuştun. O an aklıma sen gelmiştin ve korkmuştum çünkü karşılık göremeyeceğimi sanmıştım."
İç çekip "Ulan..." dedikten sonra mutlulukla gülüp bir yanağımı tutarken diğer yanağıma uzun ve güçlü bir öpücük bıraktı. Sonrasında alnını alnıma yasladı. "Oysa ben sana ilk günden yanıktım..." dediğinde gülümsemek yetmediği için gözyaşlarıyla güldüm.
"Hatta, senden uzak durmayı kafama koydum ama sonra bir baktım, tüm sokak doğum günümü kutluyor, hediyeler veriyor, yine bir pasta üflüyorum ve senin sayende! Yanağını öperken, sana sarılırken anı yaşayıp korkumun o anı mahvetmemesini istemiştim. Sana orada âşık oldum, sonrası hep korkuyla geri durma çabası. Hatta beni öpmek istediğin anlarda... Hep izin vermek istedim ama, işte..."
Özgürce beni öptükten sonra yeniden alınlarımızı yasladı. Şimdi nefes alır gibi yapabildiğimiz bu temasları o zamanlar yanarak isteyip yine de teslim olamıyorduk. Poyraz her zaman teslim olmak üzere oluyordu ama ben geri çekiliyordum. Zaten söylemişti, benden önce âşık olmuş, benden önce kabullenmişti, onun için sadece benden karşılık beklemek kalmıştı. Bizi biraz... Benim kafa karışıklıklarım ve korkularım yormuştu. Yine de biz olmuştuk! Eninde sonunda birbirimizin olmuştuk!
"Gökçeada'dan döndüğümüzde, öyle yaptıklarından etkilendiğimi, senden etkilenmediğimi düşünmeye çalıştım bir süre ama yavaş yavaş kendimi kandırdığımı fark ettim. Duru'nun doğum gününde daha fazlası olduğunu, hatta âşık olduğumu fark edip uzak durma kararı verdim ama... Biliyorsun sonra gelip beni öpmeni istedim."
Mutlulukla "Yani aslında..." diye cümleye başladığında cümlesinin sonuna eşlik ettim. "Aynı anda kaçamayacağımızı kabul ettik."
"Bir kere, yazı tura attığımız bir gün, 'her şeyin geri dönülemez bir şekilde başlaması için bir an yeter' demiştin." dediğimde Poyraz'ın kaşları şaşkınlıkla kalktı ve güldü. "Sen de mi o cümleyi düşünmüştün? Öpüştükten sonra? O gece?"
Ben de şaşırırken gülerek "Evet." dedim. Gülüşü iç çekişlere dönerken gülümseyişinde alt dudağını ısırdı ve gözleri, gözlerimin en derinlerine baktı. Aynı anda, aynı şeyi düşünmüştük. O gece, gece kulübünde nefes nefese kalacağımız bir şekilde öpüştükten sonra birbirimize biraz şaşkın, biraz korkmuş, o andan özlemiş, pek heyecanlı fakat ne olursa olsun kesinlikle âşık bakmıştık ve aynı şeyi düşünmüştük. Her şeyin değiştiğini ve artık geri dönemeyeceğimizi kabul etmiştik.
Alınlarımız birbirine yaslanırken gözlerimiz kapandı ve onun da benim gibi gülümsediğini biliyordum. "Seni seviyorum." dedikten sonra hızla ekledi. "Çok seviyorum."
"Ben daha çok seviyorum." dediğim gibi alınlarımızı ayırdı. "Sana yenilemeyeceğim tek konu bu sevgilim. O da, çok yenilmişliğimden zaten..."
Söylediğiyle eriyip biterken gülümsedim ve yanağını sevdim. Daha çok seven tarafın o olduğunu güzel bir yolla dile getirmişti ama... Şu kalbimde hissettiğimden daha fazlası da mı vardı? O daha fazlası da sevdiğim adamın kalbine mi yerleşmişti? Şanstı. İki insanın aynı anda birbirini bu denli sevebilmesi, şanstı...
"O kadar emin olma. Kalbimde, ne denli yer kapladığını görmüyor musun?"
"O kadar eminim." dedikten sonra beni yavaşça öptü. "Sadece sen değil, kimse benden daha çok sevemez." dedikten sonra beni yeniden öptü ve yeniden, ve yeniden... Gülümseyişlerimiz, gülüşlere, gülüşlerimiz kahkahalara dönene kadar tekrar, tekrar öptü. Dışarıdan deli gibi görünüyor olabilirdik ama bana kalırsa, zor ve sancılı bir süreçten geçmiş, yine de kavuşmuş ve hiç ayrılmayacak bir çiftten ibarettik. Çok seven, çok âşık bir çiftten ibaret...
Biraz savaşarak, biraz sevişerek geçirdiğimiz havuz dakikalarının ardından benden önce sudan çıktı. Havlumla birlikte merdivenlere döndüğünde gülümseyerek merdivenlere yöneldim. Havluyu tutmayan elini bana uzattığında suyun içinden çıkmama yardımcı oldu. Sudan çıktığım gibi geniş kolları ile havluyu açıp bana sıkıca sardı, sıkıca sarıldı. Islak saçlarımı öptüğünde göğsünde gülümsedim.
"Sen de üşüyeceksin..." deyip kollarından çıktıktan sonra onunkiler kadar geniş olmasa da kollarımı açtığımda gülse de kollarıma girdi. Onca duyguyla kalbime sığdıramadığım, dolup taştığı gibi, kollarıma da sığamadı ama sıkıca sarıldık.
Gülerek "Aslında dışarısı sudan daha sıcakmış." dediğimde "Harbiden." dedi ve havludan kurtulduk. Güneş, havlu ile ıslaklığını alsak da saçlarımızdan akan sular ile yeniden ıslanmaya başlayan tenimize çarparken tekrar sarıldık. Benim kollarım beline sarılmış, göğsüm başına yaslıyken, o da kollarını vücuduma sarmış, çenesini başıma yaslamıştı. Huzurlu iç çekişlerle süren sarılmamız sırasında telefonum çaldığı için kollarımızı hafifçe birbirimizden çekip sarmaş dolaş masaya yöneldik. Duru arıyordu.
Poyraz, "Ben açabilir miyim?" diye sorduğunda gülerek "Ama hemen kendin olduğunu belli et." dedim. Yoksa Duru ya kendi özel anları ya da benim özel anlarımla alakalı oldukça cüretkâr ama yine de komik bir cümle kurardı ve ikimizin de Poyraz'a karşı utanmasını sağlardı.
Poyraz açıp hoparlöre verdiği gibi "Bir rahat verin be kardeşim, balayındayız." dedi. Duru da gülerek "Olmaz ben görümceyim. Varlık sebebim, sizi huzursuz etmek." dedi.
"Git manitanla takılsana kızım." dediğimde Fırat arkadan "Selam yenge." diye seslendi. Tabii ki de yan yanalardı! İnsan sevdiğiyle kavuşunca, bir anını bile ayrı geçirmemek istiyordu. Telefonu almaya bile sarmaş dolaş gelmiştik...
"Selam tabi lan Necmi." diye araya girdi Poyraz. "Ne arıyorsun kardeşimin yanında?"
Herkes sessizliğe gömüldüğünde Poyraz kahkaha attı. "Tamam lan, nefes al."
Durular rahatlayarak gülerken karnındaki elimle hafifçe cimcirdim. "İnsanlara ettiğin eziyet yetmedi mi?"
"Ben onlara birlikte olmaları için müsaade ettim. Yoksa benim eziyetlerim bitti, demedim."
Duru "Ay Ada, abimle oraya taşının bir süre. Bizden uzak tut." dedi. Poyraz "Bizi rahatsız etmenin sebebini söyle artık. Zamanımızdan çalışıyorsunuz." dediğinde Duru hızla "Şey... Biz de tatile çıkmak istiyoruz da... Haberin olsun, diye aramıştım ama Ada aracılığıyla haber verecektim ki..." dedikten sonra sustu. Poyraz gülüp kolunun altındaki bana parlayan gözlerle bakarken "... itfaiye ekibi yardımcı olsun." diye Duru'nun planını anlatmayı sürdürünce Duru "Hah, evet." deyip güldü.
Ben de Poyraz'a gülümseyip yanağını öptüm. Poyraz da Duru'ya "Size de elimi verdim, kolumu sik..." diyeceği sırada yanağımı öperek kendisini sansürledi. "Ne tatili?"
"Ya... Yaz bitmeden işte..."
Duru can çekişirken Poyraz "Necmi?" diye seslendi.
"Poyraz valla hak ettik lan kardeşim. Ses etme, sevaba gir."
"İyi, peki. Dua edin pamuk gibiyim." dedikten sonra yeniden saçımı öptü. İtfaiye ekibi iş başındaydı tabii. Ben, gözlerim, dudaklarım, temaslarım, sesim, soluğum, biz kocaman bir ekiptik...
"Orası nasıl? Çok uzağa gitmek istemiyoruz, bu yüzden Şile iyi bir tercih olabilir. Vallahi size musallat olmayız."
Zaten bizim de pek evden çıktığımız yoktu, bizzat eve gelmedikleri sürece karşılaşamazdık. "Güzeldir herhalde." dediğimde Poyraz güldü. Ben de gülerken "Bungalovlar güzel." dedim. İkimiz de balayını, baş başa ve kapalı kapılar ardında geçirerek değerlendiriyorduk. Bungalovda da birçok aktivite yapabileceğimiz kadar detay vardı. Zaten şu sıra artık kavuşabildiğimiz için en ön plana koyduğumuz aktiviteye bir yatak... Hatta diğer birlikteliklerimizde öğrendiğim üzere yatak bile gerekmiyordu.
"Ne zaman için düşünüyorsunuz?"
Duru "Yarın değil, diğer gün." dediğinde telefonumu sessize alıp bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. "Gelseler mi gerçekten? Yarın da baş başa geçiririz, sonra toplu bir şeyler yaparız. Sonuçta döndüğümüzde ortalık karışacak, dönmeden sevdiklerimizle geçirmiş oluruz. Hatta... Cansuları da çağırırız. Hala cevap vermediler ama onlarda da gelişme var gibi. Kenanlar bile gelebilir. Ardımızdaki sorunlardan kaçtık ya, sorun olmayan şeyleri de yanımıza çağırmış oluruz, iyi gelir."
"Kenanlar mı? Şirkete kim bakacak?" diye sorduğunda güldüm. "Birkaç günde batmaz herhalde. Hem boş ver, babaannen senden alacaksa batsın zaten. Hem sensiz, bir şeyler yapamadıklarını görürler."
Güldü ve "Doğru diyorsun." dedi. "Ama baş başa bir gün daha... Bana yetmez."
"Bir ay, hatta bir yıl bile kalsak, ikimize de yetmeyecek." diye hatırlattığımda aynı anda güldük. Duru'nun "Hey? Duyuyor musunuz?" diyen sesini duyduğumda duymasa da gülerek "Dur kız." dedim. "Hep onlarla bir arada takılmak zorunda değiliz, ara ara baş başa kalmak üzere çekiliriz. Zaten diğer çiftler de aynı şeyi ister."
Diğer çiftler arasında kız kardeşi de olduğu için yüzünü buruşturduğunda gülüp parmak uçlarımda yükselerek yanağını öptüm. Geri çekilsem de yanağını sevmeye devam ederken "Alışacaksın." dediğimde iç çekti. "Umarım."
"O zaman, anlaştık mı? Ona göre söylüyorum."
"Sen..." dedikte sonra boynumu öptü. "... nasıl istersen."
Gülümseyip telefonu sessizden çıkardım. Önce Durulara, sonra Cansulara, sonra da Hakanlara haber verdim ve hepsi saniyeler içerisinde kabul etti. Muhtemelen herkesin böyle bir etkinliğe ihtiyacı vardı. Bakıldığında, herkesin en yakınları, en sevdikleri yanında olacaktı ve birlikte yaz bitmeden son bir tatil yapacaktık. Kulağa çok güzel geliyordu.
"Bitti mi telefon trafiğin?"
"Evet." deyip gülümseyerek telefonu masaya koyduğumda kolları vücuduma, yüzümü boynuma gömülmüştü. Boynumu öptükten sonra "Ben pek anlayamadım şu jakuziyi..." dediğinde kahkaha attım.
"Allah Allah? Çok da vakit harcadık aslında orada ama..." dediğimde çenemi de öperken güldü. "Bir daha mı baksak?"
Elleri, vücudumda dolaşırken "Aslında biliyor musun?" diye sorduğumda duraksadı ve yüzünü hafifçe çekip kaşlarını kaldırarak gözlerime baktı. Gülerek "Ben de hiç anlamadım ya..." dediğimde bu sefer o kahkaha attı.
"E gel madem, bir daha bakalım."
"E bakalım madem..." dediğimde el ele tutuştuk ve balayının hakkını vermek üzere eve döndük. Durular gelene kadar da... Bir hayli hakkını verdik. Aşkın da, şehvetin de, balayının da...
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!