30/54 · %54

BÖLÜM 30

93 dk okuma18.470 kelime11 Kasım 2025

Bölüm şarkıları:

Naika - Ma Chérie ( Bu şarkıı Nisa Dündar'dan, Poyraz ve Ada'yaaa, bölümün başlarıyla da oldukça uyumlu

Anıl Emre Daldal - B. (Sonları)

İyi okumalaarrr ^^

**

"Soğutuyorsun yemeğini. Niye?"

Ogün, yemeğinden aldığı bir çatalı daha ağzına atıp etrafı izleyerek çiğnerken Cansu karşısında sandalyesine yaslanmış, sessiz bir şekilde duruyordu. Ogün'le vakit geçirme çabası, hep Ogün'ün müsait olmamasıyla sonlandığı bir anda daha, bir anda Ogün'e en sevdiği meyveyi sormuştu. Dudaklarından çıkıp da sesi kulağına gelene kadar sorduğundan habersizdi. Hakan'la Ada'nın söyledikleri son zamanlarda sık sık aklına geliyordu. İşin doğrusu, hiç de aklından çıkmamıştı. Sadece aşk rüzgarının düşünceleri ile endişelerini uçurup dağıtmasını dilemişti fakat, rüzgar bir yana herhangi bir esinti dahi yoktu. Günleri, Ogün'ün onu başından savmalarıyla geçiyordu. Bugün yine, başından savacağı bir anda, ansızın gelen soruyla birlikte Ogün, kekelemiş, konuyu değiştirmeye çalışmış, ısrarlar sonucunda ise 'Erik mi?' diye sormuştu. Oysa Erik, Ada'nın en sevdiği meyveydi. Bunu Ogün'e söylediğinde ise Ogün tedirgin bir şekilde gülüp "Ama sen de seviyorsun, öyle değil mi?" diye sordu. Çilek severdi Cansu, Hakan'ın da mevsimi oldukça sık sık alıp getirdiği gibi, çilek severdi.

Cansu'nun bozulduğunu fark eden Ogün, durumu toparlayabilmek adına bu akşam yemeğini ayarlamıştı. Bir anda "Bir şeyler mi yapsak? Bugün çok güzel olmuşsun." demişti. İçindeki huzursuzluğa rağmen gülümsemişti Cansu. Çünkü inanmak istiyordu, yıllarca isteyip de sonunda kavuştuğu şeyin, gerçek olduğuna inanmak istiyordu. Ogün'ün onu hayal kırıklığına uğratmasından daha büyük bir korkusu vardı. Ogün sandığı ve hayal ettiği gibi biri değilse, yıllarını bir hiç uğruna harcamış olacaktı. Ogün'le vakit geçirirken düşünmeden edemiyordu. Daha öncesinde, sadece arkadaşlarken bu kadar baş başa vakit geçirmemişlerdi. Genel olarak hep beraber görüşülürdü. Hakan'la ya da Ada'yla ayrıca, baş başa da görüştüğü, birlikte eğlendiği olurdu ama Ogün'le hep Adalarla birlikte görüştüğünü fark etmişti. Çok nadiren ve kısıtlı süreyle baş başa kalmışlardı. Heyecanı ile umutları sebebiyle o anların nasıl geçtiğine dair herhangi bir değerlendirme yapmamıştı ama şimdi, Ogün genel olarak sessizdi ya da konuşmaya başladıklarında ortak bir konu bulmada güçlük çekiyorlardı. Oysa Cansu konuşmayı severdi. Cansu bir konudan başlar, hiç alakası olmayan bir konudan çıkardı, sevdikleriyle sohbet ederken. Hakan'la sık sık sahil yürüyüşlerine çıkıp saatlerce sohbet etmelerine rağmen, hala sohbet konusu kalıyordu mesela. Şimdi ise, Cansu konuşacak hiçbir şey bulamıyordu. Aslında bugün yeni bir çanta almıştı, dün akşam çok merak ettiği bir filmi izlemişti, yanına gelirken çok komik bir an yaşamıştı ama, hiçbirini Ogün'e anlatası gelmiyordu.

Ogün'ün soğuttuğunu söylediği yemeğine baktı. Onu bir restorana getirmiş, Cansu lavabodayken de sipariş vermişti. "Ben pek balık sevmem."

"Aa..." diye şaşırdı Ogün. "Ama hani bir kere buraya gelmiştik, çok sevmiştin."

"Ben yoktum o zaman." dediğinde Ogün yeni hatırlayarak başını onaylar şekilde salladı. Hakan, Ada ve Ogün gelmişlerdi. Cansu o akşam kuzeninin düğünündeydi ve yanlarına sonradan, yemek bitince dâhil olmuştu. Cansu, o akşamı, Ogün'ün ne giydiğini dahi hatırlıyordu. Ogün ise o akşam Cansu'nun olmadığını biraz önce öğrenmişti. Balık pek değil, neredeyse hiç sevmezdi. Ada ile Gökçeada'ya gittiklerinde, Ada'nın övdüğü ve övmeye de layık bir restoranda bile sadece tadına bakmıştı. Kokusu midesini bulandırıyordu. O yüzden sandalyesine sinmiş, yemeye kalkışmıyordu.

"Başka bir şey söyleyelim sana, aç kalma."

"Yok, tokum zaten."

Açtı, aslında ama pek iştahı kalmamıştı. Gözleri dolu doluydu ama karşısındaki adam görmüyor, ya da görse de alenen değil, gizliden gizliye toparlamaya çalışıyordu çünkü açıkça 'ne oldu?' diye sorsa, cevaplayamayacağı sorular peş peşe sıralanabilirdi.

"Tatlı söyleyelim o zaman sana. Burasının sütlacı güzeldir bak."

Garsona dönüp elini kaldırdı fakat Cansu "Ben sütlaç sevmem." dediğinde elini geri indirerek yavaşça Cansu'ya döndü. Cansu burukça gülümseyip "Ada, sever." dediğinde Ogün sıkkın bir nefes alıp gözlerini denize doğru kaçırdı.

Cansu kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde otururken tırnaklarını istemsiz bir şekilde tenine batırıyordu. Sanki ağlamaya başlamak üzereymiş de, ilgisini dağıtmasa teslim olacakmış gibi. Boğazında bir ukte, yutkunsa da geçmiyordu. Daha farklı hayal etmişti. Çok daha farklı hissediyor olmalıydı. Yıllardır istediği adamla şimdi bir akşam yemeğindeydi. Başkasına âşık olduğunu düşündüğü zamanlar canı nasıl yanıyorsa, şimdi de aynı yanıyordu ama ne ironiktir ki konu bahis kendisine âşık olduğunu itiraf eden sevgiliydi. Âşık olsa... Âşık olsa, bilmez miydi? Neyi sevip sevmediğini? Ne zaman yanında olup olmadığını? Ya da merak etmez miydi mesela gününü, akşamını, gecesini. Dün gece uyuyamadım, demişti Cansu, nedenini sormamıştı bile. Dönüp garsona içecek sipariş etmiş, siparişi bitince 'Neden?' diye sormasını beklediği Cansu'nun gözüne bile bakmadan balığını yemeğe başlamış ve Cansu'ya baktığında ise "Tadı baya iyi." demişti.

"Bitirdiysen, kalkalım mı?"

Ogün henüz bitirmediği tabağına baktı. Cansu'nun da bunu görebildiğini biliyordu fakat bekleyemeyeceği kadar kalkmak istiyordu. İçinden kendisine küfür etti. Yapamıyordu. Aklından Ada geçip dururken, Cansu'yla ilgilenemiyordu. Yıllardır arkadaşlardı. Hiç mi dikkat etmemişti ne yapıp ne sevdiğine? Hiçbirini hatırlamıyordu. Varsa yoksa Ada'ydı. Tüm zihnini Ada'nın bilgileri doldurmuş, başkasına yer kalmamıştı. Şimdi karşısındaki kadın da huzursuzdu. Sevgili olduklarından beri tek bir güzel anı biriktirememişlerdi. Ogün deniyordu, bir yanı bu ilişkinin gerçeğe dönmesini de istiyordu ama yapamıyordu. Cansu'ya farklı bir gözle bakamıyordu. Onu eve bıraktığında, göz göze geldikleri son anda, Cansu'nun, Ogün'ün onu öpmesini beklediğini biliyordu. Öyle olmalıydı, Ada'yla olsa son anı da beklemezdi. Her an, Ada'yı öpmek isterdi, biliyordu ama Cansu'yu öpmek isteyemiyordu. Elini tutmayı unutuyordu. Çoğu zaman eli cebinde dolaşıyordu, Cansu'nun bozulduğunu fark ettiğinde elini tutuyordu. Tüm bunları Cansu da fark ediyordu. Yıllarca beklediği ilişkinin, sandığı gibi çıkmamasının yüz ifadesi vardı yüzünde, bunu kaldırabilirdi ama daha fazlası da vardı. Cansu da, Ogün'den şüphelenmeye başlamış olmalıydı. İşte, bunu kaldıramazdı. Cansu ile doğal yollardan ayrılmak, işine gelirdi ama Ada yüzünden ayrılmak, bu hâlihazırda görüşemediği Ada'yı, biraz daha kaybetmek olurdu. Ada'yı sadece arkadaş olarak bile olsa geri kazanacağını düşünüyordu. Yakında, hatta çok yakında Poyraz ve Ada ayrılacaktı, bunu biliyordu. O ikisi birbirini ne kadar severse sevsin, etrafları mayın tarlasıyla doluydu. Daha şimdiden tıkır tıkır işleyen planları vardı, illaki ağlarına düşeceklerdi. İşte o zaman Ada'nın destek veren bir omuza ihtiyacı olacaktı. Ogün onun için orada olacaktı.

"Kalkalım."

Cansu'nun evinin kapısına vardıklarında Ogün ellerini ceplerinden çıkardı ve vedalaşmak üzere sarıldı. Cansu da ellerini belli belirsiz Ogün'ün beline koyarken dolu gözlerini gökyüzüne çıkardı. Yol boyunca, Ogün'ün tuttuğu takım hakkında konuşmuşlardı. Gerçi Cansu, pek konuşmamıştı. Daha çok Ogün, yol boyu zamanı doldurmak ister gibi susmadan konuşmuştu. Önceden ne anlattığını önemsemeden onu gülümseyerek dinlerdi. Şimdi ise keşke biraz önemseseydim, diye düşünüyordu çünkü o zaman ilgisini hiç çekmediğini fark edebilirdi. Kendisi mi beklentiyi yüksek tutup sert çakılmıştı, yoksa gerçek bu muydu, emin olamıyordu. Bir yanı Ada ile Hakan'ın etkisinde kalıp, karamsar yaklaşıyor olabileceğini düşünüyordu ama git gide aksine kanıtlar artıyordu. Ogün, her ne kadar aşkını itiraf etse de, hareketleri, arkadaş oldukları zamana kıyasla bile ilgisizdi.

"Görüşürüz." diyerek geri çekildiler. Ogün ellerini Cansu'nun yanaklarına koydu. Cansu, Ogün'ün kendisini öpmek üzere eğilip gözlerini kapattığını fark ettiğinde yutkunarak geri çekildi. Ogün ellerini çekip gözlerini araladıktan sonra kaşlarını kaldırdı.

Cansu ellerini boğazına götürüp birkaç kez öksürdü. "Hasta hissediyorum biraz kendimi, sana da geçmesin şimdi."

Ogün başını onaylar şekilde salladığında kasılmış çenesi gevşemişti. Onu öpmeye niyetlendiğinde kasılması, ne kadar normaldi? Sanki, yapmak istemediği bir şeyi yapmak üzereymiş gibi...

Ogün gittiğinde, Cansu bir süreliğine kapının önündeki sandalyelerde oturdu. Esmeye başlamış, teni üşümüştü ama içeri girmek istemiyordu. Hayal kırıklığı yaşamaktan daha kötü olan bir şey varsa, o da aile evinde hayal kırıklığı yaşamaktı. İçeri girip de aslında hüngür hüngür ağlamak istiyorken babasına çay doldurası yoktu haliyle.

"Kız, girsene içeri. Ne yapıyorsun kapıda?"

Abisinin sesini duymasıyla düşüncelerinden irkilerek ayrıldı. Bakışlarını, anahtarla birlikte kapıya yönelen abisine çevirdi. Yüzünün yan görünüşünde, kaşında ve yanağında yara bandı olduğunu, elmacık kemiğinin ise mor olduğunu fark edip hızla sandalyeden kalktı.

"Abi? Ne oldu?"

"Şş..." diyerek Cansu'ya döndü. "Sessiz ol, annemler duymasın. Hemen odama gidip yatacağım bu saatte hiç annemle uğraşamam."

"Ama ne oldu?"

"Mahalledeki hergeleler var ya. Kavga çıktı, Adaların kafede."

Cansu korkuyla nefes alıp "Hih!" derken elleri dudaklarına gitmişti. Açtığı kapıyı geri kapatıp "Ama kızım, az sessiz diyorum." dedikten sonra kardeşine döndü. Cansu umursamadan soru yağmuruna devam etti. "Birine bir şey oldu mu?"

"Yok, herkes iyi. Biraz hırpalandık tabii."

"Siz kimsiniz? Ada iyi mi? Şerif amca?"

"İyiler iyi." dediğinde Cansu rahatlayarak nefesini üfledi. "Allah'tan Poyraz oradaydı, Şerif amcaya gerek kalmadı. Sonradan Hakan da yetişti zaten."

Cansu'nun gözleri irileşirken "Hakan mı?" diye sordu. Dudaklarındaki elleri kalbine doğru inerken "O nasıl?" diye sordu. Sesi kısık çıkmıştı. Abisini yaralı gördüğünde bile böyle kötü hissetmemişti.

"Valla, pansuman istemiyordu en son. Eve gideceğim, diyordu ama iyiydi. En son geldi zaten, çok dayak yemedi. Olan Poyraz'la bana oldu. Nereye kız? Cansu? Saat geç oldu bak babam sorar. Şş! Kime diyorsam..."

Dakikalar sonra, evi, kendi evine yakın olan Hakan'ın evinin olduğu sokağa girmişti. Hakan'ın ayakkabısına baktı kapıda ama yoktu. Henüz gelmemiş olmalıydı. Oradan, abisinden sonra çıktıysa zaten anca geliyor olmalıydı. Tabii, başka yere uğramazsa.

Sokakta ilerleyip evin duvarına yaslanırken bakışlarını pencerelere çevirdi. Salon ışığı açıktı, hafif aralık pencereden izledikleri programın sesleri geliyordu. Cansu'yu fark etmemelerini diledi. Normalde Hakan'ın ailesiyle vakit geçirmeyi seviyordu. Ne zaman rast gelseler en az üç bardak aç içmeden rahat bırakmıyorlardı. Eğlenceli bir aile ortamı vardı Hakan'ın. Cansu'nun ailesi, daha ciddi ve soğuk karakterlere sahipti. Hakan'ın ailesi ise... Hakan gibiydi. Eğlenceli, sıcak, cana yakın... Üç bardak çay bitince dahi yanlarından kalkamadığın... Ama şimdi rastlaşmak istemiyordu. Özellikle de Hakan'la araları limoniyken.

"Cansu?"

Cansu hızla duvardan doğrulup Hakan'ın geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Hakan ellerini ceplerinden çıkarmış, şaşkın bir şekilde Cansu'ya yaklaşırken Cansu'nun gözleri hasar tespiti yaparmış gibi Hakan'da geziniyordu. Yanına vardığında elleri istemsiz yüzüne doğru hareketlendi. Bir eliyle çenesini tutup yüzünü yavaşça çevirirken, diğer elini morarmaya başlamış yanağına getirdi ve yüzünü buruşturdu. Gözleri, kanı kurumuş burnuna döndüğünde "Niye pansuman yaptırtmadın?" diye sızlanırken çantasından peçete çıkardı. Yine çantasındaki suyla biraz ıslatıp peçeteyi burnuna getirdi. "Kan da kurumuş, onu silelim bari."

Cansu, Hakan'ın burnu ile dudağı arasındaki kurumuş kanı sildikten sonra peçeteyi biten su şişesinin içine sıkıştırıp kapağını kapattı ve sonra çöpe atmak üzere yeniden çantasına koydu. Elleri yeniden Hakan'ın yanaklarını bulurken "Acıyor mu?" diye sordu.

"Cansu." dediğinde gözlerini yanağındaki morluktan Hakan'ın gözlerine çevirdi. O zaman fark etti, Hakan'ın kızarık gözlerle kendisini izlediğini. Kızarık ama bir yandan da parlayan gözlerle.

"Efendim?"

"Ne yapıyorsun?"

Cansu'nun kaşları kalkarken bir yandan Hakan'ın ses tonuna yutkundu. Boğuk bir şekilde çıkmıştı sesi. Cansu'nun Ogün karşısında, ağlamaya başlamamak için konuşmak istememesi gibi, boğuk bir şekilde. Kaşları hafifçe çatılmış, gerçekten anlayamayarak bir yandan da sızlanarak bakıyordu Cansu'ya.

Cansu ellerini kendisine çekerken "Ne yapıyorum?" diye sordu.

"Niye benimle ilgileniyorsun?"

Cansu hafifçe güldükten sonra gözlerini kaçırdı. Hakan'ın gözleri dolmuştu. Bu da istemsiz, Cansu'nun da gözlerini doldurmuştu. Kendisini bildi bileli, Hakan'ı görmediği tek bir gün yoktu. Hiç olmasın, işten eve bırakırdı Hakan onu, yine de görüşmüş olurlardı. Bir süredir göremiyordu Hakan'ı, sohbet edemiyordu. Bir yanı özlemiş, bir yanı da niye bu kadar özlediğini sorguluyordu. Ada'yı da özlüyordu ama Hakan'ı... Farklı özlüyordu.

"Sen Hakan'sın çünkü. Ben de Cansu'yum. Yani biz..." dedikten sonra tekrar ona bakıp hafifçe omuz silkti. "Biz hep birbirimizle ilgileniriz."

Hakan burukça gülümsedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "O öncedendi."

Cansu yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Bu güçsüzlüğünü, Hakan da fark etti. Kaçırıp durduğu gözlerini kırpıştırıp "İlgilenmemi istemiyor musun? Ya da sen... Bir şey olsa benimle ilgilenmez misin artık?" diye sordu.

Hakan "Bir şey..." dedikten sonra iç çekti. Cansu da gözlerine bakabilme cesareti gösterdi yeniden. "Bir şey olmasın sana."

Cansu'nun kaşları kalkarken dudakları kıvrılmak istedi. İçten içe Hakan'la Ada'yı kaybetmiş olmaktan korkuyordu. İkisini de kırdığını biliyordu ama onlar da bilmelilerdi, onların söyledikleri ve ima ettikleri de Cansu'nun kalbini paramparça etmişti. Söylediklerinin gerçek çıkmasından o kadar korkmuştu ki, seslerini bastırmaya çalışmıştı. Şimdi gerçek çıkmasındansa, onları kaybetmek daha çok korkuyor gibiydi.

"İlgilenir misin yani?"

Hakan sessiz kaldığında gözleri cevap veriyordu. Cansu'ya bir süre bakıp sıkkın bir nefes aldı. Cansu ise, Hakan'ın yanında sessiz kaldığında içinin huzursuz olmadığını fark ediyordu. Sıkılmış gibi hissetmiyordu. Aksine, Hakan "İyi geceler Cansu." diyerek yanından ilerlemeye başladığında, sessizliğin sona ermesi canını sıkmıştı.

Hakan yanından geçip giderken hareketsiz kalan vücudu, ne ara akmaya başladığını fark etmediği gözyaşlarını silerek hareketlendi. Sokakta, Hakan'dan uzaklaşmak üzere ilerlerken bir yandan burnunu çekiyordu. Böylesine kötü hissederken ona iyi gelecek iki isim vardı, hep öyle olmuştu. Hiçbir zaman, hiçbir derdinde, Ogün'ü yanı başında görememişti. Aslında Ogün, hiçbirinin derdine pek koşmamıştı. Ogün'ün hep kendi dertleri olurdu. Onlar hep Ogün'e koşarlardı. Ogün koşsa koşsa... Ada'nın derdine koşardı hep...  Şimdi ona iyi gelebilecek iki isimle de, arası kötüydü. Belki de sadece iyiliğini istedikleri için üstüne gelen o iki isimle... Belki de kendisini üzecek bir yola, sırf senelerdir istiyor diye güle oynaya koşmuşken, diğer yolu da kaybetmişti...

Birkaç adımdan sonra duraksayıp gözyaşlarını yeniden sildi ve bir cesaret Hakan'a döndü. O zaman Hakan'ın henüz evine giremediğini, aksine evin önünde Cansu'nun gidişini izlediğini fark etti. Cansu zaten Hakan'ın ona sırt döndüğünü pek görmemişti. Cansu Hakan'ın gidişini hiç izlememişti. Ne zaman veda edecek olsalar, Cansu gözlerini ayırana kadar Hakan ayırmazdı. Her sarılışlarında, Cansu çekilene kadar, Hakan çekilmezdi. Oysa Ogün, 'ben biraz kapıda oturacağım' dediğinde nasıl da çekip gitmişti. Cansu ise gidişini izlemişti.

"Ben balık sever miyim?"

Cansu'nun yeniden ona dönmesiyle hâlihazırda afallamış olan Hakan'ın kaşları iyice kalktı. "Ne?"

Cansu hafifçe omuz silkip "Cevaplar mısın?" dedikten sonra yeniden ona doğru ilerlemeye başladı. Hakan da yüksek giriş evine çıkmak üzere çıktığı birkaç merdiveni inip Cansu'nun karşısına geçti. İçinden bir ses, eve dönmesi gerektiğini, Cansu'ya 'hayır' diyebilmeyi öğrenmesini söylüyordu ama Hakan, yapamıyordu. Cansu onunla konuşmak isterken o eve dönemezdi. Açıkçası, içten içe Cansu'yla konuşmayı, göz göze gelmeyi, o bakmazken yüzünü incelemeyi özlemişken...

"Ben balık sever miyim?"

"Yani, pek ağzına sürmezsin. Kokusu da mideni bulandırır."

Cansu, yutkunduktan sonra gözyaşlarını yuvalarında tutmaya çalıştı. "Benimle bir akşam yemeğine çıksan, ne sipariş ederdin?"

Hakan'ın kaşları çatılırken "Bunları niye soruyorsun?" dedi. Cansu "Lütfen, cevapla." dediğinde Hakan, sevdiği kadının ağlamamak üzere zorlandığını izlerken kalbinde oluşan hisle mücadele ediyordu. Ona 'Uzak durun bizden' demişti, eliyle itmişti, o gün kendi kendisine 'uzak duracağım o zaman' demişti ama... Şimdi ise tek istediği gözyaşlarını silip sıkıca sarılmaktı. Her ne ise onu üzen, dünyadan silip atmaktı.

"Hünkar beğendi, varsa eğer restoranda. Yoksa, köfteli bir menü olabilir, mümkünse İnegöl köfte. O da yoksa..."

Cansu'nun aklından 'O da yoksa sezar salata' diye geçerken Hakan da "... sezar salata." dediğinde Cansu titrek bir nefes aldı. Birçok kere birlikte yemek yemişlerdi. Birçok kere Cansu yerine Hakan sipariş vermişti. Hatta menüde hem hünkar beğendi hem İnegöl köfte varsa, Hakan kendisine, Cansu'nun seçmediğini sipariş ediyordu ve böylelikle Cansu ikisinden de yiyebiliyordu. Cansu talep etmeden, dile getirmeden Hakan yapıyordu bunu. Zaten bazı şeyler, tam da bu yüzden özeldi.

"Peki tatlı? En sevdiğim tatlı ne?"

Hakan yine, niye bunları sorduğunu sorgulayacakken, Cansu'nun zaten üzgün gözükmesi sebebiyle üstelemeden iç çekti ve ezbere bildiği, hem de senelerdir bildiği cevabı verdi. "Ekler."

Cansu kendisini tutamayıp ağlamaya başladığında Hakan da yutkunamamıştı. Elleri, telaşla Cansu'ya yönelirken "Ne oluyor?" diye sordu. Cansu yüzünü elleriyle gizlerken hıçkırarak ağlamaya başladı. Hakan içinin gittiği kadının yüzünden ellerini çekmeye çalışırken "Cansu? Güzelim benim, ne oluyor?" diye sordu endişeyle. Bir süredir aralarının bozuk olduğu adamdan, eskisi gibi 'güzelim benim' lafını duymasıyla ellerini yüzünden çekti. "Sarılabilir miyim?"

Cevap bile vermeden sarıldı Hakan, Cansu'ya. Cevap verse "Sen bana istediğin her şeyi yapabilirsin." derdi.

Cansu'ya sımsıkı sarılıp bir elini saçlarında gezdirirken sokağa bakıyordu. Sorularıyla ruh halini çözümlemeye çalışırken yüzünü hafifçe buruşturdu. "Bilmiyor, değil mi?"

Cansu sessiz kalırken Hakan hafifçe güldü. İsterik bir gülüştü. "Ogün bunları bilmiyor, öyle değil mi?"

Cansu "Sen niye biliyorsun?" diye sorduğunda bu sefer Hakan sessiz kaldı. Cansu hafifçe Hakan'ın kollarından çekildi ama hala sarmaş dolaşlardı. Hakan yutkunup sokakta olan bakışlarını, oldukça yakınındaki Cansu'nun yüzüne doğru çevirdi. Gözlerini, gözlerinde tutmakta zorlanıyordu. Şimdi bu kadar yakınken, gözleri dudaklarına doğru hareketlenmek istiyordu ama yapamazdı. Hem Cansu onu arkadaşı olarak görüyordu, hem de sevgilisi vardı. Hem de Hakan'ın eskiden 'kardeşim' dediği adamdı, sevgilisi.  Şu an bu kadar yakın durmaları bile hataydı. Kendisine yakıştıramayacağı bir hata. Sevgilisi olan bir kadın, sevdiği kadın bile olsa uzak durmalıydı. Yine de şimdi, donup kalmıştı.

Cansu, daha kısık bir sesle yeniden sordu. "Sen niye biliyorsun?"

"Çünkü ben..."

Cansu kaşlarını kaldırdığında, Hakan devamını nasıl getirebileceğini bilmiyordu. Cevap verip vermek istemediğinden de emin değildi. Etkisi altındayken ne yapacağına karar veremiyormuş gibi cümleye başlamıştı ama vazgeçip yutkundu ve bakışlarını kaçırdı. Ellerini yavaşça Cansu'dan çekerken "Bunları bilmeyen bir adamla beraber olma." diyebildi sadece. Ellerini yeniden ceplerine yerleştirdi. Ona yeniden bakarsa ve yaşlı gözlerini görürse, gemileri yakmaktan korkuyordu.

"İyiliğimi istiyordunuz."

Hakan'ın bakışları istemsiz bir şekilde Cansu'ya döndü. İçinde bir umut kıpırtısı belirmişti. "Ogün'den ayrılacak mısın?"

Cansu gözyaşlarını sildi. "Siz sadece iyiliğimi düşünüyordunuz ve ben sizi hak etmiyorum. Muhtemelen ikinizi de sonsuza kadar kaybettim."

Hakan'ın gözleri Cansu'da kalırken dilini çiğneyerek düşündüğü için çenesi hareketliydi. Cansu bunu söyledikten sonra cevap bekler gibi bakıyordu. Hakan, Cansu'nun onu asla kaybetmeyeceğini biliyordu ama bunu ne kadar belli edip etmemek konusunda emin değildi. Ogün söz konusu olduğunda hızlıca gözden çıkarmıştı Hakan'ı. Onu ittirdiğinde ve uzak durmasını hissettiği kalp kırıklığını hatırlıyordu. Şimdi Ogün'le ayrılsa bile yara bandından fazlası olamayacaktı. Bir yanı, yakından sevmenin daha can acıtıcı olduğunu söylüyordu. Belki de, hazır kopmuşken bunu sürdürüp uzaktan uzağa sevmeliydi Cansu'yu ama... Nasıl yapardı? Bunun tek şansı, Cansu'nun uzak durması ve en az üç kez onu hiç istemediğini dile getirmesiydi. Bunu yapmadıkça eninde sonunda Hakan, Cansu'ya kapılır giderdi.

"Uzak durmamı istediğini sanıyordum."

Cansu yüzünü buruşturdu. Bunu söylediğine pişmandı. "Hakan, yanımda olmadığını düşündüğüm için kızgındım sadece."

"Ben de sana kızgınım." dedi Hakan biraz sesini yükseltip ellerini ceplerinden çıkartırken. "Ben de çok kızgınım şu an ama beni öldür, ağzımdan sana kötü laf çıkmaz."

"Biliyorum." derken yeniden ağlamaya başlamıştı Cansu. Hakan, gözlerini Cansu'nun gözyaşlarından kaçırıp sıkkın bir nefes aldıktan sonra elleriyle yüzünü sıvazladı.

"O şerefsizin seni üzeceğini söyledik. Sen ise onun elini tutup beni ittirdin. Şimdi gelmiş kanayan burnumu siliyorsun. Ya Allah aşkına sence benim canım burnum kanadığında mı daha çok acıdı, yoksa o gün mü?"

Cansu da sesini yükseltip ona doğru bir adım yakınlaşırken "Ne istiyorsun?" diye sordu. "Nasıl düzeltebilirim, ne istiyorsun?"

"Ayrıl ondan!"

Cansu'nun kaşları kalkarken Hakan yutkunup yüzünü buruşturdu. Bakışlarını ve vücudunu kaçırıp ardına dönerken elleri ensesine kaydı. Başka bir şeyi demeyi planlıyordu ama aslında tek derdinin bu olduğunu fark etti. Onu ittirmesiyle, uzak durmasını istemesiyle, ona sırtını dönmesiyle baş edebilirdi ama onun sevgilisi olmaya devam etmesiyle baş edemiyordu. Onlarla karşılaşırım korkusuna, sokağa bile çıkmak istemiyordu. Birkaç kez yan yana görmüştü uzaktan ve kendisine gelmekte zorlanmıştı.

"Benim için mi istiyorsun bunu?"

Hakan ellerini ensesinden iki yanına indirirken başını hafifçe ardına, Cansu'ya çevirdi. "Yoksa kendin için mi?"

Hakan'ın evin duvarına bakan gözleri irileşirken Cansu'ya dönmeden önce bir hayli oyalandı. Ne demek istiyordu? Çok mu belli etmişti hislerini?

Bir kalp sıkışmasıyla birlikte Cansu'ya döndü. Kızgın ya da yargılayan bir bakış bekledi ama yoktu. Cansu gözyaşlarıyla ona bakıyordu. Ne hissettiğini anlayamıyordu ama kızgın değildi, onu anlayabiliyordu.

Ne demek istediğini hiç anlayamamış, söylediğinin kendi üzerinde herhangi bir yeri ve etkisi yokmuş gibi "Ne diyorsun Cansu?" diye sorarak kaçmaya çalıştı.

"Sadece beni mi düşünüyorsun yoksa..." dedikten sonra utanarak bakışlarını kaçırdı Cansu. Kızaran yanaklarını izleyen Hakan, kuruyan dudakları ıslattı ve heyecanlı nefesini ciğerlerinden yavaşça üfledi. Cansu'nun bakışları yeniden Hakan'a döndüğünde "... ayrılırsam bu seni de ilgilendirecek mi?" diye sordu.

Hakan'ın bakışları, Cansu'nun cevap bekleyen gözlerinde gezinirken ihtimalleri tarıyordu. Ne söylemeliydi? Dürüst mü olmalıydı yoksa yine kaçamak bir cevap mı vermeliydi? Ne dese onu kaybetmezdi? Ogün'ün fos çıkmasının ardından, kendisine güvenip güvenemeyeceğini mi sorguluyordu? Kalkıp 'Evet.' dese, Cansu'yu kaybetmiş mi olurdu? Aslında... Hiçbir şey yapmadan seneler geçirmişti ve bir akşam, elinde çilek poşeti Cansu'ya giderken kaybetmişti onu. Ne olacaksa olsun, diye düşünmüştü o gün. Gidip konuşacaktı ve her ihtimale razı gelecekti fakat olmamıştı. Sevdiği kadını bir başkasının öpmesini izlemişti. Şimdi belki, bir kapı daha açılmıştı ve yeniden geç kalmak istemiyordu bir yanı.

"Cansu ben sadece en sevdiğin meyveyi, yemeği bilmiyorum." dedi Hakan sıkkın bir nefes almadan hemen önce. Cansu'nun kaşları kalkarken Hakan ellerini iki yanda açıp yeniden bacaklarına indirdi ve hafifçe güldü. "Ben senin bacağındaki yara izinin nereden geldiğini biliyorum. Ben senin akşam eve gittiğinde odanda yakacağın bugünkü tütsünü biliyorum. Ben senin ne zaman ağlamaya başlayacağını, ne zaman kendini tutamayıp güleceğini biliyorum. Ben..." dedikten sonra sağ eliyle, sağ elini tuttu ve aralarında kaldırdı. İkisinin de avucunda artık silikleşmiş, ince uzun bir çizgi halinde yara izi vardı. Yara izinin üstüne, Cansu'nun elini ve yarasını yerleştirdi. Çocuklarken, Cansu'nun eli kaza ile bir cam parçası ile kesildiğinde, Cansu hem acıdan hem iz kalmasından korkup ağlamıştı. Hakan ise hiç düşünmeden kendi elini de aynı yerden kesmişti. Cansu ona kızdığında ise 'Artık benim de elimde iz kalacak." demişti. 

"Ben seni sadece elimde taşımıyorum." dediğinde Cansu'nun bakışları kırpışarak Hakan'ın gözlerine geri döndü. Titrek bir nefes daha aldıktan sonra hafifçe gülümsedi. Hakan da yutkunduktan sonra aralarında tuttuğu elini kalbine yasladı ve burukça gülümsedi. "Ben seni burada taşıyorum. Gittiğim her yere. Senin kovmanla gitsem bile."

"Hakan..."

Rahatlayarak nefesini üfledi Hakan. Kendi kendine gözyaşları içerisinde güldükten sonra başını onaylar şekilde salladı. Kaç yıllık yük, dudaklarından çıkıp gitmişti. "Ben seni seviyorum. Dün de seviyordum, yarın da seveceğim. Sen o adamdan ayrılmasan da seveceğim. Sen bana gelmesen de seveceğim. Yani diyeceğim o ki, sen beni kaybedemezsin Cansu. İstesen de edemezsin."

Cansu ne diyeceğini bilemezken gözyaşları içerisindeydi. Kalbine yaslamadığı elini yanaklarına götürüp yavaşça sildi gözyaşlarını. Başparmağı tenini okşamaya devam ederken iç çekti. Gözleri bir anlığına Cansu'nun dudaklarına inmişti ve gözlerini kırpıştırarak bakışlarını yeniden gözlerine çıkardı. "Ama yine de kendim için istemiyorum ayrılmanı. Senin için, senin mutluluğun için istiyorum. Sen o şerefsizden daha fazlasını hak ediyorsun. Sen benden de daha fazlasını hak ediyorsun. Sen benim gözümde her şeyin en iyisini hak ediyorsun."

Cansu yutkunurken 'Her şeyin en iyisi sensin' diye düşündü. Ogün'le sevgili olup hayal kırıklığı yaşamadan önce bile böyle düşünüyordu. Ada'ya da söylediği buydu. Hakan'ı sevmeyi, Hakan'ı istemeyi diliyordu. En azından onun için aşk acısı çekmeyi çünkü Hakan en azından bunu hak ederdi. Şimdi ise... Kalbi ve aklı o kadar karışıktı ki... Ogün'ün her şeyini Hakan'la kıyaslayıp durduğu, Ogün'ün yanında Hakan'ı düşündüğü doğruydu. Hayatında ilk defa, bu kadar uzun süre Hakan'dan uzak kalmıştı. Aynı mahallede, rast geldikleri anlarda, sessiz bir şekilde yanından geçip gitmekte zorlanıyordu. Onu özlüyordu. Bugün aldığı çantayı ona anlatmak istiyordu, dün izlediği filmi ona anlatmak istiyordu, bugünkü komik anısına ne denli güldüğünü, hemen şimdi anlatmak istiyordu ama Hakan'a ne diyeceğini bilemiyordu.

"Hakan, ben..."

"Ben seni eve bırakayım." dedikten sonra yanağındaki elini, son kez okşayıp çekti. Kalbine yasladığı ellerini de yavaşça aralarında indirdi. Elini de aynı yavaşlıkta bırakırken parmaklarının son temaslarına kadar beklemişti. "Geç oldu." dedikten sonra bakışlarını gökyüzüne çıkardı. "Yağmur da bastıracak gibi."

Cansu başını onaylar şekilde salladı. Hakan ellerini ceplerine koyarken, Cansu'nunkileri tutmayı yeğlerdi ama her ne kadar ters bir tepki almasa da, hala sevgilisi vardı. Henüz bir şey söylemeyişini, şok oluşuna veriyordu. Ogün'ü terk edecek olsa bile, Hakan'a gelecek hali yoktu Hakan'a göre. Cansu'yla aralarında bir şeyler yaşanabilmesine pek ihtimal vermiyordu, her zerresiyle dilemesine rağmen. Yine de, bu akşam yeterince cümle kurulmuştu. Artık ikisinin de evlerine ayrılıp hazmetmesi lazımdı. Hakan'ın yıllar sonra ilk defa kalbine ve omuzlarına ağır gelen bu cümlelerden kurtulmasının rahatlığıyla uyuması, Cansu'nun ise kalbini ve aklını çözmeye çalışırken sabahlaması lazımdı.

Öyle de oldu. Sessiz bir şekilde evine bıraktı Cansu'yu. O sıra yağmur başladı. Cansu beklemesini rica ettikten bir dakika sonra elinde beyaz bir şemsiyeyle döndü. "Eve gidene kadar ıslanma."

Hakan, şemsiyeyi alırken elleri yeniden temas etmişti. İkisi de yutkunarak ellerini uzaklaştırırken Hakan şemsiyeye teşekkür etti. İçini ısıtmıştı, sadece bu düşünüşüyle bile, sırılsıklam ıslansa neydi? Aslında Cansu hep, düşünürdü Hakan'ı, ilk değildi ama yeni bir sayfanın ilk cümlesiymiş gibi hissetmişlerdi. Cansu yeniden evine girene kadar ardına dönmedi. Cansu'nun kapıyı kapatmadan önce hafifçe salladığı eline ve gülümsemesine de karşılık verdi. Kapı kapandığında derin bir nefes alıp evine yöneldi. Cansu'nun pencereden onu izlediğini bilmeden, Cansu'nun söylediklerini dinlerkenki bakışlarını düşünerek ilerledi. Anlayamamıştı, o kadar heyecanlı ve duygu yoğunluğu içerisindeydi ki çözememişti. Aslında çözemezdi çünkü Cansu da henüz çözebilmiş değildi.

**

"Sana aşığım!"

Gökyüzünde şimşekler çakarken benim için hava, güneşli gibiydi. Sanki gece sadece tepemizdeki sokak lambasıyla değil de gündüz vakti güneşin gözümüzü alan ışığıyla aydınlanıyorduk. Soğuktu belki ama üşümüyordum. Gözyaşlarıyla gülüyordum. Hayatımda belli bir yaşa ve belirli bir ana kadar bu ikisinin birbirine zıt olduğunu düşünürdüm fakat Poyraz Akyel fikrimi değiştirmişti. Bazı duygular, ağlarken güldürür, gülerken ağlatırdı.

Benim, ellerim dudaklarımdayken, Poyraz ise ellerini iki yana kaldırmış, son cümlesini neredeyse bağırarak duyurmuştu kulaklarıma. Kulaklarımın bunu duymasını beklemek gözlerine haksızlıktı. Ellerine, temaslarına, gülümseyişlerine ve gülüşlerine haksızlıktı. Poyraz Akyel bana âşık olduğunu ilk defa söylemiyordu. Yaşadıklarım yüzünden korkak hale gelen kalbim ve aklım, ilk defa emin oluyordu. Neredeyse nefes arası vermeden kurduğu uzun ve derin cümleler ile yükselen nabzı dolayısıyla şimdi nefes nefeseydi. Kızgın gözüküyordu. Yaptığım haksızlık yüzünden kızgındı. Başında zaten annesi gibi bir derdi varken, bir de bu hayatta hiç gizlemeye çalışmadığı duygularını kanıtlamak zorunda kalmasına kızgındı ama bu kızgınlıkta bile, öyle cümleler kurmuştu ki, kendimi dünyanın en güzel ve en özel kadını gibi hissediyordum. En azından bir adamın gözlerinde, öyleydim. Ben de başka gözlere bakmıyor, ihtiyaç duymuyordum zaten.

Bir gök gürültüsüyle daha yağmur yağmaya başladığında Poyraz ellerini iki yanına indirirken gökyüzüne baktı. Yüzüne düşmeye başlayan yağmur tanelerinin, o güzel yüzünden çenesine doğru nasıl aktığını izlerken, ellerimi dudaklarımdan çektim. Hızlanan yağmurla birlikte takım elbisenin ceketini çıkartırken "Gitsek iyi olacak..." diyerek ceketi, ıslanmayalım diye başımızın üstüne doğru kaldırarak bana yaklaştığında ben de ona yaklaştım. Kollarını kaldırmış ceketi başlarımızın üstünde tutarken yanaklarından tutarak parmak uçlarımda yükseldim. Bir anda bastıran yağmur bizi sırılsıklam etmeye başlarken dudaklarım, dudaklarına kapandı. Islanmak umurumda değildi. Zaten sırılsıklam âşıktım.

Başta beklemediği öpücüğe karşı hazırlıksız yakalandığı için duraksasa da saniyeler içerisinde öpüşüme karşılık vermeye başladığında dudaklarında gülümsedim. O da gülümsedikten sonra beni öpmeye devam etti. Bir elim yanağından ayrılıp koluna doğru gitti. Kolunu aşağıya doğru indirdiğimde ceket ile yağmurdan bizi korumayı dilediğim gibi boş verip ellerini indirdi ve ceketten kurtularak kollarını belime doladı. Islak vücutlarımızda dudaklarımız bir gülerek ayrılıp bir yeniden kavuşurken öpüşmek, tanıştığımız günü hatırlatmıştı. Aylar geçmişti, o his büyümüş, çiçeklenmiş, göğsümün ortasına iyice yerleşmişti.

Hafifçe geri çekildiğimde beni öpmek üzere yeniden eğildi ama gülerek bir elimi dudaklarına götürüp mani oldum. Gözlerini görebilecek kadar geri çekildiğimde küller uçuşan gözleri, yeniden öpmek istediğine dair hiçbir şüphe bırakmıyordu ama duyması gereken bir şey vardı.

"Hayatımda beni gülerken ağlatabilen, ağlarken güldürebilen tek insansın. Yanında kalbimi kulaklarımda duyabildiğim adamsın. Tenimi buz gibi yakmana rağmen ihtiyaçla hissetmek istediğimsin. Öperken derin bir nefes aldığım, nefesimi geri versem de o hissi hep kalbimde taşıdığımsın. Her gün,..." dedikten sonra bunu yaşadığıma şaşırarak güldüm ve ekledim. "... her ayrı gün beni özel hissettirebilensin. Ama sadece bunlar için bile sevmiyorum seni. Seni saçma sapan bir oyunda bile hırs yaptığın için de seviyorum. O içtiğin yeşil şey için bile seviyorum. Seni rakıyı duble ama buzsuz ve içmeden masaya vurduğun için de seviyorum. Bir keresinde 'her şeyinle güzelsin, kusurların var ama öyle güzeller ki' demiştin." dediğimde gözyaşları eşliğinde yeniden onay verme ihtiyacıyla başını salladı. "Ben de seni öyle seviyorum işte. Seni sen olduğun her şey için seviyorum. Hani demiştin ya, gerçekten Ada gibisin, diye. Dışarıdan nasıl gözüktüğümü, içeriden nasıl olduğumu tasvir etmiştin. Henüz yeterince içeride olmadığını, ama bir gün olacağını söylemiştin. Oldun Poyraz. Sen dışımda ya da içimde değilsin. Sen içim, dışım oldun." dedikten sonra iç çekip fısıldadım. "Ben sana âşık oldum."

Kaşları kalkarken mutlulukla güldü. Başımı onaylar şekilde sallayıp tekrar "Sana aşığım." dediğimde o da yeniden güldü. Beni öptü. Yeniden güldü ve beni öptü. Ve yeniden ve yeniden. Belime dolalı kollarıyla beni havaya kaldırdığında ben de gülüşlerine eşlik ederken kollarımı boynuna doladım. Yağmurların altında beni etrafımızda döndürdüğünde bu an da, ilk tanıştığımız günü anımsatmıştı. Yağmurun altındaki evlenme teklifimizin hemen ardından, aynı kahkahalar fakat artık daha büyük olan hisler ile... Tanıştığımızda evlenmeye karar vermiştik, evlendiğimizse ise âşık olmuştuk. Sıralama anlamında belirli karışıklıklar olabilirdi ama... Hislerimiz birdi, netti ve birbirimizeydi!

Beni yavaşça yere indirirken yeniden öpmeye başladı. Belimdeki elleri yanaklarıma kayarken ben de yanaklarımı tutan ellerini tuttum. Bir ben parmak uçlarımda yükselip ona doğru yükselirken, bir o bana doğru eğiliyordu ve ayak tabanlarım yere değiyordu. Yere değse de bile, ayaklarım yerden kesilmiş gibi hissediyordum.

Dudaklarımız birkaç saniyeliğine ayrıldığında "Seni seviyorum Ada Akyel." diye fısıldayıp yeniden öptü. Öpüşünde gülümserken aynı şeyi söyleme ihtiyacıyla nefes kesen öpüşmemize bir mola da ben istedim. "Seni seviyorum Poyraz Akyel."

Derin bir nefes aldığımız uzun bir öpücüğün daha ardından geri çekilip alnını alnıma yasladı. "Seni seviyorum ve bu yüzden bir an önce gitmemiz lazım."

Aklım başka yönde çalışırken neyse ki düşüncemi dile getiremeden "Yoksa hasta olacaksın." diyerek yanaklarımdaki ellerini tutan, ellerimi tutup aramızda indirdi ve beni yeniden öptü. Birazcık geri çekilip "Gitmeliyiz." diye adeta soluduğunda gülerek "Gidelim." deyip onu yeniden öptüm.

Ardıma, arabanın olduğu yöne doğru birkaç adım atarken öpüşmeye devam ettik. Ellerimi tuttuğu elleriyle beni yola çekerken de istemsiz yine dudaklarımız birbirini bulmuştu. Dengemizi kaybedecek gibi olduğumuzda dudaklarımız gülerek ayrılırken nefes nefese "Giderken öpüşmememiz lazım." dedi. Gözlerim hala kapalı, alınlarımız yaslıydı ama düşmemek için hareket etmeyi durdurduk.

"Öpüşmeyelim o zaman..." dediğim gibi beni yeniden öptü. Öpüşümüz yine gülerek ayrılırken yine alnını alnıma yaslayıp iç çekti. "İçim gidiyor sana."

Kalbim mümkünmüş gibi daha da hızlanırken heyecanla güldüm ve alt dudağımı ısırdım. Muhtemelen sırılsıklam olmuştuk ve olmaya da devam ediyorduk ama tek düşünebildiğim onu bir kez daha ve bir kez daha öpmekti. İçim gidiyor sana, derken ne demek istediğini biliyordum. Ben de yaşıyordum...

Yeniden gök gürüldediğinde aynı anda "Gidelim." dedik ve son kez öptük birbirimizi. Ellerimden birini bırakıp diğeriyle beni yola çekti. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurda hızlı hareketlerle ilerlerken arada birbirimize bakıp gülüyorduk. Arabanın olduğu sokağa dönecekken yağmur yüzünden ayağım kaydığında saniyeler içerisinde tutmuş, yetmemiş gibi kucağına almıştı.

Duraksayıp gülerek "İyi misin?" diye sorduğunda ben de gülüp kollarımı boynuna doladım. "İyiyim, seyahatimin keyfini süreceğim şimdi."

Gülerek ileriye döndükten sonra hızlı adımlarla arabaya yürümeye devam etti. Yan profilinden, beyaz ve inci gibi sıralanmış dişlerinin, onları sergileyen dudaklarının, burnunun, dudakları gibi gülerek ileriye bakan gözlerinin, uzun, gür kirpiklerinin, uyuyormuş gibi gevşek kaşlarının, ıslandığı için parça parça alnına düşen kahverengi saçlarının ne denli güzel olduğunu izliyordum. Kavgadan kalma izler bile gölge düşüremiyordu bu güzel görüntüye. Bir elini, bana dönük olmayan yanağına götürüp diğer yanağını öptüğümde ilerleyen adımları bir saniyeliğine duraksamıştı.

"Ama şoförün ilgisini dağıtma lütfen."

Gülerek "Niye? Kaza mı yaparsın?" diye sorduktan sonra onu yeniden öptüm.

Yine duraksayıp bana döndü. "Kazara şimdi yağmuru boş verip yeniden öpmeye başlasam, seni şurada yiyip bitirsem, mahalleli teyzelerden müebbet hapis yemez miyiz?"

"Bir denesek, öğreniriz aslında sorunun cevabını."

Arabaya geldiğimiz için beni yere indirdikten sonra cebinden çıkardığı anahtarla arabayı açtı. Arabanın kapısını açarken muzip yaklaşımıma sırıttı. Beni araba ile kendisi arasında bırakıp bir elini kapıda, diğer elini arabanın üstüne tutarken yeniden dudaklarıma yöneldi. Öperken alt dudağımı hafifçe ısırdı. Sırıtarak geri çekilip "Bin arabaya, zihnimdeki melek de şeytan da sensin, nereye çekersen oraya gidesim geliyor. Hasta olacaksın." dedikten sonra alt dudağını yalayıp çenesinin ucuyla koltuğu gösterdi. "Hadi."

"Hangi halim daha güzel?" diye sorduğumda gülüp havayı gösterdi. "Güzelim, hadisene. Sohbet edecek sıra mı?"

"Civciv olsam, beni sever miydin?"

Gülüp "Sen zaten civcivsin ve seni seviyorum." dedikten sonra ona uzanan ellerimi tutup onu yeni bir oyalanmaya çekmemi müsaade etmeden "Arabaya bin." dedi. Gülerek arabaya bindim. Kapımı kapattıktan sonra arabanın içerisinde emniyet kemerimi bağlarken arabanın ön camından, hızlı adımlarla şoför koltuğuna ilerleyen Poyraz'ı izledim. Onu izlerken zaman yavaşlıyor, yağmur taneleri ayırt edilir kılınıyordu sanki. Yüzünde, tanıdık bir gülümseme. Tanıdık ve benim de yüzüme yayılan bir gülümseme...

Arabaya geri döndükten sonra hızla kapıyı kapattı ve arabayı çalıştırıp ısıtıcıları açtı. Birbirine sürttüğüm ellerimi alıp öptükten sonra ısıtıcılara yanaştırdı. "Isınır şimdi, böyle tut."

O benimle ilgilenirken ben de gülümseyerek onu izliyordum. Alnına düşen, ıslandığı için tel tel hale gelen saçlarının bile yakışıklılığına, yakışıklılık katmasına şaşırıyordum. Gerçekten hem bu kadar tatlı, hem de bu kadar yakışıklı mıydı yoksa hislerim gözlerime abartma hakkı mı veriyordu bilmiyordum ama bir sanat eseriymişçesine izliyordum. O da öyle söylemişti. O güzel yüzünü ne kadar izlediysem ezberlemişim, demişti...

Ellerimi ısınan ısıtıcıya doğru bırakıp ellerini kollarıma getirdi. Çıkarıp verebileceği bir ceketi de kalmamıştı, sahilde yerde, muhtemelen bize 'Ben bunu hak edecek ne yaptım?' diye sitemlenerek yağmur damlalarıyla boğuşuyordu...

Ellerini kollarımda yukarı aşağı hareket ettirerek beni ısıtmaya çalışırken gözlerini gözlerime çıkardı. Gülerek "İyiyim ben." dedikten sonra bir elimi alnına götürüp alnına düşen saçlarını geriye attım. Islak birkaç tel yeniden düştüğünde güldüm ve gözlerine baktım. Arabanın içerisinde, yağmur artık kulaklarımızı dolduran bir şarkı haline gelmişken ikimiz de iç çektik. Aramızdaki duygu seli, ıpıslak vücutlarımızdaki üşümeyi hissetmemize engel oluyordu.

Gözlerine ateş düşerken üst dudağını yaladı. Gözlerime bakmaya devam ederek arabanın ışığını kapattığında kalp atışlarım hızlandı. Saniyeler sonra emniyet kemerimin kilidini çözdüğünde aklından ne geçtiğini söylemesine gerek kalmamıştı. Emniyet kemerimi üstümden yuvasına ittirip bana yönelen ellerinden destek alarak şoför koltuğuna direksiyon ile arasına, kucağına geçtim. Bacaklarımı iki yanına yasladığım gibi kolları belime dolanırken dudaklarımız da birbirini buldu. Yağmurun şarkısına nefes alış verişlerimiz ve öpüş seslerimiz eşlik ederken belimdeki elleri hareketlendi. Yoğun yağmur ve arabanın ışıklarının kapalı olması, karanlık sokakta arabanın içerisinde yoğun duygular ile öpüşen bedenlerimizi gizliyor olmalıydı. Sadece öpüşüyor gibi değildik. Sonuca erişmiyor olsak da, birbirimizi seviyor, sevişiyorduk...

Elleri çıplak ve yağmur yüzünden üşümüş bacaklarım ile eteğin açıkta bıraktığı kalçamda gezinirken dokunduğu yeri yakarak ısıtıyordu. Koltuğa yaslanan üst vücudunu doğrultup sırtımın direksiyona yaslanmasını sağlarken elleri bluzumun uçlarına doğru gitti. Islak buzum saniyeler içerisinde vücudumdan eksilip yan koltuğu boylarken bir eli önce boynuma sonra da temas ede ede belime indi. Belimin ardından sırtımı bulduğunda sütyenimin kopçasına giden elleri çıkarıp çıkarmamak konusunda emin olamamış gibi durdu. Kimse bizi görmüyor olmalıydı, araba da duvara dönüktü ama yine de bu riske girmeyip elini sütyen kopçasından çekti fakat tümüyle vazgeçmiş değildi. Yeniden karnıma gelen eli, sütyenimin içine doğru yöneldiğinde alt dudağını ısırdım. Bu hoşuna gitmiş gibi daha derin bir şekilde öpmeye başlarken eli sütyenimin altından göğsümü buldu. Dudakları boynuma doğru yöneldiğinde başımı istemsiz arabanın tavanına doğru kaldırdım ve ona alan açtım. Islak öpücükleri, halihazırda yağmurla ıslak olan vücudumda boynumdan, göğüslerime doğru yol aldı. Sütyenimin açıkta bıraktığı göğüslerimi öperken, bir yandan göğsümün üstünde olan eliyle göğsümü seviyordu. Tabii, biraz sert bir şekilde seviyordu...

Göğsümün açıkta kalan kısımlarını öptükten sonra dişlerini sütyenime geçirip biraz sola çekiştirdiğinde gözlerim kapanmış, başım yeniden ona doğru eğilmişti. Oluşturduğu boşlukta göğsüme ıslak öpücükler bırakmaya devam ederken yeniden kalçama giden elleri kalçamı yönlendirerek kendisine sürtünmemi sağladığında ikimiz de kısık bir şekilde inledik. Bir eli kalçamdan eksildikten saniyeler sonra koltuğu geriye doğru yatmaya başlamıştı.

Neredeyse yatak haline gelene kadar düzleşen koltukta saniyeler içerisinde üstüme çıktı. Bacaklarımın arasındaki yerini aldıktan sonra beni yeniden öpmeye başladı. Bacaklarımdaki eli, belime kadar açılan eteğimin boşta bıraktığı iç çamaşırımın askısını bulduğunda yeniden titredim. Parmaklarını askıya geçirdiğinde ve hafifçe aşağıya çektiğinde tırnaklarımı istemsiz omuzlarına batırdım.

Kalbim güm güm atarken dudaklarımız ayrıldığında nefes nefese göz göze geldik. Külleri uçuşan bakışlarında bana sorar gibi baktı. Başka planlarımız vardı ama his ve temas yoğunluğumuzun önüne geçmek zordu. Ben ne cevap vereceğimi düşünürken yutkundum.

Telefon çalmaya başladığında ikimiz de güçsüz düşmüşüz gibi alınlarımız birbirine yaslandı. Gözlerim kapanırken heyecandan kuruyan dudağımı ıslattım. Nefeslerimiz dudaklarımıza çarparken son sürat yaşadığımız andan bizi koparan telefona belki de teşekkür etmeliydik. Sonuçta böyle bir şeyin ilkini, arabada yaşamamalıydık. Öyle olsa bile güzel olurdu, birbirimize karşı bu kadar yüksekken ve yağmur seslerini dinlerken ama... Daha fazlasını hak ediyorduk.

Benim gibi düşündüğünü tahmin ettiğim Poyraz da beni yeniden öptükten sonra yavaşça üstümden doğruldu. Bana böyle bakarken, utanmamam mümkün değildi. Karşısında çırılçıplak dans ediyormuşum gibi hissediyordum, sadece var olarak. Öyle yoğun bakıyordu böyle anlarda.

Yan koltuktan bluzumu bulduktan sonra bir elini bana doğru uzattı. Üstümü başımı düzelttikten sonra beni kaldırmasına izin verdiğimde yeniden yaklaşan yüzlerimizde gözlerimiz dudaklarımıza kaydı. İkimiz de iç çektik. Bana verdiği bluzumu giyerken Poyraz'ın da bakışları sokaktaydı. Biz yağmurlar yüzünden dışarıyı göremiyorsak, dışarıdakiler de bizi göremiyor olmalıydı. Poyraz diğer koltuğa geçmeme yardımcı olduktan sonra koltuğu yeniden oturur pozisyona çevirdi. İkimiz de ileriye bakarak derin bir nefes aldıktan sonra güldük.

Poyraz bir anda "Ama sonra bir ara bu durumu değerlendirelim." dediğinde utanarak gülmeye devam ettim. Hak veriyordum ama yine de 'Bence de' demedim. İlk kez birlikte olmamızın ardından bir ara, arabada da bunu yaşayalım, demeye getirmişti. E tabi, ikimizin de aklı kalmıştı şimdi ve ileride gerçekten değerlendireceğimize neredeyse emindim. Yan yana ateşle barut gibiydik, Duru da öyle söylemişti. Her an birbirimize çekiliyorduk. Hem duyguları hem de cinsel çekimi yüksek bir çift olmuştuk ve ikisi bir arada olunca, nefes almak zorlaşıyordu.

Poyraz "Emniyet kemeri." diye hatırlattığında emniyet kemerimi taktım. Aklıma gözlerindeki o bakışla emniyet kemerimi çıkardığı an gelince yeniden titremiştim. Tüm vücudum, özellikle belirli kısımları onu isteyip henüz ulaşamamışken işkence yaşıyormuş gibi sızlıyordu. Arabayı sürmeye başladığında ben de "Emniyet kemerin." diye hatırlattım. Benimkini hatırlıyordu ama kendisininkini takmayı unutabiliyordu.  Kendisine gelmeye çalışıyormuş gibi gözlerini kırpıştırıp derin bir nefes aldıktan sonra emniyet kemeri takmasına güldüm. O da hafifçe gülüp bana baktıktan sonra yeniden yola döndü. Oldukça yağmur yağdığı için dikkatli sürmesi gerekiyordu. Sanırım 'melek halim mi daha güzel şeytan halim mi?' diye sormayı eve varmaya bırakacaktım...

Araba mı ısınmıştı yoksa bizim vücutlarımız mı, tam emin değildim ama sıcaktı. Çantamı bulup artık sonlanan çağrının kimden geldiğine bakmak üzere telefonumu çıkardım.

Kaşlarım kalkarken "Cansu aramış!" dedim. Kavgayı duymuş olmalıydı. Böyle anlarda gerginliğin, küskünlüğün bir önemi kalmıyordu.

Cansu'nun aradığına dair bildirimin hemen altında mesajını da gördüm.

Müsait olduğunda lütfen konuşalım. İyi olduğunu duydum ama aklım kaldı. Umarım Poyraz da iyidir. Bu arada, ben her ne kadar eşeğin teki olsam da, sen hala benim en yakın arkadaşımsın. Diliyorum ki bir gün beni affedersin ve bu Beşir'e bir şans daha verirsin ki, lakabının hakkını verip best friendsizlikten verem olmasın.

Gözlerim dolu bir şekilde mesaja bakarken iç çektim. "Ne diyor?"

"Özür dilemiş, konuşmak istiyor."

"Ogün'ün ne bok olduğunu öğrenmeye başladı herhalde."

Dudağımı büzüp "Üzücü bir şekilde." derken ne yazacağımı düşünüyordum. Hakan'dan 'Söyledim! Cansu'ya söyledim! Söylerken rahatlarım sanıyordum, şimdi odada volta atıp duruyorum. Sence ne düşünüyordur? Yanlış mı yaptım? Yapmasa mıydım? Hiçbir şey de söylemedi. Gerçi ben de söylemesine müsaade etmedim. Küsecek başka zaman bulamadınız mı siz?' diye mesaj geldiğinde kaşlarım kalktı. "Oha çok şok bombardımanı şu an. Kalbim dayanmıyor."

Gülerek "Ne oldu?" diye sordu. Daha ne olacaktı? Aşkını itiraf etmişti, az daha birlikte olacaktık, olmasak bile sevişmiştik, Cansu özür dilemişti, Hakan aşkını itiraf etmişti!

"Hakan duygularını Cansu'ya söylemiş!"

"Bugün de ilanı aşk günü galiba." dediğinde bakışlarımı Poyraz'a çevirip gülümsedim. O da kısa bir anlığına bakışlarını yoldan bana çevirip gülümsemişti. Böyle anlarda bu gıybetleri konuşabileceğim farklı bir arkadaş grubumun olmamasının zorluğunu çekiyordum. Şimdi üçlü gruba bu haberleri atıp çekiştiresim geliyordu. Ne vardı? Kimse bozuntuya vermeden önce Cansu'nun gıybetini, sonra Hakan'ın gıybetini çevirsek, olmaz mıydı?

"Poyraz bir an önce gıybet yapmayı öğrenmen lazım."

Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu uzatmıyordu. Bu bilginin Hakan için sevinmesi dışında onun bünyesinde bir etki oluşturmadığını biliyordum. Cansu konusunda da, benim ve muhtemelen aydınlanma yaşayan Cansu için sevmişti. Oysaki bizim bu konuların üstünden girip altından çıkmamız lazımdı...

"Seni Duru hattına yönlendirsem o konuda? Olmaz mı?" dedikten sonra hafifçe yüzünü buruşturdu. Kardeşiyle bozuk olduğunu anımsamıştı. Sanırım bu olay haricinde hiç böylesine bozulmamışlardı. Güçlü bir abi, kardeş ilişkileri olduğunu biliyordum. İkisi de mis gibi, düzgün insanlardı o yüzden kavga konusu da oluşmamış olmalıydı. Kaldı ki Poyraz iyi bir abiydi ve bunu her durumda hissettiriyordu ama şimdi... Aralarının bozuk olmasına canı sıkkındı. Annesi ortaya çıkmıştı canı sıkkındı. Bir de üstüne ben canını sıkmıştım...

"Hayır, gece ani gelen gıybetlerde ne yapacağım? Kalkıp Duru'nun odasına mı gideceğim? Karı koca yatakta gıybet edebiliyor, herkesi çekiştirebiliyor olmamız gerek."

"Bize ne herkesten?" dediğinde ters bir şekilde baktım. Sırıtıp "Melek halin." dediğinde kaşlarım kalktı. "Sormuştun ya, hangisi daha güzel diye."

Gözlerimi devirip omzuna vurduğumda gülerek önüne döndü. Adama nasıl baktıysam şeytan halimi anımsamıştı. "Şeytan halin daha çok... Çekici. Ha ben ona da tamamım, o da baş tacımız, ona da bayılıyorum ama melek halin daha güvenli."

Gülerken elimi omzuna götürdüm. Parmaklarımı omzundan ensesine doğru kaydırdığım an yerinde hafifçe kıpırdanıp boynunu çekti ve güldü. "Araba kullanıyorum."

Bu kadardı. Bir dokunuşumla aklı başka yerlere kayabiliyordu. Boşuna ateşle barut değildik. "Gördün mü şeytanı?" diye dalga geçtiğimde başını onaylar şekilde salladı.

Gülerken elimi geri çektim ve telefon ekranında harflerde gezinmeye devam etti. Hala kime ne diyeceğimi bilemiyordum. Hakan'a cevap vermek daha kolay olduğu için önce ona yazmaya karar verdim. "Duru ile sana hızlandırılmış 'gıybet' dersleri vereceğiz. Tavla derslerine alarm kurup gidiyordun ya, bunlar daha önemli dersler, gerekirse not almalısın."

"Çok isterdim hayatım 'gıybete giriş' derslerinize katılma şerefine nail olmayı ama biliyorsun, kardeşimle aram limoni, maalesef."

"Onu da çözeceğiz yakında." dediğimde göz ucuyla baksa da ses çıkartmadı. O da barışmak istiyordu, görebiliyordum ama yeterince süründürmeden de içindeki ateş geçmiyor gibiydi. Duru her an gözünün önüne çıkıyor, mesaj atıp arıyordu. Sırf rahat bıraksın diye bile affetmesi lazımdı ama Poyraz bir gram geri adım atmıyordu.

"Ayrıca tavlaya da gerek kalmadı. Ben direkt babanı tavladım."

Kelime şakasına yüzümü buruştursam da güldüm. Hakan yüzünden bu tarz şakalara alışıktım ama Poyraz'dan beklemiyordum. Poyraz da yüzünü buruştursa da güldü. O da kendinden beklemiyor gibiydi.

"Ama gördün mü? Bayılıyor resmen bana. Evi, barkı, kafeyi üstüme yapacak."

Gülerken "Sanki biraz abarttın." dedim. "Ama isterse ben şirketi üstüne yaparım." dediğinde bu sefer o hızla "Sanki biraz abarttım." dedi. İkimiz de gülerken başımı onaylar şekilde salladım. Neşeliydi, zihnin ardında annesiyle, kız kardeşi ile kardeşi olarak gördüğü arkadaşı Necmi ile baş ediyor olmalıydı ama en azından şu an, neşeli gözüküyordu ve gülmek ona yakışıyordu.

Hakan'a 'Sakin ollll, en azından senden çıktı. Nereye kadar taşıyacaktın bu yükü? Şimdi ne olacaksa olsun artık!! Umarım her şey güzel olur. Cansu bana da yazmış, özür diliyor. Ogün defterini kapatacak, galiba...' yazıp gönderdim. Aslında, bu son gelişme ile de Cansu ile Hakan'ın olabileceğine dair umutlarım yeşermişti ama çok belli etmemeye çalışıyordum. Bir kere ağzım yanmıştı umut vermekten, bir daha bulaşmazdım.

Cansu'nun sohbetine girip yeniden iç çektim. Ona hala kırgın hissediyordum ama en azından üzülmeye devam etmeyecek olması ihtimali, beni rahatlatmıştı. Ogün'ün ona karşı bir şeyler hissetmediğini anlamış olmalıydı. Düşünceler hakkında yalan söylenilebiliyordu da hisler... Hisler kendisini ele veriyordu.

'Ben de konuşmak isterim. Ben de, Poyraz da iyiyiz. Senin de iyi olmanı isterim. Haberleşelim.' diye mesaj attım. Kırgınlığım soğuk bir mesaj yazmamı sağlamıştı ama onunla tabii ki görüşecektim. Bir yanım onu anlayabiliyordu. İnsan kırıldığında, kırıcı birine dönüşebiliyordu. Bir anlığına Poyraz'ın Beril'e geri dönme ihtimali olduğunu düşündüğümde, bizzat aşık olduğum adam olmasına rağmen Poyraz'a karşı kırıcı birine dönüşmüştüm. Ben Poyraz'a bile kırıcı olabiliyorsam, Cansu'yu da anlamaya çalışacaktım.

**

Lavabodan çıktığım gibi kapının yanından yatağa doğru geçen Poyraz bana dönü ve çenesinin ucuyla lavaboyu gösterdi. "Saçını kurutmamışsın."

"Ay hiç uğraşamam şimdi." diyerek yatağa yöneldiğimde kolumu nazikçe tuttu. "Ben uğraşırım."

Kaşlarım kalktığında elimi tutup beni lavaboya yönlendirdi. "Yedik yağmuru zaten, ıslak da yatarsan hasta olursun."

Ardından sürüklenirken güldüm. "Sen kendini düşün. En son benim hasta olmamdan endişe ettiğinde, ben sana tavuk suyu çorba içiriyordum."

Lavaboya girdiğimizde alayıma, sahte bir şekilde gülüp gözlerini devirdi. "Ben senelik hasta olma kotamı doldurdum, daha hasta olmam." dedikten sonra kapıyı kapatırken "Ama aslında... Olabilirim. İlgilenmen hoşuma gider." dedikten sonra kurutma makinesine yöneldi. Ellerimi lavaboya yaslarken aynadan sırıtarak yansımamızı izlemeye başladım. Ardımdaki dolaptan o da sırıtarak kurutma makinesini çıkarıyordu. Odamızın, düzenimizin, birlikte kullandığımız ortak eşyalarımızın olması hoşuma gidiyordu. Diş fırçalarımızın birbirine değmesinden de rahatsız olmuyordu. Geçenlerde, 'senin ayrı diş fırçalığın var' demesiyle öğrendiğim diş fırçalığıma bırakmıştım ve sonra bir baktım ki, o da fiş fırçasını bu sefer benim diş fırçalığıma bırakmış... Başta söylendiği şeyleri şimdi bizzat uyguluyordu.

"Seninle ilgilenmem için hasta olmana ihtiyacın varmış gibi..."

Söylediğime gülümserken kurutma makinesini fişe takıp ardıma geçti ve boy farkımız sebebiyle örtemediğim güzel yüzünün neşesiyle yansımamıza baktı. Sadece yüzünü değil, vücudunu da örtemiyordum. Geniş omuzları iki yanımdan çıkmıştı. Ben Hakan'la konuşarak oyalandığım için ilk duşa o girmişti. Şimdi ise pijamasını, yani sadece boxerını giymiş bir şekilde ardımdaydı. Kışın da böyle yatıp yatmadığını henüz bilmiyordum ama sormasam bile öğrenecektim. O kurutma makinesini açıp saçıma yönelttiğinde gülümseyişim genişledi. Kış geldiğinde, yan yana olacaktım ve şimdi sormasam da kendiliğimden öğrenecektim...

O saçlarımı kuruturken aynadan birbirimize bakıyorduk. Gözleri arada saçlarıma dönüyor, ne yapsa mükemmel yapmaya çalıştığı için büyük bir özenle saçlarımı kurutuyordu. Bir milimetresi ıslak kalsa, becerilerine ve yeteneklerine gölge düşecekmiş gibi... Saçlarımı kurutmaya birkaç saniyelik ara verdikten sonra yüzü saçlarıma yaklaştı ve gözleri kapandı. Saçlarımı kokladığını fark ettiğinde alt dudağımı ısırarak hafifçe güldüm. Saçımı öperek geri çekildi ve o da gülerek saçlarımı kurutmaya devam etti.

Ona içim gitmesine rağmen uğraşma isteğimi de bastıramayıp saçımın rasgele bir tarafını gösterip 'Yapamamışsın' der gibi dudak büktüğümde kaşları kalktı. Başımı onaylar şekilde salladığımda o da sırıtarak onayladı. Ben buyruğuma uyup saçımın o kısmını kurutacak sanırken kurutma makinesinin sıcaklığını azalttıktan sonra yüzüme tutuğunda gülerek kaçıştım. Belimden tutarak beni yeniden yanına çekti. Kurutma makinesini elinden çalmaya çalışırken bir yandan yüzümü göğsüne gizlemeye çalışıyordu. Kurutma makinesini kaçırmama müsaade etmese de diğer kolunu göğsüne yaslanan vücuduma sardı ve başımı öptü. Ben de savaşıma saniyeler içerisinde son verip ona sıkıca sarıldım. Saçım da kuruduğu için kurutma makinesinin tuşunu kapattı ve diğer koluyla da bana sarıldı.

Kolları arasında gözlerim huzurla kapalıyken hafifçe gülüp "Mayıştım." diye itiraf ettim. Peş peşe yaşanan olaylardan sonra, şimdi duş almış, saçlarım bizzat sevdiğim adam tarafından kurutulmuş ve sonrasında kollarında birkaç dakika geçirmişken, mayışmamak elde değildi.

"O zaman..." dediğinden saniyeler sonra kucağındaydım. Bir kolu bacaklarımın altından geçerken diğeri ise belimden tutuyordu. Gülerek kollarımı boynuna doladım. Burnunu burnuma sürttükten sonra bana güzel bir öpücük bahşetti. Geri çekildiğimizde gülümsüyorduk.

Kapıya doğru hareketlendiğinde elleri benimle dolu olduğu için kapıyı ben açtım. O beni yatağa taşıyor olabilirdi ama ben de onun için kapıyı açabilirdim... Sonuçta ilişkide denge önemliydi...

Bir dizini yatağa doğru çıkartıp bacaklarımı dizine yasladıktan sonra boşalan eliyle pikeyi açtı. Beni yavaşça yatağa yatırdı. Yatağa bıraktığı gibi ellerimi iki yana açıp "Hadi gel." dedim. Gülerek odanın ışığını kapattıktan sonra yanıma geldi ve beni yeniden kolları arasına çekti. Saçımı koklayarak başımı öptükten sonra başını yastığa yasladı.

Birkaç dakikalık huzurlu sessizliğimizi "Görüşecek misin?" diyerek bozdum. Bu konuyu bir süreliğine göz ardı etmiş olabilirdik. Anladığım kadarıyla onu ikna etme çabasına girişmemi de istemiyordu, sırf bu yüzden bana söylememişti ama... Duygularını da göz ardı etmesine müsaade edemezdim.

Bir süre sessiz kaldığında ben uyumuş olduğunu düşünmeye başlayacakken sıkkın bir nefes aldı. "Uyusak?"

"Poyraz..." derken başımı göğsünden kaldırdım İşte başlıyoruz, der gibi bir nefes daha aldı. Dirseğimi başının yanından yastığa yaslayarak ona dönük bir şekilde uzanırken sol tarafımdan yansıyan loş ışığın aydınlattığı kahverengi gözlerinin kızarıklığına bakıp iç çektim. Elim yanağına gidip de başparmağım tenini okşarken "Hislerini görmezden gelme. Duru konusunda da, Necmi konusunda da, annen konusunda da sen duygularını görmezden geliyorsun diye onlar yok olmuyorlar. Resmen benim dışımda her şeyi içinde yaşıyorsun." dedim.

Bir beni bağıra çağıra yaşıyordu. İçinde tutmadan dile getiriyor, gösteriyordu. Haricen tüm iyi ve kötü duygularını içinde tutmaya çalışıyordu. Dudaklarımı, yanağını seven elime çevirip avucumu öptükten sonra yeniden bana baktı.

"Bir sen içime sığmıyorsun demek ki."

Gözlerimi kırpıştırarak ona bakarken sımsıcak bir kalp eşliğinde ona gülümsedim. Gülümseyişim iç çekişe dönerken "Ne düşünüyorsun?" diye sordum.

Bakışlarını kaçırıp dudağını sağ kenarına doğru kıvırdıktan sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. Kaşları hafifçe çatılmıştı. "Belirgin bir düşüncem yok."

"Peki, ne hissediyorsun?"

Bakışlarını bana çevirdikten yutkundu. "Mutlu." dedikten sonra hafifçe gülümsedi. "Sayende."

Ben de gülümsesem de "Benim haricimde?" diye sordum. Konuşmak istemediğinin farkındaydım ama her şeyi içinde yaşamasını istemiyordum. O buna izin vermiyordu. O sorunlarımı benden önce tespit edip çözmeye çalışıyordu.

"Rahatsız hissediyorum. Özellikle o kadın konusunda. Yıllar sonra ne alıp veremediği var da hayatıma pat diye düşmeye çalışıyor, bilmiyorum. Konuşmamız gerektiğini söyleyip duruyor, benim için konuşulması gerekli hiçbir şey kalmadı. Arayıp duruyordu, numarasını da engelledim. Sesini duymak istememenin yanı sıra..." dedikten sonra buruk bir şekilde gülümsedi. "Sesini bilmiyorum bile."

Yutkunmaya çalışırken o kendisini dökerken araya girmemek için sessiz kaldım. "Şimdi karşıma çıksa, ilk bakışta tanıyamam muhtemelen. Yirmi yedi yaşına gireceğim. Yirmi beş yıldır, konuşmamız gerekenler yoktu da, şimdi mi oldu? Ya para isteyecek ya da başka beni ilgilendirmeyecek bir derdi var. Açıkçası, hiç karşıma çıkmamasını dilerdim ama..." dedikten sonra sessiz kaldı.

"Şimdi karşına çıktığında, ne söyleyeceğini merak etmeden duramıyorsun."

Kendi kendisine yüzünü buruşturup "Bu beni salak mı yapar?" diye sorduğunda içim sızlarken hızla başımı onaylarken "Hayır..." diyerek onu öptüm. "Hayır, sadece kalbi olan bir insan yapar."

O da beni geri öptükten sonra yeniden başını yastığa yasladı ve iç çekti. "Yine de, bunu yapmasına izin vermeyeceğim. İstediğinde 'Elveda' bile demeden tüm kelimeleri bana çok görüp sessizce gidip istediğinde ise dilediği cümleleri kurmak üzere geri dönemez. Ne söyleyecekse, içinde kalsın ve benden uzak dursun."

"Ama..."

"Ada..." dedikten sonra o da elini yanağıma getirdi. "Canımsın, hayatımsın, içim, dışımsın ama, lütfen yapma. Benim terazimde onun iki tarafta da yeri yok."

"Ona sormak istediklerin yok mu? Yıllar sonra karşına çıkıyor, belki bir daha çıkmayacak. İçinde cevap aradığın bir şeyler yok mu?"

Sakin bir şekilde "Hayır." dedi. "Benim tüm sorularım, yıllar önce cevap bekliyordu. Artık, o konuşmak istese de ben susmasını istiyorum. Bu yaşıma onsuz geldiysem, bundan sonra hayli hayli yaşarım. Benim için herhangi biri bile değil. Üzgünlük de değil..." dedikten sonra dudağını yalayıp bakışlarını kaçırdı ve tam olarak nasıl ifade edebileceğini düşündü. "Kızgınım." derken çenesi kasılmıştı. Bakışlarını bana çevirip konuşmaya devam etti. "Bir çocuğu bırakıp gidip seneler sonra hiçbir şey olmamış gibi 'konuşmamız lazım' diyebilecek kadar yüzsüz olmasına kızgınım. Bencilce gittiği yerden sırf söyleyecekleri var diye bencilce dönmesine kızgınım. Benim üzerimde hala öyle bir etkisi olduğunu düşünmesine kızgınım. Her şeyim iyi giderken, gidiyorken kalkıp yine 'olmaz, izin vermem mutlu olmana' der gibi gelip mahvetmeye çalışmasına kızgınım. Seninle tanışmasam, bir ömrü hiç aşk ile sevilmeden yalnız bir şekilde geçireceğime dair yeminler etmiştim kendime. Bir çocuğa, insana bunu hak ettiğini düşündürtmesine kızgınım. Rahattım, rahatımı bozdu, bu kadar. Bana ulaşmaya çalışmaya devam ederse, avukata bildireceğim."

Dudaklarım aralanacakken işaret parmağını dudağıma yasladı. "Ve rica ediyorum, bu konu burada kapansın. Beni ikna etmeye çalışma." dedikten sonra işaret parmağını çekip başını hafifçe kaldırdı ve beni öptü. "Benim için yapabileceğin en güzel şeyi zaten yapıyorsun. Beni seviyorsun." dedikten sonra buna inanamıyormuş gibi hafifçe güldü. "Hayatımıza devam edelim, başka hiçbir şey istemiyorum."

Ben dudağımın kenarını kemirirken o beni yeniden göğsüne çekti. Kollarımız birbirine sarılırken odada, ileriye bakıyordum. Sadece kızgınım, diyordu ama görebiliyordum. Kızgınlığının ardına gizlediği kırgınlık ile harmanlanmış bir üzgünlük vardı. Tüm çocukluğunu çoğunluğuna annesinin sebep olduğu bir mutsuzluk ile geçirmişti. Söylediği gibi bana âşık olmasa, belki de bir ömre yansıyacaktı bunun bedeli. Kızgınlıkla bile olsa, içinde tuttuklarını döküp rahatlaması gerekmez miydi? Hayatına almak zorunda değildi ama... Bir yanım sandığından daha farklı şeyler duyacağını söylüyordu. Asude anne de, Poyraz'ın amcası da, bu aileye dair şüphelendirici cümleler kurmuştu. Belki de kadın, başka bir adam için değil ya da sadece başka bir adam için değil de, burada yaşadıklarına katlanamayarak gitmişti? Asude anne, boşanmak istediğinde çocuğunu vermezler, demişti. Belki de Poyraz'ı terk etmemişti, Poyraz'ı vermemişlerdi. Tüm bunların cevapları henüz ismini bile bilmediğim o kadında gizliydi ve bana kalırsa Poyraz, korkuyordu. Ona karşı hala koy verecek kadar hassas olmasından, onca şeye rağmen yaptıklarını yanına kar bırakmaktan, büyütüp durduğu öfkesinin akıp gidip de geriye ne kadar üzgün olduğunun kalmasından korkuyordu. İçim bu konuda hiç rahat değildi ama özellikle uyarmıştı. 'Canımsın, ama sen bile yapma' demeye getirmişti.

Yine de yıllar sonra karşısına çıkmaya cesaret ettiyse, bu cesaretinin altında güçlü bir neden olduğunu düşünüyordum. Bence sırf Poyraz yanıt vermiyor diye vazgeçmeyeceği kadar güçlü bir neden...

**

"Örneklerini çıkarttım." dedikten sonra dosyayı uzattım. Başını onaylar şekilde sallayıp dosyayı elimden alırken başparmağı, tenimi okşamıştı. O dosyaya bakarken ikimiz de gülümsüyorduk. Kapı birden açıldığında irkilerek kapıya döndüm. Duru'yu gördüğümde gözlerim irileşti. Al işte, aşkından çıldırdı, Poyraz'ın yakalarına yapışacak...

"Duru, hayırdır, ne oluyor? Gözüme batmaların yetmedi, odamı mı basıyorsun?"

"Ya abi, of!" dedikten sonra kapıyı kapatıp yanıma yaklaştı ve ikimize de bakıp "Ohoo." diyerek elini salladı. "Hayatınız kayacak, siz hala flört modunuzdasınız."

Poyraz dosyayı masaya atıp sandalyesinden kalkarken "Ne saçmalıyorsun?" diye sordu ve yanımıza geldi. "Yerimden boş yere kaldırdıysan, yemin ediyorum gidip Fırat'a bir yumruk daha atacağım."

Duru gözlerini devirdi. "Benden de selam söyle."

Poyraz kaşlarını kaldırıp 'yürek mi yedin sen?' diye sorar gibi baktı. "Ne var? Senin yüzünden göremiyorum, bari bir selamımı söyle."

"Görüşmüyor musunuz?"

Duru kollarını göğsünde birleştirip başını onaylamaz bir şekilde salladı. Ben Poyraz âşıkları ayırdığına üzülecek sanırken başını onaylar şekilde salladı. "İyi."

Duru ters bir şekilde "Abi gerçekten çok acımasızsın." dediğinde araya girip "Ya, ne diyecektin? Merak ettim." dedim. Hayatımızın kaymasından falan bahsediyordu. Muhtemelen Duru Akyel abartışıyla karşı karşıyaydık ama yine de ortada bir konu olduğu da belliydi.

"Koray'la Beril'i duydum. Necmi'nin odasından duyuluyor meğer, Beril'in odası. Yeni plana geçmişler. Koray abiyle Beril, boşanıyormuş numarası yapacaklarmış. Sebebi olarak da seninle..." derken bakışlarını bana çevirdi. "Koray abinin eski sevgili olduğunuzu, Beril'in bunu öğrendiğini söyleyeceklermiş. Evliliğinizin de sahte olduğunu, senin sırf Koray abiden intikam almak için abimle evlendiğini söyleyeceklermiş."

Flash Tv oyunculuğumla "Nereden buluyorlar böyle yalanları?" derken gözlerimi Poyraz'a çevirdim. Poyraz sıkkın bir nefes aldı. "Bir gün..." dedikten sonra oflayarak koltuk takımına yöneldi. Kendisini deri tekli koltuğa atarken "Siktiğimin bir günü, normal geçsin." diye söylendikten sonra yüzünü sıvazladı.

"Artı bir." dediğimde ellerini yüzünden çekti. Şaşırmış gibi "Küfür ettiğin için özür dilemedin." diye alay ettiğimde kaşlarını kaldırdı ve isterik bir şekilde güldü. "Hayatımızda benim söylediklerimden daha ağır küfürler var şu an." dedikten sonra sinirle inleyip bakışlarını cama çevirdi. "Koray ve Beril." dedikten sonra hızla Duru'ya döndü. "Senin Fırat'ın odasında ne işin var?"

"Abi Fırat yok farkındaysan."

"Sorum açık ve net, o odada ne işin var?"

"Konumuz bu mu şu an?" dedi Duru ellerini iki yanda açıp. Poyraz bakışlarını kaçırdığında üstüne gitmediği için rahatlayarak nefesini üfledi.

"Bu arada, yalan olmadığını biliyorum."

İrileştirdiğim gözlerimle Duru'ya baktım. "Nasıl yani?"

Omuz silkip koltuk takımına yöneldi ve abisinin yanındaki tekli koltuğa oturdu. Ben de yanlarına gidip çaprazlarında kalan ikili koltuğun onlara yakın olan ucuna oturdum. Poyraz da Duru'ya bakıp cevap bekliyordu.

"Neyi biliyorsun tam olarak?"

İşaret parmağıyla ikimizi gösterdi. "Anlaşmalı evlendiğinizi falan. Koray abi muhabbetini de."

Poyraz'la birbirimize bakarken kaşlarımız kalktı. Ağzımızı arıyor gibi de değildi ama o da ben de biliyorduk ki, Duru istediğinde kusursuz bir şeytana dönüşebiliyordu. Tekrar ona döndüğümüzde ve dudaklarımız aralandığında güldü.

"Hiç enerji harcamayın. Ağzınızı aramıyorum, gerçekten biliyorum. Hem anlamıştım, hem de duydum. Kavgalarınızı biraz daha sessiz edin. Birkaç kere sayemde paçayı sıyırdınız, haberiniz bile yok. Siz kavga ederken duymasınlar diye onları aşağı katlara çektim hep."

Poyraz ters bir şekilde "Gözüme girmeye çalışıyorsun." dediğinde Duru şirince sırıttı. "Yani, bu iyi niyetimi görüp beni ödüllendirmek istersen 'hayır' demem ama, fırsatçılık yapmıyorum. Uzun süre önce anlamıştım."

Nefesimi üfleyip "Ne zaman anladın? Yani... Rol yaptığımızı?" diye sorduğumda güldü. "Ben rol yaptığınızı anlamadım, siz rol yapmadığınızı sonradan anladınız. Ben sadece bir şeyler karıştırdığınızı, belirli bir amaçla evlendiğinizi anladım, sonra da sebebini duydum zaten."

"Rol yapmadığımızı mı?" diye sorduğumda yeniden güldü. "Evet, âşık gibi davranıyordunuz ya, ama âşıktınız zaten. Siz sonradan rol yapmadığınızı anladınız."

"Çok kötüsün ya! Tüm sohbetlerimizde, biliyordun yani."

Sırıtırken başını onaylar şekilde salladı. Poyraz "Ne sohbetleri?" diye sorduğunda Duru konuşacakken "Hiç." diye araya girdim. Karını hediye paketi yapmaya çalıştığı sohbetlerimizi kocacım. Âşık olup evlendiğimizi, çoktan böyle şeyler yaşadığımızı düşündüğü için verdiği önerileri normal sandığını düşünmüştüm ama biliyordu. Pis pis sırıtırken de biliyordu. Bu evliliğin sonradan gerçeğe dönüştüğünü biliyordu. Açıkçası, henüz tam anlamıyla da dönüşmemişti. Hala birlikte olmamıştık... Bu gidişle de problemlerden başımızı kaldırıp birlikte olabileceğimiz yoktu herhalde. İşte dün akşam, boş verip devam etsek... Şimdiye en azından kafamız rahat hale gelecekti.

"Tamam, hayatım. Çözeriz." deyip tekli koltuktan uzanıp elimi tuttuğunda Poyraz'a güldüm. Nasıl sıkkın göründüysem, beni motive etme ihtiyacı hissetmişti ama zihnimden geçenleri bilmiyordu tabii. Korayları değil, bizim karı koca hayatımızı düşünüyordum...

"Yanınızda Duru Akyel var. Gözünden, kulağından, algısından hiçbir şey kaçamaz. Benimle birlikte güçlüsünüz." diye Poyraz'ın kardeşi olduğu kanıtladıktan sonra bana bakıp abisini gösterdi. "Ama kocana bir şey söyle. Bana ters ters bakmaya devam ederse Koray abilerin tarafına geçerim."

"Eminim Beril de sana çok güzel yengelik yapar." dediğimde güldü. "En azından senden daha şeytan."

Hak verdiğim için ofladım. Bunların ortasında sadece birbirimizden kopmayarak bile barınmak zordu. Bunları göz ardı edip durmakla kurtulamıyorduk, komple çözmemiz gerekiyordu.

"Çözüm önerileri?"

"Koray'ı döveceğim." dedikten sonra işaret parmağını bana çevirdi Poyraz. "Sen de Beril'i döv."

Duru homurdanırken ben çakması için elimi uzattım. "Çok iyi fikir!"

Poyraz gülerek elime çaktıktan sonra "Bok gibi fikir!" dediğinde ellerimizi kendimize çekip Duru'ya döndük. "Bunlara karşı tehdit edebileceğimiz bir şey yok mu?"

Poyraz "Beril benim..." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. "... eski bir şeyim." diyerek güvenli bir tabir kullandığında yine de sinir olmuştum. "Onu da biliyor." dediğimde Poyraz'ın irileşen gözleri Duru'ya döndü.

"Duru, boş zamanlarında şeytandan ders mi alıyorsun abicim?"

"Ha... Alarm kurup derslere gidiyormuş." diye dalga geçtiğimde Duru kaçırdığı bir alay konusu olduğunu fark edip "O ne? Konu ne? Neden öyle dedin?" diye sordu. Benim dudaklarım aralandığında Poyraz, tekli koltuktan ayaklanırken yanaklarımdan tutup beni öptükten sonra yanıma oturdu ve beni konuşamamanın yanı sıra nefes bile alamayacağım şekilde göğsüne çekip sarıldı.

Elimi Poyraz'ın kollarından çıkarıp Duru'ya 'sonra konuşuruz' der gibi işaret yaptığımda kaçan elimi yakalayıp vücutlarımıza çekti. Duru ofladıktan sonra "Bunu dile getirirseniz hem kabul etmiş olursunuz, hem de iyice gemileri yakarsınız. Tüm aileler kaosa sürüklenir." dedi.

Ve kahretsin, biz o sıra birlikte olamayız!

Sessizlik oluştuğunda ve Poyraz'ın kolları yavaşça gevşediğinde nabzım yükselirken yavaşça Poyraz'ın kollarından çıktım. Yutkunarak tepkilerine baktım. Sesli mi düşünmüştüm?

Duru gülerken Poyraz başını geriye doğru atmak suretiyle adeta kahkaha attığında ellerimi bacaklarımın üstünde birleştirip Duru'ya döndüm. "Zihinde mi okuyabiliyorsun şeytan?" diye dalga geçtiğimde gülerek "Keşke zihninde kalsaydı yengecim." dedi.

"Keşke." diye mırıldandığımda Poyraz beni tekrar göğsüne çekip gülmeye devam etti. "Demin de bu yüzden mi düşünceli düşünceli hüzne boğulmuştun sen?"

"Yoo." desem de üzülmeye devam ederek Poyraz'ın beline sardım kollarımı. "Onu da çözeriz be güzelim. Sen hiç merak etme."

Duru "Hediye paketi gecikecek birazcık sadece." dediğinde kötü kötü baktım. "Sus bakayım sen. Ayıp değil mi abinin, ablanın yanında? Yaşın yetiyor mu senin böyle konulara?"

İşaret parmağını 'bir' der gibi gösterdi. "Bir ya! Seninle aramda bir yaş fark var! Sen de kocan da, başıma bela oldunuz yaş, yaş diye."

Poyraz "Hediye paketi ne?" diye sorduğunda Duru'ya nasıl baktıysam sustu. "Neyse abicim, sizin kaoslar bir biterse, öğrenirsin."

Poyraz'la aynı anda "Umarım." dedik. Kaoslar bir biterse, yapacağımız çok şey vardı da işte...

"Koray kanıtlayamaz ki. Ne fotoğraf var, ne bir şey. Öyle dememiş miydin?" dediğinde bana sorduğunu fark edip başımı göğsünden çekmeden yüzümü ona doğru kaldırdım. Nasıl gözüküyorsam gülümsemeye başlayarak baktı yüzüme. "Evet. Kendisini kurtarmak için hiç delil oluşturmadı."

"Yine de lafzı bile huzursuzluk saçar." dediğinde Duru'ya döndük ve iç çektik. Yine de önceden öğrenmemiz iyi olmuştu. Bir anda karşımıza böyle bir konuyla aile içerisinde çıksalar, apışıp kalabilirdik. Şimdi, hazırlıklı olacaktık. Ya da Koray karşıma çıkıp saçma sapan sohbetler açarsa, konuşmalarıma dikkat edecektim. Ses kaydına alıyor, olabilirdi çünkü.

"Duru aferin kız, iyi ki şeytansın. Duymasan, daha büyük bir sorun yaşardık."

Duru'nun gözleri abisine döndü ve kaşlarını kaldırdı. "Teşekkür mü bekliyorsun? Fırat'ın odasında milleti dinledin diye?"

Duru yüzsüz bir şekilde "Evet." dediğinde Poyraz güler gibi oldu. "Yok, teşekkür. Borcundan düşerim."

Duru birazdan saç baş birbirlerine girecek iki çocukmuşlar gibi yüzünü eğip bükerek "Ne borcuymuş?" diye sordu. "Arkamdan iş çevirdin ya, o sıra baya eksiye düştün."

"Ya!" dedikten sonra koltuktan kalktı. "Daha ne kadar süründüreceksin?"

"Herhangi bir son tarih tayin etmedim."

"Ömür boyu mu yani?" dediğinde Poyraz 'bilmiyorum' der gibi dilini şaklattı.

"Ya abi! Bir şey söyle artık. Ne zaman barışacağız?"

"Söylemeyeyim, sürprizi kaçar."

"Sinir oluyorum." dediğinde Poyraz cevap vermeden, sarıldığım için göremesem de muhtemelen sinir bozucu bir yüz ifadesiyle ona bakmayı sürdürdüğünde Duru yeniden ofladı. "Ben Koray abilerin tarafına geçiyorum!" dedikten sonra çantasını alıp kapıya yöneldi. Kötü dileklerine rağmen Poyraz'ın kollarından hafifçe doğrulup neşeyle "Görüşürüz." dediğimde kapıdan çıkmadan bana bakıp o da yüz ifadesini neşeli bir hale getirip öpücük attıktan sonra ciddileşip yeniden abisine kötü kötü baktı.

"Hadi Duru, hadi abicim, bak işine."

Abisine gözlerini devirdikten sonra kapıyı sert bir şekilde kapattığında Poyraz istifini bozmadan kapıya bakmaya devam etti. Saniyeler sonra kapı açıldı ve Duru'nun şirin suratı kapıdan, odaya doğru sarktı. "Pardon, cereyan yapmış."

"Bir daha yapmasın."

Duru sinirle "Tamam abi!" dese de kapıyı daha sakin bir şekilde kapadı. Poyraz kapının kapanmasıyla bana döndüğünde yeniden sırıttı. "Derdini ne zaman çözelim istersin hayatım?"

Saf saf "Ne derdi?" diye sorduktan sonra muzip yüz ifadesi sayesinde hafızamda az önceki konuşmaya dair anım parıl parıl parladı. Yüz ifademdeki değişimden anladığımı fark edip gülmeye başladığında üfleyerek kollarından çıktım. Koltuktan kalkacağım sırada belimden tutup beni yeniden koltuğa, bu sefer kucağına çekti. Bacaklarının üstünde yan dönüp ona bakmamı sağladığında yüz ifademi sabit tutmaya çalışırken kaşlarımı kaldırdım.

"Seni böyle dertli dertli bırakamam çünkü ben karıcım."

Utanmayı, artık yapacak bir şey olmadığı için, bir kenara bırakıp "Senin derdin yok mu yani?" diye sorduğumda gülüp "Var." diye itiraf etti. Özel bir an yaratacağız, diye bekleyip durdukça başımızı kaldıramaz hale geliyorduk.

"O zaman hadi, şimdi."

İrileşen gözlerime bakarak güldükten sonra "Şaka." dedi. "Ama tam kabul ediyordum." dediğimde bu sefer de onun gözleri irileşti ve hızla "Kapıyı kilitleyebilirim." dedi.

Utanarak gülerken kucağından kalkıp yüzüme hava çarparak ona döndüm ve onun gibi uyuz bir şekilde "Şaka." dedim. Koltuğa gömülmek istermiş gibi kendini geriye bırakırken derbeder baktı. "Çok kırıcı bir şakaydı."

Gülerken kapıya yöneldim. "Toplantın var, hadi."

"Toplanmak istemiyorum ben."

Kapıdan çıkmadan çocuk gibi söylediğini duyup gülerek ona döndüm. "Ne istiyorsun?"

Koltuktan kalkıp da yüzüne yine muzip bir sırıtış eklendiğinde gelecek cevabı biliyordum. "Seni."

Kapıyı açtığımda bana doğru uzanan elleri geri çekildi ve sırıtsa da 'çok kötüsün' der gibi baktı. Şirince sırıttıktan sonra ona öpücük attım. "Sekreterliğimi alıp geliyorum, geçeriz sonra."

"İyi, toplanalım. Yapacak daha iyi fikirlerim olmasına rağmen, toplanalım madem." diye kendi kendine söylenirken masasına yöneldi bilerek abarttığı bir üzgünlükle. Başımı onaylamaz bir şekilde sallarken gülerek odasından çıktım ve odama yöneldim. Masamın üstündeki sekreterlik ile telefonumu aldım. Telefonuma gelen bildirimleri kontrol ederek kapıya yöneldim. Kayıtlı olmayan bir numaradan 'Merhaba Ada.' diye başlayan bir mesaj gördüğümde duraksadım ve hızla mesaja girdim.

Merhaba Ada. Henüz tanışmamış olsak da, seni tanımayı çok istediğimi bilmelisin. Oğlumu ne kadar sevdiğini gördükçe, tanışma isteğim de artıyor. Eğer bugün bana bir saatini ayırabilirsen, seninle görüşmek isterim. Mümkünse, Poyraz'a söyleme. Eğer söylersen, engel olacaktır. O beni dinlemiyor ama belki sen, bana bir şans verirsin. Dönüşünü bekliyorum. Son çarem, sensin.

"Hayır ya..." diye mırıldandıktan sonra ekran kilidimi kapattım. Telefon ile sekreterliği göğsüme yaslarken sıkkın nefesimi üfledim. Bakışlarım camın ardındaki Poyraz'a çevirdim. Toplantı için ön çalışmasının olduğu dosyayı toparlıyordu. Ne yapacaktım?

"Allah'ım niye ya?" diye söylenmeye devam ettim. Kendim yerimde durmakta bile zorlanırken, bizzat annesinin bana ulaşmış olması... Son çarem, diye dile getirmesi... Ne anlatacaktı? Poyraz'ın ailesine dair bilmediğimiz detaylardan mı bahsedecekti? Neydi bu acelesi? Önemi bir şeyler vardı, hissedebiliyordum ama ben... Ben ne yapabilirdim ki? Poyraz 'canımsın ama yapma' diyerek elimi kolumu bağlamıştı. İçten içe annesiyle görüşmek istediğini biliyordum ama kalkıp onun yerine karar veremezdim ki. Bu mesajdan bahsetsem, benim telefonumdan da numarasını engelleyip beni uzak tutmak dışında bir işe yaramayacaktı. Gitmeli miydim? Onun annesiydi sonuçta! Onu doğuran kadın... İstemsiz bir şekilde bağımız vardı annesiyle de. Nasıl ki Sevim babaanneye bile Poyraz için sempati beslemeye çalışıyordum, bu kadınla da istemsiz bir bağım oluyordu. Her ne kadar o bağı Poyraz kurmak istemiyor olsa da. Ya gerçekten Poyraz'ın bilmesi gereken bir şey söyleyecekse? Peki numaramı nereden bulmuştu ki?

Elinde dosya odasından çıktığında derin bir nefes alıp kapıya döndüm. Kapımın önünden geçerken başını koridora doğru hafifçe sallayıp "Hadi güzelim." dedi.

"Ben... Bu toplantıya katılmasam, olur mu?"

Sorumla duraksayıp odama doğru geri döndü ve içeri girerken dosyayı tutmayan eli çeneme geldi. "Ne oldu?" dedikten sonra yüzüme baktı. "İyi misin?"

"Midem bulandı." derken yalan söylemiyordum. Stres, midemi bulandırmıştı. Ondan bir şeyler saklamayı istemiyor, sevmiyordum ama bir karar verene kadar mesajı göstermeyecektim.

Yüzüne endişe düşerken "Hastaneye gidelim." dediğinde hafifçe güldüm. "Hasta değilim."

"Doktor çağıralım."

"Aynı şey." diye hatırlattığımda nefesini üfleyip elindeki dosyayı masamın önündeki koltuklardan yakın olanına attı. "Tamam, iptal edelim toplantıyı."

"Sonra?" diye sorduğumda zihnini okuduğum için güler gibi oldu. "Hastaneye gidelim, deme yine. Hasta değilim, sadece... Stresten sanırım. Stres oldum."

Yine yalan söylemiş değildim. Hem strestendi, hem de Korayların etkisi de vardı bu mide bulantımda. Gerçekten söylediklerini yaparsa, ortalık karışacaktı. Kanıtlayamayacaktı ama şüphesinin düşmesi bile gözlerin bir süre üstümüzde olmasını sağlayacaktı.

Gözleri bulutlanırken omuzları çöktü. Çenemdeki eli yanağıma çıkıp beni severken "Çözeceğiz bu konuyu." dedi. İçten bir şekilde gülümserken iç çektim ve yanağımı eline yasladım. Onun gibiydim işte. O nasıl ki üzülmemi istemiyor, ayağıma değecek taşları ben zarar görmeden bulmaya çalışıyordu, ben de onun için çabalıyordum. Annesi, kırmızı çizgisiydi ama... Ya gerçekten öğrenmesi gereken şeyler varsa? Poyraz olsa bu durumda ne yapardı, diye düşündüğümde benim için çabalayacağını tahmin ediyordum. Benim ricalarıma da saygı duyardı ama benim için çabalamaktan da vazgeçmezdi.

"Gel, hava alalım biraz terasta. İyi gelir belki."

"Toplantın var." diyerek gözlerimi araladım. Hafifçe omuz silktikten sonra elini yanağımdan çekip elimi tuttu. "Kenan'a falan söylerim, girer. Kız düşürüp durmak için gelmesin şirkete, az işe yarasın. Çocukluk arkadaşım olmasa, işe de ben sokmasam, rakip şirketlerin köstebeği olduğunu düşüneceğim. Çalışanlarımın ilgisini dağıtıyor. E tabi bu da..."

Gülerek "İş performansına mı yansıyor?" dediğimde sırıtarak başını onaylar şekilde salladı. İş, iş, iş deyip duran adamın hayatına aşk getirebilmiştim...

"Hayır, sen gir lütfen. İyiyim şimdi."

"O zaman toplantıya gel." dediğinde güldüm. "Ne? Asistanım olmadan yapamıyorum."

Dosyasını ona verip "Kaç sene asistansız idare edebilen bir adamın bunu söylemesine inanamıyorum." diyerek kapıya doğru yönlendirmek üzere ardına çevirdim. İstese yerinden kıpırdatamayacağım adamın bana karşı bilerek güçsüz olması hoşuma gidiyordu.

"Tamam, karım olmadan yapamıyorum."

"Karın sana etkileyici mesajlar atacak, merak etme." dediğimde bir anda bana döndüğü için vücudumuz çarpışırken güldüm. Aslında gerçekten onların cam ile dışarıdan görünen toplantı odasına gitmesini sağlatıp toplantının ortasında falan, onu etkileyici bir mesaj atıp sonra ne hale geldiğini ve toplantıyı nasıl sürdürdüğünü izlemek istiyordum.

"Merakla bekliyorum."

"Camlı toplantı odasına gidersen, atarım."

İlgiyle "Gerçekten mi?" diye sorduğunda güldüm. "Dene ve gör."

Telefonunu çıkarıp birini aradıktan sonra kulağına yaslarken, gözleri gözlerimdeydi. "Sedef misafirleri alt kattaki toplantı odasına geçir."

Gülüşümü dudağımı ısırarak durdurmaya çalışırken ellerim dudaklarıma gitti. Telefonu kapattıktan sonra kaşlarını kaldırdı. "Bekliyorum karıcım."

"Bekle kocacım." dediğimde gülüp yanağımdan makas aldı. "Ama iyi misin? İyi değilsen, gerçekten gitmeyebilirim. Atacağın mesajı, merakla beklememe rağmen."

"İyiyim, iyiyim. Sadece bir saat, toplantıda kalmasam, daha iyi."

Başını onaylar şekilde salladıktan sonra yanaklarımdan tutup beni öptü. Öpüşüne karşılık verirken ben de bileklerini tuttum. Geri çekildiğinde gülümseyerek dosyayı aldı ve kapıya yöneldi. Gidişini gülümseyerek izledikten sonra, o gittikçe gerçekler zihnime çarptığı için nefesimi üfleyip yeniden mesaja baktım. Birine mi sorsaydım? Belki Duru'ya? Ya da... Kenan'a sorabilirdim. Sonuçta geçenlerde bu konuda onunla dertleşmişti ve çocukluk arkadaşıydı. Beni doğru yönlendirebilirdi...

Kenan'ı nerede bulacağımı biliyordum. Terasta, kahve içerken bazı kadın iş arkadaşlarımızla hoş sohbetler kurmanın peşinde olmalıydı ama önce... Yapmam gereken bir şey vardı.

Toplantı başladıktan on dakika kadar sonra toplanı odasının ardında elimde telefon içeriyi izliyordum. Poyraz ayakta, ciddiyetle bir şeyler anlatıyordu. Telefonumu açıp derin bir nefes aldım. Kalbim hızlanırken galeride son çekilen fotoğraflara girdim. Meraktan denediğim bohça geceliklerimden birinin fotoğrafını Deniz'e atmıştım. Kırmızı, dantelli, bir gecelikti. Kısa olmasına karşın, göğüs dekoltesi de bir hayli derin ve ilgi çekiciydi. Kendi kendime bakarken bile yüzümün kızardığı fotoğrafı nefesimi tutup hızla Poyraz'a yolladıktan sonra telefonu elimde ezip büzmek ister gibi sıkarak bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. Ve evet, bu akşamın kaçarı yoktu artık sanırım...

Poyraz'ın toplantı masasının üstündeki telefonu titrediğinde, kaşları direkt kalkmış, dudakları kıvrılmıştı. Toplantıda anlattığı konuya dalmış olsa da, mesajla sohbetimizi anımsamıştı. Gözleri camın ardına, bana döndükten sonra aynı anda sırıttık. Misafirlerine bir şeyler deyip masaya yöneldi. Sanırım bir dakika rica etmişti.

Poyraz'ın telefonu alan elinin hafifçe titrediğini fark ettim ve sessiz bir şekilde güldüm. Bir elimi muhtemelen kıpkırmızı olmuş yanağıma götürüp parmaklarımla tenimde ritim tutarken tepkisini beklemeye başladım. Elimde telefon, mesajın görüldü olup olmadığına bakmama gerek yoktu. Yüz ifadesinde oluşan değişim bana yeterince gördüğü anı anlatıyordu. Kaşları kalkarken dudakları hafifçe aralandıktan sonra gözleri önce kısılıp sonra hafifçe irileşti. Yutkunduğunu adem elmasının hareketlenmesinden anladım. Kıvrılan dudaklarının kenarını ısırıp gözlerini bana çevirdi. Tam o an, aramızda cam ve misafirleri yokmuş gibi baktı. Sadece bu bakışıyla bile, beş çocuk sahibi olabilirdik.

Gözleri tekrar bakma ihtiyacıyla fotoğrafa döndüğünde güldüm ve yüzüme hava yolladım fakat yanaklarımdaki sıcaklığın gitmesi için direkt okyanusa falan atılmam lazımdı. Ha giyinip karşısına çıkmıştım, ha giyindiğim fotoğrafa bakmıştı. Kalbim aynı hızla çarpıyordu ama sonuçları farklıydı tabii. Şu an giyinik bir şekilde karşısında olsam, bakmakla zaman kaybetmeyi bırakırdı sanırım...

Yeniden yutkunduktan sonra misafirlerine dudaklarından anladığım kadarıyla "Hemen dönüyorum, kusura bakmayın." dedi. Gözlerim irileşirken toplantı odasından çıkışını izledim. İstemsiz bir şekilde gülerken o ateş saçan gözlerinin bana yaklaşmasını izledim. Kolumdan tuttuğu gibi beni camın bitimine, koridorun sonuna çektikten sonra beni kendisine çevirdi.

"Kenan'ı arıyorum, toplantıya o devam ediyor, biz seninle eve gidiyoruz."

Gülmemeye çalıştığım dudaklarımı yaladığımda bakışları dudaklarıma kaydı ve gözleri mümkünmüş gibi daha da karardı. "Hatta Kenan'ı beklemeden gidiyoruz. O bir ara gelir, devam eder."

Elimi tutup beni yeniden ortak alana çekeceği sırada gülerek onu durdurdum. "Biraz sakin olabilir miyiz?"

Omzunun üstünden bana bakarken yutkunup başını onaylamaz bir şekilde salladı. Haline yeniden gülüp "Toplantıya dön." dedim.

Kaşları kalkarken bana dönüp "Nasıl döneyim? O fotoğraftan sonra nasıl döneyim?" dedikten sonra yüzüme doğru eğildi ve sesini azaltıp "Bitti, sabrım bitti. Benden buraya kadar." dedi.

Kahkaha atmamaya çalışırken elimi yanağına götürdüm. Yanağını çekip "Eve gidene kadar bana temas etme." dediğinde kendimi tutamadan kahkaha attım. Alev alev yanıyordu adam...

"Poyraz, eve gitmeyeceğiz hayatım. Saçmalama." dediğimde ona işkence ediyormuşum gibi bakıp alt dudağını yalayarak nefesini burnundan üfledi ve gözleri kısıldı. Onunla gerçekten eve gitmemi isteyeceğim şekilde bakmasına karşı yutkunup "En azından akşamı bekleyebiliriz." dediğimde onun için yeniden yandı tüm ışıklar. Çenesi hafifçe gevşerken çaresiz bir şekilde "Ama şimdi?" diye sorduğunda güldüm.

"Şimdi, toplantıya devam edeceksin. Bu fotoğrafın sana atılma amacı da buydu."

Kaşları kalktı ve "İşkence çekmem mi?" diye sordu. Başımı onaylar şekilde sallayarak güldüğümde başını sağına çevirip gözlerini kapattı ve nefesini sıkkınca üfledi.

"Yakışmış mı?"

Yeniden aleve bulaşan gözleri hızla bana dönerken "Sen beni çıldırtmak mı istiyorsun?" diye fısıldayarak bana doğru bir adım attı. Beni kolları arasına alacağını fark ettiğim gibi gülerek sağa doğru kaçıştım. O da bana doğru döndüğünde yavaş bir şekilde benim kaçtığım, onun peşimden döndüğü bir daire oluştururken "Tamam, cevap vermesen de olur." dediğimde beni yakalamayı başardı. Duvarla arasında kalacağım sırada bakışlarım bulunduğumuz ara koridorda kamera aradı. Neye baktığımı anlamış gibi "Kamera yok." dediğinde hafifçe güldüm ve heyecanlı bakışlarımı ona çevirdim.

Boynuma yönelip gözlerimi kapatmamı sağlayan bir öpücük bıraktıktan sonra nefesi tenime çarparken "Çok yakışmış." dedikten sonra çenemi de öptü. Öpüşlerinin dudaklarıma yöneleceğini fark ettiğim an, onun mest olduğu için güçsüz kalan kolları arasından çıktım ve koridora doğru birkaç adım kaçıştım.

"Hadi, toplantıdan sonra görüşürüz!"

Yıkılacakmış gibi hissediyor olsa gerek sesine de yansırken "Beni böyle bırakma..." dediğinde ona öpücük attım.

"Ciddiyim, gidelim buradan."

Çaresiz çabalarına yeniden öpücük atarak gerilemeye devam ettim. Cam ile içi gözüken toplantı salonundan geçerken aralık kapıdan içeriye "Poyraz Bey hemen geliyor." diye bildirdiğimde ellerini ensesine götürüp başını tavana kaldırdı ve muhtemelen Allah'la arasında küçük bir sorgulama geçti. O beni yeniden yakalamadan gülerek kattan çıktım ve Kenan'ın olduğunu düşündüğüm terasa doğru yol aldım. Terasta hava almak bana da iyi gelecekti. Yine aynı karıncalanma, tüm vücudumda dolaşıyordu. Gerçekten, annesi gibi bir gündemim olmasa toplantıyı yarıda bırakıp eve gitme teklifine dayanamayabilirdim...

Kenan'ı elimle koymuş gibi kızların yanında bulduğumda kaş göz yaparak yanıma çağırdım. Kızların ardından bir de promosyon Batu çıktığında onu da elimle çağırdım. Kızların Kenan kızların ellerini öperek sadece beş adım uzağa gelmek için dramatik bir sona başvurduktan sonra yanıma geldiler.

"Siz şirketin 'aşkla ilişkiler' departmanında mı çalışıyorsunuz?"

Batu "Yenge, sen buldun tabii aşkı, bakıyorsun keyfine. Biz kuruduk aşksızlıktan, kuruduk." derken kravatını salladı. "Ne zaman görsem yanında başka bir kız var, ne kuruması? Asıl şirket kurudu sizin yüzünüzden."

"Evet, kurudu valla. Fazla seçeneğimiz kalmadı burada." dedikten sonra şirince sırıttı. "Senin lise, üniversite falan arkadaşın yok mu hiç? Mümkünse sarışın."

"Ha bir de kriterlerin var?" diye sorduğumda göz kırpıp "Tabii." dedi. Gözlerimi devirip "Önemli bir konu var." dedim. Kaşları ilgiyle kalktığında durumu anlatmaya başlayacakken, yanımızdaki flörtlerinin bizi dinlediğini fark ettim. Şirince sırıtıp patron asistanı, karısı, aşkı falan her ünvanımla "Arkadaşlar, işlere mi geçsek artık?" diye sordum. Kızlar "Tabii." diyerek terastan çıktığında Kenan güldü. "Poyraz'ın despotluğundan kurtulduk, diyorlardı, şimdi de karısı başladı."

Omuz silkip "Dilek ve şikâyet kutusuna yazsınlar." dediğimde aynı anda yüzümüzü buruşturduk. Batu ilk gülen olmuştu. "İşte şimdi Poyraz gibi konuştun."

"Annesinin bana mesaj attığı Poyraz gibi." dediğimde ikisinin de gözleri irileşti. "Ne?"

Onlara mesajı gösterdiğimde hala gözleri iri iriydi. "Yerimde olsan ne yapardınız?"

Batu "Yerinde olsam..." diye başladığında umutla ona döndüm. Sonunda bir fikir!

"... ben de Poyraz'a aşık olurdum."

Kenan "Ya Batu kafanı si..." diyeceği sırada göz göze geldik. "Gerçi kimden çekiniyorum, geçen Betül'ün acil terapi seansı alacağı bir küfür patlaması yaşamışsın."

Güldüm. "Yeterli dersi almamışlar olsa gerek, hala bizimle uğraşıyorlar ama şu an konumuz bu kaos bile değil. Maşallah hayatımda kaoslardan kaos seçiyorum. Ne yapacağım annesini?"

Batu konuşmaya başlayacağı sırada ikimiz de elimi kaldırıp susturduk. "Ayıp oluyor ama."

"Ha, ne diyeceksin, söyle kardeşim." deyip sabırla Batu'ya döndü Kenan. Batu sahte gönül kırıklığını üstünden atıp sırıtarak "Bunu, şirketin kafesinde konuşalım mı? İçeceğim bitti." dediğinde uzun uzun ona baktığımız için susup Kenan'ın içeceğini aldı. "Tamam, bununla bir süre idare ederim." dedi tek sorunumuz onun içecek eksikliğiymiş gibi. "Tamam, odaklandım. Dinliyorum."

Kenan'a bakarken "Bir şey mi kullanıyor?" diye sordum. Kenan sırıtıp başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Oksijen kafa yapıyor buna."

"Keşke bana da yapsa. Şu an çok ihtiyacım var. Ne yapacağım ben?"

"Yani... Sıkıntılı bir durum. Bence de Poyraz bir görüşüp derdini öğrenmeli. Kadın onca zaman sonra çıkıp bir şeyler anlatmak istiyorsa, bir sebebi vardır ama muhtemelen inat edecek. Yani biraz tanıyorsam, zorunda kalana kadar görüşmez. Kadın da şirkete falan gelirse, anca o zaman mecbur görüşürüz. Kaldı ki o zaman bile karşılaşmamak için güvenliği çağırabilir. Poyraz'da annesi, çok farklı bir mevzu."

"Ama sen de görüşme bence." dediğinde en azından artık konuyla alakalı bir cümle kurduğu için Batu'ya ters ters bakmadım. "Yani, Poyraz ters tepki verebilir, hoşuna gitmez."

"Ama ben de görüşmezsem, Poyraz da görüşmezse ama önemli bir şey varsa, kim öğrenecek?"

"O da var işte." dedi Kenan sıkkınlıkla. "Yani, derdini öğrenip önemsiz bir şeyse rahatlayabilirsin. Önemli bir şey varsa da Poyraz'a söylersin. Ama iki ihtimalde de Poyraz öğrendiğinde, canınız sıkılacak, haberin olsun."

"Yine de yapmamam, yapmamdan daha fazla zarar verecekse, bence görüşmeliyim." dediğimde Kenan da bana hak verir gibi başını salladı. Batu "Siz deli misiniz? Oksijen size de kafa yapıyor herhalde. Poyraz ortalığı ayağa kaldırır." dedi. Kenan "Biz yapsak, evet ama Ada'ya çok tepki veremez. Biri bunu yapmalı bence yoksa Poyraz'ı doğru yönlendiremeyiz." dedi.

Batu "Ben olsam yapmazdım." dediğinde fikir aldığım iki kişi arasında da eşitlik çıktığı için ofladım. "Çok yardımcı oldunuz, sağ ol." diye homurdandım.

"Biz zaten en son bir konuda hemfikirdik, o da ben 'Bu Poyraz şerefsizi âşık oldu herhalde' dedim, Batu da başta refleks olarak düşünceme muhalefet edecek oldu, sonra 'Yok o kadar da değil. Haklısın bence de, âşık' dedi."

Hoşuma gittiği için sırıttığımda Kenan gibi Batu da sırıttı ve koluyla koluma çarptı. "Önümüzdeki bir saat canını sıkma ama Poyraz'ın. Sizin dans ettiğiniz müziği açacağız şirkette. Küçük bir dans gösterisiyle odasına girmeyi düşünüyorum."

Güldükten sonra "Of, gördünüz mü?" diye sordum. "Kızım, internete yüklendikten üç dakika sonra bizim liseden kalabalık erkek grubuna linki düştü. Poyraz sessize aldı grubu. Arada orta parmak atmak için girip geri çıkıyor."

"Ya, kıyamam." desem de gülmeye devam ettim. "Çok uğraşmayın kocamla."

"Aynı durum olsa, şirkette müzik açmayı bırak, tüm çalışanları 'çok önemli bir toplantı var' deyip bir araya toplatıp videoyu açardı. Yapmışlığı var." dedikten sonra gülerek Kenan'ı gösterdi. Kenan gözlerini devirip sıkkın bir nefes aldı ve "Sarhoş bir videom düşmüştü de sosyal medyaya." diye durumu açıkladı. Batu "Ne kadar masum açıkladın lan öyle Kenan." diyerek telefonunu çıkardı cebinden. "Dur yengem merak etmiştir, göstereyim ben."

"Lan silmiştin hani!"

Kenan, Batu'nun elinden telefonu almaya çalışırken gülerek onları izliyordum. Telefonuma yeni bir mesaj daha geldiğinde irkilerek hızla telefona baktım. Aynı numaradan bir mesaj daha gelmişti.

Merhaba tekrar Ada kızım. Görüşecek miyiz? Lütfen bana dönüş yap.

"Yine yazdı." dediğimde Kenan'ın rezil olduğu videoyu boş verip bana odaklandılar. Mesajı gösterdim.

"Ben konuşurdum."

"Ben konuşmazdım."

"Taş kâğıt makas oynayın." dediğimde Batu çözüm tarzıma güldü. "Bu ibne benden iyi oynuyor ama."

Demek ki onlar da başka konularda bu çözüm yöntemine başvurmuştu...

Kenan "Ağlama, gel." dedikten sonra taş kâğıt makasta üç kere Kenan kazandı. Batu "Dedim ama." diye söylendi. Kenan sırıtarak bana döndü.

"O zaman, görüşüyor musun?"

Ofladıktan sonra yeniden mesaja baktım.

"Sanırım, evet."

**

Karşımdaki kadının Poyraz'a ne denli benzediğini izlerken yutkundum. Huyunu, suyunu bilmiyordum. Belki huyuyla suyuyla benzemiyordu ama şimdi, karşımda sevdiğim adamı hatırlatan biri otururken ona yeterince sinirli kalmak zordu. Yine de öfkeli bakıyor olsam gerek, ara ara gözlerini kaçırıyordu.

Siparişlerimiz geldiğinde "Evet, sizi dinliyorum?" dedikten sonra kahvemin yanında getirilen suyu tek içişte bitirdim. Çok zamanım da yoktu, çok zaman ayıracağım da. Sadece, gerçekten önemli bir durum olup olmadığını öğrenecektim.

"Öncelikle, sen aynı fikirde olmasan da tanıştığımıza sevindim. Seni de anlayabiliyorum. Kaç yıllık oğlumun üstünde, belli ki senin çok daha fazla emeğin var." dedikten sonra dudağını büzerek bulutlu bakışlarını kaçırdı. "Hatta benim hiç yok, desem yeridir."

Tek yaptığı dünyaya getirmekti, açıkçası bu da benim için bir hayli değerliydi ama yine de o kızgın hissediyordum. Şimdi karşımda üzgün, yorgun bir kadın olarak oturuyordu. Zamanında bir çocuğu gözyaşları içerisinde ardında bıraktığına inanmak zordu. O çocuğun huyuna, suyuna, kelimelere verdiği anlamlara, hayata bakış açılarına, her şeyine sebep olmuştu. Yine de, böylesine iyi bir adam olabildiyse Poyraz, Asude anneye ve Cihan amcaya teşekkür etmek lazımdı. Başkalarının yapmadığı anne ve babalığı, onlar yapmıştı.

"Telefon numaramı nereden buldunuz?"

"O... Koray'ın karısı vardı. Şirkete gelmiştim, kapısında karşılaştık. Kendisi yanıma geldi. Senin numaranı vermeseydi, şirkete çıkmak zorunda kalacaktım."

"Beril mi?" diye sorarken kaşlarım çatıldı. Yine bir şeyler karıştırıyorlardı. Poyraz'ın annesiyle görüşmemi istemişlerdi. Bu Poyraz'la aramda kavga sebebi oluştururdu ve işlerine gelirdi. Bu sebeple annesini gördüğü gibi gidip konuşmuştu. Annesiyle görüştüğümü her ihtimalde Poyraz'a söyleyeceğim için, onların kavga çıkartmalarına gerek kalmayacaktı. Biz muhtemelen direkt kavgaya tutuşacaktık. Daha çok Poyraz'ın ettiği bir kavgaya. Muhtemelen ben, duruma göre ya onu rahatlatma ya da ikna çabalarına başvuracaktım.

"Evet. Poyraz'a ulaşamayınca, tek çarem sen kaldın. Belli, güzel bir ilişkiniz var. Senin ona nazın geçiyordur, diye düşünüyorum. Belki... Belki beni dinledikten sonra onu benimle görüşmeye ikna etmek istersin."

Sıkkınlıkla nefes alıp "Bir daha Beril'e güvenmeyin." dedim. Sebebini sorgular bir şekilde kaşları kalktığında ben de kaşlarımı kaldırdım. "Sizi dinliyorum." dediğimde başını onaylar şekilde sallayıp çayından büyük bir yudum aldı. "Dışarıdan korkunç bir kadın olarak gözüküyorum, biliyorum. Bir bakıma da korkuncum, kim evladını bırakıp gider ki? Hem de öyle bir ailenin eline..."

Tepki vermemeye çalışarak dinlemeye devam ettim. "Neyse ki Asude vardı." dediğinde kaşlarım istemsiz bir şekilde kalktı. Eski kocasının, yeni karısına, varlığı için minnet ediyordu. "Sana oturup her şeyi anlatamasam da, beni biraz olsun anla diye bahsetmeye çalışacağım. Poyraz'ın babası, Caner ile tanıştığımda, benim çoktan sözleştiğim bir sevdiğim vardı. Askere gidip dönecekti ve evlenecektik. Sonra bir gün... Caner beni görmüş. Okuldan geldiğimde, çoktan düğün tarihi konuşuluyordu. Lise son sınıftım, lisenin bitmesine de az kalmıştı. On sekiz yaşına bastığım gibi nikâh olacağına dair konuşuldu. İstemiyorum, dedim. Ağladım, zırladım. Evden kaçmaya bile çalıştım ama... Caner bir kere görüp istemişti, babam da kararını vermişti. Böyle bir ailenin oğlu olunca, bana fikrimi sorma gereği bile duymadı. Akyeller'den alacağını alıp, sustu oturdu ama ben kararlıydım, Caner'le evlenmemeye. Sözleştik, sevdiği adamla. Nikâhtan, bir gün önce. Yani on sekizime basmadan bir gün önce. Kaçacaktık, bir gün dayanıp ertesi gün evlenecektik. Kaçtık da." dedikten sonra gözyaşlarını sildi. Duygularımı ya da düşüncelerimi belli etmemeye çalışırken göğsümde birleştirdiğim kollarımda tırnaklarımı tenime batırıyordum. Bana değil, denize doğru bakarken iç çekti. "Vurdular onu."

Gözlerim irileşirken sandalyede doğruldum. "Nasıl yani? Kim?"

"Sevim Akyel'in o zaman tuttuğu adamlardan biri."

"Siz... Ne diyorsunuz?" dedikten sonra yüz ifadelerinden yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalıştım. Gerçekten yorgun, üzgün bir kadına benziyordu ama tek bir lafıyla inanmayacaktım elbette. Kaldı ki bu Sevim babaannenin korkunç yüzünü gösterse de, hala Poyraz'ı neden terk ettiğini açıklamıyordu.

"O sakat ve bakıma muhtaç kaldı, beni de babama geri götürdüler. Babam da ertesi gün o sandalyeye oturmamı sağladı." diye anlatırken zihninden geçen anıların detaylarını hayal etmemeye çalışıyordum. Babasının bu işi konuşarak çözmediği şüphesizdi.

"Evlendik. Birkaç ay sonra Poyraz'a hamile kaldım zaten."

Sevmediği bir adamla yaptığı zoraki bir evlilikten hamile kalmıştı. Sevmediği bir adamla birlikte olmuştu. Sevmediğim bir adamla birlikte olmak bir yana, elimi tutmaya çalışsa bile midem bulanırdı. Kaldı ki Koray'la karşılaştığımızda beni durdurmak için temas ettiği anlarda hissettiğim bulantıyı ve tiksinme duygusunu hatırlıyordum. Daha fazlasına sessiz kalmıştı.

"Psikolojim hiç iyi değildi. Başka birine kaçmaya çalıştığımı hep kafama kaktı. Caner..." dedikten sonra gözyaşlarıyla güldü. "O kadar âşık olmasına karşın, her gece başka kadına giderdi. Söylediğine göre ona tiksinerek bakmamı kaldıramıyormuş ama bana kalırsa, o zaten evlenilebilecek bir adam değildi. Yine kaçarsın, dedi. Resmen hapis hayatı yaşamaya başladım. Dışarı çıkmama izin vermedi, bahçede bile uzaktan uzağa adamlar izliyordu. Ailemi bile sadece o eve geldiklerinde görebiliyordum. Poyraz doğduğundan sonra her şey iyice kötü gitmeye başladı. Kendine benzetirsin, deyip çocuğumu bana fazla göstermemeye başladı. Çocuğuma süt anne ve bakıcı buldu, ben de aynı evdeyken. Artık dışarı çıkmama izin veriyordu, sanırım kaçıp gitmemi istiyordu. Çocuğuma annelik yapmama izin vermedi, benim de git gide psikolojim bozulmaya devam etti. Caner'e söyledim..." dedikten sonra yeniden gözyaşlarını sildi. "Eğer, bunu düzeltirse, çocuğum, ben, o yeniden bir sayfa açabilirsek, onu sevmeye çalışacağımı söyledim ama öyle korkaktı ki... Annesine ses çıkaramıyordu. Ben de boşanmak istedim. Al bavulunu git, dedi Sevim Akyel. Çocuğumu istedim, 'aç boşanma davası, al ama önce git bu evden' dedi. O evden çıkıp boşanma davası açmaya gittim, o evdeyken de çocuğum benim için ağlamadıkça göstermiyorlardı zaten. O sıra çoktan Asude'yi bulmuşlardı. Poyraz da iki yaşına gelmek üzereydi. Bir avukat da buldum, çocuk küçük olduğu için bana bırakacaklarını düşündük. En azından görüş günleri ayarlanacaktı, aynı evin içerisinde gördüğümden daha fazla görebilecektim. İş de buldum ama sonra... İlk olarak işten kovuldum. Sonra bulduğum işten de. Ve sonra bulduğum işten de. Nereye tutunmaya çalışsam mani oldu. Annemlerin yanına dönmeye çalıştım, annemler 'boşanıp geldin, bizim kızımız değilsin artık' dediler, eve almadılar. Arkadaşımda sığıntı oldum. Sonra boşanma dosyasında türlü türlü iddialar, yalan deliller, psikolojime dair iftiralar. Son celseden birkaç ay önce, böyle bir yere çağırdı beni, aldı karşısına. Daha o anda, Poyraz'ın hayatının planını çıkardı önüme. Gideceği okullar, alacağı eğitimler, çıkacağı yurt dışı seyahatleri, deneyimleri. Daha iki yaşındayken bile ona bırakılmış taşınmazların tapularını çıkardı sonra. Kaçını yapabilirsin, diye sordu. Çocuğunu alıp gidersen, hiçbir yerde çalışmana müsaade etmeyeceğim, çocuğuna da bakamazsın, dedi. İnanmadım. Yanında Poyraz'la gelmişti. Kabul ediyorsan al çocuğunu git, açlıktan ölün, demişti. Yapmaz herhalde, dedim. Kendisinin de torunu sonuçta. Aldım çocuğumu, döndüm evime. Aylarca, gerçekten iş bulamamaya devam ettim. Yetmedi, evinde sığıntı gibi yaşadığım arkadaşım ile kocasının da işten atılmasına sebep oldu. Arkadaşım, üzülerek onlarla kalamayacağımı söyledi. Annemlerin yanına dönmeye çalıştım, olmadı. Bir gece parkta uyuduk. Poyraz o gün öyle hasta oldu ki... Ertesi gün ağlayarak yalının kapısına dayanmıştım, 'alın' diye. Boşandık, boşanmasına da, çocuğumu görmemeyi kabul etmemi istedi. Kendi torununu, yanına geri almak için bana bu şartı koştu. Elimde çocuk, onun da torunu ateşler içerisindeydi, bana bunu dayattı. Kabul ettiğim gibi, hızlıca bir uçak bileti, Almanya'da bir iş ayarlamış, çekip gitmemi istedi. Bunların çoğundan Caner'in haberi bile yok."

Gözyaşlarını silmiyordu bile artık. Elleri yanaklarında, geçmişe gitmiş, gözüme bile bakmadan anlatıyordu. Masadaki peçetelikten birkaç peçete aldıktan sonra ona uzattığımda gözlerini bana çevirdi. O zaman, onun gibi ağlıyor olduğumu gördü. Peçeteyi alırken elimi yavaşça tuttu. "Yeterince savaşamadım, biliyorum. Daha fazlasını yapmalıydım. Onlarla uğraşmalıydım. Şikâyetçi olmalıydım belki ama... Yetemedi gücüm. Ben de güçsüzmüşüm demek ki, bu kadarmışım. Oğlum için ondan vazgeçtiğimi düşündüm, şimdi sorsan belki lüks içinde değil de annesiyle büyümeyi tercih eder, bilmiyorum. O beni görmeden büyüdü ama... Cihan sağ olsun ben onu arada görebildim. Aileden de sırf bu yüzden uzaklaştırıldı zaten. Bana destek çıktığı için. Zamanında haberi olsaydı da belki yardımcı olmaya çalışırdı ama bu sefer, kendi hakkıyla birlikte aileden uzaklaşmasına müsaade etmezlerdi. O da benim gibi, parasız, hiçbir şeysiz kalırdı ortada. Onun da hayatı mahvolurdu."

Verdiğim peçeteyle gözyaşlarını sildikten sonra derin bir nefes aldı. Konuşurken nefesi sıkışmıştı. Nefesinin düzene girmesini bekledikten sonra "Poyraz'a bunları mı anlatmak istiyorsunuz?" diye sordum.

Başını onaylamaz bir şekilde salladığında kaşlarım kalktı. O zaman... O zaman ne anlatacaktı?

"Tüm bunlar, Poyraz'ın onları kaybetmesine sebep olur. Cani bir kadın olabilir ama oğluma mükemmel bir hayat sundu. Uzaktan uzağa gurur duyuyorum onunla. O kadına sorsan, çizim yeteneğini aileden aldığını iddia eder ama Caner, düz bir çizgi bile çizemez. Ben de çizmeyi çok severdim. Belki de bana benzemiştir..."

Anlayamayarak "Ama..." dedikten sonra ben de gözyaşlarımı silip iç çektim. "O zaman ne anlatacaksınız? Niye babaannesini kaybetmesini istemiyorsunuz? Poyraz'ın şu an kendi gücü, malvarlığı var. Zora düşecek değil ya."

"Evet ama, ailesiz kalsın istemiyorum."

"Ama siz..."

"Ben öleceğim Ada."

Ben donakalırken o sakince suyundan yudumladı. "Kendim için değil, Poyraz için onunla görüşmek istiyorum. Gelsin, içini döksün bana. Saysın, sövsün. Benimle kapatamadığı defteri kalmasın."

"Siz..." dedikten sonra masanın üstünden elini tuttum. Yeniden ağlamaya başlarken "Bir rahatsızlığınız mı var?" diye sordum korkuyla.

"İleri seviye kalp yetmezliği." dedikten sonra iç çekti. "Kalbim dayanamıyor sanırım artık tüm bunlara."

Ellerim enseme giderken gözlerimi kapattım. Tüm vücudum korkuyla titriyordu. Eğer söylediklerinde haklıysa ve duyarsa, ne tam olarak annesini affedebilecekti ne de babaannesiyle eskisi gibi kalacaktı. Annesi ölse de ölmese de bir süre boyunca ailesiz hissedecekti. Annesinin, ondan uzak kalması için belirli sebepleri vardı, hem de doğru söylüyorsa güçlü sebeplerdi. Annesine karşı küçücük merhamet beslediği ve onu affetmeye en yakın olduğu an, onun ölebileceğini de öğrenecekti. Bu bir ömrü, annesinden uzak ve annesi tarafından sevilmediğini düşünerek geçirmesinden daha mı kötü olurdu? Hangisi daha kalp kırıcıydı? Seni seven ve senden koparılan bir annenin ölmesi mi yoksa seni sevmeyen, anne diyemeyeceğin bir tanıdıkla bir ömür uzak kaldığını düşünmek mi?

"Bir hafta sonra ameliyatım var. Riskli bir ameliyat, doktor masadan kalkıp kalkamayacağım konusunda bir şey söyleyemiyor." dedikten sonra yüzünü buruşturup elini 'beş' sayısını gösterir gibi kaldırdı ve gözyaşlarıyla "Beş günüm var." dedi. "Ona ulaşmak, bana içini dökmesi, şanslıysan bir kez sarılmak için son beş günüm..."

"Hayır, hayır..." diye mırıldanırken ellerimi yüzüme götürdüm. Hıçkırarak ağlamak istiyordum, neredeyse de ağlıyordum. Karşımda ölmek üzere olan kadın, Poyraz'ın annesiydi. Ölmek üzereydi ve Poyraz'ın babaannesinin adeta zulmüne uğramıştı. Poyraz ise, babaannesine karşı zaaf besleyen, ona minnettar olan, içten içe onu çok seven biriydi. Gerçekleri öğrenirse, şu anda olduğu halinden bile daha çok kırılacaktı kalbi. Bir yandan annesiyle yaşayamadığı çocukluğuna, bir yandan da babaannesine karşı beslediği zaafına yanacaktı. Kendisini yeniden kandırılmış, yeniden yalnız bırakılmış hissedecekti. Annesini affetmek, anlamak istese yeterince anı biriktireceği bir zamana bile sahip değildi.

"Aslında beş günüm bile yok." dediğinde ellerimi yüzümden çektim. "Yarın hastaneye yatacağım. Ameliyat öncesi, vücudumu güçlendirmek için takviyeler alacağım. Bu, dışarıda, özgürce hareket edebildiğim son günüm."

Titrek nefesimi üflerken masanın altındaki bacaklarımı istemsiz titretiyordum. Yeniden midem bulanmaya başlamıştı. Stres tüm vücudumu ele geçirmişken ne yapacağımı bilmiyordum ama ne yapmakla başlayacağımı biliyordum. Sandalyeden kalkıp masanın ardına geçtikten sonra kollarımı vücuduna sardım. Ne kadarı doğruydu, bilmiyordum. Belki yine de yeterince savaşıp çocuğunu geri kazanabilirdi, onu da bilmiyordum ama acı içerisindeydi, görebiliyordum. Her ne olduysa, olmuştu ve beş gün sonra ölürse eğer, bir ömrü ardında bırakmıştı. Madalyonun iki yüzü vardı. Annesi böylesine acı çekerken, babaannesinin kalplerde taht kurması haksızlıktı.

O da vücuduna sardığım kollarıma sarılırken "Lütfen, benimle konuşmasını sağla." dedi.

"Lütfen onu görmemi sağla."

**

"Neredeydin?"

Kapıyı kapattıktan sonra ona döndüğüm gibi hızla sandalyeden kalktı. "Ne oldu?"

Vücudu bana yaklaşırken derin bir nefes aldım. Saniyeler sonra kollarının muhafazası altındaydım. "Söyle, ne oldu?"

Kollarından çekildiğimde elleri yanaklarımı buldu. Bileklerinden tutup başparmağı ile tenini okşarken "Konuşmamız lazım." dedim. "Korkutma beni." dedikten sonra gözyaşlarımı silip yanaklarımı sevdi. Boy farkımız sebebiyle yüzünü yüzüme eğmiş, endişeyle bakıyordu yaşlı gözlerime.

"Gel..." dedikten sonra ellerini tuttum ve onu koltuğa çektim. İkili koltukta yan yana oturduğumuzda bir bacağımı koltuğun üstünde kırıp bacağımı yanını koltuğa yaslayarak ona doğru döndüm. Elleri yeniden ellerimi tuttu hızla. "Hayatım, hadi. Bir sorun mu var? Niye ağladın?"

"Annenle görüştüm." dediğimde donakaldı. "Bir mesaj attı, toplantıdan önce. Görüşmek istediğini söyledi. Dayanamadım gittim."

Ellerini çeker gibi olduğunda hızla yeniden tuttum ve koltukta kayarak ona yaklaştım. "Lütfen dinle beni."

Ellerini yeniden çektiğinde tutamamıştım. Şaşkın bir şekilde bana bakarak koltuktan kalktığında ben de ardından kalktım. Elleri ensesine giderken bana arkasını dönüp koltuk ile sehpa arasında benden uzağa doğru ilerledi. Anlayamamış gibi bana dönüp sert bir ses tonuyla "Ne yaptım dedin?" diye sorduğunda titrek bir nefes aldım.

"Annenle görüştüm."

"Ada..." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde sallayıp elleriyle yüzünü sıvazladı. Birkaç saniye sonra hızla ellerini yüzünden çekip "Ada niye?" diye bağırdı. "Niye ya niye? Ben sana demedim mi? Canımsın ama yapma, demedim mi? Sen bile yapma, demedim mi?"

Gözyaşları içerisinde "Sen de yapardın." dediğimde "Yapmazdım!" diye bağırdı. "Yapmazdım, seni ezip çiğnemezdim!"

"Ama ben yaptım!" dedikten sonra ona yaklaşmaya çalıştığımda "Uzak dur lütfen." diyerek birkaç adım geriledi. "Yalnız bırak beni." diyerek soluna dönüp masasına ilerleyeceği sırada "Ama ne konuştuğumuzu..." dediğim gibi bana dönüp "Merak etmiyorum!" diye bağırdı. "Lütfen yanız bırak beni."

"Poyraz, ne konuştuğumuzu bilmen lazım." diyerek ellerinden tutacağım sırada yeniden geri çekilip "İyi, gitmiyorsan ben gidiyorum." dedi ve kapıya yöneldi. Hızla kapı ile arasına geçtim. Eli kapının kulpuna gelirken gözlerini sinirle kapattı ve burnundan soludu.

"Çekilir misin?"

"Beni dinlemelisin."

"Lütfen, çekil aradan."

"İstiyorsan, sen çek." dediğimde gözlerini araladı. "Seni incitemeyeceğimi biliyorsun."

Başımı onaylar şekilde salladım. Yüzü buruştuktan sonra "Peki sen niye beni incitebiliyorsun?" diye sorduğunda dudağımın kenarını kemirmeye başladım. "Ben seni incitmek istemedim."

"Bak halime? Nasıl görünüyorum?" dedikten sonra bir adım gerileyip ellerini iki yanda açtı. "Benim duymak istemeyeceğim şeyleri, gitmişsin duymuşsun. Şimdi durmayacaksın, bana da söyleyeceksin. Buna benim karar vermem gerekiyordu! Duyup duymamaya benim karar vermem gerekiyordu. Vermiştim de! Ben onunla görüşmeyecektim!"

"Hasta!" dediğimde nefes nefeseyken kaşları kalktı. "Ameliyat olacakmış, beş gün sonra. Ondan bir anda karşına çıkıyor. Yarın da hastaneye yatacakmış."

"Ee?" diye bağırdığında kuruyan dudağımı yaladım. "Poyraz, kalp yetmezliği."

Birkaç saniye duraksasa da duygularını yüzüne yansıtmamaya çalışıyordu. Yeniden "Ee?" diye sorduğunda daha kısık çıkmıştı sesi. Kalbinin korkuyla çarptığını görememiş ama hissetmiştim sanki.

"Bu son görüşmeniz olabilir." dediğimde başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Ben onunla, hatırlayamadığım iki yaşımda son kez görüştüm. Daha da görüşmeyeceğim. Şimdi lütfen, sana yalvarıyorum, çekil önümden. İyi değilim, sinirliyim, kalbini kırmak istemiyorum."

"Kır gerekirse, çekilmeyeceğim. Yarın hastaneye yatacak, bu dışarıdaki son günü. Poyraz, beş dakika da olsa görüşmelisin."

Bana doğru yaklaşıp yüzüme doğru "İstemiyorum!" diye bağırdı. "Anlamıyor musun? İstemiyorum lan, istemiyorum. Var mı ötesi?"

"Hiç mi bir anlam ifade etmiyor, hiç mi korkmadı kalbin? Şimdi söylemezsen, onunla konuşmak istediğin her şeyi bir ömür sırtında taşıyacak olabilirsin!"

"Lan öyleydi zaten! Kaç sene öyleydi, şimdi niye bir anda değişsin? Ha siktirip gitmiş benden uzakta haberim bile yokken ölmüş, ha haberim varken? Ne fark eder sırf haberim oldu diye? Zaten bir ömür görüşmeyecektik biz, görüşmüyorduk hani yirmi beş senedir. Şimdi ne fark etti?"

"O seni görüyordu." dediğimde kaşları kalktı. "Cihan amcaya gittiğimiz gün de, görmüştüm onu. Uzaktan uzağa bize bakıyordu. Başta tanıyamadım ama fotoğraf albümüne bakarken, tanıdım."

Gözleri kısılırken sesi de kısılmıştı. "Odaya girdiğimde garip davranmanızın sebebi buydu."

Başımı onaylar şekilde salladığımda gözleri bulutlandı. Kalp kırıklığı yüzüne yansırken "Bana söylemedin." dedi. "Ben o gün defalarca daha telefonla konuşmaya çıktım. Sen..." dedikten sonra ardına dönüp sinirle odada volta atmaya başladı. Masasının yanındaki duvara vardıktan sonra hızla duvara yumruk atarak "... bana söylemedin!" diye bağırdı.

Duvara yumruk atmasıyla ellerim dudaklarıma gidip de dudaklarımdan bir çığlık çıkarken hızlı adımlarla yanına vardım. "Ne yapıyorsun?"

Poyraz'ın, duvara vurduğu için şimdiden kızarmış elini tutmaya çalıştım. Elini çektikten sonra "Bana müsaade et." dedi. "Siktirip gideyim, izin ver, önüme geçme."

"Poyraz, gitme." dedikten sonra önüne geçtiğimde sinirle inleyip ardına döndü. Onun elleri ensesinden ardından sarıldım. Beni ittirmese de ellerini ensesinde, benden uzakta tutmaya devam etti. Ardından beline sıkıca sarılmış bir haldeyken "İçten içe üzüldüğünü, korktuğunu biliyorum." dedim. "Bana kalırsa yaptığın hiçbir şey, hiçbir zaman yapamayacağın şeyler kadar üzemez. Bunu şimdi yapmazsan, bir daha yapamayabilirsin."

"Sana yapma, demiştim."

"Poyraz önemli bir şey olup olmadığını duymak istedim. Bence önemli de..."

"Sana yapma, konuyu kapat, demiştim! Ellerini çeker misin?"

Ellerimi yavaşça çektiğimde bana döndü. Bu sinirle bile ellerimi ittirmek istemiyordu. Ona doğru içim giderken sakin olmaya çalışarak "Bana biraz zaman ver, gideyim." diye adeta yalvardı. Başımı onaylar şekilde salladıktan sonra "Ama, akşam görüşüp konuşalım." dedikten sonra hızlıca "Dışarıda." diye ekledim.

Birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra "Dediğin gibi olsun." deyip kapıya yöneldi. Çıktığı kapıyı, sertçe kapatmasını izledikten sonra masasının önündeki koltuğa bıraktım kendimi. Kanım çekilmiş gibi hissediyordum. Bana kırıldığını, ne denli kızdığını görebiliyordum ama hazmedemediği şey benim ona bunu yapmam değildi, annesinin hasta olduğunu öğrenmesiydi... Bu onu gemileri yakarken bir kere daha düşünmeye itiyordu. Artık kolayca 'görüşmeyeceğim' diyemeyeceği içindi siniri, öfkesi. Bir kısmı bana ama çoğu hayataydı...

**

"Bunu benim için yaptığını anlayabiliyorum."

Nefesimi rahatlayarak üfledim. Ayrı geçirdiğimiz saatler düşünmesini, sakinleşmesini sağlamıştı. Öğrendiğim kadarıyla Kenanlarla görüşmüştü ve Kenan'la Batu birlikte konuştuğumuzu da anlatmıştı. Böylelikle aslında onlara da sinirlenmişti ama gün sonunda hepimizi biraz da olsun anlamıştı. Hepimiz onun iyiliğini istiyorduk.

Şimdi ise, bir akşam yemeğindeydik. Yemeklerimiz gelmiş, hatta soğuyana kadar da beklemişti ama pek iştahımız yok gibiydi. Poyraz ise anca konuşmaya başlamıştı. Sessizliği bozma hakkını ona verdiğim için, onu beklemiştim.

"Düşündüm, belki de ben de böyle yapardım. Belki de ben de gidip durumu öğrenip ona göre seni yönlendirmek isterdim."

Beni anlamasına öyle rahatlamıştım ki gülümsemeden edemedim. Her şeye rağmen objektif olmaya çalışıyordu.

"Şimdi öğrendin, gelip bana anlattın ve ben bir karar verdim."

Kaşlarım merakla kalktığında "Onunla görüşmeyeceğim." dedi. Kaşlarımla birlikte omuzlarım da çöktü. Dudaklarım aralandığı gibi 'dinle' der gibi hafifçe elini kaldırdı. "Yirmi altı yaşındayım. Yetişkin bir adamım. Tüm anlattıklarını dinledim, düşüncelerini duydum ve bir karar verdim. Ben böyle olsun istiyorum. Ben böyle olmasını istiyorum. Ölüp ölmeyeceğini umursamıyorum."

"Ama..."

Daha sert bir ses tonuyla "Dinle Ada." dediğinde sustum. "Sana mantıklı gelsin, gelmesin. Sana uysun, uymasın. Ben bu kararı verdim. Senin de bu dakikadan sonra beni anlayışla karşılamak ve bana saygı duymak dışında yapabileceğin bir şey yok. O kadın bir kere daha hayatımı mahvedemeyecek. Gidip konuşup beş gün sonra yeniden beni hatta, bu sefer dünyayı da terk etmesini izlemeyeceğim."

Gözlerim doldu. Ona kavuşup kaybetmek istemiyordu. İyi ya da kötü, böyle yıllarını geçirmişti, bu şekilde başa çıkabiliyordu ve devam edebileceğini düşünüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı işte! Hayatına eskisi gibi devam edemeyecekti... Uzaklarda bir yerde olmasıyla, ölmesini aynı kabul ediyordu ama aynı değildi...

"Beni anlıyor musun, diye sormayacağım. Anlamasan da olur. Bana saygı duyacak mısın?"

Sessiz kaldığımda kaşlarını kaldırdı. Başımı onaylar şekilde salladım. Annesi, daha fazla bir şeyi bilmesini istememişti. Ölüp gittiğinde geriye babaannesiyle kalacağını, onu da kaybetmesini istemediğini söylemişti. Bu bilgileri de bir ömür, benim sırtıma bırakmıştı. Anlatsam ayrı dertti, ayrıca hakkım da yoktu, anlatmasam ayrı dertti...

"Teşekkür ederim." dedikten sonra başını hafifçe salladı. Derin bir nefes alıp bakışlarını garsona çevirdi ve elini hafifçe kaldırdı. Garsona tabakları gösterip "Aynılarından birer tane daha alalım, bunları alabilirsiniz." dedi. Garson soğuyan yemeklerimizi aldığında yutkunduktan sonra sandalyeden kalktım. "Ben bir lavaboya gideyim."

"Ne oldu?"

"Makyajıma bakacağım."

Buraya gelmeden önce eve uğramıştım. Yeniden makyaj yapıp hazırlanmıştım ama masaya oturduğumda yeniden gözlerim dolduğu ve sildiğim için makyajıma bakmak ve açıkçası soğuk suyla ensemi, boynumu yıkamak istiyordum. İçim yanıyor, gibi hissediyordum ama belli ki akşama bu konu hakkında bir tane dahi cümle kurmadan devam etmemiz gerekecekti. Sadece bu akşam değil, sonraki günlerde de. Ve ben annesine nasıl 'yapamadım' yazardım, bilemiyordum. Ölmek üzere olan bir anneye, çocuğunun onunla görüşmek istemediğini söylemem gerekecekti. Çocuğu bu şartlar altında görüşmek istemeyebilirdi belki ama... Gerçekleri anlatmamı da istemiyordu annesi.

Lavabodan çıktığımda yine annesiyle karşılaştığım için yutkunarak geri çekildim. "Saliha Hanım?"

"Konuştun mu? Görecek mi beni kızım?"

Hevesle soruyordu. Benim onu ikna edebileceğime emin gibiydi ama edememiştim.

"Siz burada olduğumuzu nereden biliyorsunuz?"

"Sen mesaj attın ya kızım, gel diye."

Kaşlarım kalkarken hızla telefonumu çantamdan çıkardım. "Hayır, öyle bir şey yapmadım."

Telefonumdan son mesajlara girdiğimde Saliha Hanım'ın bahsettiği mesajları bulamadım. Saliha Hanım kendi telefonundan gösterdiğinde dudağımı ısırdım. Biri, benim telefonumdan Saliha Hanım'a mesaj atmıştı. Seçenekler belliydi. Beriller bu akşam yalıda akşam yemeğindeydi ve eve uğradığımda görmüştüm. Ben hazırlanırken, odaya mı girmişti? Nereye geleceğimizi nereden öğrenmişti? Gerçi... Beni buraya şoför getirmişti, Poyraz nereye getireceğini şoföre söylemişti. Tek araba dönebilelim diye ben şoförle gelmiştim. Poyraz ise zaten dışarıda olduğu için arabayla gelmişti. Biraz beklesem, beni almaya gelecekti ama dayanamayıp hazırlanmış ve çıkmak istemiştim.

"Saliha Hanım, bu mesajı size ben atmadım."

Kaşları çatıldı. "Ama kim atacak o zaman kızım?"

İç çektim. Şimdi oturup yalı kaoslarını ona anlatamazdım, zamanımız yoktu. O zaten benim yaşadıklarımın yüzlerce katını yaşamıştı. "Beril'e güvenmeyin, demiştim ya. O sanırım. Sizin buraya gelmenizi, muhtemelen Poyraz'la karşılaşmanızı istemiş ama... Poyraz sizinle görüşmek istemiyor maalesef."

Dolan gözlerini kaçırdığında benim de yeniden gözlerim doldu ve dudaklarımı kemirmeye başladım. "Çok üzgünüm..." dedikten sonra ellerini tuttum. "Gerçekten, ona anlatmaya, onu ikna etmeye çalıştım ama yapamadım. Bu konudaki düşünceleri çok net."

"Pişman olacak..." dedikten sonra ağlamaya başladı. "Ben öldükten sonra, pişman olacak ve dirim gibi ölümle de ona yaralar açacağım."

"Lütfen öyle konuşmayın, umarım ameliyatınız güzel geçecek."

"Kalp nakli." dedikten sonra yutkundu. "Çok riskli kızım."

Başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp ellerini sıktım. "Lütfen umudunuzu kesmeyin."

"Ben kendim için değil, onun için üzülüyorum." dedikten sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Ben onu sakinleştirmeye çalışırken hıçkırıkları nefes darlığına dönmeye başladı. "Saliha Hanım..." diyerek onu lavaboya çektim. Gömleğinin ilk düğmelerini aralayıp yüzünü yıkarken "Lütfen, sakin olun." dedim. Eli kalbinde, nefes nefeseyken yine de ağlamaya devam ediyordu. Ben de onunla ağlarken çöken omuzlarım eşliğinde onu sakinleştirmeye çalışıyordum.

"Çok üzülecek, çok..."

Ben de öyle düşünüyordum. Her ne kadar korkarak uzak duruyorsa da, bu son şansı bir daha elde edemeyecekti belki de. Annesi gerçekten ölürse, mezarıyla vedalaşamazdı. Özellikle de annesi, sandığı gibi bir adam için onu terk etmemişti ve en azından bir vedayı hak ediyordu. İleride, gerçekleri öğrenirse bu anlar için belki de kendinden nefret edecekti. Ona saygı duymamı istiyordu ama... Nasıl göz göre göre pişman olmasına müsaade edecektim? Şimdi de üzülecek, yıkılacaktı belki ama ileride... İleride artık seçim şansı kalmazsa, onu nasıl motive edecektim?

"Lütfen bir şey yap." diyerek bana döndükten sonra kollarımı tuttu. "Lütfen kızım, hemen orada. Gelirken gördüm onu, arkadan. Koşup sarılmamak için zor durdum. Lütfen son bir kez görüşmemizi sağla. Şimdi ben yanına gitmezsem, yarın hastaneye yattığımda o asla benim yanıma gelmez. Bu son şansım..."

"Ama Saliha Hanım..." derken kalbim sıkışmıştı.

"Lütfen kızım. O seni affeder ama kendisini affedemez. Yardımcı ol bana."

Dudağımı kemirip dururken gözlerimi kapattım. Ne yapmam lazımdı? Saliha Hanım'a hak veriyordum. Poyraz'ın yanlış bir karar verdiğini düşünüyordum ama Poyraz da haklıydı. Bu kararı vermek onun hakkıydı. Sonrasında üzülecekse bile kendi tercihiyle üzülmeyi, dilerse seçebilirdi. Üzülecekti, biliyordum. Kalbi güzeldi ve büyüktü onun. Annesini bile sığdırıyordu hala içine, görebiliyordum. İçinde küçük bir çocuk, hala hasta yatağında üstündeki yorganı annesinin çekmesini ve onu yorganın altındaki karanlıktan kurtarmasını bekliyordu, biliyordum. Beş gün sonra beni yeniden terk etmesini, beklemeyeceğim demişti. Hırsından, öfkesinden inat etmiyordu. Korkusundan geri duruyordu...

"Lütfen..."

Dakikalar sonra Poyraz'ın karşısına oturduğumda geldiğimi fark ettiği gibi telefonunu kapattı ve bakışlarını bana çevirdi. Kaşları kalkıp yüzü gerilirken "Ne oldu yine?" diye sordu. "Ada, niye ağlıyorsun?"

Sandalyesinden kalkacak gibi olduğunda masanın üstünden elini tuttum ve oturmasını istedim. "Ne oldu? Neyin var güzelim?"

"Özür dilerim."

Kaşları kalktığında gözyaşları içerisinde yeniden "Özür dilerim." dedim. Kaşları inerken gözleri kararır gibi oldu. Yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. "Lütfen yanlış bir şey yapmamış ol."

"Oğlum..."

Poyraz'ın gözleri, gözlerime bakmayı sürdürürken çenesi, daha önce hiç görmediğim kadar gerildi. Bakmayı reddettiği sağ tarafındaki kadın ve sesi, tüm kanının vücudundan çekilmesini sağlarken bana bakmaya devam ediyordu. Birbirine sımsıkı bastırdığı dudakları aralandığında titrek bir nefes aldı. Gözlerini yavaşça kapatıp nefesini burnundan üfledi. Dişlerini sıktığını, çenesinden anlayabiliyordum. Elini, elimden çekerken gözlerini araladı. Birlikte topladığımız tüm yıldızlar, gözlerinden kaymıştı şimdi.

"Bunu..." dediğinde ses tonu nefes alamamamı sağladı. "Yapmamalıydın."

Sandalyeden hızla kalktığında ben de kalktım. Annesinin olduğunu anladığı yere göz ucuyla bile bakmadan ardına döndü. Saliha Hanım yeniden seslendiğinde bir anlığına duraksadı.

"Lütfen, konuşalım oğlum."

Başı da hafifçe soluna doğru döndü ama ardına bakmıyordu. Birkaç saniyenin ardından emin adımlarla ilerlemeye devam ettiğinde Saliha Hanım gözyaşlarıyla bana döndü. Ben de aynı haldeydim. "Denedim." dedikten sonra hızlı adımlarla Poyraz'ın peşine takıldım.

Restoranın bahçesinden sokağa çıktığımızda ardından "Poyraz dur!" diye seslendim. Beni duymazdan gelerek hızlı adımlarla ilerlemeye devam etti. Topuklu ayakkabılarla koşarken dengemi kaybettiğim için düşecek gibi olduğumda durup bana döndü. Dengemi toparladığımda yüzünü buruşturarak "İyi misin?" diye sordu. Hala beni sorması gözyaşlarımın daha da artmasını sağlarken ona doğru ilerlemeye devam ettim. İyi olduğumu fark edip önüne dönse de birkaç saniye sonra vazgeçip tekrar bana döndü. Cebinden arabanın anahtarını çıkartıp elimi tuttuktan sonra avcuma bıraktı ve yeniden ardına döndü.

"Poyraz, nereye? Lütfen konuşalım!"

Kolundan tutup onu durdurmaya çalıştığımda kolunu sertçe çekti. İlerlemeye devam edecekken tekrar kolunu tuttuğumda hızla bana döndü. Hızla döndüğü için dengemi kaybeden vücudumu tutup doğrulttuktan sonra "Niye?" diye bağırdı. "Niye lan niye?"

Elleri, kollarımdaydı ama beni sarsmıyordu. O mu beni tutuyordu, bana mı tutunuyordu belli değildi. Gözyaşları gözlerinden akarken bir sebebi de ben olduğum için hıçkırarak ağlamaya başladım. "Niye beni o kadınla karşı karşıya getirdin?"

"Poyraz... Pişman olma diye!"

"Senin, benim anneme dair kararlarımdan pişman olup olmamama karşı sorumluluğun yoktu! Senin benim sana olan hislerime karşı sorumluluğun vardı!"

"Korkundan uzak duruyorsun ama... Yarın hastaneye yatacak Poyraz. Göz ucuyla bile olsun bakmadın. İçin gidiyor, görebiliyorum. Bak ne haldesin şu an..."

"Senin yüzünden!" diye bağırırken ellerini kollarımdan çekip saçlarına götürdü. "Senin yüzünden ulan senin yüzünden! O kadın benim hayatımda değil, sen benim hayatımdasın! Sen beni bu hale getirdin! Yapma, dedim sana! Yapma, karışma, kapat şu konuyu dedim!"

Sokakta volta atarken ağlayarak "Görüşmen lazım." dedim. Volta atmayıp bırakıp yeniden bana döndü. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve "Buna karar vermek benim hakkım!" diye bağırdı. "Sana acılarımı açtım, diye benim yerime karar vermeye hakkın yok! Sana yaralarımdan bahsettim diye senin de benim başka bir yaram olmaya hakkın yok!"

Gözyaşlarıyla ıslanan yanaklarıma yapışan saçlarımı kulaklarımın ardına sıkıştırdım. "Yemin ediyorum, sadece senin iyiliğini istiyorum."

"Lan ben iyiydim!" diye bağırdı. "Ben seninle iyiydim, mutluydum. Tek istediğim sendin. Sadece yanımda olmandı! Kim ölmüş, kalmış, umurumda değildi. Sikeyim, gerekirse kararımdan köpek gibi pişman olacaktım ama sen yine de benim yanımda olacaktın! Tek istediğim buydu! Bana saygı duyman gerekiyordu. Sana yapma, dedim! Bu işe karışma, dedim!"

"Dayanamadım! Üzülme ihtimaline, dayanamadım."

Elleri yanaklarımı bulurken "Sence şu an mutlu muyum?" diye sordu. "Sevdiğim kadın, neredeyse kimseyi sevemememi sağlayacak olan kadını aldı, karşıma getirdi lan! Sana bahsettim, bahsetmeme ne gerek var, sen gördün! Sana git annemi getir bana demedim. Sana en büyük yaramı öptün, çiçekler açtırdın dedim. Sen geldin daha büyüğünü açtın!"

"Ben sadece..."

"İstemiyordum! Sesini duymak, hatırlamadığım hatta bilmediğim sesini duymak istemiyordum! Ölüp siktir olup gittiğinde ondan bana hiçbir şey kalmasını istemiyordum! Ardından yasını tutabileceğim hiçbir parçası kalsın istemiyordum!" dedikten sonra sinirle başını gösterdi. "Şimdi sesini biliyorum Ada! Zihnime kazındı!"

"Özür dilerim..." dedikten sonra ellerimi yüzüme götürdüm. "Affedemem, onu affedemem. Ben affedemediğimden vazgeçerim, ondan da vazgeçtim! Şimdi istediği yere siktir olup gidebilir ister başka bir adama, ister bu dünyadan başka yerlere!"

Ellerimi yüzümden çekmemi sağladığında hıçkırarak ağlıyordum ama onun da ağlıyor olmasına yanıyordu içim. Bağırmadan, kısık sesle konuşmaya başladığında, alnını alnıma yaslamış, ağlamaktan acımaya başlamış olması gereken gözlerimizin kapanmasını sağlamıştı. "Nasıl ki annemi hiçbir zaman affedemem, artık seni de affedemem."

O yüzünü geri çekerken gözlerim hızla araladı. Yutkunmaya çalıştığımda başaramadım. "Benden vazgeçiyorsun... Benden vaz mı geçiyorsun?"

Ellerini iki yanında açıp sert bir şekilde bacaklarına indirdikten sonra gözyaşları içerisinde güldü ve omuz silkti. "Sana bunu yapma, demiştim..."

"Ama bu mu karşılığı?" diye sorduğumda yüzünü buruşturup gözlerini kaçırdı. Ellerini ensesine götürdüğünde birkaç adımda yanına vardım. Kollarından tutup kendime çevirirken "Ama bu mu karşılığı?" diye yeniden sordum gözyaşlarıyla.

Gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Ellerini ensesinden çekip onu sarstığımda gözlerini aralamadı. Ellerimi yanaklarına götürüp bu sefer bağırarak "Bu mu karşılığı?" diye sorduğumda gözlerini aralayıp "Evet!" diye bağırdı.

Ellerim dudaklarıma giderken bir adım geri çekildim. O bakışında, gözyaşlarında, ses tonunda anlamış, korkmuştum ama şimdi 'evet' dediğinde koy veriyordu vücudum...

"Ben..."

"Eve dön."

Kollarını tutacağım sırada "Lütfen, bir kere dinle beni!" diye bağırdı. "Lütfen ben mahvolurken bile aklımı sende bırakma, arabaya bin git, hatta binme, bu halde sürme. Bir taksi çağıralım. Dön eve, bırak bir yaşayayım ne yaşayacaksam! Bana zaman ver!"

Saatler sonra, yalının ön bahçesine bakan terasta, otururken bacaklarımı balkon koltuğunda kendime çekmiş, sarılmış halde eve dönmesini bekliyordum. Telefonu kapalıydı, Kenanların da haberi yoktu. Eve dönmemişti, gecenin yarısındaydık. Bu saatten sonra döneceğini de düşünmüyordum ve ölürcesine korkuyordum. Bu akşam gelmediği gibi, yarında mı gelmeyecekti? Yarın sorular başlayacaktı ve ne diyeceğimi bilmiyordum. Şirkete gelir miydi? Bana zaman ver, derken ne kadar bir süreden bahsettiğini bilmiyordum. Söylediği gibi gerçekten vaz m geçmişti yoksa, o anlık sinirle, kırgınlıkla söylemişti de düşünüp geri döndüğünde fikri değişecek miydi?

Gözyaşlarımı bininci defa sildikten sonra elimi alnımdan saçlarıma kaydırdım. Uyarmıştı, hem de defalarca uyarmıştı. Kalkıp burnumun dikine gidip görüştüğümde bile, beni anladığını söylemişti ama... Annesi öyle kollarımın arasında fenalaşırken, gerçekleri bilirken, nasıl yerimde duracaktım ki? Durmalıydım... Kahretsin, durmalıydım! Dokunma yarama, demişti deşip geçmiştim. Zaman deşmesin, o kendi yarasını deşmesin diye ben deşmiştim. Ölürse hatırlayabileceğim bir şey yok zaten, düşüncesine tutunmuştu belli ki, bilmeden bunu da elinden almıştım...

Yeniden hıçkırarak ağlamaya başlarken bacaklarıma sarıldım. Ya onu kaybettiysem? Hem de birbirimize olan hislerimizi dile getirdikten hemen sonra, o duygularını kazandığım zihnindeki tüm güzel anıları silip attıysam? Sen anneme anlamamı sağlayansın, demişti. Şimdi ise... Şimdi beni çok başka kelimelerle açıklıyor olmalıydı. Onun için artık yaralarından biri mi olmuştum?

"Ada?"

Tanıdık bir ses duymanın getirdiği çökkünlükle daha fazla ağlamaya başladığımda yanıma geldiğini duydum. Yanıma oturup korkuyla "Ne oluyor?" diye sorduğunda bir şey demeden ona doğru döndüm. Başım, omzuna yıkıldığında hızla kollarını vücuduma sardı ve saçımı sevmeye başladı.

"Ah kızım, ne oldu? Korkutma beni..."

"Sanırım ben... Poyraz'ı... Kaybettim..."

Saçlarımı seven elleri birkaç saniyeliğine duraksadı. "Kavga mı ettiniz?"

Sadece yeniden "Kaybettim onu." diyebildim ve devamında ağlamak dışında hiçbir şey söylemedim. Dakikalar sonra Asude anne gibi, Duru da yanımıza gelmiş diğer tarafıma geçmişti. Anne kız, bana sarılıp motive vermeye çalışırken Asude anne başını başıma, Duru ise sırtıma yaslamıştı.

"Kaybetmezsin." demişlerdi emin bir şekilde ama konuyu bilmiyorlardı. Benim Poyraz'da ne denli bir yara açtığımı bilmiyorlardı...

**

"Çabuk aşağı in, abim geldi."

"Ne?"

Hızla koltuktan kalktım. "Nasıl yani?"

"Sorma, in işte. Evde kimse yok, arka bahçede rahatça konuşursunuz."

"Duru..." dedikten sonra sarıldım. Nasıl getirtmişti, bilmiyordum ama bir şekilde getirtmişti. Hızlı adımlarla giriş katına indim. Ben merdivenin son basamağından inerken o da kapıdan giriyordu. Endişeli bakışları beni bulduğunda elleri de bana yöneldi.

"İyi misin?" dedikten sonra yutkundu ve gözleri yüzümü, vücudumu taradı. "Ne oldu?"

Duru'nun ne söylediğini bilmiyordum. "İyiyim." derken ellerini tuttum. Kaşları çatılırken "Merdivenlerden düşmedin mi?" diye sordu. Kaşlarım kalktığında cevabını almış oldu. Önce rahatlayıp nefesini üflese de sonrasında ellerini çekti. Kendi kendine "Duru..." diye söylenip yeniden kapıya yöneldi. Önüne geçerken "Poyraz, konuşalım lütfen." dedim.

"Ada, şu an konuşmak istemiyorum. Pek iyi değilim, pişman olacağım bir şey söylemek istemiyorum." derken bana bakmamaya çalışıyordu. Bana baktıkça yüzü buruşuyor, gözleri doluyordu. Nasıl ki diğer hislerinden kaçıp duruyordu, artık bana dair olan hislerinden de kaçıyordu...

"Özür dilerim!"

Alayla gülüp bana baktı. Gülüşünde alt dudağını yalayıp ısırdı ve isterik bir şekilde sırıtarak baktı. "Öyle mi? Özür mü dilersin?"

"Biliyorum... Korkunç bir şey yaptım ama sana yemin ediyorum ne yapacağımı bilemedim. Ben... Senin pişman olmandan, üzülmenden çok korktum. Poyraz bir anlık bir karardı... Sen olsan ne yapardın, bilmiyorum ama ben... Seni sevdiğim için yaptım..."

Sinirle "Ben, seni seviyorum!" derken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Ve ben, asla seni bu hale getirmezdim."

Ağladığım için boğuk bir şekilde "Ne haldeyim bir baksana..." dediğimde gözlerine hüzün düşerken çatılan kaşları gevşedi. "Ne yapmalıyım?" diye sızlandı. Alay etmiyordu, gerçekten çaresizce soruyordu. Beni üzmek istemediğini, bunu yaparken, beni ardında bırakırken mahvolduğunu gördüm gözlerinde. Yüzümün geldiği halin farkındaydı. Belki de bu yüzden bana bakmamaya çalışıyordu ama bir yandan da 'peki ben?' diye soruyordu. "Tamam, ben seni bu hale getirmeyeyim de, ben ne olayım?"

"Çözemez miyiz?"

Gözlerini kapatıp yüzünü benden çekerken başını sağına çevirdi. Derin bir nefes alıp sıkkınlıkla üfledikten sonra "Düşünmeme izin ver." dedi.

Elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra ona bunu yapmamdan çok bize bunu yapmış olmamın sinirle gözlerini aralayıp "Sana yapma, dedim!" diye bağırdı. Dün akşamdan beri söylediği şey buydu. Defalarca, defalarca kez 'yapma demiştim' dedi. Bize bunu yapmamam için o kadar uğraşmıştı ki, şimdi yine de yapmamı hazmedemiyordu... Onun için bile olsa, hazmedemiyordu.

"Elimi kolumu bağladın! Ben mahvoldum, biz ne âlemdeyiz, emin değilim!"

"Benden vaz mı geçtin?"

"Seni affedebileceğimi sanmıyorum!" diye itiraf ettikten sonra ikimiz de bir süreliğine sakinleştik. Sanki bu cümlenin ağırlığı altında ikimiz de kalmıştık da artık bağırmamıza gerek yokmuş gibiydi.

Gözlerim yere doğru kayarken titrek bir ses tonuyla "Vazgeçtin yani." diye mırıldandım. Bunu bize ben yapmıştım. Defalarca uyarmıştı, yine de yapmıştım.

"Boşanacak mıyız?"

O cevap vermezken bir süre boyunca yeri izlediğim gözlerimi yeniden ona çevirdim. Ağlamaktan harap olmuş gözlerim eşliğinde, inatla bana bakmayan gözleriyle temas kurmaya çalıştım. "Poyraz?"

Ciğerindeki tüm nefesi üfledikten sonra benim gibi harap olmuş gözlerini bana çevirdi. Yutkunmaya çalışıp başaramadıktan sonra yeniden "Seni affedebileceğimi sanmıyorum." dedi. Burnumu çekip buruk bir şekilde gülümsedim. Dudaklarım bile titriyordu. O da üst dudağını yalayıp kasılmış çenesi ve bulutlu gözleriyle baktı. Bu gerçeğin beni sarstığı kadar onu da sarstığı şüphesizdi. Beni affedemeyeceği bir şey yaptığım için, kahroluyordu.

"Boşanacak mısınız?"

Bakışlarımız hızla evin kapısına döndü. Kapıda sandığımdan çok daha fazla insanı gördüğümde kaşlarım kalktı. Sevim babaanne annemlere döndü. "Bakın, Koray haklıymış. Boşanıyor Poyraz oğlum."

Annemler ve Sevim babaanneler kapıda, ne zamandır bilmem konuşmamızı duymuşken yutkunarak Poyraz'a baktım. Poyraz nefes nefese, kaşları çatılmış bir şekilde babaannesine bakıyordu. Asude anne ortalıkta yoktu.

"Ne saçmalıyorsun babaanne?"

"Koray anlattı her şeyi oğlum. Ada, Koray'ın eski sevgilisiymiş, Koray yüzünden seninle evlenmiş. Ben de gidip Merve Hanımlara anlattım. Durumu sizinle de konuşmak üzere gelmiştik, fakat her şey açıkça anlaşılıyor."

"Öyle bir şey yok!" diye bağırdı Poyraz. Bakışlarını herkeste gezdirip "Duydunuz mu?" diye sordu. "Saçma sapan şeylere inanmayın."

"Niye boşanıyorsun o zaman oğlum, Ada'dan?"

"Ben..." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Boşanmıyorum, demesini istedim, demedi.

"Ada, topla eşyalarını."

Bakışlarım babama döndü. Poyraz yeniden "Sandığınız gibi bir durum yok." diye araya girdi. Babam "Oğlum, ne bu haliniz o zaman? Duyduk sizi! Affedemeyeceğini, boşanacağınızı. Ne o zaman sebebi?" diye sordu.

Sevim babaanne, "Poyraz belli ki, Ada'yı zan altında bırakmak istemiyor." dediğinde Poyraz'ın ters bakışları babaannesine döndü. "Babaanne! Yok öyle bir şey, diyorum!"

"Ada, kızım hadi. Topla eşyalarını, kapıda bekliyoruz."

Ben "Baba..." dediğim sırada babam uyaran bir ses tonuyla "Hadi." dedi. Eğer Koray muhabbetlerine inanıyorsa, onlara açıklama yapmak zorunda olduğum ve yeni aramız düzelmişken yeniden bozulacak bir konu vardı ama hayatımda daha büyük dertlerim de vardı. Bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. Sinir ve stres yüzündeyken nefes nefeseyken o da bakışlarını bana çevirdi.

Sevim babaanne "Senden bunu beklemezdik." dediğinde kaşlarım kalktı. Babamın sinir kat sayısı artarken "Hadi!" diye bağırdı.

"Sevim Hanım siz de emin olmadan ayıp ediyorsunuz ama artık. Çocuklar 'yok öyle bir şey' diyor." dediğinde Sevim babaanne anneme döndü. "Görmüyor musun? Torunum kızını koruyor zan altında kalmasın diye. Hallerinden her şey belli."

"Babaanne!" diye bağırdı Poyraz. Babaannesinin şaşkın ve ters bakışları torununa döndü. Poyraz içeriyi gösterdi. "Rica ediyorum geç içeri, karışma bu konuya. Sinirim tepemde, kalbini kırmayayım. Saçma sapan konuşmayın! Koraylık bir mevzu yok!"

"Ada, hadi."

"Şerif baba, Koraylık bir konu yok."

"Ne oğlum sizin haliniz o zaman?"

Poyraz'ın kalkıp da 'annem' demesinden korkup "Baba dışarıda bekleyin, tamam." dedim. Poyraz'ın bakışları bana döndü. Ne yapıyorsun, der gibi bakıyordu ama o da kalkıp 'boşanmıyoruz' diyemiyordu zaten. Şimdi biraz daha üstlerine giderse, bu sinir ve dengesizlikle annesinden bahsetmesini istemiyordum. Sevim babaannenin, Saliha Hanım'ın geri dönmesine vereceği tepkiyi bilemiyordum. Belli ki şeytanın tekiydi ve kadını da Poyraz'ı da ameliyat öncesi üzmesini istemiyordum. O yüzden merdivenlere yöneldiğimde Poyraz ardımdan seslendi. Merdivenlerden çıkmaya devam ettiğimde ardıma düştü. Katımıza çıktığımızda odama yönelirken ardımdan sinirle "Ne yapıyorsun?" diye sordu.

"Görmüyor musun ortamı? Ne yapmamı bekliyorsun? Duymuşlar konuşmalarımızı." derken odamızın kapısını açtım. Daha doğrusu, sanırım... Eski odamızın.

Giyinme odasına yöneleceğim sırada kolumdan tutup kendisine çevirdi. "Gidecek misin?"

"Boşanacak mıyız?" diye sorduğumda gözlerini kaçırıp nefesini burnundan üfledi. "Vazgeçtiğini duydular, boşanma mevzusunu duydular, Koray muhabbetleri patlatmış. Her şey üst üste geldi!" dedikten sonra gözyaşlarımı sildim.

"Ve sen de 'boşanmayacağız' demedin." diye hatırlattığımda bakışlarını bana çevirdi. "Benden vazgeçtiğini, beni affedemeyeceğini söyledin. Öyle değil mi?"

Yutkunmaya çalışıp kısık sesiyle "Evet." dediğinde boğulur gibi hissettim. Burukça gülümseyip "O zaman, niye gidecek misin, diye soruyorsun? Gitmemi sen istiyorsun." derken ağladığım için sesim boğuk çıkıyordu.

Acı ve hüzünle baksa da bir şey diyemediğinde giyinme odasına yöneldim. Dolu gözlerim ve titreyen ellerimle beceriksizce rasgele bir bavulu dolapların arasından çektim. Yanıma ne aldığımı bile anlayamadan bavulu doldurmaya başladım. İçeriden gürültüler geldiğinde fermuarı kapatıyordum. Pek doldurabildiğim söylenemezdi ama bu halde yapamıyordum. Buradan gittikten, Poyraz'la bittikten sonra, hangi eşyamın olup olmadığının da bir önemi yoktu.

Bavulu sürükleyerek giyinme odasından çıktığımda cam sehpanın ters dönerek üstündekilerle birlikte kırıldığını gördüm. Poyraz ise elleri ensesinde gözleri sımsıkı kapalı odada volta atıyordu. Yutkunup "Poyraz..." dediğimde bana dönüp bakışlarını araladı ve elini ensesinden çekti.

Kapıya doğru ilerleyip kapıya dönmeden ona bakmaya devam ettim. O da sıkkın bir nefes alıp bana yaklaştı. Bavulu tutmayan elim kapıya giderken, ona durduramadığım gözyaşlarımla baktım. Her şey karışmıştı, her şey mahvolmuştu... Koraylar yapabilecekleri en iyi anda bombayı patlatmışlardı. Sevim babaanne de bombayı, benim annemlerin kucağına atmıştı. Berilleri anlıyordum da, Sevim babaannenin bu tavrının sebebi neydi? Pekiyi anlaştığımız söylenemezdi ama bu kadar da bozulmamıştı aramız... Yine de neye şaşırıyorsam? Ona dair neler duymuştum...

"Sakın kabul etme, Koray olayını."

"Neden? Ne önemi var?"

Derin bir nefes alıp "Kabul etme Ada." dedi. Başımı onaylar şekilde salladığımda rahatlayarak nefesini üfledi. Kabul edeceğimi sanmış, gerilmişti. Artık ne önemi vardı ki? O benden zaten boşanacaksa...

"Senin için yapmıştım." dedikten sonra burukça gülümsedim. "Gerçekten, seni sevdiğim, iyiliğini istediğin için yapmıştım."

"Yapmamalıydın." derken o da yeniden ağlamaya başlamıştı. "Yine de yapmamalıydın."

"Yine de..." dedikten sonra bavulu ve kapıyı bırakıp ona sıkıca sarıldım. Birkaç saniyelik duraksamasının ardından o da bana sarıldı. Onun da ağladığını, burnunu çekişlerinden duyabiliyordum. "Bu süreçte, bana ihtiyacın olursa... Yani kızma ama... Annene dair fikrini değiştirirsen... Her zaman yanındayım."

Sessiz kaldığında kollarından çıktım. Göz göze geldiğimizde yüzünü buruşturup bakışları ile başını da kaçırdı ve birkaç adım geri çekildi. Gidişimi izlemek istemiyor gibi ardına döndükten sonra terasa yöneldi. Gidişimi izlememek için, gidişini izletiyordu.

İç çekip yeniden bavulu tuttum. Kapıyı açtıktan sonra bavulu sürükleyerek odadan çıktım. Kapıyı yeniden kapatmadan önce göz göze geldik. Yine de, gidişimi izlemek için dönmüştü...

Gözyaşları eşliğinde burukça gülümsediğimde, o ağlarken hiçbir şey söylemedi. Yavaşça kapıyı kapattıktan sonra sırtımı kapıya yaslarken elimi kalbime götürdüm. Ağlamaya devam ederken kapının ardından başka şeylerin de gürültüyle kırıldığına dair sesler duydum. Sinir krizi geçiriyor olsa gerek ardı kesilmeden gürültüler geliyordu. Geriye dönüp dönmemeyi düşündüm ama sanırım... Artık ona iyi geldiğimi değil, iyi gelmediğimi düşünüyordu.

Bavulu almak üzere çalışanın geldiğini gördüğümde gözyaşları içerisinde alayla güldüm. Sevim babaanne bir an önce gitmemi istiyor olmalıydı. Poyraz'ın odanın içerisindeki küfürleri eşliğinde sinir krizini git gide duyamamaya başlarken bavulu çalışana uzatıp aşağıya inmeye başladık.

Sanırım, biz bitmiştik. Hem de Koray'ın söylediği gibi, tam da benim yüzümden...

285

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!