29/54 · %52

BÖLÜM 29

73 dk okuma14.409 kelime11 Kasım 2025

Bölüm şarkıları: 

♫ Derin Mevzu ft. Elçin Orçun | Oysa Ben Seninle ♫

♫ Pera - Uyu bebeğim ♫

♫ Soul Awakening ♫ 

İyi okumalar ^^

**

Merdivenlerden inerken "Fırat'ın istifa etmesine izin vermeyeceksin, değil mi?" diye sordum. "Vermeyeceğim tabi."

Gülümseyerek ona döndüğümde giriş katına inerken rahat bir şekilde "Çünkü ben kovacağım yarın onu." dediğinde gülümseyişim silindi. Kapıdan çıkmadan kolundan tutup kendime çevirdim. "Poyraz saçmalama. İşle ne alakası var? Öyle ya da böyle aranızı düzeleceğini biliyorsun. İşle bu durumu karıştırma."

Başını hafifçe sallayıp kaşlarını kaldırdı. "Düzeleceğini nereden çıkardın?"

Ne diyeceğimi bilemediğim için kem küm ettiğimde ellerini kumaş pantolonun ceplerine yerleştirdi ve başını hafifçe sağa yatırıp merakla beklemeye başladı. Bir ara düzelirlerdi, öyle değil mi? Düzelmelilerdi! Ama karşımdaki takım elbisesiyle oldukça yakışıklı duran adam, öyle düşünmüyordu sanırım. Ben de Necmilerden çok tamamlayamadığımız geceyi düşünmesem Durulara daha fazla yardımcı olabilirdim tabi...

"Kardeşin onlar senin. Kırgınlık, kızgınlık geçecek bir şekilde. Biraz zamana ihtiyacın var sadece. Biliyorum, aşklarını yaşamalarına da müsaade edeceksin."

Sıkkın bir nefes alıp bu sefer başını hafifçe sol tarafa yatırdı ve yeniden kaşlarını kaldırdı. "Gittikçe ilginçleşiyorsun. Peki, bunu nereden çıkardın?"

Ofladıktan sonra sızlanarak "Poyraz..." dediğimde hafifçe sırıtıp başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Bunların hiçbiri yaşanmayacak."

"Duru'yu silecek halin yok." dediğimde sessiz kaldığı için hızla hatırlattım. "Babanın kızı falan? Kardeşin hani?"

Birkaç saniye daha sustuğunda yüz ifadem ne hale geldiyse beni rahatlatmak için hafifçe güldü. "Evet, silemem ama bu düzeleceğimiz anlamına da gelmiyor. Madem beni gözden çıkardılar, ben de içlerini rahatlatmayacağım. Beni enayi yerine koymalarına alkış tutmayacağım."

"Ya sen, demin ne güzel yumuşacık olmuştun." deyip ceplerindeki ellerinden birini çıkartmasını sağlayıp tutarak ardımızdaki bir kapıya doğru çektim. "Gel bakayım, seni tekrar fabrika ayarlarına çevireyim."

Gülerken onu çekiştirmeye çalıştığım elimle beni kendisine çekti. "Beni yumuşatmana izin vermeyeceğim. Hünerlerini evimize, odamıza dönünce gösterirsin. Yol boyu belası olmam gereken bir kız kardeşim var, şu an arabada bekliyor."

"Göstermem o zaman ben de hünerlerimi!" dediğimde burnunu burnuma sürterken "Nasıl göstermezsin?" diye fısıldadığında yutkunarak hızla geri çekildim. O da saniyeler içerisinde beni fabrika ayarlarıma çevirebiliyordu. Artık fabrika ayarlarımız, birbirimize aktığımız hallerimizdi.

Etki alanından kaçmama güldükten sonra ellerini tekrar ceplerine koydu. "Valla karıcım, üzerimde engel olamadığım bir etkin var. Şimdiden rica ediyorum, yolda elimi falan tutma. Bana 'aşkım, balım, canım' deme. Öpücük falan atma..." dedikten sonra biraz düşünüp "Bakma hatta bana. Göz göze gelmeyelim." dedikten sonra yine de emin olamayıp "Hatta arka koltuğa mı otursan? Ben de görmeyeyim seni. Ama dikiz aynasından bakarım yine ben..." diyerek kendisiyle konuşur gibi yere bakmaya başladı.

"Aynen Poyraz. Bagaja koy beni, görmezsin o zaman. Nasıl fikir?"

Bakışları bana dönerken güldü. "Mantıklı gelmiyor, değil."

Oflayıp "İzin ver işte yumuşatmama. Ortalarda terör estirmenin kime ne faydası var?" diye sorduğumda omuz silkti. "Kusura bakma da, benim arkamdan onca iş çeviren iki kişiye sevgi saçamayacağım."

"Kız nasıl ağlıyordu, görmedin mi?" dediğimde gözlerini kaçırdı ve ellerini ceplerinden çıkartıp kravatına götürdü. O kravatını bollaştırıp gömleğinin üst düğmelerinden birkaç tane açarken her ne olursa olsun kardeşinin ağlamış olmasının onu nasıl üzdüğünü izledim. Kuyruğunu dik tutuyordu ama bir yanının kıyamadığını görebiliyordum.

"Sevgi saçma ama en azından sivri de konuşma lütfen. Kıza kalkıp 'müsaade etmiyorum, rıza vermiyorum, benim onayım olmadan yaşayın aşkınızı' deme."

"Tam olarak böyle söyleyeceğim."

"Ya! Kızın kalbine mi indireceksin?"

Yeniden omuz silktiğinde çocuğa benziyordu artık. İnada binmişti. Kızgınlığı da kırgınlığı da olduğunu görebiliyordum ama bunun çözüm yolu da karşı tarafı daha da zora sokmak değildi ki... Durular zaten onun gönlünü almak için her şeyi yaparlardı ama bu şekilde her şeyi yokuşa sürmemeliydi.

"Bak gör, gidip yaşayacaklar aşklarını. Yaşıyorlar da şu an zaten, kimi kandırmaya çalışıyorlar?" dedikten sonra sinirle güldü. "En azından daha fazla kandırmaya çalışıyorlar, demeliyim çünkü aslında baya bir kandırabildiler. Korkularından dile getirmemişler, yoksa rızamı bekledikleri yok."

"Yanılıyorsun. Aralarının bozulmasına sebep olacaksın. Uzaklaştırma işte iki aşığı. Tamam, süründür ikisini de ama birbirleriyle cezalandırma. Âşıklar işte, görmüyor musun?"

"Bu benim sorunum değil." dediğinde ters ters baktım. "İnada bindiriyorsun. Hoş değil."

"Yapacak bir şey yok. Diledikleri gibi yaşayabilirler aşklarını, gidip Fırat'ı 'uzak dur' diye tehdit edecek değilim. İkisinin de özgür iradeleri var. Benim de var ve irademi içlerini rahatlatmayarak kullanıyorum. Oldu, senelerce kandır, yakalanınca iki ağla, özür dile, mutluluklar dileyeyim. Yok öyle."

"Birbirlerinden uzaklaşacaklar senin yüzünden." dediğimde tekrar ve yavaşça "Bu benim sorunum değil." dedi. Sinirle "İzin vermeyeceksin yani ağız tadıyla aşklarını yaşamalarına, öyle mi? Onları seninle olan ilişkileriyle değil de birbirleriyle olan ilişkilerinde cezalandıracaksın. Bunu mu söylüyorsun?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde sallayıp rahat bir şekilde "Evet." dedi.

"Acımasızlık bu."

"Ölmezler, merak etme. Hadi gidelim."

Cevabımı beklemeden kapıdan çıktığında ardından omuzlarına bakarken nefesimi sıkkınca üfledim. Birkaç adım attıktan sonra geniş omuzlarının üstünden hafifçe bana dönüp "Hadi." dediğinde ses tonu bile gıcık haline dönüştüğü için gözlerimi devirerek ardından çıktım. O evi kilitledikten sonra anahtarı cebine koyup arabaya döndüğünde ardından ilerlemeye başladım. Arabaya yaklaştıkça arka koltukta hala ağlayan Duru'yu gördüğümüzde nefesimi üfleyerek Poyraz'a döndüm. "Madem ölmezler, diyorsun, bu kadar küçümsüyorsun aşkı. Yapabiliyorsan, benden uzak dur o zaman."

Bir anda durup bana döndükten sonra tek kaşını kaldırıp hafifçe buruşturduğu yüzü eşliğinde "Ne saçmalıyorsun?" diye sorduğumda dudağımın kenarını ısırarak bakışlarımı Poyraz'la Duru arasında gezdirdim. Camı yeniden kapattığı için ne konuştuğumuzu duyamıyordu ama bu akşam onun için yeterince fedakârlık yaptığım yetmiyormuş gibi sınırları da zorluyordum. Gerçekten aile olmuşuz gibi hissediyordum. Ağlaması, sanki Deniz ağlıyormuş gibi hissettiriyordu. Poyraz'ın değerlisi olduğu için otomatikman benim için de önemli olması yetmiyormuş gibi ben de ona değer veriyordum ve üzülmesini istemiyordum.

"Onları anlamalısın, aynı şey! Biz ne kadar üzüleceksek, onlar da o kadar üzülecek. Sırf bir hata ettiler diye kalplerinin bu kadar kırılmasını istememelisin."

"Saçmalama Ada, hadi bin arabaya."

"Ciddiyim." dediğimde o yeniden bana bakmadan önce refleks olarak buruşturduğum yüzümü hızla gevşettim. Aslında ciddi değildim... Sadece, ne hissedeceklerini anlatmaya çalışıyordum. Ölmezler, deyip önemsemeden, yeterince düşünmeden hareket ediyordu. Kızgın ve kırgın olduğunu biliyordum ama yumuşadığı anlarda bile yeniden sinirlenmeye çalışıyordu. İnatla, yeterince acımasız olmaya çalışıyordu.

"Tamam." dediğinde gözlerim irileşirken kaşlarım kalktı. "Nasıl yani?"

Omuz silkti. "Senin için sorun yoksa, benim için de yok."

Yanağımı çiğnemeye başladığımı fark ettiğinde sırıtacak gibi oldu ama dudaklarına hâkim oldu ve rekabet eder gibi tek kaşını kaldırdı. "Sen bu kadar kolay rest çekebiliyorsan..." dedikten sonra hafifçe yaklaştı ve gözleri yüzümde gezinip dudaklarımda duraksadı. Onu yeniden eve sokmayı istememi sağlayan bir ses tonu ve yoğun bakış ile "... dayanabileceğini düşünüyorsan, sorun yok." dediğinde dudağımın kenarını ısırırken ne söyleyeceğimi bilemedim. Dudakları kıvrılır gibi olduktan sonra kapımı açtı. Yapamayacağımı düşünüyordu. Kendi söylediğimden kendi kendime pişman olmamı sağlayacaktı ve restimi de boşuna çıkartacaktı. Maşallah, gıcıklık ve intikam günündeydi! Duruları kurtarayım, derken kendim de belamı bulmuştum... Servis kalkmamış olsa Necmi'yle dönüp sırayla birbirimizi motive ederdik...

"Uzak durabilirsin yani benden? Yukarıda vazgeçemem, demiştin. Hatırlatırım."

"Vazgeçmiyorum, zaten." dedikten sonra çenesinin ucuyla açtığı koltuğu gösterdi. "Madem durduk yere kendi ilişkini ortaya attın, sadece meydan okumanı kabul ediyorum. Bakalım ben uzak dursam bile sen durabilecek misin?"

Teslim olup 'Olamam.' dedikten sonra ona sarılıp arabaya bindiğimizde de Duru'ya 'Kusura bakma valla yengem' demek ve onu savaşında tek bırakmak istiyordum ama en az Poyraz kadar inat bir karaktere sahiptim. İnatsa, inattı. Dayanırdım canım, ne olacak? Yani en azından... O koy verene kadar dayanmaya çalışırdım.

"Ama benden uzak duramazsan, onlara da müsaade edeceksin."

Kendine güvenmiyor olsa gerek "Yok öyle bir şey." dediğinde "E boşu boşuna mı uzak kalacağız?" diye sordum. Gülmemeye çalışırken başını onaylar şekilde salladı. "Sen de durduk yere rest çekmemeyi öğrenirsin."

Kollarımı göğsümde birleştirip ters bir şekilde "Hepimize ders verme derdindesin, herhalde?" diye sordum.

Ne söyleyecekse Duru duymasın istermiş gibi kapıyı geri kapattı. Bana doğru yaklaşıp "Sana ders vermek niyetinde değildim, hatta başka niyetler içerisindeydim ama..." dedikten sonra kalbimi tekleten muzip sırıtışında üzülmüş gibi dudağını bir kenara kıvırıp omuz silkti. "... sen kendin onların tarafına geçtin."

Bakışlarımı kaçırıp kendi kendime "Zaman geriye aksın." diye mırıldandığımda kahkaha attı. Ters bakışlarım ona dönünce ellerini iki yanında kaldırıp "Keşke uzak durmamı söylemeseydin, öperdim bak şimdi seni." deyip bir adım geri çekildiğinde dudağımı büzüp ağlamak ister gibi baktım. Keyfi iyice sinirimi bozarken oflayıp göğsümdeki kollarımı çözdüm.

"İyi, tamam! Göreceksin, dayanamayacaksın..."

"Dayanacağım." dedikten sonra kapıyı açtığında "Yanımda da yatmayacaksın, o zaman." dedim. Ben vitesi arttırmama rağmen sırıtarak başını onaylar şekilde salladı. "Tamam."

Sıkkın bir nefes alıp vazgeçmesi ve geri adım atması için başka seçenekler ararken "Hatta... Ben gelmiyorum sizinle." dedikten sonra yanından geçip ilerlemeye başladığımda kendi kendime yüzümü buruşturdum. Buna da geri vites atmazsa, bohçalar açılacak sandığım akşamda kefenler falan açılacaktı. Ayı falan var mıdır ki burada? O kadar da dağ başında değildik. Öyle miydik? Köpekler kesin olurdu ama...

"Saçmalama." dediğinde ellerimi yüzüme götürüp Allah'ıma dualar etmek istedim ama duraksamadan ilerlemeye devam ettim. "Bin şu arabaya, ayısı var, kurdu var."

O ardımdan gelirken, peşimden gelmesinin rahatlığıyla omuz silktim. "Senden daha büyük ayısıyla karşılaşmam merak etme. Resmen benden uzak durabileceğini söyledin!"

"Gel, en azından arabalı bir ayıyım ben."

"Yok, ben senle olmak mı ayılarla olmak mı, seçenekleri arasından ayıları seçiyorum. Git." dediğimde soluma düşen gölgelerimizi kontrol ederek ilerlemeye devam ediyordum. 'Tamam' deyip gölgesi eksilseydi, dönüp şarap şişesini bitirirdim artık...

"Tamam, gel arabayı sen sür."

"Ben sürsem seni almadan giderim."

"Tamam ben şansımı denedim ama insanların kararlarına da saygım var." dedikten sonra gölgesi uzaklaşmaya başladığında gözlerim irileşerek ardıma döndüm. Omzunun üstünden bana bakarak elini hafifçe kaldırıp "Ayı arkadaşlara benden selam." dediğinde yutkunduktan sonra sinirle "Söylerim, söylerim. Eminim ki geri dönsün, çok özledik, kimse önümüzde bayrak sallamıyor, derler!" diye ardından seslendim. Resmen 'tamam' demişti! Ama biraz daha... Biraz daha üstelese ikna olacaktım tam! Yine, restime rest çekiyordu ve arabaya binmeye mecbur kalacağımı düşünüyordu sanırım. Hah! Beni daha tanımıyordu. Hadi yine iyisiniz ayılar, akşam yemeği ayağınıza geldi...

"Yok hayatım, sağ ol. Ben yalıda yaşamayı tercih ediyorum. Sana taş devrinde başarılar. Umarım ateşi icat edebilirsin, çünkü hava soğudu."

Sinirle önüme dönüp ilerlemeye devam ederken dudaklarımı kemiriyordum. Bırakmazdı herhalde ya. Kendi kendime vazgeçmemi sağlamaya çalışıyordu işte! İnadı ne kadar sürebilirdi ki? Evi de kilitlemişti, anahtarı cebindeydi... Kilitlememiş olsa bile korkardım zaten tek başıma burada kalmaya. Yok ya, bırakmazdı... Sadece o inadını kırana kadar, ben sürdürebilsem, yeterdi.

Araba ve tekerlek sesleri yaklaşırken adımlarımı hızlandırdım. Yanımda yavaşlayan arabaya göz ucuyla bakıp omuz silkerek önüme döndüm.

"Binmeyeceğim."

"Anladım hayatım. Hadi odamızda bekliyorum, bir gün dönmeye karar verirsen." dediğinde şaşkın bakışlarım ona döndü. Araladığı camın ardından bana bakarken gözlerini kırpıştırıp şirince sırıttı. "Görüşürüz!" deyip el salladıktan sonra ilerlemeye başladığında Duru'nun "Abi ne yapıyorsun? Delirdiniz mi siz ya!" diyen sesini duydum ama sesi git gide azalmıştı çünkü araba da git gide uzaklaşmıştı.

Aa. Gitmişti gerçekten...

Ağaçlı yolda sağa dönerek gözden kaybolduğunda hala hareketsiz bir şekilde duruyordum. Yutkunarak etrafıma baktığımda Poyrazların dağ evinin bahçe ışıkları dışında, yol ışıklandırması yetersiz olduğu için karanlık saniyeler içerisinde korkmamı sağlarken şaşkın ve isterik bir şekilde güldüm.

Birkaç saniye geçmeden bir araba sesi duyduğumda hızla sese doğru döndüm. Poyraz'ın geri geldiğini gördüğümde gülmemeye çalışarak onun tersi istikametinde ilerlemeye başladım. E gidemezdi tabii. Necmi'yi bile kurda kuşa bırakmadıysa, Durular bozmasa ilanı aşk edeceği kadını da bırakamazdı ama aklınca benimle oynuyor, restlerime rest çekiyordu...

"Bin hadi."

Sessiz kalıp omuz silktikten sonra adımlarımı hızlandırdığımda arabanın durduğunu duydum. Kapı açıldıktan sonra adım sesleri gelmeye başladığında henüz yüz ifademi göremediği için rahatça sırıttım. Ben naza çekeceğim, süründüreceğim sanırken saniyeler geçmeden Poyraz'ın poposuyla bakışmaya başladığımda gülmekle çığlık atmak arasında bir sesle "Bıraksana ya! Hani kararlara saygılıydın?" diye sordum.

"Yok, vermiyorum seçim hakkı falan." dediğinde omzuna attığı benimle birlikte arabaya yöneldi. Bir eli bacağımı tutarken söylenmeye devam etti. Ben de dirseklerimi omuzlarına yaslamış, omuz seyahatinin ve her nasıl oluyorsa benimkinden güzel olan popo manzarasının tadını çıkarıyordum. "Ayılara sorsam atlar arka koltuğa, 'Götür beni kahramanım' der, yalıda boğaz keyfi yapmak ister. Sen! İnatçı civciv 'orman da orman'. Yok sana orman." derken Duru arka koltukta başını onaylamaz bir şekilde sallarken sinirleri bozulmuş gibi gülerek bizi izliyordu. Abisini yumuşatmasını beklediği yengesinin daha da çıldırttığını görmek sinirini bozmuş olmalıydı.

"Dokunuyorsun şu an bana, farkında mısın? Kaybettin yani iddiayı. Uzak duramıyorsun."

Bacağımı tutmadığı eliyle bagajı açtığında keyfim silinip gözlerim irileşirken neredeyse çığlık atacağım bir ses tonuyla "Poyraz gerçekten psikopat civcive dönmeme üç saniye kaldı." dediğimde gülerek bagajı geri kapattı. Hala sinirimi bozmaya uğraşıyordu uyuz! Arka koltuktaki kardeşiyle uğraşmasına müsaade edecektim gerçekten, bana sarınca sinirlerim bozuluyordu.

Ön koltuğu açıp beni yavaşça koltuğa doğru indirirken kalçalarıma kayan ellerine koltuğa yerleştirirken kaşlarımı kaldırdığımda sırıtarak ellerini çekti. "Pardon. Oturtmak için."

Gerçekten oturtmak için ettiği temas bile kalbimin yeniden hızlanmasını sağlarken beni heyecanlandırabildiğini ve habire oraya kayan niyetimi anlayamasın diye gıcıklık maskemi suratıma çekerek emniyet kemerimi taktım.

"Böyle geri vites yaparsın işte. Neymiş, bırakır gidermiş, benden uzak durabilirmiş. Aynen kanka, aynen."

Söylediklerime alay eder gibi baksa da "Kanka?" diye sorduğunda şirince sırıtıp "Aşkım, falan deme dedin ya. Geriye bir 'kanka' kaldı." dedim.

Kaşlarını kaldırıp uyuz bir şekilde sırıttıktan sonra "Dul kalmak istemediğim için mecbur kaldım, dokundum, sayılmaz..." dedikten sonra hafifçe yüzünü bana doğru yaklaştırdı. Vurgulayarak "... kanka." diye ekledikten sonra gözlerimi devirmemden keyif alarak geri çekildi ve kapımı kapattı.

O arabanın önünden şoför koltuğuna dolaşırken sinir bozucu bakışlarına dil çıkardım. "Ada taktiklerin çok değişik ama işe yarıyor galiba."

Yani en azından yeniden keyiflenmişti Poyraz. Birbirimize ters gidip duruyorduk ama bu arada Duru'nun gazabı erteleniyordu. Poyraz arabaya bindiğinde Duru'ya cevap veremeden önüme döndüm.

Ara ara Poyraz'la birbirimize attığımız gıcık bakışlar eşliğinde yola çıktık. "Abi, Fırat'ın istifasını kabul etme lütfen. Bizden bağımsız o şirkette ne kadar emeği olduğunu biliyorsun."

"Merak etme abicim, etmeyeceğim." dediğinde Duru şaşırmış bir şekilde ellerini koltuk başlıklarımıza getirerek koltuğunda öne, aramıza kaykıldı. Neşeyle "Gerçekten mi?" diye sorduğunda 'hiç sevinme' der gibi kaş göz yaptım. O ne demek istediğimi anlamaya çalışırken Poyraz yeterli açıklamayı yaptı.

"Evet. Çünkü onu ben kovacağım."

"Ya abi ya! Bak Fırat'ın gerçekten bir suçu yok. O hep uzak durmaya çalışıyordu, ben..."

"Ne yapıyordun sen? 'Siktir et abimi, gel keyfimize bakalım' mı diyordun?"

"Hayır ama..."

"Milleti kurtaracağım diye kendini daha da batırma."

Ardıma baktığımda Duru'nun sıkkınlıkla arkasına yaslandığını gördüm. Uyarır gibi baktığımda oflayarak cama döndü. Belli ki Poyraz anlaşılmaya müsait bir ruh haline sahip değildi. Zaten her şey daha çok yeniydi, biraz zamana ihtiyacı vardı. Şimdi kim, ne derse desin, tersinden anlayıp üstüne karşısındakinden daha da tersleniyordu.

Yine de birkaç dakika sonra Duru dayanamayıp "Kötü bir şey yapmadık." dediğinde Poyraz sabır diler gibi nefes aldı. "Duru, sabrımı zorlama." diye sesini yükselttiğinde "Poyraz, sakin olur musun?" diye araya girdim.

"Bak, istediğin kadar süründür bizi ama lütfen müsaade et. Gerçekten senelerdir bekliyoruz birbirimizi."

"Akyel kadınları, sizden yol boyu susmanızı rica ediyorum. Zaten sinirlerim tepemde, beni daha da yormayın." dedikten sonra dikiz aynasından Duru'ya bakıp "Ha bu arada, müsaade falan etmiyorum. Beni çiğneyerek yaşayacaksınız o aşkınızı. Bugüne kadar yaptığınız gibi." dediğinde Duru yeniden itiraz edecek gibi öne doğru kaykıldı. Poyraz son ses müziği açtıktan sonra Duru'yu duymazdan geldi. Gerçekten duymuyor da olabilirdi çünkü müzik rahatsız edici derecede yüksekti.

Duru konuşmaktan vazgeçmeye ve üzgün bir şekilde yolu izlemeye başlayınca kulaklarımızı düşünüyor olsa gerek müziğin sesini biraz azalttı Poyraz. Bu da kardeşinin konuşma çabasının farkında olduğunu ama bilerek görmezden geldiğini gösteriyordu. Oflayarak ben de yolu izlemeye başladım. Muhtemelen Fırat'ı gerçekten kovacaktı ve ona da Duru'ya kurduğu cümleyi kuracaktı. Hal böyle olunca, bu lafın üstüne ikisi de kalkıp ilişkiye başlayamazdı ki. Bir aşkın ayrılmasına sebep oluyordu şu an...

Yalının önünde duran arabadan indiğimizde kapıyı sertçe kapattığı için ben de aynı sertlikle kapattım. Bakışları bana dönünce 'ne var?' diye sorarcasına kaş göz yaptım. O da karşı kaş göz yaptığında sesli bir şekilde "Ne var?" diye sorduğumda sabır diler gibi bir nefes alıp onun tarafından inen Duru'nun ilerlemeye başlamasını bekledi.

"Abi, eve girmeden konuşalım."

"Ben diyeceğimi dedim, hadi." dedikten sonra çenesinin ucuyla evi gösterdi. "Annemlere bir şey söylemeyeceksin, değil mi? Biliyorsun babaannem asla müsaade etmez."

"Eve gir Duru."

"Ya! Telefonumu da al istersen, ha? Hatta ev hapsi ver bana. Yirmi iki yaşındayım ya! Tamam, bir hata ettim, bana kızgınsın anlıyorum ama bunu yapamazsın ya!"

"Kırgınım Duru." diye bağırdığında Duru yutkundu. "Kızgınlıktan çok kırgınım. Ben seninle muhatap olmamaya çalışırken üstüme gelmeye devam edersen de benden göreceğin muamele..." dedikten sonra elleriyle kendisini gösterip "...bu!" diye sonlandırdı bağırarak yaptığı konuşmayı.

Çalışanların gözlerini üstümüzde hissettiğimizde önlerine dönmeleri için Poyraz'ın ters bir şekilde bakması yetmişti. Duru yeniden ağlamaya başlayacakmış gibi bir ses tonuyla "Özür dilerim." dediğinde Poyraz yeniden evi gösterdi.

"Babaannem..."

"Sana dair hiçbir şey yapmayacağım Duru."

Duru gözlerini kırpıştırdığında birkaç damla gözyaşı akmıştı. Poyraz gözlerini kaçırdıktan sonra derin bir nefes aldı. Duru yeniden "Özür dilerim." dedikten sonra eve yöneldi. Ben de eve yönelirken kapıdan girmeden yanına vardım. Destek olmak ister gibi kolunu sıvazladığımda burukça gülümsedi.

"Biraz zaman ver, o da şok oldu. Yakında yumuşayacaktır. Fırat'la da... Biraz bekleseniz, iyi olabilir."

"Mecbur zaten." dedikten sonra burnunu çekti. "Yine de teşekkür ederim, eminim ki normalde daha sinirli ve sivri olurdu. Sayende biraz yumuşuyor en azından."

"Ne demek." dedikten sonra ona sarıldım. Poyraz bize ters ters baktıktan sonra merdivenlere yöneldi. Bir süre sarıldıktan sonra geri çekildiğimizde "Merak etme, çözülecek her şey." dedim. İç çekerek "Umarım." dedi ve merdivenlere yöneldik.

Odaya vardığımda su sesini duyduğum için oflayarak giyinme odasına yöneldim. Odaya girdiğim gibi konuşabilmeyi ve ona bu kadar sert davranmak zorunda olmadığını anlatmaya çalışmayı düşünüyordum fakat o da bunu tahmin etmiş gibi banyoya kaçmıştı.

Sinir ve rahatsızlık hissiyle baş edemediğim için giyinme odasından banyoya yöneldim. Normalde beş, on dakika içerisinde duştan çıkardı. Giyinme odasında volta atarak neredeyse yirmi dakikadır dolaşıyordum ama hala çıkmamıştı. Çıkınca başına üşüşeceğimi bildiğinden duşu uzatıyordu. Kapıyı tıklattığımda su sesi azaldı.

"Poyraz?"

O da sorgular gibi "Duş alıyorum?" dedi çünkü bu gayet ortadaydı ama yine de o çıkana kadar söyleyeceklerimi de sinirimi de unutmak istemiyordum.

"Gerçekten böyle davranmak zorunda değilsin. Bir damla gözyaşı için dünyaları yakarsın, sen kendin ağlatıyorsun kızı."

Su sesi yeniden yükseldiğinde oflayıp tekrar kapıyı tıklattım.

"Cevap verir misin?"

Bir şey demediği için tekrar kapıyı tıklattım. Duru'nun üzgünlüğünü görmezden, benim söylediklerimi de duymazdan geliyordu. Onun da üzgün olmasını anlayabiliyordum ama öfkesiyle örtmemeliydi. Sakin de anlayışlı da konuşmaya çalışmıştım ama gıcıklığı üstündeydi, söylediklerimi duymak istememişti hiç.

Derin bir nefes alıp kapıyı açtığımda su sesi kesilirken güldü. Şaşkın bir gülüşle "Ne yapıyorsun manyak civciv?" diye sorduğunda aralık kapıda ona bakmadan başımı uzattım. Gözlerimi sımsıkı yumup "Beni dinlemelisin. Kız böyle üzgün uyumasın. Gel, arka bahçede konuşun sakin sakin." dediğimde "Şu an özel alanımı ihlal ediyorsun." diye dalga geçti. "Hayır, yani bakmaya da cesaretin yok."

İnadıma mı oynuyordu bilmiyordum ama istediğini verip –daha doğrusu gözlerimin istediği verip- gözlerimi aralamama bir saniye kala daha sıkı yumdum. "Bakmam tabi! Ama sen beni dinlemek zorundasın. Kırıldığın kadar kırmaya çalışıyor gibisin."

"Ada, karşımda dünyanın en masum, en tatlı iki insanı varmış gibi konuşma. Yaptıklarının sonuçlarına katlansınlar."

"Fırat'ın işinden olması, ikisinin de aşkından olması, sence de ağır sonuçlar değil mi?"

"Bunca zaman beni kandırabilenler, eminim ki bunun da üstesinden gelirler."

"Ya! İndir şu gardını! Gel, duyguların hakkında konuşalım..."

Suyu yeniden açtığında ellerim gözlerimde banyoya girerken "Ya kapatır mısın şu suyu?" diye sordum. "Yıkanıyorum."

"Yıkandın, paklandın, yarım saat oldu. Dünyada su miktarı artık ne kadar azaldı sen farkında mısın? Bu kadar banyo yapılmaz."

"Yok penguenler tükenmesin, yok sular bitmesin. Dünyayı bahanelerine oyuncak etmeyi bırakır mısın?"

"Ne bahanesi ya? Çık artık. Hem... Hem ben de duş alacağım."

Duşa kabinin kapısını açtığını duyduğumda ellerimin altında dudağımı ısırdım. Durular gelmese belki de görebileceğim çıplak vücudu şu an göz kapaklarımın ve ellerimin ardındaydı. Hem de, kaslarından akan sular eşliğinde...

Gözlerimi sıkıca yumup derin bir nefes aldım. Kendine gel Ada. Duru'nun aşkını koruma operasyonu, içerisindesin!

Kulağıma gelen sesleri anlamaya çalışırken yüzümdeki ellerimden birinin bileğinden tutularak çekildiğimde çığlığım ağzıma kapanan bir el ile susturuldu. Sırtım ıslak fayansa değdiğinde gözlerimi korkarak araladım. Hemen dibimde, eli dudaklarımızın arasında çığlığımı sustururken gözleri sırıttığını gösterir şekilde kısılmış, muzip bakan Poyraz'la göz göze geldim. Sol tarafımda akan su bizi ıslatırken bakışlarım çıplak ve ıslak omuzlarına doğru indi. Vücutlarımız neredeyse birbirine yapıştığı için daha aşağısını göremiyordum. Evet... İstemsiz bakmıştım... Allah da neyse ki göstermemişti...

Aşağıya doğru baktığımı gördüğü için gülerek elini dudaklarımdan çekti. Elleri belime yerleşirken alnını alnıma yasladı. Su yüzünden ıslanmış kirpiklerimi kırpıştırdım. Titreyerek "Ne yapıyorsun?" diye sorduğumda kısıktı sesim. Derin bakan gözleri gibi sesi de derindi. "Ne yapıyorum?"

"Banyodayız?"

Hafifçe güldü. Islanan yüzünde, dilini dudaklarındaki su tanelerinde gezdirdikten sonra "Sen geldin." dediğinde yutkunup "Duşa kabindeyiz?" diye düzelttim.

"Duş alacağım, dedin. Gel, al. Çok düşünüyorsun ya dünya suyunu. Boşuna iki kere akmasın."

"Poyraz..." dedikten sonra gözlerim dudaklarına indi. Suyun sesine rağmen bile kalbimi duyabildiğini düşünüyordum. Hemen göğsümde, bangır bangır çalıyordu müziğini. Heyecanlı nefeslerimiz dudaklarımız arasında dans ederek birbirine çarpıyordu. Şu an... Çıplak mıydı?

"Dünyanın suyu bence benim duş almamla bitmez."

Ses tonuma mı, yüz ifademe mi, söylediğime mi bilmem güldü. Onun da gözleri dudaklarıma doğru inip duruyordu ve benim gibi heyecanla inip kalkıyordu göğsü. Belimdeki elleri kollarıma temas ederek boynuma doğru yükseldi. Boynumun ardında, elbisenin üst kısmını tutan kuşağı yavaşça çözmeye başladığında gözleri, tepkimi ölçüyordu. Göğüslerine yaslı ellerimde tırnaklarım tenine battı.

İstemsiz "Bayılmamı mı istiyorsun?" diye sorduğumda neredeyse fısıldayacak kadar kısılmıştı sesim. Muzip bir şekilde bakarken kolayca çözüme kavuşturduğu için olsa gerek "Ne güzel tasarlamışsın bunu." diye fısıldadıktan sonra çözülen bağları yavaşça omuzlarıma getirdiğinde göğsümdeki kumaş bollaşmıştı. Elindekileri tutmayı sadece bıraksa bile belime kadar inen saten kumaş, göğüslerimi ortaya çıkaracaktı.

"Benden uzak duracaktın..."

Yüzümde gezinen gözleri omuzlarıma doğru indiğinde sırıtışında dudağını hafifçe ısırdı ve "Duramam." diye fısıldayarak itiraf etti. Vücudum gibi titreyen dudaklarım kıvrıldığında kumaş bağlarını tutan elleri biraz daha aşağıya doğru indi. Telaşla gözlerim üstüme doğru indi. Görüş alanıma Poyraz'ın ellerinden bıraktığı iki kumaş parçası da eklendiğinde nabzım mümkünmüş gibi daha da yükselmişti ama üst vücutlarımız birbirine yapışık olduğu için göğüslerim tamamıyla açılmamıştı. Yine de kayda değer bir dekolteyle Poyraz'ın gözlerinin önündeydi. Vücudunu hafifçe geri çekse, kumaş kayarak inecekti.

Heyecanlı bakışlarım Poyraz'a doğru çıktığında onun da oluşan manzaradan bana döndü bakışları. Gözleri kararmış gibi bakıyordu. Bana bakarken gözlerini bürüyen birçok his oluyordu, sırayla hepsini tanımış, sık sık da yaşıyordum fakat bu bakışı... Bu bakışı yatağımızda yıldızları yeryüzüne indiriyormuşuz gibi hissettiriyordu.

Artık kumaşı tutmadığı için boşta kalan ellerinden biri önce bacaklarıma değdi. Tenime sürterek hareketlendirdiği eli elbisemin uçlarını da beraberinde sürükleyerek kalçama geldiğinde vücudumuz gibi suyla ıslanan yüzlerimizde ikimiz de gözlerimi kırpıştırdık.

Diğer eli ise yeniden boynuma gidip de parmakları enseme kaydıktan sonra yüzümü hafifçe kendine çektiğinde aralanan dudaklarımız hızla birbirini buldu. Başım yeniden fayansa yaslanırken asla kibar denilemeyecek bir şekilde öpüşmeye başladığımızda ona temas etmek isteyen ellerim omuzlarından göğsüne doğru inmeye başladı. Öpmeye devam etse de bana alan açmak ister gibi üst vücudunu hafifçe geri çektiğinde hesap edemediğim bir şey vardı.

Üst gövdemi örten saten kumaş belimden aşağıya doğru kaydığında öpüşüyle kapanan gözlerimi sımsıkı yumdum. Biraz öne doğru gelse tenlerimiz... derken vücutlarımız birbirine yapıştı. Çıplak göğüslerimiz birbiriyle temas ettiğinde vücutlarımız titrer gibi oldu. Dudaklarımız arasında kısık bir inilti, kısa süreliğine öpüşümüze ara vermişti. Benim tırnaklarım yeniden omuzlarına batarken dudağımı hafifçe ısırdıktan sonra beni nefes almak için buna ihtiyacı varmış gibi bir şehvetle öpmeye devam etti.

Kalçamda olan eli, bacağımı kendi bacağına doğru kaldırdıktan sonra duvarla arasında kaldığım vücudumda kendisini bana bastırdığında öpüşlerine yeniden mola vermek zorunda kalmıştım. Dudaklarımdan çıkan kısık ses hoşuna gitmiş gibi hafifçe güldükten sonra daha sert bir şekilde öpmeye başladığında elleri kalçam ile bacağım arasında gidip geliyordu.

Öpüşleri önce çeneme, sonra boynuma yöneldiğinde bakışlarım banyo tavanına dönerken titrek bir nefes aldım. Bu şekilde bitmediğine üzüldüğüm akşamda konu yine bir şekilde buralara gelmişti... Tabi adamın doğal olarak çıplak bir şekilde duş aldığı banyoya dalmam da konuların buraya gelmesine yardımcı olmuş olmalıydı... Ne kadar ileriye gideceğimizi bilmiyordum ama onu durdurmak istemiyor gibiydim. Bir yanım daha özel bir şekilde gerçekleşmesini istiyordu ama bir yanım da onun için yanıp tutuşuyordu.

O ıslak öpücükleriyle boynumu işgal ederken kalçamdaki eli tenime temas ederek yukarıya doğru yol aldığında gözlerimi kapattım. Kalbim aynı anda tüm temaslarına yetişemiyordu ama yine de hepsi, es geçmeden beni yakmayı başarabiliyordu. Uzun parmakları göğsümün yanından tenime değerken başparmağı ise göğsümün altındaydı. Boynumda tenimi dudaklarının arasına almasıyla eş zamanlı olarak elleri göğsümle temas ettiğinde dudağımı kanatmak üzereydim.

Kibar temasında başparmağını göğüs ucumda hissettiğimde istemsiz bir şekilde ona doğru hareketlenen alt bedenimi yeniden banyo duvarıyla arasında bırakıp dudaklarımdan yeni bir inilti çıkmasını sağlayacak şekilde kendisini bana bastırırken boynumdaki dudakları kulağıma yöneldi. Kulağıma doğru "Seni istiyorum." diye fısıldadığında ona ne istese verebileceğim bir ses tonuna sahipti. İstediği ise, bendim. Gözlerim aralanmakla kalmadı irice açıldı. Kulağımın arkasını yavaşça öptükten sonra "Çok istiyorum." diye ekledi.

Kendimden çıktığına inanamadığım bir ses tonuyla "Ben..." derken düşünebildiğim yoktu. Benden önce vücudum düşünüyor, kalbim beynimi susturuyordu. Temaslarımız duraksamıştı ama duraksadığı yerleri zaten yeterince tehlikeliydi. Onun bir eli boynumu tutuyorken diğer eli ise göğsümde, alt vücutlarımız ise birbiri ile sımsıkı temas içerisindeydi.

"Ama..." dedikten sonra çenemi beni süründürecek kadar yavaş bir şekilde öpe öpe dudaklarıma ulaştı. Dudaklarıma, biraz öncekilerinin yanında oldukça masum kalan bir öpücük kondurduktan sonra fısıldamaya devam etti. "Böyle olmamalı."

Yutkunmaya çalışırken ipleri iyice kaybetmeden önceki düşünceme tutunmaya çalıştım. Ben de böyle düşünmüştüm. Onu çok istiyordum ama daha özel bir şekilde ve daha özel bir anda olması gerektiğini düşünmüştüm. Bu akşam mahvolmasaydı yeterince özel bir ana sahip olacaktık ama işte... Sırf içimiz birbirine akıp duruyor ve aklımız birbirimizde kaldı diye, böyle bir anıyı geçiştiremezdik.

Yüzünü hafifçe geri çektiğinde kuruyan dudağımı yalayıp başımı yavaşça onaylar şekilde salladım ve gözlerimi kırpıştırdım. "Bir de benim..."

Göğsümdeki eli yeniden belime, daha güvenli bir alana inerken boynumdaki eli de yanağıma doğru yükseldi. Başparmağı tenimi okşarken kaşları kalktı. Ateş gibi bakan gözlerinde, bu halinde bile sevgiyi bu denli görebilmek garipti. Söylerken bile nabzım artarken ne diyeceğimi bilemeyip "İlk..." dediğim gibi gözlerinden yıldızlar geçti. Biliyor olmalıydı. Şu anımızdan daha masum kalan temaslarımızda bile ne hale geldiğimi görmüştü. Tabii, daha önce yaşamış olsaydım bile Poyraz'la her yakınlaşmam, diğerlerinden çok daha farklı atmasını sağlardı kalbimin ama... Yine de her temasla yeni yeni tanışıyor olduğumu anlamış olmalıydı.

O da tahmin ediyor ama ilk defa emin oluyormuş gibi baktı. Beni yeniden öptüğünde gözlerimiz kapanırken derin bir nefes aldık aynı zamanda. Alnını alnıma yaslayarak geri çekildikten sonra "Senin ve bizim için mükemmel bir an olduğuna emin olduğum bir zaman yaratana kadar..." dedikten yeniden öptü. "... sabırla bekleyeceğim."

Başımı onaylar şekilde sallandığımda temas ettiği göğüslerim de istemsiz hareketlendiği için gözlerini kapattı. Hafifçe buruşturduğu yüzü gülerek dağılırken "Daha doğrusu, sabırsızlıkla bekleyeceğim." diye düzeltti. Alt dudağımı ısırırken başımı onaylar şekilde sallamamaya çalıştım ama gülüşüm, pek de yardımcı olmamıştı.

O da alt dudağını ısırırken külleri uçuşan gözlerini araladı. "O zaman ben... Çıkıyorum?"

"Tamam..." dedikten sonra hızla gözlerimi kapattım. Hafifçe güldü. Geri çekildiğinde çıplak olan vücudu da meydana çıkacaktı. O geri çekilmeden hızla kollarından tutup kendime çekerek gözlerimi araladım. O yeniden öpüşme havasına girecek gibi yaklaştığında gülerek durdurdum. İrademizin de bir sınırı vardı, yeniden teslim olursak, mükemmel bir an falan demeden olacaktı ne olacaksa...

"Ama senin de gözlerin kapalı olsun."

Gözleri, yeniden göğüslerimiz birbirine yaslandığı için tamamıyla göremediği göğüslerime inip hızla geri gözlerime döndü.

Elleri hareketlendiğinde gözlerine bakmaya devam ederken kaşlarım hafifçe hareketlendi. Tepkilerimi keyifle izlerken belimden aşağı sarkan kumaşları bulan ellerini göğüslerimiz arasında yükselttikçe geriye çekildi. Gözlerini gözlerimden ayırmıyorken, bir aşağıya baksa her şeyi görebileceği kadar geri çekildiğinde ikimiz de göz ucuyla birbirimizi görebiliyorduk ama gözlerimize bakıyorduk. Tabii, göz ucuyla pek bir şey anlaşılamıyordu...

Kumaşın ardından elleri vücuduma temas ede ede omuzlarıma çıkarırken göğüslerimin üstündeyken oyalandığı için değişen yüz ifadem, sırıtmasını sağlamıştı. Benim de dudaklarım heyecanla kıvrılırken gözlerimi kaçırmamaya çalıştım çünkü kaçırdığım yerde çok daha fazlası olabilirdi...

Boynuma gelen elleri kumaşları bağladığında "Oldu mu?" diye sorduğunda ses tonunu ve bakışlarını düşünmemeye çalıştım. Başımı onaylar bir şekilde salladım. Devam etmeye karar versek çok daha fazlasını görecekti ama madem, erteliyorduk, beklemeyi daha da zorlaştırmasak iyi olabilirdi. Zaten bana kalırsa Poyraz hemen yarına bir organizasyon düzenlerdi. Bakışlarında daha fazla bekleyemeyeceğini görebiliyordum.

"Oldu..." dediğimde bir adım daha geriye gitmesiyle gözlerimi hızlıca kapattım. O duşa kabinden çıktığında gözlerimi aralama isteğimi bastırmaya çalıştım. O havluya sarılmış olsa gerek, sımsıkı gözlerini kapatmış olan bana hafifçe gülüp "Tamam." dediğinde gözlerimi temkinle araladım. Belindeki havluya baktıktan sonra yutkunarak gözlerimi hemen karşıdaki aynaya kaçırdım. Kendimi gördüğümde, Poyraz'ın yanımda olduğunu bilmesem, elim dudaklarıma gidecekti. Kızarık yanaklarım, mest şekilde teslim olmak isteyen ve farklı bakan gözlerim, hala hızla inip kalkan göğsüm... Farklı bir kadın vardı karşımda. Aşkın her duygusunu tek tek tadan ve şimdi de şehvetle bakan bir kadın...

Gözlerim beni bu hale çeviren Poyraz'a döndü. Her zaman onun bakışları, temasları, yüz ifadeleri benim daha da yükselmemi sağlamıştı. Onun için de öyle olmalıydı. Yüzümü incelerken banyodan çıkmakta oyalanmasının sebebi de bu olmalıydı.

Hızla "Görüşürüz o zaman." dedikten sonra çok saçma olduğu için güldüm. "Yani, odada."

Poyraz da gülüp "Bekliyorum o zaman..." dedikten sonra ardını gösterdi. "Yani, odada."

İkimiz de salak salak sırıtırken bana bakmaya devam ederek kapıya yöneldi. Kapıdan çıkmadan evvel "Şey bu arada... Bana kıyafet getirebilir misin?" diye sorduktan sonra hemen vazgeçtim. "Neyse, tamam. Ben bornozla çıkarım."

Gülerek "Olur." dediğinde fırsatçılığına gözlerimi devirsem de ben de güldüm. "Ama getirebilirim de... Nasıl istersen."

"Yok, sağ ol." dediğimde ne için çekindiğimi anlayıp sırıttı. Kıyafetlerimi getirmesiyle bitmiyordu, iç çamaşırı da getirmesi gerekecekti ve hem utanırdım, adamla az daha birlikte olmak üzere değilmişim gibi, hem de adamı daha da zorda bırakmanın âlemi yoktu. Sabrın da bir sınırı vardı.

"Gidiyorum o zaman." dedikten sonra bir adım mesafede bin kere vedalaştığımız için gülerek ben de el salladım. O kapıdan çıktıktan sonra nefesimi üfleyerek sırtımı banyo fayansına yasladım ve elimi kalbime götürdüm. Kalbim... Bugün de benden vazgeçmediğin için teşekkür ederim... Seni bir daha zorlamayacağım, diyemeyeceğim... Hatta muhtemelen yirmi dört saat içerisinde oldukça zorlayacağım ama... Yine de teşekkür ederim.

**

Gözlerimi kırpıştırarak aralarken gözlerimin önündeki görüntü, rüya görmeye devam ediyormuşum gibi hissettirmişti. Daha iyi görebilmek için başımı omuzlarına sürterek yüzüne doğru kaldırdım ve kolları arasında uyanan karısını gülümseyerek izleyen Poyraz'a baktım.

"Günaydın güzelim."

Yüzüm neşeyle aydınlanırken elim yanağına doğru yol aldı. "Günaydın." dedikten sonra dudaklarına uzanıp onu öptükten sonra yerime, göğsüne döndüm ve ona koala gibi sarılıp gözlerimi yeniden kapattım. Sevgi saldırıma güldükten sonra o da başımın üstünü öptü.

"Bugün ne kadar da güzel bir gün, öyle değil mi? Hadi bugünü sakin, affedici ve iyimser geçirelim!"

"Duruları affetmeyeceğim."

Oflasam da niyetimi hemen anladığı için oflayışım gülüşümle dağılmıştı. O da ters bir şekilde değil, hala çabalıyor olmama gülerek söylemişti. Zaten dizimden kırıp karnına yasladığım ve vücudunu işgal ettiğim bacağımı diğer yanına doğru uzatırken sol elimle yataktan, sağ elimle ise göğsünden destek alarak üstüne çıktım.

Muzip bir sırıtış eşliğinde "Gerçekten güzel bir gün oluyor." diyerek ellerini ensesine götürüp kollarını yatağa yasladığında gerilen kol kaslarına kayan gözlerimle gelen neşenin etkisi de olsa gerek, güldüm ve kalçamı daha güvenli bir alana, karnına doğru kaydırdım. Üzülmüş gibi dudağını büzdü. "İyiydik öyle."

"Yok..." dedikten sonra saçlarımı omuzlarımdan geriye atıp "Sabah sabah kalbim mesaiye başlamasın." dedikten sonra çok geç kaldığımı heyecanla gülmemden anladım.

İma saçan gözleri vücudumda gezindikten sonra "Evet, dinlensin biraz." dedi. Dudağımın kenarını ısırırken merakla "Ne zamana kadar?" diye sorduğum gibi kendi kendime kaşlarım çatıldı ve sesimi düzeltip elimi 'boş ver' der gibi salladım. "Sormadım say."

Gülerken "Ama sordun." diyerek ellerini ensesinden çektiğinde üst vücudumla ona doğru eğilip başımı da dudaklarına getirecek şekilde ona sarıldım ve o dudaklarından beni daha da heyecanlandıracak cümleler çıkmasına engel oldum. Şapşallık bendeydi! Adama resmen o şeyi yaşayacağımız sürprizi ne zaman yapacaksın, diye merakla sormuştum...

Sevgi saldırımın altında "Çok mu sabırsızsın?" diye sormasını duymazdan gelip konuşmak için kaçırdığı dudaklarına doğru götürdüm elimi ve diğeriyle ona sarılmaya devam ettim. Avucumu öptüğünde içim gıdıklandığı için elimi çektiğim gibi "Senin için acele edebilirim." dediğinde üst vücudumu doğrulturken onun omzunda uyumaya başladığımdan beri pek kullanmadığım yastığımı alıp "Sus bak, pişman olursun." diye tehdit ettim. Yastığı da, oyuncak ayım Vinidim'i de pek kullanmıyordum. Yatağın, kullanmadığımız ucunda kalıyordu, bazen yere düşüyordu. Pabucu, Poyraz yüzünden dama atılmıştı.

Yüzde yüz pamuk yastığa bakarken "Lütfen, yapma." diye dalga geçtiğinde gözlerimi devirip yastıkla yüzüne bir tane geçirdim. Sırıtışı genişleyip dişleri sergilenirken alnına düşen saçlarının karışması ve tatlılığa tatlılık katması dışında hiçbir işe yaramayınca istemsiz güldüm. "Çok tatlısın."

Kaşları kalkarken güldü ve eli kollarıma geldi. "Öyle miyim?"

Ben "Evet." diyemeden saniyeler içerisinde üst vücudu doğrulup da kucağındaki kalçam, karnından aşağılara doğru kaydığında yastık yatağa düşerken omuzlarını tuttum. "Ama sen kalbini hiç düşünmüyorsun ki..." diyerek burnunu burnuma sürttüğünde iç çektim. Gerçekten hiç düşünmüyordum...

"Şey..."diyerek kucağından kalkarken beceriksiz çabalarımı sırıtarak izliyordu. Bir elini ardında yatağa yaslamış, diğer eli ise belimdeydi ama benim kalkma çabalarım ile konumu değişiyordu. Kalkmaya çalışırken kucağında ilgi çekici bir hareketlenme oluşturduğumu özellikle de değişen bakışlarıyla fark ettiğim gibi yataktan destek alarak kendimi soluna doğru attıktan sonra yüzüme düşen saçlarım eşliğinde bir savaştan çıkmışım gibi hızla yatağın üstünde emekleyip diğer ucundan kalktım.

"İş bekler. İşe gidelim."

Derin bir nefes aldıktan sonra başını onaylar şekilde sallayıp "Gidelim işe, evet." dedi. Kendine gelmeye çalışıyormuş gibi yüzünü sıvazladıktan sonra solunda kalan komodine uzanmak için yatakta hafifçe geriye doğru yatar pozisyon almak üzere dirseğini yatağa yasladı. Telefonu alarak yeniden üst vücudunu doğrulttuğunda bu süre zarfında kaslarının aldığı şekilleri izlediğimi fark ettiğim için derin bir nefes alarak gözlerimi yüzüne kaldırdım.

Telefona bakarken kaşları çatıldığında bir dizimi yatağa yaslayıp ellerimi de yatağa götürürken merakla "Ne oldu?" diye sordum. Okuduğu mesaja inanamamış gibi gözlerini kırpıştırıp tekrar baktı. Merakım artarken "Poyraz?" diye seslendim. Yutkunmaya çalıştı fakat başaramadan telefonunun ekranını kapattı. İleride bir noktaya baktığı saniyeler içerisinde aklından geçen düşünceleri merak ediyordum. Biraz önce çatık olan kaşları gevşemiş, şimdi daha çok şaşırmış gibiydi. Ne hissettiğini anlamakta zorlanıyordum. Cevap da vermiyordu.

"Bir sorun mu var?"

Yatakta ona doğru emekleyip yanına gelince kalçamı yatağa yaslarken elim koluna gitti. Temasımla nerede olduğunu ve varlığımı hatırlamış gibi oldu ve gözleri bana döndü. "Ne oldu?"

Yeniden yutkunmaya çalıştığında bu sefer başarmıştı. Yüz ifadelerini kontrol altına aldığında benim kaşlarım çatıldı. "Yok bir şey canım." dedikten sonra bir eli yanağıma geldi ve dudakları alnıma yöneldi. O alnımı öptükten sonra başparmağı yanağımı sevdi ve peşine yataktan kalktı. Düşünceli bakışları ve yüz ifadesi sürerken bana bakmadan telefonunu da yanına alarak banyoya yöneldi. Normalde, telefonunu yatakta ya da komodinde bırakıyordu.

Ardından "Emin misin?" diye seslendiğimde bana bakmadan "Evet." deyip banyoya girdi. Ne olduğunu anlayamasam da 'yok bir şey' demesine de inanamamıştım. Artık birbirimizi tanıyorduk, bir sorun olduğunda fark edebiliyorduk. Anlayamadığım, neden bana söylemek istemediğiydi... Gizliyor olamazdı herhalde ama söylemek istememişti. Hatta telefonunu da yanında götürmüştü. Telefonda gördüğü bildirim her ne ise ona dönüş yapmak için mi yanında götürmüştü yoksa ben bakmayayım diye mi? Hiç telefonunu karıştırmamıştım, buna ihtiyaç da duymamıştım, onun da karıştıracağımı düşünmüyor olması gerekiyordu ama... Yanında götürmüştü.

**

"En azından 'Bu konuyu sonra konuşalım, sen izne çık' de."

Kapının orada ayakta dikilirken elimde şirket telefonu Poyraz'la konuşuyordum. Ara ara da bakışlarım odalarımız arasındaki camdan ona dönüyordu. Fırat gelmişti, Poyraz'ın odasına yönelecekken koridorda birileri oyaladığı için fırsattan istifade hemen Poyraz'ı aramıştım. "Ada, senden istediğim iş listesini tamamladın mı?"

"Hayır." dediğimde "O zaman Fırat'tan sonra sen de kovulmak istemiyorsan, işine dön hayatım." dedi. Kaşlarım kalkarken ardıma, cama doğru baktım. "Beni kovar mısın ki?"

O da telefon kulağında bana doğru bakarken sırıtmaya çalıştı ama sahte bir sırıtıştı. Sadece kibar olmaya ya da normal olmaya çalışıyordu. "Üç saniye sonra işe geri alacak olsam da, evet."

Cevap vermeden yüz ifadesini çözmek isteyerek ona bakmaya devam ettiğimde çabamı fark ederek bakışlarını kaçırdı ve işine döndü. "Kapatıyorum."

"Peki." dedikten sonra telefonu kulağımdan indirirken Fırat'ın hareketlendiğini fark ettim. Önümden geçmeden burukça gülümsedi. "Merhaba yenge."

Ben de gülümsemeye çalışıp "Merhaba, nasılsın?" dedim.

Hafifçe omuz silkip "İyi diyelim, iyi olsun." dediğinde boşta olan elimi koluna götürdüm. "Duru'ya da söyledim, her şey geçecek."

Sıkkın bir nefes alıp bakışlarını Poyraz'ın kapısına çevirdi. "Her şey geçene kadar kim, ne kadar zarar görecek, hep birlikte göreceğiz."

"Size çok değer veriyor." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Biliyorum ve bu beni daha da şerefsiz bir adama dönüştürüyor."

"Duru için böyle söyler miydin?" diye itiraz ettiğimde hızla "Hayır, tabii." dedi. "Duru'yu temize çekip kendini böyle çamura batırma. Siz birbirinizi severken, başka bir sevdiğinize bir hata yaptınız ve her şeyi düzelteceksiniz. Konu, bu kadar."

Gülümserken "Teşekkür ederim." diye mırıldandı. Hazır hissetmiyormuş gibi birkaç nefes aldıktan sonra sesini temizledi. "Kolay gelsin." dediğimde gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve Poyraz'ın odasına yöneldi. Ruhum çekilmiş bir şekilde odama dönerken gözlerim camın ardına, Poyraz'ın odasına bakıyordu. Durular dışında da bir sorun vardı ve ne olduğunu anlayamıyordum. Telefonda her ne gördüyse, o andan itibaren kahvaltıda da, yolda da ağzını neredeyse bıçak açmamıştı. Gözleri pek bana dönmüyordu. Normalde refleks gibi ellerime uzanan elleri bile hareketsiz kalmıştı hep. Arabaya giderken, indikten sonra tutmamıştı elimi. Bizimle alakalı bir sorun olamayacağını düşünüyordum. Aramızı bozacak bir şey olmamasının yanı sıra, telefonda göreceği ve aramızın bozulacağı ne olabilirdi ki?

Konu biz değilsek, bana bile mesafe koyacağı, uzak davranacağı, konu ne olabilirdi ki? İşe geldiğimizden beri de sessizdi. Normalde camın ardında milyon defa göz göze gelmiş olmamız gerekiyorken, o hep işiyle ilgilenmişti.

Alenen de izlediğim belli olmasın diye camın önünde dikilmeyi bırakıp sandalyeme döndüm. Telefonu yerine koyacağım sırada cızırtılar geldiğini fark ettim. Yavaşça kulağıma götürdüğümde Fırat'ın "Bu ne anlama geliyor?" diye sorduğunu duydum. Gözlerim camın ardına döndüğünde Poyraz'ın, Fırat'ın istifa mektubunu ona geri uzattığını gördüm. Dinlememem gerekiyordu belki ama... Bilirsem, merakla abisinin durumunu bana sorup duran Duru'ya anlatabileceğim bir şeyler olurdu.

İşte şimdi kovacaktı... Ve ne yapacağını bilmeyen Fırat direkt umutlanmış, istifasını kabul etmediğini sanmıştı.

"Bu durumu sonra konuşalım Fırat." dediğinde kaşlarım kalktı. Kovacağını söylemişti defalarca ama yapmamıştı. Sesi, kovsa belki daha samimi gelecek kadar soğuktu ama en azından kovmamıştı.

"Poyraz, kardeşim..." derken istifa mektubunu geri aldı Fırat. Poyraz işine dönerken Fırat'a bakmadan "Sonra, Fırat. Sen biraz izne çık." dedi.

Beni dinlemediğini sandığım anlarda, aslında dinlemişti. Benim cümlelerimle konuşuyordu. Siniriyle hareket etmemesi içimi rahatlattı. Yoksa sonrasında pişman olup üzüleceğine emindim.

"Peki. Hazır olduğunda konuşmak için bekliyor olacağım Poyraz."

Poyraz sessiz kalıp işiyle ilgilenmeye devam ettiğinde sohbetin burada sonlandığını anlayan Fırat mecbur bir şekilde kapıya döndü. Yine de Poyraz'ın kovmaması hatta istifayı da kabul etmemesi daha çok buruk hissetmesine sebep olmuştu sanki. Poyraz'ın bu hareketi, daha da suçlu hissetmesine sebep olmuştu. Belki de kovulmayı yeğlerdi. Şimdi yine de onu düşünen bir hareketin ardında eziliyordu. Benim kapımın önünden geçmeden önce başıyla selam verdi. Ben de ona selam verirken Kenan'la karşılaştılar.

"Hayırdır?" diye sorduktan sonra elindeki kâğıda baktı. "Ne bu hal?"

Ben olsam bin kere arkadaş grubunda konuşacağım konuyu henüz arkadaşlarına dökmemişti demek ki Poyraz. Gerçi... Benim de bir arkadaş grubum kalmamıştı. Arar Hakan'a anlatırdım işte...

"Biraz izne çıkıyorum."

Kenan sorgulayacak gibi olduğunda Fırat aceleci davrandı. "Görüşürüz Kenan."

Kenan, giden Fırat'ın ardından bir süre baktıktan sonra Poyraz'ın odasına dönmeden bana da baktı. Başıyla selam verdiğinde ben de gülümseyerek selam verdim. Normalde yanıma uğrardı ama bir şey demeden Poyraz'ın odasına yöneldi. Kenan ve Fırat kapımın önüne geldiğinde kulağımdan indirdiğim telefona baktım. Kenan bile garip davranıyordu. Poyraz'ı her ne bu hale getirdiyse, haberi olabilir miydi? Normalde güler yüzlü, konuşkan bir karakteri vardı ama ciddi ve sessiz kalmıştı. Onları dinlemeli miydim?

Ben dudaklarımı kemirerek etik muhasebesi yaparken Kenan odaya girmiş ve konuşmaya başlamışlardı. Kenan cama doğru geldiğinde işime döndüm. Birkaç saniyenin ardından artık bakmıyor olduğunu düşünüp cama döndüğümde Poyraz'ın tarafından storun kapanmış olduğunu gördüm. Kaşlarım çatılırken göğsümün sıkışma hissiyle yutkundum. Poyraz kapatmamıştı ama Kenan da kendi kendine kapatacak hali yoktu. Muhtemelen Poyraz istemişti.

Ne olduğunu anlayamasam da hemen konuyu üstüme çekmeye meyilliydim. Bir süredir her şey hayal bile edemeyeceğim kadar güzel gidiyordu ve ben buna alışık değildim. Şimdiye kadar sorun çıkmamasına şaşırmam, gerekiyormuş gibi bir karamsarlığa düşünce masamın üstündeki suyumdan birkaç büyük yudum aldım. Kalbim kulağımda atmaya başlamıştı. Koray yüzünden, hemen kendime yoruyor olabilir miydim? Belki de Poyraz'ın başka bir derdi vardı. Ama öyle olsa bana söylemez miydi? Benden hiçbir şey gizlemeyeceğini söylemişti. Aslında... Bilmem gereken hiçbir şey gizlemeyeceğini söylemişti.

Bu çelişkiyle ve Poyraz'ın sessizliğiyle kafayı yiyeceğimi düşündüğüm için telefonu kulağıma götürdüm ve elim kalbimde dinlemeye başladım. Ben ne yapacağımı bilemez halde oyalanırken bir hayli zaman geçmişti ama Kenan henüz odadan çıkmadığına göre konuşmaları da sonlanmamıştı.

"Peki... Görüşecek misin?" diye sordu Kenan. Bir süre sessiz kaldı Poyraz. Telefon Poyraz'ın masasının üstünde olduğu için Kenan'ın sesi az gelmişti fakat Poyraz'ın sıkkın bir şekilde nefesini üflediğini duyabiliyordum.

"Ne zırvalayacak ki? Önemli şeyler var, demiş. Aramızda önemli ne kalmış olabilir ki?"

Biri Poyraz'la görüşmek istemişti. Konu bu muydu? Önemli olan, kimin görüşmek istediğiydi. Poyraz'ın sesi gerçekten boğulmak üzereymiş gibi geliyordu. Aramızda önemli ne kalmış olabilir ki, demişti. Kimin Poyraz'la arasında bir şey geçmişti ki, Poyraz böyle söylüyordu?

"Bilmiyorum kardeşim ama... Görüşmezsen aklında kalacak."

"Herifin tekine giden bir kadın niye aklımda kalsın Kenan? Defolup gitti işte, gittiği yerde kalsın. Niye hayatıma geri girmeye çalışıyor? Tam yoluna sokuyorken..."

Dolan gözlerimi kapatırken kalbimdeki elimi alnıma götürdüm. Alnımı ovuştururken huzursuzlukla sıkıyordum telefonu. Beril'den mi bahsediyordu? Beril, onu geri istediğini söylemişti. Söylemesine de gerek yoktu, hareketleriyle, yaptıklarıyla buram buram gösteriyordu. Bir adama giden, başka kim vardı?

Gözlerim hızla aralanırken annesi olup olamayacağını sorguladım ama annesi olsa, bana söylemez miydi? Benden gizlemesinin bir sebebi olmazdı ki, ilanı aşk edecekken bile annesinden bahsetmişti bana. Annesi olsa bahsetmeyecek olması mı daha garip olurdu daha dün ilanı aşk edecekken bugün Beril'in aklına karıştırmış olabileceği mi? Kalbim korkuyla çarpıyordu ve zihnim sağlıklı düşünemiyordu. İçimde hızla tırmanan kaybetme korkusu ve umutsuzluklar, Koray'dan mirastı, biliyordum. Poyraz'ın bunları hissetmemi sağlayacak hiçbir hareketi olmamıştı, şu ana kadar. Şu an şüpheli davranıyordu. Konu annesiyse bile, bana söylememesinin aklıma yatan bir sebebi yoktu. Betül'ün söyledikleri aklıma gelirken dudağımı ısırmaya başladım. Sinirlenmiştim ama hiçbirine ihtimal vermemiştim. Gözlerimle Beril'le Koray'ın, Poyraz hakkında kavga ettiğini görmüştüm, plan olduğunu düşünmüştüm. Öyleydi, değil mi? Mutlu olabileceğime duyduğum güvensizlik kafamı karıştırıyordu sadece, öyle değil mi? Sandığım gibi olmamalıydı.

"Ne bileyim... Ne söyleyeceğini hiç mi merak etmiyorsun?"

"Benim ayarlarımla oynamasın Kenan. Ne söyleyecekse, onunla kalsın. Kafamın karışmasını istemiyorum."

Kafamın karışmasını istemiyorum...

Hızla ıslanan gözyaşlarımı silerken kendimi durdurmaya çalışıyordum. Aklıma düşüp duran kötü düşünceleri durdurmaya çalışıyordum ama hızla akın ediyorlardı. Annesiyle alakalı olmalıydı. Hazır olduğunda anlatması gereken bir konuydu. Evet, Kenan'a hemen anlatmıştı ama o onun arkadaşıydı. Belli ki, beni henüz o kadar hayatına dâhil etmemişti. Bu da kırıcıydı tabii ama hiçbir şey, bu konuşmaların Beril'in etrafında dönüyor olma ihtimali kadar kıramazdı kalbimi. Hemen karartmayacaktım umutlarımı da hislerimi de. Koray şerefsizi yüzünden algılarım bozulmuştu, biliyordum. O kadar inandırmıştı ki beni sevilemeyeceğime, mutlu olamayacağıma, sorunlar yaşayıp duracağıma, şimdi hemen korkuyordum fakat öyle olamazdı. Daha dün bana ilanı aşk etmek üzereydi. Gözlerinde gördüğüm ateşe rağmen özel bir an yaşamak için, benimle birlikte olmayan adamdı o. Beril'in aklını karıştıracağını düşünüyor olamazdı.

"Ada'ya söyleyecek misin?" dediğinde korkuyla cevabı beklemeye başladım.

"Hayır." dediğinde gözlerim yeniden kapandı ve elim yeniden kalbime gitti. Beril, ofisine geldiğinde hemen aramıştı beni. Beril'le alakalı olsa, hemen söylerdi. Beril'in onu geri istediğini duyduğunda kafası karışmış olamazdı herhalde... O günden sonra ilanı aşk etmek üzereydi sonuçta. Dünkü yakınlaşmamız da o günden sonraydı. Sıralama olarak, Beril o gün aklını karıştırmış olsaydı, peşi sıra dünü yaşamamamız gerekirdi...

Gözlerimi yeniden aralarken kendi kendime oflamak istiyordum. Nasıl da hemen değerlendirmelere başlamıştım. Kendi kendime iyi ve kötü deliller bulup savaşıyordum resmen zihnimde. Tamam, şüpheli bir durum vardı ama şüphelerim Beril'de yoğunlaşmamalıydı. Muhtemelen annesiydi. Annesi dışında bir ihtimal yoktu zaten. Başka bir erkeğe gidip de bu konuda yara almasını sağlamış olan kadın her kimse, Beril değilse bile, şu an yine sadakate dair bir problem oluşurdu. Sadece, annesi olmalıydı.

"Neden?"

"Bilmesine gerek yok." dedikten sonra sıkkın bir nefes alıp "Henüz." diye ekledi.

"Henüz? Konuşmaya karar verirsen mi söyleyeceksin?"

"Gerekirse, konuştuktan sonra." dediğinde sırtımı ardıma yaslayıp kendi kendimi rahatlatma çabama rağmen durmayan gözyaşlarımı yeniden sildim. Konuşmaya karar verdiğinde bile söylemeyeceğini, söylemişti. Gerekirse, konuştuktan sonra söyleyecekti. Bu ne anlama geliyordu? İçimde, mutsuz olacağıma yeminler eden karamsar ve umutsuz tarafım 'Beril aklını karıştırabilirse, söyleyecek' diyordu.

Daha fazlasını duydukça daha fazla aklım karıştığı için telefonu kapatıp masaya attıktan sonra ellerimi alnıma götürdüm ve gözyaşlarımı yeniden sildim. Kendi kendime "Saçmalama." diye mırıldandım. Duyduklarım her yöne çıkıyordu ama en iyilerini seçmeye çalışıyordum. Annesiyle alakalı olmalıydı. Annesi onun hassas noktasıydı, o yüzden söylemek istemiyor olmalıydı. Başka bir sebebi olmamalıydı...

**

"O zaman çıkıyorum ben? Hakan'la görüşeceğim."

Bakışlarını bana doğru kaldırıp sandalyesinden kalktı. Fazla mesaiye kalacağını, bitirmesi gereken işleri olduğunu, arabayı alıp gidebileceğimi söylemişti. Bana doğru yöneldikçe, vücudum eş zamanlı onu takip ederek döndü. Karşıma geldikten sonra gülümsediğinde, samimi olup olmadığını anlayamayacak kadar paranoyaya kapılmıştım.

"Görüşürüz hayatım, haberleşiriz." dedikten sonra uzattığı arabanın anahtarını aldım. Sırf konu olsun diye anahtara bakarken "Ben kendi arabama anahtarlık alacaktım bak, hep unutuyorum." dedikten sonra hafifçe gülüp anahtarı çantama attım.

"Tahmin edeyim, mavi çiçekli bir şey?"

"Muhtemelen." dediğimde o da güldü ve kollarını vücuduma sardı. Ben de ona sarılırken yanağımı göğsüme yasladım ve gözlerimin yeniden dolmasına engel olmaya çalıştım. Gözlerimi sıkıca kapattığımda sarılışımızda iç çektiğini duydum. Ne düşünüyordu? Şu an bana sarılırken aklından ne geçmişti de iç çekmişti?

Saçımı öptükten sonra sarılmaya devam ettiğinde "Bir şeyin yok, değil mi?" diye sordum ve gözlerimi araladım. Keşke şu an her ne ise anlatsaydı. Annesinin onu dağıtmasını istemezdim tabii ama eğer konu Beril'se de biz dağılacaktık... Eğer annesiyse ve onunla konuşmak istiyorsa bir yanım Poyraz için de sevinecekti. Belki... Belki bir yarayı kapatmak için açılan bir kapıydı bu. Ama bilmiyordum, konunun ne olduğunu bilemiyordum...

"Yok." derken kollarımın arasındaki vücudu kasılmıştı. Kollarından çıkıp kızarmak üzere olan gözlerimle, gözlerine baktım. Yüzünü ifadesiz tutmaya çalışıyordu. "Sanki sabah telefonda her ne gördüysen..." dediğimde hafifçe kaşları kalktı. Omuz silkip "Ondan sonra bir garip oldun sanki." dediğimde birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra yeniden iç çekip ellerini yanaklarıma getirdi. "Bir sorun yok."

Masanın üstündeki telefonu çalmaya başladığında gözleri hızla telefona yönelirken ellerini de yanaklarımdan çekip masaya yöneldi. Gözlerim kısılarak telefona bakarken telefonu eline alıp da, sabahki yüz ifadesiyle ekrana baktığında sıkkın bir nefes aldım. Her kimse, bu sefer arıyordu.

Çağrıyı ne sonlandırıp ne de açtığında "Poyraz?" diye seslendim. Bakışları bana dönerken "Haberleşiriz güzelim." dedi. Çenem kasılırken ona bakmaya devam ettim ama gözleri yeniden ekrana düşmüştü. İçim içimi kemirirken "Görüşürüz." diyerek odadan çıktım. Normalde böyle kuru kuru vedalaşmazdık ama yine aklı başka yere gitmişti.

Huzursuzlukla asansörlere yöneldim. Beril'in odasından çıkıp da kulağında telefon asansörlere yöneldiğini gördüğümde yutkunarak duraksadım. "Yarın akşam, uyar mı?"

Asansöre bindiğinde güçlükle ilerledim. Görüş alanına girdiğimde asansörlerin kapısı kapanmadan beni görünce tuşa basıp kapıların açılmasını sağladı. Telefonu "Anlaştık." diyerek kapattıktan sonra sırıtarak el salladı. "Gelsene. İnmeyecek misin?"

Yutkunma çabası içerisinde asansöre bindikten sonra yüz ifadelerine takılmamaya çalıştım. Keyifli görünüyordu. Poyraz'ı arayan o, olabilir miydi? Bu kadar da denk gelir miydi? Şimdiki keyfinin sebebi neydi?

"Nasıl gidiyor?"

Sorusuna ters ters bakıp "Sen bizi arkadaş mı sanıyorsun?" diye sorduğumda güldü. "Geçen, sarhoşluğumda benimle ilgilendiğin için teşekkür edecektim. Niye hemen fevrileşiyorsun?"

"Önemli değil, yeter ki bir daha olmasın." dedikten sonra önüme döndüm. "Sen bence seni dövmediğim için teşekkür et ve kocamdan uzak dur."

"Korkuyorsun, değil mi?" dediğinde giriş katına indiğimiz için asansörün kapıları açıldı. Asansörden indiğimizde bana döndü. "Poyraz'ı senden almamdan korkuyorsun."

Korkum vücudumda gezinirken alayla gülmeye çalıştım. "Önce boşanman gerekir, hatırlatayım. Ayrıca böyle bir ihtimal yok."

Geniş bir şekilde sırıtıp "Bunu yakında göreceğiz." dediğinde ben de alayla sırıttım. "Hayal görüyorsun ama hayal bile görme Beril. Bizden uzak dur ki benim sabrımı daha da zorlama."

Sırıtışı eşliğinde başını onaylar şekilde sallayıp "Hı,hı." dedikten sonra şirketin çıkışına ilerlemeye başladığında zar zor yüzümde tuttuğum sırıtışım silindi. Bu her zamankinden daha mı cesur konuşmuştu yoksa ben mi her şeyi birbirine bağlayıp duruyordum? Duyduklarımın sadece Beril'e ya da Poyraz'ın annesine çıkacak konuşmalar olması, Poyraz'ın bana karşı garip hareketleri, alenen bir şeyleri gizlemesi, aynı anda telefonda olmaları, Beril'in cesur konuşmaları. Saçımı başımı yolma isteğiyle ben de şirketin çıkışına yöneldim. Gözlerim yeniden dolmuştu. Paranoyalarım yüzünden her şeyi yanlış anlıyor olabilirdim ama... Bu kadar bağlantı da fazla değil miydi?

**

"Biraz alkol aldım, Hakan bırakacak."

"Alkol mü? Alkol alacağını söylememiştin."

Senin de söylemediğin şeyler var, demek istiyordum ama "Öyle oldu." demekle yetindim. "Çıkıyorum şirketten, çalışan araba getirdi. Ben gelir alırım seni."

"Yok, istemiyorum. Sen keyfine bak." dediğimde konuşmamızı dinleyen Hakan bana ters ters baktı. Dudaklarını oynatarak "Neden öyle yapıyorsun?" dediğinde ağlamaktan şişmiş gözlerimi kaçırdım. Alkolün de etkisiyle daha da karamsarlığa bulanmıştım ve saatler sonra anca arayan Poyraz da hiçbir düşünceme yardımcı olamıyordu. Daha doğrusu, kötü düşüncelerime yardımcı oluyordu...

"Sen keyfine bak, ne demek? Ayrıca Hakan da alkol almadı mı?" diye sorduğunda "Hayır." dedim. İçmeyi abartacağımı anladığında beni toparlayabilmek adına alkol almamaya karar vermişti. Kör kütük sarhoş sayılmazdım ama duygularım ile korkularıma esir olacağım kadar da içmiştim. Yürüyebilecek haldeydim ama oturup ağlamayı tercih edecek kadar da kötü hissediyordum kendimi.

"Yine de bekle, ben gelip alırım."

"İstemiyorum, benimle uğraşmana gerek yok. Yarım saat kadar sonra çıkarız yola. Evde görüşürüz."

"Bir tanem, iyi misin? Ne oluyor sana? Niye seninle uğraşmayayım..." diyeceği sırada telefonu kapattığımda Hakan beni cimcikledi. Telefonu çantama atarken omuz silktim. "Hiç iyi hissediyormuşum gibi davranamayacağım."

"O zaman asıl düşüncelerini söyle. Desene 'Ben duydum seni, öyle böyle söyledin' diye. Niye burada falcılık oynuyoruz?"

Başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp ellerimi ıslak yanaklarıma götürürken "Ona kalırsa mesaj da gelmedi, bir şey de olmadı. Sorsam dürüst olmuyor ki. Hayır, hep de dürüsttü ama bugün... Bir şeyler oldu."

"Adamın bir anda yüz seksen derece karakter, huy, suy değiştirecek hali yok ya Yufka. Bana kalırsa her şeyi yanlış anlıyorsun."

"Şu an yanlış anlamış değilim." dedikten sonra sırtımı, evin kapısına yasladım ve biramdan bir yudum daha aldım. Grubumuzun merdivenlerine gelmiştik, grubumuzdan geriye kalan son iki kişi olarak. "Tamam, biraz da alkol yüzünden dengesiz davranıyorum ama şu an tamamıyla yanlış anlamış değilim. Sadece... Korkuyorum işte. Aklıma gelen ihtimal gibi bir şey yoksa bile... Annesiyse bile bana söylememesi yine de korkutuyor beni. Ben daha derin bir bağ kurduğumuzu sanmıştım. Neden söylemiyor ki? Ben ona her şeyi söylerdim... Alenen yalan söylüyor. Hadi söylemese ama bana da uzak davranmasa, anlayacağım."

"Uzak davranmıyor bence. Sadece kafası dumanlı ve hareketlerini üstüne alınıyorsun bana kalırsa."

"Bilmiyorum ama korkuyorum. Ne bileyim. Her şey o kadar güzeldi ki, gerçek olamayacak kadar. Koray'dır, Betül'dür falan onların yarattığı sorunlara rağmen, her şey o kadar güçlü ilerliyordu ki... Dün aşkını itiraf etmek üzere olduğu kadından bugün bir şeyler saklıyor ve ben gerçekten, saklamasına sebep olabilecek hiçbir şey düşünemiyorum."

"Hassas olduğu bir konu muhtemelen."

"Kenan'a anlattı ama? Bana da gerekirse söyleyecekmiş. Konuşmalarından sonra, gerekirse. Bu ne demek oluyor?"

Hakan da sırtını kapıya yaslarken sıkkınca "Bilmiyorum." dedikten sonra dudaklarıma götürdüğüm biramı geri aldı. "İçme artık. İçtikçe daha da karamsarlığa bürünüyorsun. Bence açık açık konuş. 'Bir şey varsa içimi rahatlat, öyle sus, bir şey yok deme' de. Yine yalan söylerse de 'inanmıyorum sana' dersin, çekersin kapıyı ama şimdiden kendini yıpratma bu kadar."

"Bilmiyorum." dedikten sonra ellerimi yüzüme getirdim. Ah, tüm bu hislerim ve korkularım boşunaysa, sadece Koray'ın mirasıysa, ona olan nefretim mümkünmüş gibi daha da artacaktı. Koray da söylemişti. Mahvedeceksin, mutlu olamayacaksın, demişti. Öyle üzdüm ki seni, mutlu olabileceğini düşünmeyeceksin, demişti. Gerçekten sadece bu yüzden, otomatikman mı gelmişti bu korku? His miydi yoksa paranoya mı? Şüpheli durumların olduğu ortadaydı. Konu annesiyse bile, bana söylememesini anlayamıyordum. Oysa ben her derdimde ona koşacağım bir kıvama gelmiştim. Benim ailem söz konusu olunca da o yardımcı olmamış mıydı? Tamam, o annesini şu an 'aile' kategorisinde değil de bambaşka bir yara olarak görüyor olmalıydı ama Kenan'la dertleşebiliyorsa, âşık olduğu kadınla da dertleşebilmesi gerekmez miydi?

**

Poyraz arabayı park ettikten sonra artık yanına vardığı için Ada'yı aramaktan vazgeçtiği telefonunu takım elbisesinin ceketinin iç cebine koyduktan sonra merdivenlerin olduğu sokağa yöneldi. Gerçekten delirmek üzereydi. Onun için oldukça kötü geçen bir günün akşamın da bir de Ada'nın anlayamadığı bir ruh haline girişmesiyle mücadele ediyordu. Buraya gelene kadar neredeyse yüz defa aramıştı. Birini bile açmamıştı. Telefonda kulağına gelen sesi çok da sarhoş gibi değildi ama soğuk soğuk içmiş olsa gerek pürüzlü gelmişti sesi. Sesinin kısıldığına, yoruyordu. Ağlamasına ihtimal vermiyordu. Ağlayacağı ne olacaktı ki? Ama bir yandan da durduk yere içmek isteyeceği ya da Poyraz'a böyle davranmasını gerektirir de bir şey olmamıştı.

Hâlihazırda sıkışıp duran göğsü iyice onu zorlarken Ada'nın sesini duyduğu için duraksadı. Kaşları kalkarken fark ettiği detayla birlikte yüzü buruştu. Ağlıyor muydu?

"Beceremiyorum ben galiba ya. Ben bu sevme işini beceremiyorum."

Ağladığını fark ettiği gibi hızlanan adımları yeniden duraksarken kaşları çatıldı. Göğsü yanmaya başlarken gözleri, sanki ardını görebilecekmiş gibi dönmek üzereyken durduğu duvara döndü. Hemen ardındaydı Ada, merdivenlerdeydi. Yanında Hakan olmalıydı. Telefonu kapattığından beri daha fazla alkol almış gibi dili yuvarlanmaya başlamıştı ve... Ağlıyordu. Ağlaması bile Poyraz'ın nefes alamıyormuş gibi hissetmesine yeterken bir de söylediklerini anlayamaması, hareketsiz bir şekilde kalmasını sağlamıştı.

"Ada, yıpratma kendini. Bak eminim, her şey güzel olacak."

"Ne güzel olacak? Sanırım mutlu olacağımı sandığım bir yanılgının içerisindeyim. Belki şu ana kadar bin kere işaret oluştu ama kör gibi göremedim. Her şeye pespembe baktım belki de..."

Ada'nın söylediklerinden ne anlaması gerektiğini bilmiyordu. Sabahtan beri kafası da duyguları da bir hayli karışıktı. Artık bitmesini istediği günün son saatlerinde, âşık olduğu kadının aralarındaki ilişkiye dair nedenini anlayamadığı pürüzleri dile getirmesine anlam veremiyordu. Telefonu yeniden titremeye başladığında duvara atıp kırmak üzereydi. Annesinin aramasını yeniden sonlandırıp hattını kapattı ve Adalara odaklanmaya çalıştı.

"Bak... Bence bırak artık alkol almayı, gel çay bahçesine gidelim. Sana güzel bir kahve yapayım, kendine gel. Alkol de iyice mahvetti seni. Biraz uyu, sakin kafayla düşün bence. Şu an gerçekten durduk yere yıpratıyorsun kendini."

"Olmuyor işte. Koray da söylemişti. Benden sonra mutlu olamayacaksın, demişti."

Koray'ın ismini duymasıyla yutkunmakta zorlanırken gözlerini yavaşça kapattı. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslatırken sıkkın nefesini burnundan üfledi. Göğsünde oluşan yanma hissi saniyeler içerisinde gözlerine de taştı. Kafası pek de yerinde değildi, sağlıklı düşünemeyeceğini biliyordu ama ne kadar çabalarsa çabalasın duyduklarını iyiye yormakta zorlanıyordu. Ne anlama geliyordu duydukları? Koray'la, onların ne ilgisi vardı? Neden âşık olduğu kadının dilinde eski sevgilisinin ismi vardı ve neden ondan sonra mutlu olamadığını düşünüyordu. Daha dün birbirlerine duygularını ifade etmek için bir araya geldikleri bir akşamın, hatta neredeyse birbirlerinin olacakları bir akşamın ardından şimdi... Şimdi niye hisleri tartışma konusu olmuştu ve tartışılan tam olarak neydi? Ada, hislerinden mi emin değildi ya da emin olamamaya mı başlamıştı? Bir gün içerisinde fikrini değiştiren neydi? Evet, bugün onunla yeterince ilgilenememişti, aklı seneler sonrasında bir anda ortaya çıkıp Ada'nın cennete çevirdiği hayatını yine cehenneme çevirmek niyetinde olan annesinde olduğu için ama... Onca güzel günün ardından, tek bir gün ile hisleri değişmezdi, öyle değil mi?

"Gel, çay bahçesine gidelim. Sana güzel bir kahve yapayım, olur mu?"

Ada burnunu çektikten sonra "Peki." dediğinde Poyraz güçlükle arabaya yöneldi. Ne hissedeceğini de düşüneceğini de bilememişti. Söylediklerini tam olarak neye yoracağını da bilemiyordu ama aklına iyi ihtimaller de gelemiyordu. İlişkilerinde Poyraz'ın hislerinden yana bir şüphenin, bir pürüzün olduğunu düşünmeyeceğine neredeyse emindi. Her an ve saniye, hislerini ortaya dökmekten de göstermekten de geri durmuyordu. Her anını ona hayran olarak, onu mutlu etmeye çalışarak geçiriyordu. Ada'nın ilişkilerinde şüpheye düştüğü Poyraz olamazdı. Eğer mutluluklarına dair bir şüpheye düştüyse, bu ancak ve ancak kendi hisleri sebebiyle olamazdı. Poyraz, şu ana kadar, kendi kulaklarıyla bir problem olduğunu duyana kadar Ada'nın da hislerine güveniyordu ama şimdi iki ihtimal arasından, kendi hislerinden daha çok emindi.

Henüz çıkmadığını düşündüğü Kenan'ı aramak üzere telefonunu yeniden açtı. Kenan'a 'Viskiyi ve bardakları hazırla' dedikten sonra yine de Ada'yı aradı. Ada yeniden açmadığında, kızarık gözleri eşliğinde bu sefer de Hakan'ı aradı. Hakan açtığında Ada'ya şirkette olacağını, geç döneceğini haber vermesini rica etti. Hakan'a da döndükleri zamanı haber vermesini söyleyip telefonu kapattı. Telefonlarını açmamasından daha önemli sorunları vardı. Ada, hislerine güvenmiyor muydu? Mutlu olabileceklerini düşünmüyor muydu?

Dirseğini camı açık olan kapıya yaslayıp elini alnına götürürken dolan gözleri eşliğinde bir küfür mırıldandı. Direksiyona sert bir şekilde vurup "Her şey üst üste gelsin amına koyayım!" diye bağırdı. "Her şey!"

Bir saat kadar sonra, deri oturma koltuğunda başını geriye yaslamış, yaşlı gözlerle tavanı izlerken elindeki bardağını ve içerisindeki viskiyi yavaşça sallıyordu. "Bugünkü hallerini yanlış anlamış olabilir mi?"

"Koray ne alaka amına koyayım?" diye kendi kendine konuşmaya devam etti. Geldiğinde beri Kenan'la konuşabildiği yoktu. Kenan ara ara, düşüncelerini dile getirip Poyraz'ı sakinleştirmeye çalışıyordu ama hâlihazırda annesi yüzünden pek de iyi bir halde olmayan Poyraz da karamsarlığa düşmeye meyilliydi. Özellikle de bizzat duyduklarından sonra.

"Siktiğimin..." dedikten sonra viski bardağının odasının köşesine yolladı. Bardak tuzla buz olurken yeniden sırtını koltuğa yasladı ve ellerini saçlarına götürdü. "... siktiğimin Koray'ı ne alaka?"

Kenan, bir önceki bardakta da olduğu gibi hareketsiz kalıp dolaptan yeni bir bardak almakla yetindi. Arkadaşı için bardağa viski doldurduktan sonra sehpada ona doğru uzattı. "Emin misin sorunu kendi hislerinde gördüğünden? Seninkilerden şüpheleniyor olmasın?"

Poyraz yeni viski bardağına yönelirken isterik bir şekilde güldü. Viski bardağını dudaklarına götürmeden önce boşta olan eliyle kendisini gösterirken kaşlarını kaldırdı. Viskisinden büyük bir yudum aldıktan sonra sertçe sehpaya bırakırken "Lan kör sultan gelse, bu adam bu kadına âşık, der. Benden mi şüphelenecek?" diye sordu. "Ayrıca konu ben olsam, Koray ne alaka?"

"Aralarında bir sohbet geçmiştir belki. Ona istinaden."

"Kenan..." dedi dişlerinin arasından. Kendisine yardımcı olmaya çalıştığının farkındaydı ama gözüne rahatsız edici derecede iyimser geliyordu. "Koray 'benden sonra mutlu olamayacaksın' tarzı sikik bir cümle kurmuş kıza. Bu kız da hak verdi resmen duyduğum kadarıyla. Bunun hangi tarafından, hangi tarafından çıkar bir yol bulayım?"

"Ne diyorsun yani Koray'ı mı seviyor kız? Ondan sonra mı mutlu olamıyor? Bunu mu demek istedi?"

Poyraz elleriyle yüzünü sıvazlarken biraz da başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Bilmiyorum ama anlayamıyorum söylediklerini."

Anlayamıyordu. Bakışları, temasları, gülümsemesi, söyledikleri, davranışları. Kendisini sevdiğinden emindi, bu akşama kadar. Hatta o kadar emindi ki, mutlu bir şekilde uyuyup uyanabilme sebebiydi bu onun. Hayatını yoluna soktuğunu düşünüyordu onun sayesinde. Onca zaman sonra öylesine değil de gerçekten yaşadığını hissediyordu. Her zerresiyle onu istiyor, onu seviyordu. Onun da öyle olduğunu görüyordu ama görmek değil de, ummak mıydı? Yanlış mı anlamıştı her şeyi?

"Zor bir kadın ama hiçbir zaman bu kadar zor olmamıştı..."

Zordu. Tanıştıkları günden beri, belirli bir zamana kadar ne hissettiğinden ve istediğinden emin olamamıştı. Fevriydi, inattı, yanlış anlamaya meyilliydi ama her yönüyle âşıktı ona. Sadece... Bu sefer anlayamadığı konu çok farklıydı. Bu öncekiler gibi değildi. Bu sefer, aralarında geçen onca şeye ve daha dün gece birbirlerinin hayatında geldikleri konuma kıyasla bu akşam duyduklarına akıl sır erdiremiyordu...

"Beril gibi değil sanırım."

Poyraz gibi, Ada da duymuştu bu soruyu. Hakan'ın cesaretlendirmesiyle kalkıp şirkete gelmişti. Öğrendiğine göre şirketteydi ve daha fazla dayanamamıştı. Alkol almaya devam etmeyi bırakmıştı, kahvesini de içmişti ama zihni açılsa da geçmeyen bir sorunu vardı. İçi bir türlü rahat etmiyordu. Kaybetme ve yeniden mutsuz olma korkusu, özellikle de kendisini bu denli Poyraz'a teslim ettikten sonra, katlanamadığı bir hal almaya başlamıştı. Gerçek her neyse öğrenmek ve konu annesiyse bile neden kendisiyle dertleşecek kadar ona hayatında bir yer açmadığını sormak istiyordu. Oysa Poyraz sabah cevaplamıştı, Kenan da aynı soruyu sorduğunda. Telefonu kapatmış olan Ada duyamamıştı. Poyraz, Ada'nın kendisini ikna etmesinden korkuyordu. Çünkü edebilirdi, biliyordu. O, her konuda Poyraz'ı ikna edebilirdi ama bu konuda etmesini istemiyordu. Annesiyle görüşmekten korkuyordu. Duyacaklarından, onun hala hayatında ve kalbinde ne denli bir boşluğu kapladığını görmekten korkuyordu. Bocalardı, biliyordu. Bocalayıp güzel giden hayatını mahvetmek istemiyordu. Bu kadar hassas olduğu bir konuda Ada'nın da kalbini kırmak istemiyordu. Bu mesajları ve aramaları hiç görmemiş gibi davranmak, hayatına, Ada'yla olan aşkına, ilişkisine, mutluluğuna kaldığı yerden devam etmek istiyordu ama Ada'nın mutlu olduklarına dair şüpheye düştüğünü öğrenmişti...

Şimdi Ada, konuşmak, duygularından bahsetmek üzere şirkete gelmişti. Özel bir an falan beklemeyecekti. Bu akşam onu ve onunla olan mutluluğunu kaybetmekten ne denli korktuğunu bir kere daha görmüştü. Söyleyecekti onu ne kadar sevdiğini ve ne kadar yanında olmak istediğini. Annesini ona güvenmediği ya da hayatında yeterince yer vermediği için anlatmadığını düşünüyordu ama yine de onun yanında olmak istediğini dile getirecekti fakat Kenan'ın ağzından Beril'in ismini duymasıyla, aralık kapının ardında duraksadı. Hakan her ihtimale karşın aşağıda, arabada bekliyordu. Buradan ağlayarak çıkmamayı diliyordu. Eli kalbine gitti. Bugün, şahit olduğu şeylerden bir hayli yorulmuştu kalbi. Oysa ne zamandır ne güzel, Poyraz'ın söyledikleriyle, hissettirdikleriyle çarpıyordu kalbi. Şimdi ise korkuyordu.

"Değil. Asla değil. Anlayamıyorum bazen onu. Çözemiyorum. Beril'le olmak kolaydı. Sorunlar yoktu, gel gitler yoktu. Şüpheler yoktu..."

Ada gözlerini sıkıca kapadı. Betül de bundan bahsetmişti. Poyraz'ın Ada'yla yapamayacağını, Ada'nın verdiği ilişkinin Poyraz'ın istediği gibi bir ilişki olmadığını, Poyraz'ın huzurlu, mantıklı bir ilişki istediğini. Beril eğer ona dönerse, boşluğa düştüğü için kapıldığı bu ilişkiyi bitireceğini söylemişti. Gözyaşları tekrar yanaklarını ıslatırken içinde kalan son umutta şimdi yanaklarından akıp gitmişti. Şu ana kadar, dili her ne kadar karamsar olsa da içten içe yanlış anladığını düşünmek istemişti. İçten içe aralarındaki ilişkiye inanıyor, sımsıkı sarılıyordu fakat şimdi... Bizzat duyuyordu işte. Daha ne kadar iyimser olmaya çalışabilirdi ki?

Dudaklarından hıçkırıkların kaçacağını fark ettiği gibi geriye doğru adımlamaya başladı. Betül söylemişti, aynı kadın için ikinci defa terk edileceksin, demişti. Bir yanı kapıyı açıp hesap sormak istiyordu ama bunu yapabilecek bir güce sahip olduğunu düşünmüyordu. Kafası karışmıştı işte, sorgulamaya başlamıştı. Henüz bir karar vermiş değil gibiydi fakat... Beril'le kendisini kıyaslaması ve Beril'in yorucu olmadığını düşünmesi, önceki duydukları ve şahit olduklarıyla yan yana gelince tüm taşları yerine oturtuyordu zihninde.

Ada artık duyamayacak olsa da, zaten varlığını fark etmemiş olan Poyraz konuşmaya devam etti. İstemsizce kıvrılmaya başlamıştı dudakları, gözlerindeki yaşlara tezattı gülümsemesi. "Yoktu çünkü aşk da yoktu. Normal bir hayatın, normal bir insanıydı işte. Ada'yla hayat çok farklı. Çok farklı bir hayatın, çok farklı günlerinin, farklı hislerini yaşatıyor bana. Ne Beril'e benziyor ne de herhangi birine. Hiç kimseye benzemiyor, iyi ki de benzemiyor."

Cümleleri bittiğinde gülümsemesi de silinmişti. Onu anlatmak, onu sevmek kadar güzeldi ama tüm bu saydıkları kaybetmek üzere olduğu belki de hiç kazanamadığı, onu mest eden özelliklerden ibaretti. Ada, eğer yanlış anlamadıysa ki her zerresiyle yanlış anlamayı diliyor olmasına rağmen söylediklerini iyiye yormakta zorlanıyordu, Poyraz'la mutlu değildi ve Poyraz Ada için daha ne yapabileceğini bilmiyordu.

"Âşık olduğunu söyledin biraz önce."

Büyük yudumlar eşliğinde viskini bitirip bardağını Kenan'a uzattı. Sadece biraz önce değil, dün akşam da Ada'ya söylemek üzereydi. Bugün saçma sapan bir mesajla uyanmasa, niyeti bu akşam söylemekti. Söylemek ve ondan da duymak. Hayali, planı bile gülümsetiyordu ama böyle bir hayalin aksine, burada Kenan'la dertleşiyordu. Ada ise anlayamadığı derdini Hakan'a anlatıyordu. Derdi, ilişkileriydi. Derdi, Ada'ya göre süremeyen, mutlu olamadığı ilişkileriydi. Nasıl mutlu edememişti onu? Daha ne yapması gerekirdi onu mutlu etmek için? Aklına gelse, onu da yapardı ama daha fazlası aklına gelemiyordu...

"Âşıksın yani? Aştın mı anneni, babanı?"

Dile getirmemesinin, hiçbir şeyi değiştirmediğini anlamıştı artık sadece. Hala, annesini, babasını affetmiş ya da affedebilecek değildi. Sadece... Onların gözünü kör eden duygunun varlığını öğrenmişti. Bu bir yandan da içini rahatlatmıştı. En azından bir hiç uğruna heba edilmemişti çocukluğu. Yine de hiçbir şeyi değiştirmiyor, güzelleştirmiyordu. Onun gözlerinde hala birbirinden berbat iki insanlardı. Sadece artık, aşkla, onlara olan nefretini karıştırmamaya çalışıyordu. Başarıyordu da. Poyraz değil ama Ada başarıyordu. Bu iki duyguyu birbirinden ayırıp aralarından ışıl ışıl çıkmayı, kendine âşık etmeyi başarıyordu. Başarmıştı başarmasına da... Şimdi sorun neydi? Niye mutlu olmadıklarını, olamayacaklarını düşünüyordu?

"Söyle abi, sesli. Rahatla."

"Aşığım a*ına koyayım. Evet, aşığım, al. Oldu mu?" diye bağırdıktan sonra Kenan'ın doldurarak geri uzattığı bardağı aldı.

"Hah şöyle ya. Rahatladın mı?" diye sorduğunda bardağı bu sefer arkadaşının yüzüne doğru atası gelmişti. Sinirle gülüp bardağı sallaya sallaya yüksek sesle söylenmeye başladı. "Çok rahatladım a*ına koyayım. Çok rahatladım. Oh, şu an mis gibiyim. Belam sikilmiş, rahatladın mı, diyor. Belamı buldum resmen ya. Aşktır herhalde bu, bunun daha üstü varsa Allah belasını versin öyle duygunun, korusun kimse yakalanmasın. Mahvoldum bir saatte ya, mahvoldum. Onla aram bozuksa ne uyku uyuyabiliyorum, ne yemek yiyebiliyorum, ne iş yapabiliyorum. Şu bir saatte nefes bile almakta güçlük çektim lan. Yok, hiçbir şey yapamıyorum. Her an o ya. Her an o. Şurada bile viskiye bakarken tanıştığımız günü düşünüyorum. Lan o kız harbi hala Koray'ı seviyorsa ve ben bunca zamandır bir hayale inanıyorsam bile, iyi ki tanıştık lan. Şansım olsa dönüp tanışmamazlık etmem lan, yine tanışır, yine olabildiğince, o izin verdiğince hayatında olurum. Ben böyleyken, Ada desen, ayrı kafa. İstese canımı veririm hala kalkıyor 'keyfine bak, benle uğraşmak zorunda değilsin' diyor. Dünyaları sererim önüme, seriyorum da, kalkıp hala Koray diyorsa, Koray'la ilgisi yoksa bile 'mutlu olamıyorum' diyorsa, Allah benim de belamı versin ya. Sana bir şey diyeyim mi?" dedikten sonra viski bardağını masaya sertçe bırakıp koltuğun ucuna doğru kaykıldıktan sonra dirseklerini dizlerine yaslayıp isterik bir şekilde güldü. "O öyle orada ağlıyordu ve Koray ismini de duydum ya. Aklımdan bir ton şey geçti. Sorun ne, sorun biz miyiz, sorun ben miyim, ben ne yaptım, onu mutlu edemedim mi, hala Koray'ı mı seviyor, unutamıyor mu, bak bir ton şey geçti. Koray için ağladığını düşündüğüm ihtimalde dahi..." dedikten sonra kendisine inanamıyormuş gibi alt dudağını ısırarak isterik bir şekilde sırıttı. "O ihtimalde dahi gidip gözyaşlarını silesim, yanında olasım geldi. Gidip sarılasım geldi ya. Allah benim de belamı versin, kendimi siktir etmişim, sadece o mutlu olsun diye uğraşıyorum. Yemin ediyorum konu Koray olsa, Ada'nın mutlu olacağını bilsem, aralarını yaparım diye korkuyorum kendimden. Belamı buldum ben, valla bak. Kafayı sıyırdım yani."

Kenan, arkadaşının aşkından deliye dönüşmesini izlerken, konunun Koray olmamasını umuyordu. Dışarıdan bakıldığında Ada'nın da Poyraz'a âşık olduğu şüphesiz ortadaydı ama Kenan da, Poyraz'ın duyduklarını başka ihtimalde mantıklı bir zemine oturtamıyordu.

"Git ve konuş kardeşim. Bu böyle burada viski içerek çözebileceğin bir konu değil. Bana kalırsa bugünkü hareketlerinin sebeplerinden de bahset. Ben birbirinizi yanlış anladığınızı düşünüyorum."

Poyraz çatlayan başını yeniden koltukta geriye doğru yaslarken gözlerini de tavana çıkardı. Nefes alamıyormuş gibi boğuk bir ses tonuyla "Umarım." dedi. Yoksa, halihazırda annesinin onca zaman sonra, sik varmış gibi yine karşısına çıkması yüzünden yine karışmış olan hayatında, bir de Ada'yı kaybederse, bir daha toparlayabileceğini düşünmüyordu.

**

Kapı açıldığında Ada gözyaşlarını yeni silmiş olduğu için kendisine minnettardı. Gerçi, gözlerinin ne hale geldiğini bilmiyordu. Aynaya görmekten korktuğu için bakmamıştı. Hayal kırıklığını, aşk acısını görmekten korkuyordu gözlerinde ama oradaydı. Görmesine de gerek yoktu, her zerresiyle hissediyordu. Yatakta uyuyormuşum gibi yapmak üzere gözlerini kapattı.

Poyraz, uyuyor gibi gözüken Ada'ya bakarken iç çekti. Uyanık görmeyi diliyordu. Hakan'dan eve bıraktığını öğrendiği gibi kalkıp gelmişti. Kendi kendisine kafayı yemek üzereydi, Ada'yla konuşmak, bir umut içini rahatlatmasını istiyordu.

Ada, dudaklarından kaçan hıçkırığını öksürerek örttükten sonra doğal davranmaya çalışarak yataktan destek alarak gözlerini Poyraz'a çevirdi. Poyraz yorgun gözlerini, uykudan uyanmasına yordu. Karanlık ve sadece komodinin üstündeki abajur ile aydınlanan odada, yüz ifadelerini görmekte de zorlanıyordu zaten.

Ada yüzleşmeye henüz hazır olmadığı için öylesine "Geldin mi?" diye sorarak yataktan kalktı. Lavaboya gitmek, yeterince ağlamadan çıkmamak istiyordu. Ne kadar ağlarsa ağlasın gözyaşları bitmiyordu sanki.

Poyraz derin bir nefes alarak lavaboya yönelen Ada'nın önüne geçti. Eli tenine temas ettiğinde Ada, hızla kolunu çekti. Poyraz bir kalp sıkışması ile daha baş etmeye çalışırken gözlerini Ada'nın kolundan, yeşillerine çevirdi. Her zaman bakmayı sevdiği, mest olduğu yeşilleri şimdi soğuk, uzak, çok uzak bakıyordu kendisine. Sebebini anlayamıyordu. Bir günde bu kadar değişmiş olabilir miydi? Nasıl ki annesi bir günde hayatına yeniden girmişti, bugün Koray da Ada'nın karşısına çıkmış olabilir miydi?

"Biraz konuşalım mı?"

Ada "Hayır." dediğinde ikisi de aynı anda yutkunmaya çalıştı. Poyraz "Bir sorunumuz mu var?" diye sorduğunda Ada yeniden "Hayır." dedi. Daha fazlasını söyleyemiyordu çünkü ağlamaya başlamak üzereydi. Konuştukça acıyordu boğazı, titriyordu sesi.

Poyraz koy vermeden önce sabırla yaklaşmaya çalışıyordu. Onun da boğazında bir yumru vardı ve onun da kızarıktı gözleri. Şimdi, bir doksan adam, eğilip bükülüp Ada'nın kollarına sığınıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Biraz annesinden, çokça da ona olan aşkından bahsetmek istiyordu. Sorunun ne olduğunu öğrenmek ve tüm gücüyle çözmek istiyordu.

Poyraz'ın eli, pantolonun cebine gitti. Parmakları cebinde, Ada için aldığı anahtarlığı buldu. Ada'nın bu sabah istediği gibi, mavi ve çiçekli bir anahtarlıktı. Aklı annesindeyken bile duyuyordu Ada'yı, unutmuyordu söylediklerini.

"Ada, konuşmamız gerekiyor."

Ada'nın kalbi korkuyla çarptı. Beril'den mi bahsedecekti? Belki de dayanamayıp görüşmüştü Beril'le ya da sohbetin devamında kararını vermişti. İnanamıyordu, daha dün akşam her şey çok güzel değil miydi? Nasıl, nasıl mahvolmuştu bir günde? Kalbi sıkışıyordu. Böyle bir yüzleşmeye hazır değildi. Akşam onun için yeterince zor geçmişti, hala, yanlış anladığını düşünmeye çalışıyordu ama şimdi duyarsa... Şimdi yanlış anlamadığına emin olursa, bu gece hiç bitemezdi.

♫ PERA - Uyu Bebeğim 

"Ben bir süre seninle konuşmak istemiyorum. Biraz... Biraz zamana ihtiyacım var."

Poyraz'ın anahtarlığı çıkartmak üzere olan eli, gerisin geriye dönerken kaşları çatıldı ve yutkunmakta zorlandı. Boğazı düğümle acırken gözleri dolmaya başladı. Zamana ihtiyacı vardı... Ne için zamana? Koray'a dair ya da onlara dair düşünmek için mi?

Ada daha fazla bir şey söylemeden lavaboya yöneldiğinde Poyraz da nefes alma ihtiyacıyla terasa yöneldi.

♫ Bazı sözler var nasıl yaralar,

Nasıl yaralar açar yüreğinde. ♫

Poyraz terasa çıktıktan sonra ardından kapıyı kapatıp sinirle inledi. Balkonu çevreleyen korkuluğun üstündeki fayansa doğru eğilip nefes almaya çalışırken istemsiz dolan gözleri eşliğinde denize baktı. Eş zamanlı olarak Ada, girdiği banyoda yüzüne çarptığı suların yüzünden akmasını izleyerek aynaya bakıyordu. İkisi de aynı anda yüzünü buruşturdu ve dolan gözlerine engel olamadılar.

♫ Bir başkası söyler de hiç aldırmazsın

Ben bir söz edince kırılmış bir camsın

Toplayamam seni sen de yaralarsın

Belki de yarım saat sonra aynı anda odaya döndüklerinde, biraz olsun daha iyi hissettikleri söylenemezdi. Ada hiçbir şey demeden yatağa yönelirken Poyraz da giyinme odasına yöneldi. Yan yana geçerken birkaç saniyeliğine duraksadılar. Birbirlerine bakmak isteyen gözleriyle ettikleri mücadeleyi derin bir nefes alarak sonlandırıp ters istikamette ilerlemeye devam ettiler. Ada, için için ağlamak üzere yatağa yatarken Poyraz da uyuyamayacağına emin olsa da koltuk için yastık ve pike aldı.

 Bazı zamanlar anlaşılmazlar

Nasıl ölür âşıklar nasıl yaşarlar

Hangi zaferler asıl olanlar

Gerçekler uçtu düştü yalanlar

Çok yaşar mıyız biz de yaralıyız

Birkaç saat sonra Ada, göz yorgunluğuyla uyuyakalmış, Poyraz ise hala yatağın karşısındaki koltukta oturur bir halde düşünüyordu. Aynı odada, birbirleri için çektikleri acıyı, birbirlerine duyurmamaya çalışıyorlardı.

Uyu bebeğim uyu uyu bebeğim koynumda uyu

Poyraz kucağında tuttuğu yastığı koltuğa bırakırken yavaşça kalktı ayağa. Uyuyabildiği de kendisine gelebildiği de yoktu. Öylece, sırtı ardında yüzünü bile göremediği Ada'ya bakıp duruyordu. Gerçekten uyuyorsa, yakınından bakabilmek umuduyla kızarık gözleriyle yaklaşmaya başladı. Yaklaştıkça beliren yüzünü gördükçe, üzgünlüğüne rağmen kıvrıldı dudakları.

♫ Geceler varmasın sabaha

Odamız gökyüzü yatağımız bulut olsun 

Açılan üstünü yavaşça, yüzünü izleye izleye örttükten sona titrek bir nefes eşliğinde ayağının ucuna oturup şimdi kapalı olan göz kapaklarının ardındaki bakışların, nasıl bir günde bambaşka bir duyguya dönüşmesini düşünerek onu izlemeye başladı. Düşünceleri zamanla evrildi. Biraz onu ne kadar sevdiğini düşündü, biraz da onun kendisini sevmiyor ihtimali doğruysa, bununla nasıl baş edebileceğini. Edemezdi. Onunla mutlu olacağına bu kadar emin olduktan sonra yarı yolda bırakılırsa, bununla baş edemezdi.

Uyu bebeğim uyu uyu bebeğim koynumda uyu

Son gecemiz olsa da bu yarına

Saçların ormanım gözlerin denizim olsun

Ada gözlerini araladığında saniyeler içerisinde buruştu yüzü. İlk birkaç saniye hatırlamakta gecikmiş, yine, artık alıştığı gibi Poyraz'ın onu izleyen güzel yüzüyle karşılaşacağını sanmıştı ama terastan odaya dalan gün ışıklarıyla kısılmıştı, ağlamaktan kurumuş ve bir hayli acıyan gözleri. Güçsüz kalan bedeninde elleriyle yataktan destek alıp doğrulmaya çalışırken gözleri karşı koltuğa döndü hızla. Yastık ve pike, hiç kullanılmamış gibi koltuğun üstünde duruyordu. Gözleri lavabo kapısına döndü. Kapı açık ve ışık kapalıydı. Yeniden dolan gözlerini kapatmasıyla gözyaşları yanaklarından akarken sırtını yatak başlığına yaslayabilene kadar geriye kaydı. Acıyan boğazındaki duyguları yutkunmaya çalışırken gözlerini aralayıp telefonundan saate bakabilmek üzere gözlerini komodine çevirdi.

Bir eli komodinin üstünde gördüğü şeye, diğer eli kalbine giderken yeniden hıçkırarak ağlamaya başladı. Avucuna aldığı mavi çiçekli bir anahtarlığı kendisine çektiği dizlerinin üstüne yasladığı ellerinin arasında tutarken gerçekten anlayamıyordu. Öylesine söylediği bir şeyi bile duymuş, gerçekleştirmiş ve akşamki gerginliklerine rağmen odadan çıkmadan başucuna bırakmıştı.

Bir eli yeniden kalbine giderken bakışlarını tavana çıkardı. Ne hissedeceğini, ne düşüneceğini bilemiyordu. Tek bildiği öylesine üzgündü ki, zihni, kalbi yeniden ve yeniden umut üretiyordu.

Anahtarlığa bakarken hıçkırıkları arasından "Neden?" diye sordu. "Sevmiyorsa, neden?"

O sıra şirkete doğru araba ile yol alan Poyraz da dikiz aynasında sallanıp duran araba süsüne bakarak aynı soruyu soruyordu. "Sevmiyorsa, neden?"

Eğer yanlış anlıyorlarsa, şu an üzüldüklerinden çok daha mutlu olacaklarını, daha sımsıkı sarılacaklarını biliyorlardı. Birbirlerine olan duyguları dolayısıyla yanlış anlama meyilli olsalar da madalyonun diğer yüzü olarak, umut etmeye de meyillilerdi. Yine de, bir şekilde, umutlarına tutunarak gülümsediler onlara birbirlerini hatırlatan hediyelerine. Gözyaşları arasında bile olsa, gülümsediler. En azından kendilerini biliyorlardı, hatta daha iyi anlamışlardı ki,

Ada da, Poyraz da, henüz birbirlerine dile getirmeseler de, birbirlerini çok seviyordu.

**

"Polise söylemediniz mi?"

"Toplanıp şikâyetçi olacağız yarın."

"Ay, ne saçma. Mahallenin bir eşkıyası eksikti, gerçekten." dedikten sonra masayı silmeye devam ettim.

"Kızım, temiz oldu artık masa. Kolunu koparacaksın silerken. Yeter artık."

Yutkunarak doğrulduktan sonra başka bir masaya yöneldim. "Orayı temizledin ya."

"Peki..." dedikten sonra duvarda asılı olan tablolara yöneldim. "Kızım..." diyerek kolumu tuttu. "Derdin ne senin? Diş fırçasıyla fayans aralarını temizlemediğin kaldı bir. Sabahtan beri kafedesin. Evin, barkın yok mu senin? Git artık, akşam oldu. Hem hani şirkette çalışıyordun sen?"

"Bugün izinliyim." diye yalan söyledikten sonra tabloyu gösterdim. "Tozlu ama bu tablo."

"Değil." dedikten sonra beni masaların arasından çıkarttı ve "Bir derdin mi var?" diye sordu. "Hayır, sadece aileme yardımcı olmak istedim." dediğimde alayla güldü. "İnansam gözlerim dolacak. Yevmiye verdiğimizde bile sen bu şevkle çalışmıyordun. Ananın kızısın sen, sinirlenince işe güce vuruyorsun. Söyle, derdin ne?"

Deniz, ambulans gibi yetişip "Annecim..." dedikten sonra aramıza girdi. "Ablam da size yaranamıyor gerçekten. Gelse dert, gelmese dert. Kırıyorsun ablamı."

Annemin bakışları bana dönünce zaten dolmaya yer arayan gözlerim hızla doldu. Annemin kaşları şaşırarak kalkarken "Kızım ben o yüzden demedim." diyerek bana sarıldığında, bu ruh haliyle anne sarılışı birleşince hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tuttum. Bakışlarım Deniz'e döndüğünde "Tamam, yeter bu kadar duygusallık. Ablama yeni aldığım elbisemin fotoğrafını göstereceğim, hadi. Siz de kilitleyin dükkânı da gidelim valla artık." diyerek beni annemin kollarından sokağa kaçırdı. Babam, kafenin önünde henüz içeri alınmayan son masanın sandalyesinde oturarak sigara içerken, Cansu'nun abisiyle sohbet ediyordu. Cansu'nun abisiyle göz göze geldiğimizde ikimiz de buruk bir şekilde gülümseyerek selam verdik. Cansu anlatmadıysa bile yapışık ikizlerin bir süredir yan yana gelmemesi, anlamasına yetmiş olabilirdi.

Kafeden biraz uzaklaştığımızda "Ama sen de çok belli ediyorsun." dedi. Geldiğim gibi Deniz'e anlatmış, mutfağı temizliyoruz bahanesiyle de yüksek bir müzik açmıştık, bir güzel de ağlamıştım. Deniz'e göre, yanılıyordum. Hakan'a göre de yanılıyordum. Duyduğum ve gördüğüm şeyleri, en büyük korkularıma yorarak algılıyordum. Peş peşe gelen yanlış anlaşılmalardan ibaret olduklarını düşünüyorlardı. Açıkçası, bu sabah gördüğüm anahtarlıkla birlikte yeniden yeşermişti umutlarım. Umutlarım mı yeşerecek sebep arıyordu, Poyraz mı gerçekten çok ince, naif bir yerden seviyordu beni, bilmiyordum. Beni pek dinlemediğini düşündüğüm anlarda söylediğimi duyması, duyduğunu gerçekleştirmesi, eğer durduk yere ona tepki veriyorsam, tepkime ve konuşmak istememe rağmen anahtarlığı yine de başucuma bırakması... Allah'ım. Lütfen, bir süredir aşkı ile gözlerimi parlatan bu adama inanarak yanılmamış olayım... Biliyorum, ben çoktan âşık oldum ve bunun için çok geç ama lütfen... Onun da gözlerinde gördüğüm ateş bir yanılgı olmasın...

"Gel de benim yerimde bir beş dakika durmayı. Rahatsızlık hissiyle baş edemiyorum. Boğulacağım sanki. Bak..." dedikten sonra telefonumu gösterdim. "Sabahtan beri aramıyor. Dün Beril, bu akşam için görüşme planı yapmıştı telefondaki her kimse. Akşam oldu farkındaysan. Poyraz ortalarda yok. Sedef, 'şirketten çıktı' dedi. Allah bilir nereye gitti."

Sırıtarak "Ben biliyorum." dediğinde kaşlarım kalktı. Kollarını tutarken "Nasıl biliyorsun kız?" diye sordum. Çenesinin ucuyla ardımı gösterdiğinde gözlerim irileşti. Hızla ardıma döndüğümde sokağa park eden Poyraz'ı görmemle Deniz'in kollarını tutan ellerim güçsüzlükle iki yanıma düştü. Ona doğru yıkılmak istiyordu vücudum.

Arabadan inmesini titrek bir nefes alarak izledim. Yeniden kızarmıştı gözlerim. O içimi ferahlatana kadar gözlerim de, içim de yanacaktı sanki. Yüz ifadelerini anlamaya çalışırken kapıyı kapattıktan sonra arabayı kilitledi. O da sıkkın bir nefes alarak bize yaklaşmaya başladığında gözleri üstümdeydi. Çenesi, kapalı dudakları ardında dilini çiğniyormuş gibi ara ara hareketleniyordu. Gözleri bulutluydu ama yine öyle bakıyordu işte... Yine beni seviyormuş gibi bakıyordu.

Yanımıza vardıktan sonra "Merhaba." dediğinde Deniz hemen neşeyle "Merhaba enişte." diye atladı. "Burada olduğumu söylediğimi hatırlamıyorum." dediğimde Deniz "Ben söyledim." dedi. Bakışlarım ona dönünce Poyraz'ı gösterdi. "Ama Poyraz abim sordu."

Poyraz "Kardeşim de cevapladı." dedikten sonra Deniz'in yanağından makas atarak selamlaşır gibi gözlerini yavaşça kapatıp açarken gülümsedi. Deniz de gülümseyerek Poyraz'ın yanağından öptükten sonra "Ben annemlere yardımcı olayım. O sıra siz..." derken kafeye doğru gerilemeye başlayıp sırıtarak "Konuşun işte." dedikten sonra ardına döndü.

Kalbim hızla atmaya başlarken bakışlarımı Poyraz'a çevirdiğimde Poyraz da Deniz'in boşalttığı yeri doldurarak karşıma geçti. "Nasılsın?"

"İyiyim, sen?" diye sorduğumda başını hafifçe iki yana sallayıp "İyi, diyelim." diye mırıldandı. Başımı onaylar şekilde sallarken "Niye geldin?" diye sordum. Sabırla nefes alırken gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Seni almak için."

"Arabayla gelmiştim."

"Tamam, burada kalır. Çalışanlardan biri gelir, alır."

"Annemlere yardımcı oluyorum." dediğimde kaşları kalktı ve kafeye baktı. "Pek işleri kalmamış gibi görünüyor."

"Ama evde de iş va..."

"Ada, konuşalım." diye araya girdiğinde yutkunarak sustum. Sabırlı ve sakin olmaya çalışıyormuş da sabrını da zorlamamam gerekiyormuş gibi bir ses tonuyla söylemişti.

"Ne konuşacağız?"

"Bize ne haltlar olduysa, onu."

"Sen anlat." dediğimde kaşları kalktı. Göğsümde birleştirdiğim kollarımı çözdükten sonra omuz silktim. "Ne olduysa, sen yaptın sonuçta."

Sinirle gülüp kendisini gösterdi. "Ben mi?"

Başımı onaylar şekilde salladığımda gözlerini kapatıp başını sağına çevirirken yutkunduktan sonra dudaklarını yalayarak sakin olmaya çalıştı. Bakışları tekrar bana döndüğünde isterik bir şekilde sırıtıyordu. "Ben ne yaptım?"

"Bana yalan söyledin." dedikten sonra alayla güldüm. "O da en iyi ihtimalle tabii. Yanlış anlamıyorsam daha fazlası da var."

"Ne anladın, ne diyorsun. Hiç anlamıyorum. Asıl senin bana açıklaman gereken bir şeyler var bence." dediğinde sinirle aralanmak üzere olan dudaklarım bağırış çağırış gelmeye başladığı için kapanırken ikimiz de seslere doğru döndük.

Babamla, Cansu'nun abisi ayaklanmış, dört beş tane adamla konuşuyordu ve sesleri yükselmişti. "Basın gidin geri, yarın şikâyetçi olacağız sizi zaten. Dağdan mı indiniz, kuyudan mı çıktınız? Hergeleler sizi."

"Ne diyorsun dayı? Ne biçim konuşuyorsun sen bizimle?"

Kaşlarım çatılırken Deniz kafeden babamların yanına doğru çıktı. Annemin bahsettiği kişiler olduğunu fark ettiğim gibi "Deniz, yanıma gel!" diye seslenip hareketlendim. Poyraz da "Ne oluyor?" diye sorarak hareketlendi. Ne olduğunu anlamamıştı ama bir sorun olduğunu anlamıştı.

Rıfat abi babama doğru yaklaşmaya başlayan adamı geri ittirirken "Kardeşim, basın gidin. Akşam akşam olay çıkmasın. Vermeyeceğiz haraç falan." dediğinde Poyraz yanlarına varmışken Deniz'i geri çektim. Anneme baktığımda, kafenin içerisinde polisi aradığını gördüm. Annemlerin anlattığına göre, mahalleye yeni gelmişler, bir sürü adam aynı evde yaşıyorlardı. Böyle tiplerin derdi haraç kesmek, hır gür çıkartmak olurdu. Böylelerine, evini veren ev sahibini de hiç anlamıyordum. Muhtemelen çıktıklarında geriye duvarlar bile kalmamış olabilirdi.

"Sen bize ne yapacağımızı mı söylüyorsun lan!" diyerek Rıfat abiyi ittirdiklerinde Deniz çığlık atarken Poyraz bize dönüp kafeyi gösterdi. "Girin."

"Veriyor musunuz para, vermiyor musunuz?"

Babam "Biz de serseriye verecek para, mara yok!" dediğinde eş zamanlı olarak ben Deniz'i kafeye doğru yöneltirken Poyraz'a "Ama siz..." dediğim saniyeler içerisinde biri çıkan hır gürde biri Rıfat abiye saldırırken, biri de babamı geriye ittirdiğinde kafeye sokmaya çalıştığım Deniz ellerimden kurtulurken çığlık atarak babama yöneldi. Babam ardındaki masayı da devirerek yere düştüğünde Deniz'le birlikte babama yöneldim. Babamı ittiren adam, yere düşen babama yöneldiğinde saniyeler içerisinde Poyraz'ın ittirişiyle geriye savrulmuştu. Biz babamı yerden kaldırırken, Poyraz'ın arkadaşını ittirdiğini gören adamlardan biri Poyraz'a bir yumruk salladığında elim çığlık atan dudaklarıma gitti. Annem de bize yardımcı olduktan sonra babamı tutmaya çalıştılar. Adamlar gençti ve babam yaşı gereği onlarla baş edemezdi ama Rıfat abiyi de, Poyraz'ı da yalnız bırakmak istemiyor gibiydi.

Poyraz yumruğundan geriye çekilerek kurtulabildiği adamın bileğinden tuttuğu gibi büküp karnına tekme attığında adam geriye doğru düşerken saniyeler içerisinde adamların sayısı artmıştı. Korkuyla "Polisi aradın mı?" diye bağırdığım annem de telaşla "Evet." dediğinde yerimde duramıyordum.

Poyrazlara doğru koşan adamların birkaçının elinde sopalar olduğunu görünce titreyen ellerimle saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Babam ellerimizden kaçar gibi olduğunda korkuyla yeniden korktuk. Aralarına girse, Poyrazlara yardımcı olmaktan çok, onu da korumaya çalışacakları için işlerini zorlaştırırlardı.

Poyraz bir tanesini döverken, diğeri sopayı sırtına doğru kaldırdığında "Poyraz!" diye çığlık atsam da Poyraz dönüp bakamadığı için adam sopayla sırtına vurduğunda, onlara doğru ilerlediğim gibi Denizler beni geri çekti. Poyraz dövdüğü ve kalkıp ona yeniden saldıramayacak hale getirdiği adamı bırakıp ardındaki döndükten sonra onu da etkisiz hale getirdi. Ondan aldığı sopayla birlikte ona doğru koşan başka bir adama vurduğunda parmaklarım dudaklarımda, neredeyse tırnaklarımı yiyecektim. Bir tane adamın geriye savrulmasını sağladıktan sonra göz ucuyla Rıfat abinin haline, sonra da bizlerin güvende olup olmadığına baktı. O sıra kaşının kanadığını gördüğümde istemsiz bir şekilde ağlamaya başladım ama o saniyeler içerisinde yine saldırganlara döndü. Polis nerede kalmıştı?

Poyraz birini daha indirdikten sonra diğerine döneceği sırada biri yine ardından sopayla geldiğinde yerimde duramayıp Denizlerin ellerinden kurtuldum ve yere devrilen sandalyelerden birini alarak Poyraz'a yönelen adamın sırtına vurduğumda adam şaşırarak bana dönerken, Denizler ismimi çığlık attığı için Poyraz'ın da gözleri bize doğru dönmüştü. Benim aralarına girdiğimi gördüğünde gözleri irileşirken "Ada!" diye bağırdı. Bana bakarken adamın teki ona bir yumruk attığında, sandalye ile sırtına vurduğum adam dengesini korumaya başladığı için bir tane daha vurdum. Adam yeniden dengesini kaybetti.

"Lan!" diye bağırarak üst sokaktan bize doğru koşan Hakan'ı gördüğümde Poyraz, ona vuran adamdan kurtulmuş, bize yönelirken başka bir adam daha üstüne çullandığı için bana doğru uzanan elleri, boş döndü. Adamdan yediği yumruk yüzünden yüzünü buruşturarak sağa savurulurken "Hakan, Ada'yı al!" diye bağırdı.

Hakan bana yönelirken başka bir adamın yumruğunu savuşturmak zorunda kaldığı için, yanıma gelemedi. Sırtına vurduğum adam bana doğru döndüğü gibi ne yapacağımı bilemeyip suratına yumruğu geçirdiğimde, adam acıyla inlerken bu kadar acıtabildiğime şaşırmış gibi bir yandan da şaşırarak bana bakıyordu. Saniyeler içerisinde bir kol belime dolandığında başta korkarak çığlık atsam da beni kafeye çektiğinde Poyraz olduğunu anladım. Beni yere indirdikten sonra "Burada dur!" diye bağırdı.

"Ama Poyraz, sen..."

"Güvende dur, yoksa daha çok tehlikeye atarsın beni." dedikten sonra daha fazla zamanı kalmadığı için cevabımı bekleyemeden geri, adamlara döndü. Deniz beni yerimde tutmaya çalışırken bir an önce polisin gelmediği için edip durduğum dualar kabul olurken herkesin ilgisi sokağın sağımda kalan tarafına döndü. Yüzlerine yansıyan ışıklara bakan birkaçı yerden kalkıp kaçmak için hareketlenirken Poyrazlar tutabildiklerini tuttular.

Polisler hızla görüş alanımıza girip Poyrazların yakaladıkları adamları tutup kaçanların da peşine düşerken hızla onlara yöneldim. Poyraz adamın tekini polise verirken önce Hakanla karşılaştığım için elimi koluma götürdüm. Gözyaşları arasında "İyisin, değil mi?" dedikten sonra kanayan burnuna, şimdiden kızaran elmacık kemiğine baktım ve yüzümü buruşturdum.

"Sorun yok, böyle olacağı belliydi zaten. Bu şerefsizlerin dayağa ihtiyacı vardı." dedikten sonra burnunu silip "Sen bir de onların halini gör." dediğinde gülümsemeye çalıştım. Onlar sayıca fazla olduğu için, bizimkiler kadar hırpalanmamıştı ama yine de onları polisler gelene kadar oyalamayı ve birkaçını da etkisiz hale getirmeyi başarmışlardı.

"Senin kocan askerliği dağda yaptı herhalde, onun hareketleri izlemekten hep dayak yedim."

"Ya sus Hakan, güldürme beni. Sinirlerim bozuk." dediğimde Hakan ona koşarak sarılan Deniz'in sarılışına eşlik ederken ben de Poyraz'a yöneldim.

"Tamam abicim, iyiyim. Deniz. Ağlama lan. Görmedin mi Hakan abin nasıl dövdü hergeleleri?"

"Ben Poyraz abiyle Rıfat abi dövdü diye gördüm ama..."

"Şş, tamam, biraz ağla Deniz."

Polisle konuşması biten Poyraz'ın bakışları da bana döndüğünde, vücudunu da ona doğru hızla ilerleyen bana çevirdi. Saniyeler içerisinde kolları arasına girdim. Hıçkırarak ağlarken "İyi misin?" diye sorduğumda onun da kolları hızla vücuduma sarıldı.

"Şş, iyiyim. Ada..." dedikten sonra eli yanağıma geldi ve yüzümü görebilmek amacıyla hafifçe geri çekilirken başım aşağıya dönük ağlayıp durduğum için yüzüme doğru eğildi. "Ada, iyiyim."

Yüzümü kendisine doğru kaldırdıktan sonra gözyaşlarımı silerken ağlamama dayanamıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. "Yapma, güzelim. Lütfen."

Ben de yüzümü buruşturarak elimi kanayan kaşına götürecek gibi oldum ama dokunmaya dayanamadım ve titreyen elim, önce kızaran kaşının yanına, sonra da yine kızaran yanağına gitti. "Çok korktum." deyip ona yeniden sımsıkı sarıldığımda birkaç saniyelik duraksamasının ardından hafifçe gülüp o da bana sarıldı ve saçlarımı öptü. Biraz korkudan, biraz da her şeyin peş peşe gelmesinden ağlıyordum. Duygu boşalımı yaşıyor gibiydim. "Tamam, sorun yok. Hepimiz iyiyiz."

"Sen iyi ol." dediğimde birkaç saniye ardından yeniden hafifçe güldü. "Ben iyiyim." dedikten sonra elini enseme getirip beni kendisine yasladı ve yeniden saçımı öptü.

"Poyraz..."

Babamın sesini duyuşumla dakikalardır süren sarılmamızı sonlandırırken hafifçe geri çekildik. Gözyaşlarımı silerken babama döndüm. Hıçkırıklarım, iç çekişlere dönse de, hala normale dönmüş değildim. Poyraz da babama döndüğünde babam dolu gözleri eşliğinde bakıyordu. Poyraz ne diyeceğini bilemeyerek "Efendim, baba?" diye sorunca babamın dudakları ağlamak üzereymiş gibi titredikten sonra kıvrıldı.

"Gel buraya, oğlum." dediğinde Poyraz'la birlikte benim de kaşlarım kalktı. Bir eli Poyraz'ın ensesine gidip de sarılmak üzere kendisine çektiğinde başı babamın omzuna düşen Poyraz'ın şaşkın bakışlarla bana bakmasını, dudaklarımı ısırarak izledim. Ellerim dudaklarıma giderken dolu dolu gözlerle, Poyraz'ın iddiayı kazanışını izledim. Başarmıştı. Babama hem 'oğlum' dedirtmiş, hem de sarılmasını sağlamıştı.

Saniyeler içerisinde şoku atlatan Poyraz da babama gülümseyerek sarıldıktan sonra dolan gözlerini benden kaçırmak istermiş gibi kapattı ve yüzünü babamın omzuna çevirdi. O an, Poyraz'ın anne yarası olduğu kadar, baba yarası da olduğunu hatırladım. Asude anne, üvey anne bile olsa bir şekilde anne boşluğunu doldurmaya çalışmıştı ama baba... Poyraz'ın hiçbir zaman dolduramadığı bir boşluktu ve şimdi belki de babasından duymadığı bir kelimeyi, benim babamdan duyuyordu. Oğlum...

Poyraz'la babam geri çekilirken yeniden ağlamaya başladığım için ıslanan yanaklarımı sildim. Poyraz da babam gibi ıslak gözlerle ona baktı. Babam birkaç kez Poyraz'ın omzunu sıvazlayıp "Sadece süslü değilmişsin." dediğinde Poyraz güldü.

"Baba bende daha ne hünerler var, sırayla göstereceğim."

"En büyük hünerini..." dedikten sonra bakışları bana döndü babamın. Gülümseyerek ikimizde gezdirdi gözlerini. "Görebiliyorum ve bunu bana yeter."

Beni sevmesinden bahsediyordu. Bakışlarım Poyraz'a döndüğünde, babamın söylediklerini kanıtlar gibi bakıyordu. Beni seviyor gibi bakıyordu. Peki, duyduklarım neydi? Her şeyi mi yanlış anlamıştım? Beni Beril'le kıyaslamış, hatta Beril'i daha iyi bulmuştu. Onu yormadığı, sorun çıkartmadığı için. Kendi kulaklarımla duymuştum. Açılaması ne olacaktı?

Bir saat kadar sonra hep beraber olayın şokunu atlatıp, Poyrazlara da pansuman yaptıktan sonra dağıldığımızda, konuşmak üzere sahile gelmiştik. Pansuman yaptığım süre zarfında gözleri, sakince beni izlemişti. Sanki, içi bana doğru akıyormuş gibi bakmıştı kahverengileri. Acıyor olması gerekmesine rağmen, sanki ben dokundukça iyi hissediyor gibi gülümsemişti.

Sahilde yeterince ilerlediğimizi düşündükten sonra durup birbirimize döndük. Daha fazla sabredemiyormuş gibi ilk Poyraz durmuştu.

"Söyle bakalım şimdi, senin derdin ne?"

Yaşadığımız olaydan sonra ona karşı herhangi bir sinirim kalmamıştı. Hatta, her an sarılmak ve onu öpmek istiyordum. Yüzünde, benim ailem için girdiği kargaşada aldığı darbelerin izleri varken ve gözleri bu kadar güzel bakıyorken, ben nasıl ona kızardım?

"Bana niye yalan söyledin?"

"Söylemedim."

Omuzlarım çökerken yorgun nefesimi üfledim. "Mesaj geldi sana. Sonra hareketlerin değişti. Ben... Kenan'la sizi duydum. Hem de iki kere. Siz sabah odada konuşurken ve... Akşam da..."

"Nasıl?" derken kaşları kalkmıştı. "Sabah telefon açık kalmıştı, akşam da... Seninle konuşmak için gelmiştim."

"Ne duydun peki?" diye sorduğunda kaşlarım çatıldı. "Niye bana soruyorsun? Ne varsa, anlat işte. Niye benim ne duyduğumu öğrenmek istiyorsun?"

Alayla güldü. "Hayır, yani ne duymuş olabilirsin bana karşı bu hale gelecek kadar. Onu çok merak ettim. Ne sabah, ne akşam, bizi bu hale getirecek hiçbir şey söylemedim ben. Aksine akşam..."

"Söylemedin mi? Kim başka bir erkek için seni terk eden kadın? Kim aklını karıştırabilecek kadın? Kim bana söylemeyeceğin, konuştuktan sonra, gerekirse, belki haber vereceğin kadın? Bunları duyduktan sonra yine de akşam konuşmak için yanına geliyorum ve Beril'den bahsettiğini duyuyorum. Neymiş o kolaymış, seni bu kadar zorlamıyormuş, onunlayken problem yokmuş, beni anlayamıyormuşsun falan. Seni bu kadar yorduğumu bilmiyordum!"

Kaşları çatılırken bana birkaç saniye boyunca sessizce baktıktan sonra ellerini iki yanına doğru kaldırıp isterik bir kahkaha attı. "Sen yani onca şey arasından, bunları mı duydun?"

"Evet! Seni geri isteyen Beril hakkında bu kadar güzel şeyler düşündüğünü bilmiyordum."

Bana doğru eğilip "Lan ne Beril'i?" diye bağırdığında kaşlarım kalktı. "Ne Beril'inden bahsediyorsun sen? İki üç cümle duyup gittin mi?"

"Sabaha kadar beni kötülemeni mi dinleyecektim?" diye sorduğumda elleri ensesine giderken gözlerini sıkıca kapattı ve sinirle inledi. "Sen bu yüzden mi bu hale geldin? Her şeyi yanlış anladığın için mi?"

Ellerini ensesinden çektiğinde kem küm ederek "Doğrusu ne?" diye sorduğumda "Annemdi!" diye bağırdı. Gözlerimi kırpıştırırken kalbime sonra kalbimdeki baskı eşliğinde bir adım geriledim ve gözlerimi denize kaçırdım. Annesiydi...

Daha kısık bir ses tonuyla, hatta ağlamaya başlamak üzereymiş gibi "Annem ulaştı bana." dediğinde bakışlarım tekrar ona döndü. "Dağıldım, ne düşüneceğimi bilemedim. Yıllar sonra, toparlamakta zorlandım kendimi."

"Ama bana niye söylemedin?" derken suçlar gibi değildi sesim, ben de ağlamak üzereydim.

Solur gibi "Beni ikna etme, diye." dedikten sonra kızarık gözleri eşliğinde beni gösterdi. "Çünkü sen kendini, benim hayatımda nereye koyuyorsun bilmiyorum ama ben biliyorum, nerede olduğunu. Çok iyi biliyorum. Sen istersen, beni ona da ikna edersin. Sen dilersen, bana annemi de affettirirsin. Yapma diye söylemedim!"

Ben gözyaşlarıyla ona uzandığımda geri çekildi. "Dedin ya, sabaha kadar beni kötülemeni mi dinleyecektim, diye. Gitmeseydin, neyi duyardın biliyor musun? Beril'e ne kadar benzemediğini, evet. İstesem de benzetemeyeceğimi, çünkü hiç kimseye benzemediğini ama bir yandan nasıl da baktığım, gördüğüm her şeyin sana benzemesini istediğimi... Bana kalkmış 'Beril' diyorsun. Ben sana dün benim için ne anlam ifade ettiğinden bahsetmedim mi? Lan kalkıp 'Sana aşığım' demedim diye mi? Ben sana dedim ki sen bana aşkı tattıransın, annemle babamı anlamamı sağlayansın. Bak bana, ben sana daha fazla ne diyebilirim? Kahveyi nasıl içtiğini bildiğim sensin, kaç dakikada uykuya daldığını, uyandığında yüzünde oluşan ilk ifadeyi bildiğim sensin. Hangi şarkının, hangi kelimesini yanlış hatırlayıp da her seferinde yanlış söylediğin için mahcup bir şekilde güldüğünü bildiğim sensin, neyi, neli, nasıl sevdiğini ve sevmediğini bildiğim sensin, hangi pijamanla hangi çorabı birlikte giymeyi tercih ettiğini bile unutamadığım sensin! Başkası bin kere söylese hatırlamam, sen bir kere, gerekirse fısıldayarak bile söylesen, ben hatırlıyorum! Unutmuyorum, ben seninle alakalı hiçbir şeyi unutmuyorum. Ya ben bugün, çalışacağıma seni çizdim. Bir başlayayım, devamını fotoğrafından bakarım, dedim. Bir bakmışım resmi bitirmişim. Ben fotoğrafına bakmadan seni çizdim Ada! Çenenin altındaki yara izinden, kollarındaki benlerin yerine, her şeyini. O güzel yüzünü ve tenini ezberlemişim. Kaç gece izlediysem artık seni. Kaç defa sen bir şeyler anlatırken güzelliğinde kaybolduysam, ezberlemişim. Seni düşünmediğim tek bir an yok ya. Senle yatıyorum, seninle kalkıyorum. Yanımdasın, diye değil ha. Gözüm seni görmeden, aklıma geliyorsun. Aynı odada, gözüm sana yetişmeden aklım yetişiyor! Dedik ya hiçbir şeyiz, bir şeyiz. Sen benim ne hiçbir şeyim, ne de bir şeyim, sen benim her şeyimsin Ada. Her şeyim oldun. Tutamadım ipin ucundan, her şeyimle sana çekildim. Sana âşık olmak annemi anlamaktı, ben annemi anladım Ada! İlle duyman mı lazım? Dinle o zaman." dedikten sonra ellerini iki yanında kaldırdı ve mutluluk gözyaşlarıyla ıslanan gözlerimin en derinlerine baktı.

"Sana aşığım!"

232

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!