BÖLÜM 28
Bölüm şarkıları:
♫ Sertab Erener - Kime Diyorum ♫
♫ Toygar Işıklı - Bırak Sende Kaybolayım ♫
♫ Emre Altuğ – Neyleyim ♫
İyi okumalar ^^^
**
"Ama listende var!"
"Lisede olan Poyraz Akyel'in listesinde..."
"Hadi! Bu insanlar bir daha bizi nerede görecek?"
"Magazinde, haberlerde, cemiyette? Hayatım biz tanınır bir aileyiz ya?"
"Ha, doğru..." deyip dudağımı büktüm. "Of, yani ben artık bu motiveyi kullanamayacak mıyım? Ben hayatı böyle yaşıyordum..." dedikten sonra bükülen boynum saniyeler içerisinde doğruldu ve bir fikir bulduğum için işaret parmağımı kaldırıp sırıttım. Poyraz ellerini belinin yanlarına yaslarken sırıtışında dilini dişlerinde gezdirip ne çıkacağını merakla bekledi.
"O zaman yeni mottomuz, 'Bir daha mı geleceğiz dünyaya?' Uygundur ve itirazın yoktur diye düşünüyorum. Yalısı olanlar da bir daha gelemiyor bu dünyaya, Sultan Süleyman'a bile kalmamış sonuçta..."
Dilini dişlerinde gezdirmeye devam ederken bana bakmayı sürdürdüğünde kaşlarımı kaldırdım. "Öyle, değil mi?"
"Yüzde kaç mecburum?"
"Bu liste tamamlanacak bugün." dedikten sonra elimde tuttuğum sekreterliğe takılı listenin üstünde tükenmez kalemin yazmayan ucunu gezdirdim.
"Yani?"
"Yüzde yüz beş."
Maddelerden biri de, 'Âşık ol'du ve henüz üstü çizilmemişti. Amcasının söylediğine göre bu listeyi elinde en son lisede almıştı. Amcasında olma sebebi de en son bir maddeyi amcasıyla birlikte yerine getirmeleriydi. Bazı maddeler, yaşımız ve Poyraz'ın işinde kazandığı ve soyadıyla sahip olduğu saygınlığı gereğince absürt kalabiliyordu ama bu eğlenceli olmadıkları anlamına gelmiyordu. Hem, hayatı dümdüz bir şekilde yaşayıp gitmekten şikâyetçi olan Poyraz değil miydi? Her şeyi seninle tekrar yapmayı isterdim, eminim ki deneyimlerim farklı olurdu, demişti ve benimle hayatı yaşamak buydu işte, yarınlar yokmuşçasına rezil olmak ama eğlenmek!
"Babaannem, bu sefer şirketi Koray'ın üstüne yapacak." dese de ellerini belinden çekmiş ve teslim olmuştu. Gülerek ellerini tuttum ve onu meydana doğru çektim. Maddelerden biri, İstiklal Meydanı'nda müziksiz dans etmekti.
"Olsun aşkım bizim kafede çalışır, geçiririz ömrümüzü. Babam maaş veremez ama en azından yemek verir."
Onu sürüklediğim için ardımda kalırken sıkkınlığından kurtulduğu bir ses tonuyla "Aşkım?" diye sorduğunda güldüm. Ona bu şekilde seslenmeme ya da güzel bir şeyler söylememe şaşırmaktan ne zaman vazgeçecekti, hiç bilmiyordum.
"Evet, ne dememi bekliyordun? Kanka mı diyeyim?"
Onu meydana çektiğimde boyuyla posuyla zaten ilgi çekici bir adam olduğu için çoktan birkaç kişinin bakışlarını üstümüze çekmiştik. Benim de saç rengim, ilgileri toplamaya yardımcı oluyordu.
"Sürprizi değiştiriyorum, bohçayı açacağım dedikten sonra 'kanka' diye eklesen, hiç bozulmazdım."
Güldüm ve "Liste tamamlanırsa bonus sürpriz ayarlayabilirim." dediğimde gözleri parladı. "Harbi mi?"
Şirin sırıtışımı silip "Hayır." dediğimde neredeyse dudağını bükecekti. "Ben 'Bir daha mı geleceğiz dünyaya?' mottosunu değil, 'Akşama bohçadakilerle geleceğim' mottosunu istiyorum ama..."
Yanağını sevip "Öyle çok şey isteme bakayım sen." dediğimde güldü. "Erken doğum günü hediyesi?"
"Doğum günleri kutlamıyordun?"
"Kutlamıyorum dedim, hediye kabul etmiyorum, demedim."
Birkaç saniye bakıştığımızda yüzünü buruşturup "Olmadı mı?" diye sorduğunda güldükten sonra dilimle 'tıh' sesi çıkardım. "İkna edici değildi."
Kolları belime gelip de burnunu boynuma hafifçe sürttükten sonra geri çekilip "Bir daha düşün." dediğinde gözlerimi kırpıştırıp biraz önceki kadar emin olmasam da "Fikrim değişmedi." dedim.
Dudağının kenarını ısırarak gözlerini yüzümde gezdirip çenesinin ucunu hafifçe kaldırıp indirdi ve yeniden gözlerime baktı. Kulağa kadife temas etmiş gibi gelen ses tonuyla "Réfléchis encore." dediğinde bayılasım geldi. Tabii toplantılarda yabancı dil konuştuğunda yükselen duygularımı gizleme çabasına girişemediğim için, adam da kullanmaktan geri durmuyordu.
"Yok, çok şey olmadım... Neydi kelime?"
Güldü. Dudaklarını konuşmak için değil de sanki beni öperek bayıltmak için kullanırcasına bir etkiyle "İkna." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "İkna olmadım."
"Ripensaci."
"Ay, öf!" deyip kollarından çıktığımda kahkaha attı. "Düşünürüz. Bir liste tamamlansın da..."
"Tamam, çabuk yapmaya başlayalım." diyerek listeyi ciddiye almaya başlayınca ben de güldüm. "Gülme, hadi. Acelemiz var."
"Ne acelemiz var?"
Sırıtıp kaşlarını kaldırıp indirdi. "Yanıyorum."
Bakışlarım gökyüzüne çıkıp indi. "Hep böyle güneşin altında olmayacağız, merak etme.",
"Yok." deyip alt dudağını yaladıktan sonra güldü. Başını hafifçe sağa yatırıp gözlerini kıstı. "Ben farklı yanıyorum."
Birkaç saniyelik bakışmamızın ardından yanaklarıma akın eden kanla beraber gelen heyecanla gülüp bakışlarımı kaçırdım. Allah söndürsün, diyeceğim de Allah da kadere böyle bir şey yazdıysa yine bir nevi ben söndürmüş oluyordum...
"Sadece 'düşünürüz' dedim."
"Tamam, düşünürken yakınlarında olacağım." dediğinde bakışlarımı tekrar ona çevirdim. Muzip sırıtışı ve kendinden emin bakışlarıyla düşüncelerimi etkileyebileceğini sanıyordu. Ve... Yanılmıyordu.
Heyecanımı sesimi yükselterek örtmeye çalışırken "Başlıyoruz o zaman!" dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Çantamı kenara atıp "Evet, öneri şarkın var mı?" diye sordum.
Gülüp "Kafamızda çalmak için mi?" diye sorunca gülerek "Evet." dedim.
Ne yapmak üzere olduğumuzu yeniden hatırlamış gibi nefesini üfleyip gözlerini sıkıca yumdu. Kendine inanamıyor gibiydi. Yeni hatırlamasının sebebi de bir süredir aklının, rezil olmakta değil yangını söndürme beklentisinde olmasıydı...
Gözlerini aralarken vazgeçtiğini söyleyeceğini sanmıştım ama öneri ile geldi. "Umut Kaya, Mor Yazma? Zihninin repertuarında var mı?"
"Evet. Üç saniyeye çalmaya başlıyoruz."
Neşeme bakarken derin bir nefes aldı ve verdi. Üç saniye bitmek üzereyken "Ada, yapmasak mı?" derken zihnimdeki şarkı çalmaya başladığı için hareketlenmeye başladığımda ofladı. Elimi tutup "Ada..." dediğinde gülerek yüksek sesle "Seni duyamıyorum, şarkı çok yüksek!" deyip zihnimdeki ritme göre dans etmeye devam ettim.
Ellerimi bileklerinden eğip bükerek birkaç adım geriye gidip sonra ona yeniden yaklaşarak dans etmeye devam ettiğimde o hala hareketsiz, çaresizce beni izliyordu. Muhtemelen bazı kişiler beni izlemeye başlamış olmalıydı ama yok sayıyordum. Sorunları görmezden geldiğinizde yok olmuyorlardı ama en azından özgür hareket etme şansı elde ediyordunuz.
İkna çabasını da görmezden geldiğim için teslim olmak üzere "Neresindeyiz şarkının? Ben açmayı unuttum." diye sorduğunda ben de şarkıyı söylemeye başladığım için cevaplamış oldum. Zihninden açmayı unuttuğunu söylediğinde şarkıyı söyleyen sesim hâlihazırda güzel olmamasının yanı sıra güldüğüm için boğuk çıkmıştı.
"Âşık oldum,
Kapıldım hissine..."
Ellerimi sağ kolunda gezdirerek ardına doğru dolaşıp dans etmeye devam ettiğim sırada o da bana doğru döndü ve en azından şarkıya eşlik edip hafifçe sallanmaya başladı.
"İstedim babandan,
Buyum ben dedim..."
Bakışları etrafımızda olduğu için hâlihazırda yavaş olan hareketleri de kısık olan ses tonu da azalmıştı. Benim gibi sadece birbirimize odaklanabilmesi sağlamak için ellerinden tuttuğumda bakışlarını bana çevirdi.
"Bak hiç tükenmedim,
Düşmedim yakandan..."
Gözleri 'bizi ne hale düşürdün?' der gibi bakmaktan saniyeler içerisinde 'Beni ne hale düşürdün?' der gibi yumuşayarak dans edişimi izlemeye başladı. Onu ana ve bana odaklayabildiğimde gülerek şarkıyı söylemeye devam ettim ve dansımızı, onun pek becerebildiği olmadığı için yönlendirmeye başladım.
"Bak ne hale geldim,
Tövbeler ettim,
Nefsimi kuruttum,
Eskileri attım,
Alemi bıraktım,
Alamadım babandan..."
Ellerimi boynuna doladığımda onunkiler de belimi buldu ve şarkı yavaşladığı için sağa sola doğru sallanırken o da gülerek söylemeye başlamıştı. En azından onun sesi güzeldi ve ses tonu dolayısıyla baskındı da görüntü kirliliğimize bir de ses kirliliği yaratmıyorduk.
"Napsam netsem ben,
Koptum gittim ben,
Üzülme sen..."
Ellerim, belimdeki ellerine indiğinde sallanan hareketlerimiz ritme göre hızlandı. Vücutlarımız birbirine yaklaşıp uzaklaşırken, arada birbirimizin etrafında dönerek keyifle söylemeye devam ettik.
"Kaldım şehirlerde sen bana kızma,
Hep haber edemezsem moralini bozma,
Bilmiyom ne zaman geri gelcem,
Alcam o yerlerden sana mor yazma,
Sana mor yazma..."
Nakarattan sonra şarkının zihnimizdeki melodi kısmına geldiğimiz için söylemeyi kesip sadece dans etmeye devam ettiğimde bir elimi bırakıp diğeriyle beni hafifçe ileriye doğru ittirdikten sonra dönmemi ister gibi ellerimizi kaldırdığında gülerek ellerimizin altında döndüm. Dönüşüm bittiğinde beni tekrar kendine çekip bir elini belime sararken elimi tutan elini de yanımızda romantik bir dans edecekmişiz gibi kaldırdı ama aksine hareketlerimiz eğlenerek ve hızlı bir şekilde sağa sola sallanmaktı.
"Bak ne hale geldim,
Tövbeler ettim,
"Nefsimi kuruttum..." derken sesimize ek olarak birkaç kişinin daha sesini duyduğumuzda bakışlarımız dakikalar sonra ilk defa etrafımıza döndü. Birkaç genç de bize dâhil olmuş, hayali şarkımıza eşlik ederek dans ediyorlardı. Gülüşlerim artarken bakışlarım Poyraz'a döndü. Nerede ve ne yapıyor olduğumuzu yeni hatırlamış gibi hafifçe yüzünü buruşturmuş olsa da o da insanların bize dâhil olmasından keyif almış, dans etmeye devam ediyordu. En azından omuzlarımızdaki rezillik yükünü başkalarıyla da paylaşıyorduk.
Eskileri attım,
Alemi bıraktım,
Alamadım babandan..."
Kenardan izleyen ve başta emin olamamış gibi yerinde durmakta zorlanan birkaç kişi de çantasını ve ellerindeki poşetleri yere bırakıp bize dâhil olduğunda bize dahil olmasa da etrafımızda toplanan kişilerden de şarkıyı bilenler eşlik etmeye ve yerlerinde iki yana sallanmaya başlamışlardı. Tabii bazı kişiler gülerek videomuzu çekiyorlardı.
"Napsam netsem ben,
Koptum gittim ben,
Üzülme sen..."
Nakarat öncesi ritme göre yavaşlayan hareketlerimizi, nakaratta yeniden hızlandırmak üzere vücutlarımız arasında mesafe bıraktığımız gibi kız topluluğu tarafından çalındığımda ben gülmeye devam ederken Poyraz'ın dudakları aralandı. Benim yaşlarımdaki bir kız topluluğu kendi danslarına beni de dâhil ettiğinde Poyraz'ın hareketleri, tek başına kaldığı için yavaşlayacakken dakikalar sonrasında onun etrafını da bir erkek topluluğu sardığında kahkaha attım. Ben yine bir şekilde onu kendime ve ana bağlıyordum da, adamların işi zor derken Poyraz'ın gülerek eşlik etmeye başladığını gördüğümde kaşlarım kalktı. Sanırım, 'olan oldu artık' diye düşünüp eğlenmesine bakıyordu...
"Kaldım şehirlerde sen bana kızma,
Hep haber edemezsem moralini bozma,
Bilmiyom ne zaman geri gelcem,
Alcam o yerlerden sana mor yazma,
Sana mor yazma..."
Nakaratı son kez daha hızlı bir şekilde tekrar ederken dans hareketlerimiz de hızlanmıştı. Kızlarla döne döne dans ederken Poyraz'la gözlerimiz ara ara birbirine dönüyordu. Dışarıdan sarhoş olarak gözüktüğümüze emindim. Poyraz'ı bir kere sarhoş görmüştüm ve o sıra ben de sarhoş olduğum için tam olarak ne hale geldiğinden emin değildim ama şu an yaşıtımız gibi duran adamlarla halay çeker gibi kollarını birbirlerinin omuzlarına atarak oluşturdukları çemberde, o da birkaç duble rakı devirmiş gibi görünüyordu. Çemberin, ardı ardına geldiğimiz kesişim noktasında birbirimizi geri kaçırıp kurtardığımızda şarkının son ritimlerinde birlikte dans etmeye devam ettik.
"Sana mor yazma,
Sana mor yazma,
Sana mor yazma,
Sana mor yazma..."
Bizimle birlikte insanların da zihnindeki şarkı sona erdiğinde gülüşler ve alkışlar yükseldi. Poyraz "Rezil ettin bizi." dese de gülüyordu.
Etrafımdaki gülen ve en az bizim kadar rezil olmak pahasına eğlenen insanlara bakarken "Ben öyle düşünmüyorum." dedim ama akşam sosyal medyada videomuzu izlerken aynı şeyi düşünüp düşünmeyeceğimden emin değildim. Gerçekten artık biz inmek istesek de Sevim babaanne aile yemeklerine bizi dâhil etmeyebilirdi. Şimdiden kuracağı cümleyi hayal edebiliyordum. 'Bizim ailemiz bugüne kadar böyle bir rezillik görmedi...'
Hemen ardından Asude anne de 'Annecim, yarın sakin sakin konuşalım' falan derdi muhtemelen.
Dans ettiğimiz grupla bir anı selfiesi çekildiğimizde ve ardından fotoğrafa baktığımda Poyraz'ın yüzündeki ne hissedeceğini bilememe ifadesine güldüm. Yüzü gülüyordu ama kaşları ve gözleri, 'Allah'ım ben ne yapıyorum?' der gibiydi. Dağılmadan önce bu anı yaşattığımız için teşekkür eder gibi elleriyle kollarımıza temas ederek yanımızdan geçiyorlardı. Kollarımı halihazırda elleri belimde olan Poyraz'ın kollarına doladım.
"Kabul et, eğlendin."
Gülüp başını onaylar şekilde salladı. "Bu dakikadan sonra azarladığım çalışanların gülmemekte zorlanacağına ve akıllarında bu anlarımın geçeceğine eminim."
"Neyse ki onları kovabilirsin." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Gözlerim irileşirken sırıtışım silindi. "Şaka yapmıştım."
Hafifçe sırıtıp "Umarım onlar da aynı gaflete düşmez." dediğinde yarın şirkete döndüğümüzde tüm çalışanları uyarma görevini aklıma not aldım. Kenanlar muhtemelen bu şarkıyı açıp dans ederek falan Poyraz'ın odasına girerlerdi ama en azından kovulabilecek olanlar kendisine dikkat etse iyiydi. Gerçi sanırım Poyraz, Kenanları da kovabilirdi, sonra geri işe alacak olsa bile.
Kollarımı boynundan çekip yere attığım çantamı geri aldım ve içinden sekreterlik ile kalem çıkarttım. Poyraz da görmek üzere yanıma geçmiş olmalı ki sekreterliğin üstüne onun da gölgesi düştü. Kalemi dudaklarımın arasına götürüp kapağı dişlerimin arasında kalacak şekilde kalemi açtıktan sonra maddenin üstünü çizdim. Kalemi tekrar dudaklarımın arasına götürüp kapağı kapatıp kalemi ağzımdan çektiğimde "Sana yardımcı olabilirdim." derkenki yüz ifadesine güldüm. Allah bilir nerelere temas etmiş olan kalemi ağzıma götürdüğüm için garip bakıyordu. Bazen Bay Sağlık Manyağı olduğunu unutuyordum ama tam şu an onu öpmek istesem reddetmezdi.
"Hallettim."
"Yüz milyon mikrobu dudaklarının arasına alarak."
Sekreterliği ve kalemi çantama koyduktan sonra onu dönüp kaşlarımı kaldırdım. "Yani beni öpmeyeceksin? Ağzımı çamaşır suyuyla falan yıkamadıkça?"
Kaşları inerken hafifçe sırıttı. "Mikrop da lazım sonuçta. Bünyemizi güçlendiriyor." dedikten sonra bir elini yanağıma getirip beni öptü. Geri çekilirken istemsiz araladığım gözlerimi araladım. Sırıtırken "Nasıl mikropların tadı?" diye sorduğumda güldü.
"Tam alamadım..." dedikten sonra tekrar dudaklarıma yöneldiğinde gülmeye başladığım için gülüşümü öperek susturmuş oldu. Biraz öncekine nispeten daha uzun süren ve daha derin bir şekilde beni öptükten sonra geri çekildiğinde düşünürmüş gibi sokakta gezdirdiği gözlerini kısmıştı.
"Sanırım birçok kere daha öpmem gerekecek."
Alt dudağımı hafifçe ısırarak sırıttıktan sonra titrek bir nefes aldım. Bazen aklımı başımdan alıyordu ve planlarımı alt üst ediyordu. Mesela şu an listeyi falan boş verip ona istediği sürprizi veresim vardı. Gözlerimi kırpıştırarak zihnimde beliren o anları def etmeye çalıştım fakat kalbim 'Yetişemedin' der gibi daha da hızlanmıştı. Yanlış anlamadıysam akşam hislerimiz hakkında açıkça konuşacaktık ve sonrasında... Sonrasında bir şeyler yaşar mıydık? Gecelik konusu şakayla karışık konuşulmuştu ama bir de öyle bir durum gerçeğe dönüşürse... Akşam vay halimize...
Gülerek "Ne düşünüyorsun?" dediğinde ilgimi tekrar ona verdim. İlgim zaten mütemadiyen ona aitti ama bazen gerçekteki Poyraz ile hayallerimdeki Poyraz ilgimi paylaşmak zorunda kalıyordu. Yüzüm her ne hale geldiyse onu güldürmüş, gözlerini parlatmıştı. Yanıyorum, derken onun zihninden de böyle şeyler geçmiş miydi? Ay...
"Hiç... Penguenleri düşünüyorum. Nesilleri tükeniyor ya..."
Kaşları kalkarken "Penguenler?" dediğinde başımı onaylar şekilde salladım.
"Penguenlerin nesillerinin tükenmesinin seni böylesine heyecanlandırdığını bilmiyordum. Biraz psikopatlık mı var?"
"Yok, o üzgünlük yüz ifadesiydi. Çok üzülünce öyle oluyorum." dediğimde çok mantıklı bir şey söylemişim gibi beni bozmadan başını onaylar şekilde sallasa da sırıtışı başlı başına beni bozmaya yetiyordu. "Allah Allah, bana da tam bazı anlarımızdaki yüz ifadeni hatırlatmıştı ama..." diye mırıldandığında çaresizce gözlerimi kırpıştırıp birkaç saniyelik duraksamanın ardından "O zamanlar da düşünüyorum." dedim.
Kaşları tekrar kalktı. Daha kısık bir ses tonuyla "Penguenleri." dediğimde alt dudağını ısırarak güldükten sonra "Hangi anlardan bahsettiğimi hemen anlaman çok manidar." dedi.
Ben ağlamak ister gibi baktığımda ve o sessiz ve keyifli bir şekilde bakmaya devam ettiğinde oflayarak geri çekildim. "Üstüme gelme." deyip yüzüme hava savururken ona ardımı döndüm.
"Şimdilik, gelmiyorum."
Omzumun üstünden ona bakarken "Şimdilik?" diye sorduğumda ellerini ceplerine yerleştirip sırıtarak omuz silkti. "Akşam için aynı sözü vermeyeceğim."
"Mecazen üstüme gelmek mi?" diye sorduğumda güldü. "Pek değil."
Tekrar ve hızla ardıma döndüğümde gülüşü arttı. Üstüme gelip ne yapacaktı ki? Ah... Hislerimizi dile getirdikten sonra, yükselen duygularımızla birlikte üstüme doğru adım adım yaklaşan bir Poyraz Akyel...
"Penguenleri bu kadar kafana takma. Her şey olacağına varır." dediğinde yanıma kadar gelip yüz ifademi yeniden gördüğünü ve benimle dalga geçmeyi sürdürdüğünü fark ettiğimde saniyeler içerisine gülüşünü ve alayını kesmeye çalışacağı bir bakış attım. Her şey olacağına varır. Allah'ım her dediğini, aklımdaki onun söylediği gibi temas isteği içerisine yanıp duran Ada Akyel'in işine geleceği şekilde anlamadan duramıyordum. Gerçi o da, gerçekten o anlamda söylüyordu sanırım...
İstiklal meydanında müziksiz dans ettiğimiz yetmezmiş gibi bir de baygınlık kaosu yaşamamızı istemiyor olsa gerek konuyu değiştirse de gözlerinde ve sırıtışında hala muziplik vardı. Onun da aklına penguenler dışında bir şeyler geliyor olmalıydı...
"Ee, şimdi ne yapıyoruz?"
**
"Evet. Öncelikle bu adımı atmanızın, ilişkiniz için ne denli değerli olduğunu bilmelisiniz. Lütfen birbirinize bakıp ilişkinizi bu kadar önemsediğiniz için minnettar olun."
Bakışlarım ilişki terapistinin karşısında oturduğumuz koltukta, koltuğun diğer ucunda oturan Poyraz'a döndü. Onu kapıda ikna etme çabaları içerisinde geçirdiğim bir saatin ardından yüzünde isterik, kafayı kırmış bir sırıtış vardı. Ne? Maddelerden biri de 'psikologa ya da tır şoförüne bambaşka bir hayat anlat' maddesiydi ve otobana çıkmamız yerine bunu tercih edeceğini düşündüğümü dile getirdiğimde ikisini de tercih etmeyeceğine dair bir süre konuşmuştu fakat günün sonunda, hemen yanımda Şinasi Sinsisavar olarak oturuyordu. Söylediği gibi tanındık bir soyada sahip olduğumuz için sırf liste uğruna, ailemize ait olmayan rezillikleri ya da kaosları da üstlenmemek uğruna isimlerimizi farklı söylemiştik. Sevim babaanneye göre hayatımızda yeterince rezillik vardı zaten. İsimlerimizi sorduğunda Poyraz daha ağzını bile açmadan onunkini de söyledikten sonra soyadına en az terapist kadar şaşırmıştı. Tabii dolaylı olarak benim soyadım da Sinsisavar'dı. Poyraz'ın bana koyduğu isim de, Necmiye Sinsisavar'dı. Bu adamın hayal gücünde 'necmi' ve türevleri dışında bir lakap fikri rezervi yoktu.
Dış görünüşlerimiz de tanınabilir olduğundan küçük bir kılık değişikliğine başvurmuştuk. Poyraz'a kalsa gerçekten küçük bir kılık değişikliği olacaktı çünkü buna dair tek çabasının gözlük takmak olabileceğini, onun da kendisine yakıştırdığı için olduğunu dile getirmişti. Ona her şeyin yakışacağını söylediğimde ikna çabasında bir hayli ilerlesem de onu kandırmaya çalıştığımı fark etmişti ve bir o kadar da gerilemiştik. Yine de şimdi yanımda, golf sahasından ameliyatla almışım gibi beyaz polo yaka tshirt ve beyaz pantolon, beyaz vans ile oturuyordu. Ten rengine pek uymayan kumral peruğu, van gölünde yüzen ve göldeki soda miktarı yüzünden saç renkleri açılan çocuklara benzemesini sağlıyordu. Tabii o çocukların kaşlarının rengi de açılmışken, Poyraz'ın kaşları hala karaydı. Onun bu haliyle bile beni hala penguenleri bahane edeceğim düşünce ve hayallere itecek kadar ilgi çekici olması gerçek miydi?
Ben de esmer olsam da Beril'den güzel olurdum, adlı tez çalışmam dolayısıyla kahverengi, düz saçlı bir peruk ile yanında oturuyordum. Tabii ben, kaşlarımı da boyamıştım. Ben de tenisten üç dakika önce çıkmışım gibi giyinmiştim. Üstümde, göğüslerimi olduğundan daha büyük gösteren, beyaz bir sporcu atleti, altımda ise beyaz, oldukça kısa, pileli bir etek vardı. Terapistin kliniğinin olduğu binaya girene kadar Poyraz'ın ceketini giymek zorunda kalmıştım ve şimdi çıkarabildiğim için mutluydum. Hiç kıskançlığıyla alakası yokmuş gibi 'esti sanki' diyerek üstüme ansızın ceketi bırakması sonucunda 'Yoo, hava sıcak' desem de daha fazla bir şey söylemeye gerek duymadan düğmeleri bir bir bağlamaya başlamasıyla bu durum bir zorundalığa dönüşmüştü. O da challange sonucu boyamış gibi duran dore saçları ile esmer teniyle oldukça ilgi çekiciydi ama ben kafasına poşet geçirmiyordum? Aslında vücuduna geçirmeliydim. Beyaz tshirtü vücut kaslarıyla gerilmişti ve ona dönen bakışlarımı fark eden terapist, benim kocamla tek problemimim bir an önce yatak odamıza gitmemek olduğunu düşünebilirdi.
Poyraz "Sana minnettarım." dediğinde bakışları yumuşayıp dudakları kıvrıldığı için gözlerimle uyarırcasına baktım. Bana mest olmaması gerekiyordu! Benim de ona mest olmamam gerekiyordu! Başka ve sorunlu bir ilişkiyi yansıtacaktık. Böyle terapistin 'Ben sizi yalnız bırakayım isterseniz' diyeceği bakışmalar ve yüz ifadeleri yapmamalıydık.
"Ne minnettarsın? Seni boşarım, dedim diye geldin! Ama yine de boşayacağım! Buraya sadece, arkadaşlarım önerdi diye geldim."
Psikopat civciv, modumu açtığımda gülecek gibi oldu ama sesini temizleyerek ciddileşti. Bakışları terapiste dönerken kolunu, koltuğun sağ koluna doğru yaslayıp diğer elini 'bak işte' der gibi hafifçe kaldırıp indirdi. "Görüyor musunuz terapist hanım? Pozitif olacak diye aklı çıkıyor. Boşa lan! Hayatım kurtulsun, boşa beni!"
Sinirle gülüyormuşum gibi yapıp ben de terapiste döndüm. "Size soruyorum hanım efendi. Siz yıllarca çocuklarından çok golf topunu gören bir adamla evli olsanız, ne kadar pozitif kalabilirsiniz?"
"Kaç yıldır evliyim demiştiniz?"
Şimdi kalkıp 'birkaç aydır' diyemeyeceğim için "Beş yıl." dedim. E tabi, çocuk mocuk da demiştim, beş yıl idealdi.
"On sekiz yaşında evlendiniz yani." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Keşke hesaplamayı biraz daha mantıklı yapsaydım...
"Evlilik denmez ona. On sekiz yaşında hayvan sahiplendim ben, biz öyle söyleyelim."
"Ayıp olmuyor mu?" diye mırıldanan Poyraz'ı aldırmadan "Tabii hayvan beş yılda daha iyi bir eğitim seviyesine ulaşırdı." diye sürdürdüm. Poyraz "Peki madem..." diye mırıldanıp henüz ne olduğunu bilmediğim bir modunu açtı ve gülerek terapiste döndü.
"Bence de evlilik, demeyelim. İntihar diyelim. Ben de yirmi iki yaşındaydım evlendiğimizde, genç yaşımda toprağın altına girdim. Toprak yine iyi gelirdi, sinirimi, negatifliğimi alırdı. Bu kadın bana negatif basıyor."
"Nankörsün!" diyerek ona döndüğümde göz göze geldiğim gibi erimemeye çalışıp dönerken daha kötü kelimeler bulmama rağmen şimdi gözlerine bakarken elimden gelen en iyisi olarak "Kötü adam!" dediğimde kaşlarını kaldırdı. İkimiz de sırıtmamaya çalıştık.
"Ne yaptın da değerini bilemedim? Çocuklar bakıcıyla büyüyor, yemeği çalışanlar yapıyor, duygu desen yok, ya terapist hanım..." diyerek bakışlarını kadına çevirdi. "Geçenlerde peşime kadın takmış, aldatayım da boşanırken kullanabilsin diye. Kim kocasına metres tutar Allah aşkına ya?"
"E aldattın!" dediğimde bakışları bana dönerken kendi şakamdan rahatsız olup ellerimi yumruk şekline getirdim. "Yok, yok. Aldatmadın." dedikten sonra terapiste dönüp sırıttım. "Aldatmadı."
Hiç şimdi bunun üstünden şaka çevirip sinirlerimi bozamazdım. Başka yeterince konu ve hakaret bulurdum...
"Görüyorsunuz işte şizofreni. Bir dediği, bir dediğini tutmuyor."
"Kocanız sizi aldatsın diye, metres ayarladınız. Öyle mi?"
"Yok, denedim sadece öyle." dedikten sonra sinirle Poyraz'a döndüm. "Şinasi niye elalemin yanında özelimizi döküyorsun. Kadın şimdi beni kötü bilecek!"
Poyraz gülüp "Özelimizi dökmeye geldik ya buraya. Zorla getirdin hani beni?" dediğinde ofladım. "Her özel de dökülmez öyle. Ben mesela..." dedikten sonra terapist hanıma döndüm. "Terapist hanım, duygu yok diyor da, şimdi her gece arkasını dönüp horul horul uyuyan, rüyasında ünlü golfçülerin isimlerini sayıklayan bir adama nasıl duygu besleyebilirim?"
Terapist hanım not tutarken "Cinsel hayatınızın olmamasından rahatsızlık duyuyorsunuz Necmiye Hanım, doğru mu anladım?" dedi. Poyraz kahkaha atıp "Terapist hanım, bizim beş yılda yedi tane çocuğumuz oldu. Sizce öyle bir hayatımız olmayabilir mi?" diye sorduğunda terapist hanımın kaşları çatıldı.
"O nasıl oldu?"
Poyraz'la aynı anda "İkiz falan da oldu." diye durumu normalleştirdiğimizde kadın tek sorun buymuş gibi başını onaylar şekilde sallayıp not almaya devam etti.
"Sanırım Necmiye Hanım'ın beklentisi daha fazla Şinasi Bey. Sorunları çözmekte önceliğimiz, sorunları tespit etmek ve anlayışla karşılamaktır."
Poyraz bana dönüp "Çözerim ben o sorunu, derdin oysa." deyip muzip bir şekilde sırıttığında gözlerimi devirerek kaçırıp kollarımı göğsüme birleştirdim. Bir nevi, öyle bir derdim de vardı tabii ama şimdi dile getirecek değildim. Tabii derdim, Poyraz'ın çözememesi değildi. Biliyordum ki oldukça çözerdi ama işte içimdeki heyecanı kontrol altında tutmak zordu. Şimdi hazır gelmişken Poyraz'ı dışarı çıkartıp yakınlaşma anlarımızda heyecanımı nasıl beni sabote etmeyecek düzeye getirebileceğimi sorasım gelmişti. Aslında şöyle bir beş dakika çıksa...
"Sorun say say, bitmez ki. Sorar mısınız terapist hanım, en sonki çocuğumuz Abdülrezzak doğduğunda neredeydi?"
Terapist gerçekten soracakmış gibi Poyraz'a baktığında ben cevapladım. "Maçta! At yarışı maçı izlemek üzere yabancı ülkede! Çocuğunu görüntülü aramada gördü! Hayır, yani bari Türkiye'de futbol maçı falan izle, maç bitince gel hastaneye. Yok, rafine zevkleri var bu adamın, hepsi ayrı zevksiz!"
"Zevksizliğim seni seçmemden belli zaten. Kaç kere özür diledim, neyinize yetmiyor?"
Dudaklarım absürt bir şekilde aralanırken ellerimle kendimi gösterdim. "Ben mi çirkinim? Sen şu kahverengi saçların ve beyaz tenis elbiselerinin bana ne denli yakıştığının farkında mısın acaba?"
Poyraz'ın gözleri, bacak bacak üstüne de atmamla iyice kısalan eteğin açıkta bıraktığı bacaklarımdan, yukarıya doğru hareketlenirken vücudumu süzdükçe kıvrılan dudakları eşliğinde "Hoşsun tabii." dediğinde sırıtıp omuzlarımı iki yana sallayarak "Sağ ol." dedim.
Terapistin "Karınızdan mı özür dilediniz?" sorusuna karşın Poyraz'ın bakışları terapiste döndü. "Yok, çocuktan özür diledim. Ben olsam, bu kadının ona 'Abdülrezzak' ismini koymasına müsaade etmezdim. Benim hatamı bir ömür çocuk taşıyacak."
"Şinasi Bey, karınız doğal olarak bu hayata ortak bir kararla ve çabayla birlikte getirdiğiniz çocuğun doğumunda yanında olmanızı istemiş. Hiç hak vermiyor musunuz?"
"Doğumuna daha iki ay vardı. Hırsından, beni orada rahatsız etme çabasından doğurdu çocuğu."
Gülüp elimle Poyraz'ı gösterirken "Böyle de cahil. Zaten yaşam tarzını bir görseniz... Sabah uyanmaz, akşam yatmaz, kitap bilmez, kültür bilmez, elinde habire sağlıksız, sabah akşam yağlı yağlı şeyler." diye anlattığımda kadının gözleri sorgulayarak Poyraz'ın kaslı ve fit vücuduna dönünce Poyraz güldü. "Şey... Mide ameliyatı oldu, bir de... Golfte herhalde buna top toplatıyorlar, orada çok hareket ediyorsa demek ki..."
Kadın kocamın vücuduna baktığı için rahatsız olurken koltuktaki kırlenti Poyraz'ın karnına doğru attığımda Poyraz sırıtarak koltuğun koluna yaslı olmayan bana yakın eliyle kırlenti karın kaslarında tutarken kadın da not tutmaya devam etti. Allah aşkına şu an ne yazmış olabilirdi ki? Şinasi Sinsisavarın kasları var, diye not tutmuş olamazdı herhalde...
"Yok, bu kadın etimi, kemiğimi, iliğimi sömürdüğü için, kilo alamıyorum terapist hanım. Ya bir kere ya, bir kere güler yüz göremedim. Sabah uyanıyorum somurtuyor, akşam yatmadan önce gene somurtuyor. Bir güler yüz, cilve, hiçbir şey yok. Varsa yoksa penguenler."
Ben gülmemeye çalışırken terapist hanım "Penguenler?" diye sorduğunda Poyraz başını onaylar şekilde salladı. "Her an penguenleri düşünüyor. Aklından çıkmıyor. Mesela bu akşam, oturacak penguenleri izleyecek, biliyorum." dedikten sonra muzip bakışlarını bana çevirdiğinde kalbim hızlanırken hızla terapist hanıma döndüm ve konuyu değiştirme hamlesine başvurdum.
"Bunu düşünüp canımı sıkmamak için, ne düşüneceğimi şaşırdım terapist hanım. Bu da tek başına değil ha, bir de ailesi var bunun. Ay..." dedikten sonra dilimle ses çıkartıp kulak mememi çekiştirdikten sonra yumruğumu birkaç kere önümdeki sehpaya vurdum. "Vurun terapist vurun, düşman başına."
Terapist hanım etikliği boş verip benim gibi 'Allah korusun' der gibi kulak memesini çekiştirip önündeki masaya vurduktan sonra "Rahatsızlıklarınızı dile getirin lütfen." deyince koltukta öne doğru kaykıldım.
"Bir babaannesi var, görün. Güç, otorite, düzen takıntısı. Hepimizin tepesinde, her şeyimize karışıyor."
"Bu sanki..." dediğinde Poyraz'a döndüm. Hafifçe sırıttığında kaşlarımı kaldırdım. "Ne var? Sorunlarımızı konuşuyoruz."
Hafifçe bana doğru yaklaşıp kulağıma "Gerçek olmayan sorunlarımızı." diye hatırlattığında güldüm ama terapist hanımın gözü üstümüzde olduğu için ciddileşmeye çalıştım. En azından böyle bir sorunumuz olduğundan haberdardı neyse ki.
Terapist hanıma dönüp "Karı koca, cicim aylarında, rahat rahat dolaşamıyoruz bile. Eve dönünce burnumuzdan getiriyor." dediğimde terapist hanım "Cicim ayları?" diye sordu. Hafifçe omuz silkip tedirgin bir şekilde sırıttım. "Yani henüz altıncı yılımıza girmedik sonuçta. Daha evliliğimizin ilk yıllarındayız."
"Siz öyle hissediyorsanız, ne hoş." diyerek gülümsedi. Gülümseme terapist hanım, sen benim kocamın kaslarına baktın... Tamam birkaç saniyeliğine de olsa... Belki de benim şizofreni seviyemi ölçmek için de olsa... Yani yanımdaki adama kimse sağlıksız yaşıyor, demezdi sonuçta.
"Bunun babası da beni sevmiyor. Ağzımda kuş tutmadığım kaldı, ki işe yarayacağını bilsem tutarım. Ogün isimli dingilleri bile seviyor, beni sevmiyor."
Oflayıp "Sevmeye başladı ya." dediğimde gülerek terapist hanıma baktı. "Beş yıl sonra."
Gerçekten, beş yıl sonra babam Poyraz'a anca 'oğlum' demezdi umarım...
"Senin babaannen de bana bayılmıyor. Gözünde 'düzen bozucu'yum."
"Bozmadın mı? Altını üstüne getirdin hayatımın."
Kaşlarım kalktığında sessizce ve hafifçe gülümseyerek "İyi anlamda tabii." dediğinde ben de gülmemeye çalıştım. "En azından sarhoş eski sevgililerimle uğraşmıyorsun." dedikten sonra terapist hanıma döndüm.
"Bunun bir tane eski sevgilisi var..." dedikten sonra sesimi yükselterek "... manyak..." diye yeterli karakter özetini dile getirip devam ettim. "Taktı kocama, sarhoş olup kapısına dayanıyor. Kafayı yiyecektim. Düşünsenize sarhoş bir kadın kocanıza 'seni tekrar istiyorum' diyor. Döver misin, söver misin?"
"Hangisini yaptınız?" dediğinde "Sadece sövdüm." dedim üzgünlükle. "Sizce dövmeli miydim?"
Terapist böyle bir sorunun muhatabı dahi olduğuna şaşırıp hafifçe güldükten sonra "Duygularımızı şiddetle dışa vurmamalıyız." dedi. Gözlerimi devirdim. Duru'ya sorsam ne güzel 'evet' derdi.
"Yabani bu yabani. Tutmasam camdan aşağı atıyordu kadını."
Kahkaha atıp ona döndüm. "Sen benim çocukluk arkadaşımın ağzını burnunu kırdın be!"
Sırtını koltuktan ayırıp "Aha. Ne zamandır 'çocukluk arkadaşım' kartını çıkarmıyordun, gözlerim yolda kalmıştı." deyip kırlenti karnından ayırdığında gözlerimi takip ederek kırlenti geri karnına koysa da söylenmeye devam etti ve terapist hanıma döndü. "Sizin eşinizi biri öpmek istese, hatta 'gidip öveceğim' diye kalksa siz onu dövmez miydiniz?"
Terapist hanım "Size dair konuşmak için buradayız. Bunu duyduğunuzda ne hissettiniz Şinasi Bey?" dediğinde Poyraz isterik bir şekilde güldü. "Yeri açıp onu dibine sokmak istedim. Dünya üzerindeki tüm işkenceleri aynı anda ona uygulamak, onu hiç yaşamamışçasına yok etmek istedim."
İşaret parmağımla Poyraz'ı gösterirken terapist hanıma sırıttım. "Bana 'yabani' diyen adama bakın. Ayrıca da geri kafalı. Kız kardeşinin aşk yaşamasına bile karşı."
"Her şeyin bir zamanı var."
Hiç birbirimize bakmadan terapist hanımla konuşuyorduk. Kadın not almaktan eli ışık hızına dönmüştü. "Benden sadece bir yaş küçük. Benim yedi tane çocuğum var."
"Kalkıp arkadaşının kardeşinle aşk yaşamasına dair örnekler verdiğinde tabii ki sinir oldum. Yoksa aşk yaşamasına müsaade etmeyecek değildim. Bulsun kendine uygun, bana uygun, benim kararlarıma uygun, kriterlerime uygun birini, yaşasın aşkını."
"Duygulandım. Başta 'Duru'ya uygun' dedin ya, gerçekten o an gözlerim doldu."
"E tabi kızım. Ortalık Ogün gibi şerefsizlerle dolu. Bir zahmet müdahale edeyim. Yoksa Duru da senin gibi pembe gözlüklerle yaşıyor hayatı, üzülmesin."
"Pembe gözlük mü?" diyerek ona döndüğümde 'Ne?' der gibi kaşlarını kaldırdı. "Lan aylarca ikna edemedim seni, gözünün önünde sana aşık ve habire yaklaşmaya çalışan, dayak arsızı adamdan uzak durmaya."
"Sen de Betül'ü üç saniyede çözmüşsün maşallah. Senelerdir arkadaşın değil mi?"
"Sorun yaratmaya başladığı an, çıkardım hayatımdan farkındaysan. Ben her şeyi zamanında yapıyorum, yine de denemelerine tabi tutuluyorum."
"Konuştuk ya o konuyu." dediğimde "Denemedin mi?" diye sordu. Gözlerimi devirip terapist hanıma döndüm. "Sarhoş eski sevgilisi şirketi basıyor, bu da temas ederek onu odasına götürüyor. Altını çiziyorum," dedikten sonra ellerimi ortadan iki yana doğru manşet animasyonu gibi açtım. "Temas ederek."
"Ya ne yapsaydım? Koşarak şirketten kaçıp odaya değil de şirkete mi kilitleseydim kızı?"
"Evet!" diyerek ona döndüm. "Niye temas ediyorsun? Ben o diğerine, temas ediyor muyum?"
Betül ve Ogün'ün ismini vermiş bulunmuştuk ama diğerlerinin vermesek iyi olurdu. Sinirli ve isterik bir şekilde sırıtıp "Kocanın daha ne kadar yabanileşebileceğini merak etmiyorsan, temas etme zaten. Kuzenimi sakat bırakmamaya çalışıyorum, sen de sabrımı zorlama." dediğinde tam cevap verecekken terapist hanım araya girdi.
"Lütfen sakin olalım. Belli ki birbirinize dair belirli konularda henüz çözmediğiniz problemleriniz var. Buraya sizler gibi, ilişkisini kurtarmayı isteyen birçok çift geliyor. En önemlisi, istemek. Siz buraya ilk geldiğinizde çözmek değil, boşanmak istediğinizi dile getirdiniz. Biraz bunun üstünde duralım. Bir karar vermeden önce sorunları çözmek için ne kadar çabaladığınızı öğrenmek adına soracağım, ailevi durumlardan bahsettiniz." dedikten sonra bana çevirdi bakışlarını. "Eşiniz, babaannesiyle alakalı ortaya çıkan sorunlarda, ne yapıyor? Sizi sorunlarla yalnız mı bırakıyor?"
Başımı onaylamaz bir şekilde sallarken istemsiz gülümseyip Poyraz'a baktım. "Şinasi, hep arkamda duruyor."
"Peki... Siz, eşinizin babasının sizi sevmediğini dile getirdiniz. Buna gerçekten inanıyor musunuz ya da sizce bu durumda eşinizin yapabileceği fakat yapmadığı bir çözüm var mı?"
Bakışlarım Poyraz'a döndüğünde iç çekip bakışlarını bana çevirdi. Gözleri gibi dudakları da hafifçe gülümsedi. "Sanırım sevmiyor, diyemeyiz. Kızına olan sevgimi gördükçe, o da beni seviyor. Karım da, öylece hayatımda dursa bana yetecek olmasına rağmen benim için ailesiyle arasını bozmayı bile göze alabiliyor."
"Anlıyorum... Peki, dış etkenlerden, farklı isimlerden bahsettiniz. Sizce dışarıdaki kimseler, sizin aranıza girebiliyor mu ya da sizce birbirinize sadık olarak nitelendirilemeyecek hatalar yapıyor musunuz?"
"Günün sonunda, hayır. Aramıza kimse giremiyor." dedi Poyraz. Ben de başımı onaylar şekilde sallayıp "Sadık olmayacak hareketlerde bulunmuyoruz." derken hafifçe yüzümü buruşturdum. İhtimali bile sinirimi bozmanın yanı sıra gerçek olamayacak kadar uzak gelmişti.
"Peki, sizi boşanmaya iten ve birbirinizde artık katlanamadığınız özellikler ne. Önce siz söyleyin Necmiye Hanım. Şinasi Bey, sizin gözünüzde nasıl biri?"
İstemsiz gülümserken bakışlarım Poyraz'a döndü. O da ilgi ve merakla bana bakarken, gözlerim çoktan soruyu yanıtlamış gibi o da gülümsüyordu. "Kibar, düşünceli, romantik, zeki, eğlenceli, destekçi, idealleri olan, başarılı, sorumluluk sahibi, sürpriz dolu, sahiplenici..." dedikten sonra gülerek ve yükselerek "... yakışıklı." dediğimde Poyraz da güldü. Normal halini bilmediği için kadının gözleri de bu sefer Poyraz'ın ten rengiyle aykırı saçlarına dönmüş olmalıydı. Olsun, yine de oldukça yakışıklı görünüyordu.
"Anlıyorum. Peki, Şinasi Bey, Necmiye Hanım sizin gözünüzde nasıl biri?"
Poyraz söylediklerim dolayısıyla neredeyse dolan gözleriyle bana bakarken söyleyeceklerine bile gerek kalmadan kalbimi hızlandıran ses tonuyla konuşmaya başladı. "Zarif, küfür ederken bile naif, gerçek olamayacak kadar özel, ışıltılı, cıvıl cıvıl, her daim mest eden, etkileyici bir hayal gücüne sahip olan, yetenekli, eğlenceli, vefakâr..." dedikten sonra yeniden gülerek ve yükselerek "... çok güzel." dediğinde onunla birlikte güldüm.
"Siz boşanmak istediğinize emin misiniz? Ben sadece birbirine âşık ve birbirinden vazgeçmemek için her sorunu çözebilecek bir çift görüyorum."
Gözlerimiz birbirimizde, kulaklarımız terapisteyken 'aşk' kelimesi ile eş zamanlı olarak kirpiklerimiz gibi nefesimiz de titremişti. Bir an önce akşam olmasını ve bu kelimeyi ondan duymayı istiyordum. Nasıl açıklayacaktı hissettiklerini? Bana âşık olduğunu mu söylerdi, beni sevdiğini mi? Ben ne diyecektim? Şimdiden dudaklarım hareketlenmek ve itiraf etmek istiyordu. İtirafımız, bildirmek için değildi. Birbirimize bakan gözlerimiz biliyor gibiydi, sadece duymak istiyordum tabii. Daha da özgürleşecektik sanki.
Poyraz hafifçe gülüp bakışlarını terapist hanıma çevirirken "Evet." diyerek ayaklandı ve elini bana uzattı. "Bizim burada bir işimiz yok."
Sırıtarak elini tutup ben de koltuktan kalktım ve bizi gülümseyerek izleyen terapist hanıma baktım. Araları en çabuk düzelen danışanları olmalıydık. Bir an gerçekten sorunlarımızı dökmeye başlamıştık ama terapist hanımın da dediği gibi biz, birbirine aşık ve birbirinden vazgeçmemek için her sorunu çözebilecek bir çifttik.
**
"Teyze, sadece bir tane alınıyor." desem de teyze çoktan üçüncü kürdan batırılmış sucuğu dudakları arasına götürüyordu. Çiğneyip yuttuktan sonra "Tadını anlamak için yedim kızım." dediğinde derin bir nefes alıp "Alacak mısın peki?" diyerek stant arkasına döneceğim sırada "Yok." dedi. "Tadı güzel değilmiş."
Başımı onaylar şekilde salladıktan sonra teyzenin bir kürdan sucuk daha aşırdığını görmezden gelebilmek için Poyraz'a baktım. Zeytin standında sipariş alıyordu. Kepçeyi adamın istediği zeytinlerin arasına daldırıp "Ne kadar istiyorsun?" diye sorduğunda adam "Sen koy, ben dur diyeceğim." dedi.
Poyraz bir kepçe daldırıp şeffaf poşete doldurduktan sonra adama bakıp tek kaşını kaldırdı. Adam, "Koy, koy." dediğinde Poyraz bir kepçe daha koydu. Adam eliyle 'devam et' deyince Poyraz bir kepçe daha koydu.
"Hop, dur. Çok oldu. Biraz azalt."
Poyraz poşetin bir kısmını boşalttığında adam bu sefer "Çok boşalttın, biraz ekle." dedi. Poyraz kepçenin ucuyla biraz alıp poşete koyarken gözleri bana döndü. Onun 'bizi niye buraya getirdin?' sorgusuna karşı öpücük attığımda kaşları gevşerken işine geri döndü.
"Çok koydun kardeşim."
Poyraz kepçe ile birer birer zeytin alıp adama ters bir şekilde baka baka poşetten çıkarmaya başladığında güldüm. Beşinci zeytini de poşetten geri yerine koyunca adam "Hah, tamam." dedi. Kepçeyi zeytinlerin arasına bırakıp poşeti bağladıktan sonra adama verdi.
"Tartmayacak mısın kardeşim?"
Poyraz'ın birkaç saattir sabrı azaldığı için zeytinleri adamla birlikte tartıya koyacakmış gibi baksa da başını onaylar şekilde sallayıp poşeti geri aldı ve tartıya koydu. Tartıdan çıkan fişi poşete yapıştırdıktan sonra adama geri uzattı.
"Sarı zeytinlerden de alacağım."
Poyraz aynı usullerden geçmemek istediği için sıkkınlıkla "Abi, sarı zeytinlerin tadı kötü, boş ver." dediğinde önümüzden geçen marketin sahibi duraksarken gözleri Poyraz'a döndü. Poyraz da adamla göz göze geldiğinde şirince sırıttı. Sen git koca şirkete kök söktür, şimdi azarlanmak üzere olan çalışan pozisyonuna düş. Hayır, yani market sahibinin 'seni özledim' yazmak üzere sakinleştirme departmanı başkanı asistanı da yoktu...
"Şakacı." deyip araya girdiğimde market sahibinin gözleri bana döndü. "Seni de uzaktan izliyorum. Sucuklara sahip çık. Milleti doyurmak için değil, satın almaya teşvik etmek için var o sucuklar."
"Biz istifa..."
Poyraz'ın sesini bastırmak için hızla "Tabii, merak etmeyin." dedikten sonra adam uzaklaşırken yeni kestiğim sucukları da elektrikli mangala atıp el alışkanlığı yellemeye başladım. Poyraz gülerek mangal başı oluşumu izledikten sonra "Kardeşim, sarı zeytin." diyen adamla birlikte ciddileşti ve sabır diler gibi bir nefes aldı.
"Tamam abi, sen bana 'dur' de." dediğinde gülerek sucukların diğer yüzünü çevirdim.
Liseli, üç kişilik bir erkek grubu "Sucuklar oldu mu?" diye yeniden geldiğinde ters ters baktım ve sucukları çevirdiğim maşamı havada sallayarak söylenmeye başladım. "Gidip reyonları dolaşıp dolaşıp geri sucuk yemeye geliyorsunuz. Patrondan azar yedim, vallahi hepinizi sucuk gibi pişireceğim şimdi, gidin buradan."
"Birer tane daha alalım, gideceğiz vallahi. Dershane başlamak üzere."
"Son ama bakın." deyip pişen sucukları tabağa koyduğumda kürdanlarını batırıp sucuklarını aldılar. "Abla sen daha ne kadar burada çalışacaksın? Yarın öğlen ekmek alıp gelelim."
"Siz biraz yüzsüz müsünüz?"
"Abla sen de yumuşak kalplisin. Böyle bir satış taktiği mi olur? İnsanların damaklarında tat kalacak ki, satın almak isteyecekler. Sen zaten satın alsalar yiyebilecekleri kadar yemelerine izin veriyorsun." dediğinde oflarken doğradıklarım bittiği için yeni bir kangal sucuk almak üzere ardımdaki rafa döndüm. O sıra üç sucuk daha kaçırdıklarında kangal sucukla önüme dönerken kötü kötü baktım.
"Bak! Yine yaptın. Sucuklara sahip çıkamıyorsun."
"Ya ne yapayım, maşayla elinize mi vurayım?"
İçlerinden biri kürdanla sucuğa yöneldiğinde gerçekten hafifçe maşayla vurduğumda gülerek elini çekti. "Öğrenmeye başladın abla."
"Yok olun buradan." dediğimde geriye doğru adımlarlarken "Yarın da burada olacak mısın?" diye sordular. "Yok, tek günlük işçiyim."
"Tüh." dediklerinde gözlerimi devirdim. Onlar marketten çıkmadan Poyraz'a "Abi sen iddia mı kaybettin? Saçın niye böyle?" diye sorduklarında istedikleri haşin tepkiyi Poyraz'ın elindeki kepçeden alabileceklerini fark edip tedirgin bir şekilde sırıtarak marketin çıkışına yöneldiler.
İkimiz de uzun zaman sonra ilk defa müşterisiz kaldığımız için bana dönüp "Çalıştık, maddeyi de tamamladık, gidelim artık." dediğinde "İki saatlik para aldım, daha zamanımız dolmadı." diye itiraz ettim.
"Ada, paraya ihtiyacımız mı var? Geri veririz adamın parasını."
"Ama adam nereden çalışan bulsun şimdi? Söz verdim, tutmalıyım."
Poyraz hafifçe gülüp elindeki kepçe ile sucukları gösterdi. "Gidiyorum, desen adam şükür namazı kılacak. Hiç satma çabasına girişmeseler, en azından sucuklar rafta durmaya devam edeceklerdi. Şimdi milletin midesindeler."
Bir sucuğa kürdan batırıp ona uzatırken sırıttım. "Ama tat bak, gerçekten güzel."
Hay Allah'ım, der gibi baksa da güzel kokmuş olacak ki kürdanı alıp ağzına götürdü. Yuttuktan sonra "Bir tane daha versene." dediği gibi dönüp bir sucuğa daha kürdan batırıp ona uzattığımda baygın bir şekilde baktı.
"Bak işte, her istenildiğinde vermemen lazım."
"İstemiyor musun yani?" diyerek elimi geri çekeceğim sırada kürdanı hızla alıp sucuğu ağzına attı. "Ben hariç."
Gülerek kendi ağzıma da bir sucuk attım. Adamın parasını geri verip kangal fiyatlarını da ödesek, sevinebilirdi.
"Sen de bana zeytin versene." dediğimde güldü. "Marketçilik mi oynuyoruz? Güzelim aç mısın? Gel gidelim yemek yemeğe." dese de kepçesiyle zeytin uzattı. Zeytini alıp ağzıma attım. Çekirdeğini standın altındaki çöpe atıp Poyraz'a döndüm.
"Acıktım valla. Arkamdaki raftan salam paketi açacağım, az kaldı."
"Tamam, hadi." diyerek önlüyü çıkartacak gibi olduğunda "Ya, Poyraz! Az kaldı..." dediğim için ofladı. Müşterisi de geldiği için önüne dönmek zorunda kaldı.
"İyi günler, ne istemiştiniz?"
"Seni vallahi."
Gözlerim irileştiğinde benden birkaç yaş küçük olduğunu tahmin ettiğim bir kız arkadaş grubu kıkırdadılar. Poyraz'a baktığımda onun da gözleri irileşmiş, bana baktığını gördüm. Tepkimi ölçer gibi bakıyordu. Poyraz kızlara dönüp alyansının olduğu elini kaldırdı. "Karım sizi mahveder."
"Kızlar ayıp olmuyor mu? Paramızı kazanıyoruz şurada, ayaküstü rahatsız ediyorsunuz." dediğimde bakışları bana döndü. Utanç belirtisi dahi göstermeden hafifçe omuz silkip yeniden Poyraz'a döndüler.
"Hm... Ne istiyoruz, bir bakalım." dedikten sonra zeytinlere, daha çok Poyraz'a bakmaya başladıklarında sucukları sert sert doğramaya başladım. Bakmaları uzun sürdüğü için elimde bıçağı sallayarak "Siyah zeytin var, sarı zeytin var. Neye bakıyorsunuz? Evli barklı adam..." dedim.
Aralarından biri "Sana ne ya? Karısı derdine düşsün." dediğinde Poyraz "Karıma cevap verme." dedikten sonra kepçesiyle beni gösterdi ve sırıttı. "Bu arada tanıştırayım, karım."
Kızlar rahatsızca kıpırdandıktan sonra çantalarını omuzlarına takıp birbirlerine "Gidelim." dedikten sonra uzaklaşmaya başladıklarında arkalarından şirince sırıtıp "Sucuk almaz mıydınız?" diye sordum. Beni cevapsız bıraktıklarında önümden geçen patrona döndüm.
"Abi satışlar çok iyi."
Adam başını onaylamaz bir şekilde sallayarak kasaya yöneldi. Bakışlarım Poyraz'a döndükten sonra bıçağı sertçe standa bıraktım. "Sen de biraz dikkat etsene ya!"
Kaşlarını kaldırıp hafifçe güldükten sonra "Neye?" diye sorguladı. "Bu kadar yakışıklı olma mesela!"
Kepçesiyle saçını gösterdi. "Hayatım şartlar bu kadar kötü olmasına rağmen mükemmel görünüyorum, ne yapabilirim? Sen de gereksiz kıskançlık yapma lütfen, çalışıyoruz burada."
Tanınmamaya devam etmek istediğimiz için hala aynı peruklarlaydık. Sadece üstümüzü değiştirmiştik ki, Poyraz'ın ceketiyle dolaşmak zorunda kalmayayım.
Egosuyla ve alayla kurduğu cümlelere gözlerimi devirip önüme döndüm. Sucukları mangala koyarken ağzımı yüzümü eğerek söylediklerini taklit ettim. Güldüğünde ona dönüp ters ters baktım. Bir tane teyze önüne geldiğinde her çeşit zeytini tattırmak üzere meşgul olmaya başladığından canımı sıkmaya devam edemedi. Ara ara bana bakıyordu ama hiç söylenmemeliydi. Listesine 'markette çalış' diye madde koyan, oydu!
"Ne kadar sucuklar?"
Bakışlarım önümdeki adama döndüğünde ilk defa satın alma talebinde olan bir müşterimle karşılaştığım için sırıtıp ardımdaki raftan fiyata baktıktan sonra söyleyerek adama döndüm.
"Tadabilir miyim?"
"Tabii." diyerek yeni pişmiş sucuklardan birine kürdan batırıp ona uzattım. Adam tattıktan sonra "Çok güzelmiş." dediğinde "Satın alacak mısınız?" diye sordum, ardımdaki rafa dönmek üzereyken.
"Bu kadar sevinecekseniz, tüm rafı satın alırım."
Kaşlarım kalkarken yavaşça önüme döndüm. Yüzümü ciddileştirip soğuk bir ses tonuyla "Kaç tane satın alacaksınız?" diye sordum. Ben ilk defa sucuk satmayı başarabileceğim için öylesine neşelenmiştim ki, adamın flört modu açılmıştı.
"Kaç tane alayım istersiniz?"
"Beyefendi, bana ne sizin kaç tane almak istediğinizden? Siz karar vereceksiniz."
"Hayır, yani. Size yardımcı olmaya çalışıyorum. Yazık, burada çalışıyorsunuz. O kadar da güzelsiniz. Keşke bir beyefendi hayatınızı kurtarsa..."
Adam saniyeler içerisinde önümden eksilirken yakasına yapışan Poyraz elindeki kepçeyi zarar verici aletmiş gibi havada tutarken "Lan senin hayatını kim kurtaracak şimdi?" diye sordu. Adam yakalarını kurtarmaya çalışırken görevli arar gibi etrafına baktı.
"Ne oluyor be kardeşim, bırak! Sucuk alıyordum ben."
Ben "Poyraz, tamam." diyerek tezgâhın ardından çıkıp bize doğru yaklaşan market sahibine bakarak Poyrazlara yönelirken Poyraz "Ne ne oluyor ulan? Sucuğunu al siktir git, ne laf dolandırıyorsun?" diyerek adamı tartaklamaya devam ederken market sahibi de yanımıza vardı.
"Ne oluyoruz Şinasi? Müşterimize nasıl davranıyorsun? Beyefendi lütfen kusura bakmayın."
Buraya da ismimizi farklı söylediğimizi hatırlayıp "Şinasi!" diyerek Poyraz'ı, market sahibi ve diğer çalışanlar gibi çektiğimde ciddiyeti kaybolmuş olsa gerek hafifçe geri çekilirken adam da yakasını kurtararak hızla birkaç adım kaçıştı.
"Bir anda saldırdı."
"Ne bir anda ya?" diye bağırıp maşayı ona doğru salladıktan sonra market sahibine döndüm. "Adam beni rahatsız eti. İş arkadaşım da, bu duruma kayıtsız kalamadı."
"Yapmadım öyle bir şey!"
Poyraz elindeki kepçeyle kafasına bir tane geçirecekmiş gibi alt dudağını gergince ısırarak ona yöneldiğine aynı anda Poyraz'ı geri çektik. "Ne yapmadım lan? Ayaküstü tüm yavşaklıklarını sergiledin."
"Şinasi ama lütfen!" dedi market sahibi. Adama dönüp "Beyefendi siz de kasaya doğru gidin lütfen, kasiyer ücret almayacak." dedikten sonra bunu sağlaması için bir çalışanını görevlendirdi. Adam uzaklaşırken Poyraz, market sahibine döndü. "Adam çalışanınızı rahatsız ediyor, siz de bunu ödüllendiriyor musunuz?"
"Benim herhangi bir çalışan, herhangi bir müşterime saldıramaz." dediğinde Poyraz kepçeyi adamın eline doğru uzattı. Adam kepçeyi garipseyerek tuttuktan sonra Poyraz önlüğünü de çıkartıp adamın boynuna taktı.
"İstifa ediyorum." dedikten sonra kasadaki adama yöneldiğinde aynı anda tekrar tuttuk. "Ya tamam, gidelim hadi." dediğimde bakışlarını bir anlığına bana çevirdi. "Hadi, karnım aç, daha yemeğe gideceğiz." dedikten sonra kulağına doğru "Daha bonus sürprizim var." dediğimde donakalan Poyraz söylediğimin etkisindeyken ben de önlüğümü çıkarıp maşamı da standa koydum. Ardımızdan "Nereye? Daha mesai bitmedi!" diye seslenen adamın parasını da sertçe standa koyduktan sonra yüzüne doğru tükürme isteğimden son anda kurtulup"Oh oldu sucuklarına da! Sen de pisliğin tekisin." dedim. Adamın gözleri irileşirken, Poyraz söylediğimin etkisinden çözünüp de gene adama saldırmasın diye hızla yanına gittim ve koluna girip market çıkışına doğru yönlendirdim.
Marketten çıktıktan sonra onu dönüp saldıramayacağını düşündüğüm kadar uzaklaştırıp sonunda dalga geçebilmek üzere ona döndüm. Onu taklit etmek üzere sesimi kalınlaştırıp ağzımı burnumu eğip bükerek "Sen de gereksiz kıskançlık yapma lütfen, çalışıyoruz burada." dediğimde ellerini belinin iki yanına yaslayıp gözlerini devirerek kaçırdı.
"Sadece o adamın değil, market sahibinin de temiz bir dayağa ihtiyacı var. Yok ya, sakinleşemiyorum." deyip hareketlendiğinde kollarından tutup "Bak şimdi ne yapacağız." diyerek önüne geçtiğimde bakışlarını bana çevirdi. Ellerimi kollarından çekip havada yavaşça hareketlendirirken "Derin bir nefes al." dediğimde kaşları çatıldı.
"Meditasyon mu yapacağız güzelim? Benim bir sakinleşme taktiğim var, izin verirsen gidip onu yapacağım."
Adam dövmekti, herhalde taktiği. Hayır, yani kibar da adamdı, konu ben olunca asabileşiyordu.
"Ya! Bir dene..."
Oflayıp elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra ellerini geri çektiğinde hala aynı beklentiyle ve şirin sırıtışla baktığım için gözlerini devirdi. Teslim olduğunu fark ettiğimde ellerimle iki yanımdan başlayarak havada yarım daire çizerek "Derin bir nefes al..." dediğimde gözleri ters ters baksa da derin bir nefes aldı.
Nefes vermesini anlatmaya çalışarak ellerimi yeniden iki yanıma indirirken o da nefesini üfleyerek vermeye başladı. "Ve... Siktir et." dediğimde güldü. O sinirle karışık gülerken ben "İyi geldi mi?" diye sorduğumda şirin sırıtışım yüzünden mi bana olan hisleri yüzünden mi bilinmez, yumuşadığı için sarıldı.
"Fena değildi. Markette de bir şey dedin ya, özellikle o, çok iyiydi."
Kolları arasında güldüğümde saçlarımı öptü. Tekrar konuşmaya başladığında alayı bitmiş, sıkkınlığını dile getirmeye başlamıştı. "Seni kendime saklamak istiyorum." dediğinde kolları arasından yüzünü görebilecek kadar çıktım. "Kimse görmesin, beğenmesin. Sadece benim gözlerimi alsın o ışığın."
Onun gibi egoya başvurarak "Ama hayatım, bu güzelliğimle aksi mümkün değil." dediğimde beni bozmanın aksine hak veriyormuş gibi iç çekti. "Maalesef ki..."
Hızla parmak uçlarımda yükselip onu öptükten sonra tekrar ayak tabanlarımı yere yasladım. O da eğilip bana benimkine nispeten daha uzun ve daha yavaş bir öpücük verdikten sonra aklımıza aynı anda penguenler gelmiş gibi ikimizin de gözlerine ateş düşerken içimi titreten bir ses tonuyla "Maddeler bitti mi?" diye sordu. Herhalde artık akşam yemeğine geçmek, konuşmak ve sonrasında ne yaşayacaksak... Yaşamak istiyordu...
"Şey..." dedikten sonra kolları arasından çıktım ve çantamdan sekreterliğimi çıkarıp markete dair olan maddenin de üstünü çizdim. Gözlerimi ona çeviremezken "Âşık ol, diye bir seçenek de var." diye mırıldandım.
"Kenan ekletmişti." dediğinde cesaret ederek bir anlığına ona baktım ama gözlerimi hemen kaçırdım. "Ona, peki... Ne yapabiliriz ki..."
Elimi tuttuğunda bakışlarımı tekrar ona çevirdim. Yıldızları misafir ettiği gözleri geniş sırıtışı yüzünden kısılmış bir şekilde ileriye bakarak ilerlemeye başladığında sekreterliği geri çantama koyarken hızlı adımlarla beni yönlendirmesine ayak uydurdum. Gözleri bir anlığına bana döndü. Söylediğini söyledikten sonra çok değil, sadece bir saniyeliğine tepkime bakıp hafifçe gülerek önüne döndü.
"Şimdi de onun üstünü çizme zamanı."
**
Arabanın önünden benim kapıma gelişini izlerken hareketleri aceleci değildi. Çok güzel bir anı yaşıyormuş gibi tadını çıkarıyordu. Ben de yavaş bir şekilde kapıma gelirken bir eli ceketinin düğmelerindeyken ne denli, yakışıklı olduğunu düşünüyordum. Bunu aslında tüm yoldur ve aslına onu tanıdığımdan beridir düşünüyordum. Ona tamamıyla gıcık olduğum zamanlarda bile kabul ettiğim bir gerçekti bu. Şimdiyse, arada bir gıcık olmaya devam ediyordum ama bu fikrim git gide katlanarak artıyordu. İşin içine duygular da girince her şey daha da artıyordu.
Kapımı açıp elini bana uzattığında gülümseyerek elini tuttum ve bir bacağımı arabadan dışarıya çıkardım. Onun üstünde güzel bir siyah takım elbise, benim üstümde ise, neden gülümseyip durduğumun cevaplarından sadece biri olan kırmızı bir elbise vardı. Birlikte tasarladığımız ve renklendirdiğimiz saten elbise, üstümdeydi. O tasarımın üretilmesini sağlamıştı ve bu akşama özel olarak giymem üzere bana hediye etmişti.
Arabadan indiğimde kapıyı kapatırken gözleri, ondan ayrılmayan gözlerimdeydi. İkimizin de suratında aptal bir gülümseme, bazen sırıtış varken inmem için tuttuğu elimi bırakmadan parmaklarımızı kenetledi. Beni yönlendirdiğinde henüz nereye geldiğimize bile bakmadığımı fark edip gözlerimi önüme çevirdim. Açıkçası, nereye geldiğimizin bir önemi yoktu. Bir çöp kutusunun önünde bile söyleyeceklerini geniş bir gülümseme ile dinleyebilirdim...
Şehir merkezi dışında kalan, dağlık bir alana gelmiştik. Tamamıyla tenha değildi, yolda birkaç ev daha görmüştüm. Tabii ki Poyrazların da bir dağ evi olmalıydı, yoksa zengin olduklarına inanmazdım. Üç katlı evin, bahçesine girmeden önce bahçe kapısını açıp geçmem için müsaade etti. Bahçeye girdiğimizde kalbim git gide hızlanıyordu. Baş başa olacaktık. Bu dağ evinde, baş başa olacaktık... Muhtemelen bugün eve dönmeyecektik...
Beni evin yanına doğru yönlendirdiğinde uyum sağladım. Etrafı incelerken ara ara ona baktığımda, gözleri üstümdeydi. Onun da elbiseyi giydiğim beri beğeni dolu bakışları benden ayrılamıyordu. Gerçi onun bakışları çilekli pijamam ve depresyon topuzumlayken de böyleydi.
Evin yanından arka bahçeye çıktığımızda birkaç çalışanın masaya bir şeyler koyduğunu gördüm. Baş başa değilsiniz, diye üzülen iç sesimi susturdum ama telkin etmeden de duramadım. Çalışanlar gidecekti sonuçta...
Arka bahçe, ağaçların arasından dolanan renkli ışıklar ile süslenmişti. Işıklar havuza yansıyarak güzel bir ortam oluşturuyordu. Bahçenin ortasındaki masada, görebildiğim kadarıyla birçok meze ve henüz boş olan karşılıklı iki tabak vardı. Buz kovasının içindeki şarap şişesini görebiliyordum. Ah ben şarap içince bir değişik oluyordum, tanıştığımız günde olduğu gibi... Bu sefer kayıt silmemeyi diliyordum çünkü tüm akşamı hatırlamak istiyordum.
Çalışanlar gülümseyerek selam verdikten sonra eve yöneldiler. Gözlerim masanın ardındaki ağaçların orada, müzisyenlere döndüğünde Poyraz sandalyemi çekerken hafifçe dudağımı ısırdım. Bir restorana çevirmişti burayı...
Sandalyeye oturduktan sonra gülümseyen gözlerle Poyraz'ın karşıma oturuşunu izledim. "Burası çok güzel."
"Sen..." dedikten sonra gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve gülümsedi. "... çok güzelsin."
Yanaklarıma eziyet etmeye başladığımda heyecanımı fark edip hafifçe güldü ama gülüşünden anladığım kadarıyla o da heyecanlıydı. Bir çalışan yanımıza gelip "Hoş geldiniz Ada Hanım, Poyraz Bey." dediğinde gülümseyerek teşekkür ettik.
"Dilerseniz, servise başlayalım."
Poyraz 'olur' der gibi eliyle masayı gösterek başını onaylar şekilde salladıktan sonra çalışan gülümseyerek yanımızdan ayrıldı ve servise başladılar. Yemek tabaklarımız geldikten sonra çalışan şarap şişesine yöneldiğimde Poyraz "Ben hallederim." dedi. Her zamanki gibi...
Poyraz benim sakiliğimi yaparken şarabı masaya dökmediğine şaşırıyordum çünkü gözleri üstümdeydi. Masanın altında bacaklarımın üstünde birleştirdiğim ellerimde parmaklarım birbirini cimcikliyordu. Kendi kadehini de doldurduktan sonra şişeyi buz kovasına geri koyup gözlerini sadece müzisyenlere işaret vermek için ayırdı. Müzik sesi kulağımı doldurmaya başladığında yeniden gözlerimi bulan gözlerine gülümsedim. Kadehini kaldırıp bana doğru uzattığında heyecanımı derin bir nefes alarak atmaya çalışıp ben de kadehimi elime aldıktan sonra ona doğru uzattım.
♫ Emre Altuğ – Neyleyim ♫
Şerefe yaptıktan sonra dudaklarına götürmeden "Hatırlıyor musun?" deyip şaraptan bir yudum aldığında ben de dudaklarıma götürmüş, kaşlarımı kaldırmıştım.
"Ehlimizi bulmaya, demiştin."
Şarabı yutkunup kadehi masaya bırakırken yeniden gülümsedim ve cevapladım. "Sen de, bulunca anlamaya, demiştin."
Sahte olmasına karşın garip bir şekilde güzel geçen, 'Ne zaman âşık olmaya başladın?' diye sorsalar dile getireceğim balayımızda, bu sohbet eşliğinde kadehlerimizi tokuşturmuştuk. Beni ışıl ışıl, cıvıl cıvıl biri olarak tanımladığında, aynı bugün terapistin yanında olduğu gibi, şaşırmış ve aslında önceden öyle olduğumu, Koray yüzünden renklerimi kaybettiğimi düşündüğümü dile getirmiştim. İşte o zaman 'Ehline denk gelmeyen her şey, ziyan olur' demişti ve peşine bu sohbet oluşmuştu.
Dilimlediği etten ağzına bir parça atmadan önce gözleri benim tabağıma döndüğünde hareketlendim. O günde, ben yemeğe başlamadan, o başlamamıştı ve o zamanlar kaba bir adamla uzun bir ilişkiden çıktığım için bu küçük harekete bile şaşırmıştım. Şimdiyse, gayet normal geliyordu çünkü Poyraz güzellikleri de sürprizleri de hayatımızın normali haline getirmişti.
Yemeğinden bir parçayı dudaklarıma götürdüğümde o da yemeğine başladı. Yutkunduğumuzda yeniden gülümseyip yavaş ve sakin bir ses tonuyla "Ben, anladım." dedi. Elimdeki çatal ve bıçağı istemsiz bir şekilde sıkarken gözlerimi kırpıştırdım ve titrek bir nefes aldım.
Hareketsiz olduklarında titredikleri daha çok belli olduğu için çatalımı ve bıçağımı bırakıp yeniden kadehe yöneldiğimde onun da ihtiyacı varmış gibi aynı anda dudaklarımıza götürdük kadehi ve şarabı. Yeniden masaya bıraktığımızda aynı anda güldük.
"Ben çocukken..." dedikten sonra gözleri şaraba inerken işaret parmağıyla şarap kadehine yavaş bir fıske vurup hafifçe güldü ve yeniden bana baktı. Ne söyleyecekse duygulanmasını sağlamıştı. "Yani annem gittiğinde, bir süre boyunca o gün annemi kızdırdığım için gittiğini sandım. Öyle olmadığını öğrenene kadar, insanlara yük olursam, zorluk çıkartırsam, giderler sandım. Sevginin, özellikle de aile söz konusu olunca sevginin, koşulsuz olduğunu bilmiyordum." deyip ihtiyacı varmış gibi iç çekme molası verdi. Benim de gözlerim dolmuş, boğazımda duygular birikmişti. Bu, çocukluğunu kimseye yük olmadan geçirme çabasını açıklıyordu. Suçlamamıştı ama böyle sanmasının sebebinin babası olduğunu biliyordum. Asude anne anlatmıştı. Şarabından büyük bir yudum aldığında ona eşlik ettim fakat benim gibi onun da boğazındaki duyguların şarapla birlikte akıp gitmediğini biliyordum. "Sonra..." dedikten sonra gözleri tekrar şaraba inerken alayla güldü. Gözleri doluydu fakat henüz titremiyordu sesi. Gücünü, bir çocukken olduğundaki gibi kalkan misali tutuyordu şimdi. "Daha can sıkıcı bir düşünceye büründüm çünkü annemin başka bir adam için beni, bizi terk ettiğini öğrendim. Bu da, küçük bir çocuğun zihninde şu cümlenin yankılanmasını sağlıyor, sen ne yaparsan, ne kadar uğraşırsan uğraş, hiç sorun çıkarmasan bile insanlar gidebilir."
İlk kadehlerimizi bitirdiğimizde sandalyesinde hafifçe doğrulup şişeye yöneldi. Elini tutup durduktan sonra şişeyi ben aldım. Bu akşam, onun sakisi olmak istiyordum. Başını hafifçe onaylar şekilde sallayıp ardına yaslandığında kadehlerimizi doldurdum ve şişeyi yeniden buz kovasına koydum.
Gözleri teşekkür eder gibi bakarken kadehini tekrar dudaklarına götürdü ve büyük bir yudum daha aldı, yine ona eşlik ettim. "Amcam, rakı masalarımızdan birinde 'Bir gün anlayacaksın.' demişti. Annemin beni bırakmasını, babamın o hale gelip gözünün beni görmemesini değil de, neden ne olursa olsun aşkından vazgeçemediklerini, bir gün anlayacaksın, demişti... Senelerdir inat ediyordum." dedikten sonra parmakları kadehte gezinirken bakışları derinleşti ve buruk bir şekilde gülümsedi. Kısık bir sesle "Artık anlıyorum." dediğinde aynı anda yutkunduk.
"Bir çocuğu da ardımda bırakmam elbet ama..." dedikten sonra iç çekti gözleri yüzümde gezinirken. "Senden de asla vazgeçemem."
Kalbim, bir sarsıntıyla daha mücadele etmeye çalışırken yanaklarımın ıslandığını hissedebiliyordum. Gülümsememe tezat gibiydi gözyaşlarım ama o kadar bağlantılıydı ki...
"Sen sorun çıkartsam, işleri zorlaştırsam da yanımda kalacakmışsın gibi hissettiğim kadınsın." dediğinde küçük bir Poyraz için bunun ne anlama geldiğini bilmek eşliğinde elimi dirseğimi masaya, elimi de yanağıma yasladım ve gözyaşlarımı silme gereksinimi duymadım.
"Düştüğümde, yaramı gizlemek zorunda kalmayacağım, hasta olduğumda tek başıma bırakmayacak kadınsın. Bir gün ansızın yalnız bırakmayacak hatta zaman geçtikçe etrafımın daha da dolmasını sağlayacak kadınsın sen."
Boşta olan elim kalbime doğru giderken gözyaşları eşliğinde gülümsemekle yetinemeyip güldüm. O da hafifçe gülüp "Sen benim yanımda sucuk satarken ve manyak adamın tekine tane tane zeytin koyduğum an bile içimin gittiği kadınsın." dediğinde gülüşüm arttı.
Gözlerim Poyraz'ın ardında bir hareketlenmeye takıldığında Poyraz "Sen benim..." dediği sırada sessizce el sallayan ve kaş göz yapan Duruları gördüğüm için kaşlarım çatıldı. Poyraz "Ne oldu..." diyerek sandalyesinde doğrulup ardına baktığı kan evin ardına gizlendiler.
Yutkunmaya çalışıp gözyaşlarımı silerken oflamak, bağırıp çağırmak istiyordum. Yani Duru, gerçekten görümcelik yapanlardan bile daha çok görümcelik yapıyordu şu an bana... Yani, kötü görümcelerin bile bu denli kötülüğünü dokunmamıştır... Gidip saçını başını yolasım vardı ama bir yanım da sorunun ne olduğunu merak ediyor ve tabii ki yardım edeceğimi biliyordu. Gerçekten değerimi bilmeliydi...
"Şey... Ben bir lavaboya gitsem, olur mu? Biliyorum şu an hiç zamanı değil ama... Heyecan midemi bulandırdı..."
Kaşları çatılırken "İyi misin?" diyerek ayaklandığında ve telaşlandığında onu öpmek ve daha fazlasını yapmak istedim. "Sucuklar mı dokundu acaba? Keşke o kadar yemeseydin... Allah bilir markası ne, üreticisi kim..." diyerek beni sandalyeden kaldırıp kolları tüm kötülüklerden korumak ister gibi vücudumu tavaf ederken gülümseyip "Yok, gerçekten iyiyim. Sadece... Lavaboya gidip gelsem çok iyi olacak." dedikten sonra hızla yanaklarından tuttum. "Sakın unutma lafını tamam mı? Sakın... Nerede kaldıysak oradan devam edeceğiz. Hani tam şey diyordun ya..." dediğimde başımı iki kere sağa doğru sallayıp "Hani şey..." dediğimde güldü. "Sakın unutma! Hemen geleceğim." dedikten sonra ona uzun bir öpücük bahşettim ve öperken derin bir nefes aldım. Allah'ım, Duru tatlı şeytanının her ne derdi varsa çözüp koşarak buraya gelip o cümleyi tamamlamasını bekleyip sonra ona ne kadar hayran ve âşık olduğumdan bahsedip hızlıca çalışanları buradan yollaması isteyecektim.
"Unutmam." dedikten sonra o da bana uzun bir öpücük bahşetti. Geri çekilirken "Asla unutmam." dediğinde alt dudağımı ısırarak sırıttım. Yani Duru aslında kendi çözemez miydi? Şöyle adamı öpmeye başlasam, öpüşlerimiz arasında da itiraf etsek... Sonra içeri geçsek...
Kendime gelmeye çalışırken gözlerimi kırpıştırıp tekrar "Unutma." dedikten sonra istemeyerek kolları arasından çıktım. "Tam bu anı donduruyoruz ve hemen geri gelip tekrar oynatıyorum." dedikten sonra şirince sırıtıp "Tabi bir beş saniye geriye alalım da öyle oynatalım. Cümle böyle ortadan devam etmesin. Öyle değil mi?" dediğimde güldü. Evin ön bahçesine yöneleceğim sırada "Sana eşlik edeyim." dediği için hızla ona dönüp "Hayır!" dedikten sonra tedirgin bir şekilde sırıttım. "Sen burada, tam bıraktığım yerde dur ki geldiğim gibi devam edebilelim."
"Ama... İyi misin?" dediğinde "Evet, hayatım, canım, aşkım, sevgilim lütfen dur." dediğimde zaten yerine mimlenmiş kadar oldu. Sevgi bombardımanıma karşı gülümseyip şapşal şapşal uzatarak "Peki." dediğinde gülerek önüme döndüm. Koşar adımlarla evin yan tarafına geçtiğim gibi gizlenen Duruları gördüm ve gülüşüm durdurdu. Onları da önüme katıp ittirmeye başladım ve ön bahçeye çıktığımızda evin önüne doğru sola dönüp durduk. Sinirle "Ne arıyorsunuz burada?" diye tısladıktan sonra Duru'ya dönüp kolunu hafifçe çimdikledim. "Öyle güzel bir anı bozdun ki, gerçekten yarın ilk iş hocaya gidip sana büyü yaptıracağım. İşlerin rast gitmeyecek!"
Duru ağlar gibi kovuştururken "İşlerim rast gitmiyor zaten!" diye söylense de saniyeler içerisinde sırıtıp üstümü, elbisemi, saçımı, makyajımı süzdü. "Belli zaten, özel bir an olduğu. Abim yine yapmış romantikliğini..."
"Yapamadı." deyip tekrar kolunu cimcikleyeceğim sırada Necmi'nin ardına doğru kaçıştı. "Çünkü siz, mahvettiniz. Çabuk derdiniz ne söyleyin, bir an önce dönmem gereken güzel bir anının ortasındaydım." dedikten sonra Necmi'ye de baktım.
Elini hafifçe kaldırıp "Merhaba bu arada yenge." dediğinde yüzümü eğip bükerek "Merhaba yenge." diye onu taklit ettim. Sırıtışı silindiğinde Duru "Sinirleri bozulmuş, şş. Üstüne alınma." diyerek kolunu sıvazladı ve sevdiceğini telkin etti.
"Hadi, çabuk!"
Duru ağlar gibi bir ses tonuyla "Ya, demiştim ya bu akşam konuşacağız, diye. Ortalarda görünmeyelim diye buraya gelelim, diye düşündüm. Abimin de burada sürpriz yapası tutmuş! Olayı idrak ettiğimiz gibi tam kaçacağız, bir baktık akü bitmiş. Kalakaldık burada! Abim çıksa, burada olduğumuzu mu yoksa yan yana olduğumuzu mu yoksa burada niye yan yana olduğumuzu mu önce sorgular hiç bilmiyorum."
"İyi, dinledim, bitti. Hemen yürüyerek gidin buradan." dedikten sonra ardıma döneceğim sırada "Ya Ada! Güzel yengem benim." dediğinde oflayarak ona döndüm. Bir an önce Poyraz'ıma dönmek istiyordum ama yürüyerek gidecek halleri de yoktu. Dağ başındaydık! Yürümelerine değil de yürürken hayvanlar falan tarafından öldürülmelerine üzülürdüm tabi...
"Ne yapacağız?"
Necmi konuşmaya başladığında biraz önceki Duru'nun telkini gerçekten işe yaramış olmalı ki yine "Yenge..." diyerek başladı söze. "... çalışanlar için olan servis arkada ama onu kaçıramayız. Siz herhalde burada kalacaksınız. Sen bize Poyraz'ın anahtarını bulup versen, biz aküyü alsak, bizim arabaya koysak. Bizim arabayla gidip akü işini halledip geri döndüğümüzde aküyü yerine koysak, yine Poyraz görmeden."
"Anahtarı versem, her şey bitiyor mu yani? Sakın hemen dönmeyin, yarın sabah falan getirin."
Duru güldüğünde ters bakışlarım dolayısıyla eliyle hayali bir fermuarı kapattı dudaklarında. "Yani anahtarı getirirsen, sen ne zaman geri getirin, dersen getiririm ben aküyü."
"Vallahi, kendimi düşünmüyor olsam gider sizi ifşa ederdim tam şu an ama sakin bir Poyraz'ı tercih edeceğim bir akşamdayım. O yüzden yarından sonra itiraf etmezseniz vallahi ben söyleyeceğim."
Aynı anda başlarını onaylar şekilde salladılar ve Duru konuşmaya başladı. "Sen yeter ki anahtarı getir ve abimi oyala. Bir yere kalkacak olursanız falan da abim her neredeyse hemen bize söyle."
"Tamam söylerim, bekleyin burada." dedikten sonra geriye doğru adımlarken Poyraz'ın "Ne oluyor burada?" diyen sesini bir hayli yakından duyduğum ve Necmi ile Duru'nun dehşet düşen bakışlarından anladığım kadarıyla tedirgince sırıtıp ardımı gösterdim.
"Poyraz arkamda, bu arada."
Gözler bana döndüğünde hafifçe omuz silktim. "Nerede olduğunu söyleyin, demiştiniz ya."
"Sağ ol." dedi Duru. "Tam zamanında haber verdin."
"Ne demek." diye mırıldanırken Poyraz'a döndüm. Kaşları çatılmış, gözleri üstümüzde geziniyordu. Yanımıza varıp kaşlarını kaldırdı. "Ne oluyor?"
Al işte adam pimi çekilmiş bombaya dönmüştü! Cevap beklerken yavaş yavaş aydınlanma yaşadığını gösteren gözlerindeki gölgeler git gide artarken ellerini belinin iki yanına yaslayıp "Sizi dinliyorum." dedi.
Birkaç saniyelik gerginlik dolu sessizliğin ardından Poyraz sesini yükselterek "Duru?" diye sorduğunda Duru yüzünü buruşturup gözlerini kapattı ağlar gibi bir tonuyla tek nefesle "Necmi ile ben birbirimizi seviyoruz. Sana söylemek için an kovalıyorduk ama bir türlü cesaret edemiyorduk çünkü senin ne tepki vereceğini bilmiyorduk. Buraya da duygularımız ve ne yapacağımız hakkında konuşmaya geldik fakat siz de buradaymışsınız ve akümüz bitti." dediğinde Poyraz duyduklarını hazmetmekte zorlandı ve kaşları yavaşça kalkarken dili dişlerinin arasında sırıttıktan sonra yavaşça "Ne?" diye sordu.
Duru gözlerini aralayıp önce abisine, sonra da Necmi'ye baktı. Necmi ellerini birbirine kavuşturup derin bir nefes aldıktan sonra "Haydi bakalım geçmiş olsun." diye mırıldandı.
Poyraz ilk şoku atlattığı gibi Necmi'nin yakasına yapıştığında Duru'yla aynı anda çığlık atıp Poyraz'ı tutmaya çalışırken Duru tek sorun buymuş gibi "Ya Ada! Hani abimi hazırlayacaktın. Bu hazırlanmış hali mi?" diye sorduğunda Poyraz duraksarken başı ve bakışları yavaşça bana döndüğünde Duru'ya dönüp 'yazıklar olsun' dercesine tükürür gibi yaptım.
"Sen biliyor muydun?"
Duru'ya "Aferin. Sizin aranız bozuldu ya, hemen benimkini de boz! Görümce işte, görümcelik yapmaya başladın." dediğinde Duru'nun gözleri kısıldı. "Sen de yengelik yapmaya başladın. Niye bu adam hiç hazır değil?"
"Peki, şu an Poyraz'ı yumuşatıp buradan götürüp ya da en azından tahribatı azaltıp sizi kurtarabilecek yengen kim senin?"
Ağlar gibi "Sensin." dediğinde 'Ya işte, ayağını denk al' der gibi bakarak başımı salladım. "Lütfen yardım et."
Oflayarak Poyraz'a baktığımda öfkeli gözleri aramızda dönüyordu. "Ellerinizi çekin." dediğinde "Çekmeyelim." diye mırıldandığım gibi tane tane ama biraz sonra bağırmaya başlayacağını göstermek ister gibi dişlerinin arasından "Ellerinizi çekin." dediğinde Duru'ya baktık ve çaresizce teslim olarak ellerimizi çekip birkaç adım geriledik.
"Her sorumu sadece bir kere soracağım." dediğinde Necmi başını onaylar şekilde salladı.
"Olay ne?"
İlk yanıt olarak Necmi "Duru'ya aşığım." dediğinde ofladım. "Bunu sizin yüzünüzden ben duyamadım biraz önce." dediğimde bakışlar bana döndü. "Tabii, siz devam edin." dediğimde Duru da "Lütfen bize odaklanabilir miyiz yengecim?" dedi bana en tatlı, en muhtaç, en sevimli ses tonuyla. Kollarımı göğsümde birleştirip 'devam edin' der gibi elimi salladım.
Poyraz Necmi'ye bir yumruk attığında bizim çığlıklarımız yükselirken "Geri durun!" diye bağırdı. Necmi de düşmekten son anda kurtulup bize doğru 'sorun yok' dercesine elini kaldırdı. Biz geri çekilirken Poyraz tekrar yakalarından tutarak Necmi'yi doğrulttu ve diğer sorusuna geçti.
"Ne zamandan beri?"
"Birkaç senedir fakat..." dedikten sonra bir yumduk daha yedi.
"Fakat?"
"Fakat hiç sevgili olmadık. Sana söylemeyi bekliyorduk."
Bir yumruk daha yediğinde Duru'yla yan yana geçmiştik. Duru tırnaklarını yemeye başlamak üzere parmaklarını dudaklarında gezdirirken kolumu vücuduna sardım. Sanırım ilk yüzleşmede böyle bir an yaşamaları gerekiyordu, Necmi de sorun etmiyordu, bu anı bekliyor, tahmin ediyor gibiydi.
"Birbirinize söylediniz ama. Sırf 'sevgili' diye tanımlamıyorsunuz diye sevgili olmadığınızı mı sanıyorsun? Benimle ta**ak mı geçiyorsun lan?"
Necmi "Hayır." dediği gibi bir yumruk daha yedi.
"Abi tamam lütfen." dediği gibi Duru'ya dönüp arabayı gösterdi ve "Arabaya geç." diye bağırdı.
"Poyraz, biraz sakin olur musun?" dediğimde sinirli bakışları bana döndükten saniyeler gözlerini kaçırdı fakat bir şey demedi. Yüzü kızarmış, boğazındaki damarlar belirginleşmişti. Gidip sadece Durular için değil, onu böyle görmeye dayanamadığım için sakinleştirmek umuduyla sarılsam, ne tepki vereceğinden emin değildim. Geri sarılmayabilirdi. Çok öfkeli gözüküyordu. Duru bir adım öne çıktığında vücudundaki kolum kaymış oldu.
"Abi, gerçekten Necmi hep senin rızan olmadan böyle bir adım atamayacağını söylüyordu. Hatta Ada da, öğrendiği günden beri bir an önce söylememem konusunda beni ikna etmeye çalışıyordu. Sana yalan söyleyemeyeceğini, senden bir şey gizleyemeyeceğini söylemişti. Burada kızman gereken tek kişi, benim."
"Sen kendini kurtardın da başkalarının mı derdine düştün Duru?" diye bağırarak sorduğunda Duru ağlamaya başladı. "Gerçekten, kötü bir şey yapmıyoruz biz."
Necmi "Duru ağlama." dediğinde Poyraz'ın öfkeli bakışları Necmi'ye döndü ve sertçe ittirdi. Duru'nun ağlamaya başlamasıyla benim de sinirlerim bozulurken yanına doğru ilerleyip "Poyraz, sakin olmak zorundasın. Karşında yetişkin ve sana değer veren iki kişi var. Sırf birbirlerini seviyorlar diye böyle bir tepki veremezsin." dediğimde Necmi'nin yakasını bırakırken ellerini iki yanında açıp isterik bir şekilde güldü. "Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ulan onca zamandır derdiniz ne anlamaya çalışıyordum ama bu kadarını da hesap edemiyordum. Etrafımdakiler beni bu kadar da aptal yerine koymaz, herhalde diyordum." dedikten sonra sinirle Necmi ve Duru'yu gösterdi. "Lan siz gözümün önünde, benim yanımda, kaç kere yan yana geldiniz. Ne bunların hali, diyordum. Siz benim gözümün önüne aşk mı yaşadınız? Daha dün bir aradaydık, ikiniz de süsleniyorsunuz, garip garip hareketler." dedikten sonra ellerini saçlarına götürüp ardına döndü ve sinirle inledi. Sonradan öğrenince, bilmediği anları hatırlamak sinir bozucuydu tabii. Necmi burnundan akan kanı sildi. "Ne tepki vereceğini bilemedik kardeşim." dedi. "Yoksa, konu sana saygı duymamak değil. Hatta öyle saygı duyuyorum ki, seni halletmeden Duru'nun elini bile tutamadım."
Poyraz sinirle Necmi'ye döndüğünde "Poyraz, lütfen." diyerek kolunu tuttum. Poyraz elinin tersiyle Necmi'yi sertçe ittirip "Sorun birbirinizi sevmeniz bile değil lan. Sorun beni sizi bir araya getirmeyecek bir orospu çocuğu gibi görmeniz. Anca bu kadar olurdu lan Fırat. Üç dört tane yumruk sallar, 'Lan o benim kardeşim' derdim sana, sonra anlatırdın derdini, aşkını, bana. Bana amına koyayım kaç yıllık arkadaşına bir rakı masasında anlatırdın. Derdim lan senden iyisini mi bulacak, diye. Şimdi ne diyebilirim? Senelerdir saklayan iki kişiye karşı şimdi ne diyebilirim? Son ana kadar, yakalanana kadar aşkını dile getiremeyen bir adama ne diyebilirim? Gözümün önünde arkadaşımla flörtleşip beni aptal yerine koyan kardeşime ne diyebilirim?" diye bağırmaya devam etti.
Necmi diyecek bir şey bulamadığında "Siktir git lan buradan." dedi. "Siktir git, bir süre gözüme gözükme."
"Poyraz arabası arızalı..." diye hatırlattığımda servis arabasını gösterdi. "Çalışanlara da söyle, kalksın servis."
"Poyraz, gel biraz konuşalım. Haklısın, şerefsizlik ettim ama vallahi elim ayağıma dolandı. Gel konuşalım."
Poyraz ona yaklaşmaya çalışan Necmi'yi omzundan sertçe ittirip "Ben onun abisiyim ama senin de arkadaşın, kardeşindim." dedikten sonra ağlayan Duru'ya döndü. Ona doğru yaklaştığında ne ben ne de Necmi hareketlenmedik çünkü kardeşine zarar vermeyeceğinden emindik.
"Sen bir tane çiçek istesen sana bin tane getirecek abinim ben. Gelsen, derdini anlatsan, seni ağlatacağıma, onun ağlatmayacağından emin olduktan sonra kabullenirdim lan ben. Ama şimdi beni ayakta sikmişsiniz, ben size ne diyebilirim?"
"Abi..." dedi hıçkırıkları arasında. "Gerçekten, böyle olsun istemedim."
"Arabaya bin."
Duru burnunu çekip abisine baktığında Poyraz tekrar etti. "Şu arabaya bin."
Duru hareketlendiğinde Poyraz cebinden çıkarttığı anahtarı arabaya yöneltti ve kilidi açtı. Duru arabaya bindiğinde Poyraz Necmi'ye döndü. Necmi "Özür dilerim." dediğinde Poyraz sinirli bir şekilde gülüp "Siktirtme özürünü, defol git lan hadi." dedi.
Necmi "Yarın istifa mektubumu getiririm ve bir süre gözüne gözükmem ama Poyraz, ben ne senden ne de Duru'dan vazgeçmem." dediğinde Poyraz ona yeniden vuracakmış gibi oldu ama ben tutamasam da vurmadı. Necmi gözyaşlarıyla "Onu gerçekten seviyorum." dediğinde Duru arabanın içerisindeydi ve bunu artık duyamazdı ama bundan emin olduğunu biliyordum.
Poyraz bir şey demeden yumruğunu indirdiğinde Necmi de servise yöneldi. Poyraz ellerini ensesine götürüp gözlerini sıkıca yumdu ve derin bir nefes aldı. Ne yaşadığını sorguluyor olmalıydı.
"Sen de arabaya bin, birazdan gideceğiz." derken kollarını indirdi ve gözlerini yavaşça araladı. Kızarıktı gözleri. Öfkesinin ardına gizlediği bir kırgınlığı vardı, iki kardeşine de.
"Yola çıkmadan, biraz içeride konuşalım mı? Bu şekilde araba kullanma."
"Hayır." dedikten sonra arabayı gösterdi. "Lütfen, bin."
"Poyraz." diye sesimi yükselttiğimde gözlerini arabadan bana çevirdi. "İçeri gel, biraz konuşalım." dedikten sonra elini tutup "Hadi." dedim ve gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. "Lütfen."
İlk birkaç saniye itiraz edecek gibi olsa da bakışlarıma teslim olup nefesini üfledi ve Duru'ya baktı. Duru camı araladığında "Bekle burada, birazdan geleceğiz." dedi. Duru başını onaylar şekilde salladığında eve girdik. Toplanan çalışanlar daha fazlasını duymasın diye yukarıdaki odalardan birine girdiğimizde ben kapıyı kapatırken Poyraz elleri ensesinde odada volta atıyordu.
Yanına doğru giderken "Ben, kendi adıma özür dilerim." dediğimde bana dönüp "Ya ibreyi sana döndürmeyeyim, döndürmeyeyim diyorum da, Ada, böyle bir şeyi nasıl söylemezsin bana?" sormadan önce bunu benden beklemiyormuş gibi yüzü hafifçe buruşmuştu.
"Bu... Benim söylemeye hakkım olan bir konu değildi. Onlar söylemeliydi."
Pencereyi, Necmi ve Duru'yu kasteder gibi gösterip "Yanımda içleri birbirine giderken flörtleştiklerinde sen de orada, biliyordun. Siz garip garip davranmaya başladığınızdan beridir, biliyordun. Beni aptal yerine koymalarına nasıl izin verdin? Hiç mi rahatsız olmadın, beni düşünmedin?" diye sorduğunda ellerim kollarına gittiği gibi geri çekilip "Yapma." dedi. "Beni yumuşatma."
Çünkü yapabiliyordum, biliyordu.
"Poyraz, Deniz için demiştin ya, 'O da benim kardeşim artık, biz bir aile olduk' diye. Duru da benim kardeşim artık. Ben nasıl onun güvenini boşa çıkartabilirim?"
Birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra kabul etmemekte direnip elleriyle yüzünü sıvazladı ve ellerini geri çektiğinde vücudunu da bakışlarını da sağa çevirmiş, bana bakmıyordu. "Söylemelerini sağlasaydın, saçma sapan sorularla beni hazırlamaya çalışmasaydın, ne bileyim... Böyle öğrenmememi sağlasaydın. Biz seninle aşağıda..." dedikten sonra nefesini üfleyip bakışlarını bana çevirdi. "Böyle bir akşamı mahvetmelerine izin vermeseydin."
"Buraya geleceklerini bilmiyordum." derken sesim titremişti. Ben de böyle bir akşamın bu şekilde bitmesini istemezdim... Poyraz'ın bu kadar üzülmesini istemezdim... Duru'nun bu kadar üzülmesini istemezdim...
"Korktular Poyraz, Fırat seni kaybetmekten, Duru ise seni kırmaktan korktu. İkisi birden aşklarını yaşayamamaktan korktu. Düşünsene ya Duru, senin değerlin, üstüne titrediğin, Fırat için kalkıp 'kardeşini seviyorum' demek kolay bir şey değil ki... Sen nasıl kardeşinin yanına birini yakıştırabilirsin, kardeşin söz konusu olduğunda birine güvenebilirsin..."
"Ona güvenirdim." dediğinde omuzlarım çöktü. "Ona ne kadar güvendiğimi bilmesi gerekirdi."
"Belki kendi canını emanet edersin ama Duru konusunda ona güvendiğini bilemezdi Poyraz. Bu çok farklı bir şey. Senin Duru'ya olan zaafın gözler önünde olması yetmiyormuş gibi oldukça dilinde. Lütfen anlamaya çalış."
"Hadi diyelim öyle, Duru da ona ne denli değer verdiğimi biliyor. Nasıl onu üzebileceğimi düşünür?"
"Babama demiştin. Hiç hata yapmayan birilerini sevmek, pek de aile olduğumuz için olmazdı, diye. Hepimiz hata yapabiliriz ama o yine de senin kardeşin ve sana saygı duymuyor, değer vermiyor değil."
Başını onaylamaz bir şekilde sallayarak ellerini ensesine götürdü ve yeniden nefesini üfledi. Bu akşam ciğerinde nefes bırakmak istemiyormuş gibiydi. Ara ara ne düşünüyorsa yüzü buruşup duruyordu. Herhalde yan yana geldikleri ve onu aptal yerine koydukları anları yeniden hatırlayıp duruyordu.
"Böyle öğrenmemeliydim." diye mırıldandığında yeniden "Özür dilerim." dedim. Bunun tek sebebi ben değildim tabii ama bir noktada bilen ve saklayanlardan biriydim. Ellerini ensesinden çekip gözlerini araladı. "Ama gerçekten bu akşamdan sonra sana söyleyeceklerdi. Eminim ki bu kadar korkmasalar onlar da bir an önce söyleyip rahatça aşklarını yaşamayı tercih ederlerdi."
"Rızamı mı istiyorlar?" dedikten sonra sinirle güldü. "Vermiyorum. Gitsinler, yaşasınlar aşklarını."
Kaşlarım çatılırken ona doğru yaklaşıp "Poyraz lütfen." dedim. "Ne? İki sene ayakta sikmişler. Kutlayacak değilim. Ne halt yiyorlarsa yesinler ama benden uzakta yesinler."
"Kırgınlığınla, öfkenle konuşuyorsun. Sen rıza göstermeden yapamıyorlar işte, görmüyor musun?"
"Yapma Ada..." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Biz 'sevgili' diye dile getirmeden önce çok mu farklıydık? Birbirlerine söylemişler, ayaküstü flörtleşip duruyorlar işte, kalkıp resmileştirmediler diye daha sevimli gözükmüyor. Bana söylemeden gizli bir şekilde yaşamaya başlamışlar işte. Öyle de devam etsinler. Devam edemiyorlarsa da vazgeçsinler."
"Poyraz..." dediğimde pencereden dışarıya bakıp beni duymuyormuş gibi davrandı. Yorgunluk omuzlarımın çökmesini sağlarken nefesimi üfledim ve bakışlarım odada gezindi. Bir çalışma odasındaydık. Ardımdaki çalışma masasına yaslandım ve alnımı ovuşturdum. Birkaç dakikanın ardından elimi alnımdan çektikten sonra masanın üstüne getirip güç alarak masanın üstüne oturdum.
"Nasıl vazgeçsinler? Sen benden vazgeçemeyeceğini söylemedin mi aşağıda? Sen benden vazgeçebilir miydin aynı durumda?"
Bir eli pencerede, diğer eli belinde, düşünceli bir şekilde dışarıyı izlerken söylediğim cümleyle birlikte göz ucuyla bana baktı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından iç çekip elini pencereden ve belinden çekip bana döndü ve yavaşça yaklaşmaya başladı. O bana yaklaşırken gözlerim kırpışıp duruyor ve yorgunlukla kapanan algılarım yeniden açılıyordu. O da her adımında, gözlerini vücudumda gezdiriyordu ve bakışları daha da kararıyordu. Bacakları masada oturduğum için kıvrık duran dizlerime değdiğinde kaşlarımı kaldırdım. Elleri dizlerime geldiğinde hareketlerini takip ederken titrek bir nefes aldım. Elleri dizlerinden üst bacaklarımın aralarına gelip de bacaklarımı araladığında yutkundum. Aralanan bacaklarımın arasına doğru yerleşirken elleri de kalçama gitti ve beni masanın ucuna doğru, kendisine çekti.
Burnunu burnuma sürtüp "Vazgeçemezdim." diye fısıldadığında yeniden yutkunup gülümsedim ve ellerimi omuzlarına götürdüm. "O zaman her ne olursa olsun onların da aşkını yaşamalarına müsaade etmelisin."
"Lütfen sus ve..." dedikten sonra beni yavaşça öptü. Geri çekildiğinde "... öp." diye fısıldadı. Dudaklarımız tekrar buluştuğunda ellerim omuzlarından boynuna doğru kaydı ve onu kendime doğru çektim, vücutlarımız yeterince temas içerisinde değilmişçesine. Öpücükleri dudaklarımdan boynuma doğru kayarken nefes nefese "Ben de..." dedikten sonra gülümsedim. "Ben de, anladım."
Belki akşamı tamamlayamamış, özgürce kuramamıştık cümlelerimizi ama en azından bunu söyleyebilirdim. Gerçi, o tamamlayamamış olsa da içimi ısıtan, vücudumu titreten birçok değerli cümle kurmuştu, ben de bir şeyler söylemeden akşamı kapatmak istemiyordum. Zaten aşağıya döndüğümüzde gerginlik yeniden başlayacak, işler bir süre zor olacaktı. Bu küçük ve huzurlu anda, söylemek istediğim birkaç şey vardı.
Dudaklarını boynuma, sonrasında da çeneme sürterek çekildi ve heyecanlı gözleri beklentiyle baktı. Ne demek istediğimi tahmin etmişti ama yine de gülümseyerek dile getirdim.
"Ehlimi buldum ve bulduğumda, anladım."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!