26/54 · %46

BÖLÜM 26

55 dk okuma10.812 kelime11 Kasım 2025

Bölüm şarkıları: 

♫ Zeynep Bastık Uslanmıyor Bu 

♫ Aydilge - Aşk Lazım ♫

♫ Bora Duran - Sana Doğru ♫

İyi okumalar

**

"Bir saniye durur musun?"

Benim kapımı açmak için yöneldiği sırada eli kapının kulpunda duraksadı. Başı omzunun üstünden bana doğru dönerken "Ne oldu?" diye sordu fakat saniyeler sonra cevabını aldı. Kolları arasına girip kollarımı beline doladım ve yanağımı göğsüne yasladım. Gözlerim huzur içerisinde kapanırken derin bir nefes aldım ve gülümsedim. Ne için durduğumu fark ettiği gibi iç çekip "Bir ömür dururum." dedikten sonra o da kollarını vücuduma sardı ve çenesini başıma yasladı. "Ne güzel sarıldın öyle..."

Gözlerimi hafifçe aralayıp gülerken "Buna alışsan iyi edersin." dediğimde başımın üstünü öptü. "Alıştım bile. Günde üç öğün ihtiyaç duyacağım."

"Neyse ki hep yanındayım." dediğimde bir elini belimden çekip yanağıma getirdi. Yüzümü hafifçe geri çekmemi ve birbirimize bakmamızı sağladığında ikimiz de gülümsüyorduk. Yanağımdaki eli çeneme kayarken yamuk bir şekilde sırıtmaya başladı ve gözleri dudaklarıma kaydı. "Romantik olma işini halledebilmeye başladın."

Güldüm. "Halledebilme yetenekleri bana da yüklenmeye başladı. Akyel olma projesi tamamlanmak üzere."

Kaşları hafifçe kalkarken hafifçe alt dudağını ısırarak güldü. "Bence oldun bile."

Çenemdeki elinde başparmağı tenimi okşarken gözlerim, gözleri ile dudakları arasında hareketliydi. Her zamanki gibi heyecanımı örtmeye çalıştım ama parlayan gözleri, çıplak bir şekilde görebiliyordu hislerimi. "Bugün daha çok sen Gökdeniz olmuş gibiydin."

Babamın 'oğlum' deyip sarılacağı günlere yaklaşmışız gibi hissetmiştim bu akşam. Hem de, her şeyin daha kötü bir hale geldiğini düşündüğüm zamanlarda, Poyraz yine Poyrazlık yapmıştı. Aileler her zaman affetmeye eğilimli olur, bahane arardı ve küçük bir kıvılcım duyguların ön plana çıkmasına yeterdi. Poyraz da benim kalbimde kıvılcım oluşturmalarıyla meşhurdu, ailemin kalbine de dokunabilmişti. Beni sevdiğini söylemişti... Öyle de bakıyordu şimdi. Henüz kahverengileri gözlerimdeyken duymamıştı kulaklarım ama şimdiden özlemiştim ve tekrar tekrar duyasım vardı. Duyduğumu bilmiyor olmalıydı... İçim içime sığmıyor, konuyu açmak istiyordum ama gizlice dinlediğimiz için sesimi çıkartamıyordum. Gerçekten sürpriz olarak bohçayı açmama az kalmıştı, karşımdaki adam her türlü sürprizi hak edecek hareketlerde bulunuyordu. Aklımdan bohçanın geçtiğini duysa dönüp babamın elini bin kere daha öperdi.

"Çaycı Gökdeniz." deyince güldüm. Hallederiz Poyraz'dan, sonra bir süre üstüne yapışabilirdi. Bu şirkette çaycılık yaptığı zamanlarda nasıl başarmıştı bilmiyordum, belki de ablalardan yardım almıştı, sadece getir götür yapmıştı çünkü çaydanlıkla balayında 'önce üsttekini koyacağım, değil mi?' diye soracağı kadar yabancıydı. Zor bir yanı yoktu elbette ama başka bir sürü şeyde oldukça yetenekli olan bir adamın, bu tarz konularda strese girmesi komiğime gidiyordu. Neyse ki bu akşam 'tavşan kanı çay' konusunda makale yazabilecek kadar deneyim kazanmıştı. Poyraz'a göre ailemin çaya bağımlılığı vardı ve destek almak isterlerse tanıdık psikolog vardı. Bağımlılık değil de... Tipik Türk ailesi işte...

Gülüşüm iç çekmeye dönerken "Teşekkür ederim." dedim. Yüzünü hafifçe eğip burnunu burnuma sürttükten sonra "Babana da söyledim..." dediğinde gözlerim irileşti. Yoksa...

Heyecanla yüzümü geri çekip irileşmiş gözlerimle gözlerine bakarken "Hı?" diye sordum. Tepkimi incelerken hafifçe güldü. "Babana dedim ki..."

"Evet, ne dedin?" deyip ellerimi göğüslerine yasladım. Tek dizimi kırarak ayağımı havalandırmama ve prensesler gibi dönmeme az kalmıştı.

"Ben..."

"Sen?" deyip ellerimi boynuna doğru götürdüğümde tekrar güldü. Gözleri, şekilden şekle giren yüzümü inceledikten sonra tekrar gözlerime baktı. "Ben ve Ada, bir aile olduk artık dedim. Teşekkür etmene gerek yok yani."

Gülümseyişimi sürdürmeye çalışırken "O kadar mı?" diye sordum. Dudaklarını yalayarak gülüşünü durdurmaya çalışırken kaşları kalktı. "Başka ne istersin?"

"Yani ne bileyim... O kadar konuştunuz... Başka ne vardı?"

Başı hafifçe geriye doğru giderken kahkaha attığında dudağımın kenarını kemirerek eğlenmesinin azalmasını bekledim. Acaba duyduğumu biliyor muydu yoksa o da heyecandan mı söylememeyi tercih ediyordu? Belki de duyduğumdan emin değildi, böylelikle anlamaya çalışıyordu. Beni süründürmeye çalışıyormuş gibi hissediyordum. Gerçi o anların ve sürprizlerin adamıydı, kulağım böyle bir cümle duyacaksa bunun için bir an ve anı yaratacağını düşünüyordum. Tam şu an söylese de benim için çok özel bir an ve güzel bir anı olurdu ama Poyraz normalle yetinen biri değildi.

Başını tekrar bana doğru eğip "Sana ne lazım?" diye sorunca ofladım. Kolları arasından çıkacağım sırada 'izin vermem' der gibi tekrar kendine çekti ve daha kısık bir ses tonu ile derinleşen bakışları eşliğinde yeniden sordu. "Ne duymak istersin?"

Gergin yüz hatlarım gevşerken boy farkımız yüzünden ona bakmak için kaldırdığım yüzümde heyecanım yüzünden kırpıştırdığım gözlerimle ona bakarken 'Bilmem' der gibi dudak büktüm. Gülümseyişi genişledi.

Kulağıma doğru eğildiğinde tüm vücudum gibi heyecanlı ve kıpır kıpır gözlerim omzunun üstünden gökyüzüne doğru çıktı. "Her ne ise, duyacaksın."

Gökyüzü masmavi bir berraklıkta gözlerimin önündeyken, hayali kuşlar kanat çırpmış gibi hissettim. Yanağı yanağıma temas ederek çekildikten sonra göz göze geldiğimizde yüzümün halini merak ediyordum, o ise gülümseyerek tepkilerimi izliyordu.

Kaşları hafifçe kalktı. Çenesinin ucuyla hafifçe beni gösterip "Ben de duyacak mıyım?" diye sorduğunda titrek bir nefes aldım. Bu olmalıydı. Kalbimi ele geçiren salgın, sevgi. Hatta aşk? Böyle bir şey olmalıydı. Bu değilse ve bunun daha üstü bir duygu varsa, insan yakalanmasa daha iyiydi. Şu an dahi her şey geri dönülemez bir şekilde değişmiş, ona bağlanmıştı.

Yeniden 'bilmiyorum' der gibi dudak büktüğümde ama muhtemelen parlayan gözlerim ve saniyeler içerisinde gülüşümle dağılan yüz ifadem dolayısıyla asıl cevabım belli olmuştu. Gülümsemesi genişleyip de dişleri de sergilenmeye başlarken derin bakan gözleri, gözlerim ile dudaklarım arasında sürdürdüğü seyahatinde son durak olarak dudaklarımda kaldı. Yüzü eğilmeye başladığında gülümseyen dudaklarımı ona yaklaştırabilmek amacıyla çenemi hafifçe kaldırdım.

Bir öksürük sesiyle irkilerek birbirimizden geri çekildiğimizde bakışlarımız sesin geldiği yöne, annemlerin evine döndü. Balkondan bize bakan annemle Deniz'in ardından, babam daha fazla görmek istememiş gibi ardını dönmüş, mutfağa giriyordu. Deniz gülerek el salladığında annem de alarm gibi çaldığı öksürüğünü durdurup el salladı. Onlara doğru sırıtıp onlara yakın olan ellerimizi birbirimizden çekip sallamaya başladık. Sırıtışımda dişlerimizin arasından "Babamla aranız gene bozulmuş olabilir." dediğimde o da dişlerinin arasından "Hay anasını ya..." diye mırıldandı. Gözlerimiz birbirine dönerken elini indirip "Yani pardon, lafın gelişi." diye açıklama ihtiyacı hissetti. Güldüm. Hala yanında pek küfür etmemiş, argo konuşmamış biri olarak duruyordum fakat içimde yatan cevherleri bilmiyordu. Bana yeterince âşık olduktan sonra asıl yüzümü gösterip ensesine bir tane geçirdikten sonra 'Ne oldu lan dümbük?' diye soracaktım...

"Üzülme, ben gene bir şeyler karıştırırım, sen ortaya çıkar kahraman olursun, sevdirirsin kendini. Kızını öpmek üzere görünce tabii tadı kaçtı."

Hafifçe gülüp "Torun istemiyor herhalde." dediğinde gözlerim irileşti. Geri çekilip onun da vücudumla temasını keserken hafifçe omzuna vurup "İstemiyor Poyraz." dediğimde elimi tutmaya çalışırken gülmeye devam etti. "Poyraz kim? Ben sevgilinim, sanıyordum."

Gözlerimi devirsem de ben de güldüm. "Bekleme yapma, hadi arabaya..." dedikten sonra şirince sırıtıp gözlerimi kırpıştırarak "... Poyraz." diye ekledim.

Hafifçe kulağını bana doğru çevirip "Ne? Kocacım mı dedin?"

Sırıtarak "Yoo, Poyraz." deyip elimi çektiğimde hızla tekrar tutup kulağını daha da çevirdi. "Hayatım mı?"

Dilimle 'tıh' sesi çıkarttım. "Yoksa aşkım mı?"

Gülüşüm arttı. O bir sürü güzel kelime kullanıyordu ama hiç 'aşkım' dememişti, ne o ne de ben. Aşkım kelimesine henüz itiraz etmediğim için gülerek başını bana çevirirken "Anladım, 'aşkım' demişsin." dedi. Gülerek "Hayır." dediğimde bakışları balkona doğru döndü. Balkondan aldığı cesaretle hızla eğilip bana küçük bir öpücük bıraktığında öpüşüyle kapanan gözlerim yeniden aralanırken ben de balkona baktım. Annemler bizi özgür bırakmaya karar vermiş, gitmişlerdi ve Poyraz hemen bu durumdan yararlanmıştı.

Kızar gibi bakmaya çalışarak Poyraz'a dönsem de gülüp duruyordum. "Gidelim mi..." dedikten sonra yavaşça konuşacakmışım gibi dilimi dişlerimin arasına getirerek dudaklarımı araladığımda o da ilgi ve merakla kaşlarını kaldırarak sırıttı ve ne diyeceğimi bekledi.

"... aşkım?"

Alt dudağını ısırdıktan sonra "Ulan..." deyip güldü ve ellerini yanaklarıma getirdi. "Gidelim güzelim..." dedikten sonra sağ yanağımı öptü. Geri çekilirken "Nereye istersen gidelim sevgilim..." dedikten sonra sol yanağımı da öptü. "Bebeğim, hayatım, aşkım..." derken iltifat arası bir sağ, bir sol yanağımı öpmeye devam etti. Ben de ellerim, yüzümü tutan ellerinde gülüp duruyordum.

"Tamam, sürprizim buydu işte." diye dalga geçtiğimde o da güldü. "Gayet yeterli bir sürpriz."

Demek ki onun gibi birkaç güzel kelimeyi art arda söylesem, baygınlık geçirecekti. Sadece 'aşkım' deyişimle bile mest olmuş, bana dünyaları vermek istiyormuş gibi davranıyordu.

"Damat bey, mahallemizin kuralları var ama lütfen. Aşkınızı evinizde yaşayın."

Ellerimizi birbirimizden çekerken sesini duyduğumuz sırıtarak bize bakan Hakan'a doğru döndük. Elleri ceplerinde mahallede ilerlerken yanımıza varınca durdu. Resmen yıllardır görüşmüyormuşuz gibi özlemiştim. Duygu karmaşası içerisinde, onunla konuşmamız gerektiği hep aklımdaydı ama hiç fırsat ve cesaret bulamamıştım. Şimdi ise karşıma çıkmıştı ve artık konuşmalıydık.

"Ya sus daha pencere teyzeleri damlayıp 'tıh tıh'lamadan sen damladın." desem de kollarımı havaya kaldırarak ona doğru döndüğüm gibi o da sarılmak üzere bana yöneldi. "Kızım, konsey uyarmam için beni gönderdi."

Vücutlarımız sarılırken güldüm. "Örgü örme toplantınız sırasında göreve mi gönderildin?"

Gülerek "Evet, yeleğim yarım kaldı." dediğinde Poyraz da bizimle beraber güldü. Bizim kollarımız ayrılırken Poyraz'la selamlaşmak üzere birbirlerine yöneldiler. Ellerini havada yatay bir şekilde avuçları denk gelecek şekilde çarparak kavuşturduktan sonra boşta kalan ellerini de birbirlerinin sırtına götürerek selamlaştıktan sonra geri çekildiler.

"Cezamız nedir reis? Birkaç kere daha öpeceğim şimdi, onu da ekleyerek hesapla." deyip kolunu omzuma atarak beni kendine çektikten sonra saçımı öptü Poyraz. Elim, omzumdaki eline gidip parmaklarımızı kenetlerken sırıttım. Hakan da mutlu bir şekilde mutluluğumuzu izledi.

"Kanka beni çay bahçemize bıraksanız yeter şimdilik."

"Çarmıha gerseydiniz." diye dalga geçtim. Çok acımasızca bir cezaydı gerçekten...

"Aşk eylemlerinizi sürdürürseniz neden olmasın."

Tekrar 'aşk' dediği gibi kalbim yeniden hızlanmaya başlarken sırıtıp durmayı sürdürdüm. Dışarıdan gözüken şey buydu, aşk. İçeriden yaşanan da buydu...

"Şerif baba gerecek beni çarmıha zaten. Biraz önce yakalandık."

Hakan gülüp "Şerif amca da kızını kıskanmakta biraz geç kalmadı mı?" diye dalga geçti. Sonra korkmuş gibi hızla ardına dönüp bizim eve baktı. Ortalarda bir Şerif Gökdeniz göremediği için rahatlayarak tekrar bize döndü. Eli kalbine gitmişti.

Ben gülerken Poyraz biraz da gerginlikle harmanlanmış bir alayla "O kadar tehlikeli mi lan?" diye sordu. Hakan'ın tansiyonu düşmüş gibi olmuştu birkaç saniyede.

"Yok ya, alt tarafı bu hayatta cehennemi yaşatır, diğer tarafa alışık gidersin."

"Abartıyorsun." diye söylensem de keyifliydim. Ne var yani birkaç kere topunu kesip kulağından sürüklediyse? Birkaç kez de mahallenin kızlarına rezil ettiyse, 'yürü eşek sıpası' lafıyla poposuna birkaç kere tekme yediyse, fazla mesaiyi bizim kafede yapmak zorunda kaldıysa... Babası, babama eti senin kemiği benim, demişti sonuçta. Senelerdir babamla iyi anlaşıyordu, gazabına maruz kalmıyordu.

Poyraz "Beni sevmesine az kalmıştı." dediğinde üzülüp yanaklarını sıkasım gelmişti ama tatlılığına güldüm. "Kanka hayati tehliken olmadığı sürece dert etme. Henüz topuğuna sıkmadıysa, sevmeye başlamıştır. Kız torun morun getirirseniz hele daha da sever."

Hakan'a ters ters baktığımda güldü ve gözlerini kaçırıp Poyraz'a bakmayı sürdürmeyi tercih etti. Poyraz da güldü. "Bakalım kanka Ada da çok istiyor zaten, ben de ikna olmak üz..." dediği sırada göz göze geldiğimiz için cümlesini sürdürmeyip sesini temizleyerek tekrar Hakan'a döndü. "Biz seni çay bahçesine bırakalım o zaman."

Hakan gülüp Poyraz'ın omzunu sıvazladı. "Kardeşim yardıma ihtiyacın varsa göz kırp."

Hakan'a gözlerimi devirip Poyraz'a baktığım sırada göz kırptığını gördüğümde gözlerim irileşti. "Şimdi ikinizin de harbi yardıma ihtiyacı olacak." deyip aynı anda sağlı sollu omuzlarına geçirdim. "Yürüyün hadi, canımı sıktınız."

Ben arabanın ön sağ koltuğunun kapısını açarken Poyrazlar da hareketlendiler ama kapıya arabaya doğru ilerlerken hala birbirlerine sözde benden gizli bir şeyler söylüyordu.

"Hep böyle, psikopat civciv. Ne çekiyorum bir bilsen..."

"Kanka gördüm zaten, korku filmi efekti çaldı arkada göz göze geldiğinizde. Valla, arada gel bende kal, dertleşiriz."

"Bu akşam geleyim mi?"

Kapıyı geri açıp "Poyraz?" diye seslendiğimde hızlanarak arabaya bindiler. Emniyet kemerimi takarken güldüm. Şakayı gerçek kılmasına az kalmıştı, haberi yoktu. Biraz da tehlikede gibi davranırsa, gerçekten tehlikede olacaktı.

Poyraz "Geldik hayatım, geldik." diyerek kapıyı kapatıp emniyet kemerini takmaya başladı. Ona ters ters bakarken o sırıtıyordu. "Akşam gerçekten Hakanlar'da kal." dediğim gibi, rolleri değişmiştik.

"Nasıl yani?"

Ciddiyetimi fark eden Poyraz'ın tedirgin bir şekilde söylediğine Hakan güldüğünde Poyraz'ın ters bakışları Hakan'a döndü. "Aramızı bozdun lan."

"Olsun kanka, yine de bende kalabilirsin."Playstation oynarız."

Poyraz laf söyleyecek sanarken "İddialı oynayacağız ama." diye kabullenerek arabayı sürmeye başladığında isterik bir şekilde güldüm. Böyle akşam ayak ucumda yalvaracaktı, ona koltuğu gösterecektim. Gülüşüm fragman olmuş gibi bakışları bana döndü.

"Ne oldu karıcım?"

"Hiç. Başına geleceklere gülüyorum." dedikten sonra tekrar güldüm ve tehlikeyi fark edip şakayı bırakarak alt dudağını ısırdı. Böyle giderse bırak babama torun vermeyi, öpücüklere hasret kalacaktı. Tekrar dikiz aynasından Hakan'a bakıp "Düzelt lan aramızı." dedi.

Hakan güldükten sonra elleriyle koltuk başlıklarımızı tutarak arkada oturduğu koltuğun ucuna kadar kayıp aramıza girdi. "Kanka ben aşka karşıyım. Mutlu çift gördüm mü bozarım hemen."

Hafifçe Hakan'a gördüm. Aşka, artık karşıydı sanırım. Gülüyordu, ediyordu ama morali pekiyi değildi. İnsan bazen ağlama isteğini, gülerek gizleyebiliyordu ve birbirinin zıttı gibi gözüken bu iki eylem, birbirine o kadar yakındı ki...

"Zamanın var mı? Biraz konuşalım."

Bakışlarını yoldan bana çevirirken gülüşü yavaşça silindi. Ne hakkında konuşacağımızı biliyordu. "Yok ya..." diyerek çenesini hafifçe kaldırıp indirdiğinde gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. "Konuşalım, konuşalım."

"Valla bak, gideceğim birkaç bira çekeleyeceğim çay bahçesini kapatıp. Hiç ilişme bana."

"Çok geç." dediğimde ofladı. O istemem, deyişlerinin ardındaki konuşma ihtiyacını hissedebiliyordum. Çay bahçesine geldiğimizde Hakan Poyraz'a "Kanka kapım sana her zaman açık." diyerek arabadan inmek üzere kapıyı açtı.

Poyraz da "Dur bakalım, lazım olmaz umarım kardeşim." dedikten sonra umutla bana baktı. Hakan da gülerek indikten sonra kapıyı kapatıp kaldırıma çıkarken tekrar Poyraz'a bakıp sırıttım. Evden kovmazdım ama odanın içerisinde de onu yeterince pişman edebilecek kozlara sahiptim.

"Biz biraz konuşalım, ben öyle gelirim olur mu?"

"Beklerim buralarda, işin bitince beraber gideriz."

"Bekleme boşuna, şoför falan gelir, alır ya da taksiyle gelirim."

Böyle durumlarda rahatlık olsun diye bana da araba almıştı fakat şirkete tek araba gidip geldiğimiz için yine araba derdimiz oluşmuştu.

"Niye boşuna olsun canım, karımı bekliyorum, evimize, odamıza..." dedikten sonra sırıtarak ve umutla "... yatağımıza dönebilmek için." dediğinde dilimle tıh sesi çıkardım. Sırıtışı silinirken kaşları hafifçe kalktı. "Valla şakaydı."

Güldüm. "Ben de şaka yapacağım sana gece, bol bol."

"Ben muzip şakalara bayılırım." diyerek yamuk bir şekilde sırıttığında kızmak istesem de yaramazlığına güldüm. Eğer yeterli cesareti bulursam bu söylediğine de pişman ederdim onu. Hem o beni heyecanlandırıp iradesiz bırakıyordu, ben de ona aynısı yapıp sonra sonuçsuz bırakırsam yeterli ceza olurdu zaten.

Arabada hafifçe ona doğru öpecek gibi yaklaştığımda ne söyleyeceğimden bağımsız hemen havaya girip gözleri dudaklarıma doğru inmişti ve o da hafifçe bana yönelmişti. "O zaman öyle yaparım." diye fısıldadığımda çenesi kalkıp dudakları öpmek ister gibi dudaklarıma doğru hareketlenirken güçlükle geri çekildim. O uzay boşluğunda kalmış gibi şapşal bir şekilde bana bakarken gülerek arabadan indim. Benim de içim gitmemiş, değildi. Onu öpme isteğinden kurtulmaya çalışırken kapıyı kapatıp arabanın önünden dolanarak Hakan'ın yanına geçtiğim sırada camını araladı ve dirseğini yaslayıp hafifçe dışarıya doğru başını çıkartıp bize bakarken "Bu çok ağırdı." dediğinde yüz ifadesine tekrar güldüm.

Hakan "Şerif Gökdeniz'in kızı işte." diyerek beni açıkladığında ona zaten olan olduğu için, uğraşmadım. Bir süreliğine dokunulmazlığı vardı. Sabrımı zorladıkça kısalan bir süreliğine...

"Öpmeyecek misin?"

Omuz silktiğimde ofladı. Arabanın içerisinde arka koltuklara yönelip ceketiyle öne geri döndü. Arabanın camından uzatıp "Giy bari, sahil serin." diye söylendiğinde, tadı kaçmasına rağmen beni düşünmeye devam ettiği için sırıtarak arabanın camına yöneldim ve ceketi aldım. Gerçekten birkaç dakika içerisinde üşütmeye yeten rüzgârı oldukça hissettiğim için ceketi giydim. "Teşekkür ederim."

"Teşekkür etmene gerek yok, öp yeter."

Kaşlarımı kaldırdığımda o da kaldırıp gözlerini kırpıştırdı. Kolu cama yaslı, arabanın içerisinde yavru kedi gibi baktığı için oflasam da oflamam gülüşümle dağıldı ve ona doğru eğildiğim gibi "Çok eğilme." dedi hemen. Ceketini giydiğimde, resmen eteğimden daha uzun bir kaban giymişim gibi olduğu için eğildiğimde sokaktakilere herhangi bir görüntü sergileyeceğim yoktu ama yine de aklına nereden geliyordu hemen eteğim, gerçekten anlayamıyordum. Zihninde aynı anda bir sürü tilki dolanabiliyordu ve hiçbirinin kuyrukları birbirine dolanmıyordu.

Arabası da zaten yüksek olduğu için pek eğilmeme gerek olmadan dudağına yöneldiğimde ben onu öpmeden önce hafifçe kıvrılmıştı dudakları. Benim de içimi rahatlatan bir öpücükten sonra geri çekilip "Yine de cezan bitti sanma." dedim.

Başını onaylar şekilde sallarken "Hı,hı." diyerek sırıttı. Şu an öpücüğün etkisindeyken çok da gerisini düşünmüyor gibiydi.

"Ben bekliyorum o zaman." dediğinde sırıtması bana da bulaşarak "Sen bekle o zaman." dedim ve geriye doğru adımlamaya başladım.

"Dikkat et kendine."

"Sen de dikkat et." dediğimde geri geri giderken çarptığım Hakan kaldırımın üstünden kollarımı tutarken "Aynen kanka arabada dikkat eder kendine." dediğinde gözlerimi devirerek kaldırıma çıksam da yeniden Poyraz'a el salladım. Ne var? Başına dikiz aynası falan düşebilirdi?

"Görüşürüz!"

Gülerek "Görüşürüz!" diyerek el salladı o da.

"Tamam, yeter bu kadar aşk." deyip beni önüme çevirdi Hakan. Sonra ardına dönüp "Görüşürüz kanka." diyerek kendi Poyraz'a el salladı. Poyraz da muhtemelen ona sallayarak "Görüşürüz kardeşim." dediğinde ben de Hakan'ı önüne çevirdim.

"Yeter bu kadar kankalık."

"Evet, susalım biraz." dediğinde "Çok beklersin." dediğim için ofladı. Çay bahçesini toparlayan çalışanları anahtarı Hakan'a verdikten sonra 'iyi akşamlar' dileyerek çıktı ve denize açılan bahçesine yöneldik. Hakan bira poşetleriyle birlikte masada onu bekleyen benim yanıma geldi. Bana gelirken açtığı biramı uzatarak karşıma oturdu. Biralarımızı tokuşturmak üzere uzattığında üzgün bir şekilde onu izlerken biramı uzattım. Şişelerden gelen ses, dalgalı denizin sesi eşliğinde kulaklarımızı doldururken birayı içmek üzere dudaklarımıza götürdük.

Biramı masaya koyarken "Cansu'ya âşıksın." dediğimde sessiz kaldı ama kalbi bir anlığına durmuş gibi beti benzi çekilmişti. Direkt konuya girmemem gerekiyordu belki de ama her şey bu kadar ortadayken sürünerek ilerlemek de istemiyordum. Zaten senelerdir her şeyi yanlış ve eksik biliyordum...

"Niye söylemedin?"

Cevaplamak yerine birasını tekrar dudaklarına yaslayıp büyük yudumlarla bitirdi. Boş şişesi yanına kuma batırdıktan sonra poşetten yenisi çıkarttı. Biralar soğuk olsun diye poşette duran buzların ıslattığı birasından birkaç damla masaya akarken birasını açtı. Yeniden dudağına götüreceği sırada "Bana güvenmiyor musun?" diye sorduğumda birasını masaya yaslayıp sinirle güldü. "Saçma sapan konuşma havuç."

Biramdan bir yudum alıp "Ee?" diye sordum. "Niye söylemedin?"

Sıkkın bir nefes aldı. "Cansu önce davrandı. O gün sustum, bir daha da konuşamadım." deyip içkisinden büyük bir yudum aldı ve masaya sertçe geri bıraktı. Dirseklerimi masaya yaslarken "Cansu'ya söylememeni anlayabiliyorum ama bana söylesen... Yani sen senelerdir Ogün'ü dinliyorsun Cansu'dan. Belki bunun olmamasını sağlardım, belki ben de bilinçsizce konuşmazdım yanında... Bu kadar üzülmemen için..."

"Ada..." dedikten sonra dolu gözleriyle güldü ve omuz silkti. "Benim az üzülmem gibi bir imkânım yok. Ben naneyi yemişim, belamı bulmuşum. Ha Cansu'dan dinlemişim, ha gözlerinde görmüşüm. Ne fark eder? Seni de arada bırakmak istemedim. Cansu'ya ne kadar değer verdiğini görebiliyorum. Onun mutluluğunu istedin sen de senelerce, o Ogün'le mutlu olursa, ben Cansu'suz mutsuz kalacağımı bilsen, senin de senelerin çöp olurdu, doğru düzgün Cansu'ya da arkadaşlık edemezdin."

Biramdan ben de uzun bir yudum alıp masaya bıraktıktan sonra elimi, dirseklerimin masaya yaslı olduğu koluma götürüp omzundan dirseğime kadar yukarı aşağı götürürken hafifçe güldüm. "Pek bir şey değişmedi. Cansu'yla doğru düzgün bir arkadaşlığımız kalmadı."

Sinirle "Aptal çünkü." dedikten sonra ikinci birasını da bitirdiği için üçüncüsüne yöneldi. "Hızlı gidiyorsun."

"Planım sızana kadar sarhoş olmak, uyuyacağım sıra içerideki sedirin üstüne kendimi atmaktı. Madem geldin, bozma."

Sessizce başımı onaylar şekilde salladım. Zaten derbeder gözüküyordu, kalkıp 'Üzme bu kadar kendini, içme' dememin bir faydası olmazdı. İsterik bir şekilde gülüp içmeye devam ederdi.

"Ogün ya Ogün. Takıldığı kızlara bile üzülürdüm, buna nasıl katlanıyorlar, diye. Gitti benim pamuklara sardığım kadın, sevgilisi oldu."

Şaşkınlıkla "Sevgili mi oldular?" diye sorduğumda bakışları masaya inerken yorgun bir şekilde başını onaylar şekilde salladı. Yorgunluğu, hislerindendi. "Gördüm onları." derken sesi kısılmıştı. "Şerefsiz," dedikten sonra sertçe aldı birasını ve dudaklarına götürdü. Yutkunduktan sonra "Sevmiyor kızı, biliyorum. Sevmiyor ama duygularıyla oynuyor. Konuşacaktım, Ogün'ün hissetmediklerinden, aksine benim hissettiklerimden vazgeçecektim..." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı ve bu sefer yutkunamadı. "Gördüm onları."

Elim, onun da dirseğini masaya yasladığı koluna doğru gittiğinde, kolunu çekmese de bir dost temasının içindeki yangını söndürmeye yetmeyeceğini biliyordum. Yine de elimden daha fazlası gelmiyordu.

"Onunla konuşmaya çalıştım ama... Çok inandırmış kendini. Kızamıyorum da. Poyraz gözümü açmasa belki ben de inanacaktım. İnsan görmek istemediğine kör olabiliyor. Baksana, Ogün'ü nasıl göremedim..."

Başını onaylar şekilde salladı. "Hiç tam olarak emin olamamıştım ama şüpheleniyordum. Ortalığı kızıştırmamak için çok irdelemedim. Keşke irdeleseydim, zamanında patlasaydı belki şimdi böyle olmazdı."

"Kendini suçlama. Hepimiz, dağılmak üzere olan bir şeyi tutma çabası içerisinde hata yapıyoruz. Ben arkadaşlığı, sen aşkını, Cansu aşkını..." dedikten sonra Hakan sinirle gülüp "Ogün de aşkını." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "O it de muhtemelen seni kaybetmemek için böyle bir şerefsizlik yapıyor." dedikten sonra birasını sertçe masaya bırakıp elini ensesine götürdü ve gözlerini kapattı. "Beraber büyüdük lan, beraber büyüdük. Ben bu herifi nasıl hiç tanıyamadım? Her zaman vardı karaktersizlikleri ama böylesi..." dedikten sonra elini masaya çarparak başını doğrulttu ve gözlerini araladı.

"Lan bu yapılır mı? İnsan bunu düşmanına yapmaz? Kızı öptü lan!" dedikten sonra gözyaşları içerisinde güldü. "Resmen öptü. Kızın en yakın arkadaşına âşıkken gitti kızı öptü. O kız nasıl düzelecek ki?"

İçim huzursuzlukla doluyken hangi tarafa üzüleceğimi şaşırmıştım. Burada Hakan başka bir enkazdı, ileride Cansu başka bir enkaz olacaktı. Cansu her ne kadar kalbimi kırmış olsa da onun üzülmesini istemiyordum. İçten içe neyin acısıyla diline zehir vurduğunu biliyordum. Ben olsam yapmazdım belki ama... Yine de onu anlamaya çalışıyordum.

"Hayır, yani gitsem, aksine ikna etmeye çalışsam yine de... Beni de silecek. Baksana seni bile gözü görmemiş. Ne Ogün'müş lan." dedikten sonra gözyaşlarını elinin tersiyle silip yeniden güldü ve birasını dudaklarına götürdü fakat içmeden tekrar "Ne aşkmış." diye fısıldadı.

"Belki seni silemez, dinlemeye çalışır. Sonuçta her derdi olunca, benden önce sana geliyordu. Belki biz, benim sandığım kadar yakın değildik Cansu'yla."

Başını onaylar şekilde salladı. "Her derdi olunca bana gelir..." dedikten sonra birasını tuttuğu elini kaldırıp yanımızı gösterdi. "Şurada Ogün'le aynı anda düşsek, Ogün'e koşar."

Ben sessiz kalırken aklımdan geçeni dile getirip acıyla "Çünkü âşık." dedi. "Nasıl ki ben hep ona koşacaksam, o da Ogün'e koşuyor."

Birasından alelacele bir yudum alıp masaya bıraktıktan sonra tekrar bana baktı. "Bir yanım da kırgın ha. Hakkım yok biliyorum, kız başından beri bana arkadaş gözüyle bakıyor ama kırgınım yine de. Niye ben değil sence? Hani Ogün'ü biliyoruz, ben daha mı kötüyüm?"

"Saçmalama..." derken yeniden elini tuttum. "Bunun seninle alakası yok. Bu, mantığa sığabilecek, sebepleri sıralanabilecek bir durum değil."

Cansu da, Ogün yerine Hakan'ı sevmeyi istemişti, dile getirmişti. Sonrasında 'Yani bu adama bile 'arkadaşım' diyorsam 'aşkım' dediğim daha fazlası olmamalı mı?' diye sorarak meşrulaştırmıştı düşüncelerini. Hakan'la Ogün'ü kıyaslamış, kıyasladığı konularda Hakan'ı daha iyi bulmuştu fakat bunları dile getiremezdim. Bunlar aşkına kavuşamayan Cansu'nun, kavuşabileceğini düşündüğü bir aşk yaşama gayesi ile dile getirilen cümleler olabilirdi ve ben en son Cansu'ya umut verdiğimde, elimde patlamış, umut verdiğim kadar güvenilmez olmuştum şimdiki cümlelerimde. Kız inanamamıştı tabii, yakın zamana kadar desteklediğim bir ilişki ihtimaline şimdi karşı çıkmama... Öyle normal bir karşı çıkmak da değildi ki, sevdiği adamın beni sevdiğini iddia ediyordum. Hazmetmesi ve inanması zor bir iddiaydı.

"E ne olacak peki?" deyip yaşlı gözlerinin üstündeki kaşlarını kaldırdı ve boğuk bir ses tonuyla sordu. "Ne olacak bu kıza?"

Burukça gülümsedim. Hala kendisine ne olacağıyla ilgilenmiyor, Cansu'nun muhtemel aşk acısına endişeleniyordu. "Yaşayarak öğrenecek."

"Gidip Ogün'ün ağzını burnunu kırayım mı?" diye sorduğunda omuzlarım çöktü. Yakın zamana kadar öyle ya da böyle, hatalarıyla da kalp kırıklıklarıyla da yakın arkadaşımız, hatta 'kardeşimiz' gözüyle baktığımız adam hakkında şimdi nasıl konuşuyorduk. Hayatın sürprizlerine yetişemiyordu duygularım...

"Poyraz dövdü de ne oldu? O sanki..." dedikten sonra masaya bakarken iç çektim. "Takıntı yapmış gibi."

İşin mantığına bakmadan, tek bir amaçla hareket ediyordu ve bu yolda kime ne yaptığını umursamıyordu. Poyraz dövdü diye, Hakan dövdü diye düzelecek hali yoktu.

"Cansu'yla konuşalım o zaman." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "Yeniden deneyebiliriz. Belki ikimiz birden konuşunca hemen kabul etmeyecek olsa da sonradan düşüneceği birkaç duyduğu cümlemiz çıkar aradan... Tabii inansa da, bana karşı olan sorunlarının biteceğini sanmıyorum."

Bu sefer de o elimi tuttu. "Senin bir suçun olmadığını anlayacaktır."

"Ona umut verdim." dediğimde burukça gülümsedi. "O yüzden şimdi bana vermiyorsun, değil mi? Ağzın yandı?"

Başımı onaylar şekilde sallarken "Özür dilerim." dedim. Gözyaşlarım akmaya başlarken boşta olan elimin tersiyle sildim. "Gerçekten sana ne diyebilirim, nasıl yardımcı olabilirim, bilmiyorum. Çok içten bir şekilde söylüyorum, çok üzgünüm. Keşke aynı anda ikinizin de mutlu olabileceği bir çözüm yöntemim olsa ama bu konuda çaresiz kaldım. Resmen dağıldık."

"Ne denir ki..." diye hak vererek başını onaylar şekilde salladı. İkimiz de sağ dirseklerimizle masaya yaslanmış ellerimizi yanaklarımıza yaslamış bir şekilde otururken, destek vermek isteyerek birbirimizinki tutan ellerimizi biralarımıza götürdük. Birasını bana doğru kaldırırken "Yine de biz kaldık." deyip burukça gülümsediğinde ben de gülümsedim ve biramı, bira şişesine götürüp tokuşturdum.

"Ogün'ü kaybettik gibi..." dedikten sonra iç çektim. "Hatta ben direkt kaybettim. Artık ne ben arkadaş olabilirim ne de Poyraz böyle bir şeye müsaade eder."

"Haklı adam." dediğinde ben de "Haklı tabii." diye mırıldandım. "Ben de kaybettim ki. Böyle bir şerefsizlik, hele ki sana ve Cansu'ya yapan birine nasıl 'kardeşim' derim? Bizim kardeşimiz bir ara ölmüş, fark etmemişiz."

"Ama Cansu'yla sanki..." dedikten sonra hissetmekten çok böyle olmasını diler gibiydim. Onu da kaybetmek istemiyordum ama birbirimizi kaybetmiş gibiydik. Eskisi gibi olabilir miydik ki? Her şey düzelse bile...

"Cansu öyle ya da böyle gerçeği görecek ve ihtiyacı olduğu kadar da yanında oluruz. Peki sen? Sen ne yapmayı düşünüyorsun? Yani..."

"Cansu'dan vazgeçecek misin, diye soruyorsun." dedikten sonra burukça gülümsedi. Gülümsemesi genişlerken isterik bir şekilde gülmeye başladı. Sallanan işaret parmağıyla beni gösterip "Sen artık Poyraz'dan vazgeçemezsin." dediğinde refleks gibi başımı onaylar şekilde salladım. Benden önce vücudum cevaplamıştı.

"Görüyorum. Poyraz da senden vazgeçemez, asla."

Başımı yavaşça tekrar onaylar şekilde salladığımda, başkasının tercihini ne ben ne de Hakan bilemiyor olmalıydık ama ikimiz de emindik ve bu da Poyraz'ın bakışlarının da hareketlerinin de sözlerinin de hissettiklerini, düşüncelerini gizlememesinden kaynaklıydı.

O da başını onaylar şekilde salladığında ikimiz de burukça gülümsedik. Cevabını, bana bizi hatırlatarak vermişti. "Belki benim için yanlış insan, belki bir ömür başka adamlardan korumaya çalışacağım bana yer vermediği kalbini, ama vazgeçemem. Hatta, kaybetmeye bu kadar yakınken, çabalamak istiyorum."

Destek ister gibi bana baktığında ne diyeceğimi bilemedim. "Umut verme tabii ama... Bugün gibi. 'konuşmayalım' desem de beni yalnız bırakma, olur mu?"

Ağlayışım artarken "Hakan tabii ki." diyerek sandalyeden kalktım. O da sandalyeden kalktığı gibi ona sıkıca sarıldım. "Tabii ki bırakmam."

O da bana sarılırken iç çekti. "Neyse ki tümüyle saçma sapan bir grup değilmişiz."

Gözyaşları arasında hafifçe gülüp "Arkadaşlığıma minnettarlığını mı dile getirmeye çalıştın biraz önce?" diye sorduğumda o da güldü. "Sağ ol Yufka."

"Her zaman Kaptan, her zaman."

Biraz daha genel olarak hayata sövmeli ama geleceğe umutlu sohbetler kurduktan sonra ortalığı toparlayıp kafeyi kilitledikten sonra ön bahçe kapısına yöneldik. Neyse ki evine dönmeye ikna edebilmiştim. Belki Poyraz kankan gelir, demem de yararlı olmuş olabilirdi. Gülüp "Doğru edin, eve döneyim ben' demişti.

Dış kapıdan çıkacağımız sırada önümüzdeki sokaktan Ogün'le Cansu geçtiği sırada gözlerim irileşti ve Hakan'a baktım. Elleri cebinde ilerlerken artık dertlerimizle dalga geçme aşamasına geçtiğimiz için gülmeye başlayan yüzü gerilmeye başlamıştı. Bakışlarım tekrar Ogünlere döndüğünde Ogün'ün gözlerini, üstüme diktiğini fark edip rahatsızca kıpırdandım. O günden sonra ilk karşılaşmamızdı ve ısrarla aramasına rağmen telefonlarına dönüş yapmamıştım. Onunla artık görüşmeyeceğimi söylememe gerek olup olmadığından emin değildim, belli oluyor olmalıydı.

Dörtlü olarak duraksadığımız fakat sessiz kaldığımız neredeyse bir dakikalık sessizliği Ogün bozdu. "Ada, biraz konuşabilir miyiz?"

Bakışlarım Cansu'ya döndü. Ne anlatmak istediğimden rahatsız olarak bakışlarını kaçırdı. Bakışlarını Hakan'a doğru kaçırmıştı. Şimdi, biraz da alkol almasının getirisiyle ona daha da içi giden Hakan'a.

"Ogün, konuşulacak bir şey kalmadı."

Cansu sinirle gülüp tekrar bize baktı. "Ogün, Ada senin kendisine âşık olduğunu düşündüğü için seninle konuşmaz, boşuna uğraşma."

Bakışlarım tekrar Cansu'ya döndü. Onu anlamaya çalışıyordum ama öfkesi ve tavırları, anlamakta zorlandığım bir hal almaya başlıyordu. Bir şey söylememeyi tercih ederek kapıdan çıkıp yanlarından geçeceğim sırada Ogün kolumu tuttuğu gibi Hakan Ogün'ün elini ittirmişti. "Geri bas lan."

Ogün "Sana ne oluyor lan Hakan?" diyerek Hakan'ı ittirdiğinde saniyeler içerisinde yükselen gerilimde Cansu Ogün'ü, ben ise Hakan'ı tuttum.

"Olum millete hayatı zehir etmeye mi programlandın? Kızı rahat bıraksana. Sevgilin de yanında ne hala Ada, Ada?"

Cansu sinirle "Hakan, ne saçmalıyorsun?" diye sorduğunda Hakan'ın gözleri Cansu'ya döndüğü gibi öfke saçan bakışlarınla gözle görülür yumuşama olmuştu. Sakin olmaya çalıştığı bir ses tonuyla "Cansu sen karışma." dediğinde Cansu diklenmeye devam etti.

"Ne karışma? Bana da söyle. Ne demek istiyorsun? Sevgilin, en yakın arkadaşını mı seviyor diyorsun?"

"Öyle miyiz?" dediğimde bakışları bana döndü. "Öyle sanıyordum."

Hafifçe gülüp bakışlarımı kaçırdım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Sessiz kalmak giderek güçleşiyordu. Bir gün ne demek istediğimi anlayacaktı ama o zamana kadar arkadaşlığımızda geri dönülmez yaralar açmasa, iyiydi.

Kendimi tutamayıp tekrar ona döndüm. "Sonra öyle olmadığımıza mı karar verdin?"

Hafifçe omuz silkti. Gözleri kızarmıştı ve onu tanıyordum, ağlamak istiyor yine de kendisini tutuyor, kuyruğunu indirmiyordu. "Sonuçta, en yakın arkadaşım olsan mutlu olmamı isterdin, öyle değil mi?"

"Ogün niye ses çıkarmadı?" dedikten sonra bakışlarımı Ogün'e çevirdim. "Niye bir şey demiyorsun?"

Kekeledikten sonra "Ne diyeceğim?" diye sordu. Cansu gülüp "Ne diyebilir ki böyle saçma bir konuda?" diye direkt korumaya geçtiğinde ısrarla kendisini kandırma çabasını sürdürüyordu. İnandığının aksine herhangi bir delil oluşmadan, oluşma ihtimallerini dahi yok etmeye çalışıyordu.

"Bilmem. Belki söyleyecekleri vardır." dedikten sonra Ogün'e karşı kaşlarımı kaldırdım. Birkaç saniye duraksayıp hareketlenen çenesinden anladığım kadarıyla ağzının içinde dilini çiğneyip durduktan sonra "Ada sen benim arkadaşımsın." dediğinde dudaklarım burukça kıvrıldı. Ona verdiğim son şanstı. Onu iyi hatırlamak ve anlamaya çalışmak için, son şans. İtiraf edip Cansu'yu kırmayı bırakması için son şans ama cesaret edememiş, belki de korkaklıktan değil de karakter gösterememekten kaynaklı yapamamıştı.

"Resmen sevgilime bunu söyletmek zorunda bıraktın Ada. Ben ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilemiyorum artık."

Gözlerim Cansu'ya dönerken yutkunmaya çalıştım. "Dışarıdan garip görünüyor olabilir ama birkaç adım daha dışarı çekilip öyle baksan, bakamıyorsan bile arkadaşlığımızı hatırlasan, üzülmeni asla istemeyeceğimi anımsasan belki..."

"Seni anlamıyorum ve anlamayacağım Ada." dedikten sonra Ogün'ün elini tuttu ve bakışlarını Hakan'a çevirdi. Hakan'ın gözleri, el ele tutuşan ellerinde kalmıştı. "Sana da söyleyecek sözüm yok. Hadi Ada, herkes kendisine âşık sanıyor, sen? Sen niye beni ardında bıraktın? Niye beni üzmek istiyorsun?"

Hakan bakışlarını Cansu'ya kaldırırken yutkundu. Kızarık gözler eşliğinde burukça gülümsedi. "Seni asla üzmek istemem."

Cansu'nun Hakan'a bakan gözlerinde kirpikleri bile kırpışarak titrerken, titrek bir nefes aldı. Hakan'ın hala ona değer veriyor olmasına ihtiyacı varmış gibi görünüyordu, Hakan'a ihtiyacı vardı. İçten içe bana bile ihtiyacı vardı, mutlu görünmüyordu. Aslında senelerdir beklediği adam ile sevgili olmuştu, niye mutlu görünmüyordu? İşler hayal ettiği gibi ilerlemiyor olmalıydı. Belki de içten içe haklı olduğumuzu düşünüyordu, belki de içten içe hala Ogün'ü değil de Hakan'ı sevmiş olmayı tercih ederdi ama dili sivri, başı dikti.

Cansu sessiz kalırken Hakan "Ama sen bizi üzmek istiyor gibisin." dediğinde Cansu başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Sadece herkes tercihlerini yaşıyor." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Hakan'a, 'Sen Ada'yı seçtin' diyor gibiydi. Bunun, seçim ve taraf tutmadan ibaret olmadığını kabullenmesi ne kadar zaman alacaktı ve o zaman boyunca ne kadar zarar görecektik, bilmiyordum. Cansu'yla konuşmalıydık, ben olmasam bile Hakan bunu yapmalıydı ama Ogün'ün yanında olmamalıydı.

Bakışlarımı Ogün'e çevirdiğimde, onun hâlihazırda bana baktığını gördüm. Göz göze geldiğimizde "Beni yanlış anlıyorsun, o adamın etkisinde kalıp çocukluk arkadaşına sırt mı çevireceksin?" dedikten sonra yüzünü gösterdi. "Şu yüzümün haline bak. Saldırganın teki o. Durduk yere, sırf şimdi sevgilim olan kadını sevdiğimi söyledim, diye beni ne hale getirdi. Psikopat o, göremiyor musun? Ondan uzak durmalısın."

Hakan "Ya siktir git." dedikten sonra daha sakin olmaya çalışarak Cansu'ya döndü. "Cansu, elini Ogün'den çeker misin?"

Hakan, muhtemelen üstüne atlayacağı Ogün'den önce, elini tutan Cansu'yu uyardığında Cansu başını onaylamaz bir şekilde salladı ve onlara doğru bir adım atmış olan Hakan'ı geri itti. Hakan, sevdiği kadının, onu sevmeyen adam için kendisini itişini burukça izlerken gözlerinin ellerinden, Cansu'nun gözlerine çıkması uzun sürmüştü.

"Bizden uzak durun."

"Bunu mu istiyorsun gerçekten?" diye sordu Hakan. "Gerçekten senden uzak mı durayım?"

Cansu yutkunduktan sonra başını yavaşça onaylar şekilde salladı. "Bana ve ilişkime saygı duymadıkça, evet."

Hakan'ın gözleri, Cansu'nun gözlerinde takılı kalırken Cansu da kızarık gözleriyle ona bakıyordu. Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve içlerinden hıçkırık kaçmasını önlemek ister gibi çenesi kasıldı. Hakan'ı kaybetmek istemediğini görebiliyordum. Kızarık gözleri bana döndü. Beni de kaybetmek istemiyordu ama bize sığınmak demek, söylediklerimizi kabul etmek demekti ve kabul etmek istemiyordu.

"Uzak durun."

Hakan "Sen de sevgilini Ada'dan uzak tut." dedikten sonra koluma girip beni aralarından kaldırıma çıkardı.

"Yok öyle bir şey. Poyraz denilen şerefsizin aklınızı yıka..."

Sinirle ardıma dönüp "Düzgün konuş!" diye bağırdığımda sesim sokakta yankılandı. Ogün sinirle dudaklarını birbirine bastırıp yutkunduktan sonra hazımsızlıkla tekrar konuşmaya başladı. "Düşüncelerini etkiliyor, seni yanlış yönlendiriyor. Saçma sapan iftiralar yüzünden beni de Cansu'yu da kaybediyorsun."

"Bırak ya, bir adam için çocukluk arkadaşlarına neler yaptığına bak."

Ogün'e salladığım işaret parmağımı Cansu'ya çevirdim. Bir adım yaklaştığımda kolumu tutan Hakan da benimle birlikte hareketlendi ve olası bir kavga ihtimalinde geri çekmek üzere temkinle beklemeye başladı. İşaret parmağımı göğsüne yasladım ve kelimeleri bastıra bastıra "Sen bir adam için çocukluk arkadaşlarına neler söylediğine bak." dedim.

"Ben Ogün'üm, hatırladın mı? Çocukluk arkadaşınız, Cansu'nun senelerdir sevdiği, Cansu'yu senelerdir seven adam. Poyraz'la bir miyim? Nasıl 'Bir adam için' dersin? Poyraz kim ya?"

"Kocam o benim!" diye bağırarak tekrar Ogün'e döndüğümde beni geri çekenin Hakan olduğunu sandım ama Ogün'le aramıza, Poyraz'ın vücudunun girdiğini gördüğümde sıkkın bir şekilde nefesimi üfledim. Allah'ım... Her şey daha ne kadar zorlaşabilir?

"Bak yanında Cansu var, sana saldırmayacağım, kısa ve net konuşacağım. Beni iyi dinle. O hastalıklı zihninden ne planlar geçiyor, ne şerefsizlikler planlıyorsun, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, seni bir daha karımın yanında görürsem, o telefonunun bir daha karımın numarasını aradığına şahit olursam, bir daha karımı herhangi bir şekilde rahatsız ettiğini duyarsam, seni alır, bunun sözünü verdiğim tam bu noktaya getirir, yeri açar, seni en dibine sokar, geri kapatırım. Anlatabiliyor muyum?"

Ogün sessiz kaldığında bakışlarını Cansu'ya çevirdi. "Ada senin için gerçekten iyi bir arkadaştı, umarım yakında anlarsın."

Saldıracağını sandığım Poyraz saldırmayarak ve konuşacakları bitmiş gibi bana dönerek yanıltmıştı ama Ogün'ün de bir yumruğa daha ihtiyacı yokmuş gibi görünüyordu zaten. Poyraz bana dönüp Poyraz'ın kendinden emin bir ses tonuyla tehditkâr bir şekilde kurduğu cümleler, şimdilik susmasını sağlamıştı ama o beni ürkütmeye başlayan takıntılı ve üstüme diktiğin gözleri, vazgeçmeyeceğini düşündürtüyordu. Gerçekten bir gün çocukluk arkadaşımın bakışlarından ürkeceğimi düşünmezdim ama ürküyordum. Çok garip bakıyordu.

Elimi tutarak beni muhtemelen arabayı park ettiği yere yönlendirmeye başladığında gözlerim de Ogün'e bakmaktan güçlükle kurtulmuştu. Poyraz beni yönlendirirken "Hakan, hadi kardeşim." demeyi de ihmal etmemişti. Adım seslerinden anladığım kadarıyla Hakan da ardımıza takılmıştı.

"Bu ortam nasıl oluştu?"

Poyraz gergin bir şekilde soruyor ama suçlamıyordu. Anlamaya çalışıyor gibi görünüyordu.

"Karşılaştık."

Hakan da adımlarımıza yetişip benim tarafımda yanımızdan yürümeye başladı. Ellerini ceplerine koymuş, sıkkın bir şekilde yürüyordu. "Kesin Ogün mahalleye geldiğini gördü, duydu, bilerek geçtiler buradan."

Poyraz duraksadığında ve durduğumuzda oflayarak Hakan'a baktım. Adam ne güzel saldırmadan akşamı kapatmaya çalışıyordu Cansu için, Hakan işleri zorlaştırıyordu.

Hakan da Poyraz'ın daha da gerildiği fark ederek ilerlemeyip bıraktı. "Kanka bırak, altına sıçtı zaten sen öyle konuşunca, gidelim. Söz ben döveceğim bir ara onu." diye ikna etmeye çalıştığında Poyraz ciğerini boşaltmak ister gibi sinirle nefesini burnundan üflerken bakışlarını bana çevirdi. Başımı onaylar şekilde salladım. "Gidelim hadi, olan yine Cansu'ya oluyor."

Çenesiyle hafifçe beni gösterip gergin bir şekilde "Kendini düşün." dediğinde dudağımın kenarını kemirirken bakışlarımı kaçırıp sessiz kaldım. Ne olursa olsun Cansu benim canımdı ve onu düşünmeden edemiyordum tabii. Ben de iyi hissetmiyordum ama o daha karışık bir durum içerisindeydi.

Bakışlarını Hakan'a çevirdiğinde hafifçe yüzünü buruşturup "Sana kendini düşün diyemeyeceğim." dedi. Hakan'la dertleşmemişlerdi, Hakan Cansu'ya olan aşkından bahsetmemişti ama ikisi de Poyraz'ın bildiğinin, görebildiğinin farkındaydı.

Hakan buruk bir şekilde güldü. "Yapamayacağımı biliyorsun tabii."

Bakışları kısa bir anlığına bana döndü. "Biliyorum."

Böyle bir anda bile, istemeden, hatta belki de içten içe gerginlikten geberirken dahi içimi ısıtmayı başarabiliyordu. Ada sayesinde biliyorum, der gibi bana bakmıştı.

"Yine de..." dedikten sonra elini Hakan'ın omzuna götürüp hafifçe sıktı. "Bakarız bir hal çaresine."

Hakan gülüp "Ne yapacağız? Kızın kalbinden senelerdir sevdiği Ogün'ü çıkartıp senelerdir sevemediği beni mi koyacağız?" diye sorduğunda Poyraz "Bin yılda olmayan bir günde olur. Ha bunu onu kazanmak olarak yor, ha onu unutmak." dediğinde Hakan iç çekti.

"Unutamayacağımı da biliyorsun."

Poyraz birkaç saniye sessizlikten sonra yine başını onaylar şekilde salladı. Duygu yoğunluğu yüzünden oflarken "Gelin, grup sarılması." dediğimde ikisinin de bunu beklemeyen bakışları bana döndü. Uzun uzun adamların omzundan tutup ortaya, sarılmaya çektiğimde güldüler.

Zorla yaptırdığım grup sarılmamız bittikten sonra elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Durum bir hayli karışıktı, neler olacağını öngöremiyordum ama ne Cansu'nun ne de Hakan'ın üzülmesini istemiyordum. Ogün'ün de bu takıntı gibi hissettiğim, beni ürkütmeye başlayan hislerinden kurtulması ve yoluna bakması gerekiyordu. Yoksa bir hayli yıpranacaktık...

**

Bollaşan havluyu saçlarımdan çekip saç uçlarımdaki ıslaklığı havluyla alırken giyinme odasından çıkan Poyraz'la göz göze geldim. Havluyu komodine koyduğumda, dağınıklığıma göz ucuyla baksa da ses etmeden, özellikle ses etmeden yaklaşmaya devam etti. Gözümle onu takip ederken odanın ışığını kapattı ve sadece başuçlarımızdaki şu an açık olan abajurların loş ışığı kaldı geriye. Doğal davranmaya devam ederken yatağın diğer tarafına geldi. Kalçası tam yatağa değeceği sırada "Pardon?" diye sorduğumda yakalandığı için oflayarak ayaklanıp bana döndü. Doğal davranırsa ilgimi çekmez sanmıştı herhalde ama bilmiyor muydu? O benim her türlü ilgimi çekiyordu...

"O kadar olay oldu, unutmadın mı sen?"

Güldüm ve başımı onaylamaz bir şekilde salladım.

"Bağırdın ya ne güzel 'kocam o benim' diye. Karı koca birlikte uyur."

"Koca, karı tarafından işkence görüyormuş gibi davranmaz." dediğimde dudağını büzdü. "Kocalar bazen şakalar yapar."

"Karılar da bazen yatağa almaz."

"Ya 'Çocuklar Duymasın' mı çekiyoruz? Biz söz vermedik mi her şartta bir yastıkta kocamaya? Kavga da etsek, tatlı kocan birazcık şaka da yapsa..." deyip şirince sırıttı. "... birlikte uyumamız gerekmiyor mu?"

"Biz aslında sevgili, aşamasındayız ama." dediğimde elleri çıplak beline giderken kaşlarını kaldırdı ve ters bir bakış attı. "Evet ama evliyiz."

"Ama ilişkimiz anca sevgili aşamasına geldi. Yani bir yastıkta kocamamıza daha var." dediğimde dudağını büzdü. "Beni süründürmek için söylüyorsun. Bak mesela sen de şu an canımı sıktın ama ben yine de seninle uyurum hayatım, sorun değil."

Güldüm ve yatakta onun dikildiği tarafa doğru döndüm. "Çok affedicisin Poyraz'cım sağ ol ama süründürmek için söylemiyorum."

Süründürmek için söylüyordum. Yine de doğruydu, evli olmamız komplike bir durumdu ama aslında yeni sevgili olmuştuk. Hatta... Henüz belirli bir temasın ilerisine de gitmemiştik, her şey zamanla oluyordu yani tam olarak evlilik hayatı yaşadığımız söylenemezdi, bir yastıkta kocamak zorunda değildik. En azından gıcık olduğum anlarda bu şekilde öne sürebileceğim bir aşamadaydık. Sevgililik. Bir tık fazlası...

"Tamam, ben ilişkimizi evlilikle taçlandırmak istiyorum." dedikten sonra yatağın etrafından dolanıp sağıma geldikten sonra ellerimden tutup beni yataktan kaldırdı. Ben gülerek onu izlerken önümde diz çöktüğünde "Ya, salak mısın?" diyerek gülmeye devam ettim. O da sırıtırken elinde hayali bir kutuyu açtı.

"Ada Akyel, yeniden Akyel olur musun?"

Burun kıvırdım. "Hiç romantik değil."

"Bir yastıkta kocayalım mı?" diye yeniden şansını denediğinde güldüm. "Daha da kötüydü."

Hayali teklif kutusunu tutmadığı eliyle, elimi tutup kıvrılan dudakları eşliğinde "Bir ömrü, yaşanmaya değer kılar mısın?" diye sorduğunda içim yeniden sıcacık olurken gülümsedim. Başımı onaylar şekilde salladığımda o da sırıtmaya başladı. Boşta olan elimi hayali yüzüğü takması için uzattığımda bir ara pandomim dersi alıp almadığını sorgulayacağım kadar uyumlu bir şekilde, hayali yüzüğü, hayali kutudan çıkartıp kutuyu da yere koymayı ihmal etmeden yüzüğü parmaklarıma taktı. O ellerimi tutarak yerden kalkıp da karşıma dikildiğinde onun gibi sırıtıp duruyordum.

"Şimdi uyuyabilir miyiz?"

"Uyuyacak mıyız?" diye sorduğumda kaşları başta anlayamayarak kalktı. Saniyeler içerisinde zihnindeki tilkiler çalışmaya başlayıp da gözleri irileştiğinde sesini temizleyerek yutkundu. "Nasıl yani?"

"E evlendik ya." dediğimde gözleri fıldır fıldır dönerken "Evet." dedi. "O zaman..." diyerek ellerini bırakıp omuzlarını tuttuğumda tansiyonu çıkmış gibi gözüküyordu. O bu halde olunca utanmadan şakamı sürdürmek daha kolay oluyordu. Şapşallığı bana cesaret veriyordu ama saniyeler içerisinde kolları belime dolanıp da vücudumu vücuduna çektiğinde o eski halimden eser yoktu tabii.

"Biliyorum, şaka yapıyorsun." dedikten sonra burnunu burnuma sürttü. "Ama yine de etkilenmemek elde değil." dediğinde nefeslerimiz birbirimizin dudaklarına çarparken hafifçe güldüm ve sessiz kaldım.

O da gülerken "Ne oldu deminki cesaretinden eser yok?" diye sordu.

Temaslarımız konusundaki cesaretim, onun da ateşi yükselene kadar oluyordu. O yükselen ateşiyle ipleri eline aldığında ona düşmek ve mest olmakla meşgul olmaya başlıyordum ve kan yüzüm gibi tüm vücuduma akın ediyordu.

Sızlanır gibi olsam da heyecanımın belli olduğu bir ses tonuyla "Sen bir durmuyorsun ki." dediğimde daha yüksek sesle güldü. Kollarını vücudumdan çekip derin ve yoğun bakan gözleri, gözlerimi takip ederek yanımdan yatağa yöneldiğinde o hareket ettikçe vücudum da onu takip ederek döndü. Yanımda yatağa oturduktan sonra çenesiyle hafifçe beni gösterip "Durdum." dediğinde kaşlarım kalktı.

Kalbim mümkünmüş gibi daha da hızlanırken "Nasıl yani?" diye sormamaya çalıştım. Ellerini yatakta hafifçe geriye yaslarken durup tam olarak neyi beklediğini anlamaya çalıştım. Anlamıştım da... Hareketsiz, donakalmıştım. Durmuştu ve ne yapacaksam yapmamı bekliyordu.

Onun da kaşları kalktı ve muzip bir şekilde sırıttı. "Evet, hala cesaret parçası göremiyorum."

Yoktu çünkü. O da yüz ifademden anlamış gibi güldü. Hayal kırıklığı yaşamamıştı, böyle olacağını biliyor, daha fazlasını da beklemiyor gibiydi. Yataktan kalkacağı sırada omuzlarından ittirerek tekrar oturmasını salladığımda gülüşü azalırken bakışları tekrar bana döndü. Kalbim kulağımdayken, işte şimdi beklenti dolmaya başlayan bakışlarıyla beni izlediğini göz ardı etmeye çalışarak önce sağ dizimi kalçasının yanından yatağa yaslayıp omuzlarından destek alarak yatağa çıktığımda ateş saçmaya başlayan gözleri, hareketlerimi takip ediyordu.

Sol dizimi de yatağa yasladıktan sonra omuzlarındaki ellerim boynuna, boynundan saçlarına yönelirken yavaşça kucağına oturduğumda aynı anda titrek bir nefes aldık.

"Beklemediğim hamleler..." diye mırıldandıktan sonra heyecanını belli edecek şekilde hafifçe güldü.

Açıkçası, ben de kendimden beklemiyordum ama onun beklememesi beni harekete geçirmişti. Duru'nun doğum gününde 'aşk' için anlatılan cümleleri sırayla yaşamıştım ve yaşamaya da devam ediyordum. Şu an ve şu an gibi anlar, temas etme isteğini bastırmak zor oluyordu. İçim gibi vücudum da ona kapılıp gitmek istiyordu.

Onu öpmek üzere yavaşça yaklaştığımda bir eli belime giderken "Şaka yapmıyorsun, değil mi?" diye sordu. Birkaç saat önceki inatlaşmamız dolayısıyla, onu yükseltip bırakacağımı ve bir anda gülmeye başlayacağımı düşünüyor olmalıydı. Tabii, sonuca erebilecek değildik ama şu anki yakınlaşmamız için şaka yaptığım da söylenemezdi.

Dudaklarına doğru "Fark eder mi?" diye sordum. Şaka yapacak olduğumu düşünse, ben çekilene kadar beklememeyi, kendi çekilmeyi mi tercih edecekti?

"Açıkçası, hayır." dediğinde hafifçe güldüm. Gülüşüm bitmeden beni öpmek için hareketlendi. Dudaklarımız birbirini bulduğunda kolları da belime sarıldı ve beni bacaklarının üstünde, ona daha yakın bir alana çekti. Böylelikle beni ne kadar istediğini bizzat hissedebildim.

Öpüşlerimiz derinleşirken belimi sıkıca tutan elleri pijama üstümün altından sırtıma doğru kaymaya başladığında öpüşlerimizde hareketlenen yüzlerimizle paralel olarak hareketlenerek birbiriyle adeta dans eden vücutlarımızda belim yay gibi gerildiği için sırtım ellerine yaslandı. Yüzü, geri çekildiğim kadar bana eğilirken öpücükleri dudaklarımdan çeneme kayma başladı. Dudaklarım burnumdan geçip de ciğerime ulaşan havanın yetmemesi dolayısıyla aralanırken tırnaklarım yine omuzlarını sıkıca tutuyordu ve henüz önceki izler bile geçmemişti.

Islak öpücükleri çenemden boynuma doğru indiğinde kasılan vücudum ve kollarım arasında başı boynuma hapsoldu. Bundan hiç şikâyetçi olmayan Poyraz öpücüklerini sürdürürken sırtımdaki elleri, tenimi severek yukarı ve aşağı doğru iniyor, çıplak belime indikçe, vücudumu vücuduna yaslıyordu.

Boynumu öpmeyi sonlandırıp hafifçe geri çekildiğinde hızlı nefes alış verişler eşliğinde birbirimize baktığımız saniyeler içerisinde elleri pijama üstümün uçlarına geldi ve onay ister gibi kaşlarını hafifçe kaldırdı. Yutkunmaya çalışırken başımı onaylar şekilde salladım. Dudaklarıma yönelip uzun bir öpücük verdikten sonra uçlarından tuttuğu saten pijama üstümü aramızda hafifçe yukarıya doğru çekmeye başladı. Dudaklarımız kısa bir anlığına ayrıldıktan sonra pijama üstünü çıkarmasına yardımcı olmak üzere hafifçe kollarımı kaldırdım. Saten pijama kollarıma ve saçlarıma sürterek vücudumla temasını kestikten sonra bir yere doğru atılmış olmalı ki Poyraz'ın tekrar tenime dönen elleri boştu beni yeniden öpmeye başladığında boştu. Elleri tekrar sırtımda hareketlenirken sütyenimin kopça ve iplerine de temas ediyordu. Öpücükleri tekrar dudağımdan ayrıldığında nereye gideceklerini bildiğim için gözlerim tavana doğru çıkıp saniyeler içerisinde kapanırken yutkunmaya çalıştım. Bu sefer çenem ve boynumdaki öpücükleri konusunda acele eden Poyraz'ın öpücükleri omuzlarımdan aşağıya doğru inmeye başladı. Göğüslerimin üst kısımlarına taşmaya başlayan öpücükleri vücudunun üstünde titrememi sağladığında sırtımda dolaşan elleri kalçama doğru inip beni yeniden kendi vücuduna doğru çekip bastırdı. Vücutlarımızın temas ettiği yerlerdeki his yoğunluğu dudaklarımın arasından kulağıma değdiği gibi gözlerimi açıp yüzümü buruşturmamı sağlayan kısık bir ses çıkmasını sağladığında dudağımı ısırdım.

Benim utanmamı sağlayan ses, onu aksine daha da cesaretlendirip yükseltirken sol kolu belime dolandı. Sağ eli yatağa yaslanıp da benim üzerime doğru eğilerek yatakta uzanmamızı sağladı ve üstümdeki yerini aldı. Elleri yeniden vücudumda gezinmeye başladığında hâlihazırda bir tanesi omzundan kaymış sütyen askılarımdan diğerini de hafifçe koluma doğru indirip öpücüklerini omzumda gezdirmeye başladı.

Dudakları tekrar sütyenin göğsümde açık bıraktığı yerlerde doğru hareketlendiğinde daha fazla temas isteği içerisinde araladığım bacaklarımın arasına yerleşti. Elleri bacaklarıma indi. Üst bacaklarımın arkalarından tutarak bacaklarımı beline doğru kaldırdığında yönlendirmeleri eşliğinde bacaklarımı beline doladım ve ayak bileklerimi birbirine yasladım. Dudaklarımdan yeniden bir öncekine nispeten daha yüksek olan bir ses çıkmasını sağlayacak şekilde vücudunu bana bastırdığında kulağına gelen sesin etkisiyle göğsümün üstünü hafifçe ısırdı.

Isırdığı yeri öptükten sonra "Ada..." diye fısıldayarak yüzüme yöneldi. Alnını alnıma yasladığında vücutlarımız birbirine sürtünerek hareket etmeyi sonlandırmıştı ama kendisini hala bana doğru bastırıyordu. "Daha erken, öyle değil mi?" diye fısıldadığında titrek sesimle hızla "Evet." dediğim gibi yutkunduğunu duydum. Boğuk sesiyle "O zaman dursak iyi olacak." dediğinde bir öneriden ibaret değildi. Daha fazlasını istediğini bilmenin yanı sıra hissedebiliyordum hemen vücutlarımızın alt bölgelerindeki temaslarında ama tabii ki daha erkendi. Evli de olsak, ilişkimiz o kadar ilerlemişti. Böyle adımlar ata ata, o noktaya ilerliyorduk işte.

"Tamam." diye fısıldadığımda o da "Tamam." dese de geri çekilmek için hareketlenmesi zamanını almıştı. Bacaklarım güçlükle çözülüp de ona hareket alanı sağlarken ellerini iki yanımdan yatağa yaslayıp yavaşça üzerimden doğruldu. Gözlerim yavaşça aralandığında göz göze geldik. Vücudunu üstümden yatağın yanına doğru bırakıp dizlerinin üstünde otururken gözleri kısa bir anlığına üst vücuduma indi. Karşısında resmen sütyenle olduğumu fark edince saçlarımı önüme çekmemden daha önce o zaten gözlerini kaçırmış ve odanın içerisine doğru bakarken yutkunmuştu. Onun için zor olmalıydı. Ben her şey ile yeni yeni tanışıyordum, o ilerledikçe daha fazlasını öğrenmeme rağmen daha fazlasını ister gibi hareketsiz duramıyordum fakat o, daha fazlasının ne demek olduğunu biliyordu ve durmakta zorlanıyor gibi görünüyordu. Belki de benim yavaş yavaş ona alışmamı sağlayan o temaslar, onun için her şeyi daha da zor hale getiriyordu ama yarın bir gün daha fazlasına hazır olabilmem için de bu temaslara ihtiyacımız vardı. Bugün, daha önce birlikte denize gitmemize rağmen şimdi sütyenle karşısında duruyorum diye bile kalbim güm güm atarken bir de temaslarımız... Öylesine derinleşmişti ki, onu, beni ne kadar istediğini hissedebilmiştim...

O bana bakmasa da kollarım da hafifçe göğüslerimi kapatmak ister gibi hareketlenirken "Şey..." diye mırıldandığımda ses tonum bile onu mahvetmiş gibi gözlerini kapattı ve kaşları hafifçe çatıldı, adem elması yutkunmuş gibi hareketlendi. Evet, sesim... Sesim hiç bana ait değil gibiydi.

"Üstüm... Nerede?"

Derin bir nefes alıp gözlerini araladı ama bana bakmadan yataktan inip bakışlarını yerde gezdirdi. Üstümü bulduktan sonra yeniden yatağa yaklaşıp bana doğru uzattı. Üstümü almak için uzandığımda parmaklarımızın ufak temas edişiyle bile gözlerimiz birbirine döndü. Kıvılcım parmak uçlarımızda çıtırtılar oluşturmuştu sanki.

Gözleri aşağılara inecek gibi olduğu gibi gözlerini kaçırıp elini geri çekti. Üstümü giyindikten sonra saçlarımı pijamanın dışına çıkardım. "Biraz teras?"

"Biraz teras." diye onu onaylayarak yataktan indim. Birlikte terasa yöneldiğimizde ara ara gözlerimiz birbirine dönüyordu. Terasın kapısını açıp geçmem için beklediğinde terastaki terliği giyerek çıktım. Deniz esintisi, yanan tenimi üşütmek bir yana normale getirmeye çalışırken o da ardımdan terasa çıktı. Dirseklerimi terası çevreleyen korkuluğun üstündeki mermere yaslayıp hafifçe eğildim ve saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Onun da yanımda aynı pozisyona girmesinden dakikalar sonra güldük ve bakışlarımız birbirine döndü.

"Ben masum masum yanına yatacaktım, konu nerelere geldi."

Gözlerimi devirsem de güldüm. "Ben ne yaptım? Sen kışkırttın, yapamazmışım gibi."

Gerçekten adamı cezalandırmak için yatağa almama yolunda, ne temaslar yaşamıştık. Bu temaslar, yatağa almamak yanında ödül mü kalırdı, ceza mı bilmiyordum. Nabız yükselince uzak kalmak da işkence gibiydi. Uzaklaşmaya çalışırkenki yüz ifadesine bakılırsa, ona daha büyük işkenceydi.

"Yaparmışsın da..." dedikten sonra iç çekti. "Çok da yapma. Alev almasın ortalık."

Gülerken istemsiz alt dudağımı ısırıp bakışlarımı denize kaçırdım. İleride yaşayacağımız muhtemel onca yakınlığın yanında bu geceki neredeyse hiç kalacaktı ama şu anki kalbime bunu anlatmak çok zordu. Nabzım o kadar yükselmişti ki dakikalar geçmesine ve hava almamıza rağmen, normale dönmekte zorlanıyordu.

"Öyle de yapma."

Bakışlarım tekrar ona döndü. Kaşlarım kalktığında gözleri dudaklarıma indi ve çenesinin ucunu yavaşça kaldırıp indirdi. Dudağımı ısırdığımı hatırladığımda gülerek dudağıma işkence etmeyi bırakıp doğruldum. Saçlarımı geriye atıp ellerimle yüzüme hava yollamaya başladığımda beni izlerken o da doğruldu ve çaresizce yüzünü buruşturup "Öyle de yapma." dediğinde gülüşüm arttı. Ellerimi indirirken dümdüz durdum.

Sırıtarak "Öyle de yapma." dediğinde oflamam gülüşümle dağıldı. "Ne istiyorsun?"

Kalçasını mermere yasladı. Muzip bir sırıtış fakat hisleri ile isteklerine karşı çaresiz bakışlar eşliğinde sordu. "Gerçekten cevaplayayım mı?"

Tedirgince "Yok." dediğimde güldü. "Bence de."

Beni istiyordu. Şimdi anlayabildiğim gibi o zaman da bizzat hissedebilmiştim ve bu çok garip bir histi. Her zaman hayran oluyormuş gibi bakan gözlerine şehvetin de düşmesi, beni duygusal anlamda istemenin yanına cinsel anlamda istemesinin de eklenmesi, beni bir yandan utandırıp heyecanlandırıyor bir yandan da ona karşı daha da yükselmemi sağlıyordu.

"Uyuyalım o zaman?"

"Nerede yatıyorum? Yalnız, bir başıma, soğuk koltuk köşelerinde mi yoksa..." diye sorduğunda gülüp meraklı ve beklenti dolu bakışlarını sırıtarak rahatlattım.

"Yanımda."

**

"Bu Cansu deli mi be?"

"Âşık işte." derken elimdeki peçeteyi parçalamaya devam ettim. "Valla abimi düşürdüysen zeki kızsındır, diye düşünüp duruyordum ama yanıldığımı düşünmek üzereyim."

Peçeteyi sehpaya bırakıp ellerimi bacak bacak üstüne attığım bacaklarımın üstünde kavuştururken şirince sırıttım. "Sen onu bunu düşünme de, abine ne sürpriz yapacağımı düşün. Hani şu başıma senin sardığın sürpriz var ya, onu."

"Ada'cım yani, hiç utancım yoktur ama senin var diye 'zorla söyleteceksin' diyorum. Romantik bir akşam ayarlasana işte, mutlu sonlu."

"Mutlu son ne be?" dediğimde güldü. Birkaç kez dudakları aralanıp kapandıktan sonra omuz silkip "İşte." dediğinde gözlerim irileşirken ofladım.

"Hatta bak. Kendine kurdele bağlasan..."

Ona attığım peçete parçalarını tutarken gülmeye devam etti. "Sürpriz benim, desen..."

Bu arada abisinin bayılacağı bir sürpriz olurdu ama yapamazdım... Yani, gerçekten zar zor duruyorduk fazla ilerlemememize rağmen, şansımızı sık sık zorlamamalıydık. Belirli aralıklar ve esler vermeliydik ki irade gücümüzü toparlamalıydık...

"Sen yaparsın onu, tamam mı? Ben başka bir şey bulacağım."

"Ben ne diye sürpriz yapacağım? Sevgili bile değiliz gibi... Necmi'nin doğum gününe de daha çok var." dediğinde gözlerimi devirdim. "Ciddi değildim."

"Ha..." dedikten sonra güldü. "Adamın senle yapmak istediği şeyler yok mu? İlle söylemiştir."

Düşünür gibi dudaklarımı büzdüm. Aslında bir kere bu zamana kadar yaptığı her şeye, gittiği her yere benle de gitmek ve tekrar deneyimlemek istediğini söylemişti. 'Hepsi bir etkinlik ya da spordan daha fazlası, güzel ve detaylarını hatırladığım bir anıya dönüşürdü. Fotoğraflarda da manzara değil, sen olurdun.' demişti. Instagramdan, gittiği yerlere, deneyimlediği şeylere bakıp yakın zamanda yapılması en muhtemel olanı seçebilirdim.

"Aklıma geliyor bir şeyler." dediğimde çok bir işe yaramış gibi koltukta sırtını yaslayıp "Yine Duru Akyel, hallediyor bir şeyleri. Yoruluyorum valla omzumdaki yüklerden." dediğinde güldüm.

"Sağ ol ya Duru valla, ne güzel öneriler verdin öyle. Kurdele falan. İnanılmaz ilham verdi."

Sağ dirseğini, koltuğun koluna yaslarken "Eminim ki abim bayılırdı." dediğinde ona katılıyordum. Abin bayılırdı da, ben de iki ay sonra hamilelik belirtileriyle bayılırdım, o hoş olmazdı.

"Ben onu başka bir sürprize düşüneceğim. Necmi de çok şanslı valla." diye dalga geçtim.

"Yok ya, bizde şans ne gezer. Fikir var, icraat yok. Abimi de duymuş, iyice çekti kendini. Hiç sevgili olamayacağız galiba."

"Deme kız öyle, halledeceğiz bir şekilde. Abin de bu konuda mağara adamı çıktı ama hallederiz. Ben sabah da işledim biraz aman 'herkes mutlu olsun, herkes yüzünü güldüreni bulsun, Duru da inşallah' falan diye. Biraz gerildi yine ama tabi..."

"Yok ya, harbi dünyanın en modern insanı, bu konuda mağara adamı. Çevremdeki arkadaşım olduğuna emin olmadığı herkese 'dingil' diyor."

"İyi bari, arkadaşlarına demiyor." dediğimde dudaklarını sağ kenara doğru kıvırıp hafifçe omuz silkti. "Onlara da diyor. Sadece daha sevecen bir ses tonuyla."

Güldüm. "Necmi de boş durmasın ama."

"Ya o da işte, habire örnek vatandaş gibi geziniyor abimin yanında. Geçen işte evlenip yuva kurmak istediğini söylemiş, abim "evlen evlen, süper bir şey' demiş..." dediğinde o konuşmaya devam ederken salak salak sırıttım. "Sonra demiş, Duru'ya da nasip olur inşallah bu kadar iyi bir şeyse, abim ters ters bakmış 'Duru için bekârlık daha süper bir şey' demiş. Necmi de anlayacak diye korkup hemen konuyu değiştirmiş."

"Turşunu kuracak herhalde."

"Abimden geçse, daha babaannem var. Yok soyadı ne, yok kimlerden, yok nerede yaşıyorlar, yok soyağacı..." dedikten sonra dudak büzdü. "Pek de babaannemin onaylayabileceği bir durum yok aslında."

Sırıtıp "Ha bak onu halledemeyebilirim işte." dediğimde asılan yüzü dolayısıyla hızla ciddiyete erip "Ama onu da Poyraz halleder." dedim. Bana inanmak ister gibi bakarken kapı çaldı.

"Gel."

Kapı açılıp da Aysel teyze odaya girdiğinde kaşlarım kalktı. "Ada Hanım, çekim için Sevim Hanım, içlerinden seçip giymeniz üzere birkaç kıyafet göndertmiş. Odanızda bakarsınız, değil mi?"

"Kıyafet mi?" diyerek koltuktan kalkıp kapıya doğru döndüm ve koridorda tekerli askılıkları tutan mağaza çalışanlarına baktım. Her yıl, sosyetenin önemsediği bir dergi için aile fotoğrafı veren Akyel ailesine iki üyenin daha eklenmesiyle, fotoğrafın güncellenmesi adına bugün çekim olacaktı. Koraylar da düğün yapmamaya karar verdiği ve magazine İtalya'da aile arasında bir nikâh olduğu bilgisi verildiği için, tamamlanan ailenin fotoğrafı çekilecekti. Bu sebeple işe gitmemiştim, Poyraz da Deniz'i okula kaydettirip geri dönecekti. Dönmek üzere olmalıydı ve çekim için gelecekleri saati beklerken bizim odamızda, koltuk takımında oturup sohbet etmiştik. Sohbetimizin başında Duru'nun gösterdiği geçmiş dönem fotoğraflarını incelediğimde hepsinin siyah giyindiğini görmüştüm. Bu aralarında ve fotoğraflarda bir klasik olmuş gibiydi. Duru'nun da üstünde siyah, güzel bir elbise vardı. Şimdi koridorda aralarından seçmem beklenilen elbiseler de siyahtı. Sevim babaanne kibarca düzenimizi bozma, demeye getiriyordu çünkü şu an üstümde hiç de siyaha benzemeyen beyaz bir elbise vardı.

"Ne bunlar?"

Poyraz'ın sesini duyduğumda çalışanlar yol açarak Poyraz'a geçmesi için müsaade etmeye başladılar. "Poyraz Bey, Sevim Hanım gönderdi. Çekim için Ada Hanım'ın seçmesi amacıyla."

Poyraz odaya girip sorgular gibi bana baktığında iç çekip omuz silktim. Duru, çalışanlar duymasın diye ağzının içinde geveleyerek "Sevim Sultanın kibar uyarıları." diye dalga geçti.

"Odanın içine getirebilirsiniz, teşekkürler." deyip kapının ağzından çekildiğimde Poyrazlar da çekildi. Çalışanlar tekerlekli çoklu askılara asılı elbiseleri odaya getirdikten sonra teşekkür etmemin ardından çıktılar. Duru "Abilerin abisi naber?" dediğinde Poyraz, kardeşini kendine çekip saçından öptükten sonra "Hayırdır ne isteyeceksin?" diye sordu.

Duru bir anda "Necmi'yi" dese ne gülerdim. Belki de geçen onun sürprizi patlattığı gibi ben de bir anda patlatmalıydım ama canımı sevdiğim için pis pis sırıtmak dışında sessiz kaldım.

"Hiç abi. Ben senin mutluluğun dışında senden ne isteyebilirim ki? Senin de tıpkı benim mutluluğumu isteyeceğin gibi..."

"Sabahları alkol mü almaya başladın?"

Duru gözlerini devirdi. "Sana sevgi veriyorum neden almıyorsun?"

Poyraz güldü. "Gerçekçi gelmiyor."

Duru ofladı. "Gidiyorum o zaman ben." dedikten sonra kapıya yöneldi. "Senin bir sevgilin mi var?"

Duru'nun kapı kulpunu tutan eli duraksarken irileşen gözlerini bize çevirdi. Ben de irileşen gözlerimle onları izlerken Poyraz kaşlarını kaldırmış bir şekilde Duru'ya bakıyordu.

"Bana mı soruyorsun?"

"Yok, karıma soruyorum." dediğinde Duru abartılı bir şekilde güldü. "Ne komik adamsın abi."

Poyraz sabır diler gibi derin bir nefes alıp "Soru sordum." dediğinde Duru başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Hayır, ne ilgisi var abicim? Niçin böyle bir varsayımda bulundun?"

Birazdan Yeşilçam'a bağlanıp abisine 'kuzum' diyerek yanağını sevecekti. "İlginç ilginç davranıyorsun." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. "Sen de. İkiniz bir iş çeviriyorsunuz, belli. İkinizle de ayrı ayrı uğraşmak zor, rica ediyorum bir olmayın."

"Yok sevgilim, yok öyle bir şey." dediğimde gergin yüz ifadesi gevşerken ne desem inanacak gibi yumuşak bir ses tonuyla "Yok mu?" diye sorduğunda başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Yok."

Dudakları kıvrılırken "Tamam o zaman." dediğinde gülmemeye çalışarak Duru'ya baktım. Bana hayran olmuş bir şekilde öpücük attı. Sonra abisi görmesin, diye endişelenip hızla gözlerini abisine çevirdi. Tabii, abisinin gözleri, benden ayrılamıyordu. Bir kelime ile düşürmüştüm adamı.

"Ben gidiyorum o zaman abicim?"

Poyraz hala bana bakarken "Git git." diyerek sorgulamaya devam etmeyeceğini gösterdiğinde Duru sırıtarak kapıyı açtı ve bana el sallayarak geri kapattı. Kolları belimi sararken "Özledin mi beni sevgilim?" dediğinde 'sevgilim' kelimesini vurgulayarak söylediği için güldüm.

"İki saat önce yan yanaydık."

Kaşlarını kaldırıp kıvrık dudakları eşliğinde "Yani?" diye sorduğunda salak salak sırıtırken "Evet." diye itiraf ettim ve parmak uçlarımda yükselip yüzünü iki yanından tutarken yanaklarından öptüm. "Sen özledin mi?"

"Yazdım ya." dediğinde kaşlarım hafifçe çatıldı. "Nasıl?"

Söylenir gibi olsa da keyifle "Hani cevap vermedin hatta?" dediğinde kaşlarım gevşerken sırıtıp "Aa görmedim gerçekten." diyerek kolları arasından çıktım ve sehpanın üstündeki telefonuma yöneldim. Duru ile sohbete dalmışken görmemiş olmalıydım. Telefonumu elime alıp iki saat önce attığı mesajı gördüğümde güldüm. Evden çıktığı gibi 'özledim, naber?' diye mesaj atmıştı ve ben de saf gibi mesajı görmemiştim...

"Ya... Ben bunu görmedim." deyip telefonumla ona yaklaştım. Kravatını gevşetirken "Bilemem vallahi, kırıldım." dediğinde kaşlarım kalktı.

"Hatta ben de niye yazmadı, mesaj atmadı, diye düşünüyordum."

Güldükten sonra kravatı yatağa atıp gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. O normal, çekim öncesi hazırlanmak için üstünü değiştiriyordu ama böyle hareketlerinin beni heyecanlandırmaya başladığının farkında mıydı?

"E peki madem o kadar düşündün, sen niye yazmadın?"

Sırıtıp "Deniz'den haber aldım." dediğimde düğmelerini açtığı gömleğini de yatağa bıraktı. "Sen niye yazmadın?"

Hafifçe omuz silkip "Sen yazmadın sandığım için." dediğimde derin bir nefes alırken onaylamıyormuş gibi başını salladı ama yine de güldü. "Lise aşkı mıyız? Niye benden bekliyorsun?"

Aşk, dediği için, yöneldiği giyinme odasına peşinden tıpış tıpış ilerlerken neredeyse sekmeye başlamıştım. "Yani... Ne bileyim."

Yöneldiği dolapta siyah takımları arasından, bence hepsi aynıyken, giyeceği takım seçerken "Beni bekleme, sen yaz, ara." dedikten sonra bir tanesini seçerek askıdan çıkardıktan sonra bakışlarını bana çevirdi. "Ha ben zaten çok yazmış olurum ama en azından yazdığımı görmüş olursun sen de."

Ellerimi belimin arkasında birbirine kavuştururken sırıtıp iki yanıma doğru hafifçe sallandım. "Anlaştık."

"Tutar mısın?" diyerek uzattığı takım elbisesini tutmaya başladığımda elleri pantolonun kemerine gitti. Yanımda giyinmeye bir hayli alışmıştı, ben de yanımda giyinmesine alışıyordum ama bu heyecanlanmadığım, anlamına gelmiyordu.

O takımı giydiğinde kravatını ben bağlarken gülümseyerek "Yakıştı." dedim. Kravatını bağlamamı gülümseyerek izlerken "Sana da yakışmış, üstündeki." dediğinde "Değiştireceğim." dedim. Kaşları kalktı. "Babaannem, kıyafetleri yolladı diyeyse, kendini zorunlu hissetme."

"Keyfine yolladığını sanmıyorum." dedikten sonra kravatını bağladığım için birkaç adım geri çekilip ona tekrar baktım. Gerçekten, yakışmıştı.

"Ben hallederim, sen ne istiyorsan onu giy." dedikten sonra boy aynasına yönelip kendisine baktı. Yanına gelip de boy aynasına baktığımda yansımamı gördüğü gibi gülümseyip beni önüne çekti ve ardımdan kollarını belime doladı. Çenesini başıma yaslayarak memnun bir şekilde yansımamıza baktığında, derin bir nefes aldım bu huzurlu görüntüden.

"Düzeninizi bozmayacağım. Her sene herkes siyah giyinmiş. Akyel klasiği gibi bir şey olmuş."

"Gerçekten zorunda deği..." diyeceği sırada kolları arasında ona döndüm. Tamam, siyah giyinmeyi pek sevmiyordum ama alerjim de yoktu ya sonuçta, giyebilirdim. Ayrıca, böyle bir klasikleri olması hoşuma gitmişti. Tabii babaannesinin emrivakisi tatsızdı ve ona istediğini vermişim gibi olacaktı ama Poyraz benim ailemin suyuna gidip dururken ben onunkisine savaş açmak istemiyordum.

"Ada Akyel olduğumu hissedeceğim bir fotoğraf olacak bence. Siyah giyinip ailenize uyum sağlamak istiyorum."

"Ah be kadın..." dediğinde kaşlarım kalktı. Hafifçe gülmüş, belimi sardığı kollarıyla beni tutarken mest olmuş gibi bana doğru eğilmişti. "Ben sana böyle bakar, böyle içim giderken sen Ada Akyel olduğunu hissetmiyor musun?"

Vücutlarımızı doğrulturken alt dudağımı hafifçe ısırarak sırıttım ve alınlarımız birbirine yaslandı. Hakkı vardı.

"Hissediyorum..."

**

"Fotoğraflar paylaşılmış."

Beni elimden tutarak yönlendirirken telefona gömüldüğüm sırada düşüp bir taraflarımı kırmamamı sağlıyordu. Başlıkları hızla geçip fotoğrafları bulduğum gibi gülümsemeye başladım. Korayların olduğu tarafı es geçersem, güçlü bir aile fotoğrafına benziyordu. Sevim babaanne ile Burhan dede, geniş koltukta oturmuş, evlatları ve torunları olarak koltuğun etrafını sarmıştık. Biraz da saltanat fotoğraflarına benziyordu tabii ama Sevim babaanne, ailesini yüceltmeyi seviyordu. Poyraz'ın kolu belime dolanmış, siyahlar içerisinde ve fotoğrafta bir yerim olmasına ihtiyaç bırakmadan karısı olduğumu buram buram hissettiriyordu.

Akyel ailesi büyüdü, başlığını geçip haricen ikili, üçlü çekilen fotoğraflarda da gezindim. Poyraz'la bizi çektikleri fotoğrafın güzelliği içimi kıpır kıpır ederken telefonumu ona doğru çevirdim. "Bak..."

Duraksayıp gösterdiğim fotoğraflara bakarken gülümsedi ve "Güzel, güzelsin, güzeliz." dedi. Yanağını öptükten sonra sırıtıp tekrar fotoğraflara baktım. Çok giymememle birlikte, siyah gerçekten bana da yakışmıştı. Saç rengim ve göz rengim, renklendirmişti kombini. Sevim babaanne aşağı indiğimde, direkt gözlerini bana çevirmiş ve üstümü süzmüştü. Siyah giyindiğim için gülümseyip kendi kendine güç göstermiş gibi başını sallamıştı. O an şeytan yukarı çıkıp dolabımdaki en aykırı renge sahip olan elbiseyi giymemi söylemişti ama yapmamıştım.

Koraylar da ayrı bir dertti zaten. Kahvaltı, yemek, etkinlik bahaneleriyle yalıya gelip durmalarına katlanamıyordum ama Sevim babaanne, çağırdıkça yapılacak bir şey kalmıyordu. Artık, gerçekten evli olduğumuza göre başka bir eve çıkabilirdik aslında ama Asude anne bunu yapmayı denediğimde, Poyraz'ın gerçekleştiremeyeceğini, Sevim babaannenin müsaade etmeyeceğini dile getirmişti. Bana kalırsa Poyraz gerçekleştirebilirdi ama Sevim babaanne de tepki ve tavır koyardı. İşte ben de o zaman siyah giyindiğimi gördüğünde yaptığı güç gösterisiyle gülümseyip başımı onaylar şekilde sallardım ama işte... Poyraz'ın iyiliğini düşünmeden yapamıyordum...

Gelmeleri yetmezmiş gibi konuşmalarına da şahit olmuştum. Yine dertleri ve planları neyse, Koray'ı, Beril'e hesap sorarken duymuştum. Beril'e 'Ne demek 'boşan' dedi?' diye hesap soruyordu ve sohbetleri tam anlayamasam da Poyraz'ın ismini de duymuştum. Ben henüz odadan inmemişken, ara katta konuşmuşlardı ve kasti bir sohbet olduğunu düşünüyordum. Yine bir şeyler planlıyor olmalılardı ve açıkçası pek ciddiye almamıştım. Poyraz'a anlattığımda o da pek ciddiye almamıştı. Aramıza geri döndüklerinde ve Poyraz'la sarmaş dolaş gördüklerinde yüzleri asılmıştı, bu da planlı olduğuna dair düşüncelerimizi destekliyordu. Şu ana kadar sorun yoktu ama bu planları gittikçe pisleşirse, çözmemiz gereken problemler haline gelecekti.

Şimdi de fotoğrafta olmasa da yine bir Akyel'in yanına gidiyorduk. Poyraz'ın, Akyel ailesinden şutlanan amcasının yanına. İmalathanesine gelmiştik ve yanından geçtiğimiz insanlara selam vererek patron odasına yöneliyorduk. Poyraz'ın amcasının çalışma yerleri imalathanelerdi, işin içinde olmayı seviyordu Poyraz'ın söylediğine göre.

Patron odasının olduğu yarım kata çıktığımızda odaya yöneleceğimiz sırada Poyraz'ın telefonu çaldığı için duraksadık. Poyraz şirketten birileriyle konuşurken, telefonu tutmayan ellerimiz kenetli bir şekilde konuşmasının bitmesini bekliyordum. Koridorda gezinen bakışlarım, koridorun sonundaki odada, kapıdan hafifçe eğilmiş, bizi izleyen bir kadını gördüğünde kaşlarım kalktı. Göz göze geldiğimiz gibi geri çekildiğinde Poyraz "Hadi hayatım." diyerek yönlendirdiği için telefon konuşmasının bittiğini anladım. Aklım kadındayken kapıyı çalarak amcasının odasına girdiğimizde çatık kaşlarımı gevşetmeye ve amcasına gülümsemeye çalıştım. Masasının ardından kalkmış, ellerini iki yanda açarak bize doğru yönelmişti.

"Kim gelinimi getirmiş... Evlendikten aylar sonra..."

Poyraz elimi bırakıp amcasının sarılışına eşlik ederken "Amca ama..." dedikten sonra "Sanırım bir açıklamam yok." diye teslim oldu.

"Var açıklaman evladım, hayırsızsın."

Sarılmaları bittikten sonra bana yöneldi. Elini bana doğru uzattığında gülümseyerek elimi, eline doğru uzattım. Elimi, dudaklarına götürüp "Hoş geldin güzel kızım." dedi. Poyraz kibarlığını babasından değil amcasından almıştı anlaşılan. Babasının ortalıkta moron gibi dolaşmak dışında yaptığı bir şey yoktu.

"Hoş buldum efendim."

"Resmiyeti atalım lütfen." dedikten sonra kollarını kaldırdığında gülümseyerek sarıldım. Geri çekildiğimizde bize koltuk takımını gösterdi. "Geçin çocuklar, ne içersiniz?"

Poyraz'ı eli belime gelirken koltuklara yöneldik. Biz ne içeceğimizi söylediğimizde telefonla birini arayarak oturdu ve bize gülümseyerek bakarken gözlerini kırpıştırdı. Poyraz'ın da telefonu çalınca "Ya Kenan, bensiz yapsana kardeşim..." diye söylenerek ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı. "Ben bir konuşup geleyim, içecekler gelmeden." dedikten sonra Poyraz tekrar ayaklandı ve bakışlarını bana çevirdi. Başımı onaylar şekilde salladığımda yanımdan geçmeden elini yanağıma getirip saçımı öptükten sonra kapıya yöneldi.

Poyraz'ın amcası, Zafer amca siparişi verdikten sonra gözlerini tekrar bana çevirdi. "Ee kızım? Nasılsın? Neler yapıyorsun? Bizim hergele evlilikten soğuttu mu seni?"

Gülüp "Yok." diyerek göremese ve duyamasa da ardında olduğu kapıya bir anlığına baktıktan sonra tekrar Zafer amcaya döndüm. "Aksine, etrafıma önerebilirim evliliği."

"Valla bir gün yine bu arada rakı masası kurmuşuz..." diyerek aramızda kalan sehpayı gösterdi. "Açmışız müzik, sohbet ediyoruz. Sordum 'Bir gün buraya bir hanım kızımızı getirecek misin artık?' diye, dikti rakıyı, gördü dibini, 'yok' dedi. Bak, dedim, bilemezsin, bu işler öyle kadehin dibini görebilmeye benzemez, göremezsin geleceği, diye. İnanmamıştı bana. Çok değil, birkaç ay sonra siz evlendiniz zaten." dedi ve gülümsemesi genişledi. "Şimdi de sen buradasın."

O zamana birkaç saniyeliğine ışınlanıp Poyraz'ı izlemek istemiştim. Benimle tanışacağın habersiz, ne aşkı ne de evliliği istemeyen bir Poyraz Akyel. Henüz bekâr ve tek derdi, işi olan bir Poyraz Akyel... Şimdi ki Poyraz Akyel, o kadar farklıydı ki zaman içerisinde hızla alıştığım değişiklikleri daha iyi anlayabilmek amacıyla o güne ışınlanmak istemiştim.

Gülümseyip "Birbirimizi şaşırtmayı seviyoruz." dediğimde güldü. "Beni de şaşırttınız valla. Benim gibi bir ömrü yalnız geçirecek sanmıştım."

Gülümsemem buruklaştı. Ailesi ile de görüşmüyordu, hayatında da biri yoktu. Hiç olmamış mıydı yoksa sonradan mı kaybetmişti, bilmiyordum. Neşeli bir adam gibi duruyordu ama bir ömrü yalnız ve ailesiz geçirmek, üzücü olmalıydı.

"Ama sen müsaade etmemişsin." dediğinde "Etmem." dedim. Biz bu diyardan gitmeyip deveyi gütmek üzere söz vermiştik ve birbirimizi yalnız bırakmazdık.

"Aman kızım, kimseden etkilenmeyin." dedikten sonra rahatsız bir şekilde kıpırdanıp bakışlarını bir anlığına kapıya çevirdikten sonra tekrar bana baktı. "Her ne olursa olsun, git Poyraz'a anlat her şeyi. O evde kim ne derse, desin. Poyraz onlar gibi değil, seni dinleyecek, anlayacaktır. Hiçbir şeyin aranıza girmesine izin vermeyin."

Ailesi hakkında da kötü bir şey söylememeye çalışarak "Evet, Poyraz'la çok farklılar." derken huzursuz hissetmeye başlamıştım. Sevim babaanne, sandığımdan daha büyük sorunlara yol açabiliyordu belki de. Karşımda aileden uzaklaştırılmış bir adam söylüyorsa bunları, gerçekten dikkat etmeliyim.

"Olabildiğince ben ilgilenmeye çalıştım Poyraz'la. E tabi babasında iş olmayınca."

Ne diyeceğimi bilemeyip sessiz kaldığımda "Asude'ye güvenebilirsin ama." dedi. Kendi annesine güvenemeyeceğimi söylüyor, hatta abisinde bile iş olmadığını söylüyor, yengesine güvenebileceğimi dile getiriyordu.

"Koruyamaz belki seni ama, zarar da vermez."

Korumak? Alenen birilerinin zarar verebileceğini söylüyordu. Hafifçe gülüp "Korkutmayayım seni kızım. Pek rastlaşamayacağız, diye hazır Poyraz'ın da gönlünü kırmadan söyleme şansım varken söyleyeyim, dedim." dediğinde ben de gülümseyip başımı onaylar şekilde salladım.

"Teşekkür ederim, söylediklerini dikkate alacağım."

Başını onaylar şekilde salladı. "Aile fotoğrafı ha?"

Onun artık olmadığı aile fotoğrafından bahsediyordu. "Evet, klasikmiş." diye önemsiz bir şeymiş gibi servis etmeye çalıştığımda güldü. "Sorun değil kızım, zamanında ben de bol bol vardım, bir şeye yaramadı." dedikten ayaklandı. Kitaplığından bir fotoğraf albümü alıp yanıma döndüğünde kayarak oturması için yer açtım. Bacaklarının üstüne yasladığı albümü açıp da seneler öncesinde çekilmiş fotoğrafları bana göstermeye başladı. Herkes oldukça genç gözüküyordu. Gözüm, küçük Poyraz'ı aradı ama bulamadı. Asude anne de yoktu. Caner babanın yanındaki kadına kaydı gözlerim. Hamileydi.

"Bu..." diyerek parmağım fotoğrafta kadının yüzüne doğru hareketlendiğinde kalbim hızlanmaya başladı. Henüz Poyraz'ın doğmadığı zamanlardan bir fotoğraftı. Poyraz annesinin karnındaydı. Annesi ise, bakışlarına kederleri gizlemiş gibi kameraya bakıyordu. Bakışları, yüzü tanıdıktı. Tanıdıktı çünkü...

"Poyraz'ın annesi."

Bakışlarım kapıya döndü. Dakikalar öncesinde gördüğüm kadın, senelerin yaşlandırdığı ama bakışlarındaki keder gibi benzerlikleri silemediği kadın...

Gergin bir şekilde "Görüşüyor musunuz?" diye sorduğumda başka fotoğrafa geçerken "Poyraz'ın haberi yok ve lütfen söyleme ama ara ara Poyraz'ı bana sorar." dedi.

Başım ve bakışlarım yanımdaki Zafer Amca'ya dönerken "Peki şu an burada olabilir mi?" diye sorduğumda onun da bakışları bana döndü. Başta ihtimal vermiyormuş gibi oldu ama sonra gözlerine bulutlar düştü ve bakışları sehpaya indi.

"Bugün geleceğinizi biliyordu."

Kapı açıldığında bakışlarımız telefonunu cebine koyarak odaya giren Poyraz'a döndü. Kapıyı ardından kapatıp sırıtarak yanımıza yöneldi. "Hemen kaynaşmışsınız."

Zafer amca albümü kapatırken sessiz kaldık. Yanıma oturup kolunu omzuma atarken "Neye bakıyorsunuz?" diye sordu. Bakışlarım ona dönerken yutkunup sessiz kaldım. Ne diyeceğimi bilememiştim. Kendi pimpirikliğim de olabilirdi. Sırf bir kadını uzaktan uzaktan bizi izliyor olarak gördüm, göz göze geldiğimizde kaçıştı diye illaha Poyraz'ın annesi olacak değildi ya. Tamam benziyorlardı ama bu fotoğrafın üstünden seneler geçmişti, belki de gözlerim benzerlik aradığı için bulmuştu. Birkaç saniyeliğine gördüğüm kadının zihnimdeki yansımasına da güvenemiyordum. Kaldı ki Poyraz'ın bu denli tepkili olduğu bir kadının, terk edildiği annesinin, biraz önce telefonla konuşurken bile onu izleyecek kadar yakınında olması ihtimalini, gerçek olup olmadığını bilmeden ve onu kahretmeden nasıl söyleyebilirdim ki? Ondan hiçbir haberi olmadığını söylemişti en son, sormuyor muydu kimsenin ilişiği kalmasın mı istiyordu, bilmiyordum. Amcasının ara ara haberleştiğini bilmiyordu ve belki de bilse amcasına bile mesafe koyardı.

Gözlerime sorgulayarak bakan adama ne söyleyeceğimi bilememenin ağırlığıyla çöktü omuzlarım. Zafer amca öncelikli davranıp "Seninle son rakı soframızdan bahsettim de, duygusallaştı biraz karın." diye konuyu değiştirmeye çalıştığında Poyraz'ın dudakları kıvrılır gibi olsa da emin olamayan gözlerini tekrar üstüme dikti. Gülümseyip kollarına sığındım.

Poyraz gülüp "Gerçekten mi?" dedikten sonra kollarını vücuduma sardı. Dolu gözlerim, omzu üstünde duvarı izlerken dudağımı kanatmak üzere olduğum kadar ısırıp duruyordum.

Gerçek olabilir miydi? Biraz önce, Poyraz'ın annesiyle karşılaşmış olabilir miydik?

312

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!