24/54 · %43

BÖLÜM 24

54 dk okuma10.621 kelime11 Kasım 2025

Bölüm şarkıları; 

♫ Ufuk Beydemir - Derdini Bana Anlat ♫

♫ Stromae – Formidable 

♫ Introspection – MOOMAK ♫

İyi okumalar ^^

**

Arabaya bindiğim gibi ona dönerken "Neden yaptın?" diye sordum. "Neden onun kazanmasına izin veriyorsun?"

İç çeker gibi nefes alıp bana bakmadan "Emniyet kemerini tak." diyerek arabayı çalıştırdı. "Poyraz..." deyip elimi koluna götürdüğümde gözlerini önce temasıma sonra gözlerime çevirdi. Gözleri hala kırgın bakıyordu. Hala olması şaşırtıcı değildi, içini rahatlatacak hiçbir şey yapmamıştım. Zımni bir şekilde birbirimizde gitmeyeceğimizi kabullenmiştik ama bir arada kalmak için birimizin geri adım atması gerekiyordu, henüz kimse atmamıştı. Kırgın ve yorulmuş gözleri bu adımı benden beklediğini gösteriyordu. Gerçekten Ogün'ün benim için daha vazgeçilmez olduğunu düşünüyor gibiydi.

"Buydu değil mi, birkaç gün önce söyleyemediğin?"

Başımı onaylar şekilde salladığımda içinden Koray'a sövüyormuş gibi ters bakışlarla yalının ön bahçesini izlerken dudaklarının içinde sinirden dilini kemiriyor olacak ki çenesi hareketleniyordu. "Babaannene söyleyeceğini mi söyledi yoksa annemlere mi? Babaannene asla söylemez..."

"Ama senin annenlere söyler." dediğinde benim aileme söylemesin diye yaptığına emin oldum. Poyraz da Koray'ın babaannesine gidip bu konuyu ifşa ederek, babaannesinin işin arkasına düşmesini ve daha fazlasını öğrenmesini göze almazdı, Poyraz patlarsa kendisini de patlatacağından korkardı ama benim annemlere söyleme ihtimali daha yüksekti.

"Onu da yapacağını sanmıyorum. Niye istediğini almasına izin veriyorsun?"

"Böyle olması gerekti, böyle yaptım."

"O ucu kendisine de dokunur diye hiçbir şeye cesaret edemez." dediğimde çenesinin ucuyla ardımdaki kemeri gösterdi. "Emniyet kemerin."

"Böyle bir şey yapmanı istemiyorum. Kaç yıllık emeğin söz konusu. Babaannenin tepkisini görmedin mi? Koray korkağı muhtemelen sadece blöf yapıyor..." derken oturduğu koltukta kendi emniyet kemerini çıkarıp bana doğru yöneldiğinde sesim kısılırken yutkunarak emniyet kemerime uzanmasını izledim. Emniyet kemerini göğsümden geçirip kilidine takarken gözleri üstümde, yüzü yakınımdaydı. Sesiyle bastırarak "Bu riski almam." deyip önüne döndü ve kendi emniyet kemerini bağladı. Bir eli vitese diğeri direksiyona gidip de arabayı sürmeye başlayacağı sırada "Ben alıyorum." dediğim için duraksayıp bana döndü. "Ben almıyorum!" diye ekledi ve yükseldi. "Ben seni riske atmayacağım."

Yanağımı kemirirken çöken omuzlarım ve kısık sesim eşliğinde "Ama kendi emeklerini ve babaannenin saygısını riske atıyorsun." dediğime bunun gayet farkında olduğunu gösterecek şekilde başını yavaşça yukarı aşağı salladı ve önüne dönüp arabayı sürmeye başladı. Ben de önüme dönerken iç çektim. Rahatsızlık hissiyatı kan gibi damarlarımda dolaşıyordu. Bir yanım çekip ona sarılmak, bir yanımsa dün akşam için özür dilemek istiyordu. Beni biraz düşünsen böyle yapmazdın, dediğim adamın bunu söylediğim için niye kırıldığını şu an gibi geçmiş anılarımızı hatırladığımda da anlayabiliyordum. Kaba ve kısıtlayıcı, dediğimde de gözlerine bulutlar düşmüştü. Benden bunu isteyemezsin, diye sitemlendiğimde 'Sen kimsin?' diye sormamış olsam da bu soruyu duymuş gibi kendisini kötü hisseden adam, kim olduğunu bana hatırlatmıştı yine. Tanıştığımız günden beri, aramızda bir şeyler yokken dahi her zaman önce beni düşünen adamdı o. Ben de şu an ve son zamanlarda çoğu an önce onu seçiyordum ama arkadaşlarımı kaybetme korkusu dün onu seçmezmişim, gibi davranmamı sağlamıştı. Öyle değildi, onu seçerdim.

"Verdin mi tasarımı?"

"Daha bitmedi. Bugün tamamlayıp yarın vereceğim." dediğinde yanağıma eziyet etmeyi kesip "Çalışanlar olarak öğle arasında dışarı çıkabiliyor muyuz?" diye sorduğumda yolu izleyen bakışları göz ucuyla bana döndü. Zaten gergindi ama bu sorum onu daha da germiş gibiydi. Ogün'le görüşmek üzere gideceğimi mi düşünüyordu? "Niye?"

"Dışarıda yiyeceğim." dediğimde önüne bakıp sabır diler gibi bir nefes aldı. "Hayır."

Kaşlarım kalkarken "Ama insanların izni var sonuçta istedikleri yerde yerler. Niye izin vermiyorsun?" diye sordum. Avucuyla direksiyonu çevirip sola dönerken bana bakmadan "Patron olarak böyle uygun görüyorum. En azından bu konuda 'Sen kimsin?' diye soramayacağını düşünüyorum." dediğinde dudağımı kemirirken bana bakmayışını izlemeyi sürdürdüm. Kırgınlığını belli ettikçe onun yerine benim kalbim sızlıyormuş gibi hissediyordum.

"Sana öyle söylemedim." dediğimde hafifçe gülüp sessiz kaldı.

"Öyle söylemedim, ben sadece arkadaşlarımı kaybetmekten korktum. Bu durumu çözeceğim ama biraz zamana ihtiyacım var. Beni düşünmediğini söylerken..."

Kırmızı ışıkta durduğumuz için bakışlarını bana çevirdi. Sol dirseği cama yaslı, eli alnındayken diğer eli direksiyondaydı. "Ada ben son zamanlarda senden başka bir şey düşünemiyorum."

Dudaklarım kıvrılırken farkına bile varmadan önüne döndü. Ne ortamı yumuşatmak için ne de hoşuma gitmek için söylemişti, sadece sitemini dile getiriyordu. "Hayatımda en kibar olduğum, en dikkatli davrandığım insansın. Bir tane dingil yüzünden duyduğum lafları 'arkadaşlarımı kaybetmekten korktum' diye meşrulaştıramazsın. Beni kaybetmekten hiç mi korkmuyorsun?"

"Korkuyorum." diye itiraf ederken içim içimi yiyordu. Ne kadar korktuğunu belli edersen o kadar kaybedersin, diyen iç sesimi susturmaya çalıştırıyordum. Koray'ın izlerini silmem gerekiyordu.

Yeşil ışık yandığı için tekrar sürmeye başlarken itirafımla gözleri bana dönmüştü ama çok sürmeden tekrar önüne döndü. Biraz önce çatık olan kaşları gevşemişti fakat henüz teslim olmamıştı kırgınlığı. Daha fazlasına ihtiyacı olduğunu biliyordum ama kafamı toparlamam gerekiyordu. Gerçekten yapabileceğime emin olduğumda içini rahatlatacaktım. Oturup Ogün'ü, hareketlerini ve Cansu'yla olan arkadaşlığımı düşünmem gerekiyordu. Cansu hala dönüş yapmamıştı, benimle iletişim kurmuyordu. Ogün arayıp duruyordu, açmıyordum. Bu saniyeden sonra Ogün'le eskisi gibi olamayacağımız şüphesizdi ama tamamıyla hayatımdan çıkartmak için önce olanları hazmetmem gerekiyordu. Bir yanım Poyraz'ın haklı olduğunu biliyor, ne dese doğru çıkmış ve en başta değer verdiği biri olarak ona güveniyordu ama bir yanım da Ogün'ün çocukluğunu ve yıllardır onunla biriktirdiği anıları düşünmeden, Ogün'ün dostluğuna güvenmeye çalışmadan edemiyordu. Her zaman bu kadar problemli ve sorun çıkartan bir tip olmuyordu, hepimize güzel bir arkadaşlık sunduğu yüzlerce, belki binlerce an da olmuştu.

"Belli ki yeterince değil."

Nefesimi sıkkınla üfleyip "Öyle değil." dedim ama dün akşamdan sonra sadece cümlelerim ile buna inanmasını sağlamak zordu. "Halledeceğim." dediğimde bakışları bana döndü. "Ogün'le görüşmeni istemiyorum, halletmek için olsa bile."

"Onunla artık görüşmeyeceğimi söyleyeceğim, diyelim. Bunu mektupla mı bildireceğim?"

İsterik bir şekilde gülüp başını onaylamaz bir şekilde sallarken kendi kendine "Hala 'diyelim' diyor, çıldıracağım." dedi. Bakışlarını aynı zamanda yolu takip ettiği için ara ara bana döndürürken "Bildirme, bildirmene gerek mi var? Zamanla anlar zaten görüşmeyeceğini de, sebebini de." dedikten sonra gözleri bacağımın üstünde duran ve yine çalmaya başlayan telefona döndü. Sabah da birkaç kere denk gelmişti, açmayıp sessize aldığımı da görmüştü. Parmaklarım yine sessize almak üzere tuş kilidine gittiğinde sessiz bir küfür mırıldanarak önüne döndü. "Fark etmiş bile zaten şerefsiz. Cansu'yu bir kere aradıysa ne olayım. Tekrar ararsa ben açacağım."

Söylediği yaşanmasın diye telefonumu çantama koyarken "Poyraz sen yapacağını yaptın." dediğim için ters bakışları bana döndü. "Suçlar gibi söylemedim..." dediğimde arabanın multimediasından şarkı açmak için eli hareketlendi. Kendi kendimi boğmak isterken "Konuşuyorduk." desem de "Biz konuşmuyoruz, ben deliriyorum. Şirkete gittiğimizde toplantım var, izin ver sakinleşeyim." dedi.

O müziğin sesini açarken önümde dönüp kollarımı göğsümde birleştirdim ve iç çektim. Koray'a karşı olan öfkesi ve emeklerinden vazgeçmek zorunda kalmasıyla da birleşince, sinirleri iyice tepesine çıkmıştı. Ben de pek yardımcı olamıyordum sanırım, yanlış cümleleri seçip duruyordum. Duymak istediklerini, söyleyemiyordum henüz.

Şirketin önüne geldiğimizde arabadan indik ve Poyraz anahtarı, park etmek üzere valeye verdikten sonra kapıya yöneldi. Şirkete girmeden gerginlik akan vücudunda kolunu tutup bana dönmesini sağladım. "Öğle arasında dışarı çıkabilir miyim? Bugünlük?"

"Hayır." dediğinde istifa etmeme saniyeler kalmıştı. "Poyraz, Ogün'le görüşmeyeceğim."

"Nereye gideceksin?" diye sorduğunda 'mahalleye' desem, Ogün'le görüşeceğimi, en kötü karşılaşabileceğimi düşünüp iyice izin vermeyeceği ama yalan da söylemek istemediğim için sessiz kaldım. Sessizliğime karşı tekrar "O zaman hayır." diyerek cevabını sunduğunda derin bir nefes aldım. İş çıkışı giderdim artık. Yarına kalmadan, geç olmadan gitmem gerekiyordu. Nereye ve neden gittiğimi söylesem bana izin vermezdi ama ben de emeklerinin boşa gitmesine izin veremezdim.

"Bu arada bugün yoğun bir gün. Asistanım olarak ben çıkmadan şirketten çıkmayacaksın, işlerimiz geçe kalabilir."

Planlarım hızla suya düşerken "Ama..." dediğim gibi kaşlarını kaldırdı. "Çalıştır beni, demiyor muydun? Dün bugün için seni çok çalıştırmamı istiyordun, çalıştırıyorum işte. Sorun ne?"

Üstelersem şüpheleneceği için başımı onaylayarak sallayıp "Tamam." diye mırıldandığımda kaşları indi. Gözlerindeki bulutlar aralanırken iç çekip gözlerini yüzümde gezdirdi ve "Biraz gerginim." diye itiraf etti, sanki hiç belli olmuyormuş gibi. "Sert davrandıysam, kusura bakma."

Sinirliyken hatta kırgınken, sert değil sadece soğuk davrandığı için bile özür diliyordu. Gülümserken elimi yanağına götürdüm. Bir an çekilecekmiş gibi olsa da teslim oldu ve gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Kırgın hissetse de bana karşı koyamıyordu. "Seni anlıyorum. Aynı zamanda benim yüzümden emeklerinden vazgeçtiğin için de üzgünsün..." dediğimde başını onaylamaz bir şekilde sallayarak araya girdi.

"Senin için yaptığım hiçbir şeye üzülmem ben." dedikten sonra geri çekildiğinde elim yanağından kaymış oldu ve gülümsemem silindi. İç çekip "Ama senin benim için yapmadıklarına üzülürüm." dedikten sonra şirkete girdi. Ardında ayağımı yere vura vura saçlarımı yolma isteğiyle bakakalırken kendime bir küfür mırıldandım. Derdinin hala emekleri değil de onun için yapmadıklarım olması kalbimin ezilmesini sağlıyordu. Gerçekten bu adama 'düşüncesiz', 'kaba' , 'kısıtlayıcı' demiştim ve bana karışamayacağını söyler gibi 'benden bunu isteyemezsin' demiştim. 'Ben kimim?' diye sorduğunda ne yapacağımı bilemediğimden ve düşüncelere daldığımdan sessiz kalmıştım ve şimdi benim için ne anlam ifade ettiğini bilmemesinin getirdiği kırgınlık içerisindeydi. Beni süründürdüğünün farkında mıydı?

Tıpış tıpış ardından giderken beni beklerken aralık tuttuğu asansöre bindim. "Toplantıya sen de katılacaksın, notlar tutacaksın."

"Tamam." desem de tuttuğum notlarda bir süre çiçekler çizerek 'Poyraz Ada' falan yazmaya başlayabilirdim. İçim Poyraz'a giderken, aklım ne yapacağını bilememenin ve mahalleye gittiğimde cesaret edeceğim şeyin korkusuyla eziliyordu.

"İngilizcen iyidir diye düşünüyorum. Toplantı İngiliz'ler ile."

"Tamam." Gözlerim asansörün kapısındayken dudağımı kemiriyordum. Yapacağım şeyden emindim ama sonuçlarından korkuyordum. Bu sefer beni affetmelerini sağlamakta zorlanacaktım, üstelik henüz hala kırgınlarken.

"Bazı terimleri çeviremezsen İngilizcesini yaz, sonra bakarsın."

"Tamam."

Gözlerimin önünde parmaklarını şıklattığında gözlerimi kırpıştırarak ona döndüm. "Beni dinlediğine emin misin?"

Asansörün kapısı aralanıp da katın gürültüsü kulaklarımı doldurmaya başladığında başımı onaylar şekilde salladım. "Sadece bir kalem bulmam lazım."

O asansörden inerken elimde sekreterlik ve ajanda ile onu takip ettim. "Yanına flamingolu bir ajanda ile pembe sekreterlik aldın ama kalem almadın mı?"

O odasına yönelirken yanından geçtiğimiz insanlar ile gülümseyerek selamlaşıyordum. "Flamingolu bir kalemim de vardı aslında ama unutmuşum." dediğimde omzunun üstünden alayla baktığında sorusunda da alay ettiğini fark ettim ve gözlerimi devirme isteğimle mücadele ettim.

Kapısını açtıktan sonra bana döndü. "Notları düzgün al, işin eksik yapılmasından hoşlanmam."

Yine, gözlerimi devirmeden durabildim ve sırıttım. Mesai bittiği gibi sorunlu gözükmek pahasına peş peşe on kere ona gözlerimi devirecektim. Patronluk bittiğinde hanımcılığı başlayacaktı ve ona o zaman gösterecektim. Tabii, önce kırgınlığını halletmem ve onun kendisini bana inandırdığı kadar benim de ona inandırmam gerekecekti. "Ne tatlı bir patronsun öyle."

Ceketinin iç cebinden çıkardığı kalemi bana uzatmadan önce ucuyla beni gösterip dudakları hafifçe kıvrılmış bir şekilde "Seviyeni korursan sevinirim." dedi. Kalemi alıp sekreterliğime takarken içeriye doğru bir adım daha attığı için onu takip edeceğim sırada kapıyı kapatırken "Kahvem bu sefer sade olsun." dedi. Kapanan kapıyla bakışırken derin bir nefes aldım. Gerginliği beraberinde gıcıklık da getirmişti.

Mutfağa gidip patron beyimizin siparişini ilettim. Mutfak kapısında kahvenin hazır olmasını beklerken önümden geçen Sedef'i tuttum. "Toplantı kaçta ya?"

Yanımızdan geçen Beril topuklu ayakkabıları ve uzun bacakları ile şov yaparken küçümseyici bir bakış atarak "Beş dakikaya tatlım." dedi. "Yapamıyorsan söyle, Poyraz'ı ben asiste edeyim."

Asistanlığa bugün başlamıştım ve Poyraz neyi nasıl yapacağıma dair hiçbir şey söylememişti. Toplantının varlığını bile yolda öğrenmiştim. "Sağ ol tatlım, ne kadar iyi, ne kadar düşüncelisin. Keşke ölsen de cennete gitsen." derken 'Tatlım' kelimesini vurgulayarak söylemiştim. Dünyanın en tatsız kadını, Betül'le yarışır ve kazanırdı, 'tatlım' deyince insanın midesi bulanıyordu.

Yanımızda duraksarken mutfaktan çıkıp Poyraz'a kahvesini götürecek çalışana müsaade ettik. "Senin de iyi dileklerin için teşekkür ederim, sabah sabah hayır duası almak iyi geldi."

"İstersen birkaç tane daha var." dediğimde sırıtıp diliyle 'tıh' sesi çıkardı. "Bu kadar yeter. Bu arada biliyor musun, bilmiyorum ama toplantıda İngilizce konuşulacak. Çeviremediğin bir şey olursa falan, lütfen hemen bana sor."

Aptal kadın, Amerika'da yıllarca üniversite okuduğumu unutmuş muydu? Tamam, henüz mezun olamamıştım ama bu detayı bir süreliğine unutalım...

Şirince sırıtıp "Hemen sorarım." dediğimde o da şirince sırıttı. Dişlerimin arasından 'Allah'ın belası' demek istiyordum, o da çok farklı durmuyordu. Sedef'in gözleri aramızda dönüp durduktan sonra "Şey, ben gideyim." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Gerginlikleri yumuşatırım diye gelmeme sevinen kıza, gerginliklerin artmasına sebep olmam şoku... Poyraz odasına giderken gergin vücudunu hepsi görmüş, sorgulayan bakışlarını bana çevirmişlerdi. Bugün birkaç kişi kovulursa, suçlulardan biriydim. Hele bir de Ogün'ün bir daha aradığını görürse, kesin en yakınındaki çalışanı 'burada böyle durulur mu?' diyerek kovardı. Umarım en yakınında Beril olurdu... Tabi sonra Sevim babaanneciğimiz gelir hemen Beril'i tekrar işe alırdı. Yalı entrikaları yetmiyor, şirkete de karışıyordu kadın, Hakan'ın deyişiyle 'moruk'.

Hakan... Onunla da konuşmam gerekiyordu. Dün yazmıştım ama bir sorunum olup olmadığını öğrendikten sonra 'Sonra konuşalım yufka, pek müsait değilim' demişti. Eğer Cansu'yu seviyorsa, ki bundan artık emin gibiydim, bugünler onun için de zor geçiyor olmalıydı. Resmen hepimiz ayrı köşelere saçılmış, hiçbirimiz diğerinden destek isteyemiyor, diğerine destek veremiyorduk.

Toplantıya geçtiğimizde Poyraz'ın yanına yönelen Beril'i "Pardon canım." diyerek geçtim ve Poyraz'ın yanına oturdum. Ters ters bakan gözlerine not almak üzere açtığım sekreterliğimi sallayıp "Takılırsam hemen soracağım." dedim. Gözlerini devirip yanıma oturdu.

Poyraz boşu boşuna yanına oturma savaşı verdiğimi göstererek selamlaşmalar bittiği gibi sunum tahtasına doğru kalktı. Sol dirseğimi masaya, sol elimi de yanağıma yaslarken onu izlemeye başladım. Baştan aşağı simsiyah olan takım elbisesiyle projeksiyonun önünde adeta bir sanat eseriymiş gibi dururken akıcı İngilizcesiyle sunumunu yapıyordu. Dün söylediği gibi mola hakkımız varsa tam şu an kullanmak ve onu öpmek istiyordum. Bir toplantıda, iş dışında bir şeyin konuşulmadığı, seviyeli bir ortamda bile içim ona nasıl akabiliyordu ve kalbim ortam dinlemiyordu, merak ediyordum.

Poyraz yeni sayfaya geçmeden bakışlarını bana çevirip çenesinin ucuyla sekreterliğimi gösterdiğinde gözlerimi kırpıştırdım ve onu izlemek üzere değil de not almak üzere burada olduğumu hatırladım. Bir süredir not almadığımın, onu izlediğimin farkındaydı ki kızar sanırken önüne döndüğünde dudakları kıvrıldığını fark etmiştim. Benim de dudaklarım kıvrılırken saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım ve en azından geri kalanında not almaya başladım. Mağaza'nın açılması muhtemel konumları, açılış tarihi ve açılışa çağırılması iyi olacak isimler, konuşulduktan sonra açılışa özel kreasyon ihtimalleri konuşularak tartışılmaya başlandı. Beril bir fikrini dile getirirken masaya yaklaşan Poyraz'a küçük bir şişe suyu açıp uzattım. Uzun süredir konuşuyordu ve boğazı kurumuş olmalıydı.

Suyu alıp dudaklarına götürürken gözlerini teşekkür eder gibi yavaşça kapatıp açtı. Elim tekrar yanağıma giderken gülümsedim. O da dudaklarından çektiği şişenin kapağını kapatırken yutkundu ve sonra sırıtır gibi oldu. Daha özür dilemeden, düşüncelerini değiştiremeden, sadece birkaç hareketimle bile yumuşamasını sağlayabiliyordum. Bilerek yapmıyordum ama işe yarıyordu. Bir de istediklerini versem bu gergin adam pamuk gibi olacaktı.

Beril'in kurduğu bir cümleye karşı İngiliz yatırımcılardan birisi anlayamayarak tekrar etmesini rica ettiğinde bakışlarım Beril'e döndü. Cümleyi tekrar etti ama adam yeniden anlamadı. Neyi anlayamadığını fark ederek kelimeyi doğru telaffuz ile dile getirdiğimde adam şimdi anladığını belli eder ses çıkartırken bana teşekkür etti ve Beril'e cevap verdi. Beril de zorlanarak adama gülümsedi. Israrla ona baktığım bakışlarıma dayanamayıp karşılık verdiğinde sırıtıp "Bir yerde takılırsan hemen bana sorabilirsin." diye fısıldadım.

Gözlerini devirip önüne döndüğünde ben de sırıtarak önüme döndüm ve Poyraz'la göz göze geldik. 'Nelerle uğraşıyorsun?' diye sorar gibi başını onaylamaz bir şekilde sallarken sırıtıyordu. Toplantı bittiğinde usulen havadan sudan sohbetler başladı. Poyraz da sonunda oturabilmiş, toplantının başına nispeten daha keyifli bir şekilde sohbet ediyordu. Kâğıttan geriye kalan kısma resimler çizdiğim sırada Poyraz bana seslendiğinde bakışlarımı kaldırdım ve kalemi kâğıda bırakıp Poyraz'ın bakışlarını çevirdiği adama baktım. Adam beni gösterirken İngilizce "Bu arada eşiniz, değil mi?" diye sordu. Poyraz elimi tuttuktan sonra "Evet." deyip elimi dudaklarına götürdü. Eriyip sandalyeden akmaktan endişelenirken heyecan saran vücudum eşliğinde gülümsedim.

Beril "Başka bir şey kalmadıysa, ben çıkabilir miyim? İşimin başına dönmem lazım." dediğinde Poyraz'ın gözleri Beril'e dönmeden bana bakmaya devam ederek "Çık." diye cevapladı. Hazımsız Beril eşyalarını toplayarak çıkmadan önce İngiliz yatırımcılara iyi günler diledi. Kapıyı kapatmadan önce gözleri bize döndüğünde sırıtışım genişledi. Gözlerini devirip kapıyı kapadı. Üstümüzde o kadar kem göz vardı ki, ara ara kavga etmemiz ve kavga ederken saçma sapan yanlış anlaşılmamız normaldi. Poyraz'a kurşun döktürtmek istesem bana kaç dilde 'hayır' diyebilirdi acaba? Kaç dil bildiğini bilmiyordum ama sadece İngilizce ile kalmadığını düşünüyordum.

İngiliz yatırımcılardan biri "Ne güzel. Her an berabersiniz, birlikte çalışıyorsunuz." dediğinde hafifçe gülüp Poyraz'ın işte biraz farklı olduğundan bahsettim. Poyraz da iş bittiğinde patronun benim olduğumu söyledi. Adamlar gülerken bunun şaka olmadığını bildiğim için ben daha fazla gülmüştüm.

Toplantı tamamen bittiğinde misafirleri geçirdikten sonra toplantı notlarımı vermek üzere Poyraz'la birlikte odasına yöneldim. Poyraz masasına yönelirken masanın diğer tarafında kaldım. Koltuğuna oturduğunda notları ona uzattım. Sayfalar arasında gözlerini gezdirdikten sonra son sayfayı bana doğru çevirip köşesini gösterdi. Çiçek ve kalp çizimlerine bakarken şirince sırıttım.

"Sonlarda biraz sıkılmış olabilirim."

"Sence bir çalışanım bana böyle söyleyebilir miydi?"

Dudağımı büzüp "Size bir sürpriz bırakmak istedim." diye şansımı denediğimde dudakları kıvrılsa da koy vermedi. "Sence bir çalışanımın bana böyle söylemesine karım izin verir miydi?"

Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda o sayfayı bana geri uzattı. "Tekrar yazıp getir."

Sayfanın ucunu tuttuğumda almama müsaade etmeden tutmaya devam edip "Kalpsiz ve çiçeksiz." dedi. Tamam, deyip sayfanın sonunda adam asmaca oynamak ve 'adam asmaca olmasın demedin' demek istiyordum. Şirince sırıttım ve gözlerimi kırpıştırdım. "Peki."

Kâğıdı alıp geri çekildikten sonra "Sonra da bugüne kadar benim yaptığım tasarımlardan tasarı kısmından son haline kadar isimleriyle, kullanılan materyalleriyle bir rapor hazırlamanı ve tarzlarıyla kategorilemeni istiyorum." dedi. "Ne zamana kadar?"

Kolunu kaldırıp saatine baktıktan sonra kolunu indirirken şirince sırıttı ve "Akşam dokuzda hazır olsa yeter." dedi. Ben 'şu güne kadar' tarzı bir cevap verirken bana sadece saat verdiğinde gözlerim irileşti. "Ama bunları nereden bulacağım, nasıl bir rapor olacak? Sen tasarım makinesiymişsin, bir sürü vardır şimdi. Teknikler derken? Ama ben bilmiyorum ki."

Ellerini masasının üstünde birleştirip başını hafifçe salladıktan sonra "Öğren o zaman." dedi. Sırf iş çıkışı bir yere gidemeyeyim, diye yapıyordu. Ne yapacağımı tahmin ettiğini sanmıyordum ama mahalleye gideceğimden emindi çünkü sorusuna cevap verememiştim. Cansu'yla konuşmak için gideceğimi ama gidersem Ogün'le de karşılaşacağımı düşünüyor ve istemiyor olmalıydı.

"Hani her şeyi sen..." dedikten sonra kaşları kalktığında "... siz." diye düzelttim. "Hani her şeyi siz bizzat öğretecektiniz?"

Omuz silkti. "Öğretme tarzım bu."

"Beni alıp kaosun içine atmak?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. "Stres iyi bir itici güçtür. Çakraların ve algıların açılır."

"Ben mutfağa geri dönebilir miyim?" diye sorduğumda şirince sırıtıp dilini dişlerinin arasına yerleştirdi ve başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Valla bak, makineleri kullanmayı da öğrendim."

"Hadi Ada'cım, seni odana alalım." deyip açık storun ardında camdan gözüken asistan odasını gösterdi. "Birinden yardım almaya çalışma, görürüm."

"Gökten bilgiler bana zembille mi inecek?"

İç çekip "Çok sorguluyorsun." dediğinde "Gerçekten tat kaçıran bir patron..." dedikten sonra şirince sırıttım. "...sunuz."

Kapıyı gösterdi. "Asansörün orada 'istek ve şikâyet' kutusu var, düşüncelerini orada dile getirebilirsin."

"Okuyor musunuz?" diye sorduğumda başını onaylamaz bir şekilde salladı. Güldüm. "Okuyan herhangi biri var mı?"

"Belki Kenan," dedikten sonra omuz silkti. "O da meraktan."

"Çok şeffaf bir iş yeri gerçekten." dediğimde tekrar kapıyı gösterdi. Oflayıp "Tamam gidiyorum." deyip kapıya doğru ilerledim. Kasten daha da gıcık davranıyordu. Dün için cezalandırma yöntemi de bu olabilir miydi? Ona hak vermeye başlamamış olsam bile sırf gıcıklığı bitsin, eski pamuk halleri dönsün diye harekete geçebilirdim. Aramız bu halde olmasa şu anda ayaküstü flört eden, temas etmeden duramayan bir çift olacaktık ve beni odama göndermek değil, yanında tutmaya çalışacaktı. Odama gitmem gerektiğinde ise şu camdan tatlı bakışlar atacaktık birbirimize. Durup durup 'mola' yaratarak odama gelecek ya da odasına çağıracaktı ve o beni öperken ben heyecandan kıpır kıpır olacaktım ama şimdi... Ah Ogün...

Odasından çıkıp kapıyı kapatacağım sırada göz göze geldik. Şimdi öpücük atsam gıcık olmaya devam mı ederdi yoksa teslim olur muydu merak ediyordum ama beni bozmasını göze alamıyordum. Beni bozarsa gözlerimi devirip de çıktığımda ardımdan alayla gülüyor olurdu ve ona bu zevki yaşatamazdım. Kapıyı kapattıktan sonra odama yöneldim. Poyraz'la benim odamızın olduğu koridora giren Duru'yla karşılaştım.

"Oo, görümcem gelmiş."

Koluma girip beni odama çektiğinde "Ne oluyor be?" diye sordum. Odaya girdikten sonra kapıyı kapattı ama bu odanın, Poyraz'ın odasına camı olduğunu yeni hatırlamış gibi şirin sırıtışı arasına küfür ederek abisine el salladı. Poyraz da kardeşine başıyla selam verdikten sonra bana hatırlatmak ister gibi saatini gösterdi. Oflayıp masama yöneldim.

"Ne diyor bu?"

"Sorma." derken sandalyeye oturdum. O da masamın önündeki koltuklara otururken "Bir iş verdi, akşama kadar halletmem gereken ama benim daha önce bitirmem lazım." dedim.

"Hallederiz." dediğinde güldüm. Hallederiz, özel yeteneği kandan geçiyordu herhalde. "Necmi'ye söylerim, o yapar."

"Ama gözü üstümde." diye camı gösterdiğimde "Bir bahane bulup kapatırsın storları. Git odasına, küçük bir tartışma çıkar, trip atar gibi kapat storu." dedi.

"Hm..." deyip sandalyemde iki yana sallanırken sırıttım. "Şeytansın."

Öpücük attı. "Peki, niye daha önce bitirmen lazım?"

Böyle insanlara bayılıyordum. Önce çözümü buluyor, sonra sorguluyordu. Üstelik şeytanlığını öz abisine karşı çalıştırıyordu. Ona Ogün'den, Cansu'dan, Poyraz'la kavgamızdan ve mahalleye gitmem gerektiğinden bahsettim ama mahalleye gitmek konusunda gerçek amacımı dile getirmedim, Cansu'yla konuşmayı bahane ettim. Duru da bizim formaliteden evlendiğimizi ve evlenmeden bir gün önce tanıştığımızı bilmiyordu.

"Zaten barda olay çıkartması çok saçmaydı." dediğinde yanağımı kemirmeye başladım. O an veya sonrasında yükselen sinirimizden düşünememiştik ama Ogün daha da ifşa edici cümleler kursa, Duru duyacaktı. "Adamın karısını zorla öptüğünü sanmak, hem de sizin gibi bir çiftin. Yürüyen bombasınız. Her an birbirinize çekiliyorsunuz."

Dirseğimi masaya, elimi de yanağıma yaslarken bakışlarım camın ardından Poyraz'a döndü ve gülümseyerek "Öyle miyiz?" diye sordum. Odasına çalışanlardan biri girmiş, bir dosyayı gösteriyordu. Poyraz dosyayı incelerken, çalışan masanın ardında bekliyordu. Hissetmiş gibi gözleri bana döndüğünde gözleri gülümsememe kaydı. Kaşları hafifçe kalktığında tekrar Duru'ya döndüm. Gülüp "Bak işte." dedi. "Aranızda cam yok da sanki odanızda baş başa..."

"Şş..." deyip masanın üstünde duran eline yavaşça vurdum. "Ayıp."

"Sen ayıbı sizden bir an önce torun bekleyen babaanneme anlat. Az kaldı odanıza gelip özel ricada bulunacak."

Heyecanlanarak nefes aldım. Bilmiyorlardı ki biz daha öpüşmenin ötesine gidememiştik. Ellerimiz bile birbirinin vücudunda kısıtlı yerlerle tanışmıştı, hatta gözlerimiz de. Aslında dün akşamki olay olmasa, gündüzünde yatakta biraz daha kıvılcımlar artmıştı ve ilişkimiz ilerledikçe kıvılcımlar koca bir yangına dönüşecekti. Gelecekte olacak olan bir şeye, yavaş yavaş, adım adım yaklaşmak, o anı yaşıyormuşum gibi sıcak hissetmeme, heyecanlanmama sebep oluyordu.

"Çocuğa daha çok var." diye cevapladığımda "Bence de yapma, velet sevmem." dedi. Gülüp "Yeğenini de mi?" diye sorduğumda "Ben Necmi'yle evleneyim, öyle yapın. Düğünümde ortalarda koşuşturmasın." dedi.

Alayla "Tamam ona göre ayarlarız." dedim ama dediğim gibi kendi söylediğimden utandım. Çocuğumuzun olması için önce yapmamız gerekenler zihnimde belirdiği gibi elimle kendime doğru hava savurmaya başladım. Halime gülüp "Gerçekten cicim aylarınız hiç bitmeyecek herhalde sizin." dedi. Tabii Duru'nun gözünde abisiyle defalarca kez birlikte olmuş olmalıydım ve heyecanımı hala alışamadığıma yoruyordu. Açıkçası, defalarca kez birlikte olmuş olsak bile muhtemelen alışamazdım. Heyecanım zaman geçtikçe azalmıyor, aksine artıyordu. Tüm kalbim onunla çarpıyordu.

"Boş ver şimdi bizi. Ogün'e ne diyorsun?"

Omuz silkti. "Valla abim diye söylemiyorum, biliyorsun yengeciyim ama bence haklı. Ogün değişik davranıyor. Nişanda da, düğünde de bir garipti. Nişanda kalktı gitti resmen. İnsan arkadaşının nişanından gider mi? Bahanesi ne bilmiyorum ama bence açıklaması olmayan hareketler. Ben aşktan anlarım, Cansu'ya hiç o gözle baktığını sanmıyorum. Doğum günümde umursamadı bile kızı. Ben aksine Cansu'yla Hakan arasında bir şeyler var sandım, sana soracaktım."

O durum da biraz karışıktı. Hakan'dan yana vardı evet ama Cansu... Aslında Hakan için söylediği güzel cümleler ve bugüne kadar ne zaman ihtiyacı olsa Hakan'a koşması, ona kıyamaması, Hakan öküzlük yapıp tek lokmada bitirdiğinde çikolatasını onunla paylaşan her zaman Cansu olmuştu. Hakan'a karşı zaafı olduğu şüphesizdi ama bu daha fazlasına dönüşebilir miydi, bilmiyordum.

"Betül'le de görüşüyormuş." dediğimde "Betül de normal değil zaten." dedi. Kaşlarım kalktı. "Ben onu bildiğimden beri şakayla karışık abime asılır. Eminim abim bir saniye bile olsun ışık yaksaydı, yapışırdı adama."

Gözleri önünde alev topuna dönen bana bakıp dudağını ısırdı. "Şey tabii, sen etkilenme ama bu söylediklerimden. Evlendi barklandı sonuçta adam, vazgeçmiştir artık." dedikten sonra şirince sırıttı. "Tabii sen de evlendin barklandın, Ogün vazgeçmemiş gibi duruyor."

"Yolarım ama onu." dediğimde güldü. "Abimin Ogün'ü neden dövdüğünü anlıyor musun? Özellikle de o duyduklarından sonra. Betül abimi öpmek istese, hatta öpmek için kalksa hareketlense..."

"Duru!" diye araya girdiğimde 'ya bak' der gibi halimi gösterdi. "Abim gerçekten üç saniyede Betül'ü hayatından şutlardı. Şimdi sen yapmakta gecikince kırılmış, sinirlenmiş. Baksana tasarım bile çıkartmıyor, abim için bir günlük iş, kafası dağınık demek ki."

Aslında tasarımı vardı, bu da başka bir kaosun malzemesiydi ama Duru'ya anlatamazdım. Gerçi, ben yardımcı olmadan önce Poyraz'ın gerçekten tasarımı yoktu. Bu tarz durumlar ve gerginliği gerçekten ayağına taş oluyordu ve Ogün de onlardan biriydi.

"Bu Betül'le Ogün kesin bir işler çeviriyor." dediğinde dudağımı kemirmeye başladım. Koray'ın o akşamdan nasıl haberi olduğunu hiç anlayamamıştım ama Ogün'ün vardı. Belki de Ogün Betül'e, Betül ise Koray'a anlatmıştı. Sırf biz olmayalım diye beni ne hale getiren eski sevgilimle iş birliği yapıyor olabilir miydi? Belki o sadece Betül'le yapıyordu ama Betül, Koray'la da yapıyordu.

Yüzümü sıvazlamaya başlarken sinirle inledim. Şu aklıma gelenlere inanamıyordum. En çok da, muhtemelen doğru olduklarına inanamıyordum. Ogün gerçekten böyle biri miydi? Hep mi böyleydi yoksa gözü mü kararmıştı? Birlikte büyümüştük, birlikte yere düşmüş, yaralarımıza birlikte gülmüş, yara bandını da kaldırmak için elimizi de birbirimize uzatmıştık. Bu dörtlü, geri dönülemez bir şekilde yaralanmış mıydı?

"Ona gerçekten çok değer veriyordum." dedikten sonra ellerimi enseme kaydırıp başımı kaldırdım. Duru da üzülmüş gibi dudağını sağ kenarına doğru kıvırdı. "Ona, Cansu'ya. Şimdi ikisini de kaybedecekmişim ve çocukluğum bir kısmı ellerimden kayıp akacakmış gibi hissediyorum."

"Ogün öyle bir adamsa ya da artık olduysa, bence artık dostluğuna ya da eski haline tutunmaman gerek." dedikten sonra gaza gelmiş gibi sesini biraz yükselterek "Bu arada yani Cansu, sırf Ogün kaprisi dolayısıyla seninle arasını açacaksa, açsın. Sonra üzülürse yine sana gelecek." dedi. "Üzülmesini istemiyorum." dediğimde elimi tuttu ve aramızda kaldırdı.

Gözlerini kapattığında istemsiz gülüp "Ne yapıyorsun?" diye sordum. Gözlerini aralayıp "Şeytanlığımın birazını sana aktarmaya çalışıyorum. Böyle seni çok üzerler." dedi. Aynı anda gülerken elimi çektim. "Ogün eğer böyle bir adamsa bırak Poyraz'ı, senin için de hayatından çıkmalı. Cansu ise sana güvenmeyip burnunun dikine gidecekse ya da olanlardan seni sorumlu tutacaksa, belki de onunla olan arkadaşlığın da hiç sağlam olmamıştır."

Yutkunduktan sonra burukça gülümsedim. "Biraz ağırdı."

"Ama gerçek." deyip o da burukça gülümsedi. "Eğer gerçekten dostsanız, aranıza herhangi bir adam giremez."

Başımı hak verir gibi onaylar şekilde salladım. "Abime de söyledim. Birbirinizi deli ediyor ama aynı zamanda birbirinize deli oluyorsunuz. Aranızdaki bu güzel büyüyü, saçma sapan durumlar yüzünden bozmayın. Siz artık aile oldunuz, herhangi bir arkadaş bunun önüne geçmemeli. Siz birbirinizin artık en yakın arkadaşısınız."

Gözlerim Poyraz'a döndü. Bana bakıyordu. Birine baktığınızda ve onun çoktan size baktığını fark ettiğinizde içiniz kıpır kıpır oluyordu. Birbirimizi hisseder gibi birimiz baktığında, diğerimiz de hemen eşlik ediyordu. Odasındaki kişi çıkmış, bir başkası girmişti. Adamı hiç rahat bırakmıyorlardı ki dinlensin, tasarımına devam etsin. Koray'a vermesine izin vermeyecek olsam da yarın kendisi için sunmak üzere hazırlamalıydı. Poyraz dudaklarının aralanmasından anladığım kadarıyla derin bir nefes alıp önüne döndü. Kırgınlığıyla benden önce hisleri mücadele ediyordu. İnsan birini sevince, değer verince onu affedecek sebepler arıyordu. Belki de bugüne kadar arkadaşım Ogün'e hep böyle davranmıştım. O saçma davrandıkça affetmiştim ama o sandığım arkadaşım değildi. Eğer gerçekten arkamdan işler çeviriyorsa, bunca zaman ilişkilerimi sabote etmeye çalıştıysa, mutlu olacağımı hatta olduğumu görmesine rağmen Poyraz'dan uzaklaştırma çalıştıysa, Cansu'ya göz göre göre bunu yaptıysa... O sandığım kişi ya hiç olmamıştı ya da artık değildi. Amerika'da birlikte yaşamayacak olmamıza rağmen bunu da yanlış anlaşılmaya müsait olarak Poyraz'a söylediğini hatırladım. Ben öyle bir şey yapmadım, sohbet arası geçti, demişti ama şimdi anlıyordum ki onu da bilerek yapmıştı. O gün de kavga etmiş, Poyraz'la birbirimizi kırmıştık.

Bir süre düşünerek baktıktan sonra iç çektim. "Kahve içer misin aşkolog?

Güldü. "Yok, gitmeden Necmi'yi de göreyim." dedikten sonra çantasını omzuna asarken çenesinin ucuyla Poyraz'ı gösterdi. "Bu arada görümcecim, sen de bizim arayı bulursan sevinirim."

Başımı onaylar şekilde salladım ve güldüm. Duru gerçekten güvenilir ve iyi bir dosttu. Poyraz'la aynı kandan olduğunu ve beraber büyüdüklerini hissettiriyordu. O benim, bizim için çabalarken benim de artık bir şeyler yapmam gerekiyordu. Zaten Poyraz'dan bir şey saklamaktan hoşlanmıyordum, bir an önce itiraf etmelilerdi. "Tamam yapacağım bir şeyler."

"Ne yapacaksın?" diye sorduğunda gülüp "Bilmiyorum, aklıma geldikçe yapıştıracağım." dedim. "Önce bir ağzını yoklarım."

"Bak şeytandan el aldın, sana güveniyorum." dediğinde ayaklandığı için ben de gülerek ayaklandım. "Şu stor işini çözünce söyle, Necmi'yi yollayayım."

"Şu adam Necmi olarak mı kalacak, isim hafızam da pekiyi değil bak alışırsam hep 'Necmi' derim."

Omuz silkti. "Benim için fark etmez ben zaten 'aşkım' diyeceğim."

Gülüp koluna girdim ve ona kapıya kadar eşlik ettim. "Sağ ol Duru."

Kapıda bana dönüp elimi tuttu. "Tekrar bir el verme mi?" dediğimde gülerek "Hayır. Bu sefer bir dost tutuşu." dedi. Gülümsedim. Birkaç saniye sonra aynı anda duygusallığı bırakıp öpücük attık. "Bu kadar duygusallık fazla."

"Evet ayol, ben gidiyorum." dedikten sonra koridora yönelip bana el salladı. "Sana iyi kavga çıkarmalar."

Kapı pervazına yaslanıp sırıtırken "Sana da iyi flörtleşmeler." dediğim gibi heyecanla kıpırdanıp "Evet." dedikten sonra son bir kez birbirimize öpücük attık ve koridordan sağa döndü. Bunlar da olacaktı ama olana kadar ne karın ağrıları çekecektik, merak ediyordum. Bakışlarım Poyraz'ın odasının kapısına döndü ve derin bir nefes aldım. Hadi kızım yapabilirsin Ada. Arabada bile istemeden, aksine aramızı yumuşatmaya çalışırken gerginlik çıkarabilmiştim şimdi kasıtlı çıkartamamazlık yapamazdım herhalde.

Odasına yöneldiğim sırada telefonum çaldığında yine Ogün sandım ama annemdi. Tekrar odama dönüp telefonu açtım ve kulağıma yasladım.

"Kızım?"

"Efendim anne?"

"Nasılsın, ne yapıyorsun?"

"İyiyim, çalışıyorum, sen?"

"Çalışıyor musun?"

"Evet." dedikten sonra ona biraz durumdan bahsettim. Çok detayla bahsetmemiştim çünkü annem de babam gibi işletmeyi bırakıp tasarıma yönelmemi istemezdi ve "Anladım." derkenki ses tonu da bunu gösteriyordu. "Sen niye aradın?"

"Poyraz oğlumla, konuştuk da. Deniz'le geçen telefonda konuştular, ara ara Deniz'in, bizim hatırımızı soruyor sağ olsun." dediğinde gülümseyip masama yaslandım. "Konuşurken Deniz dershaneye yazdıracağımızdan falan bahsetmiş de Poyraz da tutturdu, bir aile yakınlarının koleji olduğunu, üniversiteye hazırlanacağı sene için çok yararlı olacağını, iyi bir okul olduğunu, Deniz'i de oraya yazdıralım, diye. E tabi kolej olunca masraf falan olur, biliyorsun biz o kadar ödeyemeyiz ama masrafa gerek yok, aile yakınımız dedi. Gerçekten Poyraz'dan istemezler mi yoksa Poyraz kendi ödemeyi mi düşündü bilmiyorum ama baban iki türlüsünü de kabul etmiyor. Deniz de ağlayıp duruyor, 'Siz niye iyiliğimi düşünmüyorsunuz?' diye. Bir ara gel de şu babanı ikna edelim, yoksa Deniz'in inadını, keçiliğini biliyorsun burnumuzdan getirecek."

"Bu akşam geleceğim zaten." dedikten sonra yüzümü buruşturdum. Gelecektim gelmesine ama konuştuğum şeylerden sonra babamın benim sözümle ikna olacağını da Poyraz'ın teklifini kabul edeceğini de sanmıyordum. Önceden ikna etsem bile sonradan fikrini değiştirirdi ama Deniz'in işini ilerleyen zamanlarda bir şekilde çözerdim. Yaz daha bitmemişti ve okulların başlamasına vardı. Babam Poyraz'ın parasını kabul etmese bile sonuçta artık çalışıyordum, bir maaşım da olmalıydı. Poyrazlar sağ olsun para harcayabildiğim falan yoktu bari Deniz'in taksitlerine verirdim. Tabii kolejin taksitleri de fazla olmalıydı.

"İyi kızım, gel de halledelim şu işi."

"Ne zaman bu teklifte bulundu bu arada?" diye sorduğumda "Bu sabah." dedi. Toplantıdan önce odaya gittiğinde yapmış olmalıydı. Aramız bozukken bile aklı bende, ailemdeydi, ilgilenmeye devam ediyordu. Şimdi gidip nasıl tartışma çıkaracaktım Allah aşkına? Ama o storu kapatamayıp işleri hızlandırmazsam da mahalleye gidemezdim, akşam dokuzda birlikte çıkarsak yalıya dönmemizi sağlardı ve ailemle görüşemezdim. Böylelikle Poyraz'ın da emekleri çöpe giderdi.

"Tamam annecim, öptüm." dedikten sonra telefonu kapatıp tekrar Poyraz'ın odasına yöneldim. Odadan çıkan kişiyle selamlaştıktan sonra odaya girdim. Poyraz'ın sorgulayan bakışlarına ve kalkan kaşlarına karşılık bir adım geri çıkıp kapıyı çaldım. Sırıtır gibi olup "Gel madem." dedi. Odaya girip kapıyı kapattım.

"Deniz'le kolej için konuşmuşsunuz."

İşiyle ilgilenirken önemsiz bir detaymış gibi "Evet." dedi. "Bana söylemedin."

Soğukluğunu korurken bana bakmadan "Zamanım olmadı." dedi.

"Babam pek sıcak yaklaşmıyor sanırım." dediğimde iç çekti. "Umarım ikna olur."

"Olmadı masrafları ben öderim, maaşımla." dediğimde ters bakışları bana döndü. "Ne? Bir maaşım olmayacak mı?"

"Olacak ama buna gerek mi var?" diye sordu. Omuz silkip "Yani babam gururludur, sonuçta senin paran..." diyeceğim sırada araya girdi. "Benim param, senin paran. Sahip olduğum her şey sana da ait. Bunu baban da anlamalı ama daha sen anlamadın ki."

Kavga çıkaracağım, diye geldiğim odada gülümsediğimde gözlerini dudaklarıma indirdi ama yutkunup bakışlarını kaçırdı. Zihninde kendi kendine 'safları sıkılaştırın, kaleyi koruyun' dediğine emindim. Bana düşmemeye çalışırken beni düşürüp duruyordu. Muhtemelen ağzımda 'Ogün'le görüşmeyeceğim' cümlesini duyana kadar böyle olacaktı.

"Biliyorsun henüz yıldızınız pek uyuşmadı..." diyeceğim sırada gözleri tekrar bana döndüğü için hızla ekledim. "... ama eminim ki yakında iyi anlaşmaya başlarsınız. O zamana kadar da Deniz'in masraflarını benim buradaki maaşımla ödeyeceğimi, söylesek?"

"Maaş beklentin ne?" diye sorduğunda bilemediğim için dudak büktüm. "Yetmez mi ki?"

"Bir zam talebi olarak kabul ediyorum." dediğinde sırıtıp "Dilek ve şikâyet kutusuna yazayım mı?" diye sordum. Dudakları sırıtmak istese de müsaade etmediğinde iç çektim. Gerçekten inadı da inattı.

"Deniz artık benim de kardeşim, ailem. Babanın ikna olması için gerekeni yapacağım. Sırf inat için kızın sınav senesinin daha iyi geçme ihtimalini riske atmayalım."

Gülümseyip başımı onaylar şekilde salladım. "Teşekkür ederim, çok düşüncelisin."

Elindeki kâğıda bir şeyler karalarken hafifçe güldü. "Öyle mi? Dün bir kadın onu hiç düşünmediğimi dile getirmişti de, şimdi şaşırdım."

Bunu söylediğime kırgınken bile beni düşünmeye devam etmişti. Poyraz'la değil kendimle kavga çıkarmak kendi kendime stor kapatmak hatta stor ipini boğazıma dolamak istiyordum.

"Özür dilerim." dediğimde kalemi tutan eli duraksarken bakışlarını bana çevirdi. "Gerçekten, özür dilerim ama sinirin benim pişmanlığımla geçecek gibi değil."

"Evet." dedikten sonra masadan kalktı. "Öyle tatlı tatlı duruyorsun, güzel güzel bakıyorsun, içimin gitmesini sağlıyorsun ama o kadar kolay değil."

Kaşlarım kalkarken geniş bir şekilde gülümsediğimde kendi kendine yüzünü buruşturdu ve elini masasına yasladı. Bana tepki vermeye çalışırken bile övmeden duramıyordu. "Defalarca kez haklı olmama rağmen sırf sen istediğin için geri durduğum o adam sonunda böylesine bir şerefsizlik yaptığında ve bu kadar belli olduğunda bile hala seni ondan uzak tutamıyor olacak kadar senin hayatında yetkisiz olmayı hazmedemiyorum."

Konuşurken yanıma kadar geldiği için şimdi yüzüne bakmak üzere başımı kaldırmıştım. Biraz önceki sesine nispeten kısık kalan bir sesle "Üstelik ben hayatımdaki tüm yetkileri sana vermişken." diye ekledi. Kollarımı vücuduna sardığımda sinirle konuşurken havada hareket ettirdiği elleri duraksadı. Ona bu yetkiye sahip olduğunu söylemek istiyordum ama bu kavga etme ve onun emeklerini kurtarmak uğruna mahalleye gitme şansımızı sıfırlamak olurdu. Aramız iyileşirse gözü, eli daha da üstümde olurdu ve özellikle de ne yapmak istediğimi öğrenirse, buna izin vermezdi.

"Sonra konuşalım mı?" dediğimde alt dudağını yalayarak başını onaylamaz bir şekilde sallarken geriye doğru birkaç adım attıktan sonra masasına yöneldi. O sandalyesine oturup bana bakmadan "Bittiyse, çıkabilirsin." dedi. Elinde kâğıtları gezdiriyordu ama kâğıtlarda ne olduğunu görebildiğini bile sanmıyordum. Yine istediğini vermemiş olmam, sinirini tepesine çıkarmıştı.

Yüzümü buruşturup içimden kendime sövdükten sonra derin bir nefes alıp "Bence birazcık abartıyorsun." dedim. İrileşen gözleri bana döndüğünde arkamda birleştirdiğim ellerim birbirini cimcikliyordu. Akşam gönlünü alacaksın Ada, şimdilik kavga çıkarsan yeter.

"Bence de sonra konuşalım."

"Tamam sonra konuşalım ama camın ardından bana kötü kötü bakmayı da bırakır mısın?"

Gülüp "Kötü kötü mü?" diye sordu. Bakışlarının ne kadar farkındaydı bilmiyordum ama bana öyle bakamayacağına eminmiş gibi sormuştu. Gerçekten de, göz göze geldiğim her seferinde kalbinden kalbime bir duygu seli akmıştı.

"Evet, çalışmaya odaklanamıyorum."

"İyi, git kapat." dediğinde "Kapatacağım zaten." dedim. "Kapatıp o sırf bana gıcıklık olsun diye verdiğin saçma işi bitirmeye çalışacağım."

Kapıyı gösterdi. "Gerçekten beni delirtiyorsun, lütfen çıkar mısın?"

"Çıkıyorum." dedikten sonra kapıya yöneldim. Kapıyı kapatmadan önce bir elini ensesine götürmüş, gözlerini kapatarak sakinleşmeye çalışmasını üzgünlükle izledim. Çok değil, birkaç saat sonra tüm sinirlerini teker teker cımbızla alacaktım, birazcık sabretmeliydi.

Odaya döndüğüm gibi stora yöneldim. Gözlerini aralayıp bakışlarını bana getirdi. Storu kapatmaya başladığımda gözlerini devirerek kaçırdı ve başını onaylamaz bir şekilde salladı. O bakmazken ona öpücük atıp storu tamamıyla kapadım. Onu sinir etme gibi bir hobim yoktu tabii ama şu an bunu yapmak zorundaydım.

Storu kapattıktan sonra Durulara mesaj atım. Kapımı kapatmak için yöneleceğim sırada Beril'i gördüğümde duraksadım. Bana ters bakışlar atarak Poyraz'ın odasına yöneldiğinde ardından ofladım. Storu kapatmadan gelsene be kadın! Şimdi içeriyi göremeyecektim...

Kapıyı tıklattıktan sonra girme izni alınca açıp geri kapatmadan önce bana göz ucuyla baktı. Kapı kapandığında tekrar oflayarak odaya döndüm. Elinde dosya falan da yoktu, ne göstermeye gelmişti bu? Karı koca yemin ediyorum dayaklıktı. Koray alenen bana ilgisini belli ediyordu, Beril de ediyor olabilir miydi? Geçmişe dair konular açıyor olabilir miydi?

Elim dudaklarımda stora yaklaştım. Açıp sorarsa "Vazgeçtim ben kötü bakışlarla motive oluyorum" mu deseydim? Yani küs olmamıza rağmen hala karı kocaydık sonuçta storu açmaya yetkim vardı. Tabii bunu söylesem o yine benim ona vermediğimi düşündüğü yetkilerden laf atacaktı.

"Birazcık baksam..." deyip parmaklarımı stor aralarına götürüp aralamaya çalıştım. Gözümü kısarak içeriyi görmeye çalışırken ardımdan bir kahkaha koptu. Sıçrayarak storu bırakıp ardıma döndüm. Kenan kapı ağzında bana bakarak gülüyordu.

"Bunu görmedin!" diyerek ona yaklaştığımda gülüşleri arasından "Ama gördüm." dedi. Yanına vardığımda oflayıp ellerimi göğsümün önünde rica eder gibi birbiriyle kavuştururken "Görmedin." dedim.

Gülüşü sırıtmaya dönerken yavaşça ve tane tane "Ama gördüm." dedi.

"Poyraz'a söylemesen? Dalga konusu olurum."

"Bence hoşuna gider." dedi. "Ben asıl Batu'ya söyleyeceğim, sen o zaman dalga konusu olacaksın."

"Kimseye söylemesen?" diye ricada bulunmayı sürdürdüğümde düşünür gibi "Hmm..." dedi. "Belki bir iyilik karşılığında düşünebilirim."

"Akrabalarımın yarısını alabilirsin." dedikten sonra yüzümü buruşturdum. "Ya da, annemler kalsın yeter. Al hepsini."

Güldü. "Bana bir kız yeter."

Kaşlarımı kaldırdım. "Sedef'le aranız iyi gibi duruyor. Bana pek yüz vermiyor ama belki sen benim yeteneklerimden, iyi yönlerimden, meziyetlerimden bahseder, onu biraz etkilersin."

Eros'um da elimde bir okum mu var sanıyorlardı? Ofis ilişkilerinin çöpçatanı olmuştum. Hangi birini bir araya getirecektim?

"Çıkarcı olduğunu da söyleyeyim mi?" dediğimde güldü. "Yok, o iyi yönlerimden biri değil ama güvenilir olduğumu söyleyebilirsin." dedikten sonra storu gösterdi ve aramızda bir sırmış gibi işaret parmağını dudağına götürdü. Oflayışım gülüşümle dağıldı. "Gerçekten arkadaşın gibi gıcıksın."

"Batu mu?" diye sorduğunda "Hayır, Poyraz." dememe şaşırarak güldü. "Çifte kumruların arası bozuk galiba."

Necmi'nin geldiğini gördüğümde karşılığını isteyeceği yeni bir koza sahip olmasın diye sırıttım. "Sedef'e söylememi istediğin iyi yönlerinin listesini mesaj atarsın. Şimdi benim çalışmam lazım."

"İşkolik Poyraz'ın işkolik karısı." diye dalga geçerek odadan çıktı. "Şimdiden teşekkür ederim yenge."

Gözlerimi kısarak ona bakarken 'pü' diyerek yüzüne tükürmeme az kalmıştı. "Samimiyetsiz kibarlıkları kaldıralım lütfen." diye dalga geçtiğimde başını onaylar şekilde salladı. "İyi işti ortak, diyorum o zaman?"

"Bak bu daha iyi oldu." dedikten sonra onu yolculadım ve Necmi'yle odaya döndük. "Necmi seni Allah gönderdi."

"Aslında Duru." diye dalga geçtiğinde yüzümü buruşturdum. "Sadece yardım et, olur mu?"

**

Taksiden inip eve yönelmeden önce sokaktan geçen Cansu'yu gördüm. Göz göze gelsek de görmemiş gibi yaptığında kaşlarım çatıldı. Ona doğru ilerleyip "Cansu?" diye seslendiğimde derin bir nefes alıp duraksadı ve bana döndü.

"Benden mi kaçıyorsun?"

Birkaç saniyelik duraksamasının ardından "Evet." diye itiraf ettiğine omuzlarım çökerken kaşlarım indi. "Gerçekten mi?"

Yüzünü buruşturup "Ada, ne kadar garip bir şey yaşadığımızın farkında mısın?" diye sordu.

"Evet, bu yüzden seni dünden beridir arıyorum ama sen açmamakla kalmıyor, karşılaştığımızda resmen görmezden geliyorsun."

"Ne konuşacağımızı bilmiyorum." dediğinde ellerimi iki yanımda kaldırıp indirdim. "Bu ne kadar sürecek?"

Cansu kollarını göğsünde birleştirirken mutsuz bir şekilde "Bak gerçekten kafam karışık, dün çok zor bir akşam geçirdim ve iki yakın arkadaşımdan da destek göremedim. Hakan benimle görüşmüyor, nedense." dediğinde güler gibi oldum. "Benden direkt destek istemedin ki."

"Evet, çünkü bu konuda nasıl destek olabilirsin, bilemedim. Yani bu sefer konu biziz, başkaları değil."

İç çektim. "Cansu bak ben de dün zor bir akşam geçirdim ve aynı şekilde hiçbirinizden destek isteyemedim."

Düşünceli bakışları yüzümde gezinirken "Poyraz'la kavga mı ettiniz?" diye sordu. Başımı onaylar şekilde salladığımda kollarını çözüp nefesini üfledi. "Kocan neden Ogün'ün sana âşık olduğunu düşünüyor?"

"Sen de düşündün." dediğimde bunu hatırlatmamı beklemiyor ya da hatırlatmamamı umuyor gibiydi. Rahatsızca kıpırdanıp "Bir an anlayamadım." dedi. "Ogün son zamanlarda özellikle de bana çok garip davrandı, Poyraz'la defalarca kavga çıkardı, böyle düşünmesi normal."

"Peki, Hakan?" diye sorduğunda bunun cevabının bende olmadığını biliyordu ama içini rahatlamamı istiyordu. "Orada saçma sapan konuştu sanki Ogün yalan söylüyormuş gibi. O zamandan beri benimle de iletişim kurmuyor. Hakan niye öyle düşünüyor?"

Sıkkın bir nefes aldığımda kızaran gözleriyle "Asıl sen, sen ne düşünüyorsun?" diye sordu ama cevap vermeden önce korkup cevabımı yönlendirmek ister gibi hızla konuşmaya başladı. "Gerçekten en yakın arkadaşının sevdiği adamın, seni sevdiğini mi düşünüyorsun? Gerçekten yıllar boyu aşk acısı çekmemin sebebi, son zamanlarda kendim değilse kim bu kadın, diye aradığım kişinin sen olduğunu mu düşünüyorsun? Özellikle de Ogün bana âşık olduğunu söylemişken?"

"Sonra tekrar konuştunuz mu?" diye soruyla sorusuna cevap verdiğimde dudaklarını kemirirken omuz silkti. "Telefon ettim ama açmıyor." deyip hızla moralini bozmayacak bir sebep buldu. "Muhtemelen utanıyor, çekiniyor. Onu öylece bırakıp gittim, ne yapacağımı bilemediğim için."

"Beni defalarca aradı." dediğimde kaşları kalktı. Buruşturduğu yüzü yavaşça gülüşe dönerken titrek sesiyle "Ne demek istiyorsun?" diye sordu. Ellerini tutmak için yöneldiğimde hızla geri çekildi. Benim de sesim titremeye başlarken "Cansu Ogün çok garip davranıyor." dedim. "Gerçekten, benim, Poyraz'ın, Hakan'ın ne düşündüğünün bir önemi yok. Senin bir karar verip adım atmadan önce iyice düşünmen, her şeyi sorgulaman lazım. Şimdi sonunda mutlu olabileceğini düşünüyorsun ama daha da mutsuz olmandan korkuyorum."

Göz yaşları eşliğinde "Ben seni her zaman destekledim." dedi. "Poyraz konusunda. Sana cesaret vermeye çalıştım, mutlu olmanı istedim. Şimdi bana niye bunu yapıyorsun?"

"Poyraz'ın doğru kişi olduğunu düşünüyordun ama ben..."

Tükürür gibi bir sinirle "Sen Ogün'ün sana âşık olduğunu düşünüyorsun." dedi. "Kocan seni etkisi altına almış yoksa sen..." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Sen biliyorsun, senelerdir onu ne kadar beklediğimi."

"Ben seni biliyorum." derken göz yaşlarımı elimin tersiyle sildim. "Ben senin hislerinden eminim ve sana yemin ederim senin mutlu olmanı çok isterim ama lütfen yeterince düşünmeden bir adım atma."

"Beni sevdiğini söyledi. Sen de duydun. Beni seviyor, her zaman istediğim gibi. Sizin benimle derdiniz ne anlamıyorum ki... Şu an senin benimle mutluluk çığlıkları atarak zıplaman gerekiyorken gelmiş neler söylüyorsun. Sen de Hakan da, benim mutlu olmamı istemiyor musunuz?"

"Tabii ki istiyoruz, bundan şüphen mi var? Eğer bize güveniyorsan, neden şu an seninle kutlamadığımızı da sorgulaman gerekiyor."

Dudağını büktüğünde kaşlarım çatıldı. "Şüphen mi var?"

"Bilmiyorum!" diye sesini yükseltti. "Size ne oluyor, bilmiyorum."

Burnumu da çekerek derin bir nefes aldım ve sakin olmaya çalıştım. Elim tekrar ona yöneldiğinde yeniden geriye çekildi. "Bak Cansu, gel başka yere gidelim, uzun uzun konuşalım."

Başını onaylamaz bir şekilde sallarken göz yaşlarını sildi. Gidecek gibi olduğunda "Tamam ona sor." dediğim için duraksayıp tekrar bana baktı. "İlla görüşeceksiniz, sor ona. Seni ne zaman sevmeye başladığını sor, en sevdiğin rengi sor. Ne bileyim, en sevdiğin meyveyi sor mesela Cansu. Sor, sen onu ezbere biliyorsun, cevaplasın hepsini."

"Niye canımı yakmak istiyorsun?"

İsterik bir şekilde gülerken "Niye bunu isteyeyim Cansu? Sen benim için çok önemlisin ama Ogün'e..." dedikten sonra yutkunarak itiraf ettim. "Güvenmiyorum."

Yargılar gibi yüzünü ekşitirken başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Senin Ogün'den özür dilemen gerekirken, hatta Poyraz'ın da, aksine Ogün'e ayıp etmeye devam ediyorsun."

"Poyraz'la derdi ne?" diye sorduğumda omuz silkti. "Seni korumaya çalışıyor ya da sinirini öyle çıkardı."

"Peki, benimle derdi ne? Niye habire üstüme geldi? Niye nişanımdan çekip gitti, niye birine aşık olduğunu benimle kavga ederken dile getirdi? Niye..."

"Ada yeter artık!" diye bağırdı. Hızlı nefes alış verişlerimiz eşliğinde birbirimize bakarken göz yaşları eşliğinde yüzünü buruşturdu ve biraz sonra söyleyeceğinin canını ne kadar yaktığını gördüm. "Belli ki arkadaşlığımızın ömrü bitmiş."

Kalbim elinde ezilirken yutkunmaya çalıştım. "Ben senin iyiliğini düşünüyorum."

"Eğer düşünseydin, sevdiğim adamın seni sevdiğini de düşünmezdin."

"Bu benim ya da senin elinde değil." derken sesim kısılmış ve çaresizdi. Poyraz'ın beni düşünerek gözlerimin önünde çırpınmasına rağmen inatla reddettiğimde ne kadar çaresiz hissettiğini şimdi anlayabiliyordum.

"Herkes sana âşık olmak zorunda mı Ada?"

Kalbim kulağımda atarken kaşlarım kalktı. "Ne?"

Omuz silkip ellerini iki yanında kaldırdı. "Sadece Ogün, bana âşık olsa, olmaz mı? İzin veremez misin?"

Şaşkınlıkla aralanan dudaklarım birkaç kere ne diyeceğini bilemeyerek geri kapandı. En sonunda titreyen sesimle "Saçmalıyorsun." dedim. "Sence derdim bu mu?"

"Bilmiyorum." dedikten sonra tekrar ıslanan yanaklarını sildi. "Bir süre görüşmeyelim."

Ardına dönüp gittiğinde onu tekrar durduramadım. Defalarca kez kol kola, güle oynaya geçtiğimiz sokakta ardında kendi gibi ağlayan ama güvenmediği aksine suçladığı arkadaşını bıraktı. Kendi kendimi 'hazmetmekte zorlanıyor' diyerek telkin etmeye çalışırken boğazımdaki acıyı yutkunmaya çalıştım ama zordu. Göz yaşlarımı silerken o sokaktan dönene kadar ardından baktım. Üzülecekti ve bunu, beni ne kadar üzdüğünden daha fazla önemsiyordum.

Annemlerin evinin kapısına yönelirken düzenli nefes alıp vermeye ve sakinleşmeye çalışıyordum. Bu an yetmezmiş gibi hala yüzleşmem gereken birileri vardı ve bugünün bir an önce bitmesini ve Poyraz'ın kollarında hıçkıra hıçkıra ağlamayı istiyordum.

**

Masada sessizliği bozan annem oldu. "Kızım sen ne diyorsun?"

Deniz şaşkınla "Nasıl yani?" dedi. Anlattıklarıma değil, bunu ona nasıl anlatmamış olabileceğimi şaşırmıştı. Gözlerindeki şaşkınlık saniyeler içerisinde hayal ve kalp kırıklığına dönerken yine yutkunamadım. Boğazımda bir ton duygu birikmişti.

Babam masadan kalktığında dolan gözlerim eşliğinde ben de kalktım. "Baba, konuşalım."

Tuttuğum elini hızla benden çekip bana döndü. "Seviyor, dedim kendi kendime. Vardır bir bildiği, dedim. Yoksa seni çiğneyip habersiz evlenmezdi, dedim. Sen bir günlük adam için mi babanı çiğnedin? Babanın eğitimin için yaptığı onca şeyi çiğnedin?"

Burnumu çekip ağlayışlarımın arasından "Seni üzmek istemezdim." dedim. "Barlara düşüyorsun, herifin tekini koluna takıyorsun, ertesi gün gidip evleniyorsun, öyle mi?"

"Şerif, tamam, devamını sonra konuşuruz." diyerek ayaklandı annem. Babamın kalbimi kıracak bir şey söylemesinden çekiniyordu, kendisinin kalbi de bana kırık olmasına rağmen. "Bir şey mi yaşadınız? Korkup mu evlendin?"

Başımı hızla onaylamaz bir şekilde salladığımda "Korkma, söyle." dedi. "Baba yemin ediyorum öyle bir şey değil."

"Neden o zaman?" diye bağırırken gerçekten cevabını anlayamıyor, inanamıyordu. "Neden kızım neden? Sen daha üniversite okuyan kız, aile evinde ne istiyorsan vermeye çalışan bir ailen, sen niye evlendin bir günlük adamla? O eski herife ne oldu?" dedikten sonra yutkundu. "Hamile mi kaldın?"

"Baba hayır." derken annem babamı mutfağın çıkışına doğru çekmeye çalışıyordu. "Şerif, hadi. Önce sakinleşelim."

"Niye o zaman? Neyden korktun, neyden çekindin? Bu adamla niye evlendin bunca tepkiyi göze aldın? Ne ara sevdin, ne ara güvendin? Biz bu kadar kaçmak istediğin insanlar mıyız?"

Başımı onaylamaz bir şekilde sallarken sildikçe yenilenen göz yaşlarımı tekrar sildim. "Sizinle alakası yok. Ben gerçekten Poyraz'ı seviyorum."

"Kızım ne ara?" diye bağırdı. "Ne ara sevdin? O seni ne ara sevdi? Sizin nasıl bir evliliğiniz var? İnsan yeterince tanımadan birinin arabasına binmeye korkuyor, sen o adama ne kadar güveniyorsun?"

"Güveniyorum." dediğimde elini sertçe masaya vurup "Ne ara?" diye bağırdı.

Artık seviyor, artık güveniyordum ama bu süreci onlara anlatmak için Koray'ı da anlatmam gerekirdi ve şu anki tepkilerinden mecbur kalana kadar anlatamayacağımı fark etmiştim. Şu an bile hayal kırıklığı, kalp kırıklığı olmuştum onlara.

Sessiz kaldığımda "Tamam git sevdiğin, güvendiğin kocanın evine, hadi." dedi. Annem "Şerif!" diye sesini yükseltti. "Git senin için ne hayaller kurduk, nerelere gelecektin sen. Üç değil bir zeytin yedim seni okuttum ben." dedikten sonra Deniz'i gösterdi. "Aha şu kızım da, borç harçla okutmaya devam edeceğim derken prensesimiz babasının sunduğu imkânları beğenmediği için sabahtan beri zırlıyor, üç günlük eniştesinin imkânlarını istiyor." dedikten sonra işaret parmağını bana çevirdi. "Sadece bizim için değil, karısı olan kızım için de üç günlük adam."

Sessiz kalıp sadece hıçkırarak ağlamaya devam ettiğimde "Gitmişsin bir de kendini şirkete kaktırmışsın, sanki ihtiyacın var gibi. Senin kapı gibi mesleğin olacaktı, tasarım neymiş? Onlar aile mesleği, para bol yapıyorlar. Sen bu adamdan boşansan nerenin tasarımcısı olacaksın? Bizim evin mi? Hayal kırıklığı oldun." diye bağırmaya devam etti.

"Baba ben senin hayallerini gerçekleştirmek zorunda değilim."

Söylediğime şaşırarak kaşlarını kaldırırken "Ne?" dediğinde annem bu sefer "Ada, sus." dedi. "Bir kabahat işlemişsin, sus, otur aşağı."

"Teşekkür ederim, her şey minnettarım ama ben hiçbir zaman işletme okumak istememiştim zaten. Bu sizin hayalinizdi."

Gözleri kısılırken işaret parmağını 'bir' der gibi gösterdi. "Ben tek bir hayal kurdum. Çocuğumun güçlü ayakları sağlam basan bir kadın olmasını istedim ve evet sen hayal kırıklığı oldun."

Yaşların gözlerimden akması durup da zaman bir anlığına durmuş gibi hissederken babam mutfağın kapısına yöneldiğinde dolu gözlerimin görüş alanına annem girdi. Bana 'ah be kızım' der gibi baktıktan sonra babamın peşinden gitti. Ayakta durmakta zorlandığım için sandalyeye oturduğumda elim zonklayan başıma gitti.

"Her şeyi anlıyorum." dediğinde elimi alnımdan çekip hala aynı konumda oturan ve şu ana kadar sesi çıkmayan, sadece duyduklarını hazmeden Deniz'e baktım. "Anneme, babama söylememeni anlıyorum." dedikten sonra dolu gözleri eşliğinde burukça gülümsedi. "Bana niye güvenmedin abla?"

"Deniz..."

Göz yaşlarım tekrar harekete geçtiğinde kendimi iyi hissetmesem de sandalyeden kalkıp Deniz'e yöneldim ama ona sarılmama izin vermeden o da kalkıp birkaç adım geri çekildi ve ağlayarak konuşmaya devam etti. "Ben onlara söylemezdim ki. Bana niye güvenmedin?"

"Deniz kimsenin bilmemesi gerekiyordu..."

"Cansu abla biliyor mu?" dediğinde Cansu da başka bir yaram olduğu için yutkunamamanın ağırlığı altında ezilip yüzümü buruşturdum. "Biliyor. Yani kimse bilmiyor, değil. Güvendiklerin biliyor."

"Deniz sana da güveniyorum ama bu yükü sana vermek istemedim, ağzından kaçırmandan..."

"Büyüdüm ben!" diye bağırdığında sandalyeye tutunup burnumu çektim. "Büyüdüm, çocuk değilim artık. Ablamın bana güvenerek söylediği şeyi gidip taşıyacak değilim."

Söyleyecek hiçbir şey olmadığı için sadece "Seni üzmek istemezdim." dediğimde yüzünü buruşturup başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Bugünü, şu masayı birlikte omuzlarımızda taşıyabilirdik ama sen kardeşin olmasına rağmen tek başına yaşamayı seçtin. Belki de ben de artık öyle yapmalıyım, derdim olunca ilk koştuğum kişi olmamalısın."

"Deniz, hayır ablacım." dediğimde bana çarparak yanımdan geçti ve onu tutmama izin vermedi. Mutfaktan çıktıktan sonra odasına yöneldi. Kapının sertçe kapanma sesi geldiğinde ellerimi yüzüme götürüp ağlamaya devam ettim. Onları kandırmama üzülmelerinin yanı sıra özellikle de babam, benim bir günlük bir adam için nasıl onun rızası olmadan evlenebildiğimi ve onu bunu kabul etmeye mecbur bıraktığımı düşünüyor, eğitimimi nasıl böyle bir şey için aksattığımı anlayamıyordu, üstelik onca emeğine rağmen.

Çantamı omzuma asıp mutfaktan çıktığımda burnumu çekerek kapısı kapalı odalara baktım. Herkes bir yana, benden uzağa gitmişti. En azından biraz olsun onlara dürüst davranabildiğim için gelen rahatlık, onların kırgınlıklarıyla karşılaştığım gibi gitmişti ama bunu yapmaya mecburdum. Hem onlara dürüst olmak, hem de Poyraz'ın beni korumak için kendi emeklerini bir yıl boyunca çöpe atmamasını sağlamak için bu tepkiyi almaya mecburdum.

İç çekip kapıya yöneldim. Bir kapı açıldığında hızla gelen sese doğru döndüm. Annem kapıyı ardından kapatıp yavaş adımlarla bana yönelirken başını yargılar gibi onaylamaz şekilde sallıyordu. Karşımda durduktan sonra koy vermek istemediği mesafeli ses tonuyla "Neden şimdi anlattın?" diye sordu. "Benden duyun istedim, başka türlü ortaya çıkmasındansa."

Dudağımı kemirerek düşünürken bir süre bana baktıktan sonra "Eğer söyleme sebebin, artık boşanmak istediğin içinse ne benim, ne babanın tepkisine bakma. Biz duruluruz ama sen istemediğin bir evde, bizden çekindiğin için durma." dediğinde gözlerim tekrar dolarken "Anne öyle bir şey değil." dedim.

"Bak gerçekten, baban da içeride aynısını söyledi. Seni evinden kovmuş gibi düşünme. Burası senin de evin. Evliliğinde bir sorun varsa, dön evine. Bizim kapımız sana her zaman açık."

Ona sarılmak istediğimde geriledi. "Boşanmak mı istiyorsun?"

"Hayır." derken buna dair bir şüphe bırakıp onları daha fazla üzmek istemediğim için "Gerçekten." dedim. "Ben mutluyum, evliliğimde bir sorun yok. Sadece benden duyun istedim."

Başını onaylar şekilde salladığında burukça gülümseyip "Özür dilerim." dedim. Tekrar ifadesiz yüzüyle başını onaylar şekilde salladı ve odaya geri dönmek üzere ardına döndü. Derin bir nefes alıp ben de evden çıktım. Sanırım şu an, herhangi biriyle aramı düzeltmek için çok erkendi. Önce hazmetmeleri gerekiyordu, özellikle de babamın. Senelerdir sevgilim olan biriyle evlendiğimi sanmışlardı, en azından babamın içine bu su serpmişti fakat bir gündür tanıştığım biriyle evlendiğimi öğrenmişler, bu her şeyi daha da anlaşılmaz ve affedilmez kılmıştı.

Artık, bize ait olduğunu ya da biz diye bir şey kalıp kalmadığını bilmediğim sokak arası, terk edilmiş evin merdivenlerine vardığımda çantamı merdivenlere atarak oturdum. Tekrar ağlamaya başlarken sırtımı evin kapısına yasladım. Şu an bu kadar kötü hissetmeme rağmen buraya çağırabileceğim, burayı birlikte değerli kıldığımız o arkadaşlarım yoktu. Biri beni seviyordu ve temiz bir sevgi değildi çünkü benim mutluluğumu değil, kendi mutluluğunu düşünerek defalarca arkamdan iş çevirmiş, yetmiyormuş gibi yakın arkadaşının da duygularıyla oynamıştı, diğeri benim sevdiği adamın beni sevdiğini düşünmemin sebebinin hazımsızlık ve aç gözlülük olduğunu düşünüyordu, diğeri ise kendi derdindeydi.

Bir süre karşı duvara bizim tarafımızdan çizilen resimlere bakarken ağlayışlarım iç çekmelere dönmüştü. Telefonum bir süredir çalıyordu ama elimi hareket ettirme gücünü yeni toplamıştım. Çantamdan telefonumu çıkardığımda Poyraz'ın aradığını gördüm. Bildirim panelini aşağıya indirdiğimde bir süredir de aradığını fark ettim. Merakta bırakmamak için sesimi temizleyip kulağıma götürdüm.

"Ada?"

Benim için endişelenen sesini duyduğumda hızla "Efendim?" dedim. "Neredesin? Görüşmem bitti, baktım çıkmışsın, bir şey de söylemedin. Arıyorum, açmıyorsun. Neredesin, iyi misin?"

"Pekiyi değilim." dediğimde arkadan hışırtı sesleri gelmeye başladı. "Geliyorum, neredesin?"

"Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var." dediğimde "Neredesin?" diye ısrarla sordu. "Mahallede."

Birkaç saniye sessizliğin ardından muhtemelen Ogün'le konuştuğumu düşündüğü için sesi gergin çıksa da iyi olmadığımı söylediğim için suçlayıcı konuşmadı. "Yanına geleyim."

"Biraz yalnız kalayım, kafamı toplayayım. Seni arayacağım, olur mu?" dedikten sonra cevabını beklemeden telefonu kapattım. Evet, ona sarılmaya ihtiyacım vardı ama önce hazmetmeye çalışıyordum. Daha Ogün'ü hazmedememişken, Cansu'yla olan olmuştu, Cansu'yu hazmedememişken annemlerle olan olmuştu. Hangi birine üzüleceğimi şaşırmıştım. Aynı akşamda hem ailemi, hem arkadaşlarımı kaybetmişim gibi hissediyordum. Arkadaşlar, konusunda 'gibi'si fazla olabilirdi...

**

Kapı açıldığında Ogün Cansu'nun biraz mutlu, biraz endişeli, çokça gergin ve heyecanlı suratı ile karşılaştı. Ogün annesi geldiğini sandığı için bakmadan açtığı kapıda Cansu'yla karşılaşınca yutkundu. Hayır, henüz yüzleşmeye hazır değildi.

"Cansu konuşmak istemiyorum. Lütfen git." deyip kapıyı kapatmak istediğinde Cansu izin vermedi. "Ogün konuşmalıyız. Kalkıp beni sevdiğini söyledin, şimdi benden kaçıyorsun."

Ogün derin bir nefes alıp tekrar Cansu'ya baktı. "Düğünde karşılaştım annenlerle, evde olduğunu söylediler. Artık konuşmamız gerektiğini düşünerek geldim. Sence de bana söylemen gerekenler yok mu?"

Ogün çaresiz bir şekilde kapıyı bırakıp içeriye yöneldi. Cansu heyecanla ayakkabısını çıkarıp içeriye geçtikten sonra kapıyı kapattı ve Ogün'ün peşinden ilerledi. Ogün odasına geçtikten sonra yorgun bir şekilde yatağına oturdu. Cansu Ogün'ün yanına oturmak için ilerlerken heyecanı yüzünden hareketleri yavaşlamıştı.

Ogün elleri bacaklarında ruh gibi önüne bakarken başı zonkluyordu. Uyuyamıyor, yemek yiyemiyor, kendisini kötü hissediyordu. Ada telefonunu açmıyordu ve onunla konuşamadıkça hali daha da kötüleşiyordu. Bir de yetmezmiş gibi bir bela daha sarmıştı başına. Bir yandan kendisinden nefret ediyor, bir yandan da en azından işe yaramasını ve Ada'yı kaybetmemeyi diliyordu.

"Acıyor mu?"

Cansu'nun elini yanağında hissettiğinde irkilerek çekildi ve gözlerini Cansu'ya çevirdi. Cansu da elini kendine çekerken bozulmuş gibi baktığında Ogün yutkundu. Onu üzmek istemiyordu.

"Hayır, acımıyor. İyiyim, merak etme."

"Ben iyi değilim ama." dediğinde gözlerini kapatmak, bir süre açmamak istiyordu. Yüzleşmek için hazır değildi, ne söyleyeceğini bilmiyordu. Şimdi kalkıp itiraz etse, her şey daha da karışacak, Poyraz haklı çıkacaktı ve Ada'yı tamamıyla kaybedecekti, özellikle de Cansu'yu bunun için harcadığını düşünürse, Ada onu affetmezdi. Kendisi için bile belki affeder, Cansu için affetmezdi ama ne yapacaktı? Yalanı ortaya çıkmasın diye Cansu'yu sever gibi mi davranacaktı? Tek umudu Cansu'nun onu reddetmesiydi.

"Özür dilerim." derken en azından bu cümlesinde samimiydi. "Biliyorum, bana kızgınsın. Biliyorum, beni arkadaş olarak görüyordun ve ben bir hata yaptım. Hiçbir şey söylemek zorunda değilsin, ben bunu hep olduğu gibi kalbimde yaşarım, senin hiçbir şey yapmana gerek yok. Benden uzaklaşmak istersen anlarım..."

Cansu'nun kırpıştırarak kendisini izleyen gözleri parlamaya başladığı için Ogün'ün sesi kısıldı ve konuşmaya devam edemedi. Aptal bir adam değildi. Ara ara bu ihtimalden şüphelenmiş ama inanmak istememişti. İnanırsa, işlerin daha da karışacağını bildiğinden inanmamaya çalışmıştı ama Cansu kendisinden hoşlanıyordu, şimdi emin oluyordu. En kötüsü de, ona onu sevdiğini söylerken de bu ihtimalin varlığını hatırlamasıydı. Ada'yı kaybetme korkusuyla bu ihtimali göz ardı etmişti ama işte, gerçek olan buydu.

"Ben zaten düzgün bir adam değilim." diye çaresizce başka bir yola başvurdu. "Ben biliyorum, seni üzerim. Dengesizin tekiyim. Problem çıkartıp duran bir adamım, kimse beni çekmez, çekmemeli. Özellikle de sen, pırlanta gibisin. Seni el üstünde tutacak birilerine layıksın. Sen daha iyilerini bulursun."

Cansu Ogün'ün elini tuttuğunda, Ogün yutkundu. "Ben başkasını aramıyorum Ogün."

Ogün içinden bir küfür geçirirken ne söyleyeceğini, daha ne kadar çırpınırken pisleşebileceğini bilemediği için sustu. Kendisini nasıl bir duruma sokmuştu?

Cansu gülümsemeye başladığında başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Ben seni hak etmiyorum."

Bunu düşünmesi için yalvarıyordu. Onu reddetmeliydi. Kabul ederse işler iyice çığırından çıkacak, Ada'nın Ogün'ü suçlamayacağı bir şekilde Cansu'yla ayrılması gerekecekti. Bu süreçte Cansu'yu üzecek, kendisinden ve aşkının onu getirdiği halden bir kez daha nefret edecekti.

"Hak ediyorsun." dedikten sonra dolan gözleri ile ardına uzandı. Elinin yastığına gittiğini fark ettiğinde tedirginleşerek elini tutmak için yöneldi ama geç harekete geçmişti. Cansu yastığın altında olduğu belli olan, köşesi çıkmış fotoğrafı çektiğinde gözlerini sıkıca yumdu. İşte şimdi, her şey bitmişti. İşte şimdi sadece Cansu'yu kaybetmekle kalmayacaktı.

"Yastığının altında fotoğrafımı saklarken nasıl beni hak etmediğini düşünebilirsin?"

Gözlerini yavaşça araladı. Cansu'nun elinde tuttuğu fotoğrafın dörtlü arkadaş gruplarına ait olduğunu fark etti ve rahatlayarak nefesini üfledi. Yastığın altı Ada'nın fotoğraflarıyla doluydu ve aralarından sadece bu, görülür şekilde kalmıştı.

"Cansu, ben..."

"Ogün, ben seni dinledim. Elinde rakı, Hakan'a beni anlattın. Ben artık hislerini biliyorum, sen de bil." dedikten sonra hafifçe güldü. "Zaten şu ana kadar nasıl anlayamadığını merak ediyordum ama baksana, ben de görmemişim, üzmüşüm onca zaman kendimi. Demek ki aşk insanın gözünü kör ediyormuş."

Ogün'ün kaşları kalkarken çaresizlikle heyecanla ve hala inanamadığı için şaşkınlıkla hislerinden bahseden Cansu'yu dinlemeye devam etti. "Ben de seni seviyorum Ogün, çocukluğumdan beri hem de. Gerçekten ne kadar istersem isteyim, bunu yaşayacağımıza ihtimal vermiyordum ama şimdi..." dedikten sonra derin bir nefes alıp gülümsemesi genişledi. "Resmen oluyor."

Ogün yutkunup "Cansu, bizden olmaz. Ben seni üzmeyi göze alamam." dediğinde Cansu'nun gülümsemesi dağılmadı. "Sen beni üzmeyeceksin. Ulaşana kadar bu denli emek verilmiş ve acı çekilmiş hiçbir şey, gözden çıkartılamaz çünkü."

Ada'yı düşünürken kurduğu onca aşk ve acı dolu cümle, şimdi ayaklarının birbirine dolanmasını sağlıyordu. Öyle âşık anlatmıştı ki, şimdi kalkıp Cansu'yu onu üzebileceğine ikna edemiyor, ilgi çekmemek için çok da üsteleyemiyordu. Şimdi Cansu'yla olmazsa, özellikle de yanı başında Poyraz varken Ada söylediklerine güvenmeyecekti.

Cansu "Hani demiştin ya, yanında olduğumda beni öpmemek için zor duruyormuşsun, hatta kalkıp gelecektin ya yanıma..." dedikten sonra yanaklarının kızarışını izledi Ogün. Kalkıp duvarlara kafa atmak istiyordu. Poyraz'ın onu bir kez daha ama bu sefer durmadan dövmesini istiyordu. "Şimdi buradayım Ogün."

Ogün, Cansu'nun onu öpmesini istediğini fark edince omuzları çöktü. Normal olan bu olurdu. Senelerdir birbirini seven iki kişi kavuştuğunda, özellikle de biri bunu ne kadar istediğini elinde rakı dile getirmişken, diğeri duymuşken, bunu beklemesi kadar normal bir şey yoktu. Bunu yapmazsa olabilecekleri düşünürken kendisine çıkış kapısı arıyordu ama bulamıyordu. Planları için gerçekten Cansu'yla sevgili olması ve aralarından gönderilmemesi gerekiyordu...

Kendi kendine 'özür dilerim Cansu' diye düşünürken yutkundu. Bir eli Cansu'nun yanağına yöneldiğinde Cansu daha da heyecanlanırken hızla gözlerini kapattı. Cansu senelerdir bu anı bekliyor, hayalini kuruyordu. Yaşadıklarına inanamıyordu. Yastığının altından bile fotoğrafı çıkmış, şimdi gözlerine düşünceli bakan adamın, nasıl onu sevmediğini düşünebilmişti arkadaşları? Ya da kendisi, onca zaman boşuna mı acı çekmişti? Hep onun tarafından sevilmek, onun sevgilisi olmak nasıl bir his olurdu, diye merak etmişti ve işte, artık öğreniyordu. Kalbi kulağında atıyordu.

Hakan elinde çileklerin olduğu bir poşet ile Cansu'nun evine doğru ilerliyordu. Kaçarak kıza iyilik yapmıyordu. Evet, kafası da kalbi de karman çorman olmuştu ama müdahale edebileceği, belki de son şansını yaşıyor olabilirdi. Eğer Cansu ile Ogün bir araya gelirse, bir ihtimal dikiş de tutarsa, Ogün yalan söylemiyorsa ya da söylüyorsa bile sonradan hisleri yönelirse sonsuza kadar onu kaybetmeden önceki son zamanları olabilirdi. Onunla konuşmalı, kendisini kaybetmek pahasına onu kurtarmalıydı. Kendisiyle olmayacaksa bile Ogün'le olmamalıydı. Üzülmesini istemiyordu. Hayır, üzülmesine katlanamıyordu.

Cansu'nun evine yöneleceği sırada önünden geçtiği Ogün'ün evinin kapısında Cansu'nun ayakkabılarını gördüğünde duraksadı. Çilek poşetini tutan eli yumruk şekline gelirken sakin olmaya çalışarak ilerlemeye devam etmeye çalıştı ama Ogünlerin müstakil evlerinin giriş katındaki Ogün'ün odasının ışığı yanıyordu. Yapma Hakan, dedi kendi kendine. Yapma oğlum, dağılırsın.

Kendisine engel olamazken ışığı yanan cama doğru yaklaşmaya başladı. Nefes alış verişleri hızlanmış, kalbi göreceklerinden korkuyordu. Belki de ayakkabı Cansu'nun değildir, diyordu içinde umutlanmak isteyen bir ses ama biliyordu. Cansu'nun her şeyini ezbere biliyordu, o ayakkabı Cansu'nundu.

Aralık perdenin ardında gördükleri gözlerinin irileşmesini sağlarken duraksadı. Görüşü saniyeler içerisinde yaşlar ile bulanıklaşırken hızla gözlerini kaçırdı. Kendi kendine "Hayır, hayır." diye mırıldandı ve yüzünü buruşturdu. Gördüklerinden emin olamayarak gözyaşlarını elinin tersiyle sildikten sonra tekrar onlara baktı. Ogün'ün yatağına oturmuştu. Ogün'ün eli, Hakan'ın değerlisi, Cansu'nun yanaklarını tutuyor ve onu öpüyordu. Geç kalmıştı.

Cansu elleri yanaklarında, eve girmeden önce kendini toparlamaya çalışarak merdivenlerden çıkmaya başladı. Yolda Ogün'ün ailesiyle karşılaşmıştı, düğün bitmiş olmalıydı. Anneleri de eve dönmüş olabilirdi ve bu halini görmelerini istemiyordu. Yanakları kıpkırmızı, yüzü gülmeden duramıyor, eli ya yanaklarında ya da kalbinde geziniyordu. Anahtarı kilide takmak için gözleri aşağıya indiğinde kapı pervazında bir poşet gördü. Eğilip poşeti alarak doğrulduğunda içinde çileklerin olduğunu fark etti. Kaşları kalkarken ardına dönüp sokağa baktı. Hakan mı bırakmıştı?

Yutkunarak tekrar poşete baktı. Ogün'e, Ada'nın sormasını istediği hiçbir şeyi sormamıştı. Belki de doğru cevabı alamamaktan, en sevdiği meyvenin ismini Ogün'den duyamamaktan, bilmemesinden korkmuştu ama ne ironiktir ki kapısının önüne bırakılmış içinde en sevdiği meyvenin olduğu bir poşet gördüğünde aklına gelen isim Hakan'dı.

**

♫ Introspection – MOOMAK 

Telefonun zil sesiyle düşüncelerimden uzaklaşıp telefonu açtığımda havanın artık bir hayli karanlık olduğunu fark ettim. Saat geç olmuş olmalıydı. Telefonun ucundaki Poyraz'ın sesi "Yalnız başına kalman bitti mi?" diye sorduğunda gülümser gibi oldum.

"Evet."

"O zaman geliyorum." dediği an yanımda bitmesini istedim. Yeni yola çıkacak olsa, şirket ile bulunduğum konum arasındaki mesafe düşünüldüğünde en az kırk dakika sürecekti ama hemen şimdi ona sarılmak, kollarına sığınmak istiyordum.

"Keşke hemen burada olsan..." diye itiraf ettiğimde Poyraz'ın telefon haricinde de duyabildiği sesi "Sen istersin de ben yapmaz mıyım?" diye sordu.

Telefonu kulağımdan indirirken başım sesine doğru döndü ve eş zamanlı olarak yüzümü bir gülüş esir aldı. Merdivenlerden kalkarken ara sokakta, onun da telefonu indirip cebine koyarken bana yaklaşmasını izledim. Merdivenlerden inip bir süredir ağlamıyor sadece şok olmuş gibi karşı duvarı izliyor olmama rağmen tekrar gözlerim dolmuştu. İnsan değer verdiği, sevdiği birini gördüğünde duygularını koy veriyordu.

"Geldiğini niye söylemedin?"

"Yalnız kalma ihtiyacının bitmesini bekliyordum." dediğinde yanıma varmıştı. Onun bu denli içimi titretmesi duygularımın yoğunlaşmasını sağlarken titrek sesimle "Kendimi çok kötü hissediyorum." diye itiraf ettim.

Ne yapacağını bilemeyerek yutkunup ardını, arabayı gösterdi. Kötü hissetmem ve beni iyi etme ihtiyacı, onu telaşlandırmıştı. "Sahile gidelim ister misin? Belki deniz iyi gelir..." dediği sırada kolları arasına girip ona sıkıca sarıldığımda sustu ve birkaç saniyenin ardından duygu yoğunluğunu üfler gibi nefesini üfleyerek kollarını vücuduma sardı ve bana sıkı sarılırken saçımı öptü. Denizin bana iyi geldiği doğruydu ama artık, bana iyi gelen konumlardan biri de Poyraz'ın kollarıydı.

İhtiyacım olan süre boyunca sessizce ona sarılmama ve ağlamama müsaade etti. Burnumu çekerek hareketlendiğimde hala sarmaş dolaş olan vücutlarımızda yüzlerimizi görebilecek kadar geri çektik. Endişeli gözleri şefkatle yüzümde gezinirken bir eli yanağıma gelip göz yaşlarımı silmeye başladı. "Ne oldu? Cansularla mı?"

"Cansu da var tabii." dedikten sonra tekrar burnumu çektim. "Burada olduğumu nereden bildin?"

Mahallede olduğumu söylemiştim ama merdivenlerde olduğumu söylememiştim. "Getirmiştin ya beni, buranın senin için değerli olduğunu, birçok anı biriktirdiğini söylemiştin. Aklıma burası geldi."

Burukça gülümsedim. O anıyı paylaştırdığım insanlardan birini kesinlikle, birini de muhtemelen kaybetmiştim. "Oturalım mı?" dediğimde "Ne istersen." diyerek ellerimi tuttu ve birlikte merdivenlere yönelip en üst basamağa oturduk.

"Anlat bakalım. Ne oldu?"

"Annemlere söyledim." dediğimde kaşları kalktı. "Nasıl?"

"Koray'ın söylemekle tehdit ettiklerini işte, söyledim."

Gözleri, gözlerimde donakaldığı saniyelerde "Niye?" diye fısıldadı. Bu hale geldiğim için kendini suçlar gibiydi. Bunu yapmasını istemediğim için yüz ifademi toparlamaya çalıştım. "Çünkü doğru olan buydu ve senin emeklerini çöpe atmanı istemedim."

"Ama Ada..."

"Poyraz, ben de seni riske atamam."

Alt sokağın aydınlattığı sokak lambasının ulaşabildiği kadar aydınlanan yüzünün sağ tarafında gözlerinin kızardığını fark ettim. "Ben..." dedikten sonra bir eli yanağıma gelip başparmağı yanağımı okşarken "Özür dilerim." dedi. Bu sefer de benim kaşlarım kalktığında yüzünü buruşturdu. "Buraya Ogün'le konuşmak için geldiğini sandım, özür dilerim."

Önemli değil, der gibi başımı salladım. Bunu düşünmesi, aksini bir türlü söylemediğim ve çıkmadan önce bu konuda tartışma çıkardığım için normaldi. "Oysa sen... Benim yüzümden ailenle aran bozuldu."

Gülümseyip "Ben senin yüzünden bir şey yapmam." diyerek onun cümlesini kurmaya başladım. "Senin için yaparım." dedikten sonra güldüm. Parlayan gözleri eşiğinden o da hafifçe gülerken diğer eli de yanağımı tuttu ve alnımı öpüp beni kendisine çekti. Kolları arasındayken "Yüzde kaç kötü geçti?" diye sorduğunda güldüm. "Bin."

Nefesi üfleyip "Deme be." dedi.

"Öyle valla." dedikten sonra tamamıyla çıkmasam da gözlerine bakabilecek kadar geriledim. Kendisini kötü hissetmesini istemiyordum ama çoktan hissediyordu. "Teşekkür ederim. Bunu yapmanı asla tercih etmezdim ama..." dedikten sonra gülümsedi. "Bana, emeğime değer verdiğin için teşekkür ederim. Sana söz, aranız düzelecek. Her şey düzelecek."

Başımı onaylar şekilde sallayıp hafifçe omuz silktim. "Biliyorum."

Aileler böyle olurdu. Birbirini kırıp yıksalar bile bir şekilde düzelirlerdi çünkü her zaman sevgileri, öfkelerini, kırgınlıklarını yenerdi. Her şey üst üste geldiği için dolduğum kadar taşmış, ağlamazdım ama bir yanım da rahatlamıştı. En azından bir nebze de olsa, gerçeği öğrenmişlerdi. Deniz'e geri kalanını da anlatacaktım. Aramızdaki bağı tekrar güçlendirecektim.

"Bana bir söz daha vermen lazım." dediğimde başını onaylar şekilde sallayıp "Ne istersen." dedi.

Kaşlarım kalkarken gülümsedim. O her şeyi vermeye hazırdı ama ben daha minimalist bir şey isteyecektim. "Yarın Koray'ın yüzünü görmek üzere yanınızda olmak istiyorum."

Başta anlayamayarak baksa da sonradan güldü. "Tam görüşme öncesi verirsin kapalı zarfta tasarımı. Direkt Novella Hanım'a teslim eder."

"Novella Hanım'a saygı duymasam zarfın içerisine orta parmak çizip koyacağım."

Ben de güldüm. "Bence seninle biz bu gece, onun için güzel bir tasarım çıkartabiliriz. Böyle bunu yapan kör oldu, dedirten cinsten."

"Hayatım benim elimin değdiği şey ne kadar çirkin olacak bilemiyorum ama..." dediğinde sırıtırken kaşlarım kalktı ve egosundan vazgeçerek başını onaylar şekilde salladı. Gülüşlerimiz, huzurlu iç çekişlere dönerken "Seni seçerdim." dedim.

Sorgulayarak baktığında "Eğer seçmemi istesen, seni seçerdim." diye açıkladım. Gözleri gözlerimde donakalırken yutkunduğunu adem elmasından anladım. "Ogün'le artık görüşmeyeceğim. Odanda sahip olmadığını dile getirdiğin o yetkiye sahipsin." dedikten sonra gülerek yüzlerimizi yakınlaştırdım. "Unuttun mu? Biz bir şeyiz."

Poyraz "Hiçbir şeyden bir şeye..." dedikten sonra yanağımdaki elinin baş parmağını dudaklarıma getirip dudağımın kenarını okşarken titrek bir şekilde verdiğim nefesten huzurla dolar gibi derin bir nefes aldı ve devam etti. "... bir şeyden her şeye."

Dudakları dudaklarıma kavuştuğunda derin bir nefes alır gibi öpüşüne eşlik ettim ve benim de ellerim yanaklarımı tutan ellerine gitti. Başını sağa eğerek beni derin bir şekilde öpmeye devam ederken bu hisse hiçbir zaman alışamayacağıma emindim. Bu his her zaman beni yakacak, yaka yaka kül edecekti ama her kül parçası, yine de onu isteyecekti.

Dudaklarımız ayrılıp da alnını alnıma yasladığında derinlerden gelen bir ses tonuyla "Biz seninle her şeyi hallederiz." dedi.

Güldüm. "Hallederiz?"

O da güldü. "Hallederiz Poyraz Akyel ve karısı Hallederiz Ada Akyel."

Gülmeye devam ederken başımı onaylar şekilde salladım. Hallederiz, özel yetenekleri zamanla bana da yüklenmeye başlıyordu. Akyel, olmaya başlıyordum.

"Biz seninle bu deveyi güderiz." dediğinde bundan emindim. Yüzünü hafifçe çekti ve söylediğinden emin, aksini kabul etmeyecek bir yüz ifadesiyle "Ama bir daha sakın bu diyardan gitmenin konusu açılmasın." dedi.

Gülümserken dolu gözlerle başımı yavaşça onaylar şekilde salladım. O da aynı yavaşlık ile başını onaylar şekilde sallayıp tekrar dudaklarıma uzandı ve beni tekrar öpmeye başladı. Bir daha dün akşam gibi birbirimizden gitmeye çalışmamızı istemiyordu ve evet, biz bu diyardan gitmeyecek, bu deveyi güdecektik.

Biz onunla her şeyi halledecektik. 

233

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!