22/54 · %39

BÖLÜM 22

66 dk okuma13.187 kelime11 Kasım 2025

Bölüm şarkıları;

Can Koç - Kendine Ayır Beni (başları)

Sertab Erener - Bir Varmışım Bir Yokmuşum (ortaları)

Demir Demirkan - Öfkem Ve Ben (sonları)

İyi okumalar ^^

**

Abajurların loş bir şekilde aydınlattığı odada koltukta Cansularla mesajlaşarak zaman öldürürken bir yandan da ara ara gözlerimi Poyraz'a çeviriyordum. Sağ tarafına doğru yatmış, geniş omzu yüzünün bir kısmını örterken sadece alnını ve kaşlarını görebiliyordum. Uyuyup uyumadığına emin değildim ama bir süredir sessiz olduğu şüphesizdi. Saat henüz akşam ondu ve kimseyle karşı karşıya gelmek istemediğim için odadan da çıkmıyordum. Muhtemelen akşam yemeğine yine inmememiz birilerinin canını sıkmış olmalıydı ve ne alttan alacak ne de kavga edecek havam vardı. Terasta da bir süre oyalandıktan sonra serin olduğuna karar verip yeniden koltuğa dönmüştüm. Aklında soru işaretlerinin belirmesini istemiyordum ve her ne kadar kendi üzülmesine rağmen beni teselli etmiş olsa da kendimi pek rahatlamış hissetmiyordum.

Telefon titrediğinde gözlerimi tekrar Poyraz'dan alıp telefona baktım. Cansulardan geldiğini sandığım mesajın Koray'dan geldiğini gördüğümde bir küfür mırıldandım. Bir bitmemişti şu iğrenç adam da... Zaten bir süredir sesinin çıkmamasını, Poyraz'la benim öpüşmemi henüz hazmedebilmesine yoruyordum. Şimdi hazmetmiş, sinir bozmak üzere geri dönmüştü.

Konuşmamız lazım.

Ona orta parmak emojisi atmak istiyordum ama bunun uğruna bile iletişime geçmek istemediğimden cevap vermedim. Cansulara Koray'ın mesaj attığını haber ettiğim gibi magazin grubumuz aktifleşti. Ogün'ün olmadığı bir grup kurmuştuk ve alınmak istiyorsa alınabilirdi. Cansu'nun söylediğine göre Ogün habire çevrim içiydi ve kiminle konuştuğunu bilmesek de Betül olduğundan şüpheleniyorduk. Ogün benden hoşlanıyorsa bile ilgisini Betül'e kaydırmış olabilir miydi? Peki öyle olursa bu saçma kaotik durumdan en az sıyrıkla kurtulabilir miydik?

Mesajları gördüğünü biliyorum, çevrim içisin. Poyraz'ın uyuduğunu da biliyorum. Benimle konuşmayı tercih etmeni öneririm.

Poyraz'ın uyuyup uyumadığını nereden biliyor olabileceğine dair endişe duyarken bakışlarım terasa döndü. Hiç kimse gözükmüyordu. İki basamaklı merdivenden bile atlayamayacak olan Koray'ın terasa tırmanacağını sanmıyordum zaten. Odamıza kamera da koydurmuş olamayacağını düşünüyordum...

Mesajı ekran görüntüsü alıp grubumuza attığımda Hakan'ın 'ha siktir bok', Cansu'nun ise 'Git uyandır kocanı, dövsün şunu' içerikli mesajlarıyla oy birliğiyle Koray'a cevap vermemeye karar vermiştik. Poyraz'ı uyandırsam güncel siniriyle bir güzel dövebileceğini biliyordum ama hem hasta olacak gibiydi hem de babaannesinin gözü yeterince üstümüzdeyken ilgi çekici bir hareketlilik olsun istemiyordum.

Odanın dışından tıkırtılar ve bir şeyin kırılış sesini duyduğumda gözlerim kısılarak kapıya baktım. O kız, Emine, söz dinlemeden yine bizim kata çıkmış, bizi gözetliyor olabilir miydi? Sehpadaki yemek çöplerini almak üzere Aysel teyze geldiğinde Poyraz'ın uyuduğunu görmüştü. Belki de mutfakta bir sohbet arasında geçerken köstebeğinin Koray'a bildirmesiyle haberi olmuştu. Aysel teyzenin de Koray'ın köstebeği olduğunu sanmıyordum.

Telefonu koltuğa bırakıp pikenin altından çıktıktan sonra kapıya yöneldim. Kapıyı açmadan hızla geri dönüp koltuğun üstündeki yastığı ve pikeyi yatağa, Poyraz'ın diğer yanına koydum. Poyraz hareketlendiğinde birkaç saniyeliğine duraksadım ama uyumaya devam ettiği için yeniden kapıya yöneldim. Kapıyı yavaşça açıp koridora doğru eğildiğimde Koray'ı yere düşüp parçalanan vazonun parçalarını ayakkabısının ucuyla kenara iterken gördüm. Göz göze geldiğimizde "Hah." diyerek fısıldayıp eliyle 'gel, gel' yaptı. Atamadığım emojiyi elimle gösterdiğimde gözlerini devirdi. "Gel yoksa emin ol beni dinlemediğine pişman olursun."

Sinirim tepeme çıkarken yine ne karıştırdığını bilmediğim için ne yapacağımdan emin olamıyordum. Bakışlarım omuzlarımın üstünden uyumaya devam eden Poyraz'a döndü. Uyandırıp uyandırmamak arasında kalırken Koray "Gel hadi." diye fısıldadığında üfleyerek odadan çıktım ve kapıyı yavaşça kapadım. Koray'a yaklaşırken elimi havada savurup "Yine ne arıyorsun etrafımda Allah'ın belası? Delirdin mi kapıya kadar geliyorsun?" diye sitemlenmeye başladım.

Karşısına geçtiğimde işaret parmağını dudağına götürüp "Şş." dedi. "Bu sefer çok durmayacağım."

Kollarımı göğsümde birleştirirken çatılan kaşlarım ve nefret eden ses tonum eşliğinde "Ne var? Gene ne masal anlatmaya geldin? Kendi gözlerinle gördün hiçbir şeyin istediğin gibi gitmediğini, gitmeyeceğini?" derken sırıtıp durmasını anlayamıyordum. O gün yeterince sinirinin bozulduğuna emindim ama şimdi sadece sırıtıyordu.

"Bugünkü konum sen değilsin güzel..." dedikten sonra elini yanağıma getirecek gibi olduğunda eline vurarak birkaç adım geriledim. "Sakın dokunmaya kalkma. Seni o kırdığın vazodan daha beter ederim."

Ellerini kendine çekip gülerken "Güzel eski sevgilim." diyerek ithamını tamamladıktan sonra üst dudağını yalayıp sinsi ses tonuyla konuşmaya devam etti. "O yetenekli kocanın yine harikalar yarattığına eminim. Onun tasarımını bana getireceksin."

Gülmemeye çalıştığım saniyeler içerisinde en azından kahkaha atmamaya çalışmaya başladım çünkü gülmeden edememiştim. Kaşlarımı kaldırıp "Bir daha söylesene, hiç gülesim yoktu." dediğimde sırıtarak gülüşümün bitmesini bekledi.

"Neden böyle bir şey yapayım? Anlatsana biraz. Sen çok güzel boş boş anlatıyorsun. "

"Çünkü hâlihazırda aranın bozuk olduğu ailenle iplerin kopmasını istemezsin." dedikten sonra 'yeterli mi?' der gibi tek kaşını kaldırıp yamuk bir sırıtış yerleştirdi o muşmula yüzüne.

Yüzüm ciddileşmese de konu aileme geldiği için keyfim azalmıştı. Derin bir nefes alıp kaşlarımı kaldırdım. "Ne saçmalıyorsun?"

"Elimde Poyraz'la tanıştığınız akşamdan bir video kaydı var desem. Mekânın kamerasından çekilen. Hani kuzenimin yüzüne viski attığın..."

Yüz ifademi kontrol altında tutmaya çalışırken "Ee?" diye sordum. "Evlenmeden bir gün önce tanıştığınızı kanıtlayan." dedikten sonra bana doğru bir adım attığında göğsünden geriye doğru ittirdim. Kendi için güvenli olan sınırda kalsa da geniş bir şekilde sırıtmaya devam ediyordu. "Yani, ailen senelerdir sevgilin olan biriyle evlendiğini sanıyordu ve bu bile yeterince problemdi fakat onları bir değil iki kere kandırdığını öğrenecekler. Gizlice evlenmenin yanı sıra sevgilinle değil, yeni tanıştığın bir adamla evlendiğini fakat ailene bu küçük detaydan bahsetmediğini, aptal yerine koyduğunu..."

Orada tanıştığımızı nereden öğrenmişti? Normalde Koray'ın da gitmeyi sevdiği bir mekan olduğunu bilerek gitmiştim zaten oraya. Amacım Koray'la karşılaşmaktı ve kollarındaki aynı dövme sebebiyle Koray'la karşılaştım sanıp Poyraz'ın yüzüne içki atmıştım fakat Koray o akşam orada değilse nereden biliyordu? Bir arkadaşı da Poyraz'ı görüp böyle bir durum yaşandığını söylemiş olabilirdi Koray'a. Sonuçta kuzeninin yüzüne içki atılmıştı, arkadaşının ilgisini çekmiş olabilirdi. Koray o akşam orada olsaydı şu ana kadar defalarca kez bu konu açılmış, defalarca tehdit edilmiş olunurdu fakat ilk defa öne sürüyorsa, yeni öğrenmiş olmalıydı.

"Yapmazsın." dediğimde "Niye?" deyip güldü. "Farkındaysan ucu bana dokunmuyor. Eski sevgilinin kim olduğu meçhul fakat Poyraz olmadığı aşikâr. Hem bu babaannemin sizin evliliğinizin sahte olduğunu düşünmesi için de güçlü bir delil. Kim bir günde âşık olur ki?"

"Aslında birkaç saniye..." dediğimde kaşları kalktı. Hafifçe sırıtıp "Âşık olmak için yetebiliyor." diye ifade ettim. O keyifle bakan gözlerinden birkaç saniyeliğine bile olsa bulutların geçmesini izlemek keyifliydi ama söyledikleri keyfimin kalıcı olmamasını sağlıyordu.

"Ee, tasarım ne zaman elimde olur? Birkaç güne Novella ile görüşeceğiz ve benim elimde henüz bir tasarım yok. Tasarımı bana vereceksin ve ben Poyraz'dan önce sunacağım. Poyraz hem hazırlıksız yakalanacak hem de kendi tasarımıyla yarışmak zorunda kalacak, kısıtlı bir zaman içerisinde."

"Beceremedin, değil mi?"

Huzursuzca kıpırdansa da "Kendimi yormadım diyelim. Nasıl olsa canım kuzenim benim için en iyi tasarımı yapmıştır." diyerek keyfini bozmamaya çalıştı. Kaşlarını kaldırdığında başımı onaylamaz bir şekilde salladım.

"Bunu yapmayacağım."

Gülüp "Beni anlamadın galiba?" dediğinde "Sen..." diyerek işaret parmağımla onu gösterdim. "... beni, Poyraz'ı, bizi anlamadın galiba? Bizi ya da herhangi birine değer vermeyi? Tehdidini al müsait bir yerine yerleştir. Sevim babaanneye hiçbir şey söylemeyeceğine eminim. Poyraz yanarsa seni de yakar diye korkarsın. Benim aileme de gidip bir şey söyleyip suyu bulandırmayacağına eminim. Ha söylesen bile, sırf bu tehdit yüzünden Poyraz'a ihanet etmem ben."

Dişlerinin arasından "Salak..." dediğinde onu omuzlarından tutup koridordaki altın varaklı aynaya çevirdim. Onu sırtından aynaya doğru ittirip "Git oraya konuş." dedikten sonra odaya yöneldim. Hızla önüme geçtiğinde temas etmemek için geriledim. "Pişman olacaksın. Bu ailede bir yerin yok, kendini aileni de kaybetme derim."

"Önerin için sağ ol." dedikten sonra elimle kış kış yaptım. "Hadi, odamıza gideceğim."

Sinirle gülüp "Odanız?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde salladım. "Kocamla olan hani."

"Beni kızdırmak mı istiyorsun? Tüm bunlar benim gıcığıma gitmek için mi? Sevgi ve aşk gösterileri? Derdin ilgimse, tebrikler. Kazanıyorsun."

"Buna dair bir sürü laf var Koray." dedikten sonra sırıtıp "Hangi birini seçsem bilemedim." deyip omuz silktim. "Sen ister aynı sokağa iki kere tükürülmez, lafını esas al, ister aynı derede iki defa yıkanılmaz, lafını. İstersen de 'siktir git' cümlesini. Benim için hepsi uygundur."

"Sanırım yanlış insanla konuştum." dediğinde nefesimi burnumdan üfledim. Direkt annemlerle konuşmaktan bahsediyordu sanırım. Yapamayacağını düşünüyordum. Yapacaksa bile, bir şekilde üstesinden gelirdim. Yalan omuzlarımda bir yük gibiydi. Annemler bunu öğrense bile hala bilmedikleri bir sürü gizli gerçek kalacaktı. Koray'ın kendini yakmayı göze almadan asla söyleyemeyeceği gerçekler. Eğer Poyraz'la yeni tanıştığımızı ve annemlere istemeye gelecekler deyip de geldiğinde evli olduğumuzu öğrendiği kişinin, bahsedip durduğum eski sevgilim olmadığını öğrenirlerse, özellikle babamla henüz toparlayamadığım için aramız yeniden açılabilirdi ama Poyraz'a ihanet edemezdim. Özellikle de o tasarım için bizzat ilham olduktan sonra...

"Ne yaparsan yap." dedikten sonra odaya yöneldim. Kapının kulpunu tuttuğum gibi kapı hafifçe aralandığında tam kapatamadığımı fark ettim. Kapıyı açıp içeriye baktığımda Poyraz'ın ayakta olduğunu gördüm. Kalbim göğsümde atmaya başlarken odaya girip kapıyı kapattım.

"Sen uyumuyor muydun?"

Koray'la konuştuğumuzu görmüş olabilir miydi? Gördüyse gelip müdahale etmez miydi? Koray yine durduk yere canımı sıkmış olsa Poyraz'a söylerdim ama bu şekilde tehdit aldığımı söylersem işlerin karışacağını düşünüyordum. Poyraz'ın bir saçmalık yapıp riske atmamak için Koray'a istediğini vermesini istemiyordum. Bu, Poyraz'ın hakkıydı. İtalya'da bir mağazaları açılacaktı ve İtalya'daki mağazanın özel tasarımı ile bu sezonun Akyel Holding'in özel tasarımı her sene olduğu gibi Poyraz'ın elinden çıkmalıydı. Senelerdir elinde tuttuğu madalyonu, şimdi saçma sapan bir sebeple Koray'a vermesini istemiyordum. Zaten babaannesiyle arası açıktı, babaannesi de belli ki hırsından düşünmediği kararlar verebilen bir kadındı, hak ettiği gücü ve unvanı Poyraz'dan almasını istemezdim.

"Uyandım. Sen..."

"Su almaya inecektim de vazgeçtim." dediğimde kaşları kalktı. Telefona yönelirken "Çalışandan isteyeceğim. Aşağısı kalabalık gibi duruyor." dedim. Gerçekten karışık olmalıydı. Koray burada olduğuna göre akşam yemeğine gelmişlerdi. Bir süredir aşağı inmediğim için kim var, kim yok bilmiyordum. Ona sırtımı döndüğüm için rahatlamıştım. Bir şeyi sakladığım hissiyatı içimi huzursuz ederken elimde telefon gözüm koltukta duraksadım. Söylese miydim? Belki de o da Koray'ın cesaret edemeyeceğine emin olur, yanlış bir hareket yapmazdı. Böylelikle bir şeyleri saklamış olmazdım ama zaten sonsuza kadar saklamazdım. Birkaç güne görüşeceklerse, Novella'ya tasarımlar verildiği gibi bu akşamdan bahsederdim. Yine geç söylediğim için kızardı muhtemelen ama beni anlayabileceğini umuyordum. Benim için kendi emeğini nefret ettiği kuzenine vermesini istemiyordum. Poyraz'ı biraz tanıdıysam, beni riske atmamak için verecekti.

Çalışana mesaj attıktan sonra derin bir nefes alıp ona döndüm. Aynı yerde dikilmiş, gözleri üstümdeydi. "Başka bir şey?"

Garip tavrımı fark etmiş olmalıydı. Şu anda rol yapamadığımdan anlamalıydım aslında bir süredir Poyraz'a karşı ilgili durmaya çalışırken rol yapmadığımı. Ben pek rol yapamıyordum ve böyle anlarda kalbim sıkışıyormuş gibi hissediyordum.

"Yok." dediğimde ağzının içinden dudağının kenarını ısırırken kaşları hafifçe kalkıp bakışlarını kaçırdı. Ondan bir şey gizlediğimi düşünüyor gibi görünüyordu ki doğruydu. Derin bir nefes alıp lavaboya yönelirken "Peki." dedi. Ses tonundaki uzaklık titrek bir nefes almamı sağladı.

O lavaboya girdikten sonra ellerimi kalbime götürdüm. Aramızda soğuk rüzgârlar esiyordu ve tek sebebi bu an değildi. Beni teselli etmeye çalışmış hatta bunu 'sen tüm hislere değersin' diyerek ifade edip yine gönlümü çalmış olsa da o konuya takıldığını biliyordum. Sonuçta Koray eski sevgilimdi ve onun etkisiyle hareket etmemi istemiyordu. Hislerimden emin olarak adımlar atmamı istiyordu, kendisi emin gözüküyordu. Ben de kendi hislerimle hareket ediyordum ama Koray'ın da itici bir güç olduğuna karşı itiraz edemiyordum ama onu üzecek bir anlamda değildi itici güç olması. Ben korkarak zaman kaybedecekken bana zaman kaybetmemem gerektiğini hatırlatmıştı, o kadar...

O lavabodayken pikeyi ve yastığı tekrar koltuğa almıştım. Lavabodan geri çıktığında gözüm üstündeydi. Yatağa bana bakmadan ilerlediğinde yanına yaklaşıp o tekrar yatmadan önce elimi alnına götürdüm. "Nasıl hisse..." diyeceğim sırada geri çekildiğinde elim havada kaldı. Bana bakmadan "İyiyim." dedikten sonra yatağa girdi. Yutkunup gerilerken "Pek iyi gözükmüyorsun." dedim. Sırtını dönüp pikeyi boynuna kadar çekerken "Uykumu açmayayım. İyi geceler." dedi.

Gerçekten uykulu muydu yoksa hastalıktan mıydı, anlayamamıştım ama iyi gözükmediği şüphesizdi. O uyurken ben de hep uyuduğum ve o benden erken uyandığı için onu hiç uyur uyanık ya da yeni uyanmış görmemiştim. Uyku arasında ya da yeni uyandığında bu halde olabilirdi, emin değildim. Ben de uyandığımda biraz gergin oluyordum.

"İyi geceler." diye mırıldanırken koltuğa geri döndüm. Koltuğun sırtına yaslanıp bacaklarımı kendime çekerken yanağımı kemiriyordum. Zaten olmayan uykum iyice kaçmıştı. Cansularla mesajlaştığımda Cansu verdiğim kararı haklı bulmuş, Hakan ise ikimizin de ayrı mal olduğuna dair yorumda bulunmuştu. Cansu, Poyraz'a anlatsam Koray'ın saçma sapan ve yapamayacağı bir tehdidinin işe yaramasını sağlayacağımı düşünmüştü, benim gibi. Hakan ise Poyraz'a söylemem ve Koray'ın dayak yemesini keyifle izlemem gerektiğini düşünmüştü. Hakan'a göre Poyraz kendi emeğini riske atmadan bu işten çıkmanın bir çözümünü bulurdu ve Koray'ın korkak olduğunu bildiğinden geri adım atmazdı ama Poyraz'a dair daha fazla şey anlattığım Cansu doğru karar verdiğimi düşünmüştü. Kararım bu yönde olsa da içim huzursuz ve çatışma doluydu. Poyraz'dan bir şey, özellikle de Koray'la ilgili bir şey gizlemek istemiyordum, zaten birkaç saat önce bu konuda ağzım yanmıştı ama Poyraz'ın zarar görmesini de istemiyordum...

Değer. Değer verdiğinde insan öyle çaresiz ama bir yandan da öyle güçlü oluyordu ki. Başka zaman olsa ailemle aramın bozulmasına dair bir tehdit alsam, kendi emeğimi gözden çıkarırdım fakat Poyraz'ın emeğini gözden çıkaramıyordum...

**

Gözlerim aralanırken elim dudaklarıma gitti ve esnememi büyük ölçüde gizlemeye çalıştım fakat işlevsiz bir çabaydı... Esnerken iki metre açılan ağzımı kapatıp Poyraz'a çevirdim bakışlarımı. Poyraz'ı hala uyuyor şekilde gördüğümde gözüm terastan odaya yansıyan ışıklara döndü. Erken mi uyanmıştım?

Sehpada duran telefonumdan saate baktığımda kaşlarım çatıldı. Öğlen olmuştu ve Poyraz işe gitmemiş, hatta uyanmamıştı. Pikeyi ayaklarımla koltuğun ucuna doğru iterken telefonu sehpaya bırakıp doğruldum. Koltuktan kalktıktan sonra Poyraz'a doğru ilerledim. Hafif kızarmış yanaklarına, boynuna kadar çektiği pikesine ve alnındaki ter damlacıklarına baktığımda dudağımı ısırarak yatakta oturup elimi alnına götürdüm. Sıcacıktı...

Kalbim büzüşürken "Poyraz..." diye mırıldandım.

Gözleri yavaşça aralanıp beni bulduğunda yutkunur gibi oldu ve gözlerini tekrar kapattı. "Ateşin var..." dedikten sonra pikeyi üstünden çekmeye çalıştım ama izin vermedi. Yüzünü hafifçe buruşturup "Uyusam geçer." diye mırıldandığında "Olur mu öyle şey?" diye sitemlendim. Yataktan kalkıp pikeyi çekmeye çalışırken "Hadi kalk, hastaneye gidelim." dedim. Hareketleri eskiye nispeten güçsüz olsa da direnirken gözlerini açmamaya çalışıyordu. Muhtemelen soğuk algınlığı gözlerine ve başına vurmuştu çünkü ağrıyorlarmış gibi kaşları çatık, yüzü hafif buruşuktu.

"Gerek yok." deyip ardına döndüğünde iç çektim. Dizimi yatağa yaslayıp omzundan tutarak onu kendime doğru çevirmeye çalıştım. "Poyraz, olmaz öyle. Hasta olmuşsun işte, gel bir doktor baksınlar. Ya da... Buraya çağırabiliyor musunuz?"

Zengin olduklarına göre yapabiliyor olmalıydılar. İzlediğim dizi ve filmlerde öyle olmuştu en azından...

"İstemiyorum."

Yataktan inip yatağın diğer tarafına doğru hızla gittikten sonra yanına oturup elimi yanağına götürdüm. "Niye inat ediyorsun? Sen mantıklı bir adamsın, hasta olunca hastaneye gidilir. Niye çocuk gibi davranıyorsun?"

Gözlerini hızla aralayıp bana garip bir şekilde baktı. Sinirlenmiş miydi yoksa üzülmüş müydü, anlayamamıştım. Dediğimin hangi kısmına takılmıştı onu da bilmiyordum ama ters ve garip bakışlarına aldırarak elimi yanağından çekmedim. Yine de o yanağındaki elimi nazikçe tutup hafifçe teşekkür eder gibi sıktıktan sonra yatağa doğru bıraktı. "Teşekkür ederim, kendimi biliyorum. Uyursam geçer. Müsaade eder misin?"

Sıkkın bir nefes alıp yataktan kalkarken pes etmiş değildim. Herkesin hastalığı atlatma biçimi farklıydı, Poyraz da huysuzlaşıp yalnız kalmak isteyerek atlatıyor olmalıydı ama ateşini, pikeyi boynuna kadar çekerek düşüremezdi.

Üstümü değiştirdikten sonra aşağı indim. Salonda koltuğa oturmuş, gazete okuyarak kahve içen Asude anneyi gördüğüme ilk defa sevinerek yanına gittim. Yanına oturup "Günaydın." dediğimde bakışlarını bana çevirdi. "Günaydın. Mutfaktakilere söyle, sana kahvaltı hazırlasınlar."

"Yok, istemiyorum. Yani, henüz." dedikten sonra iç çektim ve gazeteye dönen gözlerinin ilgisini "Poyraz hasta." diyerek üstüme çektim. Bakışları bana dönerken kaşları kalktı. "Şirkete gitmedi mi?"

Başımı onaylamaz şekilde salladım. Birkaç saniyeliğine dalan gözleri tekrar gazeteye döndü. "Hastaneye gidelim ya da doktor çağıralım, dedim ama inat etti, istemiyor. Uyursam geçer, diyor. Ateşi yüksek. Hasta olunca ona ne iyi gelir? İçtiği çorbayı biliyorum ama başka ne yapmam lazım?"

Gazeteye bakarken okuduğunu sanmıyordum. Dudağını büzerek düşünüyordu. Huzursuz görünüyordu. Üvey de olsa büyüttüğü ve kanından gibi gördüğü oğlunun hasta olması canını sıkmış olmalıydı. "Bünyesi güçlüdür. Uyur, geçer."

Kaşlarım kalkarken "Nasıl yani?" diye sordum. "Ateşi gerçekten yüksek duruyor. Sadece uyumasını mı izleyeceğim?"

Başını onaylar şekilde salladığında iyice gerilerek "Şu gazeteyi bırakabilir misin?" diye sordum. Derin bir nefes alıp gazeteyi düzensiz bir şekilde katladıktan sonra sehpaya bırakıp kahvesine yöneldi. "Kaç yaşında adam. Uyursam geçer, diyorsa öyledir. Hep öyle oldu."

"Hep derken?"

Bir yudum daha aldığı kahvesini tekrar tabağa koyduktan sonra bakışlarını bana çevirdi. "Çocukluğundan beri hasta olduğunda ilgi alaka istemez Poyraz. Ben de sınırlarına saygı duyuyorum."

Sinirimi göstermemeye çalışsam da hafifçe gülmeden edemedim. "Yani oğluna, hasta olduğunda neyin iyi gelip gelmediğini bilmiyor musun?"

O da gülümsemeye çalıştı ama uyarıcı bir gülümseme gibiydi. Gözünü 'evet' anlamında kapatıp açtı. "Biliyorum. Uyumak ve yalnız kalmak iyi geliyor."

"İki yaşından beri?" dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Tekrar sinirle gülmeden edemedim. "İki yaşında bir çocuğu hasta olduğunda yalnız mı bırakıyordunuz?"

Sinirini bastırmaya çalıştığı bir sabırla derin nefes alıp vücudunu koltukta bana çevirdikten sonra bacağını sol bacağının üstüne doğru attı. Elini de koltuğun sırtına doğru götürdü. "Poyraz'ın karakteri böyle. Kendisini kötü hissettiğinde gider ve iyi olduğunda geri döner. Küçükken 'odamda oynayacağım' deyip kayboluyordu, saatler sonra yorganın altında ateşler içerisinde buluyorduk."

Dehşet bakışlarıma "Tabii ki öyle bırakıp gitmiyorduk." diyerek açıkladı. "O dakikadan sonra yanında olmaya çalışıyordum ama hasta olduğunu da iyi hissetmediğini de herkesten gizlerdi hep. Sadece benden değil, babaannesinden de. Zamanla büyüdü, büyüdükçe de müdahale edememeye başladım. Hasta olduğundan bile haberim olamıyordu. Yaklaşık on senedir birlikte yaşamıyorduk zaten. Şirkete gitmediğini öğrenirsem hasta olduğunu ya da bir derdi olduğunu tahmin edebiliyorum sadece, o da en fazla bir gün sürüyor ve senede, iki senede bir falan oluyor. Artık kocaman adam hiç dokunamıyorum ama çocukken de inatçı ve iyi hissetmek için yalnız olmaya ihtiyacı olan biriydi."

Gözlerim dolarken başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Küçükken dayımda kaldığım günlerden birinde hasta olduğumu hatırlıyordum. Kendi dayım ve annemin kardeşi olmasına, beni belki de kendi çocuğu gibi sevmesine rağmen yorganın altında nasıl sabahı beklediğimi biliyordum. Sabah olup da herkes uyandığında ağlayarak annemi istediğimi de. Bazen, bazı şeylerde sadece anneye ihtiyaç duyuluyordu. Bazen anne dışında herkese yük oluyormuş hissiyatı geliyordu insana. Başka kimseye nazın geçmez, başka kimse senin için çabalamazmış gibi... Yetim birinin öz teyzesinden ikinci tabak yemeği isteyememesi gibiydi. Herkesin bir tane annesi vardı ve bir tek olan annesini kaybeden, başkalarına karşı koşullu bir sevgi bağı dışında bağ kurmakta zorlanıyordu. Annesi tarafından terk edilmiş küçük bir çocuğun, kimseye yük olmama isteğini kabul etmelerine inanamıyordum. Onu sırf istiyor diye yalnız bırakmalarına inanamıyordum.

"Yalnız kalmaya değil, yalnız kalmak zorunda olmadığını duymaya ihtiyacı varmış. O yaşındaki çocuk neden yalnız kalmak istesin?" diye sorduğumda gözlerine ve kendinden emin oluşuna gölge düşerken sessiz kaldı. "Kusura bakma Asude anne. Ben onu yalnız bırakmayacağım."

Koltuktan kalkıp avluya çıktıktan sonra merdivenlere yöneldim. Poyraz'a 'neden çocuk gibi davranıyorsun?' dediğimde niye öyle baktığını anlayabiliyordum şimdi. O hiç çocuk gibi davranmamıştı ki, çocukken bile. Her hasta olduğumda yorganın altında etrafımda ailemin uçuşmasıyla büyümüştüm. Aile demek, kurallar ve paralar değildi. Aile demek, sadece bir düşük bakışımdan 'gel bakayım ateşine' diyen anneydi, hasta olduğumu öğrendiği gibi elinde mevsimine göre bir kasa mandalina ya da portakal ile gelen babaydı, normalde elinin altındaki kumandayı uzatmayan ama hasta olduğun gibi ne istesen yapar kardeşti. Burada 'bizim ailemiz şöyle, böyle' diye methiyeler düzen Sevim babaannenin, aile olmaya dair hiçbir şey bildiğini düşünmüyordum. Hadi Asude anne üvey anneydi, Sevim babaanne kendi öz torununun gözünden anlamıyor muydu neye ihtiyacı olduğunu?

Mutfakta tarifi almayı unutmama rağmen elimden geldiğince benzetmeye çalışarak tavuk suyu yaparken bir ara mutfağa gelip bakan Asude anne ile göz göze gelmiştik ama ikimizden de ses çıkmamıştı. Bir yandan da annemi arayıp ben hasta olduğumda yaptığı adeta iksir olan çayı sormuştum. Eksik malzemelerin alınmasını sağladıktan sonra tarifi soran Aysel teyzeye anlata anlata çayı da hazırladım.

"Çay biraz demlensin." dedikten sonra tepsiyi elime aldım.

"Bir tane de portakal koyar mısın?" dediğimde Aysel teyze geniş tabağın içerisinden bir portakalı da tepsiye koydu. Aysel teyzenin oğlu olan Yiğit, ben mutfaktan çıkmadan çorba tenceresine doğru eğilip kokladığında Aysel teyze kolundan tutup geriye çekerken tedirgince sırıtıp dişlerinin arasından "Oğlum, ne yapıyorsun?" dedi.

Yiğit annesine aldırmadan "Ada Hanım, tadına bakabilir miyim?" diye sorduğunda gülerek "Tabii." dedim. "Çokça yaptım. Akşam için de Poyraz'a bir kase bıraktığınız sürece, istediğiniz kadar için lütfen."

Elimde tepsi, odamızın olduğu kata çıkarken kendi katında merdivenlerden inmek üzere olan Sevim babaanne ile karşılaştık. "Günaydın." dediğimde "Öğlen oldu." dedi. Gözlerimi devirmemeye çalışırken "Tünaydın o zaman." dedim.

Elimdeki tepsiye bakarken direkt "Poyraz mı hasta?" diye sordu. Başımı onaylar şekilde salladığımda "İçmez ki." dedi.

Kendimden emin bir şekilde "İçecek." dediğimde 'keşke içse' der gibi baktı. "Sen kocanın daha ne kadar inat olduğunu bile öğrenememişsin kızım."

"Neyse ki kocam benim ne kadar inat olduğumu öğrendi."

Sıcak sıcak kokusu gelen çorbayı koklar gibi olduğunu fark ettiğimde muhtemelen çaktırmamaya çalışsa da gülümsedim. "Dilersen, sana da bir kase koysunlar Sevim babaanne. Canın çekmiş gibi."

İfşa olduğunu fark edip gözlerini çorbadan çekerken "İnmediğiniz kahvaltıda bir hayli karnımı doyurdum gelin kızım, sağ ol." dediğinde 'gelin' mesafesine erişsem de gülümsemeye çalıştım. Aramızda sürtüşmeler başladığı gibi 'torun'dan, 'kızım'dan 'gelin' samimiyetsizliğine düşmüştüm. Ara ara laf atmaya çalışsa ve mesafeli dursa da hala kibar olmaya çalıştığı bir tavrı da vardı. Bu tavrı Poyraz'a olan düşkünlüğünden mi geliyordu, benden mi bilmiyordum. Belki de ikisi deydi.

"Sen bilirsin. Ben yukarı çıkayım." dedikten sonra merdivenleri çıkmaya devam ettim. Ardımdan bakarken boş kase ve tepsiyi ona da göstermek üzere bizzat indirmeyi düşünüyordum. Siz babaanne, Asude anne üvey annesi olarak bir çocuğu sevgiye boğmayı başaramamış olabilirdiniz ama ben bir adama yalnız kalmak zorunda olmadığını bastıra bastıra öğretecektim.

Tepsiyi düşürmemeye çalışarak odanın kapısını açtığımda Poyraz'ın hala uyuduğunu fark ettim. Yanına gidip tepsiyi komodine bırakıp yatağa oturdum.

"Poyraz..." derken elimi omzuna götürdüm. Gözleri yavaşça aralanırken derin bir uykuya giremediği belliydi. Gökçeada'dayken kolay kolay uyanmadığını fark etmiştim. Sabahları erken uyanıyordu ama uyuduğu süre zarfında ise derin uyuyordu. Şimdi ise ateşten uyur uyanık olmak dışında derin bir uykuya dalamıyor olmalıydı.

"Kalk hadi. Rıza amcanın mekânını ayağına getirdim."

Kısık gözleri üstünde kaşları kalktığında burnuna gelen kokuyu koklar gibi birkaç nefes aldı. Gözleri komodinin üstündeki tepsiye döndüğünde sağına doğru dönük yattığı pozisyonda sırtını geriye yaslayıp ellerini pikenin altından çıkardı. Gözleri tekrar beni bulduğunda hastalıktan kızarıktılar.

"Gidip çorba mı aldın?"

"Yok." derken 'öyle mi yapsaydım?' diye düşünmeden edemedim. Belki de oradaki çorbayı tercih ederdi. Sonuçta böyle anlarda ailesinin ilgisinden uzak duruyor ama Rıza amcaya çorba içmeye gidiyordu. Çorbasını o kadar seviyorsa, oradan alsam daha iyi olabilirdi.

"Sen mi yaptın?"

"Evet." dediğimde gözleri tekrar tepsiye döndü. "Eline sağlık."

Neşelenip "Afiyet olsun." diyerek tepsiye uzanacağım sırada ellerimi tuttu. "Ayıp olmazsa, içmesem? Hiçbir şey yiyip içmek istemiyorum ama eline, emeğine sağlık, sağ ol."

Yüzümdeki neşe silinip elim kucağıma geri dönerken o da ellerini çekti. Normalde temasımız hiç kesilmez, hatta temas etmek için bahane arardık ama şimdi çok sürdürmemişti temasını. Gözüm benden uzaklaşan ellerindeyken "Ama olmaz ki aç aç. Ne iyileştirecek seni? Tavuk suyu çorba iyi gelir." dediğimde "Sadece yalnız kalıp uyumak istiyorum." dedi.

"Gidiyim mi yani?" diye sorduğumda sıkkın bir nefes alıp sessiz kaldı. Yanağımı kemirirken o gözlerini tekrar kapattığı için rahatlıkla yüzünde gezdiriyordum gözlerimi. Tamam aramız soğuktu, dünden beri hissedebiliyordum ama gerçekten yanında istemiyor muydu? 'Git' dememişti ama kibarlığındandı, biliyordum.

Birkaç kez öksürdüğünde iç çekip elimi yanağına götürdüm. "Poyraz bu sefer uyusan geçmez gibi. Fena şifayı kapmışsın, yanakların hep al al."

"Dirençsiz kaldım sadece. Geçer, sorun değil." dedikten sonra diğer tarafına döndüğünde elim de kayarak yatağa düştü. Sırtına bakan gözlerim dolmak üzereydi.

"Sana yardımcı olmama izin ver." dediğimde sesimin titrememesine minnettardım.

Sessiz kaldığında elimi omzuna götürdüm. Hafifçe bana doğru dönüp "Ada, uyumama izin verir misin?" dediğinde sesi biraz önceye nispeten daha sertti ama hala kibar olmaya çalışıyordu.

"Çorba içip ilaç alıp hatta ılık bir duş da alman gerekiyor. Sonra tekrar uyursun ama sadece uyumak yeterli olmayacak şu an. Niye kendi kendine eziyet ediyorsun?"

"Çabalamana gerek yok." dediğinde güler gibi oldum. "Sen çabalamaz mıydın?"

"Bana karşı borçlu hissetmene de gerek yok. Aşağı inip hayatına devam edebilirsin. Beni kafana takma ve yalnız bırak lütfen."

Tekrar ardına döndüğünde sinirden kasılan çenemi açmamaya çalışıyordum çünkü hem hastaydı hem de belli ki hasta oluşu onu daha alıngan bir hale getirmişti. Dün akşamki mevzu yüzünden hissettiği uzaklık, hastalıkla artmış olmalıydı. Zaten kimseye yük olmamaya çalışan biriydi, bana da yük olmamaya çalışıyordu.

"Bu mümkün değil."

Sessiz kalsa da sağ gözünden gözlerini kapatmadan ileriye baktığını görebiliyordum. "Seni yalnız bırakmam, mümkün değil."

Gözlerini kapattığında burnundan nefesini üfledi. Gerilen vücudunun gevşediğini hissederken bana dönmeden önce ona yeterince zaman verdim. Bir dakika kadar sonra vücudunu bana çevirdi. "Bunu da kendin halletmek zorunda değilsin. İzin ver seni yalnız bırakmayayım." dedikten sonra omuz silktim. "İzin vermesen de bırakmayacağım."

"Neden yapıyorsun?" diye sorduğunda anlayamayarak kaşlarım kalktı. "Ne demek istiyorsun?"

"Neden emin olmadığın bir yolda bir insanın alışkanlıklarını değiştiriyorsun?"

Omuzlarım çökerken "Hala anlamıyorum." dedim. Yatakta doğrulup sırtını yatak başlığına yasladı. Bu küçük hareket bile başının zonklamasını sağlamış gibi gözlerini kapatıp nefesini üfledikten saniyeler sonra tekrar araladı. Tekrar bana baktı. "Yıllardır kendim, yalnız hallediyorum. Şimdi yanımda olacaksın, diyelim. Bir sonrakinde de olabilecek misin?"

"Niye olmayayım?" dediğim gibi "Olabilecek misin?" diye sordu.

"Poyraz hastasın diye seninle kavga etmiyorum ama bence saçmalıyorsun artık. Dünkü mevzuysa..."

"Bana karşı dürüst olduğunu düşünmüyorum."

Yanağımı kemirmeye devam ettiğimde o da burukça gülümseyip konuşmaya devam etti. "Koray'la hiçbir alakan kalmadığına emin misin?"

Gözlerimiz birbirine takılı kalırken huzursuzluk içimde dolanıyor, kan gibi kalbimden pompalanıyordu. Ona dün akşamdan bahsetmek istiyordum ama doğru bir karar olup olmadığından emin değildim. Sessiz kalışımı yanlış anlayıp güldü ama gözleri dolar gibi olmuştu. Kaçırdığı gözlerindeki üzgünlük parıltısını gördüğüm gibi elim koluna gitti ama yataktan kalktığında elim kayarak yatağa düştü. Sendelediğinde hızlı hareketler ile yanına gittim. Gözleri kapanmış, eli tutunmak üzere komodine gitmişti. Kolum, beline dolanırken boy farkımız dolayısıyla omzunun altına girmiş, yükünü almaya çalışıyordum.

"Poyraz, iyi değilsin. Gel, otur. Bir şeyler ye."

Yatağa oturduğunda gözleri kapalıydı. "Yemek istemiyorum."

Ellerinden tutarak karşısında durduğumda ellerini çekip dizlerine yasladı. Onun gözü kapalı oturup kendini toparlamaya çalıştığı birkaç dakika boyunca düşünceler ve endişeler beni rahat bırakmadığı için "Dün akşam Koray bizim kata geldi." dediğim gibi gözlerini araladı. Her detayı söylemeyecektim ama ondan gizlemek istemiyordum. Bir şeyleri yanlış anlıyor gibi davranıyordu ve hem hastalığıyla hem de kırık bir kalple uğraşmasını istemiyordum.

Çenesinin ucuyla beni gösterip yutkundu. "Niye dün söylemedin?"

"Çünkü ne söylediğini söylemek istemedim." dediğimde nefesini üfledi. Sıkkınlıkla değil de rahatlayarak üflemiş gibiydi. Eli kollarımı tutup başını karnıma yasladığında kaşlarım kalkarak saçlarına baktım. O yatağa oturmuş bir vaziyetteyken, dizleri, bacaklarıma değeceği kadar yakınında, ayakta duruyordum. O rahatlamış bir haldeyken hâlihazırda güçsüz olan kafasını da ayakta olmam sebebiyle karnımın üst kısımlarına yaslamıştı. Bir elim saçına giderken "Teşekkür ederim." diye fısıldadı.

Anlayamayarak "Neden?" diye sorduğumda "Dürüst olduğun için." diye mırıldandı. Kollarını karnımdan belime doladığında ben de boynuna sarıldım. Oldukça gerildiği bir konuda rahatlamış gibi gözüküyordu. Dün akşam bizi görmüş, duymuş olabilir miydi? Belki de bu yüzden bu kadar soğuk davranmıştı. Odaya döndüğümde "Sen..." demişti ve sonrasında ben hemen yalan söylediğimde kaşları kalkmıştı, hayal kırıklığına uğramış gibi bakmıştı. Şimdi itiraf ettiğimde ise hastalıktan çok benim yarattığım hayal kırıklığıyla uğraşıyormuş gibi rahatlamıştı.

Kollarım arasında sevgiye ve ilgiye ihtiyacı olan sevimli bir çocuk gibi olduğu için saçını burnumdan derin bir nefes alarak öptüm. Başını karnımdan çektiğinde daha iyi görünüyordu. "Neden ne söylediğini söylemek istemiyorsun?"

Ne söylediğini henüz bilmiyordu ama konuştuğumuzu söylemem bile onu rahatlatmıştı. Gerisine karşı bana olan güveni işlemiş gibi gerginliği azalmıştı ama hala merak ediyordu. "Birkaç gün sonra söyleyeceğim. Sadece... Lütfen üsteleme ve bana güven."

Bakışları derinleştikten sonra gülümser gibi oldu. "Sana güveniyorum."

Benim de dudaklarım kıvrılırken derin bir nefes aldım. Güvenini kaybetmek üzere olduğumun farkında değildim. Onu hastalıktan çok benim bu hale getirdiğimin de farkında değildim. Ne olursa olsun ona karşı dürüst olmaya çalışacaktım. Ancak böyle bu karmaşadan duygularımızı ve hayallerimizi sağ çıkarabilecektik. "Seni rahatsız mı etti?"

"Hayır, Poyraz ama sen ediyorsun." dediğimde kaşları kalktı. Gülümseyip "Yaptığım çorbayı içmeyerek." dediğimde bakışları omzunun ardından çorbaya döndü. "Midem alır mı, bilmiyorum."

En azından yardımcı olmama dair bir ışık yaktığında yanına oturup ellerini tutarken "Olacağım." dedim. Bakışları bana döndüğünde derin bir nefes aldım. "Sordun ya, diğer hastalıklarımda da yanımda olacak mısın, diye. Hayat bu, sana bana ne olur, bilmiyorum. Hatta bize ne olur bu karmaşada, onu da bilmiyorum ama söz, her hasta olduğunda bildiğim sürece yanında olacağım."

Bakışlarının yüzümde, gözlerimde gezindiği dakikalarda yüzü gevşemiş, dudakları kıvrılmıştı. "Peki illaha fiziksel bir hastalık gerekiyor mu?" diye sorduğunda kaşlarım kalktı. Çenesinin ucuyla beni gösterip yamuk bir sırıtış bahşederken "Mesela sana hasta olsam?" dediğinde güldüğüm için o da güler gibi oldu ama hastalığı yüzünden gözleri yavaşça kapanıp açılıyordu. "Hep yanımda olur musun?"

Yanağını sevip gülümserken "Bu kadar hastayken bile nasıl romantik olabiliyorsun?" diye sordum. Kaşlarını alayla kaldırdı. Yüzüme doğru hafifçe eğilip fısıldayarak "Kendimi ne kadar frenlediğimi bir bilsen..." dediğinde güldüm. Bu frenlemiş haliyse...

Yüzünü geri çekip önüne dönerken omuz silkti. "İnsan hasta olduğunda aynı sarhoş olduğundaki gibi direnci, iradesi düşüyor."

Yatak başlığına yaslanıp tekrar uzanmasını sağlamak üzere ayaklanıp omuzlarından ittirirken sırıtarak söylediğine karşı "Bundan yararlanmak isterim." dedim. Yatakta geriye doğru gidip sırtını yatak başlığına yasladı.

"Benim sana karşı her zaman direncim düşük."

Gülüp "Mesela..." dedim. Her zaman romantik bir adamdı evet ama şimdi söylediği her şey, kurduğu her cümle daha derinmiş, daha derinden geliyormuş gibi hissediyordum.

Diğer tarafına geçip tepsiyi kucağıma alarak oturdum. "Rıza amcanın tavuk suyu çorbasına benzetmeye çalıştım tadını, her hasta olduğumda gider içerim, demiştin ya ama biraz havucu fazla oldu sanırım."

Kaseden bir kaşık aldıktan sonra Poyraz'a doğru uzattım. Biraz beklediği için üflememe gerek yoktu, kaynar sıcaklığı azalmış olmalıydı. Yine de emin olamayıp kendime geri çektikten sonra hafifçe üfledim. Uslu bir çocuk gibi oturmuş, beni izliyor, beni bekliyordu.

Kaşığı ona geri uzattığımda dudaklarını araladı. O içtikten sonra kaşığı kaseye geri çekerken kaşlarım kalktı ve tepkisini ölçmeye çalıştım. "Havuzu biraz fazla kaçmış, değil mi?"

Güldükten sonra omuz silkti. "Ben artık havucu biraz fazla olan tavuk suyu çorbası seviyorum."

Ben de gülerken ona içtikçe bir kaşık daha uzatmaya devam ettim. "İyi gelecek. İçtikten sonra güç kazandığında, ılık bir duş alırsın. O sıra nevresimleri değiştiririm, hastalık yapışmıştır şimdi. Odayı da havalandırırım. Ihlamur çayı yaptım, bir sürü bileşenli." dedikten sonra güldüm. "Neyse ki tat konusundan kaybedecek bir şeyin yok. O yeşil içecekle diline defalarca eziyet etmiş olmalısın, ıhlamurdan da bir şey olmaz."

Söylediklerimi dinleyip çorba içirişimi izlerken anlayamadığım bir şekilde gözleri parlıyordu. Sessizce dinliyor, ne desem kabul edecekmiş gibi davranıyordu. Neden bu kadar sessizleşip derinleştiğini anlayabiliyordum sanırım. Onu yalnız bırakanlardan sonra çabalayan birine minnet duyuyor gibi bakıyordu.

Tepsiyi komodine koyarken "Eline sağlık, çok güzel olmuş." dedi. Sadece kibarlığından söylediğini bilerek gülümserken "Tadını alabiliyor musun ki?" diye sorduğumda hafifçe güldü. "Biraz ağız tadım gitmiş olabilir ama eminim ki çok güzeldir."

Vitaminli bir ilaç içmesi için suyu ve hapı uzattım. O ilacını içtikten sonra ayağa kalkıp elim ona uzanırken "Hadi gel, ılık bir duş al. Ateşini azaltmaya çalışalım." dedim. Üşeniyormuş gibi ciğerleri boşalana kadar nefesini burnundan üfleyerek lavaboya baktı.

"Zorunda mıyım?"

"Tüm tuşlara basıyoruz. Duş alıp ıhlamuru içip portakalını da yedikten sonra uyursan, uyandığında bir hayli iyileşmiş olacaksın."

"Yani..." dedikten sonra bakışlarını bana çevirip çaresizlikle tekrar sordu. "Zorunda mıyım?"

"Evet."

Onu lavaboya yönlendirirken "Ama iyisin, değil mi?" diye sordum. Tekrar ayakta duramayacak gibi hissediyorsa, duş almamalıydı fakat daha iyi gözüküyordu.

"İyiyim, iyiyim. Bir şeyler yemek iyi geldi."

O kıyafetlerini ayarladıktan sonra duş alırken nevresimi değiştirip odayı havalandırdım. Boş çorba kasesinin olduğu tepsiyi indirip istediğim gibi Sevim babaanne ile karşılaştıktan sonra ıhlamurla geri dönmüştüm. Gözleri önce kasede, sonra benim üstümde gezinmişti fakat gözlerini teşekkür eder gibi yavaşça kapatıp açmıştı. Torununa yardımcı olduğum sürece, onu haksız çıkarmamı önemsemiyor gibi görünüyordu. Ihlamuru komodine koyup lavaboya yöneldim. Su sesi kesilmişti.

"Poyraz?"

"Çıkacağım şimdi. Biraz..."

Kaşlarım çatılırken kapıya yaklaşıp "İyi misin?" diye sordum. Klozet kapağının kapandığına dair ses geldi. Sonrasında bir ses daha geldiğinde oturduğunu anladım. "İyiyim, biraz enerjim düştü sadece. Çıkacağım birazdan."

Elim dudağımda gezinirken birkaç dakika geçtikten sonra "Geleyim ister misin?" diye sordum çünkü henüz çıkmamıştı.

"Tam giyinmedim."

Yüzümü buruşturup "Ne kadar mesela?" diye sorduğumda güler gibi oldu. "Gelme, birazdan iyi olurum."

Ilık suyla duş almasını söylemiştim ama sıcaklığı iyi ayarlayamadıysa, sıcak buhar onu daha kötü etmiş de olabilirdi ya da sadece yeniden enerjisi düşmüş de olabilirdi. Ateşinin azalıp azalmadığını yanında olmadığım için kontrol edemiyordum. Kapının diğer tarafında elim dudaklarımda beklemek zordu.

Birkaç dakika kadar sonra "En azından iç çamaşırını giydin mi?" diye sorduğumda "Evet." dedi.

"Geliyorum o zaman..." dedikten sonra elim kapının kulpuna gitti. "Duyuyor musun? Geliyorum bak. Üç deyince. Bir..."

"Hayatım, anladım."

Üfleyip kapıyı açtıktan sonra banyonun buharlı havası yüzüme çarptığı gibi gerilen bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. "Sana ılık su, demiştim."

Kızgınlığımdan "Daha iyi oluyorum." diyerek kurtulmaya çalışsa da, bir an önce uzanması gerektiğini görebiliyordum. Gözüm ne kadar çıplak oluşundan uzak kalmaya çalışırken yanına doğru ilerledim. "Ağırlığını bana verebilirsin."

"Sadece yönlendirsen yeter." dediğinde uzattığım elimden tutarak ayaklandı. Her ne kadar ağırlığını almaya çalışsam da izin vermedi. Gözleri kararıyor olmalıydı, bu sebeple yönlendirmemi istemişti. Ağırlığını verip beni yormamaya çalışıyordu. Ailesine yapmadığının aksine yardımcı olmama izin verse de yine de yük olmamaya çalışıyordu.

Odaya çıktığımızda, banyoya nispeten serin olan oda, iyi gelmiş olmalıydı. Yatağa vardığımızda kolunun altından çıkıp önüne geçtim ve ellerinden tuttum. Yatağa oturduktan sonra nefesini üfleyip gözlerini araladı.

"Bayılacak gibi hissettim."

Ona kızasım vardı ama böyle tatlı görünürken ve davranırken kızmak zordu. Bana 'iyiyim' deyip durduğu anlarda aslında bayılacak gibi hissettiğini, gerçekten iyi hissettiğinde itiraf ediyordu.

"Şimdi daha iyi misin?" diye sorduğumda yüzünden bile daha iyi olduğunu anlayabiliyordum. Banyonun sıcağı, tansiyonunu düşürmüş olmalıydı. Yine de suya girip çıkmanın vücuttan hastalık halini biraz olsun aldığını düşünüyordum. Şimdi temiz nevresimlerde, rahatça uyurdu.

Vücudundan akan suları fark ettiğimde kaslarında oyalanmadan gözlerimi kaçırıp "Havlu getireyim." dedikten sonra lavaboya doğru koşar adımlarla ilerledim. Elimde havlu geri döndüğümde öylesine vücudunda dolandırdı.

"Bir kilit daha açtığımıza göre, en azından şu an böyle uyusam?"

"Normalde böyle mi uyuyordun?" derken gözümü inatla gözünde tutmaya çalışıyordum. Başka bir anda olsak, kalbimin ve gözlerimin ne denli heyecanlanacağına emindim ama hasta oluşu beni ciddi olmaya yönlendiriyordu. Gerçi... Şimdi de kalbim hızlıydı...

Başını onaylar şekilde salladığında "Tabii, olur." dedim. Hastaydı sonuçta. Hem de göreceğimi görmüştüm zaten. Tabii, şükürler olsun ki iç çamaşırını giyinebilmişti fenalaşmadan önce. Yine de vücut kasları, gözlerim önündeydi şimdi. Birlikte denize de gitmiştik ama deniz şortuyla iç çamaşırı farklı şeylerdi tabii. Vücutta kapladıkları alan ve bir şeyleri gizleyebilme kabiliyetleri bile daha farklıydı...

O sırtını yatak başlığına yaslamış, belden altına pikeyi çekmiş bir şekilde ıhlamurunu içerken ben de yanında oturmuş onu izliyordum. Benden telefonunu rica ettikten sonra "Bugün önemli işler vardı, halledebilmişlerdir umarım." diye mırıldandı.

"Hastasın, şirketi boş versen..."

"Boş veremeyeceğim bazı şeyler var." dedikten sonra Kenan ve Necmi ile konuştu. Tek bir kişiyle konuşması her şeyin yolunda olduğuna inanmasına yetmemişti. Necmi ile konuşurken gözlerimi kaçırmıştım. Duru için Necmi konusunda da Poyraz'dan bir şeyler gizliyordum ama, bu daha anlayışla karşılanır bir davranıştı. Zaten bir an önce Duru'nun itiraf etmesini sağlayacaktım.

Telefonu kapattığında flört modunu açıp omuzlarımı iki yana sallayıp gülümserken "Neymiş boş veremeyeceğin şeyler?" diye sorduğumda halime, tavrıma güldü. "İşim..." dedikten sonra düşünürmüş gibi gözlerini odada gezdirmeye başladı. "Takım elbiselerim..."

Kaşlarım kalkıp sabırla "Ee?" diye sorduğumda bakışlarını bana çevirdi. "Arabamın bakım zamanları. Hiç kaçırmam."

Gülümsemeye çalışıp "Daha özel bir şeyler." dediğimde sırıtıp "Ailem." dedi.

"Başka?" diye sorduğumda omuz silkti. "Başka bir şey yok."

Kaşlarım çatılırken "İyi gelip sana araban baksın." dedim. Ihlamuru geri alacağım sırada gülerek çekiştirdi. "Ne cadı bir şeymişsin sen. Tadın kaçınca hemen pençelerini gösteren bir civciv."

Gülerken "Ver, ben yaptım." diyerek zaten bitmek üzere olan ıhlamur bardağını çekmeye devam ettim. Bardağı dudağına götürmeye çalışırken "Hayır." diye direniyordu. Dudağına çarpmasın diye yavaşça çekiştirmeyi bırakırken o da son damlaları içti ama koyduğum her şeyin parçaları dipte biriktiği için bir hayli pişman oldu. Gülerek bardağı geri alıp suyunu uzattım. Su içtikten sonra rahatlayarak nefesini üfledi.

Portakalı tepsiden alıp elimden elime atarken "Beni de saymadığın için portakalı ben yiyeceğim." dedim.

"Saydım."

Portakalı soyarken gözlerimi devirdim. "İçinden söyledin galiba."

"Yoo. Baya, baya söyledim."

Portakaldan bir dilim koparıp ağzıma attıktan sonra gözlerimi kapatıp "Ne de güzel." diye canını çektirmeye çalıştım. Bir çocukla yan yana gibi davranıyor olabilirdim ama o da bir çocuk gibi davranıyordu zaten bir süredir. Bir çocuk neşesi vardı üstünde.

"Ekşi gibi sanki." dediğinde ifşa olduğum için rahatlıkla yüzümü buruşturdum. "Yine de güzel." dedim ekşilikten eğilip bükülen dudaklarımla. Gülerek beni izlemeye devam etti. Bir dilim daha kopardıktan sonra ona uzattım. "Neyse, büyüklük bende kalsın."

Eli portakal dilimine uzanırken "E ne güzel, sen yediriyordun. Ne olduk şimdi?" dediğinde omuz silktim. "Çağırayım takım elbiselerin yedirsin istersen. Boş verebileceğin biri olarak, benden daha fazlası çıkmaz."

Portakal dilimini ağzına atıp yedikten sonra gülüp "Kızım, seni de saydım diyorum ya." dedi. Tat alamaması, yüzünü ekşitmemesinden belliydi zaten.

"Hangi kategoride tam olarak? Takım elbisen miyim?" derken ne demek istediğini anlamaya başlamıştım. O da kıvrılan dudaklarımdan, anladığımı anlamış olmalıydı ama yeni bir dilim koparırken keyiflenmiştim ve ondan duymayı tercih ediyordum.

"İşimsin. Hani birlikte mirası kazandık falan, o bakımdan."

Bakışlarım baygınlaştığında gülerek elimden dilimi çalarak kendi dudaklarına götürdü. Yuttuktan sonra çenesinin ucuyla beni gösterip gülümsedi. "Ailem, olarak."

Ciddi suratımdan derhal kurtulup tekrar gülücük saçarken bir dilim daha ama bu sefer dudaklarına götürdüm. "İyi, yiyebilirsin o zaman."

Alayla "Sağ olasın ya." dedikten sonra uzattığım portakalı dudaklarının arasına aldı. Portakal bittikten sonra "Babama göre, bir hastalıktan mandalinasız ya da portakalsız kurtulunmaz." deyip portakal çöplerini de tepsiye attım.

"İyi bir baba." dediğinde gözlerim ona döndü. Onu rahatsız edecek ya da üzecek bir şey söylemek istememiştim ki o da üzülmüş görünmüyordu. Aksine mutluydu.

"Öyle." deyip gülümsedim ama buruk bir gülümsemeydi. Normalde evde olmadığım zamanlar boyunca her gün arayıp 'güzel kızım bugün nasılmış?' diye soran adam, ben aramadıkça aramıyor, ben yanına gitmedikçe görüşmeye çalışmıyordu. Hala güzel kızıydım biliyordum ama yabancı ülkedeki okulumu bırakıp evlenmemi bir türlü affedemiyordu. Buzlar erise de daha fazla zamana ihtiyacımız vardı.

"Aranız düzelecek, buna eminim."

Yanağımı ısırdıktan sonra "Zihnimi mi okuyorsun?" diye sordum. Hafifçe gülümsedi. "Birbirimizi tanıyoruz artık."

İçim sıcacık olurken ben de gülümsedim. Birbirimizi tanımak, onu tanımak... Özel hissettiriyordu. Gün içerisinde görüp durduğumuz, hatta belki de yakınlarımızda olan onca kişinin bilmediği, fark etmediği detayları öğrenmeye başlamak...

Gözleri tekrar ağırlaştığı için "Sen uyu istersen." dedim. Başını onaylar şekilde salladı. Ona doğru yaklaşıp elim alnına giderken "Şu an ateşin yok gibi." dedim. Ağır bir şekilde açılıp kapanan gözleriyle bana bakıyordu. Gökyüzündeki yıldızları, yeryüzünde indiren gözlerine bakarken elimi yavaşça alnından çektim. Yüzü hafifçe yaklaşır gibi oldu ama vazgeçip geri çekildi. Boşluğa düşermiş gibi hissederken "Ne oldu?" diye sordum.

"Fazla yaklaşma, hastalığım sana da geçmesin."

Beni öpmek istemişti. O gözlerine ne zaman ateş düşüyordu, artık fark edebiliyordum. Çenesi hafifçe havalanmış, yüzü yaklaşmıştı ama sonradan vazgeçmiş, geri çekilmişti.

"Neden, bakmaz mısın?"

Hafifçe güldü. Tekrar uykuya kavuşmak istiyordu vücudu. Yatağa doğru kayarken "Bakarım da kıyamam." diye mırıldandı. Gözleri kapanıyordu. Soğuk algınlığı böyleydi, ara ara vuruyor ve seni yeniden dinlenmeye davet ediyordu.

Pikeyi boynuna kadar çekti. "Ben buralardayım. İyi uykular sana." deyip yanağını sevdikten sonra kalkacağım sırada bileğimi tuttu. Uyur uyanık "Kalır mısın, yanımda?" diye mırıldandığında gülümsedim.

Ayakkabımı çıkardıktan sonra sırtımı yatak başlığına yaslayıp pikenin altına girdim. Bir elim bana dönük bir şekilde uyuyan vücudunda saçlarında gezinirken diğer elimle komodinin üstünden aldığım kitabı tutuyordum. Ara ara ateşini kontrol ederek kitap okurken kapımız çaldığında gözlerim Poyraz'a döndü. Sonunda derin uykuya dalabilmiş görünüyordu ve uyanmasa iyi olurdu. Elimi yavaşça saçlarından çekip pikenin altından çıkarak yataktan indikten sonra parmak uçlarımda kapıya ilerledim. Kapıyı hafifçe araladıktan sonra Asude anne ile göz göze geldiğimde kapıyı açtım. Gözleri yatakta uyuyan oğluna döndükten sonra fısıldayarak "Nasıl oldu?" diye sordu.

Elim kapıya yaslı "Daha iyi." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Kollarını çapraz bir şekilde göğsünde birleştirmiş, yüz ifadesini sabit tutmaya çalışıyordu ama bakışlarında yağmurlar vardı. Çenesinin ucuyla koridoru gösterip bakışlarını bana çevirdiğinde odadan çıkıp kapıyı yavaşça kapattım.

Bakışları koridorda gezinirken iç çekti. Gözleri dolmak istiyor ama onlara izin vermiyor gibiydi. "Sanırım ben başaramadım."

Kaşlarım kalktığında bakışlarını bana çevirip burukça gülümsedi. "Ona bu kadar değer verdiğin ve inadına rağmen yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim."

Başaramadığını düşündüğünün, Poyraz'a annelik etmek olduğunu anladığımda elim koluna gitti. "Kendine haksızlık etme."

Hafifçe gülüp "Aşağıda azarlıyorsun, burada motive mi ediyorsun?" diye sorduğunda yüz ifademe ve bir şeyler açıklayama çabasıyla aralanan dudaklarıma karşı kolundaki elimi tutup gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve "İyi yaptın." dedi. "Neden yaptığını anlayabiliyorum. Belki de bazen ses çıkarmak, boyun eğmemek gerekiyordur."

"Bazen ne yapacağımıza karar veremeyebiliyoruz." diye onu telkin etmeye çalıştığımda başını onaylamaz şekilde salladı. "Bunlar birinin çocukluğunu geri getiremeyecek bahaneler sadece."

O güçlü dururken benim ağlamaya başlamama az kalmıştı. Düşünmeden, aslında sadece Poyraz'ı düşünerek sert çıkışmıştım ama bunun onu ne denli yarayabileceğini hiç düşünmemiştim.

"Onu sen terk etmedin Asude anne. Eminim ki elinden geleni yapmışsındır."

"On dokuz yaşındaydım bu yalıya geldiğimde. Kendini kaybetmiş bir babayı ve annesi tarafından terk edilmiş, babasının ise gözünün görmediği bir çocuğu iyileştirebilmem umuduyla getirilmiştim."

Anlatmaya başladığında araya girmeden onu dinlemeye başladım. Gözleri koridorda geziniyor ve anlattıkça doluyordu. Artık gücü gözlerini tutmaya yetmiyor muydu yoksa kendisi mi teslim olmuştu, bilmiyordum ama üzgün bir kadına benziyordu. Ben ise genel olarak onu güçlü, ters bir kadın olarak tanımıştım.

"Poyraz'ın bana değil babasına, annesinin onu, kendisi yüzünden terk etmediğini bilmeye ihtiyacı vardı fakat Caner'in psikolojisi o zamanlar iyi değildi. Hala pekiyi sayılmaz. Poyraz'ı suçladı. Caner'e göre Poyraz o gün o kadar ağlayıp sorun çıkardığı için bıkıp gitmişti karısı. Kendisini sevmediğini ve bu aileye katlanamadığını kabul etmek istemedi. Bu yüzden çocukluğu boyunca Poyraz'dan çıkardı acısını. Çocuk doğum günlerini bile kutlayamadı, annesi doğum gününde terk ettiği ve Caner'in bu gerçeği hiç unutturmadığı için. Sevim anne de oğlunu kurtarmakla uğraşırken Poyraz'ı unuttu. Belki de bu yüzden şimdi bu kadar düşkün Poyraz'a. Kendisini suçlu hissediyor bana göre."

Elimin tersiyle göz yaşlarımı silerken ardını görebilirmişim gibi kapıya baktım. Benim doğum günüm için onca şey yaptıktan sonra onun doğum gününe dair çıtayı çok yükselttiğini söylediğimde kutlamadığını söylemişti. O zaman ısrar etmiştim ve ileride ikna edebileceğime emindim ama şimdi o kadar da kolay olmadığını görebiliyordum. Düğünden önce doğum günleri konuşulurken yüz ifadesinden hiçbir şey anlamamıştım ama yine canı sıkılmış olmalıydı. Ne üzücüydü, bu dünyada her yıl sadece bir gün, kendimizi kutluyorduk, onu da Poyraz'ın elinden almışlardı. Babası ile Poyraz'ın arasının pekiyi olmadığının farkındaydım ama sessiz sakin duran, ara ara sohbete dâhil olan Caner babanın, Poyraz'ın çocukluğuna karşı bu denli acımasız olabileceğini bilmiyordum. Poyraz evlilik için 'Bence çoğu evlilik, bir çocuğun hayatı üstünde tepinmekten başka bir şeye yaramıyor.' demişti. Böyle düşündüğü için onu suçlayamazdım ama o suçlu olmadığı konularda küçük yaşından itibaren suçlanmıştı, hem de ilgisine ihtiyacı olan babası tarafından. Böyle durumlarda, terk edildiklerinde birbirlerine sarılıp üstesinden gelmeleri gerekirken dağılmışlardı, belli ki seneler sonra bile hala toparlanamıyorlardı.

"Sırf bu yüzden hiç evlenemeyecek sanıyordum. O yüzden seni hiç tanıtmadan, kendi kendine evlendiğinde hiç sinirlenmedim, üzülmedim. Aksine sevindim. Sana âşık, belli. Aşktan bu kadar nefret etmesine rağmen yine de sana âşık olmuş. Belli ki sende benim de yavaş yavaş görmeye başladığım parıltılar görüyor."

Yanaklarımı silme gayreti göstermeden gülümsedim ama buruk bir gülümsemeydi. Şu an, habersiz bir şekilde uyuyor olsa da Poyraz'la da, tanıştığımızdan beri sürtüşme yaşadığımız Asude anne ile de özel bir bağ kurduğumuzu hissediyordum. Poyraz demişti. Aksidir ama beni mutlu edebileceğini düşünürse seni el üstünde tutar, demişti. Şimdi de minnetle ve beğeniyle bakıyordu dolu gözleri.

"Annesi yüzünden, aşktan nefret ediyordu, değil mi?"

"Ve aşkı yüzünden oğlunu silip atan babası yüzünden." dedikten sonra iç çekti. "Doğru mudur bilmem ama belirli bir yaştan sonra Sevim anne, onu başka bir adam için terk ettiğini söyleyerek büyüttü Poyraz'ı. Babası gibi 'senin yüzünden' demedi ama bu da başka bir çeşit travmaydı."

Böylelikle belirli bir yaşa gelene kadar insanlara, annesi bile olsa sorun çıkardığı gibi sevilmemeye başlanacağını sanmıştı, sevgiyi koşullu olarak tanımıştı. Belirli bir yaştan sonra ise o ne yaparsa yapsın, sevilemeyebileceğini, başka biri için yine terk edilebileceğini sanmaya başlamıştı. Küçük yaşta zihnimizde oluşan tanımlar, büyük yaşlarda hatta kontrol altına alınıp algılarımızı değiştirmezsek ölene kadar bile sürecekti. Böylelikle yanlış ilişkiler kurulabildiği gibi, hiç ilişki kurulmayabilirdi. Poyraz'ın yaptığı bu olmuştu, gönül ilişkisi kurmamıştı. Babasıyla ilişki kurmamıştı. Üvey annesi ile seviyeli bir ilişki kurmuştu. Kardeşiyle olan ilişkisinde pürüz yok gibi görünüyordu. Aslında o yaşta ve acımasızca davranılan bir çocuk için, kardeşini kıskanmak çok kolaydı fakat kıskanmamış aksine dünyaları vermek ister gibi davranmıştı.

"Ne babasını, ne de annesini anlamak istemedi yani hiçbir zaman. Haklı çıkarmaz tabii ama empati bile duymak istemedi sanırım."

'Aşk ise, yapılan saçma sapan hataları güzellemek için uydurulmuş kulağa hoş gelen bir kelimeden ibaret.' demişti. Aslında şimdi Asude annenin anlattıkları ile birebir örtüşüyordu. Bir kahvaltı masasında, sıradan bir anda ve acısını hiç yansıtmadan kurduğu cümleler, aslında hayat travmasını özetlemişti. O kadar alışmıştı ki, söylerken yüzünde tek bir çizgi belirmemişti.

"Belki henüz sana anlatmadığı detaylardı ama bilmeni istedim. Böylelikle ona ne kadar iyi geldiğini ve neden sana minnettar olduğumu daha iyi anlayabilirsin."

"Size sarılabilir miyim?" dediğimde göz yaşları arasında güldü. "Bu yalıda ortalarda sevgi pıtırcığı olarak dolaşmanı engelleyemedim, değil mi?"

Başımı onaylar şekilde sallayıp ben de güldüğümde başını onaylar şekilde salladı. Birbirimize sarıldığımızda ağlamaya devam ettiğini nefes alış veriş seslerinden ve ıslanan boynumdan anlayabiliyordum. "Kendinizi suçlamayın lütfen. Size çok önem verdiğini, annesi yerine koyduğunu söylemişti. Demek ki onun kalbinde bu değeri kazanmışsınız."

"Daha iyisini yapabilirdim ama yalnız başıma kaldım. Caner ayrı, Sevim anneler ayrı..."

"Anlıyorum." derken gerçekten anlıyordum. Yirmi üç yaşındaydım ve şu an, karısını kaybettiği için kendini de kaybetmiş bir adamla, travma dolu bir çocukla ne kadar baş edebilirdim bilmiyordum. Gözlerindeki hüzünden ve gelip Poyraz'ı merak etmesinden, ona ne kadar değer verdiğini görebiliyordum. Yapabileceği kadarını yapmıştı ve daha fazlasını yapamamasının pişmanlığı içerisindeydi. O da on dokuz yaşında, hayat yaşı itibariyle yeni başlamasına rağmen bu yalıya tıkılmış bir kadındı. Gözlerinde ve ses tonunda anlatmadığı bir ton şey olduğu belli oluyordu ama anlattıkları kadarıyla bile gücü yettiği kadar baş ettiğini görebiliyordum.

Kollarımızı birbirinden çektikten sonra gülerek göz yaşlarını sildi. "Bu, aramızda."

"Bana güvenebilirsin."

Birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra kıvrılan dudakları eşliğinde başını onaylar şekilde salladı. "Sanırım, öyle."

Akşam üstü tekrar uyanıp çorba ve ilaç içtikten sonra fazla uyanık kalmadan tekrar uyumuştu. Ben de pijamalarımı giymiş, kitap okumaya devam ederek yanında oturuyordum. Sırtımı yatak başlığına yaslamış, ayaklarımı uzatmıştım. Pike ikimizi de örterken sol elim Poyraz'ın yanağındaydı. Ateşi tekrar çıkmamıştı ama bünyesi henüz yeterince güç kazanmamıştı. Az hasta olanlar genellikle öz hasta oluyorlardı. Ben de birkaç yılda bir hasta oluyordum ama olduğumda yataklara düşüyordum. Poyraz da öyle olmuştu.

♫ Sertab Erener - Bir Varmışım Bir Yokmuşum 

Ellerini, elimde hissettiğimde gözüm kitaptan ona döndü. Elimi tutan ellerini boynunun altından yatağa yaslayıp uyku sırasında derin bir nefes aldı. Asude annenin anlattıklarından sonra ara ara çocukluğunu düşünemeden yapamıyordum. Kimseye kötü hissettiğini söylemeden oyun oynayacakmış gibi odasına gidip yorganın altında ateşler içerisinde yanmasının kalbimde oluşturduğu kırıklığın nasıl geçeceğini bilmiyordum.

Sağımdaki abajurun saçtığı loş ışık dışında hava kararmış, akşam olmuştu. Günün çoğunluğunda uyumuştu ve muhtemelen yarına iyileşmiş bir şekilde kalkacaktı. Gözlerini araladığında kitabı kapatıp diğer elimi alnına götürdüm.

"Ateşin yok."

Sessiz kalıp bana bakmaya devam ettiğinde kahverengi gözlerinin derinleşmesini iç çekerek izledim. Yatakta kayıp uzanır pozisyon aldıktan sonra ona döndüğümde boynunun altında elimi tutan ellerinden birini yanağıma doğru uzattı. Benim de alnındaki elim yanağına giderken gülümseyişine eşlik ettim. Ardımdan yüzüne doğru ulaşan loş ışık şimdi kahverengilerini parlatıyordu ama parlamalarını sağlayan tek şeyin ışık olmadığını biliyordum.

Sessizliğimizde iç çektiğinde ne düşündüğünü merak ediyordum. O güzel dudakları aralansa yine kalbimi ısıtacak birçok cümle özgür kalacaktı biliyordum ama düşüncelerini kendine saklıyordu. Dudakları sır gibi gizlerken, gözleri bir bir anlatıyordu.

Kalbim hızlanırken gözlerinden anlıyordum. Henüz söylememişti, söyler miydi bilmiyordum ama bana gerçekten âşık oluyordu...

Gözleri tekrar ağırlaştığında "İyi geceler." diye fısıldadım.

Gülümseyişi genişlerken "İyi geceler." dedi ve sırf güzel diye seçtiğim, sırayla yatmayı planladığımız, Poyraz'ın sevdiği nevresimlerden bir setin serili olduğu yatakta bir süre öncesine kadar asla öngöremeyeceğim, korkudan hayalini bile kurmadığım bir şekilde ilk defa, ellerimiz birbirinin yanaklarını severken uykuya daldık.

İlkti ama son olmadığını biliyordum.

**

Gözlerime yansıyan güneş rahatsız ederken gözlerimi yavaşça araladım. Görüşüm netleşirken bir çift kahverengiyle göz göze geldiğimde, kaşlarım gevşedi.

"Günaydın karıcım."

Gözlerimi kırpıştırıp bu denli yakından baktığım yüzündeki gülümsemeye baktım. "Günaydın." diye mırıldandığımda güldü. Uyanmakta bir hayli zorlanmıştım ama gülüşü beni ana döndürmüş gibiydi. Gözlerim tekrar gözlerini bulduğunda, gece birlikte uyuduğumuzu hatırlamama gerek yoktu. Şimdi aynı yatakta, aynı pikenin altında, hatta uyuduğumuz gibi uyanmıştık. Normalde bir hayli dağınık yatan biriydim ama kılım bile kıpırdamamıştı. Sadece elim yanağından, boynuna düşmüştü.

Tekrar ama bu sefer gülerek "Günaydın." dediğimde o da gülüp "Günaydın." dedi.

"İyi misin?" diyerek elim önce yanağına sonra alnına gitti. Ateşi yoktu. Yüzüne de renk gelmişti. Hastalık kızarıklığı gitmişti. Gözleri yorgun ve kızarık bakmıyorlardı. Zaten neredeyse bir gün boyunca uyumuşlardı, dinlenmiş olmalılardı. İyileşmiş gözüküyordu.

"Hiç olmadığım kadar."

"Ya..." derken flört eder gibi kıpırdandıktan sonra hemen havaya girdiğim için yüzüm ciddileşirken alayla "Benimle ilgilidir herhalde?" diye sorduğumda güldü. "Öyle hemen gelin güvey oldun da iyi madem seninle ilgili olsun."

"Küsmeme üç saniye kaldı."

Kaşlarını kaldırarak sırıtmasına rağmen hareketsiz kaldı. "Bak sayıyorum. Üç... İki... Bir..." dediğimde hala çaba göstermiyordu. Çaresiz bir şekilde "Buçuk... Çeyrek..." dediğimde güldü. Ben de oflasam da gülüşümle dağılmıştı. Ellerimi ondan çekip kalkacağım sırada kolları belime dolanarak beni geri çektiğinde üstüne düşmüştüm. Saçlarım yüzünün yanlarından yatağa doğru dökülürken heyecanlanan gözlerim dudaklarından gözlerine çıktı.

"Bir konuda anlaşalım. Bundan sonra her küstüğünde seni öpeceğim."

"Hmm..." derken dirseklerimi kollarına yaslayıp ellerimi de yanaklarıma götürdüm. "Sanırım küstüm."

Muzip sırıtışıma karşı 'muzip sırıtış ne demek ve nasıl yapılır' içerikli sırıtışını bahşedip burnunu burnuma sürttü. Teması içimi gıdıklatırken daha fazlasını verdi. Burnundan derin bir nefes alarak beni öptüğünde gözlerim kapandı. Geri çekildiğinde ama hala yeterince yakınken fısıldadı. "Seninle ilgili tabii. Sayende bu sabahların bir anlamı oldu."

Onu bu sefer ben öptüğümde saniyeler içerisinde öpüşümüz derinleşti. Ellerim omuzlarına inerken bir eli belimden yanağıma doğru kaydı. Öpüşümle ona cesaret vermişim gibi vücudu altımdan sağıma doğru kaydıktan sonra sırtımı yatağa yaslamak üzere üstüme doğru eğildiğinde omuzlarını sımsıkı tutuyordum. Henüz heyecandan tırnaklarımı tenine batırmadığım için minnettardım. Normalde bu eziyeti avucuma yapıyordum.

Sırtım ve başım yastığa yaslanırken üstüme doğru eğildiği vücudunun yakınlığı kalbimin dünya ile ay arasında gidip gelmesini sağlıyordu. Bir eli yanaklarımdan boynuma doğru kayıp boynumun arkasına doğru giderken diğer eli ise belime doğru indi. Saçlarım parmaklarının arasındayken enseme teması ve tüylerimi diken diken edişi, vücudumdaki kelebeklerin elini ayağına dolamıştı. Nereye doğru kanat çırpacaklarını şaşırmışlardı çünkü diğer eli ise belimden yukarı doğru kaymış olan pijamanın açık bıraktığı tenimde geziniyordu. En son gece kulübünde bu kadar derin öpüşmüş, vücutlarımız ile temas içerisine girmiştik ama bu sefer farklıydı çünkü bu sefer odamızda, baş başa ve yatağımızdaydık...

Kapı çaldığında hafifçe ayrılan dudaklarımız arasından ikimiz de titrek bir nefes aldık. Kapıyı çalan her kim ise kalbimi kurtarmıştı çünkü çıkarıp çalışan çamaşır makinesinin üstüne koymuşum gibi zangır zangır çarpıyordu.

Yüzünü gözlerime bakabilecek kadar geriye çektiğinde ateş saçan gözlerinde, kendimi görebiliyordum. Dün hastalıktan, bugün ise bana karşı hasta oluşundan yanıyordu gözleri. O kahverengilerini bu hale getirenin ben olmama inanmakta zorlanıyordum. Onca zaman değer verilmeyen bir kadın olduktan sonra böylesine mükemmele yakın bir adamı, öylesine etkileyen kadın olmak garibime gidiyordu.

Kapı tekrar çaldığında derin bir nefes aldı. "Kimse yok, diye cevaplamak istiyorum."

Güldüm ama sessiz bir gülüştü. Sesim içime kaçmış gibiydi. Tüm hücrelerim heyecanımla baş etmeye çalışıyordu ve vücudu altındaki göğsüm hızla hareket ederken nefes almak da konuşmak da zordu. Alayla "Sanırım inandırıcı olmaz." dedim.

Asude annenin "Çocuklar?" diyen sesinin ardından kapı tekrar çalındığında sitemle "Geliyorum anne." diye seslendi. Vücudunu yavaşça üstümden kalkarken gözleri muhtemelen kızarmış olan yanaklarımdaydı. Heyecan ve utanç bir arada çalışmıştı yanaklarımdaki eserde.

Ben de peşinden kalkarken oyalanmamaya çalıştım. Kayan saten pijama takımımı düzeltirken gözü üstümdeydi. Ona baktığımda gözlerini rahatsız olmamam için hızla kaçırdı ama çoktan tekrar hararet bastırmıştı. Bana öyle bakması, bana temas etmezken bile oldukça garip hissetmemi sağlıyordu.

Beceriksiz hareketlerle terliklerimi giydim. "Seni merak etmiştir. Dün hasta olduğunu biliyordu."

Poyraz kapıyı açacakken "Şey..." dediğimde bakışlarını bana çevirdi. Ne diyeceğimi bilemeyen dudaklarım birkaç kez aralanıp kapandıktan ve elim beni sorunlu gösterecek şekilde havada hareketlendikten sonra en sonunda can havliyle "Üstüne bir şey giy istersen." dedim.

Bakışları, benim bir süredir bakmamaya çalıştığım vücuduna indi. Baksırıylaydı ve bu şekilde kapıyı açtığında, zaten oyalandığımız için yanlış anlaşılabilirdi. Gerçi, tabii o denli bir münasebet içerisinde değildik ama yine de uslu uslu oturduğumuz da söylenmezdi.

Sırıtıp "Doğru. İfşa olmayalım." diyerek giyinme odasına yöneldi. Ardından oflayarak yastık fırlattım. Tamam, bir şeyler yaşıyorduk ama o halde olmasının sebebi biz değildik... Dün o şekilde uyumuştu.

Elinde pijama altıyla geri dönüp yastığı bana geri fırlattı. Yüzüme gelmeden yastığı tutarken gözlerim istemsiz vücudunda gezinen Poyraz pijama altını giye giye kapıya doğru gittiğinde yastığı yatağa attım. Komodinin üstündeki bardaktan suyumu içip saçlarımı omzumdan geriye ittim. Poyraz kapıyı hafifçe aralayıp sitemle "Efendim annecim?" diye sordu.

"Rahatsız ettiysem kusura bakmayın, seni merak etmiştim."

"Bomba gibiyim annecim."

Ardından omuzlarına bakarken kendime gelme gayretiyle parmak uçlarımla yanaklarıma hafif tokatlar bırakıyordum. Bomba gibiyim, demekte benzetme yapar gibi değildi...

"Sevindim. Bugün de dinlen istersen, gitme işe."

"Yok, giderim bugün ama merak etme." dedikten sonra kapıdan koridora doğru eğildi. Muhtemelen annesinin yanağını öpmüştü. "Gayet iyiyim." diyerek geri çekildi.

"Karın iyi etmiş maşallah." dediğinde yüzüme hava çarpmakla meşguldüm. Bakışları bana döndüğünde hızla ellerimi indirdim ama yakalanmıştım sanırım. Hafifçe güldükten sonra kapıyı hafifçe aralaması sebebiyle ardında kalan, göremediğim Asude anneye döndü. Muhtemelen şu an kendime gelmekte zorlandığım için, kapıyı tamamıyla açmıyordu. Bu halim ile Asude anne ile karşılaşsak utancım artacaktı.

"Öyle oldu."

Annesine birkaç kere daha iyi olduğunu söylemek zorunda kaldıktan sonra sonunda Asude anne kabullenip gittiğinde kapıyı kapatıp bana doğru döndü. "Nerede kalmıştık?"

Gözlerim irileşirken yeni kendime gelen vücudum hızla giyinme odasına yöneldi. "En son sen işe gidiyordun."

Gülerek peşimden gelirken benimle uğraştığının farkındaydım ama içimde gerçekten kaldığımız yerden devam etmek isteyen tarafımın çok üstüne gitmemeliydi. Poyraz sağ olsun kendimi, hislerimi ve vücudumu yeni yeni tanıyor gibiydim. Bir anda onu tutup öpebilirdim, yatakta da yaptığım gibi...

"En son bomba gibiydim ama..." diyerek peşimden giyinme odasına girdiği gibi eline bir gömlek, pantolon, ceket takımının olduğu askıyı uzatıp şirince sırıttım. "Bunlar sana çok yakışır."

Sırıtarak askıyı alıp soluna doğru tuttuktan sonra sağ elini belime götürüp beni kendine çektiğinde ellerim çıplak göğsüne düştü. Kalbim mesaiye başlarken titrek bir nefes aldım. "İş seni bekler, boş veremezsin." dediğimde güldü.

"Boş veremeyeceğim şeyler listesinde işten üst sıradasın."

"Senin de listelerin var artık yani, ne tatlı." diye saçmalayışımı parlayan gözleri ile izliyordu. Yeni bir konu değiştirme taktiği aklıma gelirken "Birinci sırada değil miyim yani? Sadece üst sıradasın, dedin?" deyip trip modumu açtığımda gülüp ikinci heceyi uzatarak "Hayda." dedi.

"Bence sen git bunu işte bir süre düşün." diyerek kolu arasından kaçtığımda başını onaylamaz bir şekilde sallarken sırıtıyordu. Gerçekten 'heyecanı yenme' kursu falan varsa gitmek istiyordum. Bu hislerle ve heyecanla nasıl baş edecektim?

"Gideyim karıcım. Sen de akşama kadar sakinleşmeye çalış."

Kızarak "Poyraz!" dediğimde gülerek takımını dolabın içine değil de dışında görünür şekilde kalacak şekilde astı. Tercihimi giyecek olmalıydı.

Eli pijama altına gittiğinde gözlerimi kaçırdım ama odadan çıkma gereği duymadım. Ben onun yanında giyinebilir miydim, sanmıyordum ama onun için kilit açılmış olmalıydı. O üstünü giyinirken "Neyse o kadar cesur değilsen akşam beni öpmezsin, olur biter." diye benimle uğraşmaya devam ediyordu. "

"Ters psikoloji mi yapmaya çalışıyorsun?" diye söylendiğimde gülerek "Çok mu belli oldu?" dedi.

"Bir miktar."

Kumaş pantolonunu giymiş, şimdi gömleğini giyiyordu. Göz ucuyla görüyordum ama bakmamaya çalışıyordum. "Neyse canım olabilir böyle şeyler." dediğinde ne demek istediğini fark ettiğim için gözlerimi devirdim. "Nasıl şeyler?"

"Bazı insanlar korkaktır."

Gözlerim ona dönerken işaret parmağımı ona doğru sallayarak "Bak seni öyle bir öperim ki, görürsün korkaklığı." dediğimde kahkaha attı. Ben de tehdidimin onun için ödül olduğunu fark ederken kendime sövdüm fakat buruşturduğum yüzüm saniyeler içerisinde gevşemişti. Gömleğinin düğmelerini iliklerken git gide örtünen kaslarına birkaç saniyeliğine baktıktan sonra gülüşüne çevirdim gözlerimi. "Lütfen haddimi bildirsene bana. Sana korkak falan dedim, cesur değilsin, dedim. Yuh ama bana yani, ayıp ettim. Gel hadi haddimi bildir."

Sırıtırken "Başka zaman." dediğimde alayla "Ya işte." diyerek kravatını yakalarının altından geçirdi. "Biliyordum."

Göğsümde birleştirdiğim kollarım çözülürken ona doğru yaklaşmaya başladım. Kravatını bağlayan elleri yavaşlarken kaşları kalktı. Kravatından tutup onu kendime çektiğimde dudaklarımız örtüşmeden önceki saniyelerde sırıtmıştı. Boy farkımız ve onu çekişim dolayısıyla üstüme doğru eğildiği vücudunda dudaklarına uzun bir öpücük bıraktığımda tekrar bedenler devreye gireceği sırada geri çekildim. İnat etmiş olsam da henüz cesaret edemediğim yakınlaşmalar olduğu doğruydu. Zaten bazı yakınlaşmalara oldukça uzaktık ama şu anki yakınlaşmalarımız bile kalbime horon teptiriyordu. Biraz alışmaya ihtiyacım vardı.

"Bildin mi haddini?"

Dudaklarını yaladıktan sonra sırıttı. "Daha fazlası gerekecek ama iyi bir başlangıçtı."

Kravatını bağlamaya başlarken ben de sırıtıyordum. Daha fazlası oldukça, daha fazlasını yaşayacaktık ve geleceğimiz önümde merakla ve heyecanla beklediğim bir yerdi...

"Gerçekten iyi misin? Bugün de dinlensen iyi olabilirdi..."

Kravatını bağlayışımı memnuniyetle izliyordu. "Yok, bugün de gitmezsem aklım kalır. Ayrıca gerçekten iyi hissediyorum. Kötü hissedersem, dönerim zaten."

"Orada da söyle, ıhlamur falan yapsınlar." dedikten sonra elimi bağladığım kravatından çektim. Ceketini askıdan çıkartıp gömleğin kumaşını geren kaslı kollarından ve geniş omuzlarından geçirirken "Gel sen yap." dedi. Ben sırıttığımda "Bu arada gerçekten, bir ara staj gibi gelebilirsin. Günler geçiyor ve ne istediğine karar vermen gerek." dediğinde içime sıkıntı düştü. Genel olarak bende stres yaratan şeyleri erteliyordum ve meslek konusunu da erteliyordum. İçten içe ne istediğimi biliyordum ama Poyraz alayla söylese de 'korkak' olduğum konusunda pek de haksız sayılmazdı. Bir adım atmadan önce bin kere düşünmem gerekiyordu. Zarar gördüğüm yerlerden de, yanlış olduğunu bildiğim yollardan da hemen çıkamamamın sebebi buydu. Konforlu alanımda bildiğim mutsuzluk, güvenilir geliyordu fakat Poyraz bazı şeyleri değiştirmemi sağlıyordu.

"Aslında sen böyle hastayken bile işini düşündüğünde, insan sevdiği mesleği yaptığında böyle olduğunu daha fazla gördüğüm ve öğrendiğim için, cesaret topluyorum."

"Gel, başla." dediğinde kaşlarım kalktı. "İşin içinde sevip sevmeyeceğine karar verirsin."

"Söylediğin gibi bir patron olabilecek misin?" diye sorduğumda sırıtıp "Sanırım artık öyle bir patron değilim." dediğinde güldüm. Mutlu insan, her konuda mutluluğunu sürdürüyordu. Daha anlayışlı ve sempatik bir patrona dönüşmüş olsa da hala ağırlığını koruduğunu görebiliyor ve saygı duyuyordum. Onca insanı çalıştırıyor, liderliklerini yapıyordu. Ağırlık koymadan işlerin düzenli ilerlemesi pek mümkün değildi, bu sebeple onu anlayabiliyordum.

"Gerçekten, bana karşı farklı bir muamele göstermeni istemem."

"Çaycı olarak mı başlamak istiyorsun?" dediğinde sırıtışım ardından 'ıı' diyerek emin olamadığımda güldü. "Beril'e de çay götürmen gerekecek." diye hatırlattı.

"Oldukça köpüklü bir çay."

Gülüşü arttığında alayı bırakıp "Evet, ne gerekiyorsa." dedim. "Sana öyle davranamam ki." diye itiraf etti.

Elimi ona doğru uzatırken "Mesai saatleri içerisinde patron çalışan olamayacaksak istemiyorum ama kabul edeceksen, varım." dedim.

Eli elime uzanırken muzip sırıtışı yüzüne yerleşti. Elimi sıkmak yerine dudaklarına götürüp öptükten sonra "Nasıl yani odama geldiğinde seni öpemeyecek miyim?" diye sordu. Gözlerim kısılırken "Çalışanlarını öpemediğine göre?" diye sordum. "Bana yanlış bir hareketini görürsem, başkalarına da olduğunu düşünür, yakarım seni."

Alayla karışık ciddiyetimi gördüğünde dudağını ısırırken ellerimizi yine aramıza doğru indirip elimi sıktı. "Sana artık yan gözle bakamayacağıma emin olabilirsin."

"Ama..." dediğim gibi şirin bir şekilde sırıtıp flört modumu açarak omuzlarımdan iki yana sallandım. "Mesai bittiği gibi..." dediğimde elimden kendine çekip diğer elimi belime götürerek burnu burnuma doğru sürttü ve cümlemin devamını getirdi.

"... benimsin."

**

Poyraz'ın odasının olduğu kattaki mutfakta sandalyede otururken Cansu'yla mesajlaşıyordum. Tabii birkaç gün öncesinde patronun karısı olarak girdiğim şirkette şimdi mutfakta olmam garip olmuş olmalıydı ama farklı bir muamele görmek istemiyordum. Poyraz'la aynı yoldan yürümek istiyordum. Tabii Poyraz'ın aylarca çalışmak zorunda kaldığı mutfakta sadece bir gün çalışacaktım. Poyraz yaz bitmeden hızlandırılmış bir çalışma hayatı verebilmek için böyle yapmamızı söylemişti ve bence tek derdi benim zorlanmamam, yorulmamamdı. Yine de kabul etmiştim çünkü, işi burada değil mutfak dışında öğrenebilirdim. Burada çalışmaya başlamam, yalıda durmamam anlamında da iyi olmuştu.

Bugünden sonrası için Poyraz işi bizzat öğreteceğini söylemişti. Poyraz'ın odasına ilk gittiğim gün gördüğüm, storları kapalı camın olduğu duvarın ardında bir oda vardı. Normalde asistan odasıydı fakat Poyraz hiç asistan sahibi olmadığı için o oda da kullanılmamıştı. Poyraz orada çalışabileceğimi söylemişti ama burada senelerdir çalışan çoğu kişi ortak alanda, toplu masalarda çalışırken benim direkt oda sahibi olmamı istememiştim. Bu dakikadan sonra patronu olduğumu ve kararlarına karşı çıkamayacağımı söylediğinde pek de itiraz edememiştim. Farklı bir muameleme istememem, kendi ayağıma sıkmıştı.

Çalışan Sedef bana genel olarak şirketi gezdirmiş, sonra da mutfağa getirmişti. Çaycı olarak bile olsa burada çalışmaya başladığıma sevinmişti. Söylediğine göre böylelikle kriz anlarında Poyraz'ı yumuşatabilmek adına orada olacaktım.

Mutfağa geldiğimde ise mutfaktaki abla bana makineleri nasıl kullanacağımı göstermişti. Biz de ailecek kafe işletiyorduk ama böylesine kahve makinelerine sahip olmadığımız için başta 'ben hallederim ya' demiş, tam kapıdan çıkmadan önce ise 'gene de göstersen iyi olur teyzecim' demek zorunda kalmıştım.

Beril mutfağa girdiğinde sırıttım. "Ben de ne zaman damlarsın, diye merak ediyordum."

"Sabah önemli bir görüşmem vardı, yeni öğreniyorum bombayı." dedikten sonra güldü. "Senin de sabah önemli bir iş görüşmen varmış belli ki."

"En azından rica minnet, milletin üstüne koyulmadım."

Mutfağın içine doğru gelirken bozulmamaya çalışıp "En azından çaycı değilim." dedi. Gözlerimi devirdim. "Senden çok işe yarayacağıma eminim."

"O kadar emin olma. Ben bu işin okulunu okudum. Senin gibi yarım yamalak başka bir bölüm okuyup bitirememezlik yapmadım."

Bakışlarım tepemde dikilen Beril'e dönerken ilk iş yeri kaosumu çıkartmak üzereydim ama yine de sırıttım. "Hala, senden daha çok işe yarayacağımı düşünüyorum. Sadece çay ve kahve vererek bile."

Gözlerini devirdi. Sırıtışı hafifçe silindi. "İyi. İşe yara da bana bir türk kahvesi yap ve odama getir."

Tersleyeceğimi düşünse de sırıtarak sandalyeden kalkıp makineye yönelirken gözümü üstünde tutuyordum. "Tabii. Peki kahveni az tükürüklü mü seversin, orta tükürüklü mü, bol tükürüklü mü?" diye sorarken kapıdan çıkmadan önce bana döndü.

Oflayarak bana yönelip "Ben kendim yaparım." dediğinde sırıtarak sandalyeme oturdum. "Zahmet etmeseydin ya, ben yapar getirirdim."

"Çok kibarsın." diye söylenirken kendi kahvesini yapmaya başladı. Sırtının ardından yüzümü eğip bükerek sessiz bir şekilde onu taklit edip ters bakışlarımı kapıya çevirdim. Aptal, yememiş içmemiş damlamıştı hemen sinirimi bozmaya.

Kahvesiyle kapıdan çıkmadan önce "Madem rica minnet gelmedin, sadece bir çalışansın. Bu tavrın hakkında Poyraz'la konuşacağım." dedi.

"Poyraz Bey." diye hatırlattım ona. "Sen de burada bir çalışansın."

"Kocamın şirketi..." diyeceği sırada "Kocan evde yüz beşinci rüyasını görüyordur şu an. Kim patron sence burada?" diye sordum. Soyadı sebebiyle hisseye sahip olması, şu an burada yetkili kişi olduğu anlamına gelmiyordu. Kaldı ki payın çoğunluğunu almamıza da az kalmıştı. Sevim babaanne inat etmediği sürece evliliğimiz git gide gerçeğe dönüştüğü için, Koray da kendini de yakacak bir bomba patlatmazsa miras bize kalacaktı.

Söyleyecek bir şey bulamayıp "İşine bak." dedikten sonra mutfaktan çıktığında ardından güldüm. Tüh, günün ilk işini yapacaktım ama yapamamıştım...

Elimde, kahve, çay, içecek isteyen insanların bildireceği telefonu tutarken henüz hiç çalmamıştı. Bir tane ismini bilmediğim adam mutfağa gelip selam verdikten sonra kendi içeceğini yapıp gitti. Benim yapabileceğimi söylememe rağmen, hep kendi yaptığını söylemişti. Birkaç kişi daha gelip kendi içeceğini aldıktan sonra gittiğinde garibime gitmeye başlamıştı. Birkaç saat böyle gittikten sonra içecek almaya gelen Sedef'in kahve kavanozuna uzanan elini tutup "Niye kendin yapıyorsun?" diye sorduktan sonra gülerek ekledim. "Niye sabahtan beri hiç çalışamadım?"

Sedef tedirgin bir şekilde sırıtıp "Hiç." dedikten sonra kavanozu açtı. "Biz hep kendimiz alırız."

"Neden o zaman mutfak çalışanına ihtiyaç duyuluyor?" diye sorduğumda omuz silkti. "İstihdam sağlamak için?" diyerek şansını denediğinde üfledim. "Sedef'cim, bana illaha işin düşer. Ne bileyim bir yanlış yaparsın, bir eksik yaparsın, kovulmamak istersin falan. Senin için hemen orada olmamı istiyorsan, bana her şeyi anlat."

Kavanozu tezgâha koyup derin bir nefes alarak bakışlarını bana çevirdi. "Benden duymadınız ama."

"Tamam, hadi." dediğimde sessizce "Poyraz Bey bizim katın şirket grubuna mesaj atmış 'herkes kendi içeceğini kendi alacak bugün' diye. Bu mesajdan bahsetmememizi de söylemiş. Biz de mecbur..." dediğinde ellerimi enseme götürürken güldüm ama sinirden mi gülmüştüm, komiğime gittiği için mi emin olamamıştım.

"Gerçekten mi?" diye sorduğumda dudaklarını birbirine bastırıp başını onaylar şekilde salladı. "Nedenini anlayamamıştık ama bugün mutfakta çalıştığınızı görünce, hepimiz anlamış olduk."

"Süper." diye mırıldanırken "Sen biraz bekle bakalım." deyip Poyraz'a şekerli bir türk kahvesi yaptım. Normalde sade içiyordu ama bir ağzının tadını bozmak gerekiyordu. Tamam, yaptığı şey tatlıydı ve beni düşünüyordu ama böyle anlaşmamıştık!

"Ama lütfen benden duyduğunuzu söylemeyin."

"Hayatım yap kahveni, iç keyfine bak. Merak etme." diyerek tepsiye yerleştirdiğim kahve ve su ile kapıya yöneldim. Kapıdan çıkmadan "E Poyraz da hiç kahve içmedi mi yani?" diye sorduğumda "O alt katın mutfağından sipariş veriyormuş." dedi. Gülüp önüme döndükten sonra elimde tepsi karşılaştığım insanlara gülümseyerek Poyraz'ın odasına yöneldim. 'Ben hep kendim yaparım' diyen çocuğa "Alacağın olsun, yalancı." dediğimde tedirgin bir şekilde baktı ama sonra ben güldüğümde o da güldü. "Patrona sadığız Ada Hanım, ne yapalım."

Başımı onaylar şekilde sallayıp önüme dönerken "Göstereceğim ben o patrona." dedim. Girmeden kapıyı çaldığımda Poyraz'ın "Gel." diyen sesini duydum. Tepsiyi devirmemeye çalışarak kapıyı açtıktan sonra önce Poyraz'ı, sonra da masanın karşısında elinde dosyalar dikilen Beril'i gördüm. Beni görmesiyle sırıtmaya başlayan Beril'i görmekle derin bir nefes alırken Poyraz'a doğru yöneldim.

Beril koltuğa oturacakken Poyraz "Anlaşılmayan bir şey kalmadığını düşünüyorum Beril, sen çalışmaya dönebilirsin." dediğinde geri doğrulup "Peki." diyerek kapıya yöneldi. Beril odadan çıktığı gibi tepsiyi masaya koyup "Bu niye burada?" diye sorduğumda Poyraz sırıtarak çalışmaya devam ederken "Bu derken?" dedi.

Kaşlarım çatılırken bakışları bana döndü. "Beril Hanım, demek istedin herhalde?"

Gözlerimi devirdiğimde "Ve benden hesap mı soruyorsun?" diye sordu. "Hemen muhasebeye gideyim mi, çıkış işlemlerimi yaptırsınlar?"

Gülerek koltuğunu bana çevireceği sırada koltuğunu masaya doğru geri ittirdim. "Şş. Hemen yelkenleri indiriyoruz bakıyorum? Çalışana niye dönüyorsun sen?"

Önüne dönüp ciddileşmek için sesini temizledikten sonra "Patrona 'sen' denir mi?" diye sordu. Kahveyi ve suyunu tepsiden masasına indirirken "Haklısınız Poyraz Bey." dedim ama bunu söylerken ağzımı yüzümü büktüğüm için pek saygılı gözükmüyor olmalıydım.

"Peki, Beril Hanım niye buradaydı Poyraz Bey?"

"Seni ilgilendirmeyen bir sebepten."

Tepsiyi sertçe alıp kolum ile belim arasına sıkıştırdıktan sonra elimle işaret yapıp "Mola." dedim. Gülerek bana döndü ve kaşları kalktı. "İki dakika karı koca olabilir miyiz? Bir şey sormalıyım."

Omuz silkip önüne döndüğünde "Ya Poyraz..." diye sitemlendim ama ters bakmaya çalıştığı gözlerini bana çevirdiğinde şirince sırıtarak "Bey..." diye ekledim.

"Yanımdan, masanın diğer tarafına geçebilir misin? Oldukça kıskanç bir karım var ve şu an bela arıyorsun."

Gülerek masanın diğer tarafına geçerken "Başka nasıl, karınız?" diye sordum.

"Biraz cadı, gelip seni bu kadar yakınımda görse mahvolurduk. Allah korudu."

Masanın diğer tarafından ona bakarken dil çıkartmak istiyordum ve şirince sırıtmaya çalışırken zorlandığımın farkında bir şekilde keyifle bakıyordu. "Başka?"

"Güzeldir." dediğinde iki yanıma sallandım. "Önlükle bile mi?"

Gözleri üstümde gezinirken başını onaylar şekilde salladı. Artık sırıtmakta zorlanmıyordum. "Kapıdan çıkıp Ada Akyel olarak gelsem?" diye sordum. Elim önlüğümü çıkarmak üzere boynuma doğru gitmişti. Sinir bozucu bir sırıtış eşliğinde diliyle 'tıh' sesini çıkarttı.

"İstifa etsem?"

"İhbar tazminatı ödeyecek misin?"

Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda "O zaman etme bence." dedi.

"Ya hadi..." dediğimde dirseklerini masaya yaslayıp ellerini kavuştururken sırıttı. "Sor hadi ne soracaksan. Bir dakikan var."

"Beril ne arıyordu burada?"

Gülüp "Şirkette mi? Çalışıyor. Odamda mı? Çalışıyor." diye dalga geçti. Ters bakışlarıma gülümsedikten sonra "Çalışmalarını gösterdi, diğer herkes gibi. Rahatsız olmanı anlayabiliyorum ama nasıl bir çözüm bulabilirim, düşüneceğim." dedi.

Kıskançlığımdan kurtulup mantıklı davranmaya çalışırken "Yok." diye mırıldandım. "Yani bulamazsın çözüm. Anlayabiliyorum, sorun değil. Sana güveniyorum." dediğimde gülümseyişi genişledi. "Ama ben bir çözüm bulabilirim. Gidip içeceğine bir şeyler katacağım."

Gülse de şaka yapıp yapmadığımdan tam emin olamamış gibi bakmıştı. "Şaka." dediğimde daha rahat bir şekilde güldü. Gözünde gerçekten cadı olmalıydım.

"Bitti mola." dedikten sonra işine döndü ve eli kahvesine gitti.

"Peki, patron sigortamı başlattın mı?" dediğinde ciddi olmaya çalışan bakışlarına karşı cümlemdeki tek sorun buymuş gibi "Başlattınız mı?" dedim.

Kahvesini yudumladığı gibi buruşturduğu yüzü eşliğinde yutkundu. "Çünkü ben çalışmaya başlayamadım da, o yüzden merak ettim."

"Sade içtiğimi biliyorsun." dedikten sonra suyunu içti. "Aa sevmedin mi? Ben de sabahtan beri telefonum hiç çalmayınca patronuma bir kahve iyi gelir, demiştim."

Sırıtırken "İyi yapmışsın." dediğinde "Alt kattaki mutfaklar kahveni sade getirmiştir eminim ki." dedim. Sırıtışını sürdürmeye çalışarak baktığı birkaç saniyenin ardından sırıtışı silindi ve teslim oldu. "Kimden öğrendin?"

Masaya tekrar yaklaşırken "Poyraz böyle anlaşmamıştık." dedim. "Ada, patron olarak bugün böyle uygun gördüm."

Masasının yanına yaslanırken "Farklı bir muamele görmek istemiyorum." dedim. Omuz silkip "Duru da görecek. Sen de göreceksin ve bu çok normal. Sen Ada Akyel'sin ve tabii ki çalışanlarımıza çay götürmeyeceksin." dedi.

"O zaman gitsem iyi olur." dediğimde hızla sandalyeden kalkıp masanın yanına doğru geldi. Ellerimi tuttu ve beni kendine çevirdi. "Söz asistanım olduğunda istediğin kadar çalışacaksın ve farklı bir muamele görmeyeceksin." dedikten sonra sırıtıp "Biz mola vermedikçe." dedi.

Ben sessiz kalıp düşünürken "Bu arada şu an molada mıyız?" diye sordu. Gözlerim düşünürken baktığım gömleğinden gözlerine çıktığında kaşları kalkmış bir şekilde bana bakıyordu. "Niye?"

"Seni öpeceğim de."

Gülerek geri çekilirken "Bak, çalışanlarınla mesafeni koru, diyorum sana." dedim.

"Neyse mesainin bitmesine az kaldı." dediğinde oflayarak "Bugün resmen hiç çalışamadım." dedim. Eliyle muhtemelen içmeyeceği kahveyi gösterip "Patronuna kahve yaptın." dediğinde gözlerimi devirdim.

"Beni kandırdın."

"Çünkü inatsın." dedi. "Keçi gibisin ve bazen seni pamuklara sarmama izin vermiyorsun."

Gülümserken "Bazen sarma o zaman." dediğimde başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Mümkün değil."

Yumuşadığım için sinirimi sürdüremezken "E ne yapacağım ben şimdi?" diye sordum. "Gidip odanı düzenleyebilirsin." diyerek storları kapalı camın ardını gösterdi.

"Bugünden sonra gerçekten çalışmak istiyorum." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Bunu istediğine pişman olana kadar çalıştıracağım seni."

"Molasız mı?" diye sorduğumda yamuk bir şekilde sırıttı. "Molalı." dedikten sonra storu açtı. Kaşlarım kalktığında "Çalışırken seni görmek istiyorum." diye açıkladı.

Sırıtıp dururken "Bu şekilde çalışabileceğine emin misin?" diye sordum.

"Zor olacak ama başaracağım."

"Sana camın ardından öpücük atarsam?" dediğimde alt dudağını ısırarak bana yaklaştı. "O zaman gelir ve mola ilan ederim."

"Şş..." diyerek kapıya doğru kaçtım çünkü şu anda da ilan etmiş gibi yanmaya başlamıştı gözleri. Bir sürü çalışanın olduğu ve kapıların ne kadar ses geçirip geçirmediğini bilmediğim şirkette, patronum olan kocamla flört etmemeye çalışacaktım ama bir hayli zordu.

"Mesai bitince görüşürüz." diyerek kapıyı açtığımda deri tekli koltuğa yaslanmış, her an gelip beni öpebilirmiş gibi bakıyordu.

"Sabırsızlıkla bekliyorum."

**

"Konuşmamasını mı sağlasam?"

Arabayı park ederken sıkkın bir nefes aldı. "Bazı şeylere engel olamazsın. Ne kadar müdahale edersen sonra o kadar işin çamuru senin ellerinde kalır."

Yüzümü sıvazladığım ellerimi tutup aramızda tuttu. Sakinleştirmeye çalışırken şefkatli bakan gözlerine bakarken "Sanırım arkadaşlarımı kaybetmekten korkuyorum." diye itiraf ettim. "Ama en çok da Cansu'nun üzülmesinden korkuyorum."

Burukça gülümseyip "Gerekirse üzülecek." dedikten sonra derin bir nefes aldı. "Sonrasında ise yoluna bakacak."

Kaşlarım kalktığında güven verir gibi başını onaylar şekilde salladı. "Bir arkadaşı olarak senin yapman gereken onun için taşları kaldırmak değil, taşa takıldığında onu tutmak, düşerse yerden kalkması için el uzatmak. Bir şeylere yardımcı olacağım diye kendini de onları da zor durumda bırakma bence."

"Ya Ogün'ün bana karşı hisleri varsa?" diye sorduğumda objektif olamayacağı bir konuya geldiğimiz için gözlerini arabanın ön camından dışarıya doğru kaçırırken çenesi kasılmıştı. "Pardon, canını sıkmak istememiştim." dediğimde başını onaylamaz bir şekilde sallayıp iç çekerek bana baktı.

"Konu şu an ben değilim, kendi hislerine odaklan."

Gülümserken oturduğum yan koltuktan olabildiğince ona doğru uzanıp kollarımı boynuna sardığımda o da ellerini belime getirdi. "İyi ki varsın."

"Sen..." dedikten sonra daha sıkı sarıldı. "... iyi ki varsın asıl."

Bir süre sarıldığımızda biraz önceye nispeten rahatladığımı hissedebiliyordum ama gerginlik tümüyle silinmemişti. Cansu aradığı için akşam yemeğinden sonra mahalleye gelmiştik. Cansu Ogün ile konuşacağını fakat benim de yakınlarında olmama ihtiyacı olduğunu söylemişti. İşler ters giderse ağlayarak çıktığında yanında olabilmem için... İşlerin ters gideceğine neredeyse emin olduğu için rica etmişti. Akşam yemeğini dışarıda Poyraz'la yaptığımız ve tek araba olduğumuz için, Poyraz arabayı bana bırakıp taksiyle mi dönse, çalışanını mı çağırsa, beni bırakıp mı gitse çelişkisi içerisindeyken Cansu Poyraz'ın da gelebileceğini söylemişti.

"Cansu geliyor."

'Hadi başlıyoruz' diye düşünürken derin bir nefes alıp arabadan indim. Ogünlerin araba tamiri dükkânının olduğu sokak arasına dönmüş, bize doğru ilerliyordu. Cansu'nun dediğine göre Ogün dükkândaydı. Ogünlere uğramış ve annesinden burada olduğunu öğrenmişti. Hakan'a ulaşamadığı için bilip bilmediğini öğrenememişti. Yerinde duramadığı için 'Bir an önce konuşayım bitsin' hissiyatıyla karar vermişti ve şimdi buradaydık işte. Biz onu dışarıda bekleyecektik. Ara ara Hakan'ı arıyordum. Ulaşabilirsem, burada olmasına ihtiyaç duyabilirdik. Böyle anlarda Hakan, benden bile daha iyi motive edebiliyordu Cansu'yu. Onu neyin mutlu edeceğini çok iyi biliyordu.

Yanımıza vardığında sarıldık. "Umarım her şey güzel geçer havuç."

"Geçmezse de hallederiz Beşir." dediğimde gözlerim yanımızda sarılmamızı bekleyen Poyraz'a döndü. Dudakları kıvrılmıştı. 'Hallederiz' Poyraz Akyel'in karısı, 'hallederiz' Ada Akyel...

"Teşekkür ederim geldiğiniz için." dedikten sonra Poyraz'a da sarıldı. Poyraz sırtını sıvazlarken "Sakin olmaya çalış." dedi.

"Çabalıyorum enişte." diyerek geri çekildikten sonra derin bir nefes alarak ilerideki kapıya baktı. Biraz sonra o kapının ardında ya dünyanın en mutlu kadını olacaktı, ya da en mutsuz kadını...

"Şans dileyin." diyerek kapıya yöneldiğinde ardından öpücük attım. Poyraz yanıma geçip kolunu omzuma attığında arabaya yaslayarak onun gidişini izlemeye başladık.

"Umarım üzülmez." diye mırıldandım.

"Umarım."

Cansu kapıdan girmeden önce duraksadığında bakışları bize döndü. Sorunun ne olduğunu anlamaya çalışırken içeriyi dinler gibi eğildi. Eliyle bize doğru 'gelin' işareti yaptığında hızlı adımlarla yaklaştık ve Cansu gibi eğildik.

"Mahvoldum be Hakan. Sıra ne zaman bana gelecek?"

"Hakan buradaymış." diye fısıldadı Cansu. Poyraz kaşları çatılmış bir şekilde dinliyordu. Yüzü, çenesi, boynu gerilmişti. Ne duyacağını düşünüyordu bilmiyordum ama bir şeyler anlamış gibi gerilmeye başlamıştı.

"Kardeşim sen de derdini bir açıkça söylemiyorsun ki, çaresine bakabiliyor muyuz diye bakalım. Burada almışsın rakını kendi kendine içip dertleniyorsun, önünden geçmesem haberim olmayacak. Biz kardeş değil miyiz?"

"Bir kardeşiz de... Benim derdim senin anlayabileceğin bir dert değil."

"Seviyorsun işte, anladık, söyledin. Kim için üzülüyorsun bu kadar?" diye sorarken korkuyor gibiydi Hakan. Cevaptan korkarak sormuştu. Gözlerim bana bakmayan Poyraz'a döndü. Tüm çıkarımlarında haklı olabilir miydi? Hakan, Ogün'den 'Cansu' cevabını duymaktan korkuyor olabilir miydi?

Derin bir nefes alıp tekrar kapıya doğru baktım. Hafif aralık olduğu için sessiz sokakta içerisi duyuluyordu.

"Sen hiç âşık oldun mu Hakan?"

Bir süre sessizlikten sonra Hakan sıkkın bir şekilde "Oldum." dedi. Gözlerim Cansu'ya döndü. Onun da kaşları kalkmıştı. Cansu değilse ve hala sürmüyorsa bile Hakan bize söylemeden birine âşık olmuştu. En yakınım sandığım arkadaş grubunda ne çok sır dönüyordu...

"Harbi mi lan? Niye söylemedin?"

"Sen hemen gelip söylemişsin gibi a*ına koyayım. Ben hallediyorum bir şekilde ama sen halledemiyor gibisin. Söyle rahatla."

Halledebiliyorum bir şekilde, demişti. Yani hala süren bir şeydi. Dudağımı kemirip dururken bakışlarım Cansu ile Poyraz arasında gidip geliyordu ama ikisi de kapının ardına odaklanmıştı.

"Beni anlamayacaksın."

"Seveni seven anlar kardeşim, anlat."

"Bir diğer kardeşini seviyorsam peki?" diye sorduğunda gözlerimi sıkıca kapattım. Kalbim kulağımda atarken nefes alış verişlerim hızlanmıştı. Söyleyecekti. Her kimi seviyorsa söyleyecekti ve 'bir diğer kardeşini' diyerek Cansu'yla ikimizden biri olduğuna dair hiçbir şüphe bırakmamıştı. Cansu bunu duyduğu gibi aklına kendisi geldiği için hızla bileğimi tuttu. Gözlerimi araladığımda bana bakıyordu. Parlayan gözleriyle "Duydun mu?" diye fısıldadığında yutkunup sessiz kaldım. O da hevesle önüne dönmüştü zaten.

'Buradan uzaklaşsak mı?' diye düşünürken Poyraz'a baktım. Belki de Cansu'yu uzaklaştırmamız gerekiyordu. Yanlış bir şey varsa, böyle duymasını istemiyordum ama Poyraz ne kadar müdahale edersem çamurun o kadar elimde kalacağını söylemişti. Kaldı ki Poyraz bana bakmıyor, sinirden dilini çiğniyormuş gibi kasılan çenesi hareketlenirken gözleriyle delmek istiyormuş gibi kapıya bakıyordu. Ogün kalkıp ismimi verirse kiminle ilgilenecektim? Ogün'le biten dostluğuma mı üzülecektim, Cansu'nun bir daha bana eskisi gibi bakamayacağına mı dertlenecektim, sevdiği adamın sevdiği kadın olarak arkadaşımı mı teselli etmeye çalışacaktım yoksa haklı çıkan ve Ogün'e olan siniri bin kat artmış olan Poyraz'la mı ilgilenecektim?

Hakan bir süre sessizlikten sonra "Kim?" diye sordu. "Hangisi?"

Cansu "Ne hangisi ya, mal mı bu da?" diye fısıldadığında sessiz kalmaya devam ettim. Ağlamaya başlamak üzereymişim gibi hissediyordum, gözlerim de kızarmıştı. Yanlış bir şey duymaktan öyle korkuyordum ki bacaklarımın titremeye başlamasına az kalmıştı. Bu akşam sonsuza kadar süreceğini sandığım arkadaşlıklarımdan en az bir tanesini kaybedebilirdim...

"Hiç mi belli etmiyorum? Hiç mi anlamadın?"

Hakan "İhtimal vermemiştim." dediğinde Cansu kırılmış gibi "Niye öyle söylüyor?" diye fısıldadı. Ya Hakan Cansu'dan değil de benden bahsediyorsa? Ya bu yüzden ihtimal vermiyorsa?

"Senin de aklına tek bir isim geldi, değil mi?" diye sordu Ogün acı çekerek. Gözlerimi tekrar yumdum. Acı çekiyordu. Beni ya da kimi seviyorsa sevsin, bunu ne kadar yanlış bir şekilde yapıyor olursa olsun acı çekiyordu. Bir yanım ona kızgınlıkla dolu, bir yanım da üzüldüğü için mutsuzdu. Henüz sarhoş olmamıştı. Kelimeler dudaklarından anlaşılır çıkıyordu ama dibini görmek üzere şişeyi açtığına emindim.

Hakan "Emin değilim." derken o da ayrı üzgün duruyordu. Allah'ım? Bu akşam en az bir kişinin üzüleceği de şüphesizdi. Cansu ve Ogün mutlu olsa, Hakan yine üzülecekti... Cansu'yu seviyordu...

"Onu severek büyüdüm. Başta engel olmaya çalıştım. Biz de 'arkadaş' dediğimize yamuk olmaz diye. Yapamadım. Gittikçe daha çok sevdim. O beni sevmedikçe, ben onu daha çok sevdim. İkimizin yerine de severmiş gibi..."

Cansu "Of Hakan 'o da seni seviyor olabilir' desene." diye fısıldadı. Ciğerimde hava bırakmayana kadar oflamak istiyordum.

"Ogün, kim lan? Kimden bahsediyorsun? Hangisi?"

Hakan'ın sesindeki korku da, üzgünlük de, sinir de artmıştı.

"Ne zaman sıra bana gelecek? Tam şimdi, dediğim an başka biri çıkıyor karşıma. Hangi birinden kazanacağım onu?"

Cansu "Bu benim kıskandırma çabalarımı hep yanlış anlamış gerçekten." diye fısıldarken kahkahalar atmak üzereydi. Çok emindi kendisinden bahsedildiğinden. İnsan sevdiği adamla, en yakın kız arkadaşını hiç düşünemiyordu tabii. Kendisine karşı aşk arayan gözleri hiç başka ihtimalleri görmemişti.

Söylediği şeyler Cansu'dan çok bana çıkıyor gibiydi. Aklımda bu korktuğum ihtimal dönüp durduğu için mi yanlış yorumluyordum? Şimdi Poyraz, öncesinde Koray'la ilişki yaşayan bendim. Cansu'nun ise ismini geçirdiği kişiler dışında bir ilişki olmamıştı. Bazı kişilerin ismini de öylece, sırf kıskanıyor mu diye bakmak için geçirmişti. Bir ilişki yaşamamıştı.

"Sen... Sen onu mu seviyorsun?" derken rahatlamış gibiydi Hakan. Sonra rahatı saniyeler içerisinde gitmiş gibi "Lan kız..." dedikten sonra sinirle ofladı. Hangi tepkisinde, kimden bahsediyordu bilmiyordum ama ikimizi de korumaya çalışıyormuş, hangimiz olsa dertmiş gibi davranıyordu. Cansu'ysa kendisine dertti, bensem ise yine beni kardeşi olarak gördüğü için dertti. Kız evli, mi demek istemişti de susmuştu? Ya da Cansu'yu kastetmişti de 'lan kız da seni seviyor zaten' mi demişti? Hakan Cansu'yu sevmiyordu da, sadece arkadaşı olarak gördüğü birinin hislerine Ogün de karşılık verdiği için rahatlamıştı? Allah'ım bir sürü ihtimal vardı ve kalbim sıkışıyormuş gibi hissediyordum...

"Cansu dinlemesek mi?" derken sesim titriyordu.

Cansu "Sen deli misin?" diye fısıldarken dinlemeye devam etti. Gözlerim Poyraz'a döndü. Eli kapıya doğru gitmişti. Yanlış bir şey duyarsa yapabileceklerini hayal bile edemiyordum. Şu ana kadar onu tutup durmuştum, bugün tutabileceğimi sanmıyordum...

"Seviyorum kardeşim ne yapayım? Onu tekrar başka bir şerefsize kaybetmek istemiyorum. Artık benim olsun istiyorum. Yeterince beklemedim mi? Dayanamıyorum ya. Onu öpenin, elinden tutanın, ondan bir çocuğu olacak olanın ben olmamı istiyorum. Yanında olduğum her an şeytan diyor 'çek, öp, ne olacaksa olsun'. Hatta öyle yapacağım. Gidip onu öpeceğim, yaktım gemileri. Onu o saçma karmaşadan, o şerefsiz adamdan yanıma alacağım."

Cansu "Hangi adam..." derken bakışlarını bana çevirdi. Yutkunamazken onun da benim gibi düşünmeye başladığını görebiliyordum. Gözleri saniyeler içerisinde kızarırken Poyraz "Şimdi siktim belanı." diyerek kapıyı sertçe açtığında çığlık atarak geriledik. Poyraz içeriye daldığında, Ogün 'gidip öpeceğim' dediğinde kalkmış olmalı ki ayakta duruyordu ve gözleri bize döndü. Hakan kalkıp kimseyi tutma tenezzülü göstermezken Cansu'yu gördüğünde kalktı.

Poyraz Ogün'ün yakasından tuttuğu gibi yumruğu indirdiğinde Cansu bir çığlık daha attı. Hakan hareketlenen Cansu'yu tutarken gözlerini bana çevirdi. Kızarık gözlerle ona baktığımda beni de diğer yanına çekti.

Ogün'ün geriye doğru savrulan vücudunu tutup bir yumruk daha atarken "Orospu çocuğu sen kimin karısını öpeceksin lan?" diye bağırdı. Boynundan, alnına damarları belirginleşmiş, sinirden kızaran suratıyla nefret kusarak Ogün'e bakıyordu.

Bir elim kalbimdeyken dolu gözlerimle bir Cansu'ya, bir Poyrazlara bakıyordum. Cansu şoka uğramış gibi çığlık atmayı da kesmiş bir şekilde Poyrazlara bakıyordu. Hiç aklına gelmeyen olmuştu. Sevdiği adam, en yakın arkadaşını seviyordu...

Ogün'ün kanlar akan burnunu ve kaşını gördüğümde yüzümü buruşturarak Hakan'a baktım. "Poyraz'ı tutsan mı?" diye sorarken ağlamak istiyordum. Ne olursa olsun, dayak yemesini istemiyordum ama gidip Poyraz'a 'yapma' demeye de yüzüm yoktu. Attığı yumrukları saymayı bırakmıştım.

Hakan başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Hiçbir şey yapamam. Adam haklı." dedikten sonra kolumu sıvazladı. "Sen sıkma canını."

Gülmek istiyordum. Sonra da ağlamak. Sonra ise tekrar gülmek. Nasıl sıkmazdım canımı? Cansu şu an şoka uğramış, sessiz kalsa da biraz sonra bir yüzleşme yaşamak zorunda kalacaktık? Benim gitmemi isteyecekti, muhtemelen. Hazmetmek isteyecekti. Eve dönüp sabahı zor edecektim... Ah Ogün... Niye?

"Senin ecdanını sikerim, kimin yanından alacaksın karımı? Ondan çocuğum olmasını istiyorum, ne demek lan? Seni o hayallerinle birlikte sikerim. Evli ve artık sahte olmadığını bildiğin bir kadın için şeytan diyor 'çek öp' ne demek ulan? Senin o ağzını..." dedikten sonra bir yumruk daha attı ve "Kırarım!" diye bağırdı.

Ogün yere düşerken yetinmeyip tekrar yöneldi. Boynumu yolmak ister gibi tırnaklarım yanaklarımda, boynumda gezinirken nefes almaya çalışıyordum. Yakalarından tutup Ogün'ü doğrulttu. "Sen bir daha benim karımı nah görürsün pezevenk. Bundan sonra seni Ada'nın yanında, etrafında, yürüdüğü sokakta görürsem senin belan olurum. Duydun mu lan beni? Senin belan olurum!"

Ogün'ü sertçe yere bıraktıktan sonra bize döndü. Yutkunarak sinirle bize gelişini izlerken elini bana doğru uzattı. "Gidiyoruz."

Hakan da Cansu'yu kapıya yönlendirirken bakışlarım Ogün'deydi. Poyraz elimden tutup beni kapıya çekerken Ogün hızla yerden kalktı. Yalpaladıktan sonra dik durmayı başarıp "Ne Ada'sı lan?" diye bağırdı. Hepimiz ona dönerken ağzında biriken kanı tükürdü. Kızarık gözleriyle bana bakarken "Ada'yı sevmiyorum." dedi.

Hakan "Yapma sakın a*ına koyayım." diye mırıldandığında bakışlarım ona döndü. Sinirle Ogün'e bakıyordu. "Bu kadar şerefsiz olma." dedi.

Neyden bahsettiğini anlamaya çalışırken tekrar Ogün'e baktım. "Beni Ada'dan uzak tutamazsın."

Poyraz elimi bırakıp tekrar Ogün'e yöneldi. "Ben senin a*ına bile koyarım oğlum beni sinir hastası etme."

Ogün, Poyraz'ın tekrar tuttuğu yakalarından ellerini ittirerek kurtulduktan sonra tekrar bana baktı. "Sevdiğim kadın Ada değil."

Kaşlarım çatılırken bakışlarım önce Poyraz'a sonra Cansu'ya döndü. Poyraz sinirli ve bir süredir Ogün'ü dövmekle meşgul olduğu için hızla inip kalan göğsü, dudaklarından hızla girip çıkan nefes alış verişleriyle Ogün'e bakıyordu. Ne olup bittiğini anlamış gibi görünüyordu. Kaşları daha da çatılmış, siniri daha da bozulmuştu.

Cansu ise umutlanmış, Hakan'ın kolundan çıkmıştı. Hakan'a baktığımda başını onaylamaz bir şekilde sallayarak Ogün'e bakıyordu. Ogün her ne diyecekse, Hakan'ın anladığı ve inanmadığı belli oluyordu.

"Ben Cansu'yu seviyorum."

Gözlerim irileşirken sıkışan kalbim eşliğinde gözlerimi herkesin üstünde gezdirdim. Sanki insanların tepkisinden gerçekleri anlamaya çalışacakmışım gibi. Düşüncelerim netleşemiyordu. Neye inanacağımı şaşırmıştım.

Cansu'nun elleri mutlulukla açılan dudaklarına giderken Hakan sırtını dönmüş ellerini ensesine götürmüştü. Poyraz "Siktir lan, yalan söylüyorsun." diyerek onu ittirdiğinde Ogün düşmeden kurtulup Cansu'yu gösterdi.

"Ne yalanı? Cansu'ya aşığım." dedikten sonra Poyraz'a çevirdi işaret parmağını. "Ve sen beni Ada'dan uzak tutamazsın."

Poyraz, Ogün'ün yakasını tekrar tuttuğunda Cansu çığlık atarak Hakan'ın kolunu tuttu. "Bir şey yap."

Hakan başını onaylamaz bir şekilde sallayıp kapıdan çıktığında Cansu'nun gözleri bana döndü. "Bir şey yap, tut kocanı."

Bakışlarım tekrar Poyrazlara döndü. Poyraz Ogün'e bir yumruk daha atmıştı. Ogün ise tekrar bana baktı.

Cansu'yu sevdiğini söylemişti. Cansu'nun inanması sadece saniyeler sürmüştü. Hakan ise ortamı terk etmişti. Poyraz Ogün'e inanmıyordu. Hakan Ogün'e inanmıyordu. Ogün'ün ise gözleri Cansu'ya döndü.

"Seni seviyorum Cansu."

267

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!