BÖLÜM 21
Bölüm şarkıları:
Melike Şahin - Canın Beni Çekti
Bea and her Business - Safety Net
İyi okumalar dilerim ^^
**
Üç...
Bugünden sonra olacaklara kıyasla ne kadar az ama bugüne kadar ulaşamadıklarıma nispeten ne kadar da fazla... Hayat, bazen hayal ettiklerine, bazen de hayal bile edemediklerine ulaştığın bir yerdi. Ağladığın anlar, anılarda belki de geleceğin seni gülümseyerek izliyor ve hayali elleriyle omzunu sıvazlıyordu. Bilmiyorsun, diyordu duyuramadığı kulaklarına. Seni ne güzelliklerin beklediğini bilmiyorsun. Ne olup biteceğini bilmemek umut vericiydi, korkutucu olduğu kadar. Korkutucuydu çünkü başına ummadık birçok şey gelebilirdi, umut vericiydi çünkü başına gelen her şey güzellikler ile sonuçlanabilirdi. Çökkün omuzlar ve kaşlarının ortasında birkaç hüzün çizgisi 'her şey bitecek' cümlesine karşı rahatlayabilirdi fakat gülen bir yüz her şeyin biteceğini duymak istemezdi. Yine de hayat buydu. Güzel olan da olmayan da bitecekti ve bu sırada olabildiğince yaşamak lazımdı. Bazı anlar yaşamaktı. Zamanın akıp gitmesinden çok daha fazlası, gerçekten yaşamak... Onunla tanışacağımı bilmeden ağlaya ağlaya gittiğim o mekândan beni gülerek çıkartan, beni bir hayli yaşatan adamla üçüncü defa dudaklarımız birleşmişti.
Birbirimizi öptüğümüz anlarda aynı zamanda burunlarımızdan derin bir nefes alıyorduk. Bu da dudaklarımız kavuşmadan önce ciğerlerimize yeterince hava gitmiyormuş da, kavuştuğunda rahatça nefes alabiliyormuşuz gibi hissettiriyordu. Yanı sıra bazı anların huzurundan bir nefes almak isterdi insan. Bunun gibiydi öperken derin bir nefes almak.
Veda eder gibi üst dudağıma uzun bir öpücük daha bıraktıktan sonra hafifçe geri çekildiğimizde parlayan gözlerimizi birbirinden ayıran şey vücutlarımıza sıçrayan soğuk suydu. Bakışlarımızı suyun geldiği yöne doğru çevirdiğimizde deniz içerisinde yakınımızda olan ve suyla oynayan dört tane çocuğun gülerek bize su sıçrattığını gördük.
Şirin çocuklara gülerken elimin tersiyle yüzümdeki su damlalarını sildikten sonra "Ne yapıyorsunuz bakalım siz minik belalar?" diyerek sandalyeden kalktım. Çocuklar bana gülerek omuz silktikten sonra içlerinden en fırlama gözüken kıvırcık erkek çocuğu Poyraz'ı gösterip suyun içerisinde sallanarak "Abinin mayosuna bakın, ne komik!" dediğinde gülerek Poyraz'a döndüm. Takım elbisesinin ceketini arabada bırakmış ve gün içerisinde, sahilde kırışmış olan siyah gömleği, siyah kumaş pantolonu ve çıkartmadığı klasik rugan ayakkabısıyla pek de sahile uygun görünmüyordu. Ben de rahat giyinmemiştim. Göğüs ve bel dekolteli ceket yelek ile, kumaş kısa etek giymiştim ama en azından beyaz renkliydi ve gri çizgileri vardı. Poyraz gibi karalara ve kumaşlara bağlanmamıştım. Kollarım, bacaklarım ve hafif göbeğim açıktı. Ayakkabılarımı da çıkardığımdan, kumlara temas edebiliyordum. Zaten kum gördüğüm gibi ayakkabılarım 'kurtul benden' derdi hep.
"Sana en azından ayakkabını çıkar, demiştim." dediğimde kırıştığı, kum yapıştığı, bizim kafedeyken çay döküldüğü yetmiyormuş gibi şimdi de ıslanan üstüne bakarken o da güldü. "Son birkaç seferdir evren bize müsaade ettikten sonra sorun çıkartıyor ama yine de çıkartıyor. Bu sefer de veletleri aracı etti."
Evet, en azından sorunlar biz birbirimizi öpebildikten sonra ortaya çıkıyordu. Öncesinde öpmemize saniyelerden bile az zaman kala engel çıkıyordu. Evren sollamamıza izin veriyordu ama uzun sürmesine de müsaade etmiyordu.
"Hadi su savaşı!" diyen kız çocuğuna dilimle tıh sesi çıkardım. "Poyraz abiniz ayakkabısını bile çıkarmıyor, kaldı ki takım elbiseyle suya girecek."
Onu kışkırtma çabamın işe yarayıp yaramadığına bakmak üzere Poyraz'a çevirdim bakışlarımı. Poyraz ıslanan gömleğini göğsünden uzaklaştırırken bu sefer daha fazla su sıçradığında gözlerini kapattı. İrkilerek kapattığı gözlerindeki kirpiklerinden su taneleri aşağı doğru akarken isterik bir şekilde sırıtmaya başladı. Çocuk isteyip istemediğine emin olmadığım ama şakamı sürdüren adama Allah 'bir daha düşün' dermiş gibi bela çocukları musallat etmişti. Sırıtarak Poyraz'ın 'velet' dediği çocuklara döndüğümde kız olan iki tanesi gülmelerini eliyle kapattı. Fırlama olan çocukla diğer sarışın çocuk da gülüyorlardı ama gizlemeye tenezzül etmiyorlardı. Muhtemelen yedi ya da sekiz yaşındalardı.
Poyraz gözlerini aralayıp "Komik mi?" diye sorduğunda fırlama çocuk rahat bir şekilde sırıtarak "Evet." dedi. Poyraz ayakkabılarını çıkarmaya başladığında gülüşler azaldı. Poyraz "Biraz da biz gülelim." deyip sandalyeden kalktığında fırlama çocuk bana döndü. "Abla kocana sahip çık."
"Şey..." derken Poyraz "Benim gücüm ona da yeter." deyip suyun içerisine girip bana su attığında yüzüme löp diye gelen su birikintisine gözlerimi kapatırken sinirle güldüm. Bu bir savaş çağrısıydı!
Çocukların gülücüklü çığlıkları yükselmeye başladığında gözlerimi aralayıp suyun içerisine bir hayli giren Poyraz'ın ardına doğru koşmaya başladım. Güneş batmak üzere olduğu ve diğer yaz günlerine nispeten hava o kadar da sıcak olmadığı için su soğuktu ama Poyraz'dan öğrenmiştim, ne kadar beklersem bekleyeyim su daha sıcak olmuyor, sadece zaman kaybediyordum. Bana korkmamayı, cesaret etmeyi öğretiyordu.
Çocuklar dört bir yandan Poyraz'a su sıçratırken Poyraz büyük elleri ve gücü ile sol tarafındaki suyu sürükleyerek sağ tarafına döndüğünde çocuklar tsunaminin ne demek olduğunu öğrenmiş kadar olmuşlardı. Birkaçı gülerek suyun içinden geri çıkarken kalan kız çocuğunu da Poyraz çıkarttıktan sonra teslime hazır paket gibi geri koyup tekrar su atmaya başladı. Çocuklar gülerek kaçarken bir yandan arada arkalarına dönüp su atmaya devam ediyorlardı. Onlara vardığımda ardından Poyraz'a su atmaya başladım. Poyraz savaşta bir cephe daha açıldığını gördüğünde hızla bana döndü ve bu yanlış bir karardı çünkü böylelikle fırlama çocuk ve diğerleri Poyraz'ın ardından sırtına doğru atlamaya çalışmaya başlamışlardı. Boy farkları yüzünden başarabildiklerini söyleyemezdim.
Çocuklar da bunu fark ettiklerinde kollarından da çekiştirmeye başladılar. Poyraz bir heykel gibi durup sinir bozucu bir sırıtış ile etrafındaki veletlere baktığında kız çocuklarından sarışın olan üfledi. "Ama hareket etmiyorsun!"
Poyraz "Senin gücün bana yeter mi?" deyip işaret parmağını kız çocuğunun burnunun altından yukarısına doğru sürttüğünde kız çocuk Poyraz'ın işaret parmağını tuttuğu gibi ısırmaya başladı. Poyraz'ın gözleri irileşirken gülerek su atmaya devam ettim.
Poyraz bir yandan benim yüzüne yüzüne attığım sulardan diğer kolunu tutan çocukları uzaya savurmadan kurtulmaya çalışırken bir yandan da yüzünü buruşturmuş parmağını gülerek ısıran çocuğa "Tamam, valla hareket edeceğim bırak." diyordu.
Kız çocuğu bıraktığında Poyraz boşalan eliyle kızın suratına su yolladı. "Poyraz!" diye kızmaya çalıştım ama gülerken kızmak çok güçtü. Poyraz "Ne var? Hayatta herkese güvenmesin." dese de kız çocuğu küsmüş gibi kollarını göğsünde birleştirip arkasına döndüğünde gülerek elini uzattı. "Tamam, tamam. Gel."
Hınzır kız hızla küslükten kurtulup Poyraz'a geri döndü. Poyraz kızın kolundan tutarak savurmalarına karşı bilerek dengesi bozulmuş gibi hareketlenirken bana baktı ve çenesinin ucuyla kızı gösterdi. "Görüyor musun? Senin gibi oyuncu civciv."
Evet, bazen ben de istediklerime ulaşmak için minik oyunlar çevirebiliyordum. Poyraz da çocuğa bilerek boyun eğdiği gibi bana da eğiyordu. Bana karşı sınırlarını esnetebildiği gibi kız çocuklarına da esnetiyordu sanırım... Ayrıca benim de Poyraz'ı ısırdığımı hatırlayabiliyordum... Fırlama çocuklara bu kadar kibar yaklaşmıyordu.
İçlerinden bir tanesi "Abla daha fazla!" dediğinde "Destek kuvvet geliyor!" diyerek ellerimi suyun içerisinde olabildiğince gerime götürüp güçle bir su sıçratma hamlesi daha yaptım Poyraz'a doğru. Poyraz "Bak makyajını, saçını bozarım." dediğinde yüzüme de sıçrayan sular ve hâlihazırda eteğime kadar suyun içerisinde olduğumdan çok da şık görünmüyor olmalıydım. Bu sebeple tehditlini pek ciddiye almazken "Dört yanın çevrili." diye hatırlattım. Çocuklar her tarafından tutuyor, ona su fışkırtıyorlardı.
Suyun içerisinde bacağını kaldırarak bana neredeyse bir göl kadar su fırlattığında geriye kaçtım. Sanırım kollarının tutulması yetmiyordu...
"Ama seni!" diyerek geriye döndüğümde gülerek "Aa." dedi ve bilerek irileştirdiği gözleri eşliğinde çenesinin ucuyla çocukları gösterdi. "Çocuklar var hayatım, sakin ol lütfen."
"Suya girip çıkmış kadar oldum!" dediğimde sırıtarak "Gel sen de beni devir." dedi. Çocuklarla aynı anda "Gerçekten mi?" diye sorduğumuzda başını onaylar şekilde salladı. Temkinli hareketlerle ona doğru yaklaşırken "Çocuklar üç dediğimde hemen üstüne asılacağız." dedim. Çocuklar aynı ağızdan "Anlaşıldı civciv!" dediğinde kaşlarım çatıldı ve duraksadım.
Poyraz kahkaha atarken çocuklara "Civciv mi?" diye sitemlendiğimde sarışın kız çocuğu, Poyraz'ı gösterdi. "Abi öyle söyledi."
"Abinizin her dediğine takılmayın. Öyle arada boş konuşur." dediğimde Poyraz sırıtarak "Çok güzelsin." dedi. Söylerken çenesini hafifçe bana doğru kaldırıp indirmişti. Böyle yaptığında ve derin ses tonuyla da birleştiğinde zaten başlattığı heyecanımı arttırmış oluyordu.
Gülümsemek istemsizce yüzüme yerleşirken suyun içerisinde sağa sola sallanıp "Abiniz arada doğru da söyler." dediğimde gülüşlerini hızla "Bir, iki, üç!" diyerek ona doğru yaklaşıp sonlandırdım. Çocuklarla aynı anda onu suya devirmek için çabaladığımızda izin vereceğini söylemişti ve verdi de... Sadece kollarını belime sarıp geriye doğru düşerken beni de üstünde suya çekeceğini söylememişti...
Kolları hala belimde suyun üstüne çıktığımızda suya düşmeyi beklemediğim için hazırlıksız yakalanmıştım. Gözlerimi açtığımda sırıtan bir yüzden akan su damlaları ve yıldızların eşlik ettiği gözleri ile beni izliyordu fakat hayran bakışlarına birkaç öksürük bahşettim. Görüntüsü bozulmamış gibi sırıtışı genişledi. Öksürmem bittiğinde sımsıkı tuttuğu için vücutlarımız arasında pek mesafe olmasa da omzuna vurmaya çalıştım.
"Beni kandırdın!"
"Beni devirebileceğini söyledim ve devirdin." dediğinde gözlerim kısıldı. Şirince sırıtıp gözlerini kırpıştırdı. Teknik olarak haklıydı...
"Abla civcivden çirkin ördek yavrusuna döndü." diyen fırlama çocuğa ters ters baktığımda Poyraz gülerek kollarını gevşetti ve "Ne diyorsun lan karıma?" diyerek çocuğa yöneldi. Çocuk gülerek kaçarken birkaç büyük adımda çocuğa ulaşmıştı. Çocuğu kucağına alarak suya doğru attı. Çocuk gülerek sudan çıktığında bir yandan gülerken bir yandan da elimin tersiyle göz altlarımı silmeye çalışıyordum. Rimelim akmıştı ve şimdi parmaklarıma da bulaşmıştı.
Poyraz tekrar bana döndüğünde dudak bükmeye çalıştım ama yüzüm gülmeye çalışıyordu. Yine de üzgünmüşüm gibi "Kötü mü görünüyorum?" diye sorduğumda alt dudağını ısırarak sırıttı. "Ben çirkin ördek yavrusunu severim." dediği için dudak bükemesem de sırıtmamayı başarmıştım. Kaşlarım çatılırken kötü bakışlarım eşliğinde kollarımı göğsümde birleştirip arkama döndüm.
Poyraz kahkaha attığında biraz önceki kız çocuğu gibi yaptığı fark ettim. Gerçekten benzetmekte haklıydı. Ben de onu şu an sahildeki ağaçlara benzetiyordum mesela, haberi var mıydı? Resmen çirkin demişti!
"Bak işte ya. Büyük bela, küçük bela etrafımı çevirdiler."
Bir anlığına sarışın küçük kız, çocuğumuz da ailecek geldiğimiz denizde zaman geçiriyormuşuz gibi hissetmiştim. Bir gün kızım olursa hareketlerinin o kıza benzeyeceği şüphesizdi ve Poyraz'ın da kızı olursa, zaafı olacağı ve el üstünde tutacağı şüphesizdi. Her şey gerçekmiş gibi hissettirmişti. Bir gün böyle bir an yaşar mıydık, bilmiyordum. Şu an yaşadıklarımıza bile bir süre öncesine kadar ihtimal vermiyordum. Poyraz'ın verdiği cesaretle korkularımı göz ardı ediyordum ve bir gün patlayacak olsa bile anı yaşamaya çalışıyordum. Kötü, oldukça kötü bir ilişkinin getirisi olan kalp ve güven kırıklıklarının baş göstereceğine emindim ama şu an öyle güzeldik ki, bir şekilde üstesinden geleceğimizi düşünüyordum. Yani, umarım. Eğer üstesinden gelirsek ve her şey güzel devam ederse ileride böyle bir an yaşar mıydık? Poyraz'ın evliliğe ve aile kurumuna karşı görüşleri değişir miydi? Ya da değişmiş miydi?
Düşüncelerim çoktan beni yumuşatırken ardıma gelip kollarını vücuduma sardı. Başım göğsüne yaslanırken ardımdan sarıldığı bedenlerimiz arasında akıp denize geri dönen su tanelerinin değdiği tenimi esmeye başlayan rüzgâr üşütüyor olmalıydı ama hissetmiyordum. Çenesini omzuma yaslayıp yanaklarımızın temas etmesini sağlarken "Küstün mü?" diye sorduğunda gülmemeye çalıştım.
"Evet."
"Peki..." deyip sarılan vücutlarımızı suyun içerisinde yavaşça iki yana salladı. "Benim gözlerimin seni çirkin görme gibi bir ihtimali olmadığını söylesem?" diye sorduğunda sırıtmaya çalışan dudağımı büzdüm. "Barışmazdım."
"Seni suya atmakla tehdit etsem?"
"Barışırdım." deyip kollarının arasında ona döndüm ve şirince sırıtarak ellerimi omzuna götürdüm. Gülerek bana bakarken belimdeki bir elini yanağıma getirdi. Büyük eli küçük yanağımı severken nasıl göründüğümü düşündüm. Rimelin ve farın yayıldığı göz çevremde güzel gözükmüyor olmalıydım ama güzel görünüyormuşum gibi bakıyordu.
Çocuklar yanımıza geldi. Fırlama çocuk "Bizi annemler çağırıyor. Denizde takılan pudingler, grubumuza katılmak ister misiniz? Denize gelmeden haber veriyoruz birlikte oynayabilmek için." dediğinde güldüm. Denizde takılan pudingler, bir arkadaş whatsapp grubunda kullanmak isteyebileceğim bir isimdi. Bu akşam bizim grubumuzun ismini değiştirme fikri geldiği gibi gitti. Arkadaş grubumuz henüz hiç kimsenin tam olarak bilemeyeceği derecede sallantıdaydı eğer Poyraz'ın dedikleri doğruysa. Arkadaş, dendiği gibi aklıma gelen insanları kaybetme korkusu gülüşümü azaltırken Poyraz bileğini tutup dudağı bükerek "Yine görüşelim." diye sallayan sarışın kız çocuğuna bakıyordu.
"Numaramı versem aklında tutabilir misin?" diye sorduğunda kız neşeyle gülüp başını onaylar şekilde salladı. Poyraz numarasını söyledikten sonra diğer çocuklara bakıp "Yaz bitmeden bir kere daha dâhil olabiliriz ama bu sefer her cephede savaştığımız kişi Ada ablanız olacak." dediğinde arkadaşlarımı düşünürken vücudumu saran tedirginlikten kurtulmaya çalıştım ve sırıttım.
Çocuklara göz kırpıp "Aynen, aynen öyle olur." dediğimde onaylayan çocuklar ile Poyraz'ı kandırıyoruz sanırken fırlama çocuk Poyraz'a gayet ciddi bir şekilde "Bence de, eğlenceli olur." dediğinde gözlerimi devirdim.
Poyraz'ın bileğini bırakmayan sarışın kız çocuğu neşeyle gülüp bana bakarak "Ama bence bu sefer makyaj yapma." dedikten sonra Poyraz'la aramızda çevirdi gözlerini. "Ve mayo giyin."
Poyraz neden burada olduğumuzu ve neden mayo giymediğimizi açıklamayı es geçerek gülüp "Mantıklı." dediğinde kız gözlerini kırpıştırarak sırıttı. Sanırım Poyraz'a âşık olmuştu. Bu da babalarına aşık kız çocuklarından birine sahip olduğumuz hissiyatımı arttırmıştı.
Sahile yaklaşırken fırlama çocuk "Mayonuz yoksa biz getirebiliriz." dediğinde bir çocuğun küçük poposuna ve dinozorlu deniz şortuna baktım bir de Poyraz'a. Poyraz gülüşüme karşı uyarır gibi bakıp kibarlıkla "Sağ ol ya, biz hallederiz." dedi. Resmen çocuk kankilerimiz olmuştu! Yakın zamanda arkadaş grubumu kaybetme tehlikesine girebileceğime bakılırsa, yeni arkadaşlarım bu veletler olabilirdi... Sahilde ağlayarak süt içerdik.
Sahile çıktığımızda çocuklar bizi de dahil eden bir daire kurup küçük yumruklarını ortaya uzattı. Bir ağızdan "O zaman..." dediklerinde Poyraz'la birbirimize sırıtarak bakarken biz de yumruklarımızı ortaya uzattık. Çocuklar "Denizde..." diye başladığında eşlik ederek onlar gibi yumruklarımızı havaya kaldırdık. "... takılan pudingler!"
Çocuklardan biri kamp sandalyelerimize baktıktan sonra bize üzülür gibi "Size bir havlu verebilir miyiz diye anneme soracağım!" deyip koşmaya başladı. Halimizi paramızın olmadığına yoruyor olmalıydı. Hazırlıksız gelmiştik ve aslında amacımız denize girmek değil suyu hissedecek kadar yakındayken, diğer insanlarla da ilham bulacak kadar temas içerisinde olmaktı. Poyraz daha önce halk plajına gelmiş miydi çok merak ediyordum ama ben sık sık geliyordum. Çocuğun gözünde de mayosu ve havlusu olmayan bir çift olarak görünüyor olabilirdik ama yanımdaki adamın ailesinin bir yalısı bile vardı. Aslında... Ben de artık aileden sayılır mıydım? Sevgili olsak bile evli kalacak mıydık? Yani evlilik istemeyen bir adamdı ama hâlihazırda evli olduğu biriyle sevgili olursa, boşanmak istemezdi herhalde. Ya da ben... Eski sevgilimin intikam almak için evlendiğim adamla evli mi kalacaktım? Yıllar boyunca Koray'la karşılaşıp mı uğraşacaktım? Tabi Koray bizi patlatıp ayırmayı başarmazsa o da...
Sarışın kız "Tanıştığıma çok memnun oldum." deyip Poyraz'a öpücük attıktan sonra bana döndü. "Seninle de..." dediğinde koşarak gitmesini ardından "Allah razı olsun." diye mırıldanarak izledim. Poyraz'a gelince gülücükler, öpücükler, bana gelince...
Fırlama çocuk da yumruğunu uzatıp "Tanıştığıma memnun oldum bro. Güçlüsün." dediğinde güldüm. Poyraz da güçlü olmalıydı tabii ama kendisinin bacak kadar olduğunun farkında mıydı? Dağ gibi adamı devirebileceğini mi sanmıştı gerçekten?
Poyraz da yumruğunu uzatıp "Sen de fena değilsin bro." dedikten sonra kısık sesle ekledi. "En çok sen zorladın beni."
Bir çocuğu mutlu etmek bu kadar kolaydı işte. Sırıtıp 'eyvallah' der gibi göz kırptığında gülüşüm arttı. Resmen havalı bir veletti. İlkokulunda popüler olmalıydı... Fırlama çocuk sürdürdüğü havalı hareketleriyle yumruğunu bana çevirip "Senle de tanıştığıma memnun oldum civciv." dedikten sonra şirince sırıtıp "Bence makyajın aktı diye çirkin ördek yavrusu değilsin. Çok güzelsin." dedi. Ben teşekkür edip gülerek yumruğumu tokuştururken Poyraz çocuğun ensesine yavaşça vurdu. "Yengen lan o senin."
Fırlama çocuk gülerek ensesini tutarken geriye doğru atlaya atlaya gitmeye başlayıp "Öyle, söyledim sadece bro." dedi. Diğer kız çocuğuyla da vedalaştık. İkisi de yeterince uzaklaşmadan "Görüşürüz!" deyip el salladı. Arkalarından el salladıktan sonra elinde iki havluyla dönen çocuğa içten bir şekilde "Teşekkür ederiz!" deyip ona doğru yaklaştım. Gerçekten esmeye başlamıştı ve kurulansak iyi olacaktı.
Poyraz çocuğa harçlık vermeye çalıştığında çocuk "Ama annem kızar. Biz iyilik için yaptık." dedi. Gülümseyip yanağını sevdikten sonra "Karne harçlığı gibi düşün." dedim. "Karnem pekiyi değil." dediğinde kaşlarım kalktı. İlkokulda ne kadar kötü olabilirdi ki?
Poyraz da benim gibi çocuğun boyuna eğilmiş çocuğu ikna etmeye çalışıyordu. "Doğum günü harçlığı?"
"Doğum günüme daha çok var."
İç çekip "Denizde takılan pudingler harçlığı?" diye sorduğumda gülüp "Aa, arkadaşlarımla paylaşabilirim." dedi. Poyraz gülüp "Evet." dedikten sonra çocuk fark etmeden miktarı arttırıp harçlığı uzattı. "Havlu için teşekkürler."
Çocuğun yanağını sevip ona da veda ettikten sonra kamp sandalyemizin üstüne koyduğumuz havlulara yöneldik. Poyraz mavi renkli havluyu alıp bana döndü. Havluyu saçlarıma yaslayıp vücuduma sarıp beni çiğköfte dürüm yaptıktan sonra kendisini kurulamaya başladı. Fark etmeden yaptığı ama ilgiyle sürdürdüğü hareketlerini vücutlarımıza yansıyan turuncu sarı ışıkların altında izlemek hoştu.
Güneş henüz batmamıştı ve en güzel zamanlarıydı. "Biraz yürüyelim mi?" diye sorduğumda önce üstümüze sonra güneşe baktı. "Hasta olmayasın?" diye sorduğunda "Yaz akşamı zaten, çok soğuk değil. Hem havlularımız var!" deyip neşeyle hatırlatmak ister gibi havluma sarılıp iki yana doğru sallandım.
Gülüp "Gerçekten o kız çocuğuna benziyorsun." dediğinde çatar gibi yaptığım kaşlarımın ortasına geldi işaret parmağı hızla. "Dur, küsme." deyip hemen müdahale ettiğinde güldüm. "O zaman yürüyoruz?"
Başını onaylar şekilde sallayıp 'başka çarem mi var?' der gibi gülümsedi. Gülüp ıslak mendil ile yüzümü temizledikten sonra eşyalarımızı toparlamasına yardımcı olmaya başladım. Hanımcı, evet Poyraz'ı tanımlayan kelime buydu. Gerçi tek bununla tanımlanamazdı. Yakışıklı, sempatik, eğlenceli, kibar, tatlı, romantik, zarif, düşünceli... Yakışıklı, demiş miydim?
"Islanmış." diyerek yere düşmüş tasarım kâğıdını aldığında "Aa..." diyerek ne kadar zarar gördüğüne bakmak için yaklaştım. "Tasarımın mı?"
"Tasarım önemli değil. Tamamlayamamıştım zaten ama artık ne yapacağımı biliyorum." dedikten sonra resmin üstünden istemsiz bir şekilde yüzümü sevdiğini gördüğümde kalkan kaşlarım ve parlayan gözlerimle ona baktım. Ne yaptığının farkında olmadan resmi rulo haline getirdi. Tasarıma değil, beni çizdiği resmin ıslanmasına tadı kaçmıştı ama yine de rulo yapıp yanına alıyordu. Onu gülümseyerek izlediğimden habersiz ruloyu çantama koydu.
"İyi geldi yani bugün? İlham verdi mi?" diye sorduğumda kamp sandalyelerini katlı hale getiriyordu. "Evet." dedikten sonra gülümseyerek bana döndü. "Teşekkür ederim."
Hâlihazırda var olan gülümsemem genişledi. Sürekli o benim için bir şeyler yapmıştı ve sonunda ben de onun için bir şeyler yapabildiysem ne mutlu banaydı!
Mutlu bir şekilde omuz silkip "Ne demek." dediğimde kumların üstünde eşyalarımızı bir araya toparladı. "Çok şey demek." dedikten sonra kolunu omzuma atıp beni kendine çekti ve saçımdan öptü. Her beni öptüğünde yaptığım gibi gözlerimi kapattım. Kollarının havludan daha çok iş yaptığı şüphesizdi. Sıcacık hissediyordum.
Poyraz kumun üstündeki eşyalarımız için "Dönüşte alırız." dediğinde eşyalarımıza dönüp alayla güldüm. "Hiç halk plajına gelmediğin belli. Burada bırakamayız."
Poyraz'ın insanlığa güveni mi tamdı yoksa eşyalarla yürümeme isteği mi fazlaydı bilmiyordum ama bir süre ısrar etse de sonunda yürüme aşamasına geçebilmiştik. Poyraz sol kolu ile gövdesi arasına iki tane katlı sandalye sıkıştırmış eliyle ayakkabılarını tutarken ben ise sağ omzuma çantamı asmış, sağ elimle ayakkabılarımı taşıyordum ve omuzlarımızda havlular el ele yürüyorduk. Islak kumların üzerinde yürürken dalgalar birkaç adımda bir çıplak ayaklarımıza tekrar dönüyordu. Güneşin bir süreliğine bize veda etmesine az kalmıştı. Sarı ve turuncu ışıklar tenimize yansıyordu. Sahil ışıklandırması şimdiden açılmıştı. Gündüze kıyasla sessizliğe gömülmeye başlamıştı sahil. Yanından geçerken rastlaştığımız birkaç kişi de toparlanıyordu.
"Yüzlerce belki binlerce kez koştum sahilde ama güneş batarken yavaş yavaş yürümek... Sanırım ilk defa yapıyorum."
Bakışlarımı denizde kat kat yayılan ve tabloda güzel bir detaymış gibi görünen güneşin veda ışıklarından alıp Poyraz'a çevirdiğimde kaşlarım kalkmıştı. "Gerçekten mi?"
Gerçi... Ben de hiç sabah uyanıp koşuya çıkmamıştım sanırım. Farklı toprakların farklı meyveleri olması kadar normaldi. İnsan ne ekerse, onu biçiyordu ve böylelikle farklı farklı milyarlarca insan oluyorduk. Yine de... Sabah koşmaktan çok daha kolaydı sadece deniz ve uzaklardan gelen insan seslerinin bozamadığı sessiz huzur eşliğinde yürümek. O yüzden garipsemiştim.
"Evet. Hatta Gökçeada'da ve şimdi olduğunun aksine denize hep sadece yüzüp çıkmak için girmiştim. Böyle eğlenerek vakit geçirmemiştim."
Gözleri ileride, denizde ve gökyüzünde dolaşırken huzurlu görünüyordu. Benimle sohbet ediyordu ama bir yandan da kendisini sorguluyor gibiydi. İnsan güzel bir şeyle tanıştığında daha önce tanışmış olmak istiyordu. Muhtemelen neden bunları daha önce yapmadığını düşünüp anın huzurunu kaçırmak istemese de yine de kızıyordu kendisine.
"Kendine haksızlık etme. Sosyal medyandan bu hayatı nasıl dolu dolu geçirdiğin anlaşılıyor. Bir sürü spor denemişsin, manzaraya şahit olmuşsun."
"Hepsini sadece yaptım." dedikten sonra bakışları bana döndü. "Yapmak ve anı yaşamak farklı şeylermiş."
Sessiz kaldığımda hafifçe güldü. "Hepsine seninle yeniden gitmek isterdim. Eminim ki deneyimlerim de çektiğim fotoğraflar da farklı olurdu."
Heyecanla gülüp "Nasıl farklı olurdu?" diye sorduğumda elimi bir anlığına bırakıp omuzlarımdan düşmek üzere olan havluyu tekrar önüme çekti. Eli elimi tekrar bulduğunda yürümeye devam ettik. "Hepsi bir etkinlik ya da spordan daha fazlası, güzel ve detaylarını hatırladığım bir anıya dönüşürdü. Fotoğraflarda da manzara değil, sen olurdun."
Böyle anlarda kilitlenip kalıyordum. Yüzüm büyük bir gülümseme, gözlerim ise parıltılar bahşediyordu ona evet ama o güzel cümleler kurarken sessizce onu dinlemekten daha fazlasını yapmak istiyordum. O ise daha fazlasına ihtiyacı yokmuş gibi gülümsememe baktığı an gülümsemesi genişliyordu. Konuya odaklanmaya çalışırken anlattıklarından anladığım üzere "Birazcık..." deyip şirince sırıttım. "Acele yaşamışsın hayatı."
Durup güzelliklere bakmayı ya da bir şeyi yaparken ne kadar güzel bir anı yaşadığını fark etmeyi unutmuştu hep. Bir sürü başarı elde etmiş ve bakıldığında güzel yerlerde bulunmuştu ama şimdi halk plajında yürüdüğü kadar özel hissetmemişse, o anları yaşamayı unutmuştu.
"Şimdi seninle dinleniyorum." dediğinde hızlanan kalp ritmimle bakışlarım ona döndü ama o hala ileriyi izliyordu. Göz ucuyla bana bakmış, tepkime dudakları kıvrılmıştı ama dönüp bakmamıştı.
Yine kalbimdeki heyecanı ve mutluluğu, bana hissettirdiklerini ifade edebileceğim cevap bulamazken gerçekten merakla "Hep böyle romantik miydin?" diye sordum.
"Eski ilişkilerimden konuşmamı mı istiyorsun?" diye sorduğunda sonrasında başına gelebileceklere karşı temkinli olmaya çalışıyor gibi gözüküyordu. Sırıtıp "Evet, sorun değil." dediğimde kaşları kalkarak bana baktı. "Gerçekten." dediğimden saniyeler sonra "Önceki ilişkilerim..." diye başladığında önüme dönüp ciddileşen suratım eşliğinde "Dur." dedim. Başkalarına da romantikse hemen şurada kendimi kumlara atasım gelecekmiş gibi hissediyordum. Böyle güzel bakan gözleriyle başkasına da bakmış mıydı? Bu kulakların duyup kalbimin heyecanlandığı derin cümleleri başka kadınlar da işitmiş miydi? Geçmiş, geçmişte kalmıştı elbet ama içimde yükselen kıskançlığa engel olamıyordum.
Gülüp "Pek ilişkim..." dediğinde "Tamam merak etmiyorum." diyerek tekrar lafını kestim. Gülüşü artarken "Ama dinle." dedi. Derin bir nefes alıp ona baktığımda dudağını yalayıp sırıttı. "Tek bir şeyim olan sensin."
Kaşlarım kalktıktan sonra istemsiz gülüp "Bir şey." diye tekrarladım. Ne olduğumuzu bilmiyorduk ama bulduğumuz garip tanım buydu, bir şey...
"Nasıl yani?"
"Emin misin?" diye sordu. Tepkilerim dolayısıyla sorularımı cevaplamak konusunda benim kadar o da emin değildi. "Evet, merak ettim."
"Bir öncekisi haricinde ilişkim olmadı. Onda da pek ilişki gibi değildi iki taraflı da. Ondan öncekiler de zaten hiç ilişki gibi değildi, o yüzden saymıyorum."
Kaşlarım tekrar çatıldığında ne olduğunu anlasa da "Ne oldu? Ama sen sordun." diyerek güldü. Tek gecelik ilişkilerden bahsediyordu sanırım. Karşımdaki adamın başka kadınlarla benim henüz tek bir öpücükle bile kendimi yerden yere vuracak kadar heyecanlanmamdan çok daha fazlasını yaşamış olması içimi tekrar kıskançlıkla doldururken önüme döndüm. İlişkimiz devam ederse ve evliliğimiz gerçek olursa biz de git gide daha fazlasını yaşamaya başlayacaktık ve daha bu düşüncenin bedenime getirdiği heyecanla baş edemezken, başkalarıyla yaşamış olması düşüncesine karşı kötü hissediyordum. Tabii bu ona kızabileceğim ya da sorun edebileceğim bir şey değildi ama yine de... Garip bir aidiyet duygusu beslemeye başlamıştım. Sanki tümüyle birbirimize aitmişiz de başkalarına geçmişimizde bile yer yokmuş gibi... Tanımlayamıyordum ama hissediyordum.
Beril'le olan ilişkisini biraz da olsa Duru ile konuşmuştuk. Poyraz'ın daha önce söylediklerinden de yola çıkarak daha mantık çerçevesinde sürdürdükleri bir ilişki olduğunu düşünüyordum ben de. Zaten şu anki hareketlerine Beril dâhil herkesin şaşırmasının sebebi de bu olmalıydı.
Yine de "Beril'e de böyle romantik miydin?" diye sorduğumda ses tonuma hayret ettim. Sesim Ada değilmişim de Hayri abiymişim gibi sert ve soğuk çıkmıştı. Bir yandan eziyete uğruyor gibi hissediyordum ama bir yandan da kendi açtığım konuda merak ettiğim soruları sürdürüyordum.
"Senden önce kibar bir adam olduğumun farkındaydım ama romantik bir adam olduğumu seninle öğreniyorum." diye Beril'in ismini ve ilişkilerini ağzına almadan, yine de merakımı giderdiğinde ona bakmasam da dudaklarım kıvrıldı.
"Ben de senden önce..." dediğimde "Şş." diyerek ciddileşti. "Ben sana sormadım."
Gülüp "Ne oldu?" dediğimde omuz silkti. "Ben merak etmiyorum." dedikten sonra gözlerini devirdi. "Zaten bir kısmını maalesef ki biliyorum."
O merakına yenik düşüp benim gibi mazoşistlik yapan biri değildi ya da direkt canını sıkacak şeyleri merak eden biri değildi. Ondan önce de romantik olamadığımı ama onunla, zihnimden ve kalbimden binlerce romantik cümle ile his geçtiğini, sadece nasıl aktaracağımı bilemediğimi söyleyecektim. Bunu biraz önce onun Beril konusunda yaptığı gibi canını sıkmadan nasıl dile getireceğimi düşündüm. Benim de Koray'ı saymazsak bir ilişkim olmadığını, tek bir şeyimin o olduğunu da söylemek isterdim. Hatta Koray'ı sayarsak bile öyleydi. Koray'la aramızda olan... Şimdi hislerin bir insanda ne sonuçlar doğurduğunu öğrenmiştim ve hislerim arttıkça öğrenmeye de devam ediyordum. Onu mutlu etmek, ona dokunmak, onu öpmek, onunla vakit geçirmek, onunla gülmek istiyordum ve Koray'la aramızda olan ilişkide bunlar yoktu. Temas yoktu, güzel sözler, bakışlar yoktu... O yapmadığı için bende de yoktu sanıyordum ama güzel söz söyleyecek olsam ne söyleyecektim ki? Beni o kadar güzel üzüyorsun ki, başka kimse bu kadar üzemez, mi? Ya da öyle soğuk bakıyorsun ki içim buz kesiyor, mu? Öyle sıkıcısın ki yanında en sevdiğim filmi izlerken bile uykum geliyor, mu?
"Sana söylemek istediğim birçok şey var ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Normalde erkeklere 'odun' derler ama ben kendimi odun gibi hissediyorum senin karşında."
Gülüp "Ben senin bildiğin erkeklerden değilim." diye alay ettikten sonra duraksadı. Vücudunu bana çevirirken ben de gülerek ona döndüm. "Ama yine de beni kullanabilirsin."
Kaşlarım kalkarken gülüşüm arttı. "Hanımcılığın da bu kadarı." dediğimde kaşları kalkarken sırıtışı hafifçe silindi. Al işte, romantik olamadığım gibi adamı da bozuyordum!
"Hanımcılık mı?" dediğinde kendime kızsam da şakaya vurup açıklamaya başladım. "Muhtemelen şirkette adın 'hanımcı' diye çıktı. Bizi görenler, seni görenler falan öyle düşünüyordur." derken git gide sesim kısılmış, söylediklerimden emin olmamaya başlamıştım. Yine de susmayan çenemle "En son da zaten resmen önümde diz çökmüştün." dedikten sonra dudaklarımı birbirine bastırdım. Rahatsız olmuş muydu acaba? Sonuçta bugün insanlar bu kadar şaşırabiliyorsa, geçmişte Poyraz'ın çok daha farklı bir kişilik ve ağırlık göstermesinden kaynaklı olmalıydı. Bu ağırlığın bana karşı yumuşadığını görmelerine ya da 'hanımcı' diye düşünülmesine rahatsız olmuş olabilirdi...
Sırıtırken rahatsız olmak bir yana "İyi. Tarafımız belli olsun." dedi. Gerginliğim ayaklarıma değen suyla akıp giderken ben de sırıttım. Kalbim kulağımda atarken gözlerim yine dolmaya çalışıyordu. Gözlerim de onca sene sonra şaşırıyor olmalıydı, artık mutluluk ağlamaya çalışmasına...
"Gerçekten ne söyleyeceğimi bilemiyorum işte böyle anlarda." dedikten sonra iç çektim. Mutlu olduğum şüphesizdi ama dudaklarımdaki engellerden kurtulmak istiyordum. Söyleyip ben de rahatlamalıydım bazı şeyleri... Sandalyeleri ve ayakkabılarını kumlara bıraktıktan sonra benim de ayakkabımı elimden alıp kumlara bıraktı ve ellerimi tuttu. Yutkunarak hareketlerini izlerken yeniden göz göze geldiğimizde titrek bir nefes aldım. Yine kalbime krizler geçirtmek üzereydi sanırım...
Gülümseyen yüzüyle "O zaman şöyle anlaşalım..." dediğinde kaşlarım kalktı. "İş bölümü yapalım." dedikten sonra bir elimi aramızda kaldırıp dudaklarına götürdü. "Ben güzel şeyler söyleyeyim, seni güzel hissettireyim, mutlu edeyim..." dedikten sonra avucumu öptü. Eriyip denize karışmaktan korkarken ellerimizi yeniden aramızda tutup çenesinin ucuyla beni gösterirken yamuk bir sırıtış bahşetti. "Sen sadece var ol." dedikten sonra düşünür gibi dudağını büzüp gevşettikten sonra tekrar sırıttı ve omuz silkti. "Ne bileyim, gülümse." dedikten sonra bakışları muzipleşti. "Ha illa bir şey daha yapasın varsa öpebilirsin mesela."
Güldüm. Kaşlarını hafifçe kaldırıp "Anlaştık mı?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde salladım. "Bunları yapabilirim en azından."
"Ben tam emin olamadım ya yapabileceğine..." dedikten sonra yanağını yavaşça çevirirken göz ucuyla bana baktı. "Bir kanıtlayabilir misin?"
Dilimle söylediğini ayıplarmış gibi 'tıh' sesi çıkartsam da sırıtıp duruyordum. Kanıtı beklerken sırıtarak gözlerini kapattı. Aramızda tuttuğumuz ellerimizde ellerini sıkarak parmak uçlarımda yükselirken gülümsemeye çalışan dudaklarım eşliğinde yanağına yöneldim. Tam öpeceğim sırada yüzünü çevirip dudağımı öptüğünde birkaç saniyelik şok etkisinin ardından gülerek geri çekildim. "Ne yapıyorsun?"
"Bir şeyimi öpüyorum." dedikten sonra sırıtışı üzerinden dudağını yalayıp tek kaşını kaldırdı. "Olamaz mı?"
"Dört oldu."
Hınzır sırıtışı genişleyip gülmeye başlarken "Sayıyor musun?" diye sorduğunda aramızda tuttuğumuz ellerimizin de hareketlenmesini sağlayarak omuzlarımdan iki yanıma sallanırken "Belki." diye itiraf ettim.
"O zaman..." dedikten sonra beni ellerimizden çekip dudaklarıma bir öpücük daha bahşetti. "Beş..." diye saymaya başladı. Benim gözlerimi araladıktan sonra kızmaya çalışan ama parlayıp duran bakışlarıma sırıttıktan sonra vakit kaybetmeden bir kere daha öptü. "Altı..."
Heyecan, ateş gibi vücuduma yayılıp yüzüme kan pompalarken tekrar istemsiz kapanan gözlerimi aralayıp "Ay bayılacağım şimdi!" dediğimde alt dudağını ısırarak güldü ve "Altıda kaldık ama unutma." dedi
Öpmeye devam edecekse gerçekten bayılacak gibi hissediyordum. Bu öpücüklerimizin devam edeceği düşüncesi bile onu öpmekle benzer hisler yaşamamı sağlıyordu. Bir yerden sonra saymazdım sanırım. Git gide bazı şeylere alışacağımı düşünüyordum ama eğer bu yaşadığımız şey aşksa, hiç alışmamak değil miydi? Hep aynı heyecanla kalmak... Eğer âşık oluyorsak ya da olduysak, ömrüm bu kalp çarpıntılarıyla mı geçecekti? Poyraz'dan etkilenmeye başladığımdan beri her gün düzenli bir şekilde zumba yaptırıyordum kalbime. Ah Poyraz... Kalbimin rahatını bir hayli bozmuş ama bir yandan da kırıklarından çiçekler açtırmıştı. Kalbimin söylenebileceğini sanmıyordum. En azından ben, halimden memnundum...
**
Arabanın anahtarını çalışana uzattıktan sonra yalıya inen yola doğru yöneldi. Yanıma vardığında kolunu omzuma atıp beni kendine çekerken yalıya doğru yürümeye başladık. Elim omzumdaki eline yönelip parmaklarımızı kenetlediğimde bakışları bana döndü. Hoşuna gitmiş gibi sırıttı.
"Ne zamandır gitmiyordun oraya?"
"En son hasta olduğumda gitmiştim işte. İki yıl olmuştur."
Eve dönmeden acıktığımız, daha doğrusu ben acıktığım için çorba içmeye gitmiştik. Sahilde yediğim simitlerden sonra ağır bir şey yemek istememiştim ve biraz da üşüdüğümüz için çorba iyi gelir diye düşünmüştük. Poyraz da bildiği ve sevdiği bir lokantaya götürmüştü. Söylediğine göre sadece hastayken geldiği bir lokantaydı. Boğaz manzaralı ünlü bir restoran çıkmamasına şaşırmıştım, yalı beyimiz de arada daha gösterişsiz yerler tercih edebiliyordu demek ki. Sahibi amca, Poyraz'ı en son gördüğünde hasta hali ile "Bakanın yok mu evladım? Hep bana mı kalacaksın böyle?" diye dalga geçtiği ve Poyraz'dan "Sorduğun evlilikse, bir ömür benden kurtulamayacaksın Rıza amca." cevabını duyduğu için bir sonraki görüşünde parmağında yüzük, elinde başka bir kadının eli görmesine bir hayli şaşırmıştı. Bir yandan Poyraz'ın hasta olmamasına da şaşırmıştı. Gerçekten senelerdir sadece hastayken gittiği bir yer olmasına şaşırmıştım. Ben sevdiğim, beğendiğim şeyleri sık sık tüketir, deneyimlerdim fakat Poyraz belirli yerleri belirli anlara özel tutmayı tercih ediyordu sanırım.
"Senin de bağışıklığın yüksek o zaman. O kadar zamandır hasta olmuyorsan..."
"Senin de mi yüksek?" diye sorduğunda sırıtıp başımı onaylar şekilde salladım. "O yüzden hemen bir yerden yeni kıyafet satın almamıza ve üstüne de beni ceketlere sarmana hiç gerek yoktu."
Ben 'kuruduk işte' desem de onu ikna edemediğim için üstümüze yeni kıyafetler almıştık. Benim hasta olmamam için bu kadar uğraşıp kendisi hasta olursa... Bir saniyeliğine falan belki gülerdim ama sonra hemen ona kıyamamaya başlayacağımı düşünüyordum. Hasta bir Poyraz Akyel nasıl oluyordu acaba? Babam hasta olduğunda huysuzlaşıyor, evdeki her aile ferdinden teker teker yüksek ilgi bekliyordu. Ben de pek hasta olmuyordum ama hasta olduğumda pek mutsuz olmuyordum. Genel olarak Deniz'i mutsuz ediyordum, 'hastayım' deyip gerekli gereksiz her şeyi ondan istediğim için. Parmaklarım sızlıyor deyip mandalinamı bile soyduruyordum ve Deniz de söylene söylene yapsa da, yapıyordu. Bu sebeple burnumu bir kere bile çeksem annemden arkadaşında kalabilmek için izin istemeye başlamıştı.
"Ben bütün akşamdır üşüyorum, sen de üşüyorsundur diye düşündüm."
Bakışlarım ona dönerken "Neyin var neyin yoksa da benim omzuma koydun, sen hasta olmayasın?" diye sorduğumda önüne bakarken 'yok' der gibi çenesini kaldırıp indirdi.
Omuzlarım çökerken "Poyraz bence hasta olacaksın." dedim. Sesimi saran hüzün hoşuna giderken gülüp "Neyse artık bakanımız var." diye alaya aldı.
"Rıza amcadan tarifi alsaydım bari."
Yalıdan girerken kapıda duran çalışanın "Hoş geldiniz, iyi geceler efendim." deyişine gülümseyip merdivenlere yöneldik. "Olmam hasta falan. Sıkma tatlı canını."
Sevim babaannelerin odasının olduğu katta, merdivenlerin başında Asude anne ile karşılaştık. "Hoş geldiniz çocuklar." derken imalı gibiydi sesi.
Poyraz da fark etmiş gibiydi. "Sağolasın. Yatmadın mı daha?"
Asude anne, kollarını göğsüne birleştirmiş bir şekilde dururken yanına vardığımızda geçebilmemiz için çekildi. "Babaannen de yatmadı."
Bakışları aramızda dolaşırken çıkan gerginliğin sebebini anlayamamıştım. Poyraz "Bir şey mi oldu?" diye sorduğunda Asude anne iç çekti. "Oğlum, kahvaltıya inmiyorsunuz, akşam yemeğine gelmiyorsunuz, gece dönüyorsunuz, haber vermiyorsunuz, yetmiyor yukarıya mutfak yaptırtıyormuşsunuz. Çalışanlar gelince babaannenin haberi oldu. Bilmiyor musun huyunu, düzen takıntısını? Akşam yemeğini yemeden odasına çıktı. Bizim de burnumuzdan geldi."
Poyraz derin bir nefes alıp burnundan üflerken gergin gözleri annesinin üstündeydi. Annesine 'yapma' der gibi bakıyordu. "Kalbini kırmayın, burada yaşayın bir süre dedin, kabul ettik. Yurt gibi kurallara uyacak değiliz."
"Ama oğl..."
"İyi geceler annecim." dedikten sonra elini annesinin koluna götürdü. "Sen kafanı böyle şeylere takma. Git uyu, bir sorun olursa ben hallederim."
"Poyraz."
Sevim babaannenin sesini duyduğumuzda koridorun ilerisine, kapısı açılmış odaya doğru baktık. Sevim babaanne kapının önündeydi. "Bir gelir misiniz?"
Asude anne "Al işte." diye mırıldandıktan sonra suçlar gibi bana baktı. Poyraz'ın kurallara benim yüzümden uymadığını düşünüyor olmalıydı. Poyraz elini omzumdan çekerken bana bakıp "Geliyorum hayatım, sen geç odaya." dedi.
Sevim babaanne "Ada kızım, sen de gel." dedikten sonra Asude anneyle göz göze geldik. Poyraz "Babaanne, sen kalır mıydın bu saatlere?" diyerek babaannesinin odasına yöneldiğinde ben de Asude annenin bakışlarından kurtulup peşinden ilerlemeye başladım. Sevim babaannenin yanına vardığımızda gözleri aramızda dolaşmaya başladı. Asude anne de peşimizden gelmişti.
"Uyku tutmadı. Nereden böyle çocuklar?"
Poyraz sıkkın bir nefes alıp babaannesinin kalbini kırmama çabasıyla gülümsedi. "Dışarıdan babaannecim. Seni neden uyku tutmadı?"
"Biliyorsun evladım. Ev halkı eve gelmedikçe, beni uyku tutmuyor."
Sevim babaanne gülümsemeye gayret etmiyordu bu sefer. Normalde birilerini iğneleyebilecek cümlelerini gülümseyerek kurardı ama bu sefer herhangi bir örtme çabası yoktu. Gözleri çoğunlukla torunun üstündeydi ama ara ara bana da bakıyordu.
"Evde artık iki tane genç olduğunu düşününce, senin için kötü bir özellik babaannecim. Huyunu değiştirmeni öneririm."
Asude anne tedirgin bir şekilde gülüp "Poyraz'cım." dediğinde Sevim babaannenin de kaşları çatılmıştı. "Hangi huyumu, nereye kadar değiştireyim evladım? Sabahları ailemle kahvaltı etme huyumu mu değiştireyim, akşam yemeklerini mi? Ev halkından haberdar olma huyumu mu değiştireyim, ev düzenini mi? Üst kata ev içerisinde ev kurmaya mı niyetlisiniz? Mutfak nereden çıktı? Bilmiyor musun bizim düzenimizi?"
Asude anne ara girip "Tamam annecim. Eminim ki çocuklar bundan sonra daha dikkatli olur. Girip çıkarken de haber verirler." dediğinde sessiz kalmaya çalışıyordum. En son girip çıkarken haber vermek zorunda kaldığımda liseye gidiyor olmalıydım. Evli bir çift olarak bu yaştan sonra haber mi verecektik?
"Bir dakika anne." dedi Poyraz, gerginliğini gizleyemediği sesiyle. Sevim babaannenin de kaşları kalktı.
"Oğlum, saat bir hayli geç. Kahvaltıda konuşulur bunlar, babaanneni de daha fazla uykusuz bırakmayalım hadi."
Poyraz bakışlarını bir süredir diktiği babaannesinden alıp annesine döndü ve "Bir dakika, dedim." dedi. Asude anne derin bir nefes alıp sabır diler gibi bakışlarını kaçırırken Sevim babaanne "Saatin geç olduğu konusunda annen haklı. Geçen gece de sabah geri döndünüz. Kardeşinden saatler sonra. Kardeşini de orada bırakmışsın, başka arkadaşın getirdi. Böyle mi abilik yapıyorsun ona? Ele emanet ederek mi?"
Poyraz sinirle gülüp "Sana 'babaanne' diyen Kenan, el mi oldu şimdi?" diye sorduğunda Sevim babaanne "Benim kanımdan olmayan benim için eldir." dedi. Bana bakmadan söylemiş olsa da burada olduğumu hatırlıyor olmalıydı. Sadece beni değil, yıllardır gelini olan insanları da 'el' kategorisine koyuyordu. Poyraz'ın bakışları babaannesine beni hatırlatmak ister gibi bana döndüğünde Sevim babaanne "Sen üstüne alınma kızım." dedi.
Gülüp "Tamam ya, sen öyle diyorsan." diye dalga geçmek istiyordum ama Poyraz'ı zor durumda bırakmak istemediğimden susuyordum. Belli ki burada garip bir düzen vardı ve çok normal olan şeyler bile 'saygısızlık' olarak tanımlanıyordu. Şimdi kalkıp patavatsızlığım ve dobralığım dolayısıyla saçma sapan bir şey söylersem, sonrasında işler daha da karışabilirdi.
"Üstüne alınamaz zaten babaanne. Çünkü benim karımın, benim ailem olduğunu, bu sebeple sizin de aileden kabul etmek zorunda olduğunuzu ve senin de buna dair bir şüphen olamayacağını, eminim ki Ada da biliyordur."
Benim üstümden, babaannesine de gerekli cevabı veriyordu. Direkt 'zorundasın ve bundan şüphen olamaz' diyecek kadar da sert konuşmamış oluyordu böylelikle.
Sevim babaanne kaşları kalkık bir şekilde dinlerken arada 'öyle mi?' der gibi de başını sağına eğiyordu. Poyraz da cümlesi bittiğinde 'öyle' der gibi başını onaylar şekilde salladı.
"Bu evin belirli kuralları var. Ben evime ne gece ne de sabaha karşı dönülmesini istemem. Gece gece dışarıda ne yapılır? Saygın bir aileyiz, sağda solda fotoğrafınız çıkarsa, soyumuzun görmediği bir rezillik yaşatırsınız bize. Zaten sürpriz evliliklerinizi örteceğiz, magazine duyurmayacağız diye canımız çıktı."
Dışarıda ne yaptığımızı sanıyordu? Torununu alıp kötü yola düşürüyormuşum gibi ara ara bana bakıyordu. Karşısında iki tane genç insan olduğunun farkında mıydı? Kendisi de, sömürdüğü Asude anneler de bu yalıya tıkılıp kalmış olabilirdi ama dışarıda bir hayat vardı. Giyinip süslenip yalı katlarında dolanarak mı yaşıyorlardı hayatı? Geldiğimden beri başka bir şey yaptıklarını görmemiştim. Bu kadar paraları olup bu kadar hayatsız yaşamak niyeydi? Bizim de hayatsızlaşmamızı istiyor gibiydi.
"Babaanne burada bir düzen kurmamız seni rahatsız ediyorsa biz başka bir eve taşınalım."
Sevim babaannenin gözleri irileştiğinde Asude anne öksürüğünde gizleyerek "Ne yapıyorsun?" diye sordu. Poyraz kaşlarını kaldırmış cevap bekler gibi babaannesine bakıyordu. Babaannesi sessiz kaldığında "Ben de öyle düşünmüştüm. Anlaştıysak sevindim, iyi geceler." dedikten sonra merdivenlere yöneldi. Sevim babaanne ardından "Sen beni tehdit mi..." diyeceği ve Poyraz'ın ardından gideceğim sırada dayanamayıp tekrar onlara döndüm "Sevim babaanne." diyerek araya girdim. Gözleri bana döndü. Kadının tansiyonu düşmüş gibi yüzü bembeyaz olmuştu. Asude anne Sevim babaannenin koluna girerken "Annecim, biliyorsun Poyraz da sana çekmiş. Aklına geleni dürüstlükle söylüyor. Yarın sakin sakin konuşursunuz." diye telkin etmeye çalışıyordu.
"Benim için bir şeyler yapmaya çalışıyor."
Asude anne "Sen karışma kızım." dese de konuşmaya devam ettim. "Hep dediniz ya 'mutlu olun' diye," dedikten sonra omuz silkip gülümsedim. "Biz mutluyuz. Eğer gerçekten tek isteğin buysa Poyraz'ı da anlayacağını umuyorum."
"Ben Poyraz'ı anlıyorum. Gençsiniz, kanınız kaynıyor ama tüm bunlar geçici. Kalıcı olan tek bir şey var, ailemizin düzeni."
İç çektikten sonra "Bizim de aile içerisinde minik bir aile olduğumuzu unutmayın." dedim. Asude anne uyarır gibi öksürüp "Hadi odana git kızım." dediğinde Sevim babaannenin gözüne bakmaya devam ediyordum ama sertçe değil, anlayış bekleyerek bakıyordum. "Hem öğrendim ki zencefilli kurabiyeyi çok severmişsin, ben de çok iyi yaparım. Eğer istersen mutfakta ilk yaptığım şey o olur."
Sessiz kalsa da çatılmış kaşları gevşemişti. Cevap bekler gibi baktığım için hafifçe başıyla onayladı. Hala mesafeli duruyordu ama en azından reddetmemişti. Gülümseyip "İyi geceler." dedikten sonra gözlerimi aralarında gezdirdim. Onlar da "İyi geceler." dedikten sonra merdivenlere yöneldim. Ardımdan "Tarçınlı da olsun." diye söylendiğinde güler gibi oldum ama dönüp de yüzünü oldukça ciddi tuttuğunu gördüğümde gülmemeye çalıştım. Sınırı ve ciddiyeti, sıkıca tutması gereken iplermiş gibi elinden bırakmasa da barış için uzattığım zeytin dalını reddetmemişti.
"Anlaştık." dedikten sonra tekrar önüme döndüm. Üst kata çıkarken Poyraz'ın henüz odaya geçmediğini, merdivenin başında bizi beklediğini gördüm. "Beni mi bekledin?"
Poyraz sessiz kalınca nefesimi üfleyip fısıldayarak "Ne?" diye sordum. Merdivenleri bitirmeye yaklaşmışken durdum. Uğraşmamı gerekli bulmuyormuş gibi bakıyordu ama öyle olmuyordu ki. "Benim yüzümden aranızın bozulmasını istemiyorum."
Merdivende bir adım aşağı inip mesafemizi kapattıktan sonra elini çeneme getirdi. "Bir konuda anlaşalım. Ben senin yüzünden bir şey yapmam."
Ne demek istediğini anlayamasam da olumsuz bir cümle kurmuş gibi geldiği için omuzlarım çöktü ama o baş parmağı ile çenemi okşarken konuşmaya devam etti. "Senin için yaparım."
Gülümsediğimde iç çekti. "Sen de benim için yaptın, biliyorum ama kendini arada hissetme lütfen."
Elini çenemden çekip merdiven korkuluğuna yasladı. "Hissetmiyorum sadece... Öyle işte. Canın sıkılsın istemedim."
Bir süre gözlerime baktıktan sonra gerginliğini yeterince atmış olmalı ki hafifçe gülümsedi. "Bu hayatta birçok karar verdim. Çoğu önemli kararlardı ama hiçbiri sarhoş bir Poyraz'ın verdiği karar kadar güzelleştirmedi hayatımı. İyi ki varsın, bugün için ve senin için teşekkür ederim."
Onun olduğu merdiven basamağına çıktığımda vücudunu bana çevirdi. Gülümsemem yüzümden taşacak gibiyken elini tuttum. "Sen de iyi ki varsın. Her gün için ve senin için teşekkür ederim."
Şaşırmıştı ama keyfi de gözle görülür derecede yükseldiği için burnundan gülerken dudağını 'vay' der gibi büktü. "Oha. Bir anda geldi. Hazırlıksız yakalandım. Sen yapar mıydın böyle şeyler?" dedikten sonra diğer elimi de tuttu. Çocuk gibi yükselen neşesine ve abartılı şaşırışına gülerek "Salak." dediğimde o da güldü.
"Sana 'salak' dedim. Neden gülüyorsun?"
"Bir kadın gülerek birine 'salak' diyorsa," dedikten sonra 'Vay haline' der gibi dudağını büküp başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Abayı yakmıştır."
Gülüp gözlerimi kaçırdım. "Allah Allah? Kaynak neresi? Keyfin mi?" derken odaya doğru yöneldim. Ardımdan yaşından, boyundan, posundan utanmasa seke seke geleceği bir neşe ve hareketlilikle gelirken saçlarımla oynuyordu.
Odamıza girdikten sonra kapıyı kapattığı gibi yine dibimde bitti. Lavaboya girmeden ona döndüğümde omzumdan düşen saçlarımın kıvrılan uçlarıyla oynamaya devam ederken "Doğru bir tespit değil mi?" diye sordu.
Kaşlarımı kaldırıp sırıtarak ona baktığımda güldü. "Ne?"
İlanı aşk falan mı etmemi istiyordu? Güzel şeyler söyleyip duruyordu ama 'senden hoşlanıyorum' gibi bir cümle duymamıştım ben henüz. Ya da daha fazlası... Daha fazlası var mıydı? Birbirimizden bir hayli hoşlandığımız ve değer verdiğimiz şüphesizdi ama bana hislerinden bahsedecek olsa tercih edeceği kelime ne olurdu? Çok merak ediyordum ve o söylemeden söylemeyi düşünmüyordum.
"İyi geceler Poyraz'cım. Bugün sosyal pilim bitti, yarına kadar 'tıp' oyunu oynayalım."
"İyi geceler öpücüğü?" diye sorduğunda "Sen iyice alıştın ha." dedim. Şirince sırıtıp 'evet' der gibi gözlerini yavaşça kapatıp açtı.
Peş peşe uzattığı iki yanağını da öptükten sonra istemsiz kapattığım gözlerimi aralayıp sırıtarak geri çekilirken o henüz gözlerini aralamamış, sırıtışı mest olmuş bir gülümsemeye dönüşmüştü.
"Allah'ın hakkı üçtür." dediğinde neyin peşinde olduğunu fark etmemek elde değildi. Muzip bakışından, hınzır sırıtışına kadar kendini ele veriyordu. "Tamam." dediğimde hemen gözlerini kapatıp umutla beklemeye başladı. Yanaklarından tutup yüzünü kendime eğdikten sonra alnını öptüm.
Gözleri aralanıp bana 'gerçekten mi?' diye sorar gibi baktığında yüz ifadesine gülerek lavaboya girdim. Bana doğru döneceği sırada yüzüne doğru kapıyı kapattım. "Ama!"
"Hadi yeter sana bugün bu kadar öpücük!"
Kendini koltuğa ya da yatağa yatmış olmalıydı, yığılma sesi gelmişti. "Kandırıldım. Derin bir depresyona girdim."
Gülüp "Abartma." dedim. Vicdanıma oynamaya çalışıyorsa daha çok beklerdi. Kalbim bugünkü temaslarımızdan bir hayli yorulmuştu. Hem odada olduğumuzda daha heyecanlı oluyordum çünkü baş başa olmuş oluyorduk. Yatağın da olduğu bir odada... Aramızdaki heyecan ve çekim kıvılcımlarını düşündüğümde, kalbimin kaldıramayacağı yakınlaşmaların yaşanmasını istemiyordum. Yani en azından henüz... İleride bir gün git gide daha da yakınlaşacağımızı düşünmek bile banyo içerisinde ellerimi yanaklarıma götürmemi sağlamıştı. Yüzümü soğuk suyla yıkarken sakinleşmeye çalıştım. Allah'ım... Düşünürken bile böyle oluyorsam... Niye düşünüyordum ki ayrıca? Zihnimdeki şeytan Cansu 'Abayı yakmışsın' derken masum Ada da destekler gibi başını onaylar şekilde salladı. İkisi de aynı fikirdeydi...
Zaten yatağa onun sevdiği nevresimlerin serilmesini istemiştim. Bir süredir rahatsız bir şekilde yatıyordu ve cüssesiyle koltuğa sığmaya çalışıyordu. Bir hafta ben koltukta yatmayı planlamıştım. Yine söyleneceğini, kabul etmemeye çalışacağını düşünüyordum ama inat konusunda benimle yarışamayacağını öğrenecekti.
**
"Hakan'la kavga etmişler dün. Hakan bunu o Betül denilen kızla görmüş, Hakanların çay bahçesinde. Çekmiş kenara demiş 'ne işin var bu kızla? Hani birine âşıktın?' diye. Ogün 'sana ne?' falan demiş, kavga çıkmış."
"Hakan mı anlattı?"
"Yok." dedikten salatalıklarda gezdirdi elini. İlgisi bir anlığına dağılırken "Abi bunlar yumuşak bak." dedi. Pazarcı abi "Kızım valla geç kaldınız, bunlar kaldı." dediğinde kısa zamanda tüketmek için az miktarda doldurduğu salatalık poşetini ve diğer poşetleri abiye uzattı. Ben de yardımcı olmak için elimde tuttuklarımı uzattım. Abi poşetleri tartarken Cansu tekrar bana döndü. "Çalışan çocuk var ya, Ali. Ondan öğrendim. Bugün uğradığımda Hakan'ın canı sıkkındı da o söylemeyince, arkada çocuk biraz bahsetti."
"Betül'le ne işi var ki gerçekten?" diye mırıldanırken hiçbir fikrim yoktu. Poyraz'ın arkadaşıyla neden görüşüyordu? Bu durumdan Poyraz'a bahsedecektim ama bizim Ogün'den doğru düzgün bir cevap alamayacağımız gibi o da Betül'den alamazdı. Aslında hareketlerinin garipliği konusunda Betül ile arkadaşımı benzetmem de çok garipti. Betül, benim bakış açıma göre kötü niyetli ve belki de Poyraz'a karşı ilgisi olan bir kadındı fakat hareketleri Ogün'ünkilerle benziyordu. Bu da Ogün'e karşı sırf arkadaşım diye ne kadar pembe gözlükle baktığımı gösteriyordu.
"Bilmiyorum ama artık bana karşı bir şeyler hissettiğini düşünmüyorum. Bırak hisleri, arkadaşlık bile yaptığı söylenemez. Aklı fikri başka yerde."
Poşetleri geri alıp parayı ödedikten sonra bile hala sessiz kaldığımda ilerlerken bakışlarını bana çevirdi. "Bir şey söylemeyecek misin?"
Umut vermemi, 'Hayır, kötü düşünme' dememi bekliyordu ama yapamazdım. Özellikle de aklım bu kadar karışıkken yapamazdım. Ogün'ün ikimizden birine karşı hisleri olduğu şüphesizdi ama hangimize olduğunu bilemezken bir şey diyemezdim. Şimdi kalkıp 'Ogün'ün bana karşı hisleri olabilir' de diyemezdim. Öyle çıkmazsa kendi kendime kapıldığım saçma bir düşünce olurdu ve utanırdım çünkü en yakın arkadaşımın hoşlandığı adamın kendimden hoşlandığını sanmış olurdum ve bu doğru çıkmadığı sürece aklıma gelmesiyle bile iğrenç bir ihtimaldi. Cansu'yu kırabilirdim. Aslında her ihtimal ile Cansu'yu kırabilirdim ama istemsiz bir şekilde içine düştüğüm durum beni sıkışık hissettiriyordu.
"Bilemiyorum Cansu. Ogün'ü öngörmek çok zor artık."
İç çekip önüne döndü. "Sanırım konuşacağım."
Hızla "Nasıl?" diye sorduğumda omuz silkti. "Şu anda çektiğimden daha fazla acı çekmem herhalde. Belirsizlik en yorucu olanı. Ya benden hoşlanıyor da karşılık göremeyeceğini düşündüğü için Betül'le görüşüyorsa?"
"Bilmiyorum." diye itiraf ettiğimde ona yardımcı olamadığımın farkındaydım ama en azından sonu zararlı çıkabilecek bir umut da vermiyordum. "Bundan sonra arkadaş kalamayacağımız kesin. Bari, bir şansımız varsa deneyeceğim. Kafayı yiyeceğim valla düşünmekten, hareketlerini sorgulamaktan. Artık sorgulayacağım hareketi de kalmadı, görüşmüyor resmen benimle. Arasam meşgul, karşılaşsak acelesi var. İnsan sevdiğine böyle yapmaz ki."
Cansu'yu başından savarken benimle görüşmeye çalışıyordu. Cansu doğru söylüyordu. İnsan sevdiğine bunu yapmazdı ve bana yapmıyordu. Ağlamak istiyormuş gibi hissederken "Ya reddederse?" diye sordum. Kalbi kırılacaktı. Ben hiç vermemiş olsaydım bile o yine umutlanmış olacaktı çünkü aşk böyleydi. Bir ihtimal, küçücük bir ihtimal dahi varsa, ona tutunmanı sağlıyordu. Çünkü tek mutlu olacağın ihtimal de oydu ve insan mutlu olmak istiyordu. Bazen hayatında başka şeylerin ne kadar güzel ilerlediğinin bir önemi yoktu, aşkta kötü gidiyorsan, mutsuz oluyordun ve bir şekilde hayatın diğer yanlarına da sıçrıyordu.
"Her türlü üzülüyorum zaten. En azından yarayı koparıp atarım. Baksana kendine, ne kadar mutlusun. Belki ben de olurum."
Yüzüm gülümserken ellerimiz dolu olduğu için sağ elimle tuttuğum poşetler ile onun sol elinde tuttuğu poşetlere çarparak temas kurdum. "Doğru diyorsun. Bazen bir şey yanlışsa, kurtulmak için ertelememek gerekiyor. Bazen yanlış olan için verdiğin emeğe kıyamıyorsun ama sen kıymadıkça vazgeçemediğin emeklerin artıyor. Yanlışsa ardında bırakman lazım."
Sesi titremeye başlarken "Ama onu kaybetmek istemiyorum." dediğinde gülümsemem silindi. Dengesizdi ama o kadar normaldi ki. Kendi kendimize cesaret verdikten sonra aklımıza gelenler ile omuzlarımız çökebiliyordu hayatta. Bir yandan, gaza gelip sonuçlarını düşünmeden hareket edeceğine her yanı ile düşünüp öyle hareket etmesi daha iyiydi çünkü bu Ogün'ü arkadaş olarak da kaybetmesiyle sonuçlanabilirdi.
"Kendini kazanman, herkesi elinde tutmandan bile daha önemli."
Evlerinin kapısının önüne geldiğimde elindeki poşetleri mermere bıraktıktan sonra üzgün bakışlarını bana çevirdi. "Kendimi kaybettim, değil mi?"
Ben de elimdeki poşetleri bırakıp ellerimi kollarına götürdüm. "Belirsiz bir durum içerisindesin. Ogün bir şeyler söylemeden önce de belirsizdi zaten. Yıllardır yoruluyorsun. Dinlenmeye ihtiyacın var."
Kızarık gözleri bir süre bana bakarken dolmaya da başlamıştı. Burnunu çekip "Bazen diyorum keşke Ogün'ü değil, Hakan'ı sevseydim." dedi. Kaşlarım kalkarken kapıya dönüp bel çantasından anahtarı çıkardı. O kapıyı açarken dudağımı kemirerek onu izliyordum. "Neden öyle söyledin?"
Poşetleri içeri koymaya başladığında yardımcı oldum. "Hakan çok farklı."
Poyraz'ın söyledikleri ve Hakan'ın Cansu'yu sevme ihtimali aklımdan geçerken "Bense gittim beni seviyor olsa bile durup durup kavga edeceğim bir adamı sevdim." diye söylendi. Poşetleri içeri koyduktan sonra tekrar birbirimize döndük. Ogün, karşıt görüşlü biriydi. Aynı görüşte bulunmak bir hayli zordu. Konu ne olursa olsun bir şekilde muhalefet olabiliyordu. Bazen gerçekten öyle olduğu için bazen de sadece sinir bozmak için...
"Hakan'ı ise sadece arkadaşım olarak görüyorum." dedikten sonra gülerek ekledi. "O da beni tabii. Ne saçmalamadım böyle? Sadece geçen abimle evin önünde sandalyede otururken Hakan geldi de. Kendi evine geçerken uğradı, elinde çileklerle. Eve almış da ben seviyorum diye bana da getirmiş. O gittikten sonra abimle biraz Hakan hakkında konuştuk senelerdir ne iyi, hiç kötü bir şeyi yok falan diye. Abim de bilmiyor ya Ogün'ü. Döndü bir anda sordu 'Sizin aranızda bir şey mi var? Niye getirdi akşam akşam?' diye. Yok, falan dedim. Kızar gibi sordu sandım da ben 'yok' deyince üzüldüğünü fark ettim."
"Rıfat abi seviyor Hakan'ı." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Ogün'e ise hiç ısınamadı farkındaysan. Yani yarın öbür gün evlenecek olsak Ogün'le iyi anlaşamayacaklar."
Hakan'la Ogün'ü kıyaslamaya başlaması ilgimi çekerken "Önce kendi hislerinle ilgilen. Abin halledilir." diyebildim sadece. Rıfat abi anlayışsız biri değildi. Yarın öbür gün kardeşinin mutlu olacağını düşünse Ogün'le iyi anlaşmaya çalışırdı.
"Onun yok hiç gönül meseleleri, farkında mısın?"
"Hakan'ın mı?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. Senelerdir hiç olmamıştı. Büyüdükçe okul, hatta benim şimdi evlilik derken görüştüğümüz zaman dilimi azalmıştı ama çoğunlukla beraber olmamıza rağmen Hakan'ın bir kızdan bahsettiğini, bir kıza baktığını hiç görmemiştik. Hatta lise yıllarında çok ayarlamaya çalışmıştık ama hiç kimse ilgisini çekmiyordu resmen. İlgisini çoktan çekmiş olan biri olduğu için olabilir miydi? Çocukluğundan beri hem de...
Ogün ise ara ara sevgili bulurdu. Cansu'nun üzgün, depresif olduğu zamanlar, Ogün'ün ayrılmasıyla sonlanırdı. Herhangi bir sevgilisi ile ciddi düşünmediğini biliyorduk ama bir süredir sevgilisi yoktu.
Omuz silkip "Doğru kızı bekliyor herhalde." dediğimde gülümseyip kapıyı kapattı ve evin önündeki sandalyelerden masanın sağında olanını çekip oturdu. Bir yandan da diğerini bana gösterip "Otursana, az dinlen öyle gidersin." dedi. Bedenimdense ruhum yorulmuştu. Cansu'yu mayın tarlasında gözlerimiz bağlı yönlendiriyormuşum gibi hissediyordum. Bir yanım günün sonunda her şeyin bana patlamasından korkuyordu, bir yanım yanlış bir şey söylemekten ama iki yanım da onun üzülmesinden çok korkuyordu.
"Valla kim olursa olsun çok şanslı."
Sandalyeye otururken Cansu uzaklara bakarak konuşuyordu ama benim anlam arayan gözlerim üstünde geziniyordu. "Hakan iyidir, evet." dediğimde hafif çatılan kaşlarıyla bana baktı. "Kızım ne oluyor sana ya? Dedikodu modunu bir açamadım. 'öyledir, şöyledir' deyip duruyorsun."
"Niye Ogün'ü Hakan'la kıyaslıyorsun, onu anlamadım." diye itiraf ettiğimde anlayamayarak güldü. "Neden ki?"
Omuz silkip "Ne bileyim... Garip geldi." dediğimde iç çekti. "Sadece arkadaşım olan birinin bile bana ne kadar iyi yaklaştığını, ne kadar iyi olduğunu gördüğüm de böylesine 'arkadaş' diyorsam, âşık olmam gerekenin çok daha iyisi olması gerektiğini düşündüğüm için sadece. Aklına saçma sapan şeyler gelmesin."
Gülüp "Ne bileyim Beşir Cansu olarak yine aksiyonlardasın sandım." dediğimde gülüşü arttı. "Saçmalama. Hakan ve benden daha az ihtimali olan bir şey varsa o da Ogün ve Poyraz'ın ilişki yaşamasıdır."
Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Düşünsene ikisi de benimle alakalı değil, birbirleri için kavga çıkarıyorlarmış aslında."
Kahkaha atarken "Aa, Hakan." dedikten sonra gülüşleri arasından 'Gel.' der gibi elini salladı. Hakan eli cebinde bize doğru yaklaşırken canı sıkkın gözüküyordu. Yanımızda durup "Nasılsınız altın kızlar?" diye sorsa da sesi keyifsizdi.
Cansu "Bok gibiyim ben." dedikten sonra gülerek beni gösterdi. "Ama Ada iyi şükür ki. En azından grubumuzdan birinin özel hayatı güzel ilerliyor."
Hakan elini cebinden çıkarıp saçımı karıştırırken sesini inceltip ağzını eğip bükerek "Poyraz'dan hoşlanmıyorum, aramızda bir şey olamaz, sadece arkadaşım." diye beni taklit etti. Gülerek elini ittirirken "Bana inanmamanız gerektiğini biliyordunuz." diye kendimi korudum.
Hakan "İnanmıyorduk zaten." dedi.
"Of saçımı bozdun!" derken telefonumdan kamerayı açıp saçımı düzeltmeye başladım.
Cansu "Bak bak, kocasına kötü gözükmek istemiyor." dediğinde Hakan Cansu'nun yanına geçti. "Çekirdek?" diye sorduğunda Cansu hemen avucunu açtı. "Sana artık 'çekirdek Hakan' demeliyiz. Resmen emanetsiz dolaşmıyorsun farkında mısın?"
Hakan Cansu'nun avcuna bir avuç çekirdek bıraktıktan sonra çekirdek poşetini tekrar cebine koydu. İkisi de Cansu'nun avcundan çekirdek çitlemeye başlarken telefonu kapatıp her uzvumla kendimi gösterdim. "Ben yemeyeyim mi?"
Cansu çekirdeği masanın üstündeki küllüğe atarken "Yeme." dedi. "Sivilcen falan çıkar şimdi. Her akşam flörtünle datein var sonuçta."
Hakan gülüp "Flörtünle karı koca olmak nasıl bir duygu?" diye sorarken birkaç çekirdeği bana uzattı. "Allah razı olsun." diye homurdandım. Cansu da güldü. "Uyumadan odanızın ışığını kapatırken 'önce sen kapat' flörtü yapıyor musunuz?"
Hakan yüzünü buruşturarak bakışlarını yanında oturan Cansu'ya çevirdi. Bana çekirdek verdiği gibi Cansu'nun yanına geri dönmüştü. Cansu oturduğu yerden ona bakarken, Hakan ayakta olduğu için başını da kaldırmak zorunda kaldı. Hakan'ın buruşturduğu yüzü saniyeler içerisinde sırıtışa dönerken "Bu kötüydü." dediğinde Cansu gülüp dirseğiyle karnına vurdu. "Sen ne desem gülecektin hani. Öyle anlaşmıştık."
Hakan bana dönüp sahte bir şekilde güldüğünde Cansu'nun gülüşü arttı. Tatlıydılar aslında.
Kendi kendime yutkunup bakışlarımı kaçırdım. Gerçekten kafayı yemek üzereydim. Şu an arkadaş olan ve hiçbir zaman da birbirleri için fazlasını düşünmemiş hiç de düşünmeyecek iki insanı yakıştırıyor olabilir miydim? Poyraz kafamı bir hayli karıştırmıştı ama düşüncelerine ve çıkarımlarına da güveniyordum. Şimdi pembe gözlüğümü çıkarıp dışarıdan bakınca Hakan'ın Cansu'ya karşı arkadaşlıktan öte bir zaafı varmış gibi görünüyordu. Bu sefer de başka bir pembe gözlük mü takmıştım? Objektif düşünemiyor olabilirdim... Of! Kendi özel hayatıma bile yetişemiyordum, onlara nasıl yetişecektim?
"Valla çok garibiz." diye itiraf ederken azından konu, daha belirli olan bir şeye döndüğü için rahatlayarak gülümsedim. Zaten Poyraz'ın yanındayken de, Poyraz'dan bahsederken de gülümsemeden edemiyordum. "Yani ne olduğumuzu bilmiyoruz. 'Bir şey'iz diyoruz. Habire ya sırıtıyoruz ya gülümsüyoruz ya da..." dedikten sonra devamı 'birbirimizi öpüyoruz' olduğu ve söyleyemeyeceğim için şirince sırıtıp çekirdek ister gibi elimi uzattım.
Hakan cebindeki çekirdek poşetiyle yaklaşsa da avucuma dökmeden önce kaşlarını kaldırarak bana baktı. Gözlerimi devirip "Rüşvet veremem." dedim. Hakan "Devamını getir yoksa çekirdek yok." dedi. Sandalyede arkama yaslanıp omuz silktiğimde oflayarak çekirdekleri uzattı. Gülüp avucumu açtım ve çekirdek dökmesini bekledim. Hiç de kıyamıyordu, tehdit edemiyordu. Bir başka kibar bir beyefendiydi hayatımdaki, sadece mahalleli kibarlığındaydı. Konuşma tarzı daha mahalleli ağzıylaydı ama hareketleri, oldukça kibardı.
Cansu yanına dönen Hakan'a "Öpüşüyorlarmış işte, anlasana." dediğinde Hakan irileşen gözleriyle bana döndü. "Lan siz baya oldunuz o zaman."
Çekirdek çitlerken 'evet' der gibi gözlerimi mutlulukla kırpıştırdığımda Hakan şaşkın suratından kurtulup sırıtmaya başladı. İşte bir arkadaş böyle tepki vermeliydi, öyle değil mi? Karşısında mutlu bir arkadaşını gördüğünde, o da mutlu olmalıydı...
Cansu konuşmasa bile ben kesinlikle Ogün'le konuşmalıydım ve bu saçma belirsizlikten önce kendimi sonra da Cansu'yu çıkarmalıydım. Ben çıkmadan, Cansu çıkamayacaktı çünkü konu ben olabilirdim maalesef ki.
"Sadece işte..." deyip önce babaanne ve Asude anneyi sonra da Koray'ın her an bir problem ile fırlayabileceğine dair endişelerimden bahsettim.
"Moruğun derdi ne ya?"
Hakan'ın Sevim babaanneye karşı haklı sorusuna gülsem de Poyraz'a saygımdan "Öyle deme." dedim. Babaannesine 'moruk' denmesini istemezdi herhalde.
Cansu "Kaynanan haklı olabilir bence ya." dediğinde artık daha fazla ihtimal verdiğim için başımı onaylar şekilde salladım. "Ama o da hiç karşı gelmiyor. Biz bile kavga edecek gibi olduğumuz an araya giriyor, böyle telaşla. Hayır, sanki ne olacak iki huzursuzluk çıksa."
"Demek ki ne olacağını biliyor." dedi Cansu. Hakan da "Demek ki Sevim babaanne hazretleri saçma sapan kararlar verebiliyor." dedi.
Aklıma Poyraz'ın amcasının aileden adeta uzaklaştırıldığı, Poyraz'ın annesinin ise bir anda çekip gittiği, Asude annenin çektiğini iddia ettiği acıları geldiğinde iç çektim. İşler istediği gibi gitmediğinde acımasızlaşan bir kadın olabilirdi.
Hakan'ın moruk diyecek saygı düzeyinden 'hazretleri'ne çıkmasına gülerken hak veriyordum. Padişah gibi davranıyordu. Daha doğrusu, ona padişahmış gibi davranılsın ve her istediği yapılsın istiyordu. Önceden o ailede devamlılığım olacağını düşünmediğim için 'aman bana ne?' düşüncesi içerisindeydim ama artık işler değişmişti. Ya bu diyardan gitmeli, ya bu eşeği gütmeliydi ve bu diyardan gitmiyor gibiydim. Sevim babaannenin kurallarının birazcık değişmesi gerekecekti. Ben Asude anne olamazdım. Gerçi... Poyraz da Caner baba değildi. Belli ki Caner baba hiç karısına destek çıkmamıştı ama Poyraz farklıydı.
"Koray da bir bok yiyemez ya. Poyraz gebertir onu, adamın gözünde o alevi gördüm Ogün'ü döveceği sırada."
"Doğru diyorsundur umarım Hakan Kaptan ya."
Bakışları yavaşça Cansu'ya döndü. Ogün'ün isminin geçmesiyle çekirdek yemeyi bırakmış, omuzları çökmüştü. Onun da çekirdek yeme keyfi bitmiş gibi çekirdekleri poşetine koyup tekrar cebine yerleştirdi. "Valla Hakan Kaptan olacağıma Ali Kaptan olsaydım, denize defolup gitseydim de bu günleri görmeseydim."
Söylenmesine Cansu'yla gülerken "Sana ne oluyor be?" diye sordu Cansu. Hakan omuz silkip "İşe gideceğim hadi. Ada sen de kalkıyorsan beni atsana çay bahçesine." dediğinde "Kalkmıyordum ama..." diye onunla uğraştığımda başımda dikildi. "Çay ısmarlarım."
Koluna bir tane geçirip "Zenginim oğlum ben artık." diye ona hatırlattığımda güldü. "O zaman sen bana ısmarla." deyip güldükten sonra "Ev falan." dedi. Yerimden kalkıp arabamın anahtarını çantamdan çıkarken gülerek "Sana ev ısmarlamamı mı istedin biraz önce?" diye sordum. Cansu da eve geçmek için ayaklanırken Hakan kolunu omzuma atıp duymayacakmışım gibi kulağımın ardından Cansu'ya "Bu da cimri ha." diye fısıldadı.
Cansu da "Bir ev yani. Ne olacak sanki? Ansiklopedi gibi tapu defterleri var kocasının." diye Hakan'a uyduğunda arabanın kilidini uzaktan açarken "Dilenmeyin." deyip Cansu'ya orta parmağım ile el salladım. Cansu orta parmağı ile geri el salladıktan sonra aynı anda ellerimizi dudaklarımıza götürüp birbirimize öpücükler attık.
Hakan da "Hadi eyvallah." dedikten sonra Cansu'ya el salladı. Cansu öpücüklerini Hakan'a çevirdiğinde Hakan direkt önüne döndü. Cansu ardından gülerken "Aman. Delikanlılığın bozulur." dedi.
"Tabi kızım, bizim de bir ağırlığımız var mahallede."
Arabaya bindikten sonra emniyet kemerini takarken "Geçen, Naime teyze ile yelek örmüyor muydun ya sen?" diye sordum.
"Yaşlılara dayanamıyorum." dediğinde gülerek arabayı çalıştırdım. "Moruklara yani."
Güldükten sonra onaylar sesler çıkartıp "Motor ısmarla bari." diye uzatmaya başladı.
"Kaptan Çekirdek ve Dilenci Hakan."
"Cimri civciv."
Hakan kimseye dayanamıyordu aslında. İyi niyeti çıkmadan duramıyordu. Kim bir şey istese, elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu. Rıfat abinin Ogün'dense Hakan'ı sevmesi ve istemesi, sürpriz değildi. Cansu'nun Hakan'dansa Ogün'ü sevmesi de sürpriz değildi. Aşk öngörülemiyordu...
**
İşaret parmağım ile başparmağım arasında az mesafe kalacak şekilde tutup "Biraz..." dedikten sonra tedirgin bir şekilde güldüm. "... inat ediyor olabilir misin?"
Sehpanın üstündeki poşetleri açmaya başlarken "Yoo. Karımla odamızda ve sehpamızda yemek yiyesim geldi." dedi. Ellerimi bacaklarıma yaslayıp "Bence doğru yapmıyorsun." dediğimde önüme benim yemeğimi koyuyordu. "Buranın mantısına bayılacaksın."
"Poyraz..." diye üstelediğimde kendi mantısını da önüne alıp içeceğimi açmak üzere uzandı. "Bak henüz yemek başlamamıştır, hala inebiliriz."
"Mantılarımıza yazık mı olsun?" deyip kendi içeceğini açmaya başladı. "Bir de bilerek yemek kuryesiyle sipariş vermişsin. Evdeyken bile ayrı yediğimizi görsün, diye uğraşıyorsun resmen. Adamı kapıda bilerek beklettin, inmedin. Ne zaman yeterince gördüğüne emin oldun, öyle indin yemekleri almaya. Çalışanlara da alma, demişsin."
Kaşığımı uzattığında almadan kaşlarımı kaldırdım. "İnatla hareket ediyorsun."
Kaşığımı mantı tabağıma batırıp doldurduktan sonra tekrar uzattı. "Dene, bayılacaksın."
"Poyraz beni bir ciddiye alır mı..." diyeceğim sırada açık ağzıma doğru mantı uzattığında çiğnerken kötü kötü bakıyordum. Ters baksam da "Güzelmiş bu arada." dediğimde gülüp kaşığımı uzattı. "Bebeğim derken ciddiydim ama istersen sen ye."
Gülümsememeye çalışırken kaşığı aldım. "Ne yapmaya çalışıyorsun?"
Kendi kaşığını alıp mantı doldururken "Bugün yemeğe inseydik, dün akşamki konuşmasının işe yarayacağını düşünecekti." dedikten sonra kaşığı ağzına götürdü.
"Ya böyle de saygısızlık yaptığımızı düşünürse?"
"Yeni evli çift olarak sırf gönlü kırılmasın diye kaldığımız yalıdaki odamızda yemek yiyoruz diye mi?"
"Belli ki bakış açısı değişik." derken ben de Hakan gibi 'Moruğun derdi ne ya?' diye sormak istiyordum ama anca bu kadarını söyleyebiliyordum ve mantı, gerçekten güzeldi.
"Senin de göbeğin oluşacak. Yeme düzenini bir hayli değiştirdin."
"Sayende." dediğinde güldüm. Evet, salata sipariş etmeyi teklif etmişti fakat ben salatayı sadece yemek yanında yenilecek bir şey olarak gördüğümü söylemiştim. O yemek yaparken öylesine kendi kendime 'ne zamandır mantı yemedim' diye mırıldanmıştım ve işte, mantı yiyorduk! Sesini duymak isteyene bir fısıltın bile yetiyordu...
"Ayrıca göbek gelmeden kasların tadını çıkarasın varsa, hava da sıcak zaten yemeği üstsüz yiyebilirim."
"Yok sağ ol canım, ben böyle iyiyim." dediğimde kendi tabağını bitirmişti bile. Sağlıklı beslenmeye çalışıyordu ama sağlıksız beslenmeyi de çok sevdiği belli oluyordu. Sadece iradesi olan biriydi. Bu kadar koşuya, spora istediğini yese bile kilolu olacağını sanmıyordum ama yine de dikkat ediyordu.
"Bu arada, ben normalde tişörtsüz uyuyordum. Garip olmasın diye teklif bile etmedim ama artık bir şey olduğumuza göre..."
Lokmamı yuttuğum gibi "Hayır." dedim. Ortalarda üstsüz dolaşırsa, bendeki bu sınırsız heyecan ve hisler ile değişik sonuçlar yaşayabilirdik. Ona yanık olduğumu, gözlerimin –benim değil- ona karşı sapık olduğunu falan her şeyi öğrenirdi...
"Hava yüz beş derece." diye üsteledi. "Aynen eksi yüz beşinci katta, magmanın üstünde yaşıyoruz." derken ben de tabağımı bitirmek üzereydim.
"Ben senin tercihlerine saygılıyım mesela sen istediğin gibi uyuyabilirsin. Dersen ki ben üstsüz uyuyorum, hiç sorun etmezdim."
Ters bakışlarımla göz göze geldiğinde şirince sırıttı. "Saygı belirtmek amaçlı."
"Poyraz, hayır ya." dedikten sonra son mantı kaşığını ona uzattım. Kaşığa bakarken "Neden ki?" diye sordu. Çünkü, canı daha fazlasını istiyordu ve bakışlarından fark etmiştim. Çok yememek için az söylemişti ama yine de tadını öve öve bitiremediğinden de yerkenki yüz ifadelerinden de çok beğendiği belliydi.
"Çünkü doydum."
Kaşları kalktığında "Gerçekten." dedim. Kaşığa uzanıp yediğinde gözlerini kapatıp son kaşığın tadını çıkardı. Gülümseyerek kaşığı tabağa bıraktım. Lokmasını yuttuktan sonra gözlerini aralayıp "Ne zaman tişörtsüz uyuyabilirim peki?" diye sordu. Ben 'bilmem' der gibi dudak büktüm. "Hangi seviyeye gelmemiz gerekiyor?"
Güldüm. "Yüz beş falan bence."
"Yuh." dediğinde biraz önce hava derecesini ifade etmek için 'yüz beş' demesine pişman olmuş olmalıydı.
"Biz kaçtayız peki?"
"Yirmi." dediğimde yüz ifadesine güldüm. "Ne var?"
"Senin hesaplama göre bizim çocuğumuz olduktan sonra falan tişörtsüz uyuyabiliyorum."
Çocuk muhabbeti tekrar içimi ısıtırken "Tamam ya hadi çıkar tişörtü." diyecek kıvamdaydım ama irademi korumaya çalıştım. "Sen nasıl hesaplıyorsun?"
Saçma sapan bir hesaplamayı ciddiye almasını sırıtarak dinlemeye başladım. "Şimdi biz tanıştık, öpüştük, evlendik, arkadaş olduk, öpüştük, bir şey olduk. Buraya kadar yirminci seviyeye geldiysek,..." derken ilişki gidişatımızın garipliğine güldüm. O ise ciddiyetle hesaplamaya devam etti. "Yirmide buysak, bizim otuzda falan..." dedikten sonra sustu.
Sustu.
Baktı.
Sustum.
Baktım.
Onla aynı anda yutkunduktan sonra önümüze döndük. O utanmış sayılmazdı ama aklına gelmesiyle dengesinin şaştığı şüphesizdi. Ben ise utanmış, utanmış ve utanmış hissediyordum! E tabi heyecanla harmanlanmış bir utanç...
İkimiz de karşıya bakarken yatağın hayali gözleriyle göz göze geldiğimde yatak bize göz kırptı. İkimiz de aynı anda ofladık ve o giyinme odasına doğru dönerken ben de terasa baktım. "Yatsak mı?" dedikten sonra hızla ona dönüp "Uyusak mı?" diye düzelttim. Buruşturduğum yüzümü bana doğru döndüğü gibi düzeltirken sırıtmaya çalıştım.
"Tamam, olur bana." dedikten sonra sırıtarak ekledi. "Yani her ne diyorsan."
Heyecanla oflayıp kalktıktan sonra giyinme odasına yöneldim. "Ben pijamalarımı giyeceğim."
Ardımdan "Bu arada saat sekiz." dediğinde ona döndüm ve ellerimi belime koydum. "Erkenden uykum gelmiş olamaz mı?"
Hanımla münakaşaya girilmez, der gibi ellerini kaldırıp "İyi geceler karıcım." dedi. Elim belimde, ayağımla ritim tuttuğum birkaç dakikanın ardından oflayarak yanına döndüm. "Bu saatte uyulmaz."
"Haklısın karıcım."
Beni utandırmayı kesmesini umarak ağlar gibi "Ya Poyraz." diyerek ona döndüm. Güldükten sonra vicdana gelip "Tamam, tamam." dedi. Onun yüzündeki ifade de gözlerindeki ifade de benim daha fazla utanmama ve heyecanlanmama sebep olmuştu. O utanmamıştı, aksine parlamıştı gözleri. Sadece, henüz böyle bir şeyin konusunu daha açamayacak durumda olmamızın getirdiği imkânsızlık içerisinde isteğini, aklına gelenleri frenler gibi gözlerini kaçırmıştı.
Konuyu değiştirmek için "Görüyor musun? O kız odaya girmemeye başladı, Koray'ın da sesi kesildi." dedim.
Bakışları üst vücuduyla birlikte yavaşça bana dönerken "En son ne zaman sesi çıktı ki?" diye sordu. Ortam anında buz keserken bazı şeyleri, günlerin heyecan yoğunluğu içerisinde ona anlatmadığımı fark ettim.
Derin bir nefes alıp gözlerini kapattıktan saniyeler sonra yavaşça aralayıp dirseklerini dizlerine yasladı. "Ne oldu?"
Ona birinin yatakta yatmadığına dair şüpheye düştüğü, bir nevresim takımının daha kullanıldığına dair bilgiye erişmesini anlattım. Önüne bakarak bir küfür mırıldandıktan sonra özür diler gibi baktı. "Şerefsiz odamızda dedektifçilik oynatıyor resmen. Hangi birini döveyim?"
Ogün'ü dövme, diyemiyordum şu an valla. Ogün gerçekten beni seviyorsa, bir sorun da Poyraz olacaktı. Gidip döveceğine emindim...
Bir süre bana baktıktan sonra gözlerini kısıp "Daha fazlası da var." dediğinde oflamak istedim. Yakınlaşmamızın bu şekilde dezavantajları da olabiliyordu. Tanıştıkça, birbirimizden gizlenemiyorduk. Bu yüzden kara kara geri kalanı nasıl anlatacağımı düşündüm.
"Aramızda bir şeyin geçmediğini ve geçemeyeceğini düşünüyor. Formaliteden evlendiğimizi değil ama senin beni beklediğini ama benim yapamayacağımı. Hatta seni öpemeyeceğimi. Gece kulübünde geri çekildiğimi görmüş de..."
Bakışları konuşmayı sonlandırmamı sağlarken kaşlarım kalktı. Bakışlarına gölgeler düşmüş, omuzları çökmüştü. "Bunu ne zaman söyledi?"
Yanağımı ısırırken "Sen lavaboya gittiğinde mi? Gece kulübündeyken?" diye sordu. Yavaşça başımı onaylar şekilde salladığımda kaşları hafifçe kalkarken dudağı 'vay be' der gibi büzüldükten sonra önüne döndü. Daha kısık bir sesle "Yani geri dönüp seni öpmemi istemeden hemen önce." diye ekledi.
Neyi yanlış anladığını fark ederek elim koluna gittiğinde tekrar bana baktı. "Yanlış anlıyorsun."
Hafifçe güldü ama keyfin yanından bile geçmiyordu. Hayal kırıklığına benziyordu gözleri de gülüşü de. "Söylediklerinin davranışlarını hiç etkilemediğini söyleyebilir misin?"
Benim de omuzlarım çökerken "Ona inat olsun diye yapmadım." dedikten sonra vurgulayarak "Gerçekten." diye ekledim.
Koltuktan kalkıp kravatını bollaştırarak giyinme odasına gittiğinde kalkıp peşinden ilerlemeye başladım. "Durur musun? Konuşuyorduk."
Giyinme odasına girdikten sonra kravatını çıkartıp tekli koltuğa doğru attı. Düzensiz bir şekilde atması bile canının sıkkın olduğunu gösteriyordu. Normalde eşyalarını sağa sola atan ben, her şeyi yerine ya da zamanında kirliye koyan o oluyordu.
"Neden anlatmadın? Kaç gündür?"
"Aklıma bile gelmedi."
Gömleğinin düğmelerini çözmeye başlarken "Çık istersen." dedi. Çıkmayıp karşısına dikildiğimde "Sen bilirsin." deyip düğmeleri çözmeye devam etti. Gözlerimi teninden uzak tutmaya çalışırken kollarımı göğsümde birleştirip "Neyi neden yanlış anladığını anlayabiliyorum ama gerçekten, Koray'a inat olsun diye yapmadım." dedim.
"Tek sebebi o değildir tabii ama itici kuvvet o olmuş Ada. Ben de gidip düşüncelerini netleştirdikten sonra geri döndün sanmıştım."
Gömleğini de çıkartıp koltuğa attıktan sonra dolaba yöneldi. Geniş omzu ve sırtında, kolları hareketlendikçe oluşan kas çizgilerine bakarken elinde bir tişörtle tekrar bana döndüğünde hızla gözlerine baktım.
"Birnevi öyle." dediğimde gerçekten üzgün görünmesi kollarımın çözülmesini sağladı. Başkası ya da başka bir şey onu böyle üzmüş olsa şu an sarılmak ve her neye üzüldüyse dünyadan yok etmek isterdim ama ben üzmüştüm...
Tişörtü giydikten sonra "Pantolonu çıkaracağım." diye uyardı. Ardıma dönüp dolaba bakarken "Poyraz söyledikleri kendimi şartladığımı, bazı şeyler yüzünden korkarak duvarlar çektiğimi bana gösterdi evet ama onu yanıltmak için hareket etmedim. Yani günlerdir... Görüyorsun işte. Günlerdir nasılız. Koray'la alakası yok." diye açıklamaya devam ettim.
"Giyindim." dediğinde ardıma döndüm. Elini yanağıma getirip "Sorun değil, sıkma canını. Hadi uyuyalım." dedikten sonra fazla oyalanmayıp elini çekti ve giyinme odasından çıktı. Ardından üzülerek bakarken kendi kendime çığlık atmak istiyordum. Üzülmüştü ve yine de beni düşünüyordu! Ben kendimi hallederim, sen canını sıkma der gibi konuşmuştu. Şimdi şurada ağlamama saniyeler kalmıştı...
Peşinden "Ama sekizde uyunmaz." dediğimde yatağa yöneliyordu. Yatağa girmeden bana döndü. "Yatakta uyuyabilirsin."
"Senin orada yatma sıranda her gece bunu soracak mısın?" diye sordum. Dün de zor yatmıştı, bugün de tekrar soruyordu.
"Koltukta rahat mısın gerçekten?"
"Sen de yattın, rahatlığını biliyorsun. Cüssen olmasa daha rahat ederdin. Rahat koltuk."
Başıyla onaylayıp nevresimin altına girdi. Başucuna gittiğimde ardına dönecekken yaklaştığım için gözleri bendeyken dönmek üzere olan vücudu duraksadı. "Ne oldu?"
Yatağa, yanına otururken "Gerçekten üzüleceğin bir şey yok." dedim. Bana doğru dönüp iç çekerek baktı. Tekrar "Gerçekten." dediğimde gülümsemeye çalıştı. Küçücük bile olsa Koray'ın etkisiyle yaptığım bir şey olması, onu rahatsız ederdi anlıyordum ama gerçekten üzüleceği bir şey yoktu.
"Eğer..." dedikten sonra yutkunup "... Koray'la karşılaşmasan seni öpmemi ister miydin?" diye sordu.
Sessiz kaldığımda burukça gülümsedi. Ellerimi bacaklarımın üstünde birleştirip tırnaklarımla avucuma eziyet ederken "Bir gün isteyeceğim şüphesizdi ama... Bana korkarak zaman kaybettiğimi hatırlattı." diye açıklamaya çalıştım. Koray'ın itici bir kuvvet olmasına itiraz edemezdim ama o Koray'ın herhangi bir payı olmasını istemiyor gibi gözüküyordu. Bir bakıma haklıydı, sinir bozucu olmalıydı. Hoşlandığı kadınla öpüşebilmesinin sebebini, karısının eski sevgilisi olan hoşlanmadığı kuzeni olarak görmesinden rahatsız olması çok normaldi ama... İtici bir kuvvet olsa da ona inat ya da ona karşı hırsımla yaptığım bir şey değildi. Koray artık bize bulaşmamasını istediğim bir problemden daha fazlası değildi benim için.
Elini elime getirip kendime eziyet etmemi sonlandırdıktan sonra dudaklarına götürüp öptü. "Üzme kendini. Sadece hoşuma gitmedi. Uykum da var, ağırlık çöktü."
"Hasta oluyor olma." dedikten sonra diğer elimi alnına götürdüm. Ateşi yok gibiydi ama bu kadar erken uykusunun gelmesinin tek sebebi canının sıkılması olmamalıydı. Canının sıkılması da etkilemiş olmalıydı ama enerjisini hasta olmak üzere olması düşürmüş olabilirdi.
Alnındaki elime bile eriyormuş gibi bakması beni daha da üzüyordu. O bu kadar mest olmuş ve ince yaklaşırken onu üzmek istemiyordum ve gerçekten ortada üzülmesi gereken bir şey yoktu...
"Beni anlıyorsun, değil mi?"
"Ben seni anlıyorum. Sen beni anlıyor musun?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde salladım.
"Ben bazı şeyleri kendin fark ettin ve sadece kendi düşüncelerinle, hislerinle bana geldin zannetmiştim. Günlerce söylememiş olman da hoşuma gitmedi, o şerefsizin o anda bir parmağı olması da. Başka bir şüphem ya da derdim yok."
En azından inat için yaptığımı düşünmüyordu, sadece benim için itici kuvvet olmasından rahatsız olmuştu. Tabii lavaboya gittiğimde karar vermiş olsam onun için daha hoş olurdu fakat ben lavabodan Poyraz'dan uzak duracağım, diye düşünerek çıkmıştım ve Koray'ın söyledikleriyle kendime gelmiştim. Onun için can sıkıcıydı.
Başımı tekrar onaylar şekilde salladığımda bir süre üzgün oluşumu izledi. Muhtemelen kendi hisleriyle ve düşünceleriyle uğraşmak için yatağa çekilmişti ama üzülmemi de es geçemiyordu. İç çekip yatakta doğruldu ve beni kollarının arasına çekti. Kollarım hızla beline sarılırken yanağımı göğsüne yasladım. Saçımı öptükten sonra "Üzülüp beni de üzme lütfen." dedi.
"Seni çoktan üzdüm."
Hafifçe güldü. "Geçti şimdi."
"Beni kandırıyorsun." diye sızlandım. Kollarından çıkmasam da yüz yüze bakabileceğimiz kadar çekildiğimde eli saçlarımı severek yanaklarıma indi.
"Sen, Ada Akyel, tüm hislere değersin."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!