20/54 · %35

BÖLÜM 20

53 dk okuma10.420 kelime11 Kasım 2025

Bölüm şarkıları:

 Mavi Gri - Dünyanın En Güzel Kızı 

 Jenna Raine - Roses 

İyi okumalar dilerim^^

**

"Hoş geldiniz Duru Hanım..." dedikten sonra bakışları asansörden Duru'nun ardından inen bana döndüğünde göz bebekleri irileşti. "Ada Hanım... Hoş geldiniz..." dedikten sonra elini uzattı. "Tanıştığımıza çok memnun oldum. Ne vakittir sizinle tanışmak istiyordum. İsmim Sedef."

Sedef'le el sıkıştıktan sonra gülümsedim. "Ben de memnun oldum Sedef."

"Fotoğraflardan daha da güzelmişsiniz."

Ben "Çok naziksin." derken Duru koluma girip "Öyledir yengecim. Dünya güzeli." derken bu kattaki danışmanın orada bizi izleyen Beril'e baktı. "Kimseye benzemez." diye beni övmeye devam ettiğinde dişlerimin arasından "Tamam, sağ ol." dedim. Beril'i sinir edecek diye beni Winx perisi ilan etmişti. Yenge Bloom. Saçlarım da benziyordu zaten. Saç rengim dolayısıyla çocukluğum boyunca hangi peri olduğumu seçme hakkım olmamıştı...

Sedef heyecanlanmış gibi eliyle ardını gösterip "Ben hemen Poyraz Bey'e haber vereyim." dedi. Asansörlerin karşısında lavaboların olduğu koridordan çıkan birkaç kadının gözleri üstümüzde gezdikten sonra hızla yanımıza geldiler. Yaklaşırken Sedef'e "Ada Hanım. Ada Hanım, değil mi?" dedikten sonra bizzat karşımda sorduğunu fark edip utanarak güldü ve bakışlarını bana çevirdi.

"Evet, öyleyim. Memnun oldum." diyerek elimi uzattığımda "Ay, kusura bakmayın." deyip saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdıktan sonra elini uzattı. "Bir an sürpriz oldu. Ben Yeliz. Ben de çok memnun oldum." dedikten sonra diğer kadınla da tanıştık. Onun da isminin 'Zehra' olduğunu öğrendim ama B12 vitaminimin düşüklüğü sağ olsun beş dakika içerisinde tüm isimleri unutacaktım. Hatta... İkinci tanıştığım kadının adını unutmuş bile olabilirdim. Duru'yla da selamlaştıktan sonra tekrar bana döndü odakları.

İkinci tanıştığım kadın "Vallahi size ne kadar teşekkür etsek az. Poyraz Bey pamuk gibi. Bugün mesai saatleri içerisinde terasta kahve içerken yakalandık ve bize sadece 'Afiyet olsun kızlar' deyip yoluna devam etti. İnanamadık." dedikten sonra Zehra'ya baktı. Zehra da hemen arkadaşını destekledi. "Şaka gibiydi. Ben saniyeler içerisinde zihnimden yeni iş aramaya başlamıştım bile ama o normalde buna kızacağını hiç hatırlamıyor gibiydi. Hatta acaba ironi mi yaptı diye düşünüp muhasebeye gidip ilişiğimizi kontrol ettirdik. Şükür ki hala çalışanıyız."

Kızlar şaşkın bir şekilde anlatırken Duru'yla aynı anda güldük. Saçlarımı omzumdan geriye atıp gözlerimi devirdikten sonra 'E tabi yani' diyerek havalara girmek istiyordum ama tek yaptığım salak salak gülmekti. Hayatımda birçok kez salaklık yapmıştım ama gerçekten şu sıralar hırkam kapı koluna takılsa, dönüp 'iyi günler' dileyerek kapıya sarılacak gibiydim. O yüzden normalde kuralcı olan Poyraz'ın kuralları unutmasını garipsememiştim. Sadece... Hoşuma gitmişti. Her şeyi gibi...

Sedef "Ben geçen hafta göndermem gereken bir raporu unutmuşum, bugün utana sıkıla gittim açıklamaya. Bana gülümseyip 'Niye dert ediniyorsun bunları? Olur, böyle şeyler. Kafan dağınıksa çık biraz hava al.' dedi. Beni şakayla karışık kovuyor sandım da sonra gerçekten izin verdiğini söyledi. Yine de işimi şansa bırakmayıp çıkmadım." dediğinde Duru'yla Beril'e bakıp duruyorduk çünkü duyduğuna emin olmak istiyor gibiydik. Birazdan 'oradan duyulmuyorsa, gel canım buraya' diye çağırabilirdik ama yüz ifadesine bakılırsa gayet duyuyordu.

Duru "Aşk işte. Demiri pamuk ediyor." dediğinde aynı anda başlarını onaylar şekilde sallayıp gülümseyerek bana baktılar. "Yeni koleksiyon üretim zamanlarında şirkete gelseniz ne güzel olur. Poyraz Bey'in en gergin zamanları oluyor. Eminim ki hepimize derin bir nefes aldırırsınız."

"Bol bol gelirim artık canım." dediğimde Duru da "E tabi, kocasının şirketi." dedi. Beril "Hoş geldiniz, aile şirketimize..." diyerek bize doğru yaklaşmaya başladığında Duru şirince gülümseyip tekrar kızlara döndü ve fısıldar gibi konuştu ama Beril'in duyamayacağı kadar kısık değildi sesi. Zaten duymasını tercih ediyordu, bilerek kısık sesle konuşurmuş gibi yapıyordu. "Yazık bu da abimin çoğunluk payına sahip olduğundan habersizmiş gibi..."

Miras durumu henüz kesinleşmemişti ama yalanı gerçek kılmaya başladığımıza bakarsak artık mirası kazanmama gibi bir şansımız yoktu. Tabii, Koray geçmiş yalanlarımızı kanıtlamak için bir yol bulmazsa... Bu evlilik artık sahte olmayacak olsa bile başta sahte olduğunu öğrenirse, kandırıldığı için mirasın çoğunluğunu Poyraz'a bırakmaktan vazgeçebilirdi Sevim babaanne.

Kızlar hafifçe gülse de Beril yanımıza vardığı için ciddileşmeye çalıştılar. E tabi Beril, patronları olmasa da yine de şirkette payı ve sözü olan Koray'ın karısıydı. Ona karşı da saygılı ve seviyeli olmak zorunda hissediyorlardı. Üstelik Beril artık burada çalışıyordu. Pozisyon anlamında da onların üstü olmalıydı.

Duru Beril'e gülümsedikten sonra "Canım misafire 'hoş geldin' denilir." dediğinde kızlar kaos ortamına dair uyarı ışıkları yanmaya başladığı için "Biz de işimize dönelim. Tanıştığımıza yeniden memnun olduk." dedikten sonra bana el salladılar. Gülümseyerek el sallayarak 'kolay gelsin' dedikten sonra Duru ve Beril'le baş başa kaldık. "Poyraz'ın asistanı yok ama ben sizin için haber vereyim geldiğinizi."

Sırıtıp "Ne kadar kibarsın." diye dalga geçtim. Duru Beril'e doğru kusmak üzereymiş gibi iğrentiyle bakarken "Poyraz'ın asistanı yok evet ama biz de onun misafiri değiliz zaten. Karısı ve kız kardeşi geldi. Kimsenin haber vermesine gerek yok." dedi. Beril bakışlarını aramızda gezdirdi. "Poyraz pek emrivakiden hoşlanmaz yalnız."

"Evet tatlım. O yüzden babaannemin de seni emrivaki bir şekilde buraya sokmasından bir hayli rahatsız oldu ama işte ne yapacaksın? Babaannemi de kıramadı."

Beril bozularak dudağını büzüp yerinde rahatsızca kıpırdandığında sırıttım. Duru gerçekten Pokemon gibi yanında gezdirilip canını sıkan insanların yanında saldırmak üzere fırlatılması gereken biriydi. Çalan telefonumun ekranındaki yazıyı Beril'e gösterip "Ayrıca, konuşmak için sabırsızlanan kocam, eminim ki beni gördüğünde çok sevinir." dediğimde gözlerini devirip "Çok işim var. Sizin gibi sohbet edecek zamanım yok. İşime döneyim." deyip ilerlemeye başladı. Canım Poyraz, haberi yokken bile sorunları hallediyordu! Ne güzel de aramıştı tam zamanında... Toplantıları bitmiş olmalıydı. Toplantı bittiği gibi arayacağım, demişti.

Duru "İlk günden ne işi varsa bu kadar?" dediğinde kol kolayken boşta kalan elimi çakması için uzattım ve gülerek "Lavaboya gidip ağlamak?" dedim. O da gülüp başını onaylar şekilde sallarken elini, elime çaktı. Duru'nun yönlendirmesi ve ilerledikçe rastlaştığımız çalışanlar ile selamlaşarak Poyraz'ın odasına doğru yürüdük. Necmi ya da Fırat, her neyse onunla Poyraz'ın odasından çıkıp kapıyı kapatırken karşılaştık. Necmi'nin gözleri ilk olarak Duru'yu buldu ve hemen yüzüne bir gülümseme yerleşti.

Gözleri bana doğru kaydığında ciddileşmeye çalışarak elini donakaldığı kapının kulpundan çekip bize yöneldi. "Hoş geldiniz Ada Hanım..." dedikten sonra elini bana doğru uzatırken ara ara Duru'ya bakıyordu. İnsan hoşlandığı insanın yanında ona bakmadan duramıyordu işte. Her baktığında dudakları kıvrılmak istiyordu. Duru da hiç gizleyemediği bir neşeyle ona bakıyordu. Sanki dışarıdan kendime bakıyor gibi hissediyordum Duru'ya baktıkça.

"Ben Necmi..." dedikten sonra yüzünü buruşturarak güldü. "Fırat."

Poyraz ne kadar dile getirdiyse adam gerçekten kendi adını unutmuştu. Gülüp "Memnun oldum Necmi... Fırat."

Adam tekrar güldükten sonra elini benden çekip Duru'ya uzattı. Duru'ya bakarken yutkunduğu adem elmasının hareketlenmesinden anlaşılıyordu. Duru da elini uzattığında gülümsemesi genişledi. "Hoş geldiniz Duru Hanım."

Duru gülümseyerek "Hoş buldum." dedikten sonra ellerini çekmeyip birbirlerine bakmaya devam ettiklerinden habersizlerdi. Bu iki saf, Poyraz'dan nasıl gizliyordu, çok merak ediyordum. Gökçeada'da aile dostumuzun Poyraz ile bana söylediği şey bu olmalıydı. Aşk herkeste ve her yerde parlıyordu. Bugüne kadar nasıl bizi hemen yakıştırıp, bizden emin olduklarını, rol yapamadığımız anlarda bile nasıl hiç patlamadığımızı merak etmiştim. Şimdi anlıyordum. Bazı hisler dışarıdan çıplak gözle görülebiliyordu. Şimdi Duru ve Necmi, belki de kavuşmalarına daha çok varken bile sadece bu temasla, bu bakışla bu denli mutlu olabiliyorlardı.  Onların daha kat etmesi gereken yollar vardı...

İçim heyecanla dolarken ben de gülümsedim. Bizim de daha kat etmemiz gereken çok yol vardı ama bir anlığına, Poyraz'la ben olmuşuz da başkalarının daha çok yolu varmış gibi düşünmüştüm... Ne olmuştuk, ne kadar olmuştuk bilmiyordum ama biz de çok yol kat etmiştik. Başka dertlerime ortak olan adamdan, tek derdim olan adama dönüşmüştü Poyraz. Git gide de artıyordu dönüştükleri. Her şey değişiyordu, zamanla da, bir adamla da...

"Ben... Poyraz'a bakayım." dediğimde aynı anda "Hı,hı." dediler ama hala ellerini çekmemiş birbirlerine bakıyorlardı. Gülüp onları yalnız bırakmak ve bir an önce Duru gibi, farklı gözler ama aynı hisler ile bakışmak üzere Poyraz'ın odasına yöneldim. Girmeden tekrar aradığını gördüğümde hınzırca sırıtıp telefonu açtım.

"Efendim?"

"Hah. Ada. Açmayınca meraklanmıştım."

Telefonunu açmadığım andan, tekrar aramasına kadar çok zaman geçmemişti. O dakikaları nasıl geçirdiğini hayal etmek bile kalbimi heyecanlandırıyordu. Sabırsızlanmış mıydı ya da hemen aramamak için biraz beklemeye mi çalışmıştı? Beklerken elinde telefon odasında volta atan takım elbiseli bir Poyraz Akyel... Ben böyle onu her düşündüğümde, gördüğümde bu hale mi gelecektim? Tam şu an EKG çekseler kalp krizi geçirdiğimi sanabilirlerdi.

Aradığını gösterip Beril'e nispet yapıyordum o sıra, diyemeyeceğim için "Yeni gördüm de." dediğimde kendi sesime birkaç saniyeliğine yüzümü buruşturdum. Sesimin bu kadar incelebileceğini hiç bilmiyordum... Resmen kur yapar gibi konuşuyordum ama normaldi... Normal olanı buydu. Koray'la ilişkim boyunca bir odun kadar düz bir kadın olmuştum çünkü bu kelebekler hiç bulaşmamıştı kalbime, mideme. Sanırım sesimi incelten de, salak salak sırıtmamı sağlayan da, kalbimi heyecanlandıran da, vücudumun hareketsiz duramaması da bu kelebeklerin anlamıydı...

"Anladım." dediğinde gülümsediğini hayal edebiliyordum. Birkaç saniyelik telefondan telefona duygu ve heyecan akışları olduğu için oluşan sessizliği aynı anda dağıttık. "Ne yapıyorsun?"

Aynı anda konuştuğumuz için güldük. "Seni özlüyorum." dediğinde gülüşüm azalırken göz bebeklerim irileşerek kapısına baktım. Kapısında asılı Poyraz Akyel ismine gülümseyerek bakarken "Yanında olmamı ister miydin?" diye sordum.

Gülüp "Dalga mı geçiyorsun? Hatta..." dedikten sonra hareketlendiğine dair ses geldi. "Bugün çalışamayacağım kadar güzel bir gün. Ben yanına geleyim..."

"Gelemezsin." dediğimde neşesi azalmış gibi "Niye ki?" diye sorarken eş zamanlı olarak kapıyı açtı. Elinde telefon, yüzü gerçekten asılmış bir Poyraz Akyel'in yüz ifadesini, hemen karşısında telefonu kulağından indirirken "Çünkü ben geldim!" diyen bir kadının ne denli değiştirebileceğini izlerken gülmeye başladım.

Şaşkın ve şapşal bir şekilde sırıtarak bana bakarken telefonu kulağından indirmeyi unutmuştu. Gülüşüm arttı. Çenemin ucuyla telefonu gösterdiğimde gözlerini kırpıştırıp telefonu kulağından uzaklaştırırken gözleri bir anlığına telefona döndü ama hiç vakit kaybetmeden tekrar bana baktı.

Bir eli elime, diğeri belime doğru gelirken beni kendine doğru çekip sıkıca sarıldı. Kulağıma doğru "Hoş geldin..." diyen sesinin derinliği şimdi kelebeklerin kulağıma doğru kanat çırpmasını sağlamıştı. Ben de parmak uçlarımdan yükselip kollarımı boynuna doladım. Sarılırken boynumu öptüğünü hissettiğimde alt dudağımı ısırarak gözlerimi kapattım. Allah'ım... Bazı anılara ara vermek, derin bir nefes alıp bir bardak su içerek devam etmek istiyordum. Başlamıştım yine titremeye...

"Şey, abi..."

Göz bebeklerim irileşerek gözlerim açılırken hafifçe geri çekildim. Ardımda Necmi ve Duru'nun flörtleştiğini unutmuştum. Şimdi Poyraz onlara doğru olduğu için görüş alanlarındaydı ve aşk onların gözünü kör ettiği için Poyraz'ı fark etmekte gecikmiş olmalılardı.

Kollarımız birbirinden çekilirken saçlarım sakalına takıldı. Yüzlerimiz henüz uzaklaşmamış, ellerim omzunda, elleri belimdeyken göz göze geldik. "Hoş buldum." dediğimde gülümseyebilen tek şeyin dudaklar olmadığını kanıtlıyordu gözleri.

Duru hala açıklama yapma çabasıyla "Biz de selamlaşıyorduk..." dediğinde Poyraz Duru'yu yeni fark etmiş gibi ardıma baktı. Kollarımızı birbirinden çekip yan yana dururken "Hah, Duru. Sen de hoş geldin abicim." dedi. Necmi ve Duru yan yana dikilmiş, gergin bir şekilde Poyraz'a bakıyorlardı ama Poyraz yeni fark etmişti.

Necmilerin ardında, Poyraz'ın odasının olduğu koridorun devamında ortak alana açılan kısımda sıralanan masalarda oturanların gözleri de üstümüzdeydi. Sedefler ilk masaya yaslanmış fısır fısır konuşurken sırıtıp duruyorlardı. Muhtemelen bizim hakkımızda konuşuyorlardı. Bize bakan gözlerin beğeni ile sonuçlanması hoşuma gidiyordu. Patronlarının pamuk olma sebebine nasıl sarıldığını görmüşlerdi... Biz artık rol yapmıyorduk ve bu çok garipti.

Duru rahatlayarak sırıtıp birkaç adımla bize yaklaştıktan sonra abisine sarıldı. Onlar geri çekildikten sonra Poyraz elimi tutup odaya doğru yöneldi. "Gelin hadi."

Duru şirince sırıtıp bakışlarını aramızda gezdirirken "Ben de Necmi bana odamı göstersin, diyordum. Hem siz de baş başa kalırsınız..." dedikten sonra kaşlarını kaldırdığında Poyraz hemen "Olur." dedi. Poyraz'a gülerken Duru da el çırptı. Necmi ile görüşebileceği için el çırpmıştı ama "Odam için heyecanlıyım." diyerek açıklamaya çalıştı. Açıklamasını pek umursamıyormuş gibi gözüken Poyraz "Tamam abicim hadi gidin bakın." diyerek beni odaya çektikten sonra kapıyı kapattı.

Kapıyı kapatmadan Duru, Necmi'ye "Allah'tan bu da âşık ha." dediğini duyduğumuzda Poyraz'la göz göze geldik. İkimiz de göz bebekleri büyümüş bir şekilde birbirimize bakarken Duru'nun söylediği cümle başını hafifçe kapıya doğru çevirmesine sebep olmuştu. Gözleri bir anlığına kapıya gidip gelirken gülümsemesi genişledi. Duru'nun söylediğine karşı herhangi bir şey söyleme ihtiyacı hissetmezken beni koltuklara doğru çekti. "Emrivaki sevmiyorsun sanırım ama... Öyle bir uğramak istedik. Başka işlerin varsa engel olmayayım."

"Yok, çünkü şimdi hepsini iptal edeceğim."

Beni koltuğa oturtup ellerini kolumdan çekmeden oyalandı. Ben itiraz etmek üzereyken sırıtıp "Hoş geldin, demiş miydim?" diye sorduktan sonra yanağımı öptü. Sakalları huylanmamı sağlarken gülerek elimi yanağına götürdüm. Yanağımı öperken hızını alamadığı için üst vücudum koltuğun sırtına doğru gerilemişti. Uzun süren ve eş zamanlı olarak burnundan derin bir nefes aldığı öpücüğünün ardından o doğrulurken kollarımdan kayan ellerini o masaya yönelmeden tuttum. Vücudu tekrar bana dönerken dünyanın en önemli şeyini söyleyecekmişim gibi bir ilgiyle kaşlarını kaldırdı. Gözleri bana bakarken yavaşça kapanıp açıyordu sanki. Tatlı ve kadife gibi ses tonuyla "Hı?" dediğinde ona itiraz etmek üzere çatılmış kaşlarım hızla gevşese de itiraz edebildim. "Lütfen, sadece uğradım öyle. Seni işinden geri bırakmak istemiyorum."

"Ben de senden geri kalmak istemiyorum."

Alt dudağımı ısırırken gülümsemeye çalışan yanaklarımda oluşan gamzelere kaydı bakışları. Gözlerini tekrar gözlerime çevirirken yine yavaşça kapanıp açılmıştı göz kapakları. "Tamam o zaman." dediğimde ses tonuma mı, söylerken yüzümün elinde üç toplu dondurmayı yemek üzere olan bir çocuğun neşesine mi büründüğüne bilmem gülüp ellerimi masaya gitmek üzere bırakmadan önce hafifçe sıktı. O masaya yönelirken titrek bir nefes alıp ellerimi bacaklarımın üstünde bir araya getirdim. Hafifçe sıkması, kısa bir anlığına yanımdan gitmeden önce bile veda etmek gibiydi...

Masanın üstündeki şirket telefonundan her kimi aradıysa açmadığında "Duymuyorlar, ben gidip kendim söyleyeyim. Her zamankinden mi istersin yoksa başka bir şey mi içersin? Aç mısın? Yemek de söyleyebilirim. Tatlı. Tatlı ister misin? Sütlaç?" diyerek kapıya yaklaştığında haline gülmemi durduramıyordum. Telaşlı gözüküyordu. Sanki sırf gelip onu mutlu ettim diye karşılığında bana dünyaları vermeye çalışıyordu. Onun için hiçbir şey yapmadığımda bile türlü türlü sürprizler yaptığını düşünürsek şimdi telaşlanması normaldi. Ayrıca Sedeflerin söylediğinin doğru olduğunu da görmüştüm. Muhtemelen normalde iş yerinde iş saatinde, iş telefonunun duyulmaması sinirinin bozulmasını sağlayacak olsa da şimdi patron olarak mutfağa sipariş vermeye gidecekti...

"Hayır Poyraz'cım. Sadece kahve ve soda."

"Hemen geliyorum." dedikten sonra kapıdan çıkmadan "Sıkılma gelene kadar. Odayı falan gez istersen." dediğinde gülüp "Tamam." dedim. Kapıyı kapattığında koltuktan kalkarken Poyraz odadan çıkana kadar odada tek ilgilendiğim kişi o olduğu için, odayı yeni incelemeye başladım. Büyük bir odaya sahipti. Ardımda kalan duvarda iki ayrı ve kapalı kapı vardı. Biri lavabo olmalıydı, diğeri nereye açılıyordu, bilmiyordum. Sağımda duran duvarda duvarın ucundan kapıya kadar uzanan geniş ama dar, stor ile örtülmüş cam vardı. Storlar kapalı olduğu için camın nereye baktığını göremiyordum ama konumu gereği dışarı değil de, başka bir odaya bakıyor olmalıydı. Sol duvarım boydan boya uzanan camlar ile kaplıydı. Şu an bulunduğum yer odanın bir ucunda oturma grubunun olduğu alandı. Ardımda kalan duvarda kapılar arasında kalan boşluğu büyük bir televizyon ünitesi ile televizyon doldurmuştu. Oturma grupları da kahverengi deri koltuklardan oluşuyordu. Sehpa da ceviz ağacından yapılmış bir sehpaydı. Oturma gruplarının olduğu alandan çıkıp Poyraz'ın masasına doğru yöneldim. Yine ceviz ağacından yapılmış geniş masasının üstünde her şey nizami duruyordu. Sadece koltuğunun önündeki resim kağıtları nispeten dağınık duruyordu ama benim düzenli halime benziyordu. Masasının önünde de küçük bir oturma grubu vardı. Masanın ardındaki duvarda odanın renkleri ile uyumlu, büyük sürrealist bir tablo vardı. Masasının ardındaki girintili duvara yaslı olan raflı dolabın içerisinde ödüller ve dekoratif objeler duruyordu. Masasının ardına geçip de masasına koltuğunun olduğu konumdan baktığımda masanın köşesinde duran çerçeveleri gördüm. Siyah bir çerçevede ailesi ile olan fotoğrafı, hemen önünde duran beyaz bir çerçevede ise Gökçeada'da şelalenin orada çekildiğimiz fotoğraf vardı. Gülümseyerek fotoğrafın üstünden yüzünü sevdim. Ben de adam arabadayken beni hatırlasın diye aynalık süsü yapmıştım. Meğer adam işte olduğu süre boyunca istese de istemese de gülümseyen yüzümü görüyordu... Tabi ne zamandır bu fotoğrafın burada olduğunu bilmiyordum. Belki bizim odaya yapılan küçük dokunuşlar gibi bu dokunuşları da babaannesi yapmıştı. Belki de Poyraz yapmıştı, bilemiyordum ama ne olursa olsun işte olduğunda bile gözünün önündeydim...

Tekrar kâğıtlara baktığımda yarım kalmış tasarımlar olduğunu fark ettim. Henüz tamamlanmamış ama tamamlanmadan bir diğerine geçilmiş gibiydiler. Hatta birkaçı memnuniyetsizlikle bir tarafa atılmış gibi köşesinden buruşmuşlardı. Hepsi devam edilse güzel gibi duruyordu ama devam edilmemişti. Hepsinde şık bir elbise tasarlanılmaya çalışılmıştı. Koray ile yarış halinde oldukları özel tasarım için olabilirdi bu çalışmalar. İtalya'daki mağaza için Novella'nın seçeceği tasarım. Sevim babaanne kısa süre içerisinde bitmesi gerektiğinden bahsetmişti ama eğer bunlar onun çalışmalarıysa, Poyraz istediği gibi ilerleyememiş olmalıydı. Ben tasarlasam havaya uçacağım ama onun memnun kalmadığı için devam edemediği elbiselerin tasarımlarında parmaklarımı gezdirirken dudağımı büzdüm. En son Duru için çanta tasarlamıştım ve ne iyi gelmişti... Poyraz gibi her günümü tasarım yaparak geçirecek olsam ben de çalışmayı severdim sanırım. İnsan sevdiği işi yapınca, çalışmıyormuş da tatil yapıyormuş gibi hissediyor olmalıydı. İşletme için yazları girdiğim hiçbir stajda mutlu hissedememiştim ama şimdi sadece başkasının bu işi yaptığını görmek bile beni iyi hissettiriyordu.

Benim de böyle bir odam olsaydı... Bir dakika, böyle değil. Kahverengi ve siyahlarla dolu bir oda değil tabii. Bu kadar büyük olmasa da olurdu. Açık ceviz ahşap masamın önündeki renkli, rahat koltuklar, tabii benim çalışma koltuğum da rahat olmalıydı... Beyaz renk ahşap raflı dolabımın içinde bu kadar ödül olmasa da olurdu ama tatlı objeler bulabileceğime eminim. Evet, pencereler bu kadar büyük olursa çok sevinirdim. Tek aynı olmasını dilediğim şey pencereler değildi tabii. Benim de masamın köşesindeki çerçevelerden birinde Poyraz'la bir fotoğrafımız olurdu... Masam daha dağınık olurdu ama her baktığımda görebilmem için fotoğrafımız hemen orada olurdu. İyice hayale kapıldığım için sandalyeye oturup kalemi elime alırken gülümseyerek tasarımlara bakmaya devam ettim. En önde duran tasarımda saten cinsi gibi renklendirilen tek parça kumaş sadece uçlarından boyun ve belden birleştiriliyor gibi resmedilmiş ama detaylar resmedilirken vazgeçilmişti. Sade bir tasarımdı ama saten parlaklığı ve zarif bir vücutta hayal ettiğimde çok güzel duracağına emindim.  Poyraz daha özel, daha detaylı bir şey gerektiğini düşünmüş olmalı ki bu tasarımdan da vazgeçmişti. Ben olsam ne yapardım diye düşünürken kapı açıldığında bakışlarım Poyraz'a döndü.

Poyraz'ın masasında oturuyor olduğumu fark ettiğimde Poyraz odaya girip kapıyı kapatırken ayağa kalkıp sandalyeyi nizami bir şekilde masaya doğru çevirdim. "Ben bir an dalmışım, oturmuşum pardon." diye kendimi açıklama ihtiyacı hissederken masanın ardından çıkmak için yöneldim. Telaşlı hissetmiştim çünkü Poyraz benim düşüncelerime ve isteklerime dikkat edip dururken ben onun hassas olduğu bir konuyu unutmuş, sandalyesine oturmuştum. Hep beraber yemek yerken Poyraz'ın masasına Duru'yu bile oturtmadığını, hassas olduğunu öğrenmiştim ama hemencecik unutmuş olmalıydım! Hatta... Zaafı babaannesi bile 'ben de mi?' diye sorduğunda Poyraz olumsuz yanıt vermişti.

Bana doğru yaklaşan Poyraz'ın yüz ifadesinde ne kadar gerildiğini anlamaya çalışırken ellerimden tutup gülümsediğinde anlamak zordu ama yine de açıklamaya devam ettim. "Öyle tasarımcı olsam nasıl olurdu acaba diye düşünüyordum. Kendimi kaptırıp masana oturmuşum." dedikten sonra hala elimde tuttuğum kaleme döndü bakışlarım. Üstünde isminin yazdığı özel bir çizim kalemiydi. Kalemine karşı da hassas olmalıydı. Aslında hassasiyetini anlayabiliyordum. İşine saygı duyuyordu ve işini icra ettiği yerleri kendine özel kılıyordu. Ben de bazı eşyalarıma herkesin dokunmasını sevmezdim. Bazen eşyalara da değer verilebiliyordu.

"Niye açıklama yapıyorsun?" dediğinde dudağımı büzüp üzgün bir şekilde omuz silktim. Sınırlarına saygı duymuyormuşum gibi düşünmesini istemediğim ve sırf odada gez, dedi diye masasını işgal etmeye hakkım olmadığı için kendimi utanmış ve üzülmüş gibi hissediyordum.

"Hassasmışsın ya. Masana, sandalyene kimseyi oturtmuyormuşsun, dokundurtmuyormuşsun. Yemekte konuşuldu ya." diye ona, onun huyunu hatırlatma çabamı sürdürdüğümde gülüp bizi sandalyeye doğru yönlendirdi. Bir elimi bırakıp sandalyeyi bize doğru çevirdikten sonra kollarımdan tutup beni sandalyeye oturttu. Ben kalkan kaşlarımla tepemde dikilen Poyraz'a baktığımda elleri tekrar kolumdan ellerime inerken eş zamanlı olarak dizlerini kırıp bir dizini yere yaslayarak önümde evlilik telifi ettiğinde olduğu gibi diz çöktü. Ellerimizi bacaklarımın üstünde bir araya getirdi. "Karım hariç."

Üzülmeyeyim, çekinmeyeyim, diye mi böyle söylemişti yoksa gerçekten böyle mi düşünüyordu, diye düşünürken gülümsemesine eşlik edemeden yapamadım. "Hatta hoşuma gitti." dediğinde "Neden ki?" diye sordum.

Bunu sormamı garipsemiş, sanki cevap çok belliymiş gibi hafifçe güldükten sonra bir elini elimden çekip masanın üstündeki bir objeyi gösterdikten sonra masanın biraz ilerisini gösterdi. "Al şunu, şuradan şuraya koy."

Kaşlarım anlayamayarak çatılsa da söylediğini yaptığımda omuz silkip "Mesela bak, bu da hoşuma gitti." dedi. Gülerek tekrar "Neden?" diye sordum. Masanın üstünde duran elimi tutup bacağımın üstünde diğer ellerimizle birleştirdi ve sırıtarak çocuğa anlatır gibi tane tane cevapladı. "Çünkü sen yaptın."

Gülüşüm artarken alt dudağımı ısırdım. Gözlerim mutluluktan dolacakmış gibi hissettiğim anlarda inanamıyormuş gibi alt dudağımı ısırmaya başlamıştım. Poyraz'ın hareketleri dolayısıyla ısırıp durduğum dudağımın ve yanaklarımın Poyraz'dan alacağı çok şey vardı gerçekten ve alıyorlardı... Öpücüklerle...

Ben cevap veremeden mutlu gözlerle ona bakarken o da beni yine mutlu edebilmenin haklı gururunu yaşıyormuş gibi keyifle yüz ifademi inceliyor, vakit kaybetmeden tekrar gözlerime bakıyordu.

"Nasıl olurmuşsun?"

Güleç bir suratla "Ne?" diye sorarken gerçekten neyden bahsettiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Hafızamı kaybetmişim de biraz önce doğmuşum gibi hissediyordum.

"Tasarımcı olsan." diye bana daha birkaç dakika önce dudaklarımdan dökülen cümlemi hatırlattığında gözlerimi kırpıştırarak "Ha..." dedim. Gülerken önlerimde diz çökmüş bir pozisyonda durmaya devam ediyordu. Adamın sandalyesini kapmıştım ve sırf daha yakın olabilmek için kalkıp diğer koltuklara oturmuyor, önümde diz çökmüş bir şekilde ellerimi tutuyordu. Boy farkımız dolayısıyla ben sandalyede otururken ve o da yerde diz çökmüş bir şekildeyken hala yükseğimde kalıyordu.

"Başarılı olur muydum bilmiyorum ama mutlu olurdum sanırım." diye cevapladığımda 'bırak şimdi tasarımı' deyip onu öpmek yerine mantıklı bir cevap verebildiğim için kendime minnettardım. İçimden sadece onu öpmek geliyordu çünkü.

"Düşüncelerime güveniyor musun?" diye sorduğunda hızla "Evet." dediğim için memnun bir şekilde gülümsedi. "Başarılı bir tasarımcı olurdun."

Kapı çalındığında gözleri hala üstümde bir şekilde "Gir." dedi. Gözlerim kapıya döndü. Mutfaktan bir abla tepsiyi bir elinde taşıyarak odaya girdikten sonra gülümseyerek başıyla selam verdi. Bakışları yerde diz çökmüş bir şekilde kedi gibi dizimin dibinde duran Poyraz Bey'e döndüğünde güler gibi oldu ama sesini temizleyerek engel olabildi. Poyraz'ın bakışları hala bende olduğu için çalışan teyzenin haline gülmek üzere oluşunu görememişti.

"Nereye koyayım istersiniz?"

Poyraz "Nereye koysun canım?" diye bana sorduğunda güldüm. Kaşlarını kaldırdığında çenesinin ucuyla duruşunu gösterdim. Gözlerini kırpıştırarak çalışan tatlı teyzeye baktıktan sonra tekrar bana bakıp yavaşça yerden kalktı ama ellerimi bırakmamıştı. "Buraya getirebilirsin teyzecim." diye cevapladım kapının önünde sırıtarak bize bakan teyzeyi.

Teyze tepsiyle masaya yaklaştıktan sonra tepsidekileri masaya boşaltırken bir sütlaç kasesi de bıraktığında bakışlarım Poyraz'a kaydı. Sırıtıp "Söylediğimde belki canın çekmiştir." dedi. Gülümseyerek teyzenin "Afiyet olsun." demesine teşekkür ettim. Teyze odadan çıktıktan sonra Poyraz "Yap bakalım dokunuşunu." diyerek beni masaya çevirdi.

"Nasıl yani?" dediğimde önümde duran tasarımını gösterdi. "Odaya geldiğimde ona bakıyordun ya. Sen olsan ne yapardın?"

Ben de tam olarak bunu düşünürken Poyraz odaya girmişti. Sorusu beni heyecanlandırırken saçlarımı omuzlarımdan geriye itip perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırdım. Elini ardımda saçlarımda hissettiğimde tasarıma yönelen ellerim duraksamıştı. Saçlarıma topuz şekli verip özel kalemini saçlarımın arasından geçirerek tutturdu. Başkaları gibi biraz da ben mi kendimi övmeliydim? Duru da başkaları da Poyraz'ı bu hale getirdiğim için övüp duruyordu. İsmi yazılı özel kalemi saçıma toka yapmıştı adam...

Kalemliğinden diğer kalemini alıp bana uzattığında gülümseyerek teşekkür ettim. Ellerini iki yanımdan masaya yaslayıp çenesini de omzuma yerleştirerek beni izlemeye başladığında elim gibi zihnim de hareketsizleşmişti. Yanağıma değen yanağı hareket kabiliyetime bir hayli gölge düşürürken derin bir nefes aldım. Tekrar tasarıma bakıp o bu kadar temas içerisindeyken olmayacağını fark ettiğimde yüzümü hafifçe ona çevirip heyecanlı bir şekilde güldüm. "Şey... Biraz..."

Ne demek istediğimi muhtemelen yanaklarımın halinden anlayıp gülerek çenesini omzumdan çekerek hafifçe doğruldu ama elleri hala iki yanımdan masaya yaslı bir şekilde ardımdaydı. En azından tenlerimiz birbirine değmediği için nefes alma özgürlüğünü geri kazanırken tasarıma döndüm. "Bence çok zarif ama sade olsun istemiyorsan kumaşın duruşunu sıkılaştırıp göğüs arasına bir dekolte açılıp dekolte dış hatları gümüş renk taşlarla süslenebilir. Kırmızı ve lacivert saten ile gümüş taşlar güzel durur bence. Boyna dolanan kumaşın da parçası sırta doğru sarkmamalı bence. Taşlarla şıklaştığı için salaş görüntüden biraz uzaklaşılmalı. Boyunu kalın şerit halinde sarmalı, boynun arkasında yine zarif bir taş ile rahat giyilsin diye düğme olabilir. Bence yırtmaç olmamalı ama elbise de uzun olmamalı."

Sadece düşüncelerimden bahsediyor, bahsettikçe kalemi tasarımın üzerinde hareketlendiriyor ama bir çizik dahi atmıyordum.

Silgiyi uzatıp "Gösterir misin?" dediğinde ellerimin titrememesini umarak silgiyi alıp "Emin misin?" diye sordum. Sonuçta onun tasarımının bir kısmını silmem gerekecekti ve beğenmezse tekrar kendi düşündüğü halini çizmek zorunda kalacaktı. Bazen çizgiler zihinden o an akardı ve dakikalar sonra tekrar başka bir kâğıda denesen, hatta bazen bakarak denesen bile aynı hissiyatı vermezdi, biliyordum.

"Eminim."

Tasarımında gerekli yerleri silip hayal ettiğim ve anlattığım elbiseyi yansıttığımda bir süre bakıp "Rengi ne olmalı sence?" diye sordu. Tasarıma bakarken "Kırmızı." dediğimde masanın üstündeki kalemlerden kırmızının tonlarını ve saten parlaklığı verebilmek için beyaz kalemi aldı. Beyaz kalemi bana uzattıktan sonra kırmızı ile renklendirmeye başladı. Birlikte tasarlamış gibi olduğumuz tasarımı birlikte renklendirirken içim kıpır kıpırdı. Ara ara içeceklerimizi de içiyorduk. Solak olduğunu da yeni fark etmiştim. Gerçekten ilginizi çeken birine dair öğrendiğiniz her türlü bilgiye karşı meraklı ve hevesli oluyordunuz.

Renklendirmeyi bitirdiğimizde o sol dirseğini masaya yaslamış bir şekilde eğildiği masada gözlerini kâğıtta gezdirirken ben de sağında, sağ dirseğimi yaslamış bir şekildeydim. Tasarımımızı yansıtan kâğıt aramızdayken Poyraz "Güzel oldu." dedi. Renklendirmeyi çok iyi yapabiliyordu. Kırmızının tonlarını kullanarak satenin katlanma ve kırışma yerlerinde gölgeler oluşturabilmişti. Ben ise sadece saten parlaklığı verebilmiştim ama doğru kullanmıştım. Çizim konusunda teknik eğitim almamış olsam da kendi kendime bir şeyler öğrenebilmiş, çize çize de gelişmiştim ama renklendirme konusunda pekiyi sayılmazdım. Onun için ise çocuk oyuncağı olmalıydı.

Gözlerimiz birbirine döndüğünde gülümsüyorduk. "Tasarımcı olmalısın."

İç çektim. "Yani işletmeyi bitirmeme az kaldı. Ailem işletme okumam için o kadar para harcadı. Tasarım biraz aksiyon olacak gibi. Ailemle uğraşacağım, muhtemelen hoşlarına gitmeyecek. Dört yıllık emeğimden vazgeçip sil baştan başka bir meslek için uğraşacağım." dedikten sonra omuzlarım iyice çökerken en büyük sebebi dile getirdim. "Nasıl ilerleyeceğini bilmediğim bir konuda risk alarak konfor alanımdan çıkmış olacağım. Belki ileride, bir risk almam gerekmediği bir zaman diliminde tasarımla ilgilenebilirim. Belki hep hobi olarak kalır."

"Sevdiğim bir söz var." dediğinde merakla kaşlarım kalktı. Yüzüme düşen perçemimin kıvrılan ucuyla oynamaya başladığında gözlerim bir anlığına eline kayarken gülümsedim. O ise saçlarıma bakmaya devam ediyordu. Eli refleks olarak gitmiş gibi saçımla oynuyordu. "Bir gemi kıyıda her zaman güvendedir fakat gemi bunun için yaratılmamıştır."

Cümlesini noktalayan bakışları gözlerime döndüğünde dudağımı büzüp bakışlarımı kaçırarak burukça güldüm. Sözün haklılığı ağır gelmişti. Yine korkaklık yaparak konfor alanımdan çıkmıyordum. Poyraz'ın da bunun farkında bir şekilde doğru sözü seçmesi ve beni derin bir düşünceye itmesi yetmemiş gibi konuşmaya devam etti. "Denizdeyken suya hemen giremediğini söylemiştin, hatırlıyor musun?"

"Evet." diye mırıldandığımda saçımdaki eli omzuma inmişti. Elinin tersinde parmaklarının tenime nazik temasları eşliğinde eli omzum ile dirseğim arasında hareket edip dururken söylediklerine odaklanmak güç olsa da ses tonu ve söyledikleri de ilgi çekmek konusunda oldukça başarılıydı. "Suya daha geç girince, su daha sıcak olmamıştı. Bunu da hatırlıyor musun?"

Ne demek istediğini anlayabiliyordum. İleride bir zamana ötelememi istemiyordu. Şu an ertelediğim şey tasarım değil korkularımdı çünkü, stresimdi, kaygılarımdı. İleride tekrar aynı duyguları yaşayacaktım ve bu şekilde giderse hep erteleyecektim. Su ne kadar ertelersen ertele aynı sıcaklıkta oluyordu ama sonunda atlayıp alıştığında neden daha önce yapmadığını sorguluyordun. Her şey bir anlık cesaretle oluyordu ve artık suda olmanın özgürlüğü içerisinde üşümeden yüzebiliyordun.

Düşünürken elim istemsiz masaya yasladığı eline gitti. Parmaklarıyla oynamaya başladığımda gülümseyerek elimi izliyordu. İkimizin eli de bir rahat durmuyordu. Temas telaşı içerisinde birbirine gidip duruyordu. Onun sağ eli hala omuzum ile dirseğim arasında mekik dokurken, ben ise sol dirseği ile yaslandığı masadaki elinde parmaklarıyla oynuyordum. Duru'nun doğum gününde de söylenilenler aklıma geldi. Temas... İnsan âşık olunca temas etmeden duramıyor arkadaş. Böyle her an yakınlaşmak istiyor, dokunmak, öpmek istiyor.

"Sence geç kalmadım mı?"

"Bugün yarından daha erken." dediğinde gülümseyip "Nasıl her zaman güzel bir cevabın olabiliyor?" diye sordum.

Parmaklarıyla oynadığım ellerimizi kenetlediğinde gülümseyişim genişledi. Gözlerimi ellerimizden alıp sıcak çikolatayı anımsatan kahverengilerine çevirdim. "Benim de sana çok sorum var ama bazı soruların cevabı yok."

Dirseği masaya yaslı sol kolumda elim yanağıma giderken son heceyi uzatarak "Mesela?" diye sorduğumda dilini çiğnermiş gibi dudakları hareketliyken çenesinin ucuyla beni gösterdi. O da derin düşüncüye daldığında bazen dilini çiğneyebiliyordu. "Nasıl her zaman bu kadar güzel bakabiliyorsun?"

Dudaklarım aralansa da sorularını sürdürdüğünde cevap beklemediğini, söylediği gibi bir cevabı olduğunu düşünmediğini anlayıp gülümseyerek dinlemeye devam ettim. "Nasıl her zaman bu kadar güzel olabiliyorsun?"

Parmaklarım heyecandan kızaran yanağımda ritim tutmaya başladığında diline eziyet etmeyi bırakıp gülümsedi ve kaşları hafifçe havalandı. "Nasıl her zamanı özel kılabiliyorsun?"

'Ben bir bayılıp geleceğim' desem garip mi kaçardı? Çünkü tam olarak öyle yapmak istiyordum. Öpüşmemizin bir şeyleri değiştireceğini biliyordum ama Poyraz için tüm engelleri azaltmak değil komple yok etmek anlamına geleceğini bilmiyordum. Ben onu durdurmadıkça resmen tüm hız bana doğru geliyordu ve benim de durduracağım yok gibiydi.

Hayatım boyunca böyle bir his ve heyecan yoğunluğuyla mücadele etmediğim için hızla "Sütlaç!" dediğimde kaşları daha da kalktı. "Sütlaç yemeyi unuttum!"

Güldükten sonra ellerini çekip gülerek doğruldu ve sütlaç kasemi uzattı. O bana bakmazken buruşturduğum yüzüme sütlacı uzattığı gibi gülümseme yerleştirmeye çalıştım. Odunun tekiydim sanırım ama gerçekten heyecanımla baş etmekte zorlanıyordum. Ben daha önce karşılaştığım hiçbir zorlukta bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Heyecanım, başka insanlar ve engellerden daha büyük bir engel gibi aramızda duruyordu. O kendinden emin bir şekilde, hislerini sakin bir şekilde büyütebilirken bile ara ara telaşlanabiliyordu, ben ise onun kadar oturaklı bir karaktere sahip olmadığım için bu kadar büyük duyguların altında kalıyor gibi hissediyordum. Ona bakmak, onunla temas kurmak, o güzel cümlelerine cevap bulmak o kadar zordu ki... Bu heyecanımı nasıl bastıracaktım? Neyse ki Poyraz yanlış anlamıyor, heyecanım yüzünden araya girdiğimi anlıyordu ama ya yanlış anlaşıldığım bir an olursa? Onu istemediğimi ya da onu durdurmaya çalıştığımı sanmasını istemiyordum... Sadece oldukça acemi bir şekilde aşk içinde can çekişiyordum. Kendime tekrar yüzümü buruşturdum. Aşk mı demiştim?

Sütlaç yiyişimi kalçasını masaya yaslayıp kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde izlemeye başladı. Bir kaşık sütlacı daha dudaklarıma götürdüğümde gözleri dudaklarıma kaydı. Sütlacı hızla yuttuğumda dudakları kıvrıldı. Sesim ağlar gibi kısık çıkarken "Bilerek mi yapıyorsun?" diye sitemlenip döner sandalyede diğer tarafa döndüm. Gülmeye başladı.

"Niye? Heyecanlandın mı?"

"Sütlaç yerken beni rahatsız etme." deyip sütlaç yemeye devam ettim ama yüzüm ağlamak üzereymişim gibi buruşuk, dudaklarım büküktü. Çaresizlik ve heyecan ağlama isteği oluşturuyordu. Biraz cesaretin kursu olsa giderdim, dersi olsa alırdım ama işte yoktu! Flört ya da sevgili, ne bileyim şu an bir şeydik ve git gide artan temaslarımız ile sözlerimize cesaretim, sakinliğim yetişemiyordu! Koray'la olan ilişkimizin pek sevgili ilişkisi olduğunu söyleyemezdim. Koray'la iki senede kuramadığımız temasa Poyraz'la kısa sürede erişmiştik ve bu da daha fazlasının da yolda olduğunu gösteriyordu. Sevgililer, birbirini öper, sever, dokunurdu ve benim cesaret kazanmam gerekiyordu. İçim onunla yakınlaşmak, öpmek, dokunmak için yanarken korkaklığımın ve heyecanımın engel olmasını istemiyordum.

Ona geri dönüp kaseyi masaya koyduğumda gülerek "Bitti mi?" dedi. Başımı onaylar şekilde salladım. "Bana da hiç sormadın. Canım çekmişti."

Gözlerim irileşti. "Ama sen nefret edersin."

Omuz silkip üzülmüş gibi kaseye baktı. "Tatmak istemiştim."

"Gerçekten mi?" derken üzgün çıkmıştı sesim. Normalde tabii ki de onu da düşünürdüm ama nefret ettiğini bildiğimden önermemiştim. Şimdi de düşüncesiz gibi hissediyordum kendimi.

"Ama telafi edebiliriz sanırım." dediğinde kaşlarım kalktı. "Dudağının kenarında biraz kalmış."

Bakışları hınzırlaşsa da sırıtmamayı başarıyordu. Bakışlarım baygınlaştığında "Çok da güzel kokuyordu." diye beni vicdan azabı içerisinde süründürme çabasına devam etti. "Yenisini söyleyelim." derken dudağımın kenarında olup olmadığından emin değildim. Muhtemelen benimle sadece uğraşıyordu ama elimle kontrol edip olmadığını fark ettiğimde beni kandırabildiği için gülmeye başlamasını ya da gerçekten olduğunu fark ettiğimde oradan tadına bakmak istediği ve teknik olarak bakabileceği bir sütlacın tam da orada olduğu için kızarmama da yine gülmesini istemedim. Gülmesini seviyordum ama güldüğü durumlar, beni daha da heyecanlandıracak ya da utandıracak anlar olunca tatsız oluyordu tabii.

"Son sütlaç oydu."

Kaşlarım kalktığında gözlerini kırpıştırıp "Gerçekten." dedi. Her zerresiyle hiç güvenilir durmuyordu ama emin olamıyordum.

"Eminim ki dudağımın kenarında sütlaç yok." dedikten sonra yüz ifadesinden çıkarım yapmaya çalıştım. "Var Mısın?" diye sorduğunda gülüp "Yine neye?" diye sordum. O da güldü. "Eğer sütlaç var çıkarsa, tadına bakmama?"

"Sen görebiliyorsun, benim bir çıkarım yok."

"Sen de 'eminim' dedin." dediğinde dilimin ucunu hemen dudağımın kenarına götüresim vardı. "Ayrıca zaten konu senin çıkarın değil, bana onca kaşık arasında bir kaşık bile uzatmaman."

"Gerçekten istemezsin, sandım."

"Mektuplaşmıyoruz, sorabilirdin." bilerek abarttığını düşünüyordum ama yine de emin olamadığım için ve biraz da teması bahane ile gölgeleneceği için cesaretlendiğim için "Varsa, bakabilirsin." dedim. Göz bebekleri büyüdü ve "Harbi mi?" diye sorarken hızla kalçasını yaslandığı masadan çekip göğsünde birleştirdiği kollarını çözdü. Kabul etmemi beklemiyor gibi görünüyordu ve heyecanlandığına göre dudağımın kenarında sütlacın kalması konusunda da ciddiydi sanırım...

Keyifle bana doğru eğildiğinde gülümsemeden edemezken "Uğruna nefret ettiğin tatlıyı yiyeceksin." dedim. "Buna değer." diye beni kandırdığını itiraf etse de hilesine engel olmadım. Canı çekmemişti tabii ama kaleyi boş gördüğü hiçbir an gol atma fırsatını kaçırmıyordu. Benim de bu kadar vicdan yapışım şovdu zaten. Asıl niyetim dudağımın kenarına temas etmesiydi sanırım...

Bir eli çeneme gelip yüzümü kendine doğru kaldırdığında gözlerim yavaşça kapandı. Dudaklarını dudağımın kenarında hissettiğimde bacaklarımın üstünde kavuşturduğum ellerim birbirinden güç almaya çalışıyordu. Kaldıysa bile minicik kalmış olan sütlaç parçasında, bir kase yemiş gibi oyalandığında gülmemek için zor duruyordum çünkü dudaklarım biraz bile olsun hareket ederse dudaklarımızın teması artacaktı ve sonra...

Sonra benim için mümkünmüş gibi daha da heyecan dolu anlar yeniden başlayacaktı. Bir daha ne zaman öpüşeceğimizi merakla beklerken o anın bu olup olamayacağını düşündükçe de tırnaklarımı avucuma batırıyordum.

Geri çekildiğinde gözlerim aralanırken rahatlıkla güldüm. Doğrulduğu vücudunda neşe saçan yüzüne baktığımda dudağını yalayıp "Güzelmiş aslında sütlaç." dedi.

Heyecanım çeneme vurduğunda "Sütlaç olduğuna emin misin?" diye sorduğumda soruma şaşırıp 'vay be' der gibi dudak büktü. Yanlışlıkla çıkan cesur soruma cesaretli bir cevap vereceğini anladığım gibi sandalyeden kalktım ve kollarını tuttum.  Hızla konuşarak konuşmasına engel oldum. "Sütlaç güzel bir tatlıdır."

Çenesinin ucuyla beni gösterip gözleri dudaklarıma kayarken "Aslında güzel olan ..." dediği gibi "Sütlaç." diye cümlesini bitirdim. Gülerek gözlerini gözlerime çıkardı. Heyecanım sürerken "Tasarımımız da çok güzel." dediğimde gülüşü arttı ve camdan dışarıyı gösterdi. "Hava da ne güzel güneşli. Bugün de çok güzel bir cumartesi. Şu koltuk da fevkalade. Başka pozitif düşüncelerimiz var mı?"

Alayına karşı şirince sırıtıp dolabı gösterdim. "Dolap da ne güzel." dedikten sonra oflayarak güldüm. Konuyu değiştirmek için saçmalayıp durmuştum. Konuyu değiştirme çabama önce alay etse de şimdi izin verip tasarıma baktı. "Hile olmayacak olsa Novella'ya bu tasarımı verirdim."

"Koray da hile yapacak." diye hatırlattığımda gülse de "Ben yapmam." dedi. "Zaten ihtiyacın da yok." dediğimde iç çekti.

"Ben o kadar emin değilim."

Kaşlarım kalktı. "Ne demek istiyorsun?"

Kalçasını tekrar masaya yaslayıp tasarıma bakarak sıkkınca omuz silkti. "Yapamıyorum."

Üzgün görünmesi içimde ona dünyaları verebilme isteği yaratırken elim yanağına gitti. "Neden öyle diyorsun?"

Temasım çatılmış kaşlarını gevşetirken gülümseyen gözlerle elime baktı. Eli yanağındaki elime geldikten sonra avcumu dudaklarının arasına çekip öptü. Öpüşü boyunca gözlerim kapanırken gözlerimi tekrar araladığımda derin bir nefes almıştım bu huzurlu havadan. Gülümseyişimi gülümseyerek izledikten sonra "Kafam çok dağınık. Odaklanamıyorum." dedi.

"Üç tane çizik atsan bile Koray'ı geçersin."

Gülse de "Koray'ın hayal gücü yoktur ama çizimi güçlüdür. Hayal gücü konusunda destek aldıktan sonra güzel bir tasarım çıkartabilir ortaya. Özellikle de benim canımı sıkma konusunda oldukça motivesi varken." dedi. "Senin çizimin de hayal gücün de güçlü." diye hatırlattığımda gülümsedi ama bana katılmıyordu. "Şu sıralar hayal gücüm tasarıma çalışmıyor."

Parlayan gözleri ne demek istediğini anlatıyordu. Aklının bende olması yerimde heyecanla kıpırdanmamı sağlamıştı ama bunun ona zarar vermesini istemiyordum. Kaybetmeyi sevmeyen biriydi ve Koray'a karşı kaybetmek isteyeceği son şey olmalıydı.

Son zamanlardaki dengesiz halimiz de onu etkilemiş olmalıydı. Gerçekten, tek yaptığım günü geçirmekti ve bu süre zarfında bir işe gidiyor olsam muhtemelen her şeyi birbirine karıştırmış olurdum. Onun kalkıp gelebilmesi bile başarıydı. Şu an mutluyduk evet ama dün kavga etmiştik, kavga etmeden önce öpüşmüştük, dünden öncesinde ara ara kavga etmiş, ara ara ise sonucunun ne olacağı bilinmeyen yakınlaşmalar yaşamıştık. Şimdi bile, gözümüz sadece birbirini görerek bir yola çıkmıştık ama ne olacağımız belli değildi. Yolda bizi bekleyen Koray'ın hırsı ve ailelerimize söylediğimiz yalanlar gibi engeller vardı. Tabii Poyraz'ın evliliğe karşı olan olumsuz düşünceleri, benim oldukça kötü ve uzun bir ilişkiden çıkmış olmanın getirdiği umutsuzluk, güvensizlik ve karamsarlık gibi sorunlarım vardı. Ara ara problemlerimizin baş göstereceğine emindim ve bunlarla nasıl baş edeceğimiz henüz belirsizdi. Bu kadar karmaşa içerisinde onun da hayal gücü tökezlemiş olmalıydı.

"Hayal gücü senin ama ilham dışarısı. Hayal gücü bile bugüne kadar şahit olduklarımızla beslenen bir şey. Hep hazır yiyemezsin, arada dışarıdan beslenmen lazım." dediğimde söylediklerimi düşünürken tekrar dilini çiğnemeye başladı. Öyleydi. İnsanın bir şeyler üretebilmek için kağıdın başında durup kalemi sallaması değil, zihnine zaman ayırması gerekiyordu bazen. Her şeyi hazır bir şekilde zihnimizden bekliyorduk ama zihnimizden dışarıdan aldıklarımızın bir deposu gibiydi. Bazen hayal gücümüze yeni ilhamlar bulmak gerekirdi.

"Her şeyi iptal ettin mi?"

"Evet." dediğinde gülümsedim.

"Hadi gel biraz dışarı çıkalım. Çabalayıp durmak yerine biraz nefes alman, yeni ilhamlar bulman gerekiyordur belki."

**

"Mesela insanlar. Bence çok ilham verici." dediğimde garip bakışlarla üstündeki önlüğe baktı. Takım elbisesinin üstünde yelekle komik görünüyordu. "Bunun işe yarayacağına emin misin?"

"Evet." dedikten sonra güldüm. "İşe yaramasa bile eğlenceli olacak."

"Senin için." diye söylendiğinde başımı onaylar şekilde salladım.

"Poyraz oğlum, hadi. Masa üçün siparişini al."

"Geliyorum Merve anne." dedikten sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Sipariş nasıl alınıyor?"

Gülüp "Tamam hiç sipariş almadın da, seninkini aldılar ya hani? Hiç aklına bir şey gelmiyor mu?" diye alayla sordum. "Ne arzu edersiniz efendim, desem garip olur mu?" deyip mahallelinin çocuklarının oturduğu masayı gösterdi.

Dudağımı 'vaziyet kötü' der gibi sağa doğru büküp "O çocuklara mı?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. "Efendim, diyeceksin?" diye sorumu uzatmaya devam ettim. Ofladığında güldüm. "Velet onlar, velet! O kadar kibar olma burada. Esnaf lokantası gibi düşün burayı."

Yüzünü çaresizlikle buruşturup "Orası nasıl?" diye sorduğunda dudağımı büzüp nasıl anlatabileceğimi düşündüm. Gerçekten farklı hayatlardan gelmek bazen zor olabiliyordu. "Orhan amcanın yeri gibi düşün. Rahat ol. Burada müşteriler ama geçen şuradakinin kulağını çekti annem, topu çiçeklerine geldi diye. Öyle düşün. Ciddi ve seviyeli bir hava yok yani burada."

Öyle ciddiyetle dinlemişti ki bir ara defter çıkarıp not alacak sanmıştım. Yaptığı her işi ciddiyetle ve mükemmeliyet beklentisi ile yapması, işlerini bir hayli zorlaştırıyordu.

Derin bir nefes alıp "Gidiyorum o zaman." dediğinde omzuna bir tane geçirip "Hadi yaparsın aslanım." dedim. Gidip elin Çinlileriyle, İtalyanlarıyla toplantı yapıyor, sunum anlatıyordu. Şurada üç tane veletten sipariş alacakken stres yapıyordu.

Asker arkadaşı gibi çaktığım omzuna baktığında şirince sırıttım. Romantik bir çift olmamızı bekliyorsa, bir hayli hayal kırıklığına uğrayacaktı. Hareketime sırıttıktan sonra "Bana şans dile." dedi. Gözlerimi devirip onu masaya doğru çevirdikten sonra ittirdim. "Hadi Poyraz, abartma."

Masaya yaklaştıkça çocukların başları Poyraz'ın boyu oranında kalkmıştı. Garip garip yaklaşan Poyraz haliyle çocukların da garip garip bakmasını sağladığında stres seviyesinin daha da artmış olduğunu tahmin edip elim dudaklarıma giderken sırıttım. Kolu çizilse kıyamayacağım adam komik bir şekilde zor durumda kalınca hoşuma gidiyordu.

"Ne arzu edersiniz?" dediğinde gözlerimi yumup elimi alnıma götürdüm. Efendim, deyişini dile getirdiğim için cümlenin geri kalanında problem olmadığını sanmıştı...

Sümük Ali, hayatında ilk defa ona saygı değer biriymiş gibi yaklaşılmasının verdiği şevkle omuzlarını dikleştirirken "Ne önerirsin abi?" diye sordu. Poyraz bakışlarını bana çevirdiğinde moralini bozmamak için hızla elimi alnımda çekip yüz ifademi değiştirdim ve sırıttım. Kendi kendine düşünüyormuş gibi "Ne önerebilirim?" dedikten sonra bana kaş göz yaptı. Elimi dudağıma götürüp hayali bir fermuarı kapattım.

Oflayarak önüne döndü.

"Tamam abi kızma, ben seçerim."

Poyraz hızla "Yok abicim kızmadım." dedikten sonra elini kafadan bir şey sallamak üzere olduğunu anladığım şekilde havada hareketlendirdi. Aklına gelen ilk şeyi söyleyip "Kurabiye yiyin." dediğinde emir vermiş gibi olduğu için "Lütfen." diye ekledi ama bu sefer de gereksiz bir 'lütfen' olmuştu. Gerçekten ehline denk gelmeyen her şey ziyan oluyordu. Başka yerde harikalar yaratıyordu ama burada üç tane çocuktan sipariş almakta zorlanıyordu.

Çocuklar cevap vermeden saçmalamasının getirdiği gerginlikle "Ben size kurabiye ile süt getiriyorum." deyip menüleri ellerinden alıp bana doğru döndü. Dudaklarımı oynatarak "Ne yapıyorsun?" deyişimi aldırmadan mutfağa doğru ilerlediğinde gülerek peşine takıldım. Nefesini üfleyerek mutfağa girdi. "Ben mola istiyorum."

"Çalışalı üç dakika oluyor Poyraz." deyip ardından girdiğimde çalışanımız Elif'e "Masa beş kurabiye ve süt istiyor abicim." dedi. "Masa üç Elif'cim." dediğimde Elif kendisini savaştan çıkmış gibi sandalyeye bırakan Poyraz'a gülerek bakarken "Tamam ben hallediyorum şimdi." dedi.

Belli ki çalışırken çok yorulmuş (!) olan Poyraz'ın sandalyesinin ardına geçip omuzlarına masaj yapmaya başladım. "Seni yıllık izne çıkartalım, çok yüklendik bugün sana."

"Alay etme." dese de Poyraz da güldü. "İlham aldın mı?" diyerek dalga geçmeye devam ettiğimde masajım yüzünden gevşemiş, memnun sesiyle "Sorma. Zihnimden elbiseler uçuyor şu an." dedi.

Gözlerimi devirip "En azından kafan dağılıyor." dediğimde "Daha çok strese girdim." dedi.

"İyi." diye söylenerek ellerimi omuzlarından çekeceğim sırada ellerini geriye doğru uzatıp "Yok, yok bebeğim. Sen masaj yapmaya devam et yine de." dediğinde gülerek masaj yapmaya devam ettim. Bebeğin miyim gerçekten, diye sorasım vardı. Böyle sorarken de sağa sola sallanırdım, otuz iki diş sırıtırdım eminim ki. Gerçi şu anda da tek farkım, henüz sormamış olmaktı.

Annem "Poyraz oğlum! Yeni masa geldi!" dediğinde Poyraz Elif'e döndü. "Abicim, Merve anne sana sesleniyor."

"Kızın adı 'Elif' Poyraz'cım."

Anneme de 'Poyraz'ı biraz zorla' demiştim. Masaları sildirerek başlamıştı, şimdi de siparişleri aldırtıyordu. Masaj yapan ellerimi tutup başını hafifçe bana çevirdi. "Sen de gel lütfen."

Sırıtıp çocuk gibi davranmasına "Tamam kalk Poyraz'cım." dedim. Sandalyeden kalkıp peşinden gelip gelmeyeceğime emin olamamış gibi elimi tuttu. Gözlerimi devirerek ardından giderken mutfaktan çıktık. Sırtı dönük, annemin gösterdiği masada oturan kişinin babam olduğunu fark ettiğimde gülmemeye çalıştım. Tabii Poyraz henüz arkadan tanıyacak kadar görmemişti babamı ama yirmi üç yıllık babamı ben hemen tanıyabilmiştim tabii.

Masaya varmadan önce elimi çektim. Poyraz itiraz edecekken yüzünü görebileceğimiz kadar yakınlaştığımız için babam olduğunu fark etti. Babam önce Poyraz'ın tedirgin bir şekilde sırıtan yüzüne, sonra da üstündeki önlüğe baktı. "Şirket battı herhalde."

Poyraz sırf babam olduğu için bu ortamda sadece benim anlayabileceğim bir sahtelikle güldüğünde ben de güldüm. "Çok bir beklentim yok, kızınızı geri alsanız yeter."

Babam, Poyraz'ın şakasına gülmediğinde gülüşüm arttı. Poyraz sesini temizleyip "Şaka tabi." dediğinde babam başını onaylar şekilde sallayıp önüne döndü. Poyraz derin bir nefes alıp bana baktığında şirince sırıttım.

"Bana ne vereceksin bakalım?" diye sorduğunda Poyraz "Kurabiye?" diye sordu. Tekrar güldüğümde babamın bakışları bana döndü. Ben de ciddileşmeye çalıştım. Babamla aramız tam olarak düzelmiş sayılmazdı. Gökçeada'daki evin Poyraz'ın parasıyla alındığını düşündüğü için ve benim kabul edip üstüne 'ben de onlardanım artık' dediğim için bana bozuk atmaya devam ediyordu ama en azından onun küslüğünü aldırmadan yanaklarına yüzlerce öpücük bırakmama da engel olmayacağı kadar barışmıştık artık.

Poyraz Orhan amcanın çay bahçesindeki kurabiyeleri yediğinde, 'ben yaptım, bizim kafeden geliyor buranın tatlıları' dediğim için burada olduğuna emin olduğu tek şey kurabiye olmalıydı. Herkese kurabiye vermeye çalışıyordu.

"Bana oradan demli bir çay ver ama sen koy." dediğinde Poyraz'ın gözleri direkt Elif'e dönmüştü ama cümlenin sonunu duyduğunda tekrar babama baktı. "Tavşan kanı gibi olsun. Ne eksik, ne fazla."

Poyraz "Ben getireyim o zaman tavşan kanını." dedikten sonra babam ona bakmadan başını onaylar şekilde salladı. Bu adama çektirdiği eziyet ne zaman bitecekti? Suratına bile bakmamaya çalışıyordu Poyraz'ın... Kaldı ki Poyraz 'oğlum' deyip kendisine sarılacağı üzerine iddiaya girmişti.

Poyraz mutfağa giderken elimi tutup beni de çekeceği sırada "Baba!" dedim. Babamın gözleri bana döndüğünde Poyraz da elini çekti. "Ben de yanında oturayım madem. Poyraz'cım bana da paşa çayı getirir misin?"

Poyraz babamın önüne dönmesini bekledikten sonra "Paşa, tavşan falan bunlar ne? Ne ölçüde oluyor? Püf noktası ne?" diyerek sanki şef tabağı yapacakmış gibi sorularını fısıldayarak sıraladı. Öpücük attıktan sonra babama döndüğümde sandalyeye otururken Poyraz'ın, dışarıda annem ile konuşan Elif'e baktığını gördüm. O çağırmadan ben çağırıp "Elif'cim, gelsene bir şey konuşacağım." dediğimde Poyraz'ın "Gerçekten mi?" diyen ters bakışları bana döndü. Adamı rahatlatacağım, diye çıkarıp daha da stres sahibi yapmış olmama bu kadar eğlenmemeliydim ama ne? Stres de ters etki yaratıp hayal gücünü çalıştırabilirdi...

On dakika kadar sonra babam "Bu kocan içeride ne yapıyor?" diye sordu. Sırıtışımda alt dudağımı ısırıp mutfağın olduğu koridora doğru baktım. Mutfağın camından kaçmış gitmiş olabilir miydi? Çay doldururken bu kadar vakit kaybedeceğini sanmıyordum. Muhtemelen internetten araştırıyordu ne istediğimi, ne koyulukta olması gerektiğini. Yemin ediyorum çay kaşığıyla gram gram ekleyip alarak görüntüyü, internetten açtığı görüntüyle eşdeğer yapmaya çalışıyor bile olabilirdi...

"Elif'cim, sen bir mutfağa git istersen." dediğimde babam Elif'e "Otur kızım." dedi. Poyraz'a yardım etme çabalarım burada sonlanmıştı. Çok da bir çaba göstermemiştim tabi ama...

Poyraz elinde tepsi belirdiğinde tekrar sırıtıp ne getireceğine bakmaya başladım. Çay bardaklarını memnuniyetle getirip masaya koyduğunda görüntülerini tutturmuştu ama babam "Çok koyu olmuş." deyip geri gönderdi. İlk geri gidişinde hala sırıtabiliyordu Poyraz ama dördüncüde "Bu sefer de çok açık." deyip geri gönderdiğinde Poyraz'ın seğirmek üzere olan gözleri bana döndü. "Bana da tekrar paşa çayı." diyerek boşalan bardağımı uzattığımda "Tabi karıcım." deyip mutfağa döndü. Çayıma tüküreceği konusunda endişelenmiştim.

Poyraz tekrar gelip çay bardaklarını önümüze bıraktıktan sonra kusur duymak istemez gibi "Yeni masa geldi, ben onlara bakayım." deyip yöneldiğinde babam "Rengi kusursuz." deyince sırıtarak geri döndü. Tepsiyi göğsüne yaslarken "Afiyet olsun babacım." dedi. Kusur varsa yoktu, iltifat varsa vardı...

Babam kendi çay bardağından bir yudum aldıktan sonra tabağa koyup Poyraz'a uzattı. "Ama soğutmuşsun çayı."

Rengi ayarlamaya çalışırken çayı soğutmuş olmalıydı. Poyraz'ın sırıtışı silinirken daha fazla kıyamayıp "Babacım." dedim ve şirince sırıttım. "Sana yeni çayını Elif getirse olur mu? Biz kalkacağız da. Poyraz'ın şirketi de batmaktan kurtulmuş, gitsin orada çalışsın."

Babam kaşlarını kaldırdığında gözlerimi kırpıştırdım. "İyi madem." deyip göz ucuyla Poyraz'a baktı. "Yine bekleriz."

Poyraz rahatladığı için sırıtıp "Gelirim." dedikten sonra önlüğünü çıkardı. "Misafir olarak tabii."

Babamlarla vedalaştıktan sonra kafeden çıktık. Kapının önünde Poyraz'ın biraz önce 'efendim' dediği veletlerin top oynadığını gördük. Sümük lakaplı Ali, "Abi kurabiye güzeldi." deyince Poyraz özgüvenle sırıttı. "Tabi oğlum, ben önerdim."

Gülerek Poyraz'ın koluna girip arkadaşlık grubumuzun tüm kahrını çeken merdivenlerin olduğu sokağa doğru yönlendirmeye başladım. "Seni kurtardığım için bana borçlusun. Babam en az on beş kere daha tekrarlatırdı o çayı yoksa."

"Seni uçurumdan atar gibi yapsam sonra tutsam bana teşekkür eder misin?" dediğinde güldüm. "Tamam, günün devamında streslenmeyeceksin, söz veriyorum."

"Sahile gideceğiz ama önce sana bir yeri göstermek istiyorum." dedikten sonra onu merdivenlerin olduğu ara sokağa çektim. İleride terk edilmiş evin, merdivenlerine vardığımızda "Burası çocukluktan beri bizim grubun yeri." dedim.

"Sizin grup?"

"İşte Cansu, Hakan, Ogün..." dediğimde onunla aynı anda yüzümü buruşturdum. "Bir de günün devamında streslenmeyeceksin diyorsun!"

"Tamam, Ogün dememişim gibi davranalım." dediğimde "Tekrar dedin." dedi. Derin bir nefes alıp onu merdivenlere oturması için yöneltirken "Söz bir daha demeyeceğim." dedim. Bugün Ogün'le görüşeceğim ve beni aramasına rağmen geri dönmediğim aklıma geldiğinde o takım elbisesi dolayısıyla zorlanarak merdivenlere otururken telefonumu cebimden çıkarttım. "Ne oldu?"

"Söyleyemem." derken Ogün'e bugün görüşemeyeceğimize dair bir mesaj yazmaya başladım ama hissetmiş gibi aradığını gördüm. Poyraz "Niye?" diye sorduğunda çağrıya henüz sonlandırmadan bakışlarımı ona çevirdim. "Çünkü streslenirsin."

Gözlerini yavaşça kapatıp açtıktan sonra derin bir nefes aldı. "Söyle."

Çoktan gerildiği için düşen omuzlarımla "Bugün Ogün'e görüşmek için söz vermiştim ya, ona görüşemeyeceğimize dair mesaj atarken aramaya başladı şu an." dedim. Gergin bir şekilde bakmaya devam ettiğinde "Açıp söyleyeyim madem." desem de açmamış, sorar gibi bakmaya devam ediyordum.

'Ne yaparsan yap' der gibi başını onaylamaz bir şekilde sallayınca sıkkın bir nefes alıp telefonu açtım ve ardıma döndüm. Sanki ardıma dönünce duyamazmış ya da canı sıkılamazmış gibi...

"Ada? Aradım kaç kere."

"Ogün, ben bugün pek müsait değilim. Başka zaman görüşürüz, olur mu?"

"Neden? Deniz'le karşılaştık 'ablam mahalleye geldi' dedi. Neredeysen uğrayayım iki dakika."

"Uğrayamazsın." dediğimde "Poyraz'la beraber misin?" diye sordu.

"Evet."

İç çektikten sonra "Görüşürüz." deyip telefonu aniden kapattığında kaşlarımı çatarak telefon ekranına baktım. Yine sinir olmuştu, üstelik sarhoş değildi. Diğer sinir oluşlarında da sarhoş değildi. Şu an sadece Poyraz'la yan yana olduğumu duyduğu için bu kadar sinir olmuştu. Tamam, Hakan da üzülmemi istemiyordu ama Ogün gibi de tepki vermiyordu. Hatta son görüşmemizde Hakan ile Poyraz gayet iyi anlaşmış, yan yana oturduğumuz için etkinlik yapmadıkça bol bol sohbet etmiştik. Hakan artık Poyraz'ın beni üzmeyeceğini düşünmeye başlamış olmalıydı ki Poyraz'a iyi davranıyordu. Hatta başından beri Poyraz'a iyi davranıyordu. Poyraz'ın iyi bir adam olduğunu düşünmüştü sadece benim yine üzülebileceğimden korkmuştu fakat artık öyle düşünmüyor olmalıydı. Ogün niye hala ısrarcıydı?

Poyraz'ın dün söyledikleri aklıma gelirken dudağımı ısırmaya başladım. Bu kadar karmaşa içerisinde doğru değerlendirme yeteneğimi kaybetmiş olabilir miydim? Ogün'ün hareketlerini garip bulduğum şüphesizdi ama sebebinin Poyraz'ın sandığı gibi olma ihtimali var mıydı? Çocukluğumuzdan beri Ogün benim için arkadaşım ve en yakın arkadaşımın sevdiği çocuk olmuştu. Bu sebeple hiç ihtimal vermediğim birinin varsa bana karşı hislerine karşı da ihtimal vermiyor olabilir miydim?

Bakıldığında Ogün'ün dile getirdiği cümleler sadece Cansu'ya çıkmıyordu. Her gün görmem, bu kadar imkânsız olması, Ogün'ü tanımak için uzun zaman boyunca şansı olması... Bizim gruptan biri haricinde kimsenin olmayacağını sanmıştım ama bizim gruptaki tek kız Cansu değildi. Direkt ben de olamayacağıma göre, diye düşünmüştüm ama olabilir miydim?

Agresifliklerinin aşk acısı olduğunu düşünmüştüm. O da öyle söylemişti. Cansu'nun söylediklerini yanlış anladığını, Cansu'yu imkânsız olarak gördüğünü düşünmüştüm ama tüm agresiflikleri banaydı. Ne Cansu'yla ne de Hakan'la kavga ediyordu. Aylardır tek derdi bendim. Yatıp kalkıp benim kuyruğuma basmaya çalışıyordu. Derdi ve yanlış anladığı Cansu olsa onunla olmaz mıydı derdi?

Aşık olduğu kişi hakkında konuştuğumuz günün detaylarını hatırlamaya çalıştım ama zihnim direkt 'Cansu' deyip durduğu için söylediği her şeyi direkt Cansu'ya yormuştum. Yakın arkadaşım Cansu'nun sonunda mutlu olmasını istemiştim, başka bir ihtimal benim için olmadığı için aklıma kendim gelmemiştim ama olabilir miydi? Ogün'ün garip ve agresif hareketlerinin sebebi hislerinin Cansu'ya değil de bana karşı olması olabilir miydi? Cansu, olduğunu söylediğimde ısrarla itiraz etmişti ve kızmıştı. Kızgınlığının sebebi kendim olma ihtimalini düşünmeden en yakın arkadaşımın ismini vermem ve böylelikle ne kadar imkânsız olduğumuzu ona tekrar hatırlatmam olabilir miydi? Ben korkudan, doğru tahmin ettiğim için onu köşeye sıkıştırdığımdan öyle büyük tepkiler verdiğini sanmıştım ama...

Poyraz'la birbirlerine girecekleri zaman, Cansu'nun da onu tutuyor olduğunu düşünmeden sert hareketlerle kollarını kurtarmaya ya da Poyraz'a saldırmaya çalışmıştı. Poyraz ise her seferinde benim kenara çekilmemi istemişti. Hakan ise Cansu'dan istemişti...

Her şeyi yanlış anlıyor olabilir miydim? Hem de yıllar boyunca? Hakan'ın sevdiği kadından yıllar boyu başka bir adamı dinlemeye katlanamayacağını düşünmüş, çocukluğumuzdan beri Hakan'ı da Cansu'nun dert ortağı görmüştüm ama daha fazlası mıydı? Hakan'ın Ogün'e karşı özellikle de son zamanlarda gergin yaklaşmasının sebebi bu olabilir miydi?

"Sana saygısızlık etmek istemediğim için dayatmıyorum ama bu yaptığın hiç hoşuma gitmiyor."

Poyraz'ın sesiyle ona doğru döndüm. Bir süredir gözüm telefonda donakalmış düşüncelere dalmıştım. Korkulu gözlerle Poyraz'a baktığımda o bana bakmıyor, sokağı inceliyordu. Gergin gözüküyordu. "Herif her ne söylüyorsa telefonun ucunda, ben anlamayayım diye tek kelimelik cevaplar veriyorsun. Bana mı sallıyor, yine gerginlik mi çıkartıyor, bilmiyorum ama dingillik yapmayı sürdürdüğü kesin."

Poyraz dışarıdan baktığı için hepimizi daha rahat görmüş, yorumlamış olabilir miydi? Ben ise arkadaşlarımı kaybetmek istemediğim için görmemeye çalışıyor olabilir miydim? Çünkü eğer Ogün'ün bana karşı hisleri varsa bu Cansu'yu da kaybetmem demekti. Çocukluğundan beri sevdiği adam, beni seviyorsa bunu nasıl hazmedecekti? Özellikle ben her şeyi yanlış anlayıp onu Ogün konusunda umutlandırdıktan sonra Ogün'ün sevdiği kadın çıkarsam? Cansu ile aramız bozulabilirdi, Ogün ile aramız şüphesiz bozulurdu, Hakan da Cansu'yu seviyorsa ve Cansu benden uzaklaşırsa Hakan'la da eskisi gibi olamazdık. Hatta... Bana güvenmemesi için hiçbir sebebi yokken senelerdir Cansu'yu seviyorsa bana söylemeyen Hakan'la da Cansu bozmasa bile aramız bozulabilirdi. En yakınlarım sandığım insanları kaybedebilirdim ve alttan alttan bundan korktuğum için gözlerimi sıkıca kapatmış olabilir miydim?

"Ona soracağım." dedikten sonra şaşkın ve gergin bir şekilde yanına oturdum. Bakışlarım solumda kalan merdiven korkuluğunun üstünde bozuk para ile kazınmış isimlerimize döndü. Ogün yazmıştı bunları. Benim ismimle başlıyordu. Ogün hep benimle başlardı. Selamlaşırken, vedalaşırken, yemeğini bölüşürken... Hakan da Cansu'yla...

Derin bir nefes alıp bana sorgulayarak bakan Poyraz'a çevirdim bakışlarımı. "İyi misin?" diye sorup elini yanağıma getirdiğinde iç çektim. "Haklı olmanı hiç istemiyorum ama Ogün'e kime âşık olduğunu soracağım. Eğer yine geçiştirir, kaçar, bir isim veremezse Ogün'den uzaklaşacağım."

"Ya rasgele bir isim verirse?" diye sorduğunda başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp önüme döndüm. Böylelikle yanağımdaki eli de çekilmiş oldu. "Söylediği şeyler ya Cansu'ya ya da bana çıkıyor. Her gün görmem, imkânsız olması, uzun zamandır tanıması..."

Gergin sesiyle "Öyle mi söylemişti?" dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. Bir küfür mırıldandıktan sonra ben sessiz kaldığım için ilgisini tekrar bana çevirdi. Dediği gibi çıkarsa ne kadar üzüleceğimi fark ettiği için kendi sinirini arka plana atıp kolunu omzuma attı ve diğer eliyle de bacağımın üstündeki elimi tuttu. Henüz hiçbir şey belli değildi ama korku kalbimi sarmıştı. Eğer kendi körlüğüm yüzünden her şeyi yanlış anlayıp Cansu'yu umutlandırdıysam... Kendimi hiçbir zaman affetmezdim. Cansu da beni affetmeyebilirdi. Affetse bile hiçbir zaman eskisi gibi olamazdık ki. Ben onun sevdiği adamın sevdiği kadın olacaktım artık gözünde. İster istemez uzaklaşacaktı benden. İster istemez içten içe kızacaktı bana belki varlığıma bile. Ben bu mahalleye gelmeden önce tanışmışlardı onlar. Belki ben olmazsam her şeyin daha farklı olabileceğini düşünecekti...

"Ya benim ya Cansu. Eğer Cansu diyemezse, beni söylerse ya da hiçbir şey diyemezse..." dedikten sonra burukça gülümsedim. "... Ogün'le olan arkadaşlığım biter."

"Ya bunu anlayıp Cansu derse?" diye sorduğunda tekrar ona baktım. "Ogün Cansu'ya çok değer veriyor. Onlar da çocukluk arkadaşı. Cansu'yu ileride kaybetmek ve kendisini saçma bir durum içerisinde bırakmayı göze alamaz." dedikten sonra kaşlarım çatıldı. "Yani herhalde."

Emin değildim, çünkü eğer beni sevdiğini onca zaman anlayamadıysam onu pek de tanımıyordum demekti. Hatta Hakan'ı da anlayamadıysam, Cansu dışında kimseyi tanıyamamışım demekti. Cansu ise beni ve Ogün'ü tanıyamadığını düşünecekti. Benim niyetimi de sorgular mıydı?

"O kadar da şerefsiz değildir herhalde." dedi Poyraz da ama sesi kendinden pek emin değildi. Yine de bir şeyleri anlamaya başlamama rahatlamış gibiydi. Üzülme ihtimalim onu da germişti ama en azından gerçeğe ulaşarak üzülecektim. Bilinmeyen bir mutluluktansa, bilinen bir mutsuzluk yaşayacaktım. Gerçek her neyse, er ya da geç ortaya çıkacaktı ve korkup geciktirerek hiçbir şey kazanamazdım. Aksine, her şeyi ne kadar çabuk anlarsam, en azından Cansu'yu kaybetme ihtimalim o kadar azalacaktı.

"Cansu dese bile bir daha bana ya da sana böyle garip garip davranmasına izin vermeyeceğim." dediğimde minnettar baktı. Hafifçe gülüp "Yoksa bir gün onu döveceğini baya bir fark ettim." dediğimde o da güldü.

"Spor salonumda kum torbama onun fotoğrafını bastırdım."

Kaşlarım kalktığında şaka olduğunu umut ediyordum ama sırıtmak dışında bir tepki vermedi ve gerçeklik payı artmış oldu. Şakaysa komikti, şaka değilse daha komikti. Ben de sırıtırken biraz önceki gerginliğim biraz azalmıştı. Poyraz'ın yanında sinirlendiğim Poyraz olsa bile uzun süre gergin kalmak zordu. Hem de henüz hiçbir şey belli değilken karalar bağlamak istemiyordum. Belki de tüm sinirini Cansu'dan çıkartamayacağı için bana yönlendiriyordu ve gerçekten sevdiği Cansu'ydu. Yani, umarım... Yoksa arkadaş grubumuz naneyi yemişti. Çocukluktan beri kendimi en şanslı saydığım şeylerin arasındaydı bu insanlar. Şimdi çoğunu kaybedersem, belki de hepsini, çocukluğumdan bir parçada kaybetmiş gibi olacaktım. Bunca karışıklığın içerisinde böyle bir üzgünlük yaşamak istemiyordum ama olanı görmemek için gözümü de köreltemezdim...

Beni biraz olsun rahatlatan Poyraz'ı da rahatlatabilmek için "Ben zaten Ogün'e söyledim..." dedim. Tasarımına odaklanamamasının sebeplerinden biri de Ogün'le olan duruma karşı yaşadığı sinir olmalıydı ve biraz olsun rahatlama şansı varsa bunu ona verecektim.

"Neyi?"

Nasıl açıklayacağımı düşünürken tedirgin bir şekilde sırıttım. "İşte... Şey."

Altından ne çıkacağını tam bilmemesine rağmen utanmaya başladığımı ve yanağımı ısırdığımı fark ettiğinde dudağını yaladıktan sonra sırıttı ve tek kaşını kaldırdı. "Ney?"

"Of. Biliyor işte bir şey olduğumuzu."

İçten bir şekilde gülüp "Bir şey?" diye sordu.

Utanarak omuz silkip kısık sesle "Bir şey işte." dediğimde bakışları merdivenlere kayarken kendi kendine düşünür gibi tekrarladı. "Bir şey."

Bakışları bana döndüğünde evlenme teklifini kabul etmişim gibi gülümsüyordu. Şey, etmiştim zaten...

"Bir şey. Sevdim." dedikten sonra derin bir nefes alıp üst vücudunu bana doğru döndürdü ve "O zaman şöyle söyleyeyim..." dedikten sonra elimi sıktı ve yüzünü hafifçe yakınlaştırarak gözlerimin içine, en derinine baktı. "Bir şeyim olduğun için çok mutluyum."

Gözleri, kalbimin konuşmasını sağlarken "Bir şeyim olduğundan beri çok mutluyum." dedim. Cümlelerin dudaklarımdan çıktığını kulağıma eriştiğinde fark etmiştim. Söylediğime kaşları kalkıp yıldızlar gözlerinde belirirken ne kadar doğru bir cümle kurduğumu düşünüyordum. Onu tanıdığımda, hayatımın mahvolacağını düşündüğüm bir ayrılık yaşamıştım ama hayatım git gide güzelleşiyordu. Onun sayesinde olduğunu ben söylemesem, 'güzel anılar listem' dile gelir, söylerdi.

**

Çantadan çıkardığım kâğıdın altına koyabilmesi için sert sekreterlik ile birkaç kâğıdı ona uzattığımda "Burada çizemem ki." dedi. Sahilde kamp sandalyelerimizi denize yakın konumlandırmış, otururken yaz mevsiminde olduğumuz için hava geç kararıyordu. Saat akşam altıydı ve hava hala aydınlıktı. Birkaç saat içerisinde hava kararmaya başlayacaktı.

"Neden?"

"Masamda olmalıyım, tek başıma olmalıyım, sessiz olmalı, arkada sevdiğim bir müzik çalmalı, odaklanmalıyım ve özel kalemim yanımda olmalı."

Sekreterliği gösterip "Masan." dedikten sonra kulaklığı uzattım. "Tak, aç sevdiğin müziği geri kalanlarımızı unut." dedikten sonra saçımdaki kalemi çıkarıp ona uzattım ve şirince sırıttım. Saydıklarından sadece kalem hakikiydi ama her zaman çabalayıp durduğu ama başaramadığı ortamdan uzaklaşıp denizin yanında, yüzen ve yürüyen keyifli insanların yanında, artık yakmayan ama hala aydınlatan güneşin altında temiz havada ilham alıp güzel bir şeyler ortaya çıkarabileceğini düşünüyordum.

Kalemi alıp kağıda baktıktan birkaç saniye sonra tekrar bana bakıp "Gerçekten böyle yapamam." dediğinde gülümseyip "Şu kurallarını bir bırak." dedim. Güldü. "Kurallarım olmasaydı ben de, tasarımlarım da olmazdı."

"Kuralların şu an işe yaramıyor belli ki." diye ona hatırlattığımda derin bir nefes aldı. "Daha önce neyden ilham alırdın?"

"Renklerden, havadan, manzaradan, her şeyden."

"Bak burada hepsi var. Ortam değişikliği her zaman iyidir. Stresin bazı anlar..." deyip işaret parmağım ile baş parmağım arasında ufak bir mesafe bırakıp gözlerimi kıstıktan sonra sırıtıp "... birazcık başka yöne doğru artsa da bugün iş yeri dışında yerlerde zaman geçirdin. Kafan dağıldı ve denizin parıltısı, temiz hava, önünden geçen tanımadığın ama ilham verecek insanlar... İşe yarayabilir. Bende her zaman işe yarar." dedim.

İtiraz etmese de emin değilmiş gibi baktığı için gülümseyip bacaklarımı kendime çekerek sandalyede bağdaş kurup üst vücudumu ona çevirdim.  "Yakın zamanda benim için iki tasarım yaptın, hem de çok kısa süre içerisinde." diyerek kendisine inanması için çabaladım.

"İlhamım vardı."

Kaşlarım kalktı. "Sen."

İltifat etmeye çalışmadığında bile kalbimi ısıtıyordu. Gülümseyip "Yine ben olayım." dediğimde kaşları kalktı. "Nasıl yani?"

"Benden ilham al, benim giyeceğim ya da giymemi isteyeceğin bir elbise tasarla."

Fikrime ve fikrimi sunarken vücudumu saran heyecana memnun bir şekilde baktığında "Öyle yardımcı olsun." diye bahane ettim. Bahaneme inanmadığını gösteren bir şekilde baktıktan sonra bu fikrimin iş yapacağını düşünmüş olmalı ki kıvrılan dudakları eşliğinde kâğıda baktı. "Ben de kitap okuyayım." deyip çantamdan kitabımı çıkardım. "Burada sessizce duracağım." dedikten sonra yakınımızda birbirine su atıp duran çocukları gösterdim. "Ama onlar için aynı sözü veremem."

Çocuklara bakıp başını onaylamaz bir şekilde sallayarak iç çektiğinde güldüm ve henüz kulağına takmadığı kulaklıkları ona yeniden gösterdim. "Sanırım ihtiyacın var."

Kulaklığı takıp derin bir nefes aldıktan sonra kâğıda bakarak düşünmeye başladı. Düşünmesini bir süre gülümseyerek izlediğinde gözleri bana döndüğü için hızla kitabı kaldırıp sırıttım. Kulağında kulaklık olduğu için kitabı sallayıp önüme döndüm.

Bir süre önümüzden geçen simitçiden aldığım simitten zorla birkaç parça ona da yedirmem dışında onu rahatsız etmeyip kitap okudum. Üstüme düşen susam parçalarını silkelerken bakışlarım bir süredir rahatsız etmemek için ne yaptığına bakmadığım Poyraz'a döndü. Elbiseyi detaylandırmamıştı ama düz bir elbise giyen, yüzü ve vücudu detaylandırılmış bir figür çizmişti. Biraz daha dikkatli baktığımda saçlarıma kadar beni resmettiğini ve renklendirdiğini gördüm.

Ona doğru eğildiğimde kulaklığını çıkarıp bana baktı. Gülümseyerek resme bakarken "Ne güzel çizmişsin... Bu kadar güzel mi görünüyorum gerçekten?" diye sordum.

"İnsan eli, yaratıcı kadar iyi yansıtamıyor." dediğinde kaşlarım hafifçe çatıldı. "Nasıl yani normalde bu kadar güzel değil miyim?"

Gülüp "Daha güzelsin Ada," dedikten sonra gülümseyerek ve daha kısık sesle tekrarladı. "Daha güzelsin..."

Dirseklerimi kamp sandalyesinin kol kısmına yaslayıp ellerim yanaklarımda ona bakarken erir gibi gülümseyip "Ha öyle diyorsun?" dediğimde işaret parmağıyla hafifçe burnuma vurdu. "Hiç iltifata alışık değilsin, değil mi? Hemen en kötüyü düşünüyorsun."

Alışık değildim gerçekten. Koray odununun en kibar anları, özgüvenimi düşürmediği anlardı. Güzel bir kadın olduğumun farkındaydım ama son iki yıl içerisinde özgüvenim düştüğü gibi öz sevgim ve beğenim de düşmüştü. Bir adam sürekli kusurluymuşsunuz gibi davrandığında ve manipüle olduğunda, ona inanmaya başlayabiliyordunuz ve bu çok tehlikeliydi. Şimdi ise her bakışında beğeniler ve hayranlık barındıran bir adamın gözlerinde, dünyanın en güzel kadınıymışım gibi hissediyordum...

"Sen de fena değilsin." dediğimde sırıttı. "İltifat etmeye de hiç alışık değilsin galiba."

Güldüm ama "Ayrıca ben iltifat almaya alışığım hayatım, söylemene gerek yok." dediğinde gülüşüm silinmişti. Geriye yaslanıp ciddileştirdiğim suratımla "Bundan sonra duyamayacaksın o zaman." dedim.

Koluyla beni dürtüp "Şş, şaka yaptım." dediğinde kitabımı açıp okurmuş gibi yaparken omuz silktim. "Kitabı ters tutuyorsun." dediğimde oflayışım gülmeye başlamamla dağılırken kitabı düzelttim ama ona bakmadım. Tekrar koluyla dürtüp gülerek "Aklıma şaka gelince söylemeden duramıyorum." dedi.

Bakışlarımı ona çevirirken "Komedyenliği bırak da işine bak. Çoluk çocuk evde bekliyor, para lazım." diye dalga geçtiğimde güldü. "Kızımız mı var, oğlumuz mu?"

Şakamı uzatmaya başlaması hoşuma giderken "Kızımız." dediğimde "O zaman olur." deyip hemen kulaklığını geri takarak çizmeye döndüğü için güldüm. Kız çocuğu mu istiyordu? Ya da çocuk istiyor muydu ki? Evliliğe bile ısınmış mıydı, henüz bilmiyordum. Evliliğe olan mesafesi anne ve babasının ilişkisinden geliyorsa, çocuğu hiç istemiyor olmalıydı çünkü terk edilmiş bir çocuktu... Yine de şakamı sürdürmüş, hatta önüne dönerken gülümsemişti.

Kulağında kulaklık olduğu için rahatlıkla mırıldandım. "Aslında oğlun olmalı. Hatta oğulların. Kendin gibi büyütmelisin ki daha çok kadının kalbinde kelebekler uçsun."

Gülümseyerek resim çizdiği dakikalar boyunca gözlerim ona daldığı için kitaba geri dönememiştim. Aklına gelen tasarımdan memnun olmalıydı ki gözleri parlıyor, gülümsemesi genişliyordu. Gözleri bana dönüp kulaklığını çıkarttığında gözlerimi kırpıştırarak resme baktım ama "Ne dinlediğimi merak ediyor musun?" diye sorduğunda ilgim tekrar ona döndü.

"Ne dinliyorsun?" dediğimde kulaklığı kulağıma getirdi. Kulaklığın ucundan hiçbir ses gelmediğinde yutkundum. İrileşen göz bebeklerim ve dehşete uğradığımı yansıtan ses tonumla sordum. "Hiçbir şey dinlemiyor muydun?"

"Yoo, dinliyordum." dediğinde rahatladım. Kendi kulağından kulaklığı çıkarttığında müzik kesilmişti herhalde. Rahatladığım için derin bir nefes alıp "Duyulmuyor. Neyi dinliyordun?" diye sorduğumda gülümsemesi genişledi.

"Seni."

Bu sefer yutkunma dahi yutkunamazken tedirgin bir şekilde sırıtıp dişlerimin arasından son bir umut "Yemin et." dediğimde kahkaha attı. Yüz ifademi de komik bulmuş olmalıydı ama daha çok mutluluktan gülmüştü. Kulaklığı çıkarıp geri verdikten sonra "Bir süre sessizliğimle eşlik edeceğim kulaklarına." dedikten sonra önüme dönüp açtığım kitabı yüzüme yasladım. Gülüşleri eşliğinde kitabı yüzümden çekmeye çalıştığında direniyordum. Kitabın içerisine girmek istiyordum. Kitabın içerisine girip satırlar arasında kaybolmak istiyordum. Seviyorum, demesem de olurdu. Adama resmen kalbime kelebekler kondurduğunu söylemiştim...

"Mutlu olduğum anlar listem olsa bugünü kesinlikle eklerdim." dediğinde hala yüzümü açmamak konusunda direniyordum. "Ve dünü." dediğinde hafifçe kitabı uzaklaştırdım. Göz göze geldiğimizde geniş gülümsemesi eşliğinde "Ve ondan önceki günü." dedikten sonra güldü. "Ben bu aralar mutluyum sanırım." dedikten sonra kitabı tutan ellerim kucağıma düşerken onun eli ise kızaran yanağımda dolandı.

"Ve senin de kızın olmalı. Hatta kızların. Öyle sana benzemeliler ki, başka adamların da hayatları değişmeli. Can Ozan'ın şarkıda da söylediği gibi, bir kadın gelir, değiştirir seni. Alıştığın o sert, kararlı şeklini. Yüz binlerce yıldır böyledir gider. Suyun kumsala vurması gibi..."

Hayranlıkla bakan gözleri ve güzel sesiyle eşlik ettiği şarkı şaşkınlığımı arttırırken gerçekten merak ederek sordum. "Sence hiç kusurum yok mu?"

Beni hiç kötü hissettirmiyordu. Çekindiğim, heyecanlandığım anlarda bile ya üstüme çok gelmiyor ya da benden de cesur davranıyordu. Bir süredir hep yan yanaydık. Birlikte uyanıp birlikte kalkıyorduk. Bir an bile yetersiz hissetmemiştim aksine tüm yetersizlik hissiyatlarımı silip süpürüyordu. Kimse benim için bu kadın iki yıldır manipüle edilip ruhen sömürüldüğü bir ilişkiden çıkmış, demez hatta yıllardır sevildiğimi sanırdı. Bana renklerimi de ışığımı da geri vermişti. O gözleri kusursuzmuşum gibi bakıyordu.

"Hep güzel şeyler söylüyorsun, güzel bakıyorsun. Hiç rahatsız olduğun bir şey yok mu?"

Sorumu garipsemişti ama ben de şaşkınlıktan soruyordum. Mükemmel olamazdım, mükemmel olmadığımı biliyordum. Nasıl böyle görebiliyordu? Gerçi... O da bana sorsa cevap veremezdim. Olay bu muydu? Kusurları olan kişilerin kusurlarını bile sevebilmek? Yıllarca yetersiz hissetmiştim ama doğru kişiyle kusurlarından çiçek mi açardı insan?

Kusur, kelimesinin anlamını bile bilmiyormuş gibi bana bakmaya devam ettiğinde gülerek saymaya başladım. "Çok konuşuyorum bazen yüksek sesli gülüyorum, sakarım, bazen çok sivri ve fevri olabiliyorum, güneş gördükçe artan az da olsa çillerim var, tenim ruh gibi, fazla duygusalım, sesim iyi olmamasına rağmen hep şarkı söylüyorum, dağınığım. Mesela yani, örnek olsun diye. Senin için kusurum yok mu?"

Aslında ezbere saydığım şeylerin Koray'ın yıllardır bana söylediği şeyler olduğunu fark ettiğimde omuzlarım düştü. Ne kadar da inanmıştım hepsine, kusurlarıma? Şimdi başka bir adam görmediğinde garipsiyordum.

"Var." dediğinde kalbim acımış gibi hissettim ama sadece saniyeler sürmüştü çünkü geniş bir şekilde gülümseyerek devam etti. "Ama öyle güzeller ki, ben kusur olarak görmüyorum. Evet, çok konuşuyorsun ama hayatımda seninle sohbet etmekten daha keyif aldığım hiçbir şey yok. Evet, bazen yüksek sesle gülüyorsun ama gülüşün çok güzel. Evet, dağınıksın ama bana evdeymişim gibi hissettiriyorsun. Yaşanmışlık hissi, düzenli ve kurallara uygun olmak zorunda olmama, doğallık, sıcaklık..." dedikten sonra gülerek omuz silkti. "Ev gibi, işte. Evet, sesin çok da iyi sayılmaz ama üstünü giyinmeye gittiğinde bile şarkı mırıldanmanı seviyorum. Enerjimi yükseltiyorsun, bu hayatı öylesine yaşayıp geçerken durup dinlenmeyi hatırlatıyorsun. Hem bu sabah ben de şarkı mırıldandım biliyor musun, hazırlanırken? Fevri olduğun şüphesiz ama kızdığında aynı utandığın ve heyecanlandığın gibi yüzün kızarıyor, o görünüşü seviyorum. Yeşil gözlerinden saçların gibi alevler sıçramasını seviyorum. Ruh gibi değil, su gibi olan tenini seviyorum. Yüzünü süsleyen çillerini seviyorum, gerçi ihtiyacı yok ama. Sakarsın ama seni tutmak için hemen orada olmayı seviyorum. Duygusallığın bana bu hayatta yaşadığım onca yıl boyunca her türlü başarıyı ve eşyayı elde etsem de neden tam olarak mutlu olmadığımı anlatıyor."

Dolu gözlerimden akan mutluluk göz yaşımı baş parmağı ile okşayarak sildi. "Seni sen yapan şeylerle çok güzelsin." dedikten sonra benim gözlerimin de farkı olmadığını düşündüğüm hayran bakan gözleri gülümsememe döndü ve fısıldadı.  "Ayrıca sana bir sözüm vardı."

Gülümsememden öpmek üzere diğer elini de yanağıma getirdiğinde yanaklarımı tutan ellerini tuttum. Dudaklarımız birleştiğinde ve gözlerimiz kapandığında sabah söz verdiği gibi beni gülümsememden öpmeye başladı.

Sakın arşın nurundan ümit kesme. Vermeyi istemeseydi, istemeyi vermezdi...

284

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!