17/54 · %30

BÖLÜM 17

59 dk okuma11.793 kelime11 Kasım 2025

"Her aynaya baktığın..." diyeceği sırada "Cansu mu?" diye sordum. Aynı anda konuştuğumuz için tam olarak ne dediğini anlayamamıştım. Kaşlarım kalkarken "Ne?" diye sorduğumda o da aynı anda kaşlarını çatarak "Ne?" diye sordu. "Ne dediğini anlayamadım." dediğimde başını onaylamaz şekilde salladı. Telaşlanmış gibiydi. Ayağa kalkıp merdivenlerden inerken onu takip ettim. Sokakta ilerlemeden önce bana dönüp "Unut, boş ver." dediğinde kolundan tuttum. Telaşlanmasının sebebi, tahminimin doğru olması olmalıydı.

"Cansu, değil mi? Ondan 'imkânsız' diyorsun. Ya, imkânsız değilse Ogün?"

Sinirle "Ne Cansu'su ya? Cansu benim kardeşim gibi." dese de "Yapma..." diye sızlandım. Çok belliydi işte. Bütün garipliklerinin, telaşlarının ya da imalı cevaplarının sebebi, Cansu olmalıydı.

"Cansu'ya âşıksın, değil mi?"

Sinirle kollarımdan tutarken ağlar gibi güldü. "Ada, ne saçmalıyorsun? Ben sana ne diyorum, sen bana hala 'Cansu' diyorsun."

"Ne diyorsun?" diye sorduğumda dudakları aralandı ama söyleyeceği şeyden vazgeçip gözlerini kaçırdıktan sonra kollarımı bırakıp sokakta ilerlemeye başladı. Peşinden giderken "Kabul et, rahatla." dedim. Bir küfür mırıldandığında oflayıp yetişmek için hızlandım.

"Ogün sana yardımcı olmaya çalışıyorum."

"Benim canımı yakmak dışında bir şey yapmıyorsun." dediğinde sokaktan ana mahalleye çıkmak üzereyken durup bana döndü. Mutsuz bir şekilde "Ama canını yakmak istememiştim. Canın yanmamalı da zaten. Eğer Cansu'ysa..." dediğinde "Ada!" diyerek lafımı kesti. "Senden tek istediğim, hayatımda öylece durman. Lütfen benim için daha fazlasını yapmaya çalışma, her derdimi ben çözerim."

"Ama Cansu..."

"Cansu diye bir şey yok!" diye tekrar sesini yükseltti. "Cansu benim arkadaşım, kardeşim, dostum, değerlim. Bu kadar! Ona âşık olmam gibi bir ihtimal yok."

Sessiz kaldığımda tekrar yüksek sesle "Anladın mı?" diye sordu. "Tamam." diye mırıldandığımda, anladığımı sanmıyordum. Aksine, koy vermemek için itiraz ettiğini düşünüyordum. Uzun zamandır tanıdığı, her gün gördüğüm, imkansız gördüğü, başkasını sevmek üzere olan ve bu kadar âşık olabileceği başka kim olabilirdi ki? Korkup itiraz ediyordu. Eğer duygularına karşılık bulamayacaksa, Cansu'yu kaybetmekten korkuyor olmalıydı. Ogün'ü bir rakı sofrasında Hakan'ın çözmesi gerekiyordu aslında. Benim Cansu'ya daha yakın olduğumu düşündüğü için bana çözülmüyordu. Gidip Cansu'ya söyleyeceğimi, bir şeyleri mahvedeceğimi düşünüyor olmalıydı.

"İyi." dedikten sonra iç çekti.

"Ben her zaman buradayım." diye ona hatırlattığımda gülümser gibi oldu. "Ah Ada..." dediğinde sesi titremişti. Kolları vücuduma sarıldığında ben de kollarımı sırtına doğru götürüp iç çektim. İnadını, korkularını sürdürdükçe mutluluk şansını ardında bırakıyordu, farkında değildi. En azından tahminimden emin olmuştum, devamını Cansu kalesinden de oynayabilirdik. Yıllardır ümitsiz bir şekilde Ogün'ü seven Cansu'ya bu gelişme ilaç gibi gelecekti. Sırf yoklamak için öne sürdüğü Hayri'yle bir alakası olmadığını dile getirse, biraz ışık yaksa devamını da Ogün getirirdi zaten. Sonrasında da, evli, mutlu, çocuklu!

"Seni seviyorum." dediğinde gülümsedim. "Seveceksin tabi. Küçükken seni kızların oyunlarına alan bendim."

Birkaç saniyeliğinin sessizliğinin ardından güldü ama gerçekten gülmüş müydü yoksa gülmek için kendisini zorlamış mıydı, anlamamıştım. "Sandalye yerine beni koyduğun için minnettarım." dediğinde kollarımı çektim. Geri çekildiğim için o da geri çekilirken gözleri hala kızarıktı. Lastik üstünden atlama oyunumuzda köşelere ihtiyacımız olmuştu ve sandalye yerine Ogün'ü tercih etmiştim.

"Yakında ona da söyleyeceksin." dediğimde kaşları kalktı. "Yani, sevdiğin kadına."

Burukça gülümsediğinde ben de kaşlarımı kaldırdım ama garip gülümseyişinin sebebini açıklamadı. Bu konu hakkında şu an daha fazla bir şey yapamayacağımı fark ettiğimde yanımdan ayrılmadan konuşmam gerektiği için konuyu açtım. "Poyraz'a ne dedin Ogün?"

Gözlerini kaçırıp güldü. "Hiçbir şey."

Uyaran ses tonumla "Ogün?" diye sorduğumda oflayıp tekrar bana baktı. "Laf arası gelecek planlarımdan konuşulurken Amerika'ya gitmeyi düşündüğümden bahsettim. Sonra öyle 'Ada da öğretir bana oraları, iyi olacak beraber kalmamız' falan dedim. Sonra bir gerildi zaten hemen."

Gözlerimi kısarak ona bakarken "Emin misin?" dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Hiç güven vermemişti. Belki de bu şekilde söylemişti gerçekten ama ses tonunu imalı kullanmıştı, bilmiyordum. Poyraz'ın da durduk yere çıldırmayacağını düşünüyordum. Normalde sakin bir adamdı, belli konularda hassas gibiydi sadece. Senelerdir Koray'ı dövmediyse, gerçekten sakin ya da en azından sinirlerini kontrol edebilen bir adamdı.

"Ogün birlikte kalacağımıza dair bir şey konuşmamıştık ki, niye öyle söyledin?"

"Yani, ben beraber kalırız, diye düşünmüştüm. Konuştuk diye hatırladım bir an."

"Kalamayız." dediğimde nefesini burnundan üfleyip ters bir şekilde "Neden? Kocan mı izin vermiyor?" diye sordu. "Ogün ben evliyim, farkında mısın? Sence adamın rahatsız olması normal değil mi?"

İsterik bir şekilde güldü. Sinir krizi geçirmek üzere gibiydi. "Ada, sen bu evliliği gerçek kılmaya karar verdiysen söyle, ben de ona göre davranayım. Çünkü ben hala bu evliliğin sahte olduğunu sanıyordum."

"Alakası yok. Onun izin vermemesinden de değil. Birbirimize söz verdik, evliliğe aykırı davranmayacağız diye. Birlikte kalmamız duyulursa, iki ailece de garip karşılanabilir."

"Nereden duyacaklar?" diye sorduğunda "Niye bunun riskine gireyim?" diye karşı soru sordum. "Kaldı ki, birbirimizin nikâhlı karı kocalarıyız. Ben de onun başka biriyle aynı evde yaşamasını istemezdim. Biz biliyoruz sahte olduğunu ama başkaları bilmiyor ki. Niye hakkımda yanlış algılar oluşturayım?"

Tekrar gülüp "Süper ya." dedi. "Çocukluğumuzdan beri birbirimizden çıkmadığımız arkadaşımla aynı evde kalmamıza sahte kocası izin vermiyor."

Oflayıp sesimi yükseltirken "Ben böyle karar verdim, kimseden izin istemiyorum." dedim. "Hadi Ada, görüşürüz sonra." deyip mahalleye yöneldiğinde ardından nefesimi üfleyerek baktım. Beni gerçekten çok yoruyordu. Kuyruğuma basmaya çalışıyor gibiydi. Son zamanlarda kuyruğumu ondan kaçırmaya çalışmaktan yorulmuştum ama o da dertli olduğu için fazla tepki veremiyordum.

Yeterince uzaklaşmadan ardına dönüp "Dönmeden haberim olsun. Ben bırakırım seni, araba bende." dediğinde "Şu tavrından kurtulamazsan, bırakamazsın beni Ogün'cüm." dedim ama ümitsiz bir rica olduğunun farkındaydım. O da tekrar "Haber ver." deyip önüne dönmek dışında bir şey vadetmemişti zaten.

On beş dakika kadar sonra Cansu'nun çalıştığı yerin önünde, elimizde duran karton bardaklarımızdan çay yudumluyorduk. "Fazla molam yok, dökül hemen."

"Kızım, itiraf aldım gibi bir şey resmen. Senin adını duyduğu gibi ne hallere geldi bir görsen."

Çayı burnundan püskürttüğü sırada gülerek peçete uzattım. "Sil, rezil seni." dediğimde insanların bize bakışına aldırmadan hızla yüzünü silip hevesle "Nasıl yani?" diye sordu. Konuşmalarımızı ona anlattığımda çayını hızla bitirip yanımızdaki çöp kutusuna karton bardağı attı ve ellerini dudaklarına götürüp çığlığını dudaklarının içine hapseder gibi ses çıkarttı. "Gerçekten oluyor mu bunlar?" dedikten sonra ardına dönüp sokaktan geçen herhangi bir kıza sarıldı. Dershaneye gidiyor gibi gözüken kız yüzünü bize doğru çevirdiğinde Nilüfer olduğunu fark ettik. "Cansu abla, ne bu mutluluk?" derken gülmüştü kız.

Cansu kızın saçıyla oynarken "Ben mutlu olmayayım da kim olsun kız?" diye sorduğunda kız saçını düzeltirken "Ya abla... Dershaneden sonra sevgilimle buluşacaktım." dedi. Cansu kızın saçını düzeltmesine yardımcı olurken "Yok bir şey, düzeldi. Aşk güzel bir şey." dediğinde kızla birlikte güldük. Nilüfer gözlerini bana çevirirken "Cansu abla da evlenecek herhalde," dedi. "Hayırlı olsun bu arada Ada abla, enişte de maşallahmış."

Gülüp çantasından tutarak onu yola doğru ittirirken "Yürü kız, sensin maşallah." dedim. Gülerek ilerlemeye devam ederken "Hadi iyi dersler!" diye ardından seslendik. El sallamalarımızı sona erdirdikten sonra birbirimize döndük. Ben de çayımı bitirdiğim için çöp kutusuna attıktan sonra kollarımı kaldırdığımda hızla kollarımın arasına girdi. "Ya yufka, gerçekten beni seviyor olabilir mi?"

"Aklıma başka bir ihtimal gelmiyor valla. Yoksa ben de sana umut vermek istemezdim."

Ellerimizi kollarımızdan çekmeden sadece yüzlerimizi geri çektik. Cansu'nun sessiz çığlığını aynı anda tekrarladıktan sonra Cansu teşekkür eder gibi gözlerini gökyüzüne çevirdi. "O zaman devamı sende. Bizim çocuk belli ki korkağın teki. Beşir Cansu, korkak Behlül'e âşık olmuş." dediğimde güldü.

"Tipi de benziyor zaten aşkımın." dediğinde gülüp uzatarak "Ooo." dedim. İmkânsız aşkı imkanlara kavuşunca özgürleşmişti dili de. 'Aşkım'lı konuşmaya başlamıştı.

"Aman Bihter'imiz olmasın da." dediğimde gülüp aynı anda "Hakan." dedik. Ogün'ün etrafında, Cansu'nun metresi olabilecek tek kişi, normal zamanlarda zincirli gibi birbirlerinden ayrılmayan Hakan'dı. Son zamanlarda Ogün'ün garip hareketleri dolayısıyla araları açılmış gibiydi ama normalde yapışık ikizlerdi.

"Bihter Hakan da, Ogün'ü rakıya çıkarır, duygularını döktürür sonra da cesaret aşılar. Tamam işte, gelinlik bakmaya gidebiliriz."

'Gelinlik' deyişim hoşuna gitse de "Hakan da bir garip." diye söylendi. "Ogün'le bana dair herhangi bir pozitif cümlesi yok. Aksine sanki beni vazgeçirmeye çalışıyor. Bir şey biliyor, olabilir mi? Belki Ogün, Hakan'a söylemiştir kimi sevdiğini ve ben değilimdir?"

"Sanmıyorum ya. Hakan canını Ogün'e emanet eder, bizimkini etmez, biliyorsun. Düşkün işte sana da. Üzülmeni istemiyor."

"Bilmiyorum ki ya..."

Cansu'nun molası bittiği için ben müşteriymişim, Cansu da benimle ilgileniyormuş gibi mağazada rafların arasında dolanırken sohbete devam etmeye başladık. Dün akşamı sorduğu için anlattıktan sonra elim ojelerin arasında gezinirken iç çektim. Dün akşamki kavgamızdan sonra tekrar tekrar defalarca unutmuştum ama aslında her şey Poyraz'ın yanında sırıtıp durmamam gerekecek kadar karışıktı. Ben ise çifte kumrularmışız, cicim aylarındaymışız gibi kıpır kıpır hissediyordum ara sıra. Resmen hafıza kaybı geçiriyordum ama elimde değildi. Olanı biteni unutup anı yaşıyordum yanında.

"Adamın burnundan getirmişsin. Nasıl başka bir şey söylesin?"

Ben "Getirmedim burnundan falan." derken o yanımdaki rafı düzenliyordu. Alayla gülüp "'Kıskanıyorum' dese kafa göz dalacakmış gibi davranmışsın. Canını seven herkes 'kıskanmıyorum' diye cevaplardı. Adam nasıl kalkıp itiraf etsin?" diye sordu. Çocuk gibi omuz silkip gözlerimi kaçırdığımda "Ah Ada." diye sızlandı. "Yanlışa çiçekle gittin, doğruya mermi atıyorsun."

Gözlerim irileşerek ona döndüğünde o da çocuk gibi omuz silkti. "Ne var? Düşüncelerimi dile getiremeyecek miyim?"

"Sence benim tekrar riske girecek bir halim kaldı mı?" diye sorduğumda iç çekip "Sen de haklısın tabii." dedi.

"Boşluğuma denk geldi. Peş peşe çok güzel anılar yaşadık, etkilendim tabii ama bu sanırım ilgisiz ve değersiz iki yıllık bir ilişkiden çıkan hangi kadına yapılsa hoşuna giderdi. Poyraz'lık bir olay da değil, başkası yapsa da hoşuma giderdi sonuçta, değer görülmek ve sürprizler."

"Ya öyle değilse," dediğinde ne demek istediğini anlasam da devam etmesini bekledim. "Ya hoşuna gitmesinin sebeplerinden biri Poyraz'sa?"

Rafların ayırdığı diğer koridora geçerken söylenmeye başladım. "Cansu yapma lütfen. Ne kadar kötü olduğunu yeni yeni fark ettiğim bir ilişkinin bünyemde ve psikolojimde bıraktığı etkilerden kurtulmaya çalışıyorum. Belki de yıllar sürecek her şeyi Koray'la kıyaslamayı bırakmam ya da birine yeniden teslim olmam. Güven duygum yok, hevesim yok, gücüm yok. Gündemimde bunlar varken, duygularım belki de henüz Koray'dan bile arınmamışken, başkasına karşı bir şeyler hissetmeye başlamış olamam. Özellikle de o kişi tanıştığımız günden beri aşkta ve evlilikte gözü olmadığını söyleyip durmuşken. Şakayla bile olsa evliliğimize âşık olmamayı şart koşmuştu, düşün artık."

Gezinip duran vücudumu durdurmak için kolumu tutarken anlayışla gülümsese de düşüncelerini dile getirmekten vazgeçmedi. "Tahmin edemez ya sonuçta adam seninle tanıştığı gibi bir şeyler olup olamayacağını. Kim der 'ben bu kadına âşık olabilirim, dur dediklerime dikkat edeyim' diye? Belki sorgulamıyor bile henüz kendini, sadece içinden geldiği gibi davranıyor. Mutlu olmanı istemesi bu yüzden belki, sorunca nedenini söyleyememesi? Cevabı henüz o da bilmiyor olabilir."

Düşüncelerinin beni de bu doğrultuda düşünmeye itmesine izin vermeden hızla cevap vermeye başladım. "Kusura bakmasın ama aşkla işim yok dediği gün beni öpmek üzere oluşunun mantıklı bir açıklaması olamaz. Kendinden emin ve mantıklı bir adam, bol keseden değil düşüncelerinden konuşuyor. Dengesiz olan söyledikleri değil yaptıkları. Düzgün davranmalı. Zaten söyledim bir daha böyle bir şey yapamaz."

"Bir daha, derken?"

"Ben gideyim artık." deyip şirince sırıttığımda irileşen gözleri eşliğinde beni tuttu. "Siz öpüştünüz mü?"

"Şş..." deyip etraftakilere baktım. Birkaç genç kızın gıybet arayan ilgisini çekmiştik ama tanıdık yok gibi görünüyordu. Gözlerimi tekrar Cansu'ya çevirip fısıldayarak sarhoş olduğumuz gecede öpüştüğümüzü öğrendiğimi anlattım. "Ama dediğim gibi, hatırlamıyorum o anı. Ogünlere de söyleme sakın ha."

Dudağını ısırırken sırıtışı, dişlerinden kurtulmak ister gibi genişliyordu. Başını onaylamaz şekilde sallarken gözleri ima saçıyordu. Gözlerim kısılıp yüzümü buruştururken "Durum çok mu kötü sence?" diye sorduğumda dudakları dişlerinden kurtuldu ve güldü. "Kızım bir kere kıvılcım oluşmuş, saçılır artık her yere."

"Sarhoşmuşuz, bir anlamı yok." diye direttiğimde 'Sen öyle san' der gibi baktı. "Sen emin misin, bunun bir daha olmayacağına? Hadi diyelim o sefere 'sarhoş' deyip geçersin, bir daha olursa ne yapacaksın?"

"Olmayacak. İkimiz de ilişki istemeyen ve bunu belli eden insanlarız. Özellikle de o."

"Tamam, senin de ağzın yandı ama onun da yandığını unutma. Senin kadar onun da güven problemleri olabilir, yoğurdu üfleyerek yiyor olabilir."

Gülmeye çalışıp elim raflarda sırf uğraş olsun diye gezinirken "Gayet emin gözüküyordu." diye mırıldandım.

Aniden "Poyraz'a karşı hislerin var mı?" diye sorduğunda kaşlarım kalktıktan saniyeler sonra çatıldı ve yüz ifademi kontrol etmekte zorlanırken "Ne? Hayır." dedim.

Sırıtırken "Bak, insan ne kadar kolay yalan söyleyebiliyor. Poyraz'ın her söylediğine inanmamanı öneririm." dediğinde nefesimi üflerken gözlerimi devirdim. Düşüncesi bile saniyeler içerisinde vücuduma hükmetmiş, her zerremi sarsmıştı. Kendime mutsuzluklardan mutsuzluk seçer gibi yaşıyordum bu hayatı. Nerede uzak durmam gereken şey varsa, gidip yapışıyordum hemen.

"Saçmalama Cansu, yalan söylemiyorum."

"Âşıksın, öldün bittin demiyorum Ada ama etkilenmeye, bir şeyler hissetmeye başlamışsın. Anı biriktirdikçe devamı da gelecek, belki tam şu an bıraksanız birbirinizi, yine de geri dönüşü olmayacak. Bazı şeyler başladı mı, tutamazsın."

Gözlerim üstündeyken gülümseyip ellerini kaşlarıma getirdi ve çatık kaşlarımı gevşetmemi sağladı. "Hayır, olmayacak öyle bir şey."

"Onun tarafından artık olacağı varsa da olamaz zaten." dediğinde kalbim mümkünmüş gibi daha da ezildi. Kalkan kaşlarıma cevaben "Adamın hislerini geri kaçırmışsın." dediğinde yutkunmaya çalıştım. "Nasıl yani?"

Gülüp "Ne oldu? Üzülmüş gibisin. İstediğin bu değil miydi?" diye sorduğunda yanağımı ısırmaya başladım. Son zamanlarda Poyraz yüzünden yanağım delik deşik olma tehlikeleri atlatıyordu. "Üzülmedim." diye mırıldandığımda iç çekti. Muhtemelen dışarıdan hislerim açısından zor durumda gözüküyordum ki yakın arkadaşım içli içli bakıyordu.

"Her neyseniz ya da ne olacaksanız olun, belli ki Poyraz iyi bir adam. Sırf bir şeyler hissetmemeye çalıştığın için onu itme. Kötü davranmanı hak etmiyor. En kötü arkadaş olmaya çalışın, o kadar zaman geçireceksiniz."

Başımı onaylar şekilde sallarken sonunda düşüncelerine rahatlıkla katılabiliyordum. İyi bir adam olduğu şüphesizdi. Tanıştığımız günden beri tek yaptığı beni mutlu etmeye çalışmaktı. Koray'ın oluşturduğu güvensizliklerin ya da korkuların suçlusu da değildi, içerisinde bulunduğum karmaşık durum da onun yüzünden değildi. Sadece boşluğa düşmüş bir kadın olarak, etkilenmemenin elde olmadığı bir adamdan etkilenmeye başlamıştım ve bunun üstesinden gelirken onunla savaşır gibi davranmamalıydım. Sırf mesafe koymak için anlamsız soğukluklar oluşturmamı hak etmiyordu. Ne benim ona âşık olduğum vardı, ne de onun bana âşık olacağı. Ben ilişkiden yorulmuştum o direkt ilişki istemiyordu. Sırf sevse güzel sevecek diye, sevmeyişine kızamazdım ki. Sevse karşılık verebileceğim bile şüpheliydi. Ben sadece... Onca zaman sonra böyle güzel davranan bir adamla karşılaştığımda aklım karışmıştı. Dediği gibi aşkı yanlış tanımladığım şüphesizdi. Koray beni hiçbir zaman, bu adamın birkaç ayda hissettirebildiği kadar mutlu hissettirememişti. Aşk Poyraz değilse, daha fazlası demek olmalıydı, çok daha azı olan Koray değil. Bu dakikadan sonra onunla arkadaş olmaya çalışacaktım. Eğer arkadaş olursak, ona arkadaş olarak değer verebilirsem belki diğer saçma hisler kaybolurdu. Desteğini sevdiğim ve sanırım biraz da ihtiyaç duymaya başladığım ortadaydı ama arkadaş olarak yanımda olursa, bir yıl sonra ona veda etmem gerekmezdi.

"İlk arkadaşlık hediyesini de vereyim madem." dediğimde gözleri patronunun üstündeydi. Muhtemelen benimle fazla oyalandığı için patronunun uyaran bakışlarına maruz kalmıştı. Çok durmayacaktım zaten.

Çantamdan çıkardığım araba dikiz aynasına asması için yaptığım boncuklu süse baktığında güldü. "Bunu ne zaman yaptın?"

"Annemlerdeyken."

"Yani adamdan uzak durman gerektiğini ve diğer karamsar düşüncelerini düşünürken?"

Omuz silkip "Ne var yani?" dediğimde tekrar güldü. O 'Ah be Ada' der gibi başını sallarken açıklama yapmaya çalıştım. "Ben de küçük bir hediye vermek istedim. Tabii, beğenir mi bilemiyorum ama arabasını, ilk günden beri çok sıkıcı, renksiz buluyorum."

"Aklından onu atmaya çalışırken ona hediye yapıyor olmak da sevdaya dâhil mi?"

Kolunu cimcikleyip "Git işine hadi, sinirimi bozmak yerine kovulmamak için çabala. Daha çeyiz düzeceksin." dediğimde güldükten sonra öpücük attı ve "Arabasına beni hatırlatacak bir detay koymak istedim, deme ama tamam mı? 'Sıkıcı' bulduğum için de."

"Vallahi iş yerinde döverim bak seni kızım. İnternete düşeriz 'indirim günlerinde kavga çıktı' diye."

Cansu tehdidime gülse de üstüme gelmeye devam etmedi. Zaten devam ederse, işsiz biri olarak benimle uğraşmak zorunda kalacaktı. Patronu uyarı öksürüklerine başlamıştı. Cansu'yla vedalaştıktan sonra işine döndüğünde ben de sokağa çıkmıştım.

Ogün beni eve bıraktığında arabadan inmeden önce bir şey diyeceğim sırada ne diyeceğimi anlayıp "Hadi yufkacım, görüşürüz." dedi.

Yine de "Cansu'nun işten çıkmasına da az kaldı. Git, yetiş istersen." dediğimde "Te Allah'ım." dedikten sonra eliyle yüzünü sıvazlayarak güldü. Şirince sırıtarak onu izlerken ellerini yüzünden çekti ve sinirli bakışlarını bana çevirdi. "Ada unut bunu, tamam mı? Yok öyle bir şey. Saçmalıyorsun, yeter artık."

Üfleyip arabadan inerken "Daha indirme kuyruğunu tamam, sen bilirsin. Nasıl olsa bir gün indireceksin." deyip el salladım. Bakışlarını kaçırıp gönülsüz bir şekilde sırf beni dönütsüz bırakmamak için elini sallar gibi kaldırdıktan sonra arabasını çalıştırıp uzaklaşmaya başladı.

Yalıya girip kimseyle karşılaşmamayı dileyerek merdivenlere yöneldiğimde merdivenlerden inen Aysel teyzeye gülümseyerek selam verdim. "Ada Hanım, ben de sizi bekliyordum."

Merdivenleri çıkan vücudum duraksarken "Bir sorun mu var?" diye sordum. Gülümseyip ellerini karnının üstünde birleştirirken "Yok, yok. Sevim Hanım akşama sizlerin en sevdiği tatlıları yapmamı buyurdular da, sizinkini soracaktım."

Sevim babaannenin tatlı düşüncesi beni gülümsetirken en sevdiğim tatlıyı düşündüm. Dönem dönem değişiyordu açıkçası. Genel olarak çok kararlı bir insan değildim. Ara ara en sevdiğim renk bile değişebiliyordu. Birçok sevdiğim tatlı vardı ama dün akşam lafı geçtiği için ve Aysel teyzeyi iki kere uğraştırmamak için "Sütlaç yapsan yeter Aysel teyzecim. Ben de severim, sana da uğraş çıkmasın." dediğimde kaşları kalktı. Söylediğimi anlayamamış gibi baktı ama sorgulamak yerine beni daha fazla oyalamamak ister gibi hızla "O zaman tiramisu ile sütlaç yapıyorum Ada Hanım. Başka bir şey daha dilerseniz, lütfen söyleyin." dediğinde kaşlarım çatıldı. "Tiramisu mu?"

Kadın beni anlamakta zorlanmasına rağmen saygısını bozmamak için gülümsemeye çalışıp "Poyraz Bey'in en sevdiği tatlı tiramisu ya." dediğinde çatılan kaşlarım gevşerken güldüm. Bana yalan söylemişti. En sevdiği tatlıyı bilirsem yatakta yatacağım, bilemezsem yerde yatacağım bir anlaşmaya girmiştik ve sırf yerde yatmayayım diye yanlış tahminime doğru demişti. "Doğru, bugün yorulmuşum sanırım. Bir an kafam karıştı." dediğimde samimiyetle gülümsedi.

"Zamanla ezberlersiniz birbirinizi." dediğinde söylediği kalbimi kıpırdattığı için kaşlarım kalktı. Anlık tepkimi sınır aşmış ve saygısızlık yapmış olduğunu düşünüyormuşum gibi yorumlayıp hızla gülümsemesini silerken açıklama yapmaya çalıştığında gülümseyerek elimi eline götürdüm. "Doğru dedin Aysel teyzecim, her şey zamanla."

Sorun olmadığını fark ettiği için rahatlarken daha söyleyeceği şeyler varmış gibi mahcup bir şekilde güldüğünde kaşlarım kalktı. "Bu arada aşk işte, iki farklı zevki bir araya getiriyor." dediğinde ben de gülüp "Nasıl yani?" diye sordum. Nevresim setimizi gördüğü için mi böyle söylemişti, anlamamıştım.

"Biriniz sütlaçtan nefret ediyor, diğerinizin en sevdiği tatlı."

Kaşlarım mümkünmüş gibi daha da kalkarken dudaklarım kıvrıldı. Şimdi 'sütlaç' dediğimde yüzünün birkaç saniyeliğine aldığı halin sebebini anlayabiliyordum. Adama en sevdiği tatlı diye nefret ettiği tatlıyı söylemiştim ve sırf yatakta yatmam için kabul etmişti. "Aysel teyzecim ne yapalım, biliyor musun? Ben yukarı çıkayım, bir üstümü değiştireyim. Tatlıları birlikte yapalım."

**

Aysel teyzenin gülüşü azaldığında ve omzumda binlerce kötü bakışlardan oluşan sivri oklar hissettiğimde ben de iç çektim. Buzdolabını kapattıktan sonra mutfak kapısına döndüm. "Merhaba Asude annecim."

Asude anne rahatsız bakışlarını mutfak tezgâhında ve kirlenen üstümde gezdirirken "Merhaba Ada'cım." dedi.

Aysel teyze dönüp "Aysel teyze, soğuduklarında gelip alacağım." deyip öpücük attım. Kadın öpücüğüme karşı mahcupça gülümseyip gözlerini kısa bir anlığına Asude anneye çevirdikten sonra işine döndü. Mutfak kapısında dikilen Asude anneye doğru yöneldim. Mutfaktan koridora çıktığımda o da vücudunu bana doğru döndürdü. "Bir şey mi diyecektin Asude anne?" derken merdivenlere yöneliyordum. Yanımdan ilerlerken "Ada'cım bu konuda anlaştığımızı sanıyordum." dediğinde merdivenlerden çıkmaya başlamadan ona döndüm. Duraksamamla o da duraksayıp kolunu merdivenin kolluğuna yaslayarak baskınlık kurmaya çalıştığı bakışlarını bana çevirdi. Gülümsemeye çalışıp "Hangi konuda?" diye sorduğumda başını hafifçe sola doğru çevirip ardını, mutfağı kastetti. "Ben mesafene dikkat et demiştim ama sen sanırım 'Daha da samimi ol' diyerek yorumladın. Bu yalıda, gelinin mutfağa girip çalışanlarla güle oynaya, üstünü başını malzeme yapa yapa zaman geçirdiği görülmüş şey değil."

"Niye?" dedikten sonra nefesimi sabır diler gibi burnumdan üfleyip "Bu yalıda kimse yemek yapmayı bilmiyor muydu?" diye sordum.

"Her evin bir kuralı, herkesin de bir konumu vardır. Sen seni severler, sanırsın. Sana saygıda kusur etmeye başlarlar. Kimseye gereğinden fazla tevazu göstermemek lazım. Senin henüz bir günün, benim yirmi dört yılım geçti bu yalıda. Bence dediklerime kulak ver."

"Sanıyorum ki artık burası, benim de evim ve ben evimde mutfağa girmeyi severim. Saygının da sandığın gibi kazanıldığını ya da kaybedildiğini düşünmüyorum."

Dudakları küçümser gibi kıvrılıp bir gülümseme bahşettikten sonra söylediklerimle kısılan gözleri gevşedi. "İlk günlerde ben de senin gibi ortalarda sevgi saçıyordum. Yanlış yaptığımı öğrenmem uzun sürmedi. Daha yenisin. İyi olursan, herkes iyi olur sanıyorsun ama yanılıyorsun. Daha kendini bir iftirayla ya da dedikoduyla magazinlerde ya bu yalıdaki masada görmedin, daha hiç davete katılmadın. İnsanların sana selam verirken büyük bir gülümseme eşliğinde nereden geldiğini sorgulamalarına, seni küçümsemeye çalışmalarına hiç şahit olmadın. Henüz o içeridekilerin, para karşılığında arkandan ne işler çevirebileceğini fark etmedin. Daha..." deyip işaret parmağı ile yukarı katları gösterdi. "... Sevim anneyle karşı karşıya gelmedin. Gülücükler saçıyor olabilir ama hiç emrinden çıkmayı denedin mi?"

'Emir' diye tanımlarken yüzü buruşmuştu. Kollarımı göğsümde birleştirerek onu dinlemeye devam ederken derin bir nefes aldım. Niyeti iyi miydi, kötü müydü bilmiyordum ama cümleleri sertti. Üstümde baskınlık kurar gibiydi ses tonu ama söyledikleri de beni uyarır gibiydi. "Hayatın, evliliğin sana ait sanıyorsun ama o imzayı atarak hepsini Sevim babaannene teslim ettin. Ne kadar iyi olursam, o kadar severler sanan birisin sen de ama ilk kendini tercih edişinde karşına dikilecek. Sonra nerede yaşayacağına, ne zaman ne yapıyor olacağına o karar verecek. Poyraz'dan bir çocuğun olduğunda..." dedikten sonra genişçe sırıttı ama gözleri keyifli görünmüyordu. "... ismini dahi seçemeyeceksin. Senin değil, Akyellerin olacak o çocuk. Nerede büyüyeceği, ne şekilde büyüyeceği, kimin yetiştireceği, nasıl yetiştireceği tamamen onun elinde olacak. Bir gün dayanamayıp boşanmak istersen de, 'Çocuk bizim, sen istediğin yere gidebilirsin' diyecekler."

Gözlerim kısılırken "Bunları bana niye anlatıyorsun?" diye sordum. Aslında, Sevim babaannelere ait olan yalıda, henüz yeni tanıştığı gelinine, Akyel ailesini kötülüyordu. Ona inanıp inanmayacağımı bilemeyeceği gibi, bu söylediklerini Sevim babaanneye iletmeyeceğimi de bilemezdi. Sevim babaanne gayet güleç duran biriydi. Tamam ailecek ona karşı hassaslardı, Burhan dedeye bile değil Sevim babaanneye ipleri vermişlerdi ama Asude annenin söylediği kadar karamsar olamazdı gerçekler, diye düşünüyordum. Belki de yıllarca vermek zorunda kaldığı ödünler onu doldurmuş, daha da karamsarlaştırmıştı.

"Daha kötü şartlarda öğrenme diye." dedikten sonra başını onaylar şekilde sallayıp "İnanmıyorsan gidip Poyraz'a burada yaşamak istemediğini söyleyerek denemeye başlayabilirsin. İstesen de istemesen de bal gibi bu yalıda yaşamak zorunda kaldığında, anlarsın. Kocan, babaannesine ne olursa olsun karşı gelemeyecek. Sadece Poyraz değil, herhangi bir Akyel erkeği gelemiyor. Yine Sevim anne, diğerlerimize nispeten Poyraz'a karşı daha tolere edici ama yine de Poyraz'ın bile iradesinin bir sınırı var onun karşısında. O yüzden, ya çocuk yapmadan boşan git, ya da kurallara göre yaşa."

Poyraz'la aramın bozulmasını mı istiyordu yoksa Sevim babaanne ile mi bilemiyordum ama içimi huzursuzlukla dolduracak bir şüphe bırakmıştı ortaya. Ya Asude anne güvenilmezdi ya da Sevim babaanne. Beni doldurup Poyraz'la kavga etmemi sağlamak istiyor olabilirdi. Eğer gerçek buysa, sebebini bilemiyordum. Beni gelini olarak aileye yakıştıramıyor olabilirdi ama bir bakıma da miras için sorun çıkarmadığını söylemişti Poyraz, annesinin. O zaman çıkarmayıp şimdi çıkarması saçma olurdu. Bizzat benimle uğraşmak istiyor olabilirdi, ortalarda onun istediğinden farklı biri olarak davrandığım için ya da söyledikleri doğruydu, başlarda benim gibiydi o da. Sonrasında daha gergin ve temkinli bir kadına dönüşmek zorunda kalmıştı ve önden beni de uyarıyordu.

Poyraz'ın babaannesine karşı gelemeyeceğini söylemişti. Bu sabah arabada Poyraz, ileride Koray'ın bu eve girmeme konusunda ya da bizim buradan gitmemiz konusunda bir sorun çıkartacağını söylerken kendinden emin gözüküyordu ama düşünceliydi yine de gözleri. Babaannesine karşı zaafı olduğunu biliyordum ama zaaftan çok boyun eğme olabilir miydi? Gerçekten evli olsak ve burada yaşamak istemeseydim, bunu sağlayamaz mıydı, merak ediyordum.

Söyledikleri gerçekse bile benim için tehlike oluşturacak bir yanı yoktu. Poyraz'la gerçek bir aile olmayacaktık, çocuğumuz olmayacaktı. Böylelikle Sevim babaanne, narsist bir diktatör gibi ailenin başında bekliyorsa, istediklerini uygulamayanı gücüyle sınıyorsa bile benim bu yalıda bir geleceğim yoktu. Bir sene içerisinde de hiç kimsenin gerçek yüzünün yeterince görülmeyeceğini düşünüyordum fakat şaşırmıştım. Asude anne, söylediklerinde doğruysa ve derdi beni yanlış yönlendirmek değilse, mutsuz bir evliliğe ve hayata sahip olmuştu. Poyraz'ın annesinin terk edip gitmesi ve Poyraz'ı da ardında bırakması ile bu anlatılanlar bağlantılı olabilirdi. 'Bir gün dayanamayıp boşanmak istersen de, 'Çocuk bizim, sen istediğin yere gidebilirsin' diyecekler.' demişti. Doğruysa, Asude anne gidememişti ama Poyraz'ın asıl annesi gitmiş olabilirdi.

"Uyarın için teşekkür ederim. Ben kendi yolumdan gitmeyi tercih ediyorum." deyip merdivenlere yöneldim. Ardımdan "Kuralları benimle anlamazsan, Sevim anne ile anlamak zorunda kalacaksın." dediğinde omzunun ardından ona baktım. Bunu yapmak istemezmiş gibiydi ama açıkça tehdit ediyordu. Düzgün durmazsan, seni şikâyet ederim diyordu resmen. Kafam bu kadar karışmışken ve neye inanacağımı bilemezken tutum sergilemek zordu. Şu an bana yardımcı olmaya çalışan bir kadınla mı göz gözeydim yoksa ayağımı kaydırmaya çalışan bir kadınla mı? İki ihtimalde de bu yalıda, üniversiteye gideceğim süreyi de düşündüğümde birkaç aydan daha fazla kalmayacaktım, sonrasında da boşanacaktık zaten. Endişe etmemi gerektiren bir durum yoktu ama endişeli hissediyordum. Bir de, eğer anlattıkları ve anlatamadıklarının gözlerine düşürdüğü gölge gerçekse, Asude anne için üzülmüştüm. Poyraz bütün bunların ne kadar farkındaydı, bilmiyordum ama onu tanıdığım kadarıyla farkında olsa boyun eğmeyeceği gibi zaaf da göstermezdi. Poyraz'ın yaptığı boyun eğmek değil de zaaf göstermek gibiydi, sevgisinden ve saygısından alıyordu zaafını da fakat sevgi ile saygısını kaybetme tehlikesi vardı, tüm bunlar gerçekse.

"Akşam yemeğinde görüşürüz Asude anne." deyip başka bir şey söyleme gereksinimi duymadan önüme döndüm ve yukarı çıktım. Ardımdan hafifçe gülüp "Zor şartlarda öğrenmek istiyorsun yani, peki." dedi. Söylediklerini düşünerek ve bugüne kadar yan yanayken Akyel ailesine dair şahit olduğum detayları hatırlamaya çalışarak duş aldım. Kurulandıktan ve saçımı da kurulayıp fönledikten sonra kalın askılı, lacivert bir tulum giydim. Hafif bir makyaj yaparken hala düşüncelere boğulmuş haldeydim ve sanırım şu an inanabileceğim ya da güvenebileceğim bir taraf yoktu. Sadece Poyraz'a güveniyor gibi hissediyordum, ailesinden herhangi bir taraftan emin değildim. Yine de Sevim babaanne bana daha samimi geliyordu. En azından tanıştığımızdan beri daha iyi davranmıştı.

Telefonum çaldığında küpemi takarak yatağa doğru yöneldim. Ekranda görünen Poyraz ismine bakarken istemsiz bir şekilde gülümseyip küpeyi takabilmiş olan elimi kulağımdan çektim. Telefonu açtıktan sonra telefonu kulağıma yasladım. "Efendim?"

"Nasılsın karıcım?" diye sorduğunda sırıtır gibi olup "İyiyim Poyraz'cım, sen?" diye sordum. "Sen de 'kocacım' desen daha iyi olabilirdim tabii ama neyse. İşin bittiyse gelip alayım seni, benim işim bitti."

"Ha ben döndüm yalıya. Sen direkt gel."

"Döndün mü? Nasıl?" diye sorduğunda yatağa oturup derin bir nefes aldım. Cevabım hoşuna gitmeyecekti. "Ogün bıraktı."

Telefonu uzaklaştırmış olmalı ki sesi uzaktan gelirken "Allah'ım niye ben ya? Niye ben ya Rabbim? Niye beni seçtin ya?" diye söylendiğini duydum. Yataktan sarkan ayaklarımı sallarken dudağımı birbirine bastırıp ona ihtiyacı olan süreyi vererek bekledim. Telefonu tekrar yakınlaştırdıktan sonra "Niye bana söylemiyorsun, gelip alayım?" diye sordu.

"Poyraz iştesin, işini bırakıp beni almaya mı geleceksin? Birkaç saat önce geldim. Bak, senin işin daha yeni bitmiş."

"Hadi diyelim beni öyle eledin. Kapıda kaç tane şoför var. Dekorasyon olarak mı oraya koyduk sence?"

Ofladım. "Ben sevmiyorum öyle, arka koltukta oturmak, şoförle gitmek. Hazır oradayken Ogün getirdi işte."

Birkaç saniyelik sessizliğinden sonra gergin sesiyle "Görüşürüz Ada'cım." dediğinde "Görüşürüz." diye mırıldanıp telefonu kapattım. Telefonu kucağıma doğru indirirken dudağımı büzüp o mu abartıyor, ben mi inat eder gibi davranıyorum diye düşündüm ama birkaç aydır tanıdığım adama 'Kalk beni al' demektense, çocukluk arkadaşım Ogün'ün beni geri getirmesi daha mantıklı değil miydi? Ogün'e taktığı için rahatsız oluyordu ama benim bakış açımdan Ogün çocukluk arkadaşımdı ve sırf evliyim diye her şeyi de değiştiremezdim ki. Neden taktığını da anlayamıyordum ya, neyse...

Kimseyle karşılaşmamak için odada oyalandığım yarım saat, kırk dakikanın ardından Poyraz tekrar aradı. Telefonu açıp kulağıma yasladım. "Efendim Poyraz?"

"Aşağı inebilir misin?"

Kaşlarım çatılırken "Neden ki?" diye sordum. "Gel sen hadi, bekliyorum."

Merakımdan hızlı hareketler ile aşağıya indikten sonra yalıdan çıkarken gördüğüm görüntü dolayısıyla yavaşlayan adımlarım eşliğinde Poyraz'a 'Gerçekten mi?' der gibi baktım.

Maksadını hiç fark etmemişim gibi doğal davranmaya devam ederken sırıtıyordu. "Nasıl? Beğendin mi?"

Kollarımı göğsümde birleştirip istemsiz bir şekilde sırıtırken "Poyraz Ogün'ün arabasına binmeyeyim diye bana araba mı aldın gerçekten?" diye sorduğumda başını onaylamaz bir şekilde sallayıp hiç alakası yokmuş gibi ellerini kaldırdı. "Ne alakası var hayatım? Bu doğum günü hediyen." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Şirince sırıtıp "Bizde doğum günü, günlerce kutlanır." diye açıkladı.

"Sen doğum gününü bile kutlamadığını söyledin."

Şirin sırıtışını bozmamaya çalışırken gözlerini kırpıştırdı. "İnsanların fikri değişebilir."

Gülüp "Poyraz, teşekkür ederim ama kabul etmiyorum." deyip yalıya yöneldim. Ardımdan gelip kolumdan nazikçe tuttuğunda vücudumu kendisine çevirmesine izin verdim. "Kırıyorsun ama beni."

Tekrar gülüp "Kırıldın mı?" diye sorduğumda çok ciddiymiş gibi dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini yavaşça kapatıp açarak başını onaylar şekilde salladı. "Çok."

Utanmasa dudağını da bükecekti! Küçük bir çocuk gibi mahmur mahmur bakıyordu şimdi bana. "Hadi ama Ada, hem de mavi renkte aldım bak, sen seviyorsun diye."

"Poyraz'cım," dedikten sonra arabaya dönen bakışlarım eşliğinde istemsiz gülümsedim. Araba gerçekten güzel ve tatlı görünüyordu, bir arabam olsun da çok isterdim ama bu şartlar altında değildi tabii. İntikam almaya değil zenginleşmek için evlenmişim gibi git gide taşınırlarım ve taşınmazlarım artıyordu. Ayriyeten alelacele araba ayarlamasının sebebi telefon konuşmamızdı.

"Teşekkür ederim ama çıtayı bu kadar yükseltmene izin veremem Poyraz. Senin doğum gününde canımı falan vermem gerekir artık."

Gülüp kolumu tutan elleriyle beni hafifçe iki yanıma doğru çevirirken "Kalbin yeter aslında." dediğinde gözlerimi kaçırırken ben de güldüm. "Bırak şimdi şakayı. Ayrıca doğum günüm için almadığını da biliyorum. Ogün'ün arabasına binmeyeyim, diye aldın."

Kadife gibi sesiyle "Ada'cım..." dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. "Karıcım, hayatım benim, Ogün'ü bir unutalım, bir daha da hatırlamayalım, olmaz mı?"

'Hayatım benim' derkenki ses tonu ve gözlerinin hafifçe kısılışı göğsümde yanma hissiyatı oluştururken dilimle 'tıh' sesi çıkarttığımda aksine bir anlığına bile olsa umut etmiş gibi dudağını 'Ah be' der gibi birbirine bastırdı. "Tamam, o zaman şöyle söyleyeyim, sana zaten araba alacaktım. Sadece bugün acilen ihtiyaç oldu, diyelim."

Sırıtıp "Ogün'ün arabasına bindim diye." derken itiraf etmesi için uğraşıyordum ama "İhtiyacın oldu diye." diyerek sıyrılma çabasını sürdürdü. "Ayrıca aksi, yani sana araba almıyor olmamız herkesçe garip karşılanırdı. Sen Akyel gelinisin sonuçta. Adımızı 'cimri' diye çıkartırdın. Biraz da insanlar anlamasın diye."

Bahanelerini sırıtarak dinlerken inanmadığımın farkındaydı ama inkârı da sürdürüyordu. "İyi o zaman Ogün'le alakası yoksa, teşekkür ederim. Biraz da hamlamıştım, Ogün sürme pratiği yaptırır artık."

Gözleri kısıldığında sırıtışı hafifçe silindi ve hızla "Ogün'le alakalı." dedi. Gülüp başımı sola çevirdim ve uzatarak "Ya, işte." dediğimde "Ama sadece onunla alakalı değil. Gerçekten, zaten aklımdaydı." derken göz göze gelebilmemiz için o da üst vücudunu hafifçe kaçırdığım yöne doğru çevirdi.

Derin bir nefes alırken "Poyraz, kabul edemem. Boşanacağız sonuçta..." derken sözümü kesip "Tamam, tamam. Giderken bırakırsın." diye beni geçiştirdikten sonra sol kolunu omzuma atıp beni arabaya doğru çevirdi ve vücutlarımızı arabaya yönlendirdi. "Gel, yakından bak."

"Ya Poyraz..." diye direnmeye çalıştığımda arabanın şoför koltuğu kapısını açıyordu. "Otur, bir dene bakalım."

Oturmak yerine vücudumu ona çevirince araba ile arasında kaldım. Yüzü gibi gülümseyen gözleri yüzümde gezinirken sesimi temizleyip "Gerçekten, kendimi kötü hissedeceğim artık." dedim. Ne var ki sesim yine de kısık çıkmıştı.

"Kötü hissetmene gerek yok. Bu ailede herkesin kendine ait arabası var. Hayat yengenin ehliyeti yok, arabası var. Şimdi ehliyetin olmasına rağmen sana araba almamamız, garip değil mi? Ben almasam, babaannem alacak zaten."

Düşünürken sessiz kaldığımda kabul etmeye yakın olduğumu fark edip sırıttı ve arabayı gösterip göz kırptı. "Rengi nasıl?"

Gülüp "Güzel Poyraz, sağ ol. İltifat bekliyorsun resmen..." dediğimde o da güldü. "Gezdirecek misin bizi? Sürüşünü görelim senin de."

"Giderken bırakacağım ama?" diye şartımı koştuğumda gülüşü azalırken eli vücudumu arada bırakarak kapı ile arabaya yaslandı. İç çektikten sonra gözleri, gözlerime takılmışken "Giderken..." derken hafifçe yutkunarak devam etti. "...bırakırsın."

Yoğun bakışının ne anlama geldiğini anlayamama rağmen kalbimin hızlanırken yutkunup başımı tasdik eder gibi onaylar şekilde salladım. O da yavaşça başını onaylar şekilde salladığında gözleri bir anlığına dudaklarıma indi.

Hızla "Şey, atla o zaman." dediğimde sırıtıp geri çekildi ve "Önce siz hanımefendi." diyerek kavalyemmiş gibi arabayı gösterirken hafifçe eğildi.

Asker arkadaşımmış gibi omzuna bir tane geçirip sırıtırken "Ne hanım efendisi? Şoförüm ben. Atla hadi koçum, gidiyoruz." dediğimde neredeyse vücudunu sarsacak kadar güçlü oluşuma ve söylediklerime şaşırarak güldü. "Maşallah karıma. İyi, kaçır hadi beni aslanım." deyip arabanın etrafından yan koltuğuma yöneldiğinde gülüp arabaya bindim ve kapımı kapattım. O yanıma binip emniyet kemerini takarken ona bakıyordum. Emniyet kemerini taktıktan sonra onun da ilgisi bana doğru kaydı. "Tek bir şey soracağım." dediğimde gülmemek için zor dururken yüzünü hafifçe buruşturup "Gaz hangi taraftı, diye sorma lütfen." dedi.

Şirince sırıttığımda kaşları kalkarken "Naneyi yedik." dedi. "Biraz unutmuş olabilirim." dediğimde "Tamam, hallederiz." deyip tedirgince güldü. Bizimle birlikte büyümüş olsa kesinlikle ona takacağımız isim, 'Hallederiz Poyraz'dı.

"O zaman emniyet kemerini takmakla başlayalım. Belli ki her an kaza yapabiliriz." deyip bana emniyet kemerimi gösterdi. "Onun yerini hatırlıyorsundur herhalde."

"Tamam, emniyet kemeri takmak konusunda iyiyim." deyip solumdaki emniyet kemerine uzandım. Hızlıca çektiğimde emniyet kemeri, görevini yaparak kitlendi ve çekmeye devam edemedim. Poyraz gülmemek için üst dudağını yalarken "Şimdi hallediyorum." deyip yavaşça emniyet kemerini çekmeye devam ettim. "Harika gidiyorsun."

Alaylı motiveleri eşliğinde emniyet kemerini taktıktan sonra derin bir nefes alıp direksiyona döndüm. "Şimdi arabayı çalıştırmam lazım."

"Araba zaten çalışıyor Ada'cım."

Tedirgince gülüp işaret parmağımla onu gösterirken "Seni denedim yakışıklı. Aferin, iyisin." dediğimde kaşları kalkarken güldü. Sırtını koltuğa yaslayıp "Tamam gidip istediğin yere çarpabilirsin, izin veriyorum. Ben burada yakışıklı, yakışıklı oturacağım." dedi. İstemsiz bir şekilde ettiğim iltifata karşılık erimiş gibi mutlu mutlu oturuyordu. O beni mutlu etmek için sürprizler hazırlıyordu, benim alaylı bile olsa küçücük bir iltifatım ona yetebiliyordu.

El frenini indirdiğimde eğimli bir yerde olduğumuz için aşağıya doğru kayan arabada eli hızla el frenindeki elime gitti ama frene basmıştım. Araba tekrar durduğunda gülüşünün ardından nefesini üfledi. "Araba önemli değil de, sen bana lazımsın karıcım. Yine de kaza yapmamaya çalışalım, olur mu? Bence trafiğe de çıkmayalım ilk günden, yalı bahçesinde dolanalım birkaç tur."

Gözüm elimin üstündeki eline indiğinde "Anlaştık mı?" diye sordu. "Anlaşmadık." derken bakışlarımı ona çevirdim. Elinin altından elimi çekip direksiyona götürürken "Sen orada yakışıklı yakışıklı otur, karının tadını çıkar." dediğimde kaşlarını kaldırdı. Sabah da o bana 'kocanın tadını çıkar' demişti. "Karımın tadını başka şartlar altında çıkarmayı önersem..." derken aniden gaza basıp keskin bir viraj aldığımda yüksek sesle ismimi söylemeye başlasa da "A..." deyişi uzun sürdü. Sağa döndüm ve yalı bahçesinin dış kapısına uzanan taşlı yoldan ilerlemeye başladığımda "da..." diyerek uyarmaya çalışan seslenişini tamamladı ama geç kalmıştı.

Geldiğimizi gören görevliler kapıyı açarken hızımı azalttım. Çalışanlar bir eli üstümde, bir eli havada garipseyerek kalmış Poyraz'ı görünce kapının açılmasını durdurdu. Yanlarına vardığımızda arabaya doğru eğilip bir sırıtan bana, bir de yanımdaki şaşkın Poyraz'a bakarak "Poyraz Bey, bir sorun mu var?" diye sordu.

Benim de bakışlarım Poyraz'a dönerken kaşlarımı kaldırıp "Bir sorun mu var kocacım?" diye sordum. Gergin yüzü gülerek gevşedi. Biraz önce hızla sürmeye başladığımda korumak ister gibi vücuduma uzanan elini benden çekip bacağına yasladı. Sağ dirseğini de da cama yaslayıp sağ elini alnına götürürken bize bakmadan çalışana çenesinin ucuyla kapıyı gösterdi. "Açın kardeşim, açın."

Ben gülerken çalışanlar da kapıyı açtı ve yalıdan çıktık. Yola çıktığımızda, tekrar hızlandım. "Evet, şarkı alalım." deyip çantamdan telefonumu çıkartacağım sırada elimi alıp direksiyona götürdü ve "Sen yola bak." dedi. Gülüp direksiyonu hafifçe sağa sola salladığımda "Ada..." derken tekrar direksiyonu düzlediğimde "...cım." diye ekledi. "Ne oldu Poyraz Akyel? Korktun mu?"

Çantamdan telefonumu alıp arabanın multimediasına bağlanırken gözlerim arada ona dönüyordu. "Bir de rol yapamıyorum, diyorsun." derken şarkılarıma laf etmekten de geri durmadı. "Listenden açmayacağım." dediğinde sırıtırken "Şoförün canını sıkma bence." diye uyardım. Tamam, araba kullanmayı pek bilmiyormuşum gibi davranmıştım ama yüz ifademden bin kere anlamış olması gerekiyordu. Şaka yaparken bile gülmeden duramıyordum ama sanırım yanındaki genel halim gülmeden duramamak olduğu için fark etmemişti.

"Şoför şarkıyı beğenecek, merak etme." dedikten sonra Mabel Matiz'in Ahu şarkısını açtı.

 Sesini yükseltirken sevdiğim bir şarkı çalmaya başladığı için neşem artarken "Seviyorum gerçekten." diye itiraf ettim. Camları açıp arabaya dolan İstanbul havası eşliğinde sokaklarda gezinirken şarkıya eşlik ediyorduk. Sol elim camdan dışarıda rüzgârı seviyordu. Gözlerimiz arada birbirine dönerken gülümsememi, sevdiğim şarkıya eşlik etmeme yorduğunu umuyordum ama ben onun gülümsemesini neye yoruyordum, emin değildim.

"Yandı gönül gördüm en ahı

Gözleri göz değil ahu

Şaştı dalımda çiçeğim heyhat

Ben yoruldum yaz günahı

Yaz gidip güzden dönerken

Tez vuruldum ah gülerken

Şimdi tüm yollar hayırsız

Har büyür halim direnmez

Çal beni, çal gecem günüm, karışalım

Çağırıp kadehlere baharı

Al senin olsun en sarı yazlarım

Sarılıp da bir daha ayrılmamalı..."

Kırmızı ışıkta durduğumuzda bir sonraki şarkıya geçmiştik. Hareketli şarkılar içimi kıpır kıpır ederken açık camdan "Ablam, abim hayırlı günler dilerim. Abim vermişsin koltuğu, güzel ablama. Bir çiçek de verirsin artık, ha? Kendi çiçek gibi zaten, ne güzel." diyen sese döndük. Bir abla elinde tuttuğu gülleri arabanın camına doğru yaklaştırmış, sırıtarak gözlerini ikimizin üstünde gezdiriyordu.

Poyraz "Ver ablacım, ver." dediğinde kadın neşelenirken "Kaç tane vereyim abim?" diye sordu. "Hepsini ver."

Kadın gülüp gözlerini bana çevirirken "Âşık etmişsin kendine ablam." dedi. Sadece zengin, diye cevap vermek istesem de yine de kibarlık olduğu için ablanın uzattığı gülleri kucağıma alırken gülümseyerek bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. "Hiç zorlanmadım."

Poyraz dediğime gülüp gözlerini ablaya doğru kaçırırken parayı uzatıyordu. Çenesinin ucuyla beni gösterirken "O da bana karşı boş değil ama." deyip göz kırptı. Abla parayı alırken "Belli, belli. Siz beni bugün mutlu ettiniz, Allah da sizi bir ömür mutlu etsin abim, ablam." dedi.

Poyraz "Âmin." dediğinde garipseyen bakışlarım ona döndü. Şirince sırıtıp konuyu değiştirmek için "Yeşil yanacak şimdi." deyip yolu gösterdiğinde gülerek güllerimi ona uzattım. Tüm ciddiyetimle "Dikkatli tut bak." dediğimde çiçekleri alırken alayla güldü. "Emniyet kemerimi kendimden çıkarıp çiçeklere bağlayayım mı?"

"Fena olmaz." dediğimde yüz ifadesine sırıtarak yola döndüm. Yeşil yandığı için hareketlenirken bir sonraki şarkının nakaratına eşlik etmeye başladım.

"Yandım bi yare

Bulsak bi çare

Ah onu istiyor gönül

Deli divane

Ah onu istiyor gönül

Deli divane"

Yalıya döndükten sonra odaya çıkacağımız sırada Poyraz'ı güllerle birlikte önden yollayıp mutfağa indim. Yeterince soğuduğunu düşündüğüm tatlılardan iki tabak alıp yukarıya yöneldim. Mutfağa inerken jumpscare gibi gözlerimin önüne birden Asude anne çıkacak ve "Ne dedim sana?" diyecek gibi hissetmiştim. Elimdeki tabakları dökmemeye çalışarak dirseğimle yatak odasının kapısını açtım. Dilediğim gibi Poyraz lavabodaydı. Hızla odaya girip tiramisu tabağını komodinin üstüne, çerçevenin ardına koyup sütlacın olduğu kaseyi elime aldım ve lavaboya doğru döndüm. Poyraz lavabodan çıktığında elinde kaseyle ona şirince sırıtarak bakan benimle göz göze geldi.

Halime gülüp "Ne oluyor?" diye sorduğunda birazdan da gülmeye devam edebilip edemeyeceğini merak ederek ona yakınlaştım. "Benim için yaptıklarına karşılık teşekkür etmek amacıyla sana en sevdiğin tatlıyı yaptım."

Henüz kâsenin içindekini görememiş olmasına rağmen sırıtmaya çalıştı fakat gözlerinden acı akıyordu. "Sütlaç mı yaptın?" derken sesi kendine söver gibiydi. Sıkkın olmasına rağmen "Ne tatlısın." diye mırıldanırken yanına vardığım için gözlerini kâseye çevirdi. "Gerçekten teşekkür ederim."

Kâsenin içindeki tatlı kaşığını sütlaçla doldurup ona doğru uzatırken "Hadi ye." dediğimde bir adım gerilerken "Yiyemem." dedi. Kaşığı geri çekerken bilerek kırılmışım gibi dudaklarımı birbirine bastırırken kaşlarımı kaldırdım. Tedirgince sırıtıp "Yani, akşam yemeğinden önce tatlı yenmemeli ama yemekten sonra bayıla bayıla yiyeceğim karıcım. Eline sağlık." dedi. Çaresizce eziyet çekişini ertelemeye çalışıyordu.

"Ama uğraştım o kadar. Bir kaşık alsan bari, şimdi."

Gülümsemeye çalışırken "Öyle mi dersin?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde sallarken dudak büktüm. "Üzülürüm."

Hızla "Yok, üzülme," dedikten sonra çaresizce "Öyle yapalım o zaman." deyip derin bir nefes aldı. Kaşığı tekrar ona doğru uzattığımda gözlerini kapatarak dudaklarını araladı. Yüzünü hafifçe buruşturmuştu. Bu kadar nefret ediyor muydu gerçekten?

"Tadını beğenirsin umarım."

"Sen yaparsın da beğenmez miyim?" dese de yüz ifadesi hiç öyle demiyordu. Gülerek kaşığı geri çektiğimde gözlerini aralarken çatılan kaşları gevşedi. "Ne oldu?"

"Dua et, kıyamadım." dediğimde anlamaya çalışıyordu. Ardıma dönüp komodine doğru ilerlemeye başladım. "Bil bakalım bugün kocamın en sevdiği tatlının sütlaç olmadığını kimden öğrendim?"

Bir küfür mırıldanmış gibi duymuştum ama oldukça sessizdi. Küfrünü duymadığımı varsayıp tedirgince güldü ve "Kim?" diye sordu. "Yani, sütlaç olmadığını kabul ediyorsun."

Çaresizce "Ada sen süründüreceğine ver şu sütlacı yiyeyim, sütlaç süründürsün." dediğinde gülüp sütlaç kâsesini komodine bıraktım. Çerçevenin ardından tiramisunun olduğu tatlı tabağını aldım ve Poyraz'a döndüm. Yatay tabakta tiramusuyu uzaktan bile gördüğünde dudakları kıvrılmaya başlamıştı. Ona doğru ilerlerken "Bu da yerde yatmayayım, diye çabaladığın için." dediğimde yanına varmıştım. Gülümseyişi, yüzüme bulaşırken "Teşekkür ederim." dedim.

Gülümseyişi sırıtışa dönerken hafifçe sallanıp "Benim için mi yaptın?" diye sordu. Şımarmaya başlamasına müsaade ederken başımı onaylar şekilde salladım. "Gerçekten boş değilsin ha sen bana."

Yüzüm ifadesizleşirken gözlerim irileştiğinde şirince sırıtıp "Şaka." dedi. Şakası dolayısıyla kendime doğru çektiğim tabağa uzanırken "Onu ben alayım." dedi. Şakasına sabır diler gibi dilimle 'tıh,tıh' çeksem de tatlıyı almasına izin verdim. Hevesle tatlı kaşığına yönelirken "Çok korktum." dediğinde güldüm. Korktum, demese de anlaşılmıştı. Sütlaç yemesi gerektiğini düşününce adamın tansiyonu falan düşmüştü bir anda.

Hevesle daldırdığı tiramisudan aldığı ilk kaşığı bana doğru uzattığında gülümsedim ama itiraz ettim. "Önce sen ye."

Kaşığı "Hadi." dercesine salladığında teslim oldum ve kaşığa uzandım. Tiramisu yiyişimi gülümseyerek izlediğinde dudaklarımı yalarken başparmağımı gösterdim. "Ego yapmıyorum ama mükemmel yapmışım."

Gülüp "Ne egosu canım?" dedikten sonra kendisi için de tiramisudan bir kaşık aldı ve dudaklarına götürdü. Tiramisu dilinde erir gibi dağılırken gözlerini kapatıp memnun olduğunda dair bir ses çıkardı.

Tatlı saniyeler içerisinde bitmişti. Konu tiramisu olunca hiç 'yemekten önce tatlı yenmez' bahanesi kalmıyordu tabii. Arada bana da uzatmıştı ama daha fazla yemek istememiştim. Onun keyifle yiyişini izlemeyi tercih etmiştim.

"Bunu yaptığından evde başka birinin haberi yoksa tepsiyi odamıza çıkaralım."

Şaka yapmadığını fark ettiğimde gülüşüm arttı. Küçük bir çocuğu ikna eder gibi bunu neden yapamayacağımızı anlatmaya başladım. "Yaparken Aysel teyze de yanımdaydı. Zaten ilk babaannen istemiş, sevdiğimiz tatlıların yapılmasını. Ona dair konuşurken patladı senin yalan da."

Tabağı duvara asılı raflardan birine koyarken gerçekten üzülerek "Tüh." dedi. "Ben yine yaparım sana." dediğimde bakışlarını bana çevirip gülümsedi. Gereğinden daha fazla neşeli bir ses tonuyla hafifçe sallanarak 'Ben yine yaparım sana' dediğimi ve onun da bu yüzden halime gülümseyerek baktığını fark ettiğimde konuyu değiştirmek için hızla elimi uzattım. "Bence artık sorunlarımızı kavga ederek değil orta yolu bularak çözelim. Sana iyi bir arkadaş olmayı öneriyorum, var mısın?"

Gözleri elime inerken düşünceli gibiydi. Dediğimin hangi kısmına dair düşündüğünü merak ederken alayla gülüp söylediğimi tekrar etti. "Var mısın?"

Dudaklarım kıvrılırken bu soruyu ne çok kullandığımızı fark ettim. Tanıştığımız günden beri belli konularda anlaşma sağlıyorduk. Hepsini yerine getirebilecek miydik, merak ediyordum.

Elimi sallayıp "Ee?" diye sorduğumda elini elime doğru uzatırken bakışlarını bana doğru kaldırıp sırıttı ve 'eyvallah' der gibi başını hafifçe salladı. "Buna da varım."

Ellerimizi kendimize doğru çekerken abartı bir neşeyle el çırptım. "O zaman arkadaşım olarak bu gece pijama partisi yapıp Gossip Girl izleyeceğiz ve tanıdığımız herkesin gıybetini yapacağız."

Gözleri kısılırken yüzünü hafifçe buruşturup sorar gibi "Dalga geçtiğini varsayıyorum." dedi. Güldüğümde rahatlayarak yüzünü gevşetti. "Hayır, yani partimizde pijamalarına layık olamayacağım için endişe etmiştim karıcım, yanlış anlama da."

Alınmak yerine sırıtıp "Bugünkü pijamama bayılacaksın." dedim. Gözlerine muziplik düşerken "Yine düşürme de." dedi. Sesimi uyarır gibi temizlediğimde mesajı almış gibi başını onaylar şekilde salladı ve konuyu değiştirdi. Şirince sırıtıp "Arkadaşın olarak Ogün'le aynı evde yaşamanı önermiyorum." dedi.

Güldüm. Unvanını kötüye kullanıyordu resmen. Dünden beri 'tamam' demediğim için tekrar tekrar konuyu açıyordu. Aslında biraz daha süründürmek isterdim ama hazır yeni iyi anlaşmaya ve arkadaş olmaya karar vermişken ilk arkadaş kavgamızı yapmak istemiyordum. "Arkadaşın olarak..." dediğimde kaşları umutla kalktı ama pek beklentisi de yok gibiydi. Sanki yine itiraz edeceğimi düşünüyordu. "... dediğine katılıyorum."

Şirin sırıtışı dağılıp "Gerçekten mi?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde salladım. Şimdi o da el çırpıp 'Hadi pijama partisi.' diyecek gibiydi. Dudakları kıvrılırken "Canım karım ya." deyip bana sarıldığında çektiği göğsü ile kolları arasında sıkışırken gözlerim irileşmişti. "Arkadaşım demek istedin herhalde."

"Şş..." deyip bana daha sıkı sarıldığında istemsiz bir şekilde gülerek ben de hafifçe sarıldım. "İnat edeceksin sanmıştım. Amerika'ya şirket açmayı planlıyordum."

Biraz şaka, biraz da değildi sanırım bu söylediği. Yine de komik geldiği için gülmeye devam ettim. Kolları arasından çıkarken "Evet, benimle Amerika'ya gelmen gerekmeyecek." dediğimde sırıtışı hafifçe silindi. Sanırım Ogün'le kalmıyor olmamın iyi bir haber ama onun gelmesinin gerekmemesinin iyi bir haber olmadığını düşünmeye başlamıştı. Her ne kadar içinin rahatlaması, benim de içimi rahatlatsa da birkaç ay sonra gidecek oluşuma ve onun gelmeyecek oluşuna üzülmüş gibi hissediyordum. Bir süredir sık görüşmeye ve birlikte eğlenmeye alışmıştım.

"Bence sen de gitmemelisin." dediğinde vücutlarımız henüz birbirinden tamamen ayrılmamış, ellerimiz birbirinin kolları ile temas içerisindeyken kaşlarım kalktı. Nefesim bile soluk borumda titrekçe dolaşıp ciğerlerimi yakarken sorgulayan gözlerim sessizliği altında çırpınarak gözlerinde geziniyordu. Burnundan hafifçe nefes alıp dudaklarını araladıktan sonra dudakları söyleyeceklerini yutkunmasıyla tekrar kapandı. Bakışlarımla yeterince cevap vermesini isteyememişim gibi sesimin de titrememesini umarak "Nasıl yani?" diye sordum. Ne var ki, titremişti.

Kahverengi gözlerini derin bir nefes alarak benden kaçırırken "Bence işletme sana göre değil." dediğinde bir süredir merakla bekleyen kaşlarım hafifçe çatıldı ama bana bakmıyor oluşunun getirdiği özgür saniyeler içerisinde yüz ifademi toparlayıp ellerimi kolundan çektim ve bir adım geriledim.

Gözlerim tekrar onu bulduğunda, bana bakmaya başladığını fark ettim. Onun da yüzü, benim gibi ifadesizleşmişti. Alaya vurmaya çalışıp hafifçe sırıtırken "Buna karar vermek için bir dört sene kadar geç kaldım sanırım." dediğimde başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Asıl sırf yanlışa harcanan zaman için doğruya dönmemek, geç kalmaktır. Bu sefer geç kalma."

"Bu sefer?" diye sorsam da neyi kastettiğini anlayabiliyordum. Genel olarak huyumun bu olduğunu düşünüyordu sanırım. Koray'dan da bu sebeple vazgeçemediğimi, sanıyordu. İlişki içerisinden emek harcadıkça, umut ettikçe benim için vazgeçilemez olmuştu onun gözünde, biraz da haklıydı. En azından yanlışı sürdürmüyor gibiydim artık. Aklıma gelip duran düşünceler pek de Koray'a ait değildi artık. Bir yanlıştan başka bir yanlışa, yanmış gitmeyi nasıl tanımlardı peki?

Anlayabildiğimi fark ettiği için cevap vermek yerine başka bir soru sordu. "Sence ne istiyorsun? Belli ki işletme senin tercihin değilmiş."

Sanki sadece konu 'işletme' değildi onun için. Ses tonunda da, yüz ifadesinde de daha fazlası var gibiydi. Sanki hayatın önüme getirdiği ve benim de başkasını aramadan kabul ettiğim, boyun eğdiğim zorluklara karşı, asıl ne istediğimi soruyordu. İşletmeyi ya da Koray'ı istiyor muydum, istemiyorsam neyi, kimi istiyordum?

İşletmenin benim tercihim olmadığı konusunda haklıydı. Ailemin benim tercihimmiş gibi kabullenene kadar bana dayattığı bir bölümdü. Benim tercihim ise, sanırım tasarım olurdu ama yıllarca işletme okumuştum. Babamın okutmak için zora girdiği bölümdü 'işletme'. Onlardan bunu ben talep etmemiştim tabii. Onlar dayatmıştı. Talep etmediğim yardımlardan doğan beklentileri karşılamak zorunda olmamalıydım ama zorunda hissediyordum işte. Bir de sanırım en büyük problemim, korkaklığımdı. Yer değiştirmekten korkuyordum. Yağmurlu bir yerden dahi, parıl parıl parlayan güneşe doğru kaçamıyordum. Olduğum yer ve bulunduğum konumda çektiğim üzüntü, konforlu alanımdı sanki. İnsan bilmediği acıyla sınanmaktansa, bildiğine katlanmayı tercih ediyordu. Belki katlanmasa, acı bitecekti. Belki acı bitse, mutluluk başlayacaktı ama korkak insanlar için hareket etmek zordu işte. Poyraz ise beni harekete geçirmek ister gibi üzerime geliyordu. Korkak olduğumu mu düşünüyordu yoksa sadece desteğe ihtiyacım olduğunu mu, bilmiyordum ama iki ihtimalde de yardımcı olmaya çalışıyor gibiydi. Yine de korkaklığımı görmesini istemiyordum. Kimsenin bana dair düşünceleri benim kim olduğumu göstermezdi tabii. Koray'ın beni değersiz gören düşünceleri de benim değersiz olduğum anlamına gelmezdi fakat değersiz hissetmiştim. Ama Poyraz'da durum farklıydı. Sanki Poyraz'ın düşünceleri, benim ne olduğumla alakalıydı. İçimi görüyor gibi bakıyordu ve korkak olduğumu düşünürse, korkak olduğuma emin olacak gibiydim.

"Pek düşünmedim açıkçası bu soruyu." diye itiraf ettiğimde "Bak ne diyeceğim..." diyerek ceketinin iç cebinden cüzdanını çıkardı. Cüzdanının içerisinden bozuk bir lirayı eline aldıktan sonra cüzdanını tekrar ceketinin iç cebine yerleştirip parayı parmaklarının arasında tuttu. "Bu benim karar merciim, uğur param."

Kaşlarım anlayamayarak çatılırken "Nasıl yani?" diye sordum. "Mesela..." dediğinde gözlerimin derinlerine doğru bakarken yutkunduktan sonra "Yazı." diye tercihini dile getirdi. Neyi sorduğunu merak ederken bozuk parayı parmaklarının yardımıyla havaya doğru fırlatıp avcuna düştüğünde tuttu ve diğer elinin üstüne koydu. Elini çektiğinde bozuk paranın yazılı kısmı gözüküyordu. Neyi sorduysa, tercihi gibi çıkmıştı. Gözlerim gözlerine çıktığımda tercihinin çıkmasına bakıyordu. Yüz ifadesinden ne hissettiğini anlamaya çalıştım ama yüzünü ifadesiz tutmaya çalışmıştı. Sadece dudağı hafifçe hareketlenmiş, çatılan kaşları saniyeler içerisinde tekrar gevşemişti. İlgisini paradan çekip tekrar bana çevirdi. "Sen de deneyebilirsin."

Gülüp "Ne yani, hayatımı sürdüreceğim mesleğe dair ne istediğime, yazı tura atarak mı karar vereceğim?" dediğimde dudakları kıvrıldı. Elimi tutup bozuk parayı avcumun içine koydu. Gözlerim ellerimizin temasındayken konuşmaya başladığında tekrar ona baktım. "Yazı tura atarak karar vermeyeceksin. Para havadayken aslında neyi istediğini fark edeceksin."

Kaşlarım bakış açısından etkilendiğim için kalkarken gülümser gibi oldum. Haklı olabilirdi. Çıkan sonuca göre hareket etmek zorunda olmasak bile kontrol elimizden alınacakmış gibi hissettiğimizde içimizi cız ettiren neyse, istediğimiz de oydu. Hafifçe gülüp "Annemden kalan tek iyi şey." dediğinde elimi tutan elinde başparmağım istemsiz bir şekilde tenini okşadı. Temasıma, küçük desteğime gülümseyerek baktıktan sonra tekrar gözlerime çevirdi kahverengilerini. "Küçüklüğümden beri başvururum bu yola. Dilersen sen de dene."

Heceleri uzatarak "Peki." diye mırıldandıktan sonra derin bir nefes alıp parayı başparmağımın üstüne koydum. "Yazı gelirse tasarım, tura gelirse işletme." dediğimde nedense gülümsedi ve başını onaylar şekilde salladı. Parayı başparmağımın yardımıyla havaya doğru attım. Havada yükselen paraya bakarken heyecanlanan düşüncelerimi duymaya çalıştım. İçim kıpır kıpır hissediyordum. Eğer tura gelirse, işletmeden vazgeçmek için cesaret bulamayacaktım. Bu bir işaret olmalı, diyecektim fakat yazı gelirse de, sanki vazgeçmem kolaylaşacaktı. Yıllardır bu hayatı sevdiklerim için yaşıyor gibi hissediyordum. Koray'la ilişkimde Koray içindi yaptıklarım, hayatta tercihlerimde ise ailem içindi. Hayatımda ilk defa Poyraz'la evlenirken kendi kararım gibiydi, onda da sarhoştum zaten. Alkol, sınırlar ile sıkıştırdığım zihnimi özgürleştirmişti ve irademi bana geri vermişti. İnsan ömrünü, kendisine iyi gelenlerle geçirmeliydi, yüzünü gülümsetenlerle. Bir şeyler tasarlamak ve hayali gerçeğe dönüştürdükten sonra sonuca bakmak benim yüzümü gülümsetiyordu. Para avcuma düştüğünde çevirerek diğer elimin üstüne koyduktan sonra, görmeden önce elimi çekmeden heyecanlı bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. "Sence ne?"

Gülümseyen yüzü eşliğinde "Bence bakma. Ne istediğinin farkında gibi bakıyorsun artık, kafanı karıştırmasın." dedi.

"Öyle mi dersin?" derken emin olamayan bakışlarımı ellerime çevirdim. Elimi çeksem, diğer elimin üstünde duran parayı görecektim ama dediği gibi sonuca göre cesaretsizleşebilirdim. Sanırım yazı çıkmasını istiyordum ve tura çıkarsa cesaretim kırılabilirdi.

"Sen bilirsin." dediğinde "Senin karıştırdı mı?" diye sorarken gözlerine baktım. Ani gelen soruma karşılık heyecanlanmış gibi gülüp "Ben yandım, sen yanma." dedi. Kaşlarım merak ve heyecanla kalkarken "Ne düşünerek yazı tura atmıştın?" diye sorduğumda "Hadi ya." deyip alayla baktı. "Doğal bir şekilde sorarsan, boşluğuma gelir cevaplarım diye mi düşündün?"

Gülüp "Evet." diye itiraf ettiğimde o da güldü. "Hadi Ada Akyel, kararını kendin ver."

Üflesem de titrekti nefesim, çünkü heyecanlı hissediyordum. Beni cevaplamamış olsa da nedense bakışları, ses tonu, imaları heyecanımı arttırmıştı. Gözlerim elimdeyken bir cesaret "Bence istediğim gibi çıkacak." deyip elimi çektiğimde paranın yazı tarafıyla karşılaştım. Sırıtışım gülmeye dönerken gözlerimi hızla Poyraz'a çevirdim. "Çıktı!" dediğimde o da güldü. Yerimde birkaç kez sıçrayıp "Çıktı." diyerek parayı avuçlarımın içerisine aldım.

"Tasarımcı Akyel ailesinin, tasarımcı gelini."

Parayı avuçlarımın içerisinde tutarken alayına karşılık gülüşüm arttı. "Ama karar vermiş değilim." derken sanki onun da kendimin de beklentisini düşürmek istiyor gibiydim. Şimdi sevinmiş gibi hissediyordum ama adım atmaya cesaret edemezsem diye de beklenti düşürüyordum.

"Her şeyin geri dönülemez bir şekilde değişmeye başlaması için bir an, yeterlidir," dediğinde kaşlarım kalkarken "Yaz boyu düşünmen için yeterli zamanın olacak. Şimdi sadece neyi istediğini fark etmen, yeterli." diye ekledi.

"Peki, diyelim ki 'tasarım'ı tercih ettim. Geçiş yapabilir miyim ki?" diye sorduğumda dudakları aralandığı gibi ne diyeceğini anlayıp gülerek söyleyişine eşlik ettim. "Hallederiz."

Kaşları kalktığında gülüşüm arttı. "En çok kullandığın kelime bu, biliyor muydun?"

Sırıtırken "E hallediyorum ama." dediğinde hak vererek başımı onaylar şekilde salladım. "Hallederiz ama tabi neredeyse hiç dersin sayılmayabilir. Yani önünde tekrar okumanı gerektirecek dört yıl olacak. Tabii yaz okuluyla, üstten ders alarak olabildiğince kısaltabilirsin bu süreci."

Düşünür gibi baktığımda, düşündüğüm kısımları yanlış anlamış olmalı ki hızla "Tabii söz verdiğim gibi, neyi seçersen seç masrafların benden." dedi. "Burada okursam gerekmeyeb..."

Sözümü kesip "Halledebilmem için özel üniversiteye gitmen gerekir muhtemelen. Bir anlaşmamız var, söz verdiğimi yerine getirmeme müsaade et." diyerek yükselen gururumun ayağına çelme taktı. "Ama tek bir yıl için sözleşmiştik."

"Emin ol yabancı ülkedeki bir yılın karşılığı, Türkiye'de dört yıla tekabül eder." dediğinde hak verdim. Masraf anlamında pek bir değişiklik olmayacaktı eminim ki. Bu şekilde sözleşerek yola girdiğimiz için tekrar ayağa kalkmaya çalışan gururumun ayağına bir çelme de ben taktım. Yani boşandıktan sonra bile masrafları karşılayacaktı.

"İleride geri öderim." dediğimde güldü. "Ada farkında mısın? Ben senin sayende mirasa sahip olacağım. Sen de bir zahmet yararlan bu evlilikten."

"Doğru diyorsun." deyip koluna hafifçe vurduktan sonra "Şirketten hisse isterim." dediğimde şakama güldü. "Gözünü açmasaydım keşke."

Omuz silkip "Çok geç, şirketteki odanı da ben istiyorum. Ha, kabul etmiyorum diyorsan hemen aşağı ineyim. Sevim babaanneye söylemem gereken şeyler var." deyip kapıya yöneldiğimde bileğimden tutarak beni kendine çekti. Vücudum, vücuduna çarparken alaylı yüz ifadem silinmeye başlamıştı. Onun da gözleri bir saniyeliğine dudaklarıma indikten sonra konuşmaya başladığında sesi derindi. "Sen Amerika'ya gitme de, gerisini hallederiz."

"Gidersem ne olur, özler misin?" diye sorduğumda yine aynı ses tonuna sahiptim. Kendimi tokatlamak istediğim ses tonuna. Derinden gelen, ince, kısık ama flört eden ses tonum... Daha da kötüsü konuşurken ikimizin de gözleri ara ara dudaklarımıza iniyordu. Bir eli vücudumla birlikte kendisine çektiği bileğimden diğer elini belli belirsiz belimde hissettim. "Arkadaşımı mı?" diye sorduğunda sırıttım. Arkadaş olmaya karar veren iki kişiye göre garip bir haldeydik şu an. Başımı onaylar şekilde salladığımda gülümseyip "Evet," dedi.

Titrek bir nefes aldığımda soluduğum hava değil, ateşti. Soluk borumdan geçerek yakarken gözlerimi, gözlerinde tutmaya çalışıyordum. Bir kez daha gözlerimiz dudaklarımıza inerse, gücüm yetmeyecekti irademe. O neyi düşünüyordu bilmiyordum ama o da şimdi bakmamaya çalışmaya başlamıştı. Gözlerimiz bile titriyor gibi hareketliydi.

Dudakları hafifçe kıvrıldıktan sonra tekrar "Özlerim tabii." deyip belimdeki elini enseme götürdüğünde kalbim "Benden buraya kadar." der gibi neredeyse kriz geçirirken el ense çeker gibi boynumdan tutarak beni eğdiğinde gülmeye başlarken onu ittirdim. Bugün arkadaş olmakla kalmamış, üstelik asker arkadaşı da olmuştuk. Arabaya binmeden benim ona yaptığım muameleyi, şimdi o bana yapıyordu.

Bir an öpecek sanmamın getirdiği heyecan, onda da vardı. Gülerek ittirdiğim mesafeden tekrar yakınıma doğru geldi. "Ne oldu arkadaşım? Arkadaşlık tarzımı sevmedin mi?" dedikten sonra yüzü hafifçe ciddileşirken hızla ekledi. "Bu arada ben sana 'karıcım', 'hayatım' falan demeyi seviyorum. Baş başayken öyle 'arkadaşım', 'arkadaşım' diye ortalarda dolanamam."

Gülüp "Tamam, kabul." dedim. Açıkçası güzel ithaflarla konuşmasını ben de seviyor gibiydim ama itiraf etmedim. Kabul edişimle dudakları tekrar kıvrılırken "Tasarıma dair düşünmene yardımcı olsun istersen, şirkete de gelebilirsin. Giysiye dair değil de mobilyaya dair tasarım konusunda gelişmek istiyorsan, seni amcamın yanına da götürebilirim." dedi. Kaşlarım hafifçe kalkarken "Amcan mı?" diye sordum. Başını onaylar şekilde salladı. "E ama nişanda, düğünde yoktu."

Hafifçe yüzünü buruşturup "Babamla ve babaannemlerle biraz bozuklar." dediğinde biraz olmadığını yüz ifadesinden anlamıştım. "Her ailede olan dolandırıcı amca burada da mı var?" diye sorduğumda güldü. "Yok, detaylı bilmiyorum ama restleşmişler sanırım. Benim de görüşmemi tercih etmezlerdi sanırım ama yapacak bir şey yok."

Anladığım kadarıyla Asude annenin dediğinin aksine Poyraz Sevim babaannenin sözünden çıkabiliyordu ama yine anladığım kadarıyla bu ailede restleşen biri, aileden ihraç da ediliyordu. Amcayı ne nişana, ne de düğüne çağırmamışlardı. Şu ana kadar varlığını bile bilmiyordum. Bu da Asude annenin dediklerini destekler gibiydi. Restleşme sebepleri, Sevim babaannelerin müdahaleleri olabilirdi.

"Amcan evli mi?" diye sorduğumda "Yok." dedi. "Hatta benimle da dalga geçiyordu, sonun benim gibi olacak diye. O yüzden seni götürüp tanıştırmam lazım. Bir yıllığına bile olsa onun gibi yalnız ihtiyarlaşmayacağımı sansın."

Söylediği nedense omuzlarımın çökmesine neden oldu. Yalnız yaşlanmayı tercih etmesini istemezdim. Vakit geçirilmesi keyifli biriydi. Güzel bir aileye, hoş sohbetli bir evliliğe sahip olmalıydı ama bizzat kendi istemiyordu, belki mutlu olmayı, belki yalnız olmamayı.

"Hatta tavlayı da ondan öğreniyorum." dediğinde güldüm. "Hala dersler alıyor musun?"

Sıkkınlıkla "Bir süredir aksatıyorum." dediğinde gülüşüm arttı. "Bir de tasarımı seçersem ve bunda parmağın olduğunu anlarsa, babam sene sittin sene 'oğlum' demez artık."

"Altmış yıl sonra der o zaman." dediğinde kaşlarım kalktı. "Sittin, altmış anlamına geliyor da."

Her şeyi de çok biliyordu. "Ha inadım, diyorsun yani?" diye sordum. Başını onaylar şekilde salladı. "O lafı duyacağıma eminim. Hatta o kadar eminim ki, kazandığımda verdiğin açık çeke karşılık ne isteyeceğimi bile seçtim."

Babam beni tavlada yenersen, sana şans veririm demişti. Yense bile 'oğlum' diyeceği şüpheliydi belki sadece daha az nefretle bakacaktı ama yine de çabalıyordu. İddiamıza göre 'oğlum' demesi de yetmiyordu. Sarılarak 'oğlum' demesi gerekiyordu. Biz boşanmadan bunu başarabilecek miydi, merak ediyordum.

"Ne isteyeceksin?"

Tekrar el ense çekip "Her şeyi sorma." dediğinde gülerek ensemdeki elinden kurtuldum ve doğrulup onu ittirdim. "Arkadaş olalım dedim, asker arkadaşı demedim!"

Direnmediği için vücudu hafifçe gerilerken gülerek bileklerimden tuttu ve onu tekrar ittirmeme engel oldu. Sırıtarak "Ben arkadaşlarımla güreşirim." deyip eğilmeye başladığında gülerek çığlık attım. Belimi tutup eğildiği vücudunu beni omzuna atarak doğrulttuğunda "Ya!" diyerek kurtulmaya çalışıyordum. Omzundaki vücudum eşliğinde ilerlerken kurtulma çabalarıma gülüp beni kontrol altında tutmaya çalışarak "Dur kız." dedi. Omzunu çıkartmama az kalmıştı sanırım ama ben de gülüyordum.

Gücümle kurtulamayacağımı fark edip omzunu ısırmayı tercih ettiğimde gülmeye devam etse de boynunu kasarak ara ara acıyla inledi. Beni yatağa doğru bırakmak ister gibi yatağa doğru eğilirken canı daha fazla yanmasın diye omzunu ısırmayı bırakmadan yatağa doğru ittirmedi ve kollarını çekmedi. Dişlerimi omzundan çekip gerilediğimde başım yatağa yaslanmıştı. Yüz ifadesine gülerken "Ben de arkadaşlarımı ısırırım." dedim.

"Dur ben sana bir RKO hareketi yapayım da." diyerek bırakmak üzereymiş gibi bollaştırdığı kolları tekrar sıkıca belimi sarıp beni üzerime doğru eğildiği yataktan çekeceği sırada tekrar gülerek çığlık atmaya başladığımda hızla kapımız açıldı. Kapının aniden açılmasıyla Poyraz'ın kolları hareketsizleşirken altta ben, üstte Poyraz yatağa uzanmış bir şekilde bakışlarımızı kapıya çevirdik.

Asude anne "Ay, çocuklar." deyip bakışlarını kaçırdıktan sonra "Çığlık duyunca diye bir şey oldu sandım. Bir anda girdim de aslında siz, pardon..." deyip eliyle gözlerini örttü. Sanki bir şey yapıyormuşuz gibi...

Utanç damarlarımda kan gibi akarken hızla Poyraz'ı üstümden ittirdim. Poyraz sırıtarak yataktan kalkarken ben de kalkmaya çalışıyordum ama telaşım yüzünden elim ayağım birbirinde dolaşmıştı. Poyraz ayağa kalktıktan sonra bileklerimden tutarak bana da yardımcı oldu. Kalkmayı başardıktan sonra ellerini ittirip vücudumu Asude anneye doğru çevirdim ve asker içtima sırası gibi yan yana dizildik. Geri çıkmak üzere olan Asude anneye "Yok, yok sorun değil. Biz şey..." dediğimde kadının eli hala yüzündeyken ardına dönmek üzere olan vücudunu tekrar bize çevirip "Bakayım mı? Müsait misiniz?" diye sordu.

Poyraz gülerken "Bakabilirsin anne. Artık bir şey yapmıyoruz." dedi. Sanki demin bir şey yapıyormuşuz gibi...

İrileşen gözlerim eşliğinde Poyraz'a döndüm. Dirseğimi karnına geçirdiğimde yüzünü buruşturan ben olmuştum çünkü kaslı ve darbenin geleceğini anladığı için kastığı karnı dirseğimi acıtmıştı. Dirseğimi ovuşturmaya başladığımda o da güldü ve elleri dirseğime geldi. Benim gibi ovuştururken "Hayır gördün de yani, kaslarımı. Bir dahakine kolumu falan cimcir bence, canın yanmasın." diye dalga geçti. Dalga geçse de yine de nazikçe kolumu ovuşturuyordu.

"Niye şişirdin ki o kadar zaten? Ben sana bol bol tiramisu, kurabiye falan yapacağım, göreceksin bak kas, mas kalmayacak."

Poyraz'ın kasları hakkında konuştuğumuzu Asude anne tekrar rahatsız olup "Çocuklar ben çıkayım." deyince fark ettim. Ağlar gibi gülüp "Yok, yok. Biz şakalaşıyoruz." dediğimde çaresiz ses tonuma kahkaha atmaya başladı Poyraz.

Asude anne elini gözlerinden çekerken "Sevim anne, akşam yemeğine çağırıyor demek için gelmiştim. İyi ki ben gelmişim." dedikten sonra gözlerini aramızda çevirdi. Tabii, çalışan çığlıkları duyunca yanlış anlayıp dan diye girse, daha da utanabilirdim. Gerçi niye utanıyordum ki? Biz bir şey yapmıyorduk ama evli bir çifti üst üste görünce güreştiklerini değil, başka bir şey yaptıklarını düşünürdü insan tabii.

"Yanlış anlaşılma şey oldu."

Asude anne bana başını onaylar şekilde salladığında dudakları hafifçe kıvrık gibiydi ama emin olamamıştım. Yine de onu samimi gösteren bir yüz ifadesi vardı yüzünde. "Toparlanın gelin hadi siz de." deyip kapıyı kapatırken "Toparlanacak bir şeyimiz..." derken kapı kapandığı için çöken omuzlarım eşliğinde sessizce "...yok." diye ekledim.

Poyraz'ın kolunu omzumda hissettim. "Üzülme hayatım. Yemekten sonra devam ederiz."

"Sen! Sen göreceksin yemekten sonra!" dediğimde gülerek "Ben de onu diyorum ya..." diye hala konuyu başka, ima dolu yerlere çekmeye devam etti.

Yeterince utanmıyormuşum gibi Poyraz'ın oluşturduğu yanılgılar yüzünden ben bile bir şey yapmak üzereyken basıldığımıza inanmaya başlamıştım. Dişlerimin arasından "Sen var ya..." diye söylendim. Omzumdaki kolunu tutup hızlıca soluma dönüp boş kalan kolunu ısırmak için yöneldiğimde gülerek "Anne, ben de geliyorum." diyerek kolunu hızla kurtardı ve kapıya doğru koşmaya başladı. Peşinden koşarken "Dur, sen dur!" diye seslendim.

Kapıyı açıp hızla çıktıktan sonra merdivenlere doğru yöneldi. Peşinden ilerlerken merdivenlerin başında çıkardığımız sesler dolayısıyla bize dönen Asude anne ile göz göze geldiğimde şirince sırıtarak yavaşladım. Poyraz da Asude annenin yanına vardığında güvende olduğunu düşünmüş olmalı ki duraksayıp sırıtarak annesinin yanağından bir makas aldı. Bekledikleri için onların yanına vardığımda ve "Hadi inelim." dediğimde elim Poyraz'ın sırtındaydı. Temasımla Poyraz tedirgince sırıtıp elini belinin ardından elime götürmeye çalışsa da cimcik hamlemden merdivenden inmeye başlayarak kurtuldu ve tedirgince güldü.

"Siz büyümeden evlenmişsiniz. Sevim anne de bugün torun beklediğini söylüyor bir de. Nasıl büyütecekseniz artık."

Bakışlarım Asude anneye döndüğünde hafifçe gülümseyerek merdivenleri inmeye başladığını fark ettim. Gerçekten samimi gözüküyordu ve bu durum beni şaşırtmıştı. Eğer Asude anneyi samimi bulmaya başlarsam, söylediklerinin de gerçek çıkmasına verdiğim ihtimal artacaktı ve bu her şeyi daha da zorlaştıracaktı. Gerçi, bilerek de samimi davranıyor olabilirdi.

'Torun' lafzı, heyecanlanmamı sağlamıştı. Zaten bir süredir domates gibi olan tenimde kayda değer bir farklılık oluşturmadığını düşünüyordum. Poyraz bize kıyasla önden önden merdivenlerden inerken arada hamlelerimi kontrol eder gibi bakışlarını bana çeviriyordu ama saldırının devamını akşam yemeğinden sonrasına saklamıştım. Gerçi, o da öyle söylemişti. 'Üzülme, yemekten sonra devam ederiz' demişti ama onun kastı çok başkaydı...

"Aa, babaannem istiyorsa hemen yaparız."

İnen adımlarımı hızlandırıp giriş katında Poyraz'a yetiştikten sonra o yaramaz yaramaz sırıtırken kolundan tutarak "Akşam yemeğinden sonrasına sabredemeyeceğimi fark ettim." dediğimde sırıtışı gülüşe dönerken "Torun yapma konusunda mı?" diye sordu.

Gözlerim iyice irileşti. Dudağının kenarını ısırırken keyifli gözleri yüz ifademde geziniyordu. Kendime geldiğimde tehlike saçacağımı düşünmüş olmalı ki şaşkınlığım dolayısıyla kolumdan kurtulup hızla salona yöneldi. "İyi akşamlar çok sevgili Akyel ailesi."

Gözlerim seğirir gibi hissederken Asude anne de keyifli yüz ifadesi eşliğinde bana bakarak yanımdan geçti ve salona yöneldi. "Hadi Ada, gelmiyor musun?"

"Geliyorum, geliyorum." derken masada duran tüm her şeyi Poyraz'a atmayı hayal ederek salona doğru yöneldim. Bir de salona girdiğinde sevgi göstergesi yapıyordu!

"Ve Koray." diye eklediğinde salona giriyordum. Koray'ın da olduğunu fark ettiğinde 'sevgili Akyel ailesi'ne dâhil etmeyip ismiyle seslenmesine normal zamanda gülebilirdim ama gülemeyecek kadar utanç dolu hissediyordum. Muzip şakaları beni sadece sinirlendirmiyordu, maalesef ki heyecanlandırıyordu da. O da bunu fark ettiğinde üstüme geliyordu.

Koray "Sağ ol kuzen ya." diye söylenirken gözleri masaya doğru yaklaşan bana doğru kaydı. Yüzümde gördüğü utanç ifadesine karşı kaşları çatılırken bakışları Poyraz'a kaydı. Poyraz keyifle masaya oturmadan önce sandalyemi çekti. "Buyur hayatım."

Çektiği sandalyeye otururken gülümsemeye çalışıp gözlerimi Poyraz'a çevirdim. "Sağ ol canım." derken sesimin altında yatan tehditleri anlayabildiğini umuyordum. "Ne demek." diyerek öpücük attığında anladığına kalıbımı basardım. Derin bir nefes alıp masadakilere odaklandım. Bir kısmı gülümseyen, bir kısmı ters ters bakan gözlere "İyi akşamlar." dediğimde gülümseyen yüzler karşılık verdi. Koray ve çekirdek ailesi bizden haz etmediğini gizleme ihtiyacı duymuyordu. Gerçi Poyraz da duymuyordu.

Korayların düğün tarihinin de konuşulduğu ilk sohbetler atlatıldıktan ve yemek servisleri yapıldıktan sonra yemeğimi yerken "Ada kızım, mutfağa girmeyi seviyorsun sanırım." diyen sese döndüm. Sevim babaanneye baktıktan sonra Asude anneye dönmüştü bakışlarım.

"Evet, çocukluğumdan beri severim. Biliyorsunuz yemek, tatlı servis ettiğimiz bir yerimiz var."

Poyraz da "Evet babaanne, tatlılar bugün Ada'dan ve önden biraz tattım, gerçekten çok iyiler. Sütlaç daha iyi, siz ondan yiyin bence." dediğinde güler gibi oldum. Duru da gülüp "Tiramisuyu sen ye sonra abi, değil mi?" diye sorduktan sonra şirince sırıtıp bakışlarını bana çevirdi. "Ben yengemin tiramisusundan yemek istiyorum."

"İyi halt ediyorsun."

Duru Poyraz'ın söylenmesine dilini çıkardı. Ben gülerken Sevim babaanne "Bu kadar seviyorsan, istersen bir yemek atölyesine dâhil ol kızım. Böylelikle hobilerini sürdürürsün." dediğinde keyfimi bozmamaya çalışırken tekrar Asude anneye baktım. 'Ben sana söylemedim mi?' der gibi kaşlarını hafifçe kaldırmış ve başını onaylar şekilde sallamıştı. 'Ben uyardım da sen dinlemedin, al şimdi' mi diyordu yoksa 'Böyle müdahale eder işte' mi diyordu anlamamıştım ama iki ihtimalde de bu konuda haklı çıkmıştı. Sevim babaanne iyimser ses tonu ve gülümseyişiyle emrini süslüyordu.

Sorun çıkartmamak için gülümseyip "Olabilir." dedikten sonra yemeğime çevirdim bakışlarımı. İçimde cevap vermek için yanıp tutuşan bir tarafım vardı ama aynı durumda kalınsa Poyraz'ın aileme cevap vermeyeceğini düşünüyordum. Zaten bir seneliğine evliydik, onu da aile kavgasıyla geçirmemeliydik. Kaldı ki, anlaşmamızın bir yanı da Poyraz'ın mirasa sahip olmasıydı. Eğer karısı olarak huzursuzluk çıkartırsam ve bu evliliği tasdiklememeye başlarsa miras işi sıkıntıya düşebilirdi. Poyraz için sussam da iştahım kaçtığı için yemeği çatalımla eşelemeye başladım.

"Bir sorun mu var?"

Poyraz'ın fısıltısını duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Gerçekten babaannesinin dediğinin altında bir ima sezmemiş gibiydi. Babaannesinin bu evde mutfağa girme, dışarıda hobi olarak yap, dediğini değil de istersen mutfak atölyesine de dâhil ol, gibi söylediğini düşünüyor olmalıydı. Gerçekten Sevim babaanne iyi niyetli gibi konuşmuştu ve belki de Asude anne önden uyarmamış olsaydı ben de başka bir anlam yüklemeyecektim ama şimdi daha dikkatli olunca anlayabilmiştim.

"Yok, hayır." deyip gülümsediğimde kaşları gevşemedi. Gözleri hala sorgular gibi bakıyordu. Bunu odada konuşmaya karar vermiş gibi o da bakışlarını yemeğine çevirdi. Gidip Poyraz'a ailesini kötülemeyi düşünmüyordum. Ayrıca babaannesinin niyetini söylesem bile 'saçmalama' diyebilirdi ya da kötü hissedebilirdi, sonuçta zaafıydı babaannesi. Ben de ailem hakkında kötü bir şey söylensin istemezdim. Kibarlıkla söylense bile dışarıdan bir gözle bakamayıp hak veremeyebilirdim. Kaldı ki hak verse bile neyi değiştirebilirdi ki? Akyel ailesinin düzeni böyle gelmiş, böyle gidiyordu belli ki. Asude anne, Poyraz'ın da babaannesine aykırı bir davranışta bulunmayacağını iddia etmişti.

"E neden kimse yarın doğum günüm olduğundan bahsetmiyor? Küsmeme üç saniye kaldı."

Şaşırarak Duru'ya bakarken annesi yanında oturan kızının omzuna elini götürürken gülümsedi. Duru elini annesinin eline götürürken gülümseyişine eşlik etti. "Aa, doğum günün mü?" diye sorduğumda hevesle başını onaylar şekilde salladı.

"Abim bir günlüğüne koltuğuna oturmama izin verecekmiş."

Poyraz gülerken "Yok öyle bir şey." dedi. Duru gözlerini devirip bakışlarını babaannesine çevirdi. "Babaanne ya, bir şey söyle abime. Otursam, ne olacak?"

"Niye ki?" diye sormaktan son anda vazgeçtim. Belli ki yine Poyraz'ın huyu suyuyla alakalıydı ve Korayların 'keşke evlenmeden bir tanışsaydınız' adlı şakalarını duymak da açık vermek de istemiyordum.

Sevim babaanne gülerek Poyraz'a bakıp "Ben oturabilirim ama oğlum, değil mi?" diye sorduğunda kendi kendime mi kuruluyordum bilmiyordum ama bunu deyişi bile garip gelmişti. Sanki her konuda kendisine özel muamele istiyor gibiydi ya da birilerine, kendisinin istediği her şeyi yapabileceğini hatırlatıyor gibiydi.

"Sana sandalyelerin en kralını ayarlarım babaannecim ama huyumu biliyorsun. Masam, sandalyem benim için dokunulmazdır."

Beril "Poyraz ve takıntıları." diye sızlandığında gözler Beril'e döndü. Gülüp "Koray hep anlatırdı." dediğinde gözlerimi devirmemeye çalıştım. İnsanların sorgulayarak bakacağını ve bu cevabı verebileceğini biliyordu, ben duyayım diye söylemişti. Söyledikten hemen sonra bana dönen gözleri bunu kanıtlıyordu. Tamam Poyraz'ı en çok sen tanıyorsun, diye bağırmama az kalmıştı. Sonra da yüzüne bir içecek çarpsam fena olmazdı. Belki bir de sonra saçından...

Sevim babaanne bozulduysa bile belli etmeyip gözlerini Duru'ya çevirdi ve gülmeye devam etti. "Görüyorsun kızım. Bana bile müsaade yok, senin için ne yapabilirim?"

Duru "Ben de oda istiyorum o zaman." dediğinde Poyraz "Her katta, asansörlerin hemen sağında bir oda var. Dilediği seç, senin olsun." diye cevap verdi. Duru kötü bakışlar atmaya başladığında bazıları güldü. Asude anne kızının omzunu sıvazlarken "Abine bakma kızım. Kendisinin de çaycı olarak başladığını unutuyor." dedi. Sırıtmaya başlarken Poyraz'a dönen bakışlarımda şaşkınlığımı gizlemeye çalışıyordum. Gerçekten zamanla birbirimize dair bir şeyler öğreniyorduk ama bizim hızlandırılmış bir kursa girmemiz lazımdı.

Duru gülüp "Doğru, çaycılıktan patronluğa. Necmi abiye çay götürmüşlüğün var, değil mi?" diye sordu.

Necmi abi dediği kim, diye düşünürken Duru, abisinin sinirini bozmak ister gibi gözlerini Poyraz'a dikmişti. Poyraz sırıtarak işaret parmağını Sevim babaannelere çevirirken "Ama şirketin gördüğü en iyi çaycı değil miydim?" diye sorduğunda güldüler. Duru oflasa da keyifli gözüküyordu. İstediği gibi abisini sinir edememişti.

"Kızım benim de aklımdaydı. Diyorum ki yarın burada pasta kestikten sonra gençler olarak eğlenmeye çıkın. Son zamanlarda gerginliğiniz beni üzüyor."

Poyraz'ın keyfi silinirken "Gençler derken?" diye sorduğunda Koray gülüp "Olur babaannecim." dedi. Duru gözlerini bana çevirip "Cansular da gelsin hatta müsaitlerse. Kalabalık doğum günlerini çok severim." dediğinde hevesini kırmamak için "Söylerim canım." dedim. Cansu kesinlikle kaos dolu bu ortamı kaçırmak istemezdi ama Hakan'la Ogün'ün ikna edilmesi gerekecekti. Gerçi Cansu gelirse, Hakan da gelirdi. Ogün'ü de bir şekilde ikna edebilirdik.

Poyraz "Kadro gittikçe mükemmelleşiyor." diye söylendiğinde güldüm. Koray ve Ogün'le eğlenme fikri pek hoşuna gitmemiş gibiydi.

Beril "Ne zamandır eğlenmeye çıkmıyorduk." dediğinde gözleri Poyraz'ın üstündeydi ama birkaç saniye sonra aslında Koray'a demiş gibi gözlerini kocasına çevirdi. Gülüşüm azalırken niyetinin farkında olduğum için sinirlenmemek elde değildi. Bana ve Poyraz'a oynuyordu resmen. Diyelim ki beni sinir etmeye çalışıyordu, Poyraz'a niye oynuyordu? Sanki ona eski günleri hatırlatmak ister gibi. Birlikte olduğu günleri...

Sinir vücudumu sararken sırıtmaya çalışıp Poyraz'ın koluna girdim ve "Biz sık sık gidiyoruz ama sizinle de çok eğleneceğiz eminim ki." dediğimde bakışlarını bana çevirdi ve sırıtmaya çalışarak "Eminim ki." diye cevapladı.

Bakışlarımı Poyraz'a çevirdiğimde temasıma sırıtarak baktıktan sonra gözlerini gözlerime çıkardı. "Evet, biz eğlenmeyi seviyoruz."

İma dolu cümlesine gülümsemeye çalıştım. Tanıştığımız gece bolca eğlenmiştik maşallah. O kadar eğlenmiştik ki, dudaklarımız tanışmıştı. Yine o kadar eğlenmezdik umarım...

Gülümseyişime keyifle baktıktan sonra babaannesine döndü. "Bizim yarın akşam Ada'yla planımız vardı ya, tüh. Neyse size iyi eğlenceler."

Sevim babaanne torununun sonuç çıkmayacağını bilmesine rağmen sürdürdüğü çabasına gülüp "Poyraz, oğlum. Kırma beni de, kardeşini de." dedi. Poyraz nefesini sıkkınca üfledikten sonra Duru'ya "Senin veletler de gelecek mi?" diye sorduğunda Duru gözlerini devirdi. "Abi karınla aynı yaştayım."

Poyraz gülüp tuttuğum kolunu aramızdan çekip omzuma atarken "Karım da bazen çocuklaşabiliyor." dediğinde elimi omzumdaki eline götürüp parmaklarımızı kenetlerken şirince sırıttım. "Ağzından bal damlıyor."

Sarmaş dolaş vücudumuzda kenetli ellerimize bakarken hoşuna gitmiş gibi genişçe gülümsedi. "Senin de hareketlerinden." dediğinde heyecanlanan bakışlarımı kaçırdım. İnsanların önünde rol yaparken baş başa olduğumuzdan daha özgür davranıyor gibiydim, ne ironik ki. O da öyle gibiydi gerçi. Temaslarımızı çekinmeden yapıyorduk çünkü evli rolü yapıyorduk ama baş başa kaldığımızda temas etmek için yeterli bahanelere ihtiyaç oluyordu.

"Yirmi iki yaşındayım. Bana ve arkadaşlarıma 'velet' ve 'bücür' demeyi bırakır mısın?"

"Yarın..." derken başını sonunda benden kardeşine doğru çevirdi Poyraz. Birkaç saniyedir ısrarla yüzüme bakmaya devam etmişti, ben bakışlarımı ondan kaçırırken. "Yirmi iki olacaksın. Ayrıca benim karım yirmi üç oldu geçen gün. Tam şu an senden iki yaş büyük yani."

Duru gözlerini devirip yardım ister gibi annesine baktı. "Anne şuna bir şey de ya. Yarın arkadaşlarıma öyle demesin. Kızlara yine bir şey demiyor da, erkek arkadaşlarımı zorbalıyor."

"Duru'cum ben abini meşgul tutacağım merak etme." dediğimde Duru "Yaşa be." diyerek öpücük attı. Duru'ya karşı öpücük atarken gözlerim başını bana doğru çevirmiş Poyraz'a döndüğünde kısa bir anlığına Poyraz'a öpücük atmış gibi olmuştum. Gülen yüzünde gözleri dudaklarıma indiğinde hemen dudaklarımın şeklini düzelttim. Gözleri tekrar gözlerimi bulup "Nasıl oyalayacaksın?" diye sorduğunda bakışlarım masadakilere döndü. Bir ben muzip şekilde sorduğunu anlamıştım sanırım, Koraylar dışında insanlar gülümseyerek bakıyordu.

Masumca kaşlarımı kaldırıp "Dans ederiz." deyip şirince sırıttığımda gülerek bakışlarını benden çekti ve her tepkimi inceleyerek beni süründürmesi bitti. "Duru hadi yine iyisin. Yengen beni meşgul edecekmiş, ben de meşgul olmaya karar verdim."

Gözlerimi masada gezdirirken içimdeki duyguları birbirinden ayırmak çok zordu. Aynı anda utanmış, heyecanlanmış ve sinirlenmiş hissediyordum. Poyraz'ınsa keyfi yerindeydi. Sesi bile gülüyordu.

Duru da gülüp "Rahatladım valla." dedikten sonra "Işıl ablaları da çağırırsın." dediğinde nişana da gelen arkadaş grubunu kastettiğini düşündüm. Bir kız, iki erkek olarak Poyraz'ın en yakın arkadaşları olarak nişana gelmişlerdi. Düğün de daha fazla arkadaş grubu görmüştüm ama özel bir güne davet edilecekse eğer en yakınları olmalıydı. Valla iyi olurdu, Poyraz'ın arkadaşlarıyla yakından tanışmam. Nişanda da düğünde de kimin, nasıl olduğunu anlayamamıştım. Poyraz habire Ogün'e takılıp duruyordu. Kendisinin arkadaşları bakalım nasıldı.

Yemek bittikten sonra Sevim babaanne "Bu arada..." dediğinde herkes sandalyeden kalkacağı sırada geri oturdu. Gözleri Koraylarda ve bizde gezinirken "Hepimiz farkındayız ki mirasa dair düşüncelerimizi dile getirdikten sonra iki hızlı evlilik gördü ailemiz." dediğinde herkes sessiz bir şekilde onları dinliyordu. Ortamı buz kesmişti. Yüz ifademi tepkisiz tutmaya çalıştım. Sevim babaanne gülümseyerek konuşuyordu ama ortamda yayılan gerginlikten ve biraz önceki deneyimimden anlamıştım ki, tarzı buydu. Kötü bir şeyi dahi, gülümseyerek söyleyebiliyordu.

Burhan dede de sohbete dâhil olup "Gücenmeyin çocuklar ama bu durum, evliliklerinize bakış açımıza dair istemsiz bir şekilde şüphe oluşturdu." dediğinde Hayat hanım "Ne demek istiyorsunuz babacım? Çocuklarımız yalan mı söylüyor?" diye sorduğunda Asude anne de "Gerçekten anne, baba. Biraz ağır olmuyor mu?" diye sordu. Sevim babaanne ellerini masada birleştirirken bakışlarını gelinlerine değdirmeden, genç çiftler olan bizlere bakmaya devam etti.

"Sözümüz o ki, her ne kadar Poyrazlar önce evlense de, bu karışıklık bizim karar verme zamanımızı erteledi. Evliliklerinizden emin olursak, ilk evlenene gidecek mirasın çoğunluğu fakat Poyrazların evliliğine dair şüphemiz devam eder, Koraylara dair bir şüphemiz kalmazsa Koraylara gidecek."

Genç çiftler arasında bakışlar birbirini bulduktan sonra gözlerimi Poyraz'a çevirdim. Sinirden gülmek ister gibiydi yüz ifadesi ama kendisini tutuyordu. Evlenmemiz, ortalarda 'karıcım, kocacım' diye dolaşmamız yetmiyordu belli ki. Daha sıkı gözetim altında değerlendirilecektik resmen. Sevim babaannenin, Asude anneye torun istediğini dile getirmesi bile bu sebeple olabilirdi. Birimiz çocuk sahibi olursa kesinlikle emin olurdu tabii. Bizim öyle bir imkânımız yoktu ama belki Korayların gözü bu kadar kararmış olabilirdi. Evlilikleri gerçek değilse bile para için çocuk sahibi olabilirlerdi ya da belki de buna dair yalan söyleyebilirlerdi. Malvarlığı devredildikten sonra zaten yalan çıksa bile babaannelerinin sevgisini, saygısını kaybetmek dışında bir yaptırımı olmazdı. Koray'ın duygusal yaklaşmayacağını düşünüyordum. Anladığım kadarıyla mirasın geçimi için babaannelerin ölümü beklenmeyecekti. Şimdiden malvarlığını devredeceklerdi. Hal böyle olunca bizim evliliğimizin de onlar ölene kadar sürmesi gerekmiyordu tabii, yoksa bir sene sonra boşandığımızda mirası Poyraz'a bırakmaktan vazgeçebilirlerdi. Bu sebeple Koraylar hamile yalanı öne sürüp malvarlığını devraldıktan sonra gerçeği açıklayabilirlerdi. Bunu yapmasalar bile hâlihazırda zaten odamızdan bilgi alabilen Koray'ın bu duruma daha da asılacağı şüphesizdi. Sadece kendi evliliklerini kanıtlamakla kalmayacaktı, bizimkinin de sahteliğini kanıtlamaya çalışacaktı muhtemelen. Zaten demişti, kendi evliliğini yakmak pahasına bile bizimkinin de sürmesine müsaade etmeyeceğini. Durum, savaşmaya dönmüştü. Bizim intikam almak için sebebimiz vardı tabii ama onlar hırslarında haksızlardı.

"Tabii, eğer gerçekten para için bizi kandırdığını fark edersek..." derken gözlerim Sevim babaanneye kaydı. Gülümsemesi hafifçe silinmişti. "Üzüleceğiniz tek şey mirasın çoğunluğunu alamamak olmaz canım torunlarım."

Asude annenin dediği kadar baskın ve manipülatör bir kadınsa, kendisinin kandırılma çabasını cezasız bırakmayacağını düşünüyordum zaten, kendisi de dile getirmişti. Yaptırımı ne olarak tercih edeceklerdi bilmiyordum ama belki de mirastan tümüyle reddedecekti, Poyraz'ın amcasına yapıldığı gibi aileden men edecekti. Konu sadece miras değildi artık, Poyraz'ın zaafı olan babaannesinin sevgi ve saygısını kaybetmesi, emek emek bu konuma getirdiği ve masasına, sandalyesi dahi dokunulmamasını isteyecek kadar önemseyip sevdiği işini kaybetme ihtimali de söz konusuydu ve işlerin bu şekilde sonuçlanmasını, Poyraz'ın üzülmesini asla istemezdim.

İki taraf da kendini kurtarmak için hangi yolları seçerse seçsin, işlerin daha da kızışacağı şüphesizdi.

322

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!