16/54 · %28

BÖLÜM 16

71 dk okuma14.029 kelime11 Kasım 2025

Gözlerim yatağın yanındaki benim yapmış olduğum renkli komodinlerin sol tarafımda olanında duran fotoğraf çerçevesinde geziniyordu. Beyaz desenli çerçevenin çevrelediği fotoğrafta, deniz maviliğiyle, doğa yeşilliğiyle ve beyaz çiçekleriyle eşlik ediyordu gelin ile damada. Beyazlar içerisindeki gelin tuttuğu aile cüzdanını sallar gibi havaya kaldırmışken dudakları gülüyordu. Damadın gözleri ise gelininin üstündeydi, gülüşüne eşlik ederken. Bazen gerçek bir evliliğin içerisindeymişim de hafızamı kaybetmişim, hatırlayamıyormuşum gibi hissediyordum. Bazen de hatırlar gibiydim, hislerimle. Bazen hissetmemem gereken şeyler hissediyordum.

Suyun sesi durduğunda başımı diğer komodine doğru çevirmiştim. Ailelerimize yolladığımız fotoğraflardan birini hiç zaman kaybetmeden bastırmışlar, bu çerçeveye koymuşlardı. Gökçeada'da akşam yemeğinde çekildiğimiz fotoğraftı şu an gözlerimin gezindiği fotoğraf da. Çıkarın evlenmeden önce çekildiğiniz fotoğrafları gösterin, denilse evliliğimizin sahte olduğu anlaşılacaktı aslında. Bakışlarım karşı duvara dönerken düğünde ve nişanda çekilmiş birkaç fotoğrafımızın daha büyük ve renkli çerçeveler ile asıldığını gördüm. Tüm fotoğraflarımız birkaç ay içerisinde çekilmiş olsa da farklı güzel gözüken anıları ölümsüzleştiren bir sürü fotoğrafımız olmuştu şimdiden.

Banyonun kapısı hafifçe aralandığında yumuşayan yüzümü ciddileştirmeye çalıştım. Çok değil on beş dakika kadar öncesinde burun buruna birbirimize sinir saçıyorduk, şimdi gülümseyerek fotoğrafları izliyordum. Poyraz'a olan sinirimden daha büyüktü kendime olan sinirim.

Kapı aralansa da içeriden Poyraz çıkmadığında kaşlarım kalktı. "Havluyla çıkacağım, eşyalarımı almamışım. Bakmak ya da bakmamak istersin diye önceden uyarayım, dedim."

"Neden bakmak isteyeyim ya?" diye söylenirken yatakta sırtımı dönüp bakışlarımı teras kapısına çevirdim. 'Başka işle uğraşıyorsan gel bak istersen', ya da 'Bu tarafa bakıyorsan bakma istersen' diyerek iki seçeneğe karşı da uyarıyordu sözde. Onun sinirini de su yumuşatmıştı muhtemelen. Yine gerginlik sezer gibiydim ama oldukça azalmış gibi gözüküyordu.

Teras kapısının cam kısmında hareketlilik olduğunda yansımadan Poyraz'ın banyodan çıktığını gördüm. Esmer teninde belinin altından dizlerine kadar uzanan beyaz havlusunun kapatamadığı karın, kol ve bacak kasları gözümü kaçırışımı geciktirirken derin bir nefes alıp vücudumu tekrar hareketlendirdim ve yatak başlığına doğru döndüm. Yatak başlığının üstünde duvara asılı bohem tarz, püsküllü küçük aynalar vardı ve onlardan da bir adet vücudu henüz kurumamış, belinde havlu ile dolaşan Poyraz Akyel görseydim kendi yaptığım eşyaları çöpe atmaya karar verebilirdim. Neyse ki masum masum yatak başlığına bakabilmeyi sürdürdüm.

Kalbimin hızlanmış olmasına karşın gözlerimi sıkıca yumup sinirimle söylenerek geçiştirmeye çalıştım. "Ayrıca bir dahakinde dikkat eder misin? Lütfen banyoya tam teçhizatlı gidelim yani..."

"Ama o zaman yansımadan bana bakamazsın ki karıcım."

Sesi yakınlaştığı için yatakta bacaklarımla yatağı iterek ardıma döndüm. Benim gözlerim vücudunda gezinirken yansımasına baktığımı görmüş müydü yoksa yem mi atıyordu bilmiyordum ama bu tarz durumlarda seçtiğim çözüm, ölene kadar inkârdı.

Ardıma döndüğümde üzerine geçirdiği tişörtünü aşağı çekiştirirken birkaç saniyeliğine göz ucuyla gördüğüm tenine bakmadığım için kendimi kutlamak istiyordum ama bakmama çabasında biraz kasılmış gözükmüş olmalıydım ki Poyraz yüz ifademe bakarak güldü. "Ne saçmalıyorsun?" diye sorduğumda ardımı gösterdi. "Bakmak istiyorsan yansımasıyla yetinmene gerek yok."

"Teras kapısından yansımana falan bakmadım!"

Kaşları kalkarken üst dudağını yalayarak burnundan güldü. "Teras kapısı, dediğimi hatırlamıyorum."

"Bir saniye." deyip terasa gidip çığlık atıp sakinleştikten sonra dönmek istiyordum. Bu fikir git gide mantıklı gelmeye başladığı için korkup hızla "Kastettiğim gördüm ama bakmadım. Farkındaysan hemen başka yöne döndüm." diye durumu izah etmeye çalıştığımda başını onaylayarak salladı ama 'Ya, ya. Ne demezsin' der gibiydi.

Saç havlusu ile saçını karıştırarak saçının ıslaklığını alırken onun da yakınındaki komodinin üstüne duran fotoğraf çerçevesine döndü. Gökçeada'da çekilen fotoğraftı, yakınındaki çerçevede olan fotoğraf.

"Babaannem bize küçük sürprizler bırakmış."

"Tatsız sürprizler." diyerek yatağımdan kalktığımda gözlerini devirdi. "Ben de 'Ne iyi yapmış, sabah akşam seni görmem yetmezmiş gibi sen yokken de fotoğraflarını göreceğim, çok mutlu oldum bu işkenceyi çekecek olduğuma' diyecektim tam. İyi ki bozdun beni."

Yanından geçerken duraksayıp "Bakmak istemiyorsan, kaldırabilirsin." dediğimde vücudunu bana çevirip havluyu saçından çekerken şirince sırıttı. "Acı eşiğim yüksektir, sorun değil."

Elim karnına giderken cimciğim dolayısıyla birkaç adım gerilediğinde "Pek öyle değil galiba." deyip ben de şirince sırıttım. Elini, sanki deşmişim gibi bir abartıyla karnına götürürken şaşırarak güldü. "Sanırım bir yabaniyle evlendim. Evlendikten sonra gerçek yüzünü gösterdin, de diyemeyeceğim. Zaten başlarda da pek sevimli değildin."

Kollarım göğsüme gidip birleşirken güldüm. "Artık az da olsa o geceyi hatırladığımı biliyorsun, değil mi? Hiç hoşlanmamış gibi bir halin yoktu o gün."

"Katılıyorum." dediğinde istemsiz bir şekilde kalbim kıpırdanırken kaşlarım kalktı. Sırıtıp "Az hatırladığına." dediğinde yüzümde oluşturmak istediği ifadeyi göremesin diye sırıttım. "O gece benden gayet de hoşlandığını fark edeceğim kadar hatırlıyorum en azından."

İtiraz etmek yerine alaya vurur gibi "Hoşlanmak ne kelime," dediğinde gözlerim gözlerine takılırken hafifçe yanağımı ısırmaya başladım. Bu sıralar pek alışkanlık etmiştim ağzımın içinde dudağımın kenarını, yanağını ısırmayı. Yüz ifademi kontrol etmeye çalışırken kullandığım bir yöntem gibi olmuştu. "Bayıldım sana."

Alay ettiğini bilsem de dudaklarım istemsizce kıvrılırken yanağıma eziyet çekmeyi bıraktım, zaten işe yaramamıştı. "Yazık sana."

Kaşları kalkarak hafifçe gülerken "Neden? Amansız bir aşka mı yakalandım?" diye sordu.

'Aşk' kelimesinin anlamına inanmıyor olsa da söylerken kullandığı ses tonu kulağa hoş geliyordu. Dudağımı yalayarak keyfimi sonlandırmaya çalışırken "Evet, aynı batıl inancın gibi." dedim.

Sırıtarak çenesini hafifçe kaldırıp indirdi ve "Öptün ama." diye hatırlattı. Gözlerimi kaçırırken güldümGökçeada'dayken "Amansız bir batıl inanca yakalandım." demişti, yanağını öpmem için. O konuda istediğini almıştı, bu konuda neden olmasın, der gibi hatırlatmıştı.

Şakalaşır gibi olsa da daha çok flörtöz bir hali var gibiydi ve açıkçası bu ruh haline büründüğünde ben de istemsiz ağına çekiliyordum. Bazen bu havayı oluşturan bizzat ben oluyordum, bu sefer de o hiç direnmeden uyum sağlıyordu ama biraz önceki kavgamızda içimi dolduran sinirin sebebini unutmayı bırakmalıydım. Anı yaşamak gibi bir lüksüm kalmamıştı benim. Yeterince yorgundu zihnim de kalbim de. O şakalaşıp sonrasında hayatına devam edebiliyor olmalıydı ama benim için şakada kalmamaya başlıyor gibiydi. Birkaç dakika mutlu hissedeceğim diye daha uzun süren mutsuzluklar yaşamak istemiyordum.

Gözlerimi tekrar ona çevirdiğimde cevap vermeden önce düşünerek oyalanmış olsam da konuyu değiştirmemiş, cevabımı bekliyor halde bakıyordu yüzüme. Onun keyfi silinmemişti ama benimki siliniyordu. "İnsan bazen hata yapar." dediğimde onun da keyfi silinirken başını onaylar şekilde salladı.

Garip bir sessizliğin sürdüğü birkaç saniyenin ardından banyoya gitmem gerektiğini biliyordum ama nedense garipliği bozmadan gidesim yoktu. Açabileceğim konu ararken benden erken davranıp tekrar alaya vurdu. Sırıtırken karnını gösterdi. "Ayrıca dokunmak için böyle bahanelere ihtiyacın yok." dediğinde elindeki havluyu alıp ona havlu travması yaşatacağım sırada omzuna doğru savurduğum havludan kaçarken gülüp "Gerçekten tehlikede hissediyorum." dedi. Yansımadan bir bilemedin, beş, hadi sekiz saniye baktım diye adeta 'Sapık' ilan etmesine az kalmıştı. Dokunmak niye isteyecektim ya ona? Hani dokunmaya kalkışsam hiç engel olacakmış gibi de değildi. Aksine kışkırtıyordu sanki.

Havlusunu ona doğru attığımda yüzüne çarpmadan tuttu. "Hissetmelisin zaten." dedikten sonra giyinme odasına yöneldiğimde ona sırtımı döndüğüm için rahatlıkla sırıttım.

Kapısız kısımdan geçtikten sonra sağa döndüm. Eşyalarımızın yerleştiği dolaplar içerisinde kıyafetlerimize bakarken istemsiz bir şekilde gülümsedim. Balkonunu süsleyen çiçekler gibiydi benim elbiselerim. Soğuk, koyu renkli takımları, eşyaları arasında hangi kısımların bana ait olduğu ilk bakışta bile anlaşılabiliyordu. Biraz önce bu kısma geldiğinde onun da kıyafetlerimize bakarak oyalanıp oyalanmadığını merak ederken imha edermiş gibi en köşeye koyduğum bavula yöneldim. Cansularla iç çamaşırlarımın ve geceliklerimin olduğu bavulu haliyle yerleştirmemiştik. Tabii oradan sadece kullanılabilir olanları yerleştirecektim, geri kalanı bavulda çürümek üzere bırakacaktım. Annemler giyeceğimi sanarak çeyizimde olan ve sonradan aldıkları ilgi çekici gecelikleri doldurmuşlardı ama ben kirazlı pijama takımımı tercih edecektim bu akşam. Yarın da tavşanlı olanı tercih ederdim. Sonra da yıldızlı olanı. Böyle böyle geçerdi aylar ne güzel.

Dantelli olmayan bir iç çamaşır takımı bulduktan sonra rahatlayarak nefesimi üfledim. Hiç bulamayacağım sanmıştım. Kirazlı pijama takımımın içerisinde dantelli iç çamaşırı takımı giyip Poyraz göremiyor olsa da ben bildiğim için yanında o şekilde dolaşmak istemiyordum. Ayrıca giyenler nasıl rahat ediyordu ki? Gerçi maksat rahatlık değildi...

Düşüncesi bile elimin ayağımın karışmasını sallarken pijama takımım ile iç çamaşır takımını alıp bavulun kapağını kapattım.

"Bu gece aynı yatakta uyuyacağız sanırım."

İçeriden gelen sesle hareketlerim duraksarken yerden kalkmadan sanki ardını görebilirim gibi sırtı odanın iç duvarına yaslı dolaba doğru baktım. "Umarım senin de oyuncak ayın vardır ve onunla konuşuyorsundur şu an."

Gülüp "Ben oyuncakları bırakalı baya oldu ama seni yargılamıyorum, lütfen yanlış anlama." diye dalga geçti. Gözlerine kötü kötü bakarmışım gibi dolaba doğru bakarak yerden kalktıktan sonra dolaptan bornozumu aldım ve elimde tuttuklarımı da bornozun altına doğru saklayarak giyinme kısmından çıktım. Yatakta uzanıp oyuncak ayım Vinidim'i de sohbet edermiş gibi kucağına almış olan Poyraz'ı gördüm.

"Hiç konuşmuyor olmasına rağmen seninle olduğundan daha iyi anlaşıyoruz." diyerek oyuncak ayıyı gösterdiğinde "Bırakır mısın ayımı?" diyerek ona doğru yöneldim. Sırıtarak oyuncak ayımı yanına, çok pahalı bir vazo yerleştirir gibi abartılı hareketlerle bıraktıktan sonra "Oldu mu?" diye sordu. Gözlerimi devirip "Oldu," dedim. "Peki, ne aynı yatağından bahsediyorsun, sorabilir miyim acaba?"

Ellerini odayı gösterir gibi havada çevirip "Sence bu odada ne yok?" diye sordu. Şirince sırıtıp "Huzur." dediğimde o da şirince sırıtıp samimiyetsiz, söver gibi gülüş sesleri çıkardıktan sonra "Başka?" diye sordu. Dudağımı büzerek koltuğun olması gereken karşı duvardaki boşluğa baktım. Koltuğun yetişmemiş olması tatsız olmuştu. Birimizin yerde yatması gerekecekti. "Bu aynı yatakta yatmamızı gerektirmiyor."

"Diğerimiz nerede uyuyacak, küvette mi?"

Elimle yeri gösterip "Bolca yer ve yorgan var." dediğimde gülse de sinirden gülüyormuş gibiydi çünkü gülüşü nefesini sıkınıtıyla üfleyerek bitti. "Otelde aynı koltukta uyumuştuk, burada da uyusak olmaz mı?"

Dilimle 'tıh' sesi çıkardığımda "Şu an ona ihtiyacım var." diyerek eli oyuncak ayıma gitti. Evet, insan canı sıkıldığında bir şeye sarılma ihtiyacı hissediyordu. Oyuncak ayımı kendime doğru çekerken "Hayır, git kendine başka al ki benimle de uğraşama." deyip oyuncak ayıma sarıldım. Bir yandan bornozu da tuttuğumu fark ettiğimde bornoz tutan elimi oyuncak ayıdan çektim. Az kalsın iç çamaşırlarım özgürlüğünü ilan edecekti. Kendisine de oyuncak ayı alırsa, benimle dalga geçmesi son bulacaktı en azından.

Gözleri kısılırken oyuncak ayımı paylaşmadığım için acımasızmışım gibi baktı. Omuz silkip oyuncak ayımı yatağın sol tarafına tekrar oturttum. "Ayrıca otelde aynı koltukta uyumadık." dedikten sonra gülüp "Sen yere düşmüştün." diye hatırlattım.

"Ne var şurada arkadaş, arkadaş yatsak? Aramızda Vinidim'i de koyarız, olmaz mı?"

"Aramıza..." dedikten sonra kitaplığı gösterdim. "Şunu bile koysak, seninle aynı yatakta yatmayacağım Poyraz."

Giyinme odasını gösterip "O dolabı koysak peki?" dediğinde gülüp "Hayır Poyraz." dedim. Oflayıp yataktan kalktıktan sonra yastığını aldı ve yere attı. "İnşallah hasta olurum." dediğinde şaşırarak güldüm. Mantıklı ve olgun bir adammış gibi duruyordu ama tadı kaçınca resmen beş yaşına dönüyordu. Sırf bu kararımdan pişman olmam için hasta olmayı diliyordu.

"Hayır, sen yatmak zorunda değilsin. Taş kâğıt makas yapalım."

Bana 'bu dediğin sence mantıklı mı?' der gibi baygınca baktıktan sonra "Saçmalama Ada. Seni yerde yatıracak halim yok." dedi. "Ben yer yataklarını severim, kuzenlerimle çocukluk anılarımı hatırlatır, ben yatabilirim." dedim. Abarttığı kadar da büyük bir sorun olmazdı. İçeriden yumuşak bir yorganı alt katman yapardık, üstüne çarşaf, yastık ve pike, tamam işte. Zaten yaz günüydü, üşütülmezdi.

"Tamam başka zaman yad edersin kuzenlerinle anılarını." deyip yere uzanacakmış gibi hareketlendiğinde "Dur." diyerek güldüm. Üşeniyor muydu yoksa aklına mı gelmiyordu bilmiyordum ama direkt yere yatmamalıydı.

Bornozu, eşyalarımın altında kalmasına dikkat ederek yatağa koyduktan sonra "Kabul etmiyorum, taş kâğıt makas yapalım." dedim. Vücudunu bana çevirip yorgunca bakarken "İnat etme Ada, yatarım ben işte." dedi. Başını onaylamaz şekilde sallayıp "Sen yalı çocuğusun, hassassındır şimdi, zatürre falan olursun. Ben yatayım." dedim.

Kaşlarını kaldırıp "Hassas mı?" diyerek kendini gösterdikten sonra rencide olmuş gibi diliyle 'tıh' sesi çıkartarak güldü. "Gider terasta bile yatarım. Ne hassası?"

"İyi, sen bilirsin. İyi fikir aslında, farklı yerlerde uyumuş oluruz hem." dediğimde tedirgince gülüp ardını gösterdi ve "Terasa mı öyle dedin?" diye sordu. Gülmemeye çalışıp başımı onaylar şekilde salladım. "İyi geceler Poyraz. Gece deniz eser, üstüne bir şey almayı unutma."

Kendine küfür ediyormuş gibi gülerken "Eser, değil mi?" diye sordu. Başımı onaylar şekilde salladığımda yastığına doğru eğildi. "İyi geceler Ada'cım, iyi geceler."

Gülüp "Şaka yapıyorum." dediğimde nefesini üfleyerek doğruldu. İnadı ve gururu dolayısıyla şaka demesem gider uyur ve gerçekten hasta olurdu sanırım. Şimdi rahatlamış gözüküyordu.

"Taş kâğıt makas yapalım ama. Koltuk gelince de bir hafta ben, bir hafta sen şeklinde kalırız." deyip elimi taş kâğıt makas yapmak üzere uzattım. İnadımı kırmak ister gibi uzun süre baktığında başımı onaylamaz şekilde salladım. Teslim olur gibi omuzları çöktükten sonra nevresim setini gösterdi. "Ben yatakta yatarken şu nevresim setini de benimkilerden serelim lütfen."

Gözüm çiçekli böcekli nevresim setinde gezinirken gülerek başımı onaylar şekilde salladım. Oda zaten benim zevklerimle düzülmüştü, yatakta yattığı süre zarfında en azından daha mutlu uyumalıydı. "Hatta..." dedikten sonra onun sorgulayan bakışları eşliğinde giyinme odasına gittim ve direkt nevresimlerle yorganların olduğu dolaba yöneldim. Kucağımda yerde yatacak olan kullanacağı yorgan, çarşaf pike ve onun nevresim setlerinden birinden aldığım gri yastık kılıfını taşıyarak odaya döndüm.

"Ne yapıyorsun Seyit Onbaşı Havuç? Ben taşırdım..."

Gözlerimin önünde ona bakamayacağım kadar engel varken "Hallettim, hallettim." dedim. Yorgan ve çarşafı yere atıp biraz önce yardım etmek ister gibi bana yaklaştığını fark ettiğim gri yastık kılıfını ona uzattım. "Sıra kimdeyse, diğeri en azından yastığını kendi isteğine göre kullanır."

Küçük bir detaydı ama koltuk sırası bana geldiğinde kara kara yastıklarla yatmak ve uyanmak istemiyordum. O da rengârenk yastıkla yatmak istemiyormuş gibi tekrar yatağın diğer tarafına geçip eğilip yastığını aldıktan sonra kılıfını beceriksizce olsa da değiştirebildi. Zaten yastık kılıfı değiştirmekte zor bir şey yoktu ama onu yorgan kılıfı değiştirirken görmek istiyordum. Mevsim yaz olduğu için üstümüze yorgan çekmeyecektik, yakın zamanda göremezdim. Kış olduğunda da pek yan yana olmayacaktık ama harici zamanlarda da çalışanların değiştirmesini isterdi muhtemelen. Yine de bir keresinde denemesi için ikna edecektim. Yorgan kılıfının içerisinde kaybolur, yardım dilenirdi muhtemelen. Yardım umutlarına karşılık bulamazken gülmekle meşgul olacaktım.

Yastığı yatağa attıktan sonra benim zevkime göre olan nevresim setinin yanında ne kadar garip durduğuna bakıp güldü. "Tam birbirimize göreyiz."

Güldükten sonra istemsiz bir şekilde iç çektim. Koray bana göre değildi evet ama Beril en azından zevkiyle ona göreydi. Onunla evli olsa muhtemelen bu odanın tarzı da, nevresim seti de onun içini açacak şekilde olacaktı ama şimdi benim zevklerime katlanmak zorunda kalıyordu. Yine de keyifsiz gibi gözükmüyordu.

"Hadi." dedikten sonra tekrar elimi taş kâğıt makas yapmak üzere kaldırdım. "Çok saçma." dese de uyum sağlayıp elini kaldırdı. Yumruğumuzu avcumuza vurarak "Taş kâğıt makas." derken üçüncü vuruşumuzda yumruk olan elimizi tercihimiz olan şekle soktuk. İkimiz de aynı anda kâğıt yaptığımız için tekrarladık. Bu sefer de aynı anda taş yapmıştık. Nefesimizi üfleyerek güldükten sonra tekrar denediğimizde yine kâğıt yapmıştık.

Poyraz "Olmuyor sanki." dediğinde "Bir daha." diyerek direndim. Bu sefer de aynı anda makas yaptığımızda "Ya." diye sızlanarak ona baktım. "Benimle aynı yapma." dediğimde gülüp "Sen benimle aynı yapma asıl." dedi. Tesadüfün de bu kadarıydı.

"Bak son kez, git başka bir şey yap." dediğimde gözlerini devirdi. "Söyle istersen ne yapacağını, ona göre seçeyim."

Dudağımı bükerek gıcık bir ses çıkardığımda tepkime gülerken "Çoluk çocukla uğraşıyorum," diye sızlandı. "Hadi kızım, ben sabah beşte kalkacağım."

Gözlerim irileşirken kitaplıkta olan ayaklı saate döndü bakışlarım. "Tam şu an bayılsan, uyuya kalsan bile sadece beş saat uyuyorsun."

"Sen kaçta kalkacaksın?" diye sorduğunda omuz silktim. "En erken on bir."

Sırıtırken "Umarım." dedi. Gözlerim kısılırken "Bak beni kaldırma, sabahları hiç çekilmez oluyorum. Canını sıkarım." dediğimde güldü. "Günün geri kalanında çok tatlısın ya çünkü."

Oflayıp "Son kez o zaman." deyip elimi kaldırdığımda tekrar yaptık. İkimizin de kâğıt yapışına çaresizce baktığımda "Sanırım evren aynı yatakta yatmamızı istiyor. Gel, yatalım. Evrenin bir bildiği vardır." dedi. Baygın bakışlarımı ona çıkardığımda omuz silkip ellerini masumca kaldırdı. "Sadece bir öneri."

"Tamam, başka bir yol bulalım."

Poyraz "Tamam, bir soru soracağım. Doğru bilirsen, yatakta sen yat." dedi. Hızla başımla onaylayıp sormasını bekledim. Çocuksu heyecanıma güldükten sonra "En sevdiğim tatlı?" diye sordu. Gözlerim kısılırken bakışlarımı kaçırarak düşünmeye başladım. Yanımda kurabiye yemişti, muhallebi yemişti, pasta yemişti ama en sevdiğine dair bir yorumda bulunmamıştı. Muhallebiyi sevdiğine göre sütlü tatlıları seviyor olmalıydı. "Sütlaç mı?" diye sorduğumda gözleri hafifçe kısılıp açılsa da "Evet." dedi. Tepkisini canının çekmiş olabileceği ihtimaline yorarken "Yani yatakta ben yatıyorum?" dedim. Yere attığım eşyalara yönelirken "Evet, üstüme düşme lütfen." dedi.

"Uyurken düşme eğilimi gösteren sensin." derken altındaki eşyaları düşürmemeye çalışarak bornozumu kucağıma aldım. "Biri beni itmedikçe, düşmüyorum."

Gülüp "Seni itmiş miydim?" diye sorduğumda yorganı açarak yere doğru atarken başını onaylar şekilde salladı. "Uyurken bile başımın belasısın."

Söylediği şey hoşuma giderken kendine yer yatağı hazırlayışını izliyordum. "E peki niye kalkıp geri yatmadın?"

"O an uykum daha önemliydi. Şimdi de beş dakika içerisinde uyumuş olurum." dediğinde tekrar güldüm. Az uyuyordu ama öz uyuyordu herhalde. Düştüğünde hiç oralı olmamış, uyumaya devam etmişti.

"Sadece bir öneri, bence yorganı ikiye katlamalıydın." dediğimde yatmak üzere olduğu yatağa baktı. "Ve şimdi söylüyorsun?" diye sorduğunda şirince sırıtıp gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Mantıklı bulmuş olmalı ki yaptığı yer yatağının üstündekileri yatağa koyup yorgana yöneldi.

"İyi geceler o zaman."

Yorganı ikiye katlarken bakışlarını bana çevirip başını yavaşça yukarı aşağı doğru salladı ve hafif bir gülümseme eşliğinde "İyi geceler." dedi. Nedense benim de gülümseyesim gelirken ardıma dönüp banyoya yöneldim. Ben çıkana kadar muhtemelen uyumuş olacaktı. Bense uyumadan önce biraz telefonda dolaşırdım muhtemelen. Uyuma saatlerimiz bile o kadar farklıydı ki...

Duştan çıktıktan sonra lavabo mermerinin boşta kalan kısmına koyduğum bornozum ve saç havluma doğru uzattım elimi. Havluyu saçıma doladıktan sonra bornozumu giyip nemli fayansa doğru çıkardım ayağımı. Buharlanan aynayı silerek sıcaktan dolayı kızaran yüzüme baktıktan sonra eşyalarımın olduğu yere baktım. Sadece iç çamaşırlarımı görünce irileşen gözlerimle banyoda başka yere koymadığıma emin olsam da her yere baktıktan sonra hatırlamaya çalıştım. Poyraz'a laf yetiştirirken giyinme odasında düşürmüş ya da hiç almamış olabilirdim. O sıra Poyraz'ın sesinin geldiği yöne doğru bakarak konuşmuştum. Ya da odada da düşürmüş olabilirdim. Eşyalarımı taşırken çok oyalanmıştım. İç çamaşırlarımı giydikten sonra tekrar bornozu üstüme geçirdim ve Poyraz'ın söylediği gibi beş dakika içerisinde uyumuş olmasını umarak kapıyı yavaşça açtım. Araladığım kapıdan başımı hafifçe, komodinlerde duran bir abajurun yaydığı loş ışık dışında karanlık olan odaya doğru uzattım. Poyraz ayakta gözükmüyordu. Yer yatağı da yatağın ardında kaldığı için görüş alanımda değildi. Sessizliğe de bakılırsa uyumuş olmalıydı. Banyodan çıkıp giyinme odasına yöneleceğim sırada kapı sesi duyunca sıçrayarak ardıma döndüm. Terastan odaya giren Poyraz'la göz göze geldiğimde gözlerini kırpıştırdı. Gözleri birkaç saniyeliğine vücuduma inse de hızla toparlayıp tekrar gözlerime baktı. Eli terasın kapı kulunda takılı kalmıştı.

Birkaç saniyelik şoka uğramanın getirdiği duraksamanın ardından neredeyse çığlık atarak "Sen uyumadın mı ya?" derken hızla banyoya geri döndüm ve kapıyı da tam kapatmadan önce biraz aralık bırakıp yüzümü aralığa doğru eğerken buruşturdum. Aralıktan onu görme ya da onun beni görme imkânı yoktu fakat sesini duyabilmek için aralık bırakmıştım.

"Yani..." dedikten sonra ne diyeceğini bilememiş gibi birkaç saniye duraksayıp "Öyle uyku tutmadı, hava almaya çıktım." dediğinde kızar gibi "Niye?" diye sordum. Gülerken sesi yakınlaşıyordu. O da beni daha rahat duyabilmek için kapının ardına doğru geliyor olmalıydı. "Kusura bakma da 'dikkat edelim lütfen bunlara' diyen karımın bornozla odaya çıkabileceği ihtimalini düşünmemiştim."

Çaresizce "Uyuyorsun sandım." dedim. "Lütfen dikkat edelim her ihtimale. Ben mutlu mutlu terastan çıkarken seni öyle görmek zorunda değilim."

Gözlerimi devirip "Ne oldu? Artık mutlu değil misin?" diye sorduğumda ses tonundaki muziplik yüz ifadesini hayal edebilmemi sağlıyordu. "Mutluyum."

"Of!" dedikten sonra elimi sinirli kapıya vurdum. Geri terasa çıkmasını mı isteseydim yoksa arkasına dönse yeter miydi? Yine saçma sapan bir durum içerisinde kalmak istemiyordum. Bir şey olsa, düşsem etsem bakması gerekse, tekrar o anı yaşamak istemiyordum. Loş ışık, görüleni azaltıyordu ama hayal gücünü de arttırıyordu. Aydınlık odada o şekilde karşılaşmayı yeğlerdim. Kalbimin kulağımda atması birazcık bile olsun azalmazken çaresizce "Bir şey isteyeceğim." dediğimde güldü. Eline düşmem hoşuna gidiyordu.

"Ne istersen, karıcım."

"Gelirken pijama takımım düşmüş olmalı. Kırmızılı, beyazlı bir şey. Odaya ve giyinme odasına bakar mısın?"

"Bir şey rica ederken ne kadar tatlısın öyle. Gerçek yüzünü hiç kimse anlayamaz."

Gözlerimi devirip "Bak Cansu'yu getirtirim buraya, ondan isterim. Benim sinirimi bozma." dediğimde "Bu tehdidin hangi kısmı beni zor durumda bırakıyor, anlamadım." dedikten sonra benimle birlikte aynı şeyi fark etmiş gibi güldü. Muhtemelen o bizzat telefonumun odada olduğunu görmüştü. "Özellikle de Cansu'yu aramak için de benden telefonunu istemen gerekiyorken..."

Dudağımı büzerken omuzlarım teslim olarak düştü. "Pijamalarımı getirir misin?"

Teslim oluşuna güldükten sonra "Getirir misin kocacım, dersen getiririm." diye beni süründürmeyi tercih etti.

Elimle tekrar kapıya vururken sinirle "Bak Poyraz sana onu derim, sonra giyinirim, sonra çıkarım buradan," dediğimde her bildirdiğim eylemin ardından dalga geçer gibi uzatarak "Ha?" diye soruyordu. Tekrar "Ha?" diye sordu. "Sonra senin belan olurum!" dediğimde "Bana kayda değer bir değişiklik olacakmış gibi gelmedi." dedi. Ağlar gibi ofladım. Oflamaktan ciğerimde nefes kalmamıştı. O bela görmemişti, normal halimi bile 'bela' olarak tanımlıyordu. Ben ona cadılığımı gösterecektim ama hiç merak etmemeliydi.

"Sen odadan çıksana birkaç dakika."

"Kabul etmiyorum. Başka bir önerin var mı?"

Sinirle dişlerimin arasından "Kocacım," dediğimde güldü. "Ne, duyamadım?"

Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. "Kocacım, pijamamı getirir misin?"

"Tabii ki karıcım, tabii ki."

Başımı 'Sen görürsün' diye düşünürken deli gibi aşağı yukarı sallayarak bekliyor ve ayağımla ritim tutuyordum. "Bu olduğuna emin misin?" diye seslendiğinde cevap vereceğim sırada "Beyaz bir şey?" diye tekrar sordu. "Evet, getir hadi!"

"Getiriyorum bak, eminsen."

"Poyraz hadi!"

"Benden günah gitti."

Kirazlı pijamamla dalga geçiyordu herhalde. Beyaz ince askılı ve şortlu, saten bir takımdı. Kırmızı küçük kirazlar vardı üstünde. Benim beğenerek giydiğim bir takımdı. Beğenmediyse, o giymezdi, olur biterdi.

Aralık kapıdan kolu uzandığında uzattığı kıyafeti alırken kaşlarım çatıldı. O elini geri çekerken tepki vermeden önce yutkunup elimde uzaylıların bıraktığı bir eşyayı tutar gibi kendimden uzaklaştırdım. Sesim istemsiz yükselirken "Poyraz sence bunu kastetmiş olabilir miyim?" diye sordum. Çığlık atmak istiyordum ama neyse ki bastırabilmiştim. Yine de ağlar gibiydi sesim. İçeride bunu benim gibi kaldırarak bakarken sormuştu sanırım o soruları. Gözünün bu geceliğe değdiğini, benim giyeceğimi düşündüğünü, Allah korusun ama hayal etmiş olabileceğini, getirirken elinde tuttuğunu düşündükçe kalbim göğsümde durmakta zorlanıyordu. Çıkıp soğuk bir duş almak istiyordu kalbim.

Poyraz'a laf yetiştireceğim diye aceleci davrandığım sırada bavuldan düşmüş olmalıydı. Benim pijamalarım nereye düşmüştü bilmiyordum ama odaya girince yerde bunu gördüğünde, bunu kastediyorum sanmıştı sanırım. Aslında adam bile inanamamıştı, garipseyerek sormuştu ama üstelemiştim. Aptal Ada, adam o kadar sorguluyorsa vardır bir problem! Neden 'getir' diyorsun ki?

"Ama ben sana sordum kaç kez!" derken bu işin kendisine patlayacağını bilerek getirmiş gibi sitemli ve çaresizdi sesi. "Ya desene bu pijama değil, gecelik diye!"

Utançtan ve sinirden ağlar gibi konuşuyordum. Zaten ağlamaya başlamama da çok kalmamış olmalıydı. "Ne bileyim! Tercihin oysa, yanlış bir şey söylemek istemedim!"

"Of! Bu kadar kibar olmak zorunda mısın?" dedikten sonra geceliği daha fazla görmek istemediğim için kirli sepetine atıp ellerimi yüzüme götürdüm. Düşünceli adamın da böyle dezavantajları olabiliyordu işte! Hödük olsaydı direkt derdi, 'Bu geceliği mi giyeceksin gerçekten?' diye, anlardım ben de!

Gülmeye başladığında ellerimi yüzümden çekip sinirli ve ağlamaklı arası bir tepki çıkarırken kasılan vücudumda tırnaklarımı avuçlarıma batırdım. İşte şimdi tam bir cadıya benzemiş olmalıydım.

"İlk defa kibarlığım dolayısıyla yargılanıyorum."

"Poyraz git ve kirazlı pijama takımımı bul!"

"Bence onu giy. Sıcak bir yaz akşamı zaten, rahat edersin."

Şoka uğradığım için yaşadığım sessizliğe karşı gülüşü arttı ve kapıyı tıklatıp "İyi misin, kalpten gitmedin değil mi?" diye sordu. "Ben iyiyim de, sen iyi olmayacaksın."

Ses tonumdan ona saldırmak üzere oluşumu fark edip "Neyse, ben gideyim, bulayım." dediğinde sesimi yükselterek "Bence de!" dedim kapıya doğru. O geceliği giysem, hava bakımından terlemezdim ama cayır cayır yanardım muhtemelen. Annemlerde de ne zevk vardı maşallah. Ben kızıma, , alsın da kocasına giysin diye öyle şeyler satın alamazdım valla...

Eli tekrar aralıktan uzanıp "Budur artık herhalde." dediğinde uzattığı pijama takımımı elinden alıp elini geri çektiği gibi kapıyı kapattım. Ardımdan "Rica ederim!" diye söylense de umursamadan hızla pijama takımımı giydim. Saçımda havlu banyodan çıktığımda yatağa oturmuş, dirseklerini dizlerine yaslamış bir şekildeydi. Eli yüzündeydi ve hala bana gülüyormuş gibi hafifçe sallanıyordu üst vücudu. Banyodan çıktığımı fark edip doğrularak elini yüzünden çekti. Yüz ifademi gördüğü için gülüşünü azaltmaya çalışırken ellerini önünde kaldırarak ayağa kalktı. Kendini elleriyle koruyabileceğini düşünüyorsa, yanılıyordu.

"Bak gerçekten bilerek yapmadım ya. Sordum sana, 'Emin misin?' diye."

"Onu giy, derken de bilerek demedin mi?" diye sorduğumda gülüp "Masum bir şaka." dedi. Ona doğru yöneldiğimde paralel olarak tersim istikamette hareket ederek benden uzak duruyordu. "Havlunu da yapmışsın yeniçeri gibi. Osmanlı ordusu üstüme yürüyor gibi hissediyorum."

Yataktan bir yastık alıp ona doğru koşmaya başladığımda hayallerine destek görüntü sağlamış olmalıydım ki gülerek odada benden kaçarken "Yemin ediyorum, öyle hissediyorum." diyerek söylediğini pekiştirdi. Yeterince yaklaşamasam da belki denk gelir diye arada bir yastığı savuruyordum.

"Bir de 'kocacım' dedirttin bana ya! Allah bir daha beni senin eline düşürmesin ama sen de dua et, seni de benim elime düşürmesin!"

"Merak etme evlendiğimizden beri her gece şansa bırakmamak için en az üç kere aynı duayı ediyorum."

Giyinme odasına doğru duvar daraldığı için köşeye sıkışacağı sırada omzuna doğru bir yastık darbesi indirebilmiştim. Tekrar odanın içerisine doğru yönelirken abartılı şekilde elini omzuna götürerek kurşun yemiş gibi ses çıkarttığında sinirim dağılmış olsa da yavaşlamasıyla birlikte yastık darbelerimi arttırdım. Yatağa doğru ilerlerken yavaş çekimde düşmek üzereymiş gibi elini önünde tutup dizlerini kırarak yürüyordu. Son nefesini verir gibi "Yapma, dur..." dediğinde gülmeye başladım ama durmadım. Yüz üstü yatağa doğru kendini bıraktığında vücudunun üstünden ona doğru eğilip sırtına yastık ile vurmaya devam ettim.

"Al sana 'kocacım'!"

Elinin yatakta duran yastığa yöneldiğini gördüğümde son hecesini uzatıp "Hayır." diyerek ona engel olmaya çalışsam da geç kaldım. Yastığı hızla alıp vücudunu bana doğru döndürdüğünde bacaklarım bacaklarına yaslanıyor olduğu için tökezledim. Solumdan indirdiği yastık darbesi beni yatakta sağa doğru iterken gülüşlerimin arasından "Ya!" diye haykırdım. Dengesiz kalan vücudumu, tekrar bir darbe daha indirerek yatağa düşmemi sağladıktan sonra doğruldu. Havlu da saçlarımdan yatağa doğru kaymıştı. Oldukça dezavantajlı durumda olsam da yattığım yerden, dizlerinde yükselerek tepemde bana sağımdan solundan yastık darbeleri indiren Poyraz'a karşı hamle yapmaya çalıştım. Benimkiler mermi atar gibiydi, onun çiçek atan yastık darbelerinin yanında. O sebeple, dezavantajlı pozisyonda olsam da darbelerim güçlü olduğu için, onunkileri geçiştirebiliyor ve o sırada bir tane daha vurabiliyordum.

Gülüşleri arasından "Şuna bak, düşmanıyım sanki." dedikten sonra bir bacağını diğer tarafıma doğru attı. Hemen tepemde olsa da savaşıp duran ellerimiz dışında vücutlarımız temas içerisinde değildi. Dizleri yatağa yaslı bir şekilde duruyordu. Benim bacaklarımsa şimdi aralık duran dizleri arasında kalmıştı. Yastığı tutmayan eliyle benim yastığımı tuttuğunda duraksayıp çaresizce başımı onaylamaz şekilde salladım. Biliyordum ki gücünü kullanarak çekiştirirse, elimde tutma şansım yoktu ve savaşı duraksatarak küçük bir ricada bulunur gibi "Yapma, dur." dedim.

Gülüşü artarken "Sen durmamıştın." dedikten sonra yastığı çekiştirdiğinde tüm gücümle yastığımı savunmaya çalıştım. Saniyeler içerisinde yastığımı alıp solumuza attığında, onun yastığına karşı savaş açtım. Benimkini çekerken kendisininkini güçlü tutmadığı için yastık hızla bana doğru gelirken anca yastığının ucunu yakalayabildi. O sırada güçle yastığı çektiğimde yastık elinden kayarken yastığı çekiştiren kollarım yatakta ardıma doğru düştü. Poyraz'ın yastık üzerinde kurduğu gücün eksilmesiyle güç dengesizliği yaşayan tek şey kollarım olmamıştı.

Poyraz'ın da üstüme doğru düşeceği sırada dirseklerini hızla yatağa yasladı. Üstüme sertçe düşmemiş olsa da burnu burnuma değmek üzereydi. Birbirine yaslanmak durumda kalan vücutlarımızda göğüslerimiz, bir süredir hareketli olmanın getirisiyle hızla nefes alıp verirken birbirine temas içerisindeydi. Bana doğru sertçe düşme tehlikesi içerisindeyken saniyeler içerisinde çatılmış olan kaşları, şimdi gözleri yüzümde gezinirken gevşiyordu. Yüz ifademden bir haberdim. Titrek bir nefes aldığımda dudaklarımın aralık olduğunu fark ettim. Gözleri dudaklarıma indiğinde gevşeyen kaşlarımdan biraz önce çatık olduklarını anladım.

Vücudunun ağırlığını vermiyor olsa da vücudunun, vücudumla temas içerisinde oluşu tonlarca yükün altındaymışım gibi sıkışıyormuş hissiyatı oluşturuyordu. Vücudumun içinde çırpınıp duran aptal kalbimin sesini duymuyor olduğunu umut ediyordum çünkü ben gürültüyle duyuyordum kulaklarımda.

Elini yanağımda hissettiğimde nefes alma özgürlüğüm de son bulmuştu işte. Nefesimi istemsiz bir şekilde tutarken teması buz gibi bir ateşe benziyordu. Yakarken üşütüyor gibi titretiyordu. Eli yanağıma gelse de yüzü eğilmiyor, sanki emin değilmiş gibi bekliyordu. Dudaklarımda olan gözleri, gözlerime çıktığında nefes almaya çalıştım. Neydi bu kahverengi gözleri bu hale getiren? Düşme korkusu mu, heyecan mı?

Zihnime sahip çıkmaya çalışırken beni öpmesini mi daha çok istiyordum yoksa öpmemesini mi, emin değildim ama hangisini istemem gerektiğini biliyordum. Sarhoşken öpüştüğümüzü öğrenmiştim ve öğrenmek bile yeterince darmaduman etmişken hatırladığımda ne hale geleceğimi tahmin edemiyordum. Poyraz'a karşı olan garip hislerim de düğünde oluşmaya başlamamış mıydı zaten? O geceye dair anılar hatırladığımda? Uzun zamandır olmadığım kadar mutlu ve heyecanlı olduğum anılar yaşadığımızı fark ettiğimde? O gece, beni o hale getirebildiği için karışmamış mıydı kafam? Şimdi o geceyi hatırlamama gerek kalmadan, sarhoş değilken, tüm ayrıntılarıyla zihnime kazınacağı şekilde beni öperse, ne hale gelirdim? Ogün'ün dediği yanlış aşklardan bir diğerine konan zavallı kuş olurdum. O beni öper, hayatına devam ederdi. Devam edememesi için gereken hislerin varlığına bile inanmıyordu. Olan bana olurdu. Ona teslim olamazdım. Hislerim oluşmadan yok olup gitmeliydi, tabii bunun için geç kalmadıysam.

Gülmeye çalışıp yastık savaşını kastederek "Ben kazandım." dediğimde sesim fısıldar gibi çıkmıştı. Sesimle kendisine gelmiş gibi gözlerini kırpıştırdı. O da bir süredir tutuyormuş gibi burnundan derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini temas içerisinde olan üstümüze çevirdi. Eli yanağımdan tekrar yatağa giderken "Sen kazandın." diye mırıldandı. Yüzü, yüzümden, vücudu vücudumdan uzaklaşırken işte şimdi üşüyormuş gibi hissediyordum.

Üstümden sağıma doğru çekildikten sonra yataktan da indi. "Saçın ıslak yatma istersen." dedikten sonra yatağına yöneldiğinde dirseklerimi yatağa yaslayıp üst vücudumu hafifçe doğrultmuş bir haldeyken gözlerim onu takip ediyordu. Gözlerini, dudaklarımız arasında birkaç nefes mesafe varken kırpıştırarak gözlerimden çektiğinden beri tekrar bana çevirmemişti.

Doğrulup kalçam yataktayken dizimi de yatağa doğru çekerek üst vücudumu ardıma, ona doğru çevirdim. "Ben hep böyle yatarım." dediğimde gözünün ucuyla bana bakıp pencereye yöneldi. "Gerek yok, hasta olmam." desem de pencereyi kapattı. Yatağına doğru dönerken "Sıcak olursa açarız." dedi. Ben onun yatağına yatışını izlerken bana bakmadan "İyi geceler." deyip sırtını aksi yönüme çevirerek uzandı. Sırtını izlerken "İyi geceler." diye mırıldandım. Önüme dönüp sessizce nefesimi üflerken abajurdan yayılan ışığın odada oluşturduğu gölgelerde gezindi gözlerim. Beni öpmek için izin ister gibi bakmıştı, vermemiştim. Sonrasında ona yakınlaşması için vermediğim izin kadar da uzaklaşmıştı. Belki bozulmuştu, belki canı sıkılmıştı, belki de o da anlık boşluğa düşmüş, gereksiz bir yakınlaşma olduğunu düşünmüştü. Bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum!

**

Tıkırtılar duyduğumda gözlerimi hafifçe araladım ama saniyeler içerisinde geri kapattım. Göz bandım gözümden alnıma doğru çapraz bir şekilde kaymış olmalıydı ki gözlerimi araladığımda sağ gözüme güneş ışıkları akın etmişti ama şimdi göz kapaklarım beni uykuyla kavuşturmak üzere tekrar kapanmıştı.

Kulağıma şarkı melodisiyle ıslık çalma sesleri gelmeye başladığında burnumdan nefesimi üflesem de uykuyla arama mesafe koymamak için sesin kaynağını da hangi şarkı olduğunu da sorgulamadım.

Islık sesleri devam ederken yere sertçe basan ayak sesleri de duymaya başladığımda, sesler rüyamda nerede kaldığımı hatırlamama engel oluyordu. Dibimde ritim tutar gibi tahtaya vurma sesleri geldiğinde gözlerimi tekrar araladım. Kayan göz bandımın açıkta bıraktığı sağ gözümle tepemde sırıtarak dikilen Poyraz'la tek göze, iki göz karşılaştığımızda doğal yollarla uyanmışım gibi elini komodinimizden çekip "Aa uyandın mı karıcım?" diye sordu. Ben baygın bakışlarımızı sürdürürken üstümden pikemi çekip "Günaydın o zaman!" dedi.

Dirseklerimi yatağa yaslayıp destek alarak hafifçe doğruldum. Ters ters Poyraz'a bakarken gözlerimden göz bandımı da çekti. "Şunu da alalım, korsan gibi gözüküyorsun."

"Yeniçeri, korsan. Ne güzel şeylere benzetiyorsun beni öyle." diye söylendiğimde şirince sırıtıp "Günaydın, demiş miydim?" diye sordu.

Sakin bir şekilde "Sen dedin de, ben demedim. Neden sence?" sordum.

Ellerini birbiriyle kavuşturup bir bilmecenin cevabını bulamamış gibi sahte bir ilgiyle "Neden?" diye sorduğunda "Çünkü henüz uyanmadım!" diye sitemlendikten sonra kendimi tekrar yatağa bıraktım ve göz bandım onda olduğu için yüz üstü döndüm. Uzun ve geniş pencereler, odayı güneş ışıklarıyla doldurmuştu ve bu aydınlıkta uyumak zor olurdu. Dakikalardır uyanmam için ses çıkarıp duruyordu, uyanınca da yüzsüz yüzsüz 'Günaydın' diyordu.

"Bir şiir istersin, içinde benzetmeler olan. Kusura bakma sevgilim. Heybemde sana benzeyecek kadar, güzel bir şey yok."

Vücudumu ona doğru döndürüp gözlerimi tekrar araladım. Kalbim heyecanla çarparken ışığa alışamamış gözlerimin kısıklığı ile "Ne?" diye sorduğumda güldü. "Tanıştırayım, şiir."

Gözlerimi kırpıştırıp gülümsemek isteyen dudaklarım eşliğinde "Ama niye?" diye sorduğumda gülüşü arttı. Sorularım anlamsız olabilirdi ama kulağıma gelene kadar dudağımdan çıktığının ben de farkında olmuyordum. Uyku mahmuru bir şekilde, çarpan kalbim eşliğinde konuşmak zor oluyordu. Beni garipsememeliydi, ne tepki vereceğimi bilemediğim bir an yaratan oydu.

"Söylendin ya, benzetmelerime. Aklıma bu şiir geldi."

"Ha geldi öyle, sadece?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde sallarken gülmemeye çalışıyor gibiydi. Bir an bana söylediğini sanmıştım. Yüz ifadelerimden duygu değişimlerimi görebilmiş miydi bilmiyordum ama sanırım uyanmama değer bir şey yoktu artık. "İyi." dedikten sonra asılan yüzümü görmemesi için tekrar yüz üstü dönerken "Uyuyacağım, beni rahat bırakır mısın?" dedim.

"Tabii ama öncelikle sormam gereken bir şey var. Babaanneme ne dememi tercih edersin? 'Gelinin kahvaltıya gelmek istemiyor, onu rahat bırakmanı istiyor' mu yoksa 'gelinin kaçmış' mı?"

Uyanmak zorunda kaldığımı anladığımda ağlar gibi "Gelinin kaçmış." diye tercihimi dile getirdim. Güldüğünde "Bana birkaç saniye ver." dedim çaresizce. O ciddi olmaya çalışarak "Tabi, karıcım. Ben hemen burada bekliyorum." dediğinde yüzümü yastığa bastırıp sinirle inledim. Ellerimi yatağa yaslayarak doğrulup ardıma döndüm ve ayaklarımı kalçamın altına yaslayarak oturduktan sonra şirince gülümseyerek bakışlarımı söylediği gibi hemen orada beklerken bir elinde siyah bir termoslu bardak tutan Poyraz'a çevirdim. "Günaydın."

Geniş bir şekilde gülümserken burnundan güldükten sonra "Günaydın karıcım." dedi.

Şirin yüz ifademi bozmazken dışarıdan deli gibi gözüküyor olmalıydım. "Saat kaç?"

"Sekiz buçuk."

Başını onaylar şekilde sallarken sakince "Sevim babaanne için her gün bayram mı?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. Susadığım için gözlerim odada su ararken çaresiz bakışlarım eli boş döndü. "Ne oldu?"

"Susadım. Mutfağa da çok uzağız, giyinme odasına buzdolabı falan mı koysak?"

"Ayarlarız bu kata bir şeyler."

Hallederiz Poyraz, yine iş başındaydı ama bu huyunu seviyordum. Sorunları geçiştirmiyor, gerçekten çözüyordu. Elinde tuttuğu bardağa uzanırken "Su mu o?" diye sorduğumda sırıtıp "Evet, kıyamadım hadi. İçebilirsin." diyerek termoslu bardağını bana uzattı. Pipetini yukarıya doğru kaldırıp içmeye başladıktan saniyeler sonra termosunu ona geri uzatıp yataktan aşağı doğru eğilmiş bir şekilde hızlıca yuttuğum içeceğin ağzımda bıraktığı tatla savaşarak öğürmemeye çalışıyordum. Ellerimi ağzıma götürüp gözlerimi sıkıca yumdum. Yirmi iki yıllık dilime bugüne kadar böyle bir işkence çektirmemiştim.

O gülerken kusmayacağıma emin olduktan sonra doğrulup sinirli gözlerimi ona çevirdim. Yatakta ayaklarımı sarkıtacak şekilde oturduktan sonra dibimde duran ayaklarına hafifçe tekme attım. "Ne suyu bu? Çinlilerin işkence suyu mu? Hani suydu?" diye çıkıştığımda pipeti dudaklarına götürüp gözlerini şirince kırpıştırarak büyük bir yudum aldıktan sonra "İçinde su da var sonuçta." dedi utanmaz bir sırıtış eşliğinde. İçine sağlıklı ama tadı çirkin ve yeşil olan her şeyi doldurmuş olmalıydı.

Elinde tuttuğu termos bardağın pipetine bakarken sinirim geçmese de hafiflediğini hissediyordum. "Sen baya baya benim yediğim, içtiğim şeylerden yiyip içiyorsun, farkında mısın?"

Gözlerim ona doğru çıkarken kaşları hafifçe çatılmış, gözleri termoslu bardağına dönmüştü. Saniyeler içerisinde omuz silkerek tekrar sırıttı. "İnsanlar değişir, zamanla."

"Zamanla da, insanla da. Seninkisi hangisi Poyraz Akyel?" diye sorduğumda bakışları gözlerimde duraksarken sırıtan dudaklarını birbirine bastırsa da ciddileşmeden kıvırmaya çalıştı. "Belli ki huyum değişmiş işte."

Seninle alakası yok, diyordu ama görecektik. Başka biriyle, hatta kardeşiyle bile aynı içeceği, yemeği yiyebilip yiyemeyeceğine göre anlayabileceğimiz bir durumdu. Nedense, huyu değişmemiş, istisnalar oluşmuş olduğunu düşünüyordum. Sebebi, düşünmesi bile gözlerimi Poyraz'dan kaçırmama sebep olsa da, daha önce dudaklarımızın birbirine değmiş olması olabilirdi. Bizzat öptüğü birinin suyundan, yemeğinden iğrenmiyor olabilirdi ama Beril'e karşı bu huyu var mıydı, yok muydu merak ediyordum.

"Ayrıca sen savaş mı istiyorsun? Öyleyse hodri meydan."

"Sayemde midene sağlıklı bir şeyler gitti. Ayrıca ne yapacaksın? Banyodayken ışığımı mı kapatacaksın?" diye sorduğunda dudağımı büzdükten sonra "Belki." diye itiraf ettim. Güldükten sonra "Dokuzda kahvaltıya inmemiz lazım. Koray peze..." diyecekken sesini temizler gibi kendisini sansürledikten sonra şirince sırıtıp "... dingili de gelecekmiş, Beril'le." dedi. Şu yanımda terbiyeli olmaya çalışan kibar adamın yanında ne zaman okkalı bir küfür edecektim, merak ediyordum.

Yüzümü buruşturup "Biz balayına geri dönebilir miyiz?" diye hayıflandım. Güne başlayacak kadar dinlenmiş hissetmememin yanı sıra, Koraylarla karşılaşmaya hiç hazır değildim. İnsanın sabah sekiz buçukta günü kötü olmaya başlamamalıydı ya! En azından öğleden sonra falan başlamalıydı kötü anlar...

"Özledin galiba," dedikten sonra kaşlarını kaldırıp indirdi ve "Baş başa olmayı." diye ekledi.

"Yakınlaş." der gibi elimi kaldırıp parmaklarımı kendime doğru salladığımda üst dudağını yalayarak sırıtışını silmeye çalışırken kulağını hafifçe bana doğru eğdi. Kulağına doğru "Hayır!" dediğimde gülerek geri çekildi.

Yataktan ona çarparak kalkarken vücudunu ittirmeme aldırmadan kuyruğum gibi peşimden giyinme odasına gelmeye başladı. "Zaten erken bitti balayımız, tüh."

"Tek üzüldüğüm kısmı, Yıldız Koyu'na gidememiş olmak,"

Giyinme odasına girdiğimde peşimden girdi. "Neden?"

Omzumun üstünden ona baktığımda doğal davranırsa, doğal karşılarım sanıyordu sanırım. O yokmuş gibi giyinmeye başlayamayacaktım sonuçta. Vücudumu da ona çevirip kollarımı göğsümde birleştirirken "Gece orada yıldızları izlemek, güzel oluyor." diye onu kovmadan önce sorusuna cevap vermeyi tercih ettim.

Omuz silkip "Yaz bitmeden yine gideriz. En kötü seneye gideriz." dediğinde güldüm. "Oradan da mahkemeye geçeriz."

O da gülüp "Gerçekten öyle yapabiliriz." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. "Boşanmadan önce gideriz. Başladığı gibi..." dediğinde "...biter." diyerek cümlesini onun yerine tamamlarken sesim istemsiz kısık çıkmıştı. Boğazıma bir yumru oturmuş gibi hissederken sesimi temizlemeye çalışır gibi ses çıkartıp dolaplara doğru döndüm. Ardımdan "Anlaştık o zaman." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Daha neredeyse bir yıl vardı ama şimdiden garip hissetmiştim. Önceden uzun gelen bir yıl, şimdi hızlıca geçecekmiş gibi hissetmiştim. Bir yıl sonra bu zamanlarda Yıldız Koyu'nda, kayalara oturmuş birkaç gün, belki de hemen bir gün sonra boşanacağımızı bilerek yıldızları izleyecektik.

"Anneni gördün mü? Ne giymiş, yine abiye mi?" diye sorduktan sonra kendi kendime güldüm. Kadının ev kıyafetiyle annem yakınının düğününe anca giderdi. Gülüşüm Akyel ailesine eşlik edecek herhangi bir kıyafetimin olmaması gerçeğiyle azaldı. "Kesin Beril de şık bir şeyler giyecek..." derken elim asılı elbiselerim arasında geziniyor, umut vadedende daha fazla oyalanıyordu ama çiçekli, böcekli, renkli olmayan herhangi bir elbisem yok gibiydi.

"Beril'i bilemem de annem Hayat yengeden daha şık olmak için abiye giymiş olabilir gerçekten."

Oflayıp "Onlar da mı geliyor?" diye sorarken bir elbisemi askısından tutarak dolaptan çıkardım. Poyraz "Babaannem tüm gelinleri, torunları toplamak istedi belli ki." dedi.

Ardıma döndükten sonra Poyraz'la yanımızda havaya doğru tutarak elbiseme baktım. Kısık gözlerimle elbiseyi inceledikten sonra "Benim hiç size göre kıyafetim yok ki." diye sızlanıp elbiseyi tekrar dolaba yerleştirdim. Hepsi koyu renklerde, ağır, şık elbiseler giymeyi tercih ediyordu. İnternette dolaşan, yan yana sıralandıkları aile fotoğraflarında da cümleten cenazeye gitmişler gibi simsiyahtılar hep.

Poyraz gülüp "Annem yakında seni alışverişe çıkarmaya çalışır muhtemelen." dediğinde katılır gibi başımı onaylar gibi salladım ama gülmenin yanından bile geçmiyordum. Poyraz'ı, bizim mahalledeyken zorbalayıp durmuştum ama ben de onlara uygun değildim ki...

Dolabımdaki tek siyah renk olan elbiseyi çıkartıp tekrar yanımızda havaya doğru tutarken "Ne diyorsun? Bu iş yapar gibi." diye sordum. Kumaşı daha kaliteli duruyordu ve ne renge, ne çiçeğe, ne de başka bir detaya sahip değildi. Vücudu saran, dizin biraz yukarısında biten şık bir elbiseydi. Elimden elbisenin askısını alıp dolaba geri koyarken "Bir konuda anlaşalım," dediğinde bakışlarım ona döndü. O da askıyı dolaba astıktan sonra gözlerini tekrar bana çevirdi ve ellerini kollarıma getirdi. "Tablonu başkalarının renkleriyle boyama."

Kaşlarım kalkarken "Ama sen benim için o kadar şey yapıyorsun..." diye sızlanacağım sırada sözümü kesti. "Ve hiçbiri benim kötü hissetmemi sağlamıyor." dediğinde gülümsedim. "Benim için, kendini mutsuz olacağın şekilde değiştirme lütfen. Annemler renklerine, tarzına zamanla alışır. Hatta biliyor musun?" dedikten sonra ellerini kollarımdan çekip tekrar dolaba döndü. Onu gülümseyerek ve parlayan gözlerle izleyen bir kadının manzarası olduğunun farkında değilken elleri ve gözleri, elbiselerimde geziniyordu. "Gençlik fotoğraflarında gördüğüme göre Asude annem, senin zevkin gibi giyiniyormuş. Bence içten içe hoşuna gidiyorsun."

Bir elbisemi çıkarıp kendisinden uzaklaştırdıktan sonra kıvrılan dudakları eşliğinde bana doğru çevirdi ve gösterdi. Gözlerim ona bakmaya devam etmek ister gibi dirense de iç çekip gözlerimi elbiseye çevirdim. "Bence bunu giymelisin. Yeşillerine yakışır."

Gülerek "Yeşillerim?" diye sordum. Gözlerimden bahsettiğini anlamıştım ama söyleyişi hoşuma gitmişti. Ellerim elbiseye uzandıktan sonra üstüme doğru tutup aynadan önce ona baktım. Gözlerindeki beğeni, aynadaki yansımadan daha motive vericiydi ama o ellerini omuzlarıma getirip beni aynaya doğru çevirdikten sonra ardıma geçti ve gözleri aynadaki yansımamda gezindi. O "Budur bence." derken omzumun üstünden uzanan yüzüne doğru çevirdim bakışlarımı. Sesi alçak olsa da kulağımda yankılanmış gibi hissetmiştim. Onun da yüzü bana doğru dönerken boy farkımız dolayısıyla hafifçe eğmişti başını. Gözleri, tabiriyle yeşillerimde gezinirken kaşları kalktığında hızla "Budur o zaman." diyerek bakışlarımı aynaya çevirdim. Boyun bağlamalı, hafif bir göğüs dekoltesi olan, bele kadar sıkı gelen, sonrasında dizin bir karış üstüne kadar bol inen bir elbiseydi. Rengi yeşilin, soft bir tonu olduğu için yeşil renkli gözlerimi öne çıkaracağını düşünmüştü.

On beş, yirmi dakika kadar sonrasında zemin kata indiğimizde elini uzattı. Masa arka bahçeye kurulmuştu. Birkaç dakika kadar geç kalmıştık ama kimseyle karşılaşmadığımıza bakarsak çoktan masaya geçmiş, bekliyor olmalıydılar. Uzattığı elini tuttuktan sonra bir erkek çalışanın gülümseyerek bizi beklediği kapıdan dışarıya doğru yöneldik. Arka bahçeye inen birkaç basamaklı merdivenden indikten sonra etrafını yeşilliklerin sardığı taş yoldan sağa doğru yöneldik. Bu kapıdan çıkmak düğün günümüzü hatırlatmıştı. Taş yoldan sağa değil, düz devam etseydik düğün yolumuzu yürümüş olacaktık.

Sağa doğru yönelip ilerideki taş merdivenlerden, oturanları gördüğümüz nispeten yüksek kalan masanın olduğu alana çıktık. Gözler üstümüzdeyken Koray'a denk gelen bakışlarımı hızla çevirip Duru'ya gülümsedim. Gülümseyişim devamında masanın bir ucunda oturan Sevim babaanneleri buldu. Geç kalsak da gülümsüyordu yüzü. Poyraz cadıyla karşılaşacakmışız gibi beni acele ettirmişti ama tontiş babaanne ve dede gayet huzurlu görünüyordu. Cadı olanlar ailenin geri kalanıydı bence. "Günaydın çocuklar, hadi gelin."

Poyraz'la aynı anda "Günaydın." diye cevap verirken masanın bizim için boş bırakılan solumuzda duran, son iki sandalyeye yöneldik. Poyraz elimi bıraktıktan sonra masanın bize yakın olan sandalyesini çektiğinde masayla sandalye arasına girip otururken gülümseyerek teşekkür ettim. Poyraz da solumdaki yerini alırken bakışlarım Koraylar dışında masadaki kişilerde geziniyordu ama özellikle de Koray'ın gözlerinin üstümde olduğunu hissedebiliyordum.

Hayat Hanım "Çifte kumrular, odalarından çıkmak istemedi galiba Sevim annecim. Beklettiler bizi." diyerek samimi olduğunu sandığı bir şekilde gülüp bakışlarını Sevim babaanneye çevirdi. Sevim babaanne, gelininin alttan yaptığı imayı göz ardı ederek "Olur öyle Hayat kızım. Sonuçta çocuklar, balayından da erken dönmek zorunda kaldılar." dedikten sonra başında bekleyen Aysel teyzeye döndü ve "Servise başlayalım." dedi.

"Daha iyi misin Sevim babaannecim?" diye sorduğumda bakışları Aysel teyzeden bana dönerken gülümseyişi genişledi ve "Daha iyiyim kızım, merak etme." dedi. Poyraz "Korkuttun valla Sevim Sultan. Bize bir balayı borçlusun." dediğinde Sevim babaanne, Burhan dedeye bakarak güldü. Burhan dede de gülüşüne eşlik ederken, eşine baktı. "İyi çocuklar bizimle yaşamayı kabul etti valla. Sonradan pişman olmuşlardır, baş başa kalamadık, diye."

Poyraz da gülüp "Olduk valla." dediğinde gözlerim irileşirken masanın altından ayağına vurup tedirgin bir şekilde güldüm ve "Yok, yok. Olur mu öyle şey?" dedim.

Poyraz çalışanlar kendisine servis yapmaya başladığı için Sevim babaanneye doğru eğilmiş bulunduğu masada sırtını sandalyeye yaslarken eliyle tabağımı gösterdi. Zımni bir şekilde önce benim tabağıma servis yapmalarını söylediğinde ardımızdaki genç kız olan çalışan benim tabağıma yöneldi. Masanın bir ucunda olduğum için çalışan sağıma geçerek servis yaparken Poyraz başını hafifçe bana doğru eğip kasti bir şekilde diğerlerinin de duymalarını sağlayarak ama gizli bir şey söylüyormuş gibi konuşmaya başladı. "Hayatım sen daha sabah demedin mi, balayına mı dönsek diye?"

Kan yüzümde toplanırken gözlerimi kısarak bakışlarımı Poyraz'a çevirdim ve 'Allah seni' der gibi başımı hafifçe yana eğip dişlerimin arasından "Neyse ki ailen seni tanıyor." dedikten sonra bakışlarımı Sevim babaannelere çevirip güldüm. "Yoksa maazallah bu söylediklerini ciddiye alırlardı."

Duru "Ben yengeciyim valla." diyerek bana öpücük attığında gülüp karşı öpücük attım. Poyraz "Şunlara bak ya." diye sızlanır gibi bakışlarını bizim aramızda çevirse de sırıtıyordu.

Caner baba "Merak etme sen kızım." dediğinde Sevim babaanneler de anlayışla başını sallarken gülüyorlardı. Bakışlarım Poyraz'a dönerken, bakışlarının babasında olduğunu gördüm. Nedense babasına gergin bir şekilde baksa da uzun sürmemişti. Gözleri bana döndükten sonra tekrar sırıttı. "Hayatım, neyse ki ses kaydına almıştım." deyip eli cebine gittiğinde kaşlarım çatıldı. "Ses kaydına mı aldın?"

Eli cebinden tekrar masaya çıkarken başıyla beni gösterip göz kırparak babaannelerine baktı. "Gördünüz mü? Doğru söylemiştim."

Sevim babaanneler gülüşünü dudaklarını birbirine bastırarak durdurmaya çalışırken zihnimde korku filmindeymişim gibi sert ve hızla basılan piyano notaları duydum. Duru "Sana inanmıştım." deyip dudak büktüğünde benim de dudak bükmeme az kalmıştı.

Poyraz endişeme bu sefer gerçek bir sebep verirken ayağına tekrar masanın altından vurup can havliyle "Şey, herkese afiyet olsun o zaman." dediğimde her ne kadar ayıp olmasın diye gülüşlerini durdurmaya çalışsalar bile dayanamadılar ve Asude anne bile güldü. Tabii Korayların keyfi, onlar kadar yerimizde değildi. Poyraz da acıyla inlemesini gülerek örtmeye çalıştı. Resmen beni koca meraklısı gibi göstermişti. Sevim babaanneler memnun gibi gözüküyordu ama utanç kan gibi damarlarımdan akıyordu. En kötüsü de gerçekten böyle bir şey söylemiştim ama şimdi kalkıp 'eski sevgilimin ve ailesinin yüzünü görmemek için dedim, sizlik bir şey yok merak etmeyin' diyemezdim sonuçta değil mi?

Servisler tamamlandığı için kahvaltıya başlarken havada sudan konuşmaya başladık. Olabildiğince sohbetin dışında durmaya çalışsam da konu tekrar balayımıza geldiğinde bir süredir görünmez olmaya çalıştığım vücudumun boşluğuna geldiği için çatalım düştü. "Gerçekten çocuklar, balayınızın erken bitmesine vesile olmak hiç istemezdim."

Ben çatalımı almak için eğilirken Poyraz "Sıkma canını babaannecim, sen iyi olmaya bak." dedi. Çalışan kız da "Ben yaparım Ada Hanım..." derken çoktan yönelmiş olduğum için çaresizce geri doğruldu. Çatalı aldıktan sonra ben de doğrulacağım sırada kafamı masadan daha yumuşak bir şeye sürttüğümde sandalyeye otururken gözlerim Poyraz'ın masanın köşesinden çekiyor olduğu elini takip etti. Eli tekrar masaya bıraktığı çatalını bulurken gözleri babaannesindeydi. Sevim babaanne "Yine gidersiniz." dediğinde çalışan temiz çatalı masaya koyup elimde tuttuğum, yere düşmüş çatala uzandı. Çatalı çalışana verdikten sonra gülümseyerek Poyraz'a bakmaya devam ettim.

Başımı çarpmayayım diye eli masanın köşesine gitmişti. Haklı da çıkmıştı çünkü başım eline sürterek kalkmıştım, eli olmasaydı masanın köşesine sürtmüş olacaktım. Sohbet arasında, gözleri babaannesindeyken yapmış, görevi bitince elini geri çekmişti. Ardında beni gülümsettiğinden habersiz sohbete devam ediyordu.

"İşler birikmişti zaten, onları halledeceğim ben de. Sonrasında tekrar gideriz biz."

Beril'in "İşkolik bir adamla evlenmek nasıl bir his Ada'cım? Balayından dönmüşsünüz, neredeyse 'iyi oldu' diyecek." diyen sesine döndüğümde gerilmiş olduğunu gördüm. Rahatsız hissediyormuş gibi portakal suyunun olduğu bardağında pipetini çevirip dururken kaşları kalkmış bir şekilde bana bakıyordu. Poyraz'ın biraz önceki ince düşünceliliğini fark etmiş olmalıydı ki hazmedememiş gibi bakıyordu. Hala Poyraz'a karşı hisleri mi vardı?

"İdealleri olan bir adamla evlenmek çok güzel bir his Beril'cim." dedikten sonra boş gezmek dışında bir şey yapmadığını bildiğimiz Koray'a döndü bakışlar. Koray lokmasını yuttuktan sonra şakaya vurmaya çalışarak Poyraz'a baktı. "Kuzen senin iş stresinden saçların döküldüğünde ben hala ailenin en karizmatiği olacağım."

"Senin stresin neye kuzen?" diye sorduktan sonra alayla gülerek önü açılmaya başlamış olan Koray'ın saçlarına baktı Poyraz. Masadakiler gibi ben de gülerken Koray'ın gözleri bana döndüğünde bakışlarımı kaçırdım. Poyraz'ın keyifli gibi göstermeye çalışsa da gergin olan suratında gözleri Koray'ın bana bakışına bakıyordu. Sırıtışı iyice silinirken gözleri kısılmış, üst dudağını yalıyordu. Gözünü dikmekten vazgeçmediğine göre Koray hala bana bakıyor olmalıydı, Poyraz'ın bilmediği şey benim de Poyraz'a bakıyor olduğumdu.

Hala bakıp bakmadığına emin olmak için Koray'a döndüğümde gözlerinin anlamlı bir şekilde bana baktığını gördüm. Masadakiler Korayların arasında geçen sohbete kendince yorumlamalar yaparak gülmeye devam ederken masanın bizim olduğum ucunda hâkim olan gerginliğin farkında değillerdi. Gözlerim tekrar Poyraz'a döndüğünde bakışlarının bana dönmüş olduğunu fark ettim. Mümkünmüş gibi çenesi daha da kasılmıştı. Koray bana bakıyorken, ben de ona bakıyorum sanmıştı ama sadece bir saniyeliğine bakmıştım...

"Tuzu versene." diyerek bakışlarını Koray'a çevirdiğinde nedense bir açıklama yapmak ister gibi aralanan dudaklarım kapandı. Zaten ne diyecektim insanların arasında?

Koray'ın da bakışları mecburi bir şekilde benden tuza doğru kayarken alayla gülüp "Etrafımızda bir sürü çalışan yokmuş gibi." dese de tuzu Poyraz'a uzattı. Poyraz tuzu sertçe alırken "İsteklerimizi doğru insana yönlendirmemiz gerektiğinin farkındasın yani?" diye sorduğunda Koray kısa sürse de yoğun olan bakışlarının Poyraz'ın radarına yakalandığını fark edip sesini temizler gibi öksürdükten sonra güldü. "Ne dediğini anlayamadım kuzen."

Tabağına tuz atıp "Sen bunu düşün..." dedikten sonra tuzu kendi önüne sertçe koyup "Taşın..." dedikten sonra da sırıttı ama yüzünde keyiften eser yoktu. "Ve anla."

Koray salağa yatmaya devam etmeye çalışırken Poyraz, çatalı neredeyse ikiye bölmek ister gibi sıkarak kahvaltısına devam ediyor, gözleri ara ara Koray'a dönüyordu. Bana bir kere daha baktığını yakalamak ister gibiydi. Bu siniriyle, bir bakışın daha cezasını nasıl keserdi emin olamıyordum.

Beril "Ne oluyor beyler?" diye sorarken bakışları Poyraz ve Koray'ın arasında gidip geliyordu. Dudakları da kıvrılmış gibiydi. Aralarındaki gerginliğin kendisinden kaynaklı olduğunu düşünmüş olmalıydı. Aslında öyle olabilir miydi? Ben mi üstüme alınıyordum acaba? Sonuçta Beril, Poyraz'ın eski sevgilisi, Koray'ın da karısıydı. Beril'in Poyraz'ın hemen karşısında oturduğuna bakarsak, Poyraz'ın sinirini bozmuş olabilirlerdi.

Masanın diğer ucunun sohbeti bitmeye başlarken sebebi her neyse aradaki gerginlik fark edilmesin diye "Bu arada ikiniz de ailenin en karizmatiği olamayacaksınız zaten..." dedikten sonra bana dönen gözlere çatalımın ucuyla Burhan dedeyi gösterdim. "Burhan Akyel varken..."

Burhan dede keyifle oturuşunu dikleştirip yakasını düzeltirken Sevim babaanneler de güldü. Sevim babaanne elini kocasının yanağına götürürken "Gerçekten öyle." dedi.

Gülüşler bittiğinde Hayat Hanım "E artık, bizim çocukların düğününe odaklanalım diyorum. Çocuklar bulmuş mekân, çok geçmeden halledelim diyorum. Değil mi Sinan?" diyerek bakışlarını kocasına çevirdi. Konuşsana sen de, der gibi uyararak bakmıştı gözleri. Masa boyunca benim ve Poyraz'ın konuşulmasından her defasında rahatsız olmuştu zaten.

Sinan Bey de "Evet anne, baba. Geçe bırakmayalım." diye eşine destek çıkmak zorunda kaldı.

Burhan dede "Tabii, tüm eksikleri giderelim. Bir an önce halledelim yoksa rezil olacağız bu sefer." derken cümlesinin sonuna doğru sesi gerilmişti. Sevim babaanne kocasının koluna girerken "Düğünü halledelim de, sonrasında genç Akyellerin uğraşması gereken bir iş daha var." dedi. Asude anne ve Hayat Hanım aynı anda "Neymiş o anne?" diye sorduktan sonra birbirlerinden haz etmeyen bakışlarını birbirlerine çevirdi. Sevim babaanne gülümseyerek bir Poyraz'a, bir Koray'a bakarken "Novella ile konuştum. Poyraz'ın haberi var, Koray senin de olsun. İtalya'da ortak bir mağaza açmamız söz konusu fakat bizden açılış için özel bir parça istiyorlar, Türkiye'deki mağazalarda olduğu gibi. Koray sen de evlendiğine göre artık işin bir ucundan tut oğlum. İkinizin de bir tasarım hazırlamasını ve Novella'nın seçtiğinin İtalya'daki mağazada sergilenmesini istiyorum." diye açıkladı. Koray'ın tepkisine bakarken gülmek istedim. Poyraz'ın tasarımının seçileceğinden emindim ama Koray'ın ortaya herhangi bir tasarım çıkarabilip çıkaramayacağından bile emin değildim. Benim tanıdığım süreçte herhangi bir yeteneğine şahit olmamıştım ama babaannesinin beklentisi ve rekabet ortamı yaratmasına bakılırsa Koray'da da ışık olmalıydı. Belki de sadece sorumsuz bir adam olması sebebiyle işin ucundan tutmuyordu.

Gözlerim Poyraz'a döndüğünde, bana bakıyor olduğunu gördüm. Bir küfür mırıldanmak isterken bakışlarını benden alıp babaannesine çevirdi. Yine, yanlış anlamış olmalıydı. Dudaklarım da kıvrık bir şekilde görmüştü fakat sadece alayla bakıyordum. Yine de Poyraz, beni yanlış anlamış gibi gergin bir şekilde bakmıştı. Aslında anlaşmamıza göre isteyen intikam alacak, isteyen geri kazanacaktı, gerilmemesi gerekiyordu ama bir yandan da evli olduğumuz süre zarfında evliliğe aykırı bir adım atmayacağımız konusunda da sözleşmiştik. Bakışmamızı istemezdi, tabii. Bakışmıyorduk da zaten fakat hep yanlış anlarda dönmüştü gözleri bana.

"İşin bu kısmından haberim yoktu babaannecim." derken gergindi Poyraz'ın sesi. "Novella Hanım ile tüm detayları da konuşmuştuk oysaki."

"Bu zaten benim isteğim Poyraz'cım." dedi Sevim babaanne gülümseyerek. Torununun gerildiğinin farkındaydı ama şefkatli bir gülümseme ile bile olsa baskınlığını sürdürüyordu. İstiyorsan kabul etme de gör, der gibiydi.

"Yıllardır her mağazanın kreasyonu benim elimden çıkıyor. Bir süredir İtalya işbirliği için uğraşıyorum, sence de biraz tatsız bir istek değil mi bu?"

"Evet annecim, Poyraz'ın kaç yıllık emeği söz konusu. Cemiyette merakla bekleyen kaç tane dostumuz var."

Sevim babaanne bakışları kısa bir anlığına Asude Hanım'a döndükten sonra tekrar Poyraz'a bakarken gülümsemesini sürdürmekte zorlanıyor gibiydi. "Poyraz oğlum, daha güzelini yap, bu da senin elinden çıksın. Olmaz mı?"

Poyraz siniriyle birlikte nefesini de burnundan üflerken bakışlarını tekrar önüne çevirip çatalını masaya sertçe bıraktı. Koray gülüp "Ne oldu kuzen? Korktun mu? Senelerdir pratik yapmayan kuzenine karşı kaybetmekten?" diye sorduğunda Poyraz alayla gülüp öfkeli bakışlarını Koray'a kaldırdı. "Hoşnutsuzluğum sana kaybetme ihtimalime değil, seninle rakip görülmeme."

Koray omuz silkip "Öyleyse yen beni kuzen." dediğinde Poyraz sırıtırken başını hafifçe aşağı yukarı doğru salladı. Poyraz "Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki." dediğinde Beril Koray'ın koluna girerken "Bence şüphemiz olmalı Poyraz'cım, Koray'ın güzel işler çıkartacağına eminim." dedi. Poyraz "Sonra senden yardım istemesin de." derken gözleri Beril'e değmemişti bile. Aslında denk geldiğimiz her seferinde Beril'le iletişim kurmamaya çalışmıştı ama şimdi bizzat muhatap alındığı için zorunda kalmıştı.

Duru "Doğru sen de tasarımcıydın. Gerçi, işsiz bir tasarımcı." diyerek Beril'in yanından küçümseyişini gizleyemeyen bir bakış attığında gülmeden edemedim. Beril'in gözleri bana döndükten sonra kısıldı. Bakışlarını tekrar Poyraz'a çevirip "Ada da sana yardım etmesin, diyeceğim de, zaten böyle bir tehlike yok." dedikten sonra şirin olduğunu sandığı bir şekilde sırıttı.

Poyraz'ın gözleri bana dönerken gerginliğinin bir kısmı her ne kadar bana olsa da gülümsemeye çalışıp beni korumayı tercih etti. "Bilmediğiniz kısım, Ada'nın iyi bir tasarımcı oluşu."

Beril "İşletme okumuyor muydu ya?" deyip beni muhatap almayarak Poyraz'a sorduğunda gözlerimi devirmemeye çalıştım. Sevim babaannelerin gözleri üstümüzdeydi. Sevim babaanne "Doğru, odanızı siz gelmeden gezdim. Mimar, senin tasarladığın ve hatta yaptığın eşyaları gösterdiğinde, çok memnun oldum. Tasarımcı bir ailenin, tasarımcı gelinleri oldu." dediğinde gülümseyişine eşlik etmeye çalıştım. "İşletme okuyorum fakat bir şeyler tasarlamayı da seviyorum sadece. Poyraz kibarlık yapıyor." deyip gülümseyerek bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. Poyraz masaya karşı başını onaylamaz bir şekilde sallayıp "Benim kibarlığım değil, nişan ortamını da gördünüz. İnanılmaz bir hayal gücü var. Çalışanlarımın yüzde biri onun gibi olsa, daha az çalışmam gerekirdi." dediğinde heyecan ve mahcubiyet yanaklarımı allaştırırken elimi Poyraz'ın koluna götürüp "Ne tatlısın." diye mırıldandım. Beril'e karşı beni korumaya çalışıyordu ama altını dolduramayacağım beklentiler oluşturmamalıydı kimsede.

"Organizasyoncu ya da marangoz olmakla, tasarımcı olmak bir değil tabii." dedikten sonra dediğinde hiçbir kötü niyet yokmuş gibi gülümseyerek bakışlarını bana çevirdi Beril. "E işletmeden mezun olunca bir organizasyon şirketi açarsın belki?" dedikten sonra çatalına bir peynir batırıp dudaklarına götürmeden önce gözlerini kaçırarak "Butik bir şirket." diye ekledi. Gözlerimi devirmeme engel olamadım. Derin bir nefes alıp tekrar gülümsemeye çalıştım ve "Çok iyi bir fikir." dedim. "Belki sen de yardımcı olursun, böylelikle işsizliğin de biter." dediğimde peynir boğazında kaldığı için öksürdü. Duru, Beril'e su bardağını uzatırken gülüp "İç aşko." dediğinde ben de güldüm. Beril, tıkandığı için mecbur suya alıp içmeye başlasa da sinirli gözleri Duru'nun üstündeydi.

Sevim babaanne "İyi misin kızım?" diye sorduğunda Beril su bardağını masaya koyduktan sonra yutkunup gülümsemeye çalıştı. "İyiyim, iyiyim. Sağ olun." dedikten sonra su içerken cevap düşünmüş gibi gözlerini hızla bana çevirdi. "E tabii, daha yeni mezun oldum, evlendim. İş bulmakla uğraşamadım ama hallederim merak etme ya. Senin üniversiten ne zaman bitiyor? Eğitimini tamamlamadan evlendiğin için pişman oldun mu? Bir de sanırım, aynı yaştayız. Uzattın galiba okulu, yanlış mı düşünüyorum?"

Gülümseyerek sorduğu her sorudan ima, küçümseme ve hırs akıyordu. Beni bu kadar düşmanı olarak gördüğüne ve Koray'ın eski sevgilisi olduğumu da bilemeyeceğine göre derdi, Poyraz olmalıydı. Poyraz'a karşı hala hisleri varmış gibiydi. Belki de onlar da formaliteden evliydi, olabilir miydi? Koray 'Beril'le evlenmem gerekiyordu' der gibi konuşmuştu. Annelerinin beni kabul etmeyeceğini, bu sebeple Beril'le evlenmesi gerektiğini, söylemişti. Belki de tek dertleri mirastı, gerçek olmayan bir evlilikti ve hala Poyraz'a karşı hisleri ya da takıntısı vardı. Sonuçta evlenmek istediği ama evlenemediği adam Poyraz'dı, Koray'a kalmıştı. Ben ise karşısında aşka inanmayan bir adamın âşık olduğunu iddia ettiği karısı olarak duruyordum. Aklı hala Poyraz'daysa, beni sevmemesine şaşırmamalıydım.

"Röportajdayız galiba?" diye sorduktan sonra güldüm ve alayla "Hangi sorudan başlayayım, bilemedim. İstersen sonra bir ara özellikle senin merak ettiğin şeyleri cevaplamam için kahve içmeye çıkalım." dedikten sonra bozulduğu için kızarmaya başlayan esmer teninden gözlerimi alırken "Ama en azından şunu cevaplayayım..." dedikten sonra gülümseyerek Poyraz'a baktım. "Pişman değilim."

Poyraz da gülümseyip elini çeneme götürdükten sonra yüzümü hafifçe çekip kendisi de sol yanağıma doğru eğildi. Yanağımı öptüğünü hissettiğimde istemsiz kapanan göz kapaklarım bana karanlığı değil, aydınlığı vermiş gibiydi. Poyraz'ın tenimi yakan dudakları yanağımdan eksilirken gözlerimi kırpıştırarak araladım ve titrek bir nefes alıp bakışlarımı parlayan gözlerden, öfkeyle bakan gözlere çevirdim. Beril, Poyraz'ın beni öpmesine de, öptükten sonra öyle derin bakmasına da katlanamıyor gibi gözüküyordu. Belki de Poyraz da bilerek yapmıştı, bilmiyordum. Eski sevgilisiyle uğraşmak istiyor olabilirdi. Sebebi her ne olursa olsun, yanağımı ilk defa öpmüştü. Yani en azından hatırladığım anılarımız arasından ilk defa. Sarhoşken öptüyse bile hatırlamıyordum.

Beril'in bana diktiği gözlerine gülümsediğimde Duru "Aldın mı cevabını?" diye sordu. Asude anne uyarır gibi kızını hafifçe dürttüğünde Duru gülüp "Soru sormuştu ya annecim, onu diyorum." dedi. Duru'nun gülüşüne eşlik ederken bakışlarıma Sevim babaanneye çevirdim. Gözleri aramızda geziyor, gerginliğinin sebebini anlamaya çalışıyordu ama göz göze geldiğimizde gülümsedi.

Gerginliği dağıtmak için "Her mağazanın kreasyonu dediniz ama..." dedikten sonra bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. "Her kıyafetin tasarımı, senden mi çıkıyor?"

Poyraz "Her sene, her mağazada satılmak üzere bizzat benim yaptığım bir kreasyon çıkar, geri kalanını çalışanlar ile birlikte tasarlarız." diye açıklandığında şimdi anladığım için başımı onaylar şekilde salladım. Poyraz gibi bir adamdan, o kadar çalışanı olmasına rağmen mükemmeliyetçiliği ve işkolikliği dolayısıyla her bir tasarımı kendisinin yapmasını bile beklerdim fakat normal olarak sadece bir kreasyon çıkartıyordu her sene. Bir sene yeni kreasyona hazırlanırken, normal tasarımların da kontrolünü yapıyor olmalıydı.

Duru "Bir de, her mağazada her bedenden sadece bir tane olmak üzere, tek bir kıyafet daha tasarlıyor abim. Kreasyon gibi değil de tek bir parça." diye işleyişi açıklamaya devam ettiğinde Sevim babaanne de "Bu seneki o tek parçayı, Novella istiyor işte." diye eklemede bulundu. Poyraz'ın neden bu kadar gerildiğini anlamıştım. Senelerdir şirketlerinden çıkan en önemli tasarımlar hep Poyraz'dan çıkmıştı. Eğer bu sene, Poyraz'ın değil, Koray'ınki seçilirse Türkiye'deki tüm mağazalarında olan özel tasarım da Koray'ınki olacaktı ve bir sene boyunca şirketin özel tasarımının sahibi Poyraz olmayacaktı. Belki kreasyon yine Poyraz'ın elinden çıkmış olacaktı ama her bedenden tek bir ürünün olduğu özel satış, Koray'ın elinden çıkmış olacaktı eğer kazanamazsa. Senelerce süren unvanına leke gelmesinden korkuyor gibi değildi de, babaannesinin neden kendisinin senelerdir soyadlarını taşıyarak başarılarını sürdürme çabasına şimdi gölge düşürmek ister gibi davranmasını sorguluyor olmalıydı. Poyraz hak ettiği bir ego ile başarı gururuna sahip bir adamdı ve Koray gibi biriyle kıyasa ve rekabete sokulmuş olmasından rahatsız olmuştu. Muhtemelen kendisine hakaret gibi görmüştü fakat Sevim babaannenin derdinin Poyraz'a gölge düşürmek olduğunu sanmıyordum.

"Sen ne zamandır işlerin başındasın?" diye sorduğumda Beril güldü. "Birbirinize evlenmeden sadece adınızı sordunuz galiba."

Koray da gülerken "Biraz tanışıp öyle evlenseydiniz keşke." dedi. Gözlerimi devirmek isterken özür diler gibi baktım Poyraz'a. Açık vermişim gibi olmuştu ama istemsiz bir şekilde merakla sormuştum. Her an rol yapmak zordu. Bütün kahvaltı boyunca yediklerim boğazıma dizilmişti resmen. Gerginlik üstü gerginlik, soru üstüne soru, bakış üstüne bakış...

Poyraz gülümseyip elimi tuttuktan sonra ellerimizi masanın üstüne çıkardı ve bakışlarını Koraylara çevirdi. "O kadar çok konuşacağımız şey var ki, yıllar sonrasında, babaannem ile dedem gibi bu masanın başında oturduğumuzda bile ona dair bir şeyler öğreneceğime eminim."

Sevim babaanneler "Ah, işte." ya da "Ne güzel." der gibi sesler çıkartırken Duru da bir dizi karakteriymişiz de hayranımızmış gibi uzatarak "Ya..." demişti. Poyraz'ın bakışları tekrar bana döndüğünde gülümseyişine eşlik ettiğimi gördü. Bir anlığına yıllar sonrasında böyle büyük bir aileye sahip olabilme ihtimalimizi düşündüğümde kalbimin pır pır etmesinin sebebi, o kalbi paramparça etmesinin sebebi de olacağını düşünüyordum ama gülümsememek elde değildi. Hayali, hoşuma gitmiş gibiydi. O rol yapmayı benden iyi beceriyordu. Söyledikleri, âşık olsa söyleyecekleriydi. Aşka inanmıyor ama aşkın dilini biliyordu.

Koray da samimiyetsiz bir şekilde "Ne güzel." dedikten sonra devirmemek için zor tutuyormuş gibi durduğu gözlerini bizden aldı. Beril daha ısrarlıydı bakışlarında. Nefretini gizlemeye çalışır gibiydi ama pek başaramıyordu. Sevim babaanneler de görüyor muydu?

Poyraz Berillerin seslerini kesebildikten sonra bakışlarını bana çevirip sorumu cevapladı. "Üniversiteye başladığım gibi işlerin de başına geçmek durumunda kaldım."

Burhan dede gülüp "Zorunda." diye tercüme ettiğinde ben de güldüm. Poyraz'ın eli hala masanın üstünde, elimdeydi. Diğer elim, ellerimin üstüne giderken "Sekiz yıllık bir tecrübeden bahsediyoruz yani..." deyip gururla kocama bakmaya çalıştım ve kolaylıkla başardım. Gerçekten onunla gurur duyuyor gibi hissediyordum. Poyraz'ın ve Koray'ın babaları pek işle güçle araları yok gibiydi. Koray'ın babası pasif bir adam gibiydi ama iyi birine benziyordu. Hayat Hanım'ın gölgesi ve gazabı altında ezilmiş gibiydi. Poyraz'ın babasıysa, nedense geri planda tutuyordu kendini. Pasif bir adam olduğunu düşünmüyordum ama özellikle de Poyraz'ın hayatında pek rolü yok gibiydi. Poyraz, üvey olmasına rağmen Asude anne ile daha iyi anlaşıyor gibiydi. Ailesinin ilgilenmediği işlerin altından on sekiz yaşında kalkmaya başlamıştı.

Poyraz'ın parıltılı bakışları üstümdeyken, gülümsemesi yüzündeydi. Cevap vermek yerine bakarak teşekkür etmeyi tercih ettiğinde bakışlarımı Koray'a çevirdim. "İşin zor yani."

Koray, gözlerini elimizden alıp sırıtmaya çalışırken "Ne güzel işte, iş ne kadar zorsa, başarım da o kadar büyük olur." dediğinde Poyraz gülüp "Keşke sen de benim başarımı büyütebilsen Koray." dedi. Sevim babaanne uyarır gibi "Poyraz'cım ama." dediğinde Hayat Hanım "Bak gördün mü Sevim annecim. Her şeyi Poyraz'a bırakırsanız, Koray ileride dış kapının dış mandalı muamelesi görür hakkı olan şirkette ve başarılarda, demiştim." dedikten sonra suyunu yudumladı. Sevim babaanne gülümsemesini silmeden "Hayat kızım, Koray 'Ben de bir işin ucundan tutayım' dedi de biz 'hayır sadece Poyraz tutsun' mu dedik?" diye sorduğunda Hayat Hanım sessiz kaldı.

Poyraz sohbetlerden sıkılmış olmalıydı ki "Babaannecim, dedecim. Müsaadenizle ben kalkayım. Toplantıya geç kalmayayım." dediğinde Sevim babaanneler gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı. "Tabii oğlum. Bu arada vakit kaybetmeden özel tasarım için çalışmalara da başlayın. Novella aceleci."

Poyraz ters bir cevap vereceğine sessiz kalmayı tercih edip gergin bakışlarını babaannesinden bana doğru çevirirken Koray "Tabii babaannecim." dedi. Poyraz "Ben gidiyorum o zaman." dediğinde tedirgin hissederken başımı onaylar şekilde salladım. Gittiğinde, burada kalmam gerekecekti ve sabah sabah yeterince rol yapmıştım. Beril de sorularıyla sıkıştıracak gibiydi, daha fazla açık vermek istemiyordum. Kendime yalıdan çıkmamı gerektirecek uğraşlar ve işler bulmalıydım. Her seferinde türlü türlü bahaneler ile çıkamazdım, ayıp olurdu ama mantıklı ve tekrar etmesi gereken bir uğraş bulursam ayıp olmazdı.

"Gel hayatım, seni de bırakayım."

Ben ona sorgularcasına bakarken sandalyeden kalkıp "Herkese iyi günler dilerim." dedikten sonra masadakiler de Poyraz'a 'iyi günler' dilerken elini bana uzattı. Eline doğru uzanıp sandalyeden kalkarken Sevim babaanne "Kızım, sen de mi gidiyorsun? Nereye?" diye sordu. Bakışlarım cevabı bilmediğim için Poyraz'a dönerken Poyraz "Babaannecim, Gökçeada'dan döndüğümüzden beri henüz ailesine uğrama şansı olmadı Ada'nın." dediğinde Sevim babaanne başını onaylar şekilde salladı ve "Tabi, tabi git kızım, ayıp olur. Yakında annenleri yemeğe de davet ederiz, gitmişken müsaitliklerini öğren." dedi.

"Tabi Sevim babaannecim. İyi günler dilerim ben de."

Arka bahçeden ön bahçeye doğru yalının dışından yöneleceğimiz sırada duraksayıp "Ben çantamı alıp öyle geleyim." dediğimde "Gel, çalışan getirir." deyip başıyla yalının ön bahçesini işaret etti. "Yok, hazır değil çantam. Şimdi anlatmakla uğraşacağıma, gidip geleyim." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Tamam, kapıda bekliyorum." deyip elimi yavaşça bıraktı. Bahçe duvarı ile yalının arasından ön kısma ilerleyeceği sırada ardından seslendim. Omzunun üstünden bana doğru dönerken gömleğine asılı güneş gözlüğünü çıkarıyordu. "Teşekkür ederim bu arada. 112 Acil gibisin."

Bana "Kocanın tadını çıkar." deyip göz kırptıktan sonra güneş gözlüğünü gözüne taktı. Ben gülerken o da sırıtıp "Bekliyorum." dedikten sonra ilerlemeye devam etti. Aptal bir sırıtış eşliğinde masadakilerle göz göze gelmemeye çalışarak arka bahçe kapısından yalıya girip merdivenlere yöneldim. Odamızın olduğu kata çıktıktan sonra çantamı hazırlayıp koluma taktım. Gökçeada'daki evimizin anahtarını da çantama attıktan sonra odadan çıkmak için kapıyı açtım.

Koray'la göz göze geldiğimde nefesimi üfleyerek odadan çıkarken kapıyı kapatıp merdivenlere yöneldim. "Biri seni burada görse lavaboyu arıyordum, diyemeyeceğinin farkında mısın?"

Merdivenlere varmadan kolumdan tuttuğunda ona doğru dönüp sertçe ittirdim. "Aşağıda kocam bekliyor, bir daha bana dokunursan önce ben seni döverim, sonra aşağıya indiririm bir de Poyraz döver."

"Şş." derken ellerini havaya kaldırıp güldü. "Sakin ol. Fazla zamanını almayacağım."

"Ne var?" diye sorduğumda ellerini cebine koyup kaşlarını kaldırdıktan sonra sırıttı. "Ne oldu ilk günden kavga gürültü yaşamışsınız? Balayı güzel geçmedi galiba. Benim gibi olamıyor, değil mi?"

Yüzümü buruştururken "Ne saçmalıyorsun? Sen nesin ki, senin gibi olamasın?" diye sordum. Alayla gülüp "Dün akşam ettiğiniz kavgadan bahsediyorum. Evlilik aşkı öldürüyor sanırım. Düğünde mutluluk rolünde iyiydin ama şimdi sürdüremiyor gibisin?" diye sordu.

"Defol başımdan ya. Hazmedememek hayal gücünü çok geliştirmiş, git bunu tasarımında kullan." dedikten sonra merdivene yöneldim. Boş atıp dolu tutmaya mı çalışıyordu yoksa gerçekten öğrenmiş miydi, bilmiyordum ama emin olmadan açık vermek istemiyordum. Eğer gerçekten kavgamızdan haberdarsa, bir haber kaynağı olmalıydı. Odamıza dinleme cihazı yerleştirmiş olsa daha fazlasından haberi olurdu. Kaldı ki bu uçuk bir ihtimaldi zaten. Kendisinin kavgamız sırasında yalıda olmadığından da emin gibiydim. Çalışanlardan biri bizi dinliyor olabilir miydi? Eğer öyleyse büyük bir sıkıntımız vardı çünkü çalışanlar odamıza bolca girip çıkacak gibiydi, toplamak için, temizlik için gibi sebeplerden. Her seferinde ortada olan bitene dikkat etmemiz ya da kapı dinleyebilme ihtimallerini hep göz önünde tutmamız gerekecekti. Hangisi olduğunu bilmeden önlem almak zor olurdu.

Merdivenlerden benden hızlı inip merdivenlerin ortasındaki yarım katta, sağ tarafta aşağıya doğru inen merdivene gidene kadar düzleşen zemine indi ve vücudunu bana doğru çevirdi. Solundan geçeceğim sırada sola kaydığı için duraksadım. Sinirli gözlerim gözlerini bulduğunda ellerini cebinden çıkartıp "Sana dokunmuyorum farkındaysan." dedi. Dokunmuyordu ama önüme geçip duruyordu.

"Koray, ilgi çekici hareketler yapma. Herkese geçmişi ilan edesin varsa gel direkt arka bahçeye gidelim. Eğer 'yok, olmaz' diyorsan da karşıma çıkıp durma. Ben seni ardımda bıraktım, sen de bırak."

Zar zor tuttuğu sırıtışı silinirken dişleri arasından "Bırakmadın." dediğinde güldüm. "Sadece hazmedemiyorsun."

Tekrar ama daha yüksek sesle "Bırakmadın." dediğinde gözlerim merdivenlerden aşağı kata doğru döndü. Hırsı, hazmedemeyişi mantıklı davranmasına engel oluyordu. Kimsenin öğrenmemesini en çok o isterdi ama sinirini kontrol edemiyordu. Egosunu zedelemiştim, kendisine ait olduğuna emin olduğu, belki bir gün geri dönüp bıraktığı yerde bulacağını sandığı biri kuzeniyle evlenmişti ve mutlu görünüyordu, bunu kaldıramıyordu. Mutsuzluk değildi onunki, mutsuz olması için beni sevmiş olması gerekiyordu. Onunkisi sadece hazımsızlıktı.

"Ne zaman emin olacaksın, bilmiyorum ama benim sana bir şeyi kanıtlama gibi bir derdim yok zaten."

"Kavga ettiğinizi biliyorum. Kavga sebebini bilmiyorum ama belli ki daha çok kavga edeceksiniz, ben de öğreneceğim."

"Kavga ettiğimizi nereden çıkarıyorsun?" diye sorduğumda sırıttı. "Yerin kulağı vardır."

"Neden uğraşıyorsun benimle?" diye sorduğumda bana doğru bir adım atıp yakınlaştığında gerilemek yerine tekrar omuzlarından ittirdim. "Geri dur."

Gerilerken sinirle gülüp ellerini ensesine götürdü. "Birkaç ay önce sevgilimdin, benimdin. Şimdi geri durmamı istiyorsun."

"Sen de buna katlanamıyorsun, başka bir derdin yok." deyip aşağı inen merdivenlere yöneleceğim sırada tekrar önüme geçti. Burnu neredeyse burnuma çarpacak kadar yakınımda durduğu için gerilediğimde gözleri rahatsız edici bir şekilde üstümde geziniyordu. "Önceden ne yaparsam yapayım, benimdin, beni seviyordun. Şimdi sesin çıkmaya başlamış. Hayır, hoşuma gitmiyor değil ama inandırıcı olmuyor. Sen beni unutmuş olamazsın."

Onun sevgisizliğine rağmen inatla verdiğim sevgimdi şimdi özgüveninin sebebi. Bana yaptığı her şeyin farkındaydı, hatta belki de bilerek yapmıştı. Böylelikle bağımlı hale getirmişti beni, ona. Dışarıda şahit olsam üç saniyede 'narsist biriyle sevgilisin' diyeceğim kadın, kendim olmuştum ama senelerce anlayamamıştım. Şimdi itiraf eder gibiydi cümlelerinde. Anlayamadığı şey, o zamanlarda hayran hayran ona bakan aptal gözlere sahip değildim artık, değil mi? Bunu o da görüyor olmalıydı. Aksine midem bulanıyordu, yanında. Özellikle de Gökçeada'dan döndüğümden beri artık onu istemiyor olduğuma emindim. Sadece ardında bıraktığı güvensizlik, umutsuzluk ve karamsarlıkla baş etmeye çalışıyordum. Aşka ve mutluluğa dair olan inancımı zedelemişti.

"O zamanlarda benim yaptığım, şimdi ise senin yapıyor olduğun hata ne biliyor musun?" diye sorduğumda kaşları kalktı. "Körü körüne inanmak. Ben senin beni sevdiğine inanıyordum, sense şimdi benim sevdiğime inanmaya çalışıyorsun, sorgulamadan, görmeden. Sadece umut ederek."

Gözleri kızarırken tükürür gibi "Sen beni seviyorsun." dediğinde oyuncağı alınmış küçük bir çocuk gibiydi. Huysuz ve şımarık bir çocuk. Psikolojik sorunları olduğunu görebiliyordum. Elinden alınmıştım, şimdi geri istiyordu.

"Ben Poyraz'ı seviyorum." dediğimde sadece Koray'ı yanıltmak için kurduğum cümle kulaklarımda yankılanırken kalbimin istemsiz hızlanmasını sağlamıştı. Kendi sesimden duyduğum bir cümle bile vücudumu sarsıyordu. Sesim istemsiz daha kısık çıkarken "Ve sen de bunu görüyorsun." deyip merdivenlere yöneldim. Ardımdan "Bu evliliği bozacağım." dediğinde merdivenlerin ortasında durup ona döndüm. Öfke saçan gözleri kısılmış, yüzünü buruşturmuştu. "Kendi evliliğimi bozmak pahasına bile olsa, sizinkini de bozacağım."

Korkmamış gibi "Kolay gelsin." deyip alayla sırıtmaya çalıştım. Ardımdan öfkeli bakışlarını rahatsız edici şekilde dikmek dışında bir şey yapmadığında önüme dönüp merdivenlerden inmeye devam ettim. Yüzümü artık görememeye başladığında sırıtışım anında silinmişti. Ses tonu ve gözlerindeki hırs, söylediğinden korkmamı sağlamıştı. İntikam için girmiştik bu yola ama başaramadan, bizi de çamura bulaştırmak istiyordu. Hala Poyraz'ı dâhil etmiyordu, Poyraz'ın gerçekten bana âşık olduğunu düşünüyor olmalıydı. Sadece benim, rol yaptığıma inanmak istiyordu ama gözlerine ve ses tonuna bakarak rol yaptığıma emin olmadığını görebiliyordum. Evliliğimize inanmaya başladıkça, hırsı büyüyordu. Bizimle, evliliğimizle uğraşacaktı ve bu evliliğe, ailelerimize yalan söylemek pahasına girişmiştik. Evliliğimizi çok irdelerse günün sonunda bizi, ailelerimize karşı mahcup hale de getirebilirdi ya da Poyraz'la aramızı bozabilirdi. İkinci ihtimal niye beni korkutmuştu, bilmiyordum. Bizle uğraşmak uğruna kendi evliliğini bozarsa bir bakıma yine intikamımızı almış sayılacaktık. Miras durumu, belirsizleşecekti ama ikisi de evli kalmazsa, miras Koray'a da gitmeyecekti ve belki de Sevim babaanneler bu saçma şarttan vazgeçecekti. Gerçi kandırıldığını öğrenirse Poyraz'ı üzebilecek kararlar verebilirlerdi. Her türlü Koray'ın bizimle uğraşması, bize zarar verebilirdi ve kararlı gözüküyordu. Korkak bir adam olduğu için verdiği kararların istikrarlı olacağını düşünmüyordum ama gözlerinde gördüğüm öfke ile hırs, beni korkutmuştu.

Zemin kata indiğimde geniş yalı kapısından ön bahçeye çıkacağım sırada "Ada'cım." diyen Beril'in sesini duyduğumda duraksayıp gözlerimi kapattım ve içimden okkalı bir küfür saydım. Gergin yüzümü gevşetmeye çalışarak ardıma döndüm ve merdivenlerin ardından, arka bahçe kapısından ön bahçe kapısına doğru bana yakınlaşan Beril'e döndü bakışlarım.

"Beril'cim acelem var, acil bir sorun yoksa..." deyip ardımı gösterdiğimde bozulmamış gibi sırıtıp kollarını göğsünde birleştirerek karşıma geçti. Karı koca bir rahat bırakmamışlardı beni. Arka bahçeden geldiğine göre Koray'la beni duymuş olamazdı ama onun da kendince derdi olmalıydı.

"Çok zamanını almayacağım. Sadece bir sorum var. Rahatsız olmuyorsun, değil mi?" diye sorduğunda kaşlarım kalktı. "Yani..." dedikten sonra mahcup olmuş gibi gülümsedi ama sahteydi. "Poyraz'la benden."

Yüzümü ifadesiz tutmaya çalışırken "Nasıl yani?" diye sordum. Hafifçe gülüp "Yani önceden sevgiliydik ya, o sebeple sordum. Eğer rahatsız oluyorsan sohbetimize, denk gelişlerimize dikkat etmeye çalışırım. Kimsenin bitmiş olan bir ilişki için kavga etmesini istemem. Ne sizin, ne Korayların." dediğinde kaşlarım kalktı. Gözleri sahte bir şekilde kısılırken dudakları düz bir çizgi halini aldı. "Yoksa haberin yok muydu? Şaşkın gözüküyorsun."

Dudaklarım kıvrılırken 'Vay şıllık' dememek için zor duruyordum. Bilmeme ihtimalime nazaran aramızda problem oluşturmaya çalışmanın yanı sıra, bir de Koray'la Poyraz'ın kendisi için gerilebilecek olma ihtimalini dile getirerek beni rahatsız etmeye çalışıyordu. Sanki, hala Poyraz'ın kendisine karşı ilgisi olabileceğine dair bir şüphe oluşturmaya çalışıyordu. Kocası gibi hazımsızdı. O da, Koray'ın gördüklerini görüyor olmalıydı ve buna katlanamıyor gibi gözüküyordu. Kahvaltıda da bakışlarını gizleyememişti.

"Yok canım, bu durumdan haberim var ama kısa süre içerisinde bana bu kadar güvenmene şaşırdım aslında, teşekkür ederim."

Gizleyemediği keyfine gölge düşerken kaşları kalktı. "Anlamadım?"

Son hecesini uzatarak "Yani..." derken bakışlarımı ardında, arka bahçe kapısında gezdirip sırıtarak tekrar ona baktım. "Sonuçta, bu bilgiyi Akyellerden birinin öğrenmesini istemezsin ama bilip bilmediğimden emin olmadan bana söylüyorsun. Gidip buna dair Sevim babaanneyle ya da bir başkasıyla konuşmayacağımdan eminsin gibisin. Güvenini bu kadar kazanmış olmam ne hoş, hem de bana güvenmen için hiçbir sebep yokken."

Çenesi gerginlikle kasılırken kollarını gevşetip sırıtmaya çalıştı. "Yani, böyle olmasını sen de istemezsin sonuçta." derken söylediğinden emin değil gibiydi. Keyfim sürerken bu sefer ben kollarımı göğsümde birleştirdim ve şirince "Neden ki?" diye sordum.

"Sonuçta, ucu size de dokunur."

"Niye? Kuzeninin eski sevgilisiyle evlenen Poyraz değil, eski sevgilisinin kuzeniyle evlenen ben değilim."

Aslında tam olarak böyle olmuştu ama bilmiyor olduğunu fark etmiştim. Aralarında bir anlaşma olsa da, olmasa da Koray eski sevgilisi olduğum bilgisini söylememişti Beril'e. Sonuçta onların ilişkisi içerisinde, benimle de ilişki içerisindeydi ve bilmesini, bunun ortaya çıkmasını istememişti. Bu sebeple rahatlıkla, yanlış durum içerisinde olanların onlar olduğunu dile getirebiliyordum. Böylelikle ortalarda sırf beni rahatsız etmek için rahat rahat konuşamayacaktı.

Bu bilgi ortaya çıkarsa benim ya da Poyraz'ın, onlar gibi zarar görmeyeceğini düşünmeye başladığı için sahte bir şekilde gülümsemeye çalıştı. İstersem, ortaya dökebileceğimi sanıyordu artık. Bu da geri adım atmasını sağlamıştı. "Ben sadece, rahatsız olmadığından emin olmak istedim."

"Bir gün rahatsız olursam..." dedikten sonra gözlerimi kırpıştırdım. "... haberin olur."

Ardıma dönüp ön bahçe kapısına yönelirken ona bakmadan "İyi günler Beril'cim." deyip kapıdan çıktım. Temiz havadan derin bir nefes alırken dış kapıya doğru ilerlemeye başladım. Resmen karı koca beş dakikada tüm kanımı çekmişlerdi. İkisinin de, bizimle derdi vardı şüphesiz. Beril Poyraz'ı, Koray ise beni tekrar istiyor gibiydi. Beril'i bilmiyordum ama Koray'ın istemesi sevgisinden değildi. Sadece tekrar onun için acı çekmemi istiyordu. Benimle mutlu olmak istediği falan yoktu ama Beril'i anlayamamıştım. Hala Poyraz'a karşı hisleri varsa niye gidip Koray'la evlenmişti ki? Hırsından mı?

Dış kapıya çıkan araya girmek için ağaçların ardındaki yola girdiğimde arabadan inen Poyraz'la göz göze geldim. Dış kapı, çıkmamız üzere açılmıştı ama beni beklerken şüphelenmeye başlayan Poyraz, kontrol etmek üzere iniyor olmalıydı. Benim geldiğimi fark ettiği için ilerlemeyip arabasının yanında beklerken gözlerini üstüme dikmişti. Yakınlaştığımda "Ne oldu?" diye sordu.

Elimi 'Ne olmadı ki?' der gibi sallarken şoför koltuğunun sağındaki yolcu kapısına yöneldim. Güvenliklerden biri benim için kapımı açtığında teşekkür edip arabaya bindim. Poyraz da arabaya binip emniyet kemerini takarken "Anlatsana." dedi. Anlatmadan önce biraz yolda ilerlemiş olmayı tercih ederdim. Poyraz'ın zaten Koray'ı dövesi vardı, şimdi yakın konumlarda sinirini bozmak istemiyordum.

Israrlarım sonucu biraz yol aldıktan sonra tekrar "Hadi Ada." dediğinde olanları anlattım. O sıra biraz daha uzaklaşmak istediğim için önce Beril'i anlatmıştım. Koray'ı anlattığımda sağa çekip "Bunu şimdi mi söylüyorsun?" diye sordu. Bağırmıyordu ama yüksekti sesi.

Nefesimi üfleyip bakışlarımı yoldan Poyraz'a çevirdim. "Konuştu işte yine boş boş."

El frenini indirirken "Yok, o dayak istiyor." deyip sola sinyal verdikten sonra u dönüşünü yapacakmış gibi direksiyonu çevirmeye başladığında elim koluna gitti. "Poyraz saçmalama ya." dediğimde direksiyonu bırakmasa da gaz vermeyip bakışlarını bana çevirdi. "Ne saçmalama? Evimizden ona haber uçuran bir çalışan var belli ki. Çalışanı bulana kadar habire bizden haber almasını mı bekleyeceğiz yoksa tüm çalışanları kovayım mı? Bence gidip temiz bir şekilde döveyim ki adam akıllı dursun, başka şeylerle uğraşmayalım."

Gözlerimi yavaşça kapatıp açıp anlayışla "Poyraz'cım..." dediğimde direksiyonu sıkıca tutan elleri gevşemiş olmalı ki direksiyon boşalarak sağa doğru dönmeye başladı. Kaşları da hafifçe gevşemişti. "Koray, benim onun eski sevgilim olduğunu bildiğini bilmiyor."

Tıslar gibi "Deme şöyle." deyip gözlerini benden aldıktan sonra tekrar el frenini çekip ellerini sıvazlamak üzere yüzüne götürdü. "Ne, demeyeyim?"

Elleri yüzündeyken "Eski sevgilim." diye açıkladığında elim yüzündeki ellerinden bana yakın olan sağ eline gitti. Elini yüzünden çekişime engel olmazken aramızda tutup "Sakin olur musun?" diye sorduğumda gözlerini kırpıştırıp "Olurum." dedi. Kendi üstündeki kontrolünü kaybetmiş, bana teslim olmuş gibi saniyeler içerisinde yumuşaması gülümsememi sağlarken "Bilmediği için senden şüphelenmiyor. Eğer bildiğini öğrenirse, şüphelenmeye başlayacak ve intikam için olduğunu düşünecek. Senin, Koray'la benim geçmişimi..." diye anlatacağım sırada kaşları çatılıp "Öyle de deme." dediği için güldüm. "Ne şekilde söyleyeyim Poyraz?"

Onu deme, bunu deme. Ne diyecektim, olmadığımız şeyleri mi tek tek 'öyle olmadığım' diye sıralayacaktım, olduğumuz şeyi belirtmek için?

"Ne bileyim." derken elini tutmadığım elini direksiyona götürüp parmaklarıyla ritim tutarken gözlerini yola çevirdi. Rahatsız hissetmeyeceği bir tabir arıyor gibiydi. Ben de neden rahatsız hissettiğini arayarak ona bakarken, istemsizce gülümsüyordum.

"Deme bir şey. Ben anlayacağım, neyi kastettiğini." dediğinde gülerek "Peki." dedim. Bakışları bana döndüğünde "Gülme." diye sızlandı. Kaşlarımı kaldırıp "Neden?" diye sordu. "Yumuşamak istemiyorum."

Gülüşüm tekrar gülümsemeye dönerken "Yumuşuyor musun?" diye sorup saniyeler içerisinde daha kısık sesle ekledim. "Güldüğümde?"

Gözlerini kaçırıp "Ortamın ciddiyeti bozulduğundan." dediğinde bahane gibi geldiği için tekrar güldüm. Bakışları hızla tekrar bana dönerken "Ama..." dediğinde "Tamam, tamam." deyip gülmemeye çalıştım. "Neyse işte, eğer bilmiyorsan, benim Koray'la konuştuğum şeyleri de sana anlatamamam lazım, mantıksız olur. O yüzden şimdi gidip Koray'la kavga edersen, senin bildiğini öğrenecek. Sakin olmamız lazım. Zaten alenen uğraşacağını dile getirdi, gözünü karartmış."

Gözlerini tekrar yola çevirip yüzünü buruştururken "Gözünü si..." diyeceği sırada gözünün ucuyla bana bakıp sessiz kaldı. Sol dirseğini camının çıkıntısına yaslayarak elini alnına götürürken düşünüyormuş gibi yola bakıyordu. Karşıma çıkıp çıkıp durmasından rahatsız olduğunu görebiliyordum ama yapmaya çalıştıklarımıza zarar vermeden nasıl engel olabileceğini düşünüyor olmalıydı.

"Zaten şu babaannemler, bizimle kalmasa o şerefsiz evimizin sokağından bile geçemezdi. Olmadı, ilerleyen zamanlarda bağlantısız bir kavga çıkarırım. Ya biz gideriz, ya o buraya giremez, derim. O zamana kadar da Koray geldiğinde, seni yalnız bırakmayacağım. Çantayı da beraber alacağız, lavaboya da beraber gideceğiz."

"Çüş." dediğimde kıvrılan dudakları eşliğinde bana baktı. "Kapıda beklerim tabii."

"E yani." dedikten sonra "E peki babaannen kabul eder mi ki?" diye sordum. Sonuçta Koray da torunuydu ve yaşadığı ev, onun da eviydi. Torununu misafir edebilmek istiyor olmalıydı ya da bizim kavga sonucu yalıdan çıkmamıza müsaade eder miydi, ederse bile tepki verir miydi sonrasında, bilememiştim.

"İki seçenekten birini kabul etmek zorunda kalacak."

"Aranız bozulsun istemem." dediğimde yolu izlerken "Mecbur bırakırsa, yapacak bir şey yok." diye mırıldandı. Babaannesine ne kadar zaafı olduğunu görebiliyordum ama kendinden emin ve kararlı gözüküyordu. Babaannesine çıkıp da Koray, karımın eski sevgilisi olduğu için onu rahatsız ediyor, diyemeyeceğinden daha elle tutulamaz sebeplerden itiraz edecekti ya da kavga çıkaracaktı. Hal böyle olunca babaannesine saygısızlık yapıyormuş gibi gözükebilirdi Sevim babaannelerin gözünde. Aralarının bozulması, sadece Koray'a yarardı.

"Odamızda bile dikkatli olmamız lazım yani. Son kattayız, işi düşmedikçe kimse gelmez, diye düşünmemeliyiz. Biri laf taşıyor belli ki."

"Hepsini kovabilirim." dediğinde kızar gibi "Saçmalama." dedim. Birinin kusuru dolayısıyla, o kadar insanı işsiz bırakamazdık.

Reddetme sebebimi söylemesem de anlayarak "Başka iş bulurum onlara, sorun değil." dediğinde "Sevim babaanneye ne diyeceksin? İlgi çekici olur. Kaldı ki yeni gelenler, eskilerinden biri daha güvenilmez olabilir. Şimdi birini ayarladıysa, o zaman hepsini ayarlayabilir, arada sadıklık olmayacağı için. Düzenli olarak da çalışan kovamazsın sonuçta." dedim. En azından şu anki çalışanlar, belirli süredir onlarla çalışıyordu ve hepsi birden güvenilmez olmamalıydı. İçlerinden biri ya da birkaçı laf taşıyor olmalıydı. Bir şekilde tespit edecektik artık.

"Dikkat edelim bakalım. Bir açık yakalarız, her kimse."

"O zamana kadar da kavga edeceğimiz zaman gidelim yalıdan." dediğimde güldü. "Ha illa edeceğiz yani?"

"E ederiz illa." dedikten sonra ben de güldüm. Sonuçta dip dibeydik, birbirimize sinir olduğumuz ya da rahatsız olduğumuz anlar olabiliyordu. İkimiz de eski sevgililerimize sık sık maruz kalıyorduk, Poyraz bizzat en yakın arkadaşlarımdan birini hiç sevmiyordu, sorun çıkartıp duruyordu. Kavga etme ihtimalimiz her an vardı.

"Allah'tan sadece bağrıştığımız duyulmuş, söylediklerimiz de duyulsa direkt ifşa olmuştuk."

"Demek ki kapıya kadar gelip dinlemedi." dedikten sonra "Bak işte Ogün'ün bize zararları." demeden duramadı. Gözlerimi devirsem de sırıtıyordum. "Kavga eden bizdik, Poyraz."

"Sen beni anlamıyorsun ama merak etme anlayacaksın. Yüzünü gösterecek illa o da. Herhangi bir arkadaşın durduk yere arkadaşının kocasına hiç alakasız bir sohbette karısıyla yurt dışında beraber yaşayacağını söylemeyeceğini anlayacaksın."

"Ama gerçek karın olmadığımı biliyor ya."

Elini elimden çekip sinirle yukarısındaki güneşliği indirip aile cüzdanımızı lastiğin arasından çıkartıp hatırlatmak ister gibi bana doğru gösterdi. "Gerçek karım olmadığını mı?"

Aile cüzdanımızı alıp çantama koyarken "Yani, anladın işte ne demek istediğimi." dedim. Arabada duracağına, odaya koyacaktım aile cüzdanını. Burada benzer sohbetlerde şak diye karşıma çıkarması üzere hazır olacağına, biraz da odamızda hazır dursun.

Güneşliği sertçe kapatıp "Merak etme kocan onu da halledecek, sana gösterecek ama zamanı var." deyip el frenini indirdi. Arabayı sürmeye başladığında nefesimi üfledim. Bizde gerilme konusu bitmiyordu ki, nasıl kavga etmeyeceğimizi sanıp alayla sormuştu demin, hiç anlamıyordum. Her an kavga başlayabilirdi.

"Bugün onu da göreceğim zaten, gerekli soruları soracağım, merak etme."

Gözleri kısa bir anlığına yoldan bana dönerken "Annenlere bırakacağımı sanıyordum." dedi. "Annemlere de, Ogün'e de, Cansu'ya da uğrayacağım işte akşama kadar."

Gerginlik saçarken sessiz kaldığında "Poyraz, arkadaşımla görüşmememi mi bekliyorsun?" diye sordum. Yani evliliğe göre davranmak kategorisine girmezdi bu talebi. Hakan gibi Ogün de arkadaşımdı ve belli noktalarda hassasiyetini anlardım ama direkt görüşmememi istemesini kabul edemezdim.

"Amerika'da birlikte kalamayacağınızı da söylersin, görmüşken."

"Ben öyle bir şeye karar vermedim." dediğimde sabır çekermiş gibi burnundan nefesini üfleyip başını hafifçe yana doğru eğdi ama gözlerini bana çevirmedi. "Şarkı falan açsana ya. Yoksa çıldıracağım gerçekten ben."

"Çıldırma Poyraz'cım." derken telefonumu elime aldım ve arabanın multimediasına bağlandım. Müzik uygulamasına girdiğimde son dinlediğim müzik ekrana çıktı. Poyraz başka şarkı seçmemi beklemeden açıp şarkının sesini yükseltti. Sanırım şu an benimle konuşmak yerine, onun tarzına uymayan herhangi bir şarkımı bile keyifle dinleyebilirdi. Aydilge'den Yangın Var şarkısı kulaklarımızı doldurmaya başladığında telefonumun ekranını kapatıp yolu izlemeye başladım.

Yeter, yeter hüzün keder

Neden, bütün bu sevmeler yanar döner?

Geçer, zamanla aşk geçer

Seni teğet geçer, beni yakar geçer

Güldün geçtin böyle mi sevdin sen?

Nakaratında şarkının sesini yükseltip eşlik etmeye başladım. Gözlerinin arada bana döndüğünü hissedebiliyordum ama sakinleşmek için müsaade istediğinden onunla ilgilenmek yerine sevdiğim şarkıya eşlik ediyordum. Sesim çok iyi sayılmazdı ama birilerinin kulağına eziyet edecek kadar kötü de değildi. Poyraz da zaman geçtikçe her türlü halimi gördüğü için yanında çekinmemeye başlıyordum.

Yanıyorum! Yangın var, yıkılıyor dünyam

Aşkından darmadumansam

Of aman, aşkına isyan!

Ah, geceleri yaksam

Yangın var, yıkılıyor dünyam

Aşkından darmadumansam

Of aman, aşkına isyan!

Ah sen de benimle yan

Gözlerini fazla üstümde hissettiğimde şarkıyı kısıp gözlerimi ona çevirdim. "Şarkıdansa kavga etmeyi tercih ediyorsan hemen uyum sağlayabilirim."

Gülüp "Hayır hala çıldırmamaya çalışmakta kararlıyım." dediğinde "Sen bilirsin." deyip omuz silktim. Sırıtışım eşliğinde "Şarkılarım sakinleşmene yardımcı olamıyorsa, senin istediğin bir şarkıyı da açabilirim." dediğimde "Ne kadar iyisin ya." diye sızlandı. Adamın istediğini yapmıyordum, çıldırdığının da farkındaydım ama geri adım atmıyordum, sadece 'istiyorsan kavga edelim, istiyorsan istediğin şarkıyı açayım' diye kibarlık yapıyordum. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ogün'e onunla yaşamayacağımı söyleyecektim zaten ama Poyraz'ın diretmesiyle yapmış gibi gözükmek istemediğim için ona karşı kabullenmiyordum. Düzgünce rica edip kararı bana bırakmalıydı, çıldırmak yerine. Tabii Ogün'ün nasıl bir üslupla söyleyip adamı böyle çıldırttığını bilmiyordum ama yine de benim bir suçum yoktu.

"Neyse bari lütfettiğin kibarlığından yararlanayım. 'Sen ya da Hiç' şarkısını açar mısın?"

"Tabi kocacım." dediğimde alay ediyor olsam da güldü. "Ha şöyle."

Ona ters ters baktığımda sırıtarak yolu izlemeye devam etti. İstek şarkısını açıp sesi tekrar yükselttim. Şarkı başladığı gibi direksiyonda olan parmaklarıyla ritim tutmaya başladı. Müzik zevkini anlamak için şarkıyı dikkatlice dinlemeye başlarken "Yavaş ama güzel gibi." dedim.

"Güzeldir."

'Senim'i sormasalar

Arayıp durmasalar

Firar olsam

Beni hiç bulmasalar

Geceyi sarmış duman

Yerini dolduramam

Sebebim oldun

Sensiz nefes alamam

"Yangınım, durum bu bendeki..." diyerek şarkıya eşlik etmeye başladığında bakışlarım ona döndü. Yolu izlemeye devam ederken başını da hafifçe ritime göre sallıyordu.

"Ya sen ya da hiç, sen ya da hiç

Düğümlenir peşimde gölgen

Sen ya da hiç, sen ya da hiç

Çözmek istemem

Yangınım, durum bu bendeki

Hem açık yaram, hem de pansuman..."

Arada ona dönen gözlerim, gözleriyle karşılaştığında şarkıya eşlik etmeye devam etti. "Sen ya da hiç," dedikten sonra gözlerini tekrar yola çevirdiğinde ben de yola bakarken sırıtıp durmamaya çalıştım. Birkaç kere şarkı söyleyişine şahit olmuştum. Birinde sarhoştuk, birinde düğünümüzdeydik, şimdi de şarkının sesi yüksekti ve tam olarak sesinin nasıl olduğunu anlayamıyordum ama şarkıya eşlik eden sesi kulağıma güzel bir şekilde ulaşıyordu. Bir gün çıplak sesi ile şarkı söylediğini duyarsam anlayabilirdim ancak fakat bu hali ile de güzeldi. Kulağıma güzel gelişi göz gözeyken 'Sen ya da hiç,' demesinin vücudumda oluşturduğu kıvılcımlardan da olabilirdi.

"...Sen ya da hiç

Düğümlenir peşimde gölgen

Sen ya da hiç, sen ya da hiç

Çözmek istemem

Seni yine sarıcam

Yaralarına bakıcam ben (hep burdayım)

Hevesini alınca

Pişmanlıklar vurunca gel (hep burdayım)"

Şarkı bittiğinde, uygulama bir sonraki şarkıya geçerken sesini kısıp "Zevkin güzelmiş." dedim. O şarkıya tümüyle eşlik ederken ben ikinci nakaratta, birinci nakarattan ezberleyebildiğim kadarıyla eşlik etmiştim. "Yaz dizisinden çıkma şarkılardan değil ama yine de memnuniyetini kazanabildiysek ne mutlu bize."

Güldüm. Evet, genellikle hareketli, cıvıl cıvıl, romantik komedi yapımlarında çalınabilecek şarkılar seviyordum ama bu tarz yavaş şarkıları da seviyordum. Genel olarak şarkı dinlemeyi seviyordum ve hazır dinlemişken modumu yükseltmek de istediğim için hareketli şarkılar dinliyordum. Benim aksime Poyraz'ın bu tarz yavaş şarkılarda da modu yükseliyor gibiydi.

Aile evimin olduğu sokağa geldiğimizde park etmek üzere yavaşladı. "İn istersen." dediğinde emniyet kemerimi çıkardım. Sokak dar olduğu için duvara yakın park edecekti ve sonrasında inmekte zorlanacaktım. Arabadan inmeden önce "Acelen varsa git direkt istersen, uğramak zorunda değilsin." dediğimde "Yok, Merve annem özlemiştir beni." dedi.

Sırıtarak "İyi, peki." dedikten sonra inip arabanın önüne doğru ilerledim. Poyraz arabayı park ederken yanımdan sokağın aşağısına doğru inen bir adamın yanımdan geçerken gözlerinin üstümde gezindiğini fark ettim. Benim yaşlarımda olmalıydı. Bizim mahallede dolanıyordu ama tanıdığım bir adam değildi ve göz değmesi olarak tanımlanacak süreyi bir hayli aşmıştı. Önüne bakmadan ilerlerken arabanın yanından geçeceği sırada şoför kapısı sertçe açılınca adam acıyla inleyerek geriledi. Arabadan adama ters ters bakan Poyraz indiğinde, Poyraz koltuktan dışarıya doğru yükseldikçe paralel olarak adamın da başı yukarıya doğru kalkmıştı. Aralarındaki boy farkı neticesinde şimdi çenesi yukarıya doğru dönük bir şekilde Poyraz'a bakarken başta terslenecekmiş gibi araladığı dudakları kapandı ve hatalı olan Poyraz olmasına rağmen kolunu ovuştururken "Pardon abi." dedi.

Poyraz "Kaybol." deyip çenesinin ucuyla aşağıyı gösterdiğinde adam "İyi günler." diyerek hızla sokakta ilerlemeye devam etti. Poyraz arabanın kapısını sertçe kapatırken gözleri evin kapısındayken anahtarı arabaya doğru tutarak kilitledi. Yanıma geldiğinde "Adamın kolu kırılmış olabilir." dediğim için gözlerini bana çevirdi. "Önüne baksın."

Gülerken "Bilerek mi yapmıştın?" diye sordum. Ben normal bir şekilde arabadan inerken dikkatsiz indi sanmıştım ama adamın bana bakması sebebiyle yapmıştı.

Cevabını "Ucuz atlattı." diyerek vermeyi tercih edip kapıya yöneldi ve çaldı. Poyraz annemler ile selamlaşıp şirkete gittikten sonra güzel haberi vermiştim. Annem ve Deniz oldukça sevinmesine rağmen babam gururu sebebiyle başını onaylamaz bir şekilde sallayıp diliyle 'tıh, tıh'layarak mutfaktan çıkmıştı. Onun da içten içe sevindiğini biliyordum ama başkasının parasıyla olmasından hoşlanmamıştı. Her ne kadar Poyraz'ın 'Ben değil, sen aldın bunu ailene' deyişini benimseyip 'Ben aldım' diyerek dile getirsem de, 'Onların parasıyla' demişti. Ağzımdan 'Ben de artık onlardanım' cümlesi çıktığında da mutfaktan gitmişti işte. Hala soyadımın Gökdeniz olduğunu sanıyordu sanırım. Babam evlendiğime alışamadan boşanacaktım resmen. Annemler hemen bu hafta sonu Gökçeada'ya gitme planı yaparken babam 'Ben gelmem' dese de 'Sizi yalnız bırakmayayım' bahanesi ile onun da gideceğini biliyordum, o da bizim kadar özlemiş olmalıydı. Bir ara yalıya akşam yemeğine gelmeleri konusunda da konuştuktan sonra babam sakinleştikten sonra tarihi belirlemeye karar verdik.

Ogün'ün kapıya gelmesini beklerken ıslak çalarak sokağı izliyordum. Telefonlarımı açmamıştı ama bu saatlerde hala uyuyor olduğunu tahmin ettiğim için evine gelmiştim. Annesi Sevilay teyze de 'uyandırayım kızım' deyip içeri geçmişti. İçeri de davet etmişti ama hava çok güzeldi ve evde annesi varken Ogün'ün aşk acısı hakkında konuşacağı varsa da konuşmayacağını düşünüyordum.

Ogün kapıya çıktığında kısık gözlerine sırıtarak "Günaydın!" dedim. Bir elini kapı pervazına yaslarken gülümseyip "Günaydın." dedi.

Huzurunu birkaç saniye daha yaşamasına izin verdikten sonra "Konuşmamız lazım." dediğimde gözlerini devirdi. "Hiçbir şey konuşmayacağım."

Dakikalar sonrasında grubumuzun mekânı olan merdivenlerde otururken hala aynı inadı sürdürüyordu. "Ada, söylediğime pişman etme. Hiçbir şey anlatmayacağım."

"Neden ya, neden? Ben senin en yakınlarından biri değil miyim?"

"En yakınımsın." dediğinde "Hah, işte." diyerek elimi koluna götürdüm. "Hadi anlat, derdin varsa beraber çözelim."

"Çözülebilecek bir dert değil." dediğinde nefesimi üfledim. "Nereden biliyorsun?"

Bana uzun uzun baktıktan sonra iç çekti. "Sevdiğim kadın, beni sevmiyor."

Hızla "Sever belki." dediğimde başını onaylamaz şekilde sallayıp gözlerini kaçırdı. "Başka birini sevmek üzere."

Cansu'nun Hayri'sini yanlış anlıyor olabilir miydi? Cansu, yoklamak için Hayri'ye dair olumlu düşünebilirmiş gibi davranmıştı ve Ogün buna dertlenmiş olabilirdi.

"Belki yanlış anlamışsındır?" diye şansımı denemeye devam ettiğimde omuzları da çöktü. Dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini yüzüne götürürken "Keşke öyle olsa." dediğinde kollarımı sağından olabildiğince kollarını sarıp yanağımı omzuna yasladım. Eli vücudunun önünden sardığım elime giderken "Keşke." diye tekrarladı.

"Bak sen Jön'sün. Seni sevmeyecek kız daha anasının karnından doğmadı. Sadece henüz seni tanımıyor olabilir." diye ona moral verme çabalarımı sürdürdüğümde acı acı güldü. "Bunun için oldukça zamanı vardı."

Ona sarılırken kapattığım gözlerim aralanırken hızla kollarımı çekip hevesle ona döndüm. Oltayı atmıştım, balığı tutmuştum. Sevdiği kadının Cansu olduğuna dair şüphelerime git gide delil topluyordum. "Uzun süredir tanışıyorsunuz yani? O zaman ben de tanıyorumdur."

Sessiz kaldığında omzundan dürttüm. "Ogün?"

"Ada vallahi bak, zorlama beni. Bugüne kadar zehir gibi durdu içimde, şimdi akıtacağım o olacak."

Şefkatle "Akıt, yakma kendini daha fazla." dediğimde başını bana doğru çevirip kızarık gözlerle baktı gözlerime. Dudakları aralanıp kapanırken kararsız gibiydi. Elim dostumun elini bulurken destek vermek ister gibi sıktım. "Hadi akıt. Belki sandığın kadar imkânsız değildir."

Gözlerini umutla kırpıştırdıktan sonra "Tanıyorsun." dediğinde içini açmaya başladığı için derin bir nefes alıp başımı devam et, der gibi salladım. "Her gün görüyorsun hatta." dediğinde gülümser gibiydim. Cansu'ydu işte. Resmen Cansu'nun aşkına karşılık vermiş, hatta platonik sanmıştı kendini! Ah, aşk... Kör ediyordu insanı. Gözünün önündekini göremiyordu insan. Öyle büyük hayaller kurdurtuyordu ki insana, gerçekleşemeyeceğini sanıyordu insan da. Bu kadar mutlu olabileceğine inanamıyordu.

"Sanırım tahmin edebiliyorum." dediğimde o da gülümser gibi oldu. "Gerçekten mi?"

Elini sıkıp "Söyle." dedim gülümseyerek.

"Sen..." diye cümleye başladığında kaşlarım kalktı.

"Ben ne?"

Derin bir nefes alıp yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Boğazında yumru gibi kalmıştı cevabı. Sabırla bekliyordum cevabını ama gözlerine düşen tedirginliğe bakmak zordu. Sonuçlarından korkuyor bir şekilde bakıyordu ve üzülmesini istemiyordum. Bir an önce itiraf etmeliydi ve ben de bir an önce içini rahatlatmalıydım. Cansu'ysa eğer, aşkı karşılık bulacaktı. Cansu'dan daha imkânsız gördüğü biri varsa bile tanıdığımı sanmıyordum. Tanıdığımı söylemişti.

"Söyle hadi Ogün, seni bekliyorum."

"Söyleyeceğim."

306

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!