15/54 · %26

BÖLÜM 15

36 dk okuma7.017 kelime11 Kasım 2025

Arabadan inerken rüya kapanını koymak için bizim eve uğradığımızda ve bütün yol boyunca ara ara söylememiş gibi "Dare de iyi çocuk ha." dediğinde gülerek "Bir anda melek oldu çocuk." dedim. Alayımı aldırmadan "İşte arkadaş böyle olur." dediğinde gözlerimi devirerek kapıyı kapattım ve arabanın önüne doğru çıkıp arabayı kapatan Poyraz'a "Şu Ogün'le ne derdin var ya senin?" diye sordum.

Düğmesine basarak arabayı kapattığı anahtar tutan eliyle birlikte diğer elini de "Ben ne yaptım?" der gibi havaya kaldırırken "Ben Ogün'e dair bir şey mi dedim?" diye sorduğunda kollarımı göğsümde birleştirip 'Ben senin ne demek istediğini bilmiyor muyum?' der gibi baygın bir şekilde baktım ona. Anahtarını cebine koyarken "Günümüze Ogün'ü ismiyle bile dahil etmemize hiç gerek yok karıcım." diyerek bana doğru ilerlediğinde kolunu omzuma atacakmış gibi kaldırdı ama telefonum çaldığında kolu duraksadı. Kollarımı göğsümden çözerken omzunda asılı çantadan telefonu çıkardım. Ekranda Ogün yazısını onunla birlikte gördüğümde o söylenir gibi sesler çıkartırken güldüm. "İyi insan lafının üstüne ararmış." dediğimde gözlerini devirdi. Telefonu açıp kulağıma yaslarken gözlerim Poyraz'ın keyifsiz suratındaydı.

"Efendim?"

"Havuç ne yaptın ya? Cansuların aramasına yetişemedim kusura bakma. Şimdi arayayım, dedim. İyi ki doğdun havuçlu yufkam!" dediğinde gülümseyerek bakışlarımı Poyraz'dan kaçırdım ve "Teşekkür ederim Jön beyefendi. Beni şereflendirdiniz." dedim.

"Döndüğünde doğum günü kutlamasının en alasına hazır ol." dediğinde gülüp "Sen yine de beklentimi çok yükseltme." dedikten sonra gözümün ucuyla Poyraz'a baktım. Poyraz çıtayı o kadar yükseltmişti ki herhangi bir sürprize şaşırabilecek miydim, merak ediyordum.

"Nasıl geçiyor çakma balayı? Habire o kılla birlikte takılmıyorsunuzdur herhalde. O ayrı tatil yapsın, sen ayrı yani."

Gözlerimi devirme isteği duysam da Poyraz'ın Ogün'e daha da kurulmasını istemiyordum. Yanımdaki adamın arkasından konuştuğunu belli etmemek için sırıtmaya çalışırken "İyiyim, iyiyim sağ ol." dediğimde Poyraz "Ben de Ogün'e bir şey söyleyebilir miyim?" diye sorduğunda duymuş olabileceğinden endişe ederek Poyraz'a döndüm ama duymuş gibi gözükmüyordu. Zaten telefonla konuşurken hareketsiz durmakta zorlanan biri olduğum için yürüyerek hafifçe uzaklaşmıştım Poyraz'dan.

Poyraz'ın ne söylemek istediğini anlayamasam da "Tabii..." diye mırıldandığımda Poyraz bana doğru yaklaşıp sorgulayan bakışlarım eşliğinde uzattığım telefonu aldı ve kulağına yasladı. "Ogün, bizim işimiz var şimdi. Telefon falan da çekmiyor. Hadi iyi günler." deyip telefonu kapattığında irileşen gözlerim eşliğinde ona bakıyordum. Telefonu hiçbir şey olmamış gibi bana geri uzatıp şirince sırıtarak "E hadi gitmiyor muyuz?" diye sorduğunda telefonu sertçe geri alıp "Ne yapıyorsun ya? Ayıp oldu çocuğa!" diye söylendim.

"Hayatım gün bitiyor. O yüzden yani." deyip şirin sırıtışına yıldız koyar gibi gözlerini kırpıştırdığında oflayarak telefonu çantama koydum. "Gerçekten inanamıyorum sana. Çocuğun suratına telefon kapattın resmen!" dediğinde şirin sırıtışı silinirken bir eli belinde diğeri laf anlatır gibi avcunu yukarı gösterir şekilde dururken "İyi günler, dedim ya." dediğinde gösterdiği tenezzüle (!) kötü kötü baktım. Zaten Ogün de yeterince terstti Poyraz'a karşı, bu yaptığı da tuzu biberi olmuştu. Artık hiç sevmezdi Poyraz'ı.

"Ben de senin arkadaşlarına böyle davranacağım," dedikten sonra sinirle yürümeye başladım. "Görürsün bak, hepsine bela olacağım." diye söylenmeye devam ettiğimde gülerek ardımdan geldi. Kolunu omzuma atarken "Yapabileceğine hiç şüphem yok." dediğinde kolunu ittirirken yumuşamamaya çalıştım. Kıvrılmaya çalışan dudaklarımı ondan gizlemek için sağıma doğru bakarken adımlarımı hızlandırdım.

"Ayrıca benim arkadaşlarım Ogün gibi değil, merak etme. Bir gün otururuz birlikte, sen de görürsün."

"Aynen, aynen." diye söylenmeye devam ederken yolun arabayla gidilmeyen devamında taşlar ve yeşillik arasından düşmeme çabalarıyla ilerliyordum. O da peşime takılmış, yol bilgime güvenmeyi tercih ediyordu. Aslında onun şurada kaybolmasını sağlamak vardı ama işte! İnsan sevgim müsaade etmiyordu...

"Ayrıca bak Dare'ye ne güzel davrandım." dediğinde ardımdan bata çıka geliyordu. Yüzümü görmese de gözlerimi devirip "Çünkü hoşuna gidecek şeyler söyledi." dediğimde inanılmaz mantıksız bir şey söylüyormuşum gibi uzatarak "Yoo." dediğinde "Hı,hı." diye söylendim.

"Hakan'a da iyi davranıyorum, Cansu'ya da." dediğinde "Allah razı olsun." diye dalga geçtim. "Yani, benlik değil Ogün'lük sorun var." dediğinde cevap verme gereksinimi duymadan elimi ardıma doğru 'Hadi, hadi' der gibi salladım. "Ayrıca ben Ogün'e mermi atarken o bana güller saçmıyor." dediğinde haklıydı ama sessiz kalmayı tercih ettim. Bir de telefonda kendisine 'kıl' dediğini duysa nasıl kurulacaktı çok merak ediyordum.

Ayağım bir dala takıldığında düşeceğim sırada ağzımdan kaçmak üzere olan çığlık, belimi güçle saran bir kolun düşüşüme engel oluşuyla boğazımdan geri döndü. Beni doğrulturken anlık yaşadığım korku dolayısıyla nefesimi üfledim. Büyüklü, küçüklü taşlar vardı ve düşsem bir tarafımı yarabilirdim.

Beni doğrulturken düşen tacımı da yerden aldı. Küçücükmüşüm gibi belimde olan kollarıyla rahatça kendine döndürüp "İyi misin?" diye sorduğunda ona hala tripli olduğum için çatık kaşlarım eşliğinde "İyiyim." diye söylendim. Gülerek tacı saçıma yerleştirdikten sonra "Sakar." dediğinde gözlerimi devirip himayesi altından çıkacakken elleri kollarıma kayarak beni tuttu. "Bırakır mısın? Farkındaysan sana küsüm." dediğimde gözleri irileşip kaşları kalkarken alayla "Küstün mü?" dedikten sonra tekrar güldü. Omuz silkip bakışlarımı kaçırdım. Tamam, çocuk gibi davranıyor olabilirdim ama daha fazla tepki verecek kadar da sinirli kalamıyordum ona. Yine de bir daha yapmaması gerektiğini anlaması için yeterince tepki vermiş olmam da gerekiyordu. O yüzden normale dönmek yerine soğuk davranıyordum. Ogün de geri aramamıştı. Sinirden telefonu kırmış bile olabilirdi deli. Geri arasam ne söyleyeceğimi bilemediğim için ben de aramamıştım. Yan yana geldiğimde bir şeyler bulacaktım artık.

"Tamam, yanımda küs. Habire düşme tehlikesi geçiriyorsun." dediğinde tekrar omuz silktim. O da yine gülüp "Tamam çok küssün, gerçekten anladım ama izin ver, kafanın gözünün yarılmasına engel olayım." dediğinde sessiz kaldığım ve omuz da silkmediğim için gülümseyerek ellerini kollarımdan çekti ve sağ eliyle elimi tuttu. Cevabımı beklemeden önümden yürüyerek güvenilir kısımlardan ilerlemeye başladı ve ardındaki beni de yönlendirdi.

Ardından geniş omzuna bakarken "Barışmadım ama." diye bildirme ihtiyacı hissettiğimde gülüşüyle üst vücudu hareketlense de ardına bakmadan önümden ilerlemeye devam etti. Sağ eli elimi tutuyor olduğu için sağ omzu hafifçe geriye dönüktü. "Ne kadar sürecek bu küslük?"

"Bir daha yapmayacağına emin olana kadar." dediğimde dürüst bir şekilde "Aynısı yapmam muhtemelen bir daha." dediğinde umutlanmıştım ama "Kendimi tekrar etmeyi sevmem. Ama benzerlerini yapacağım yani, şimdiden söyleyeyim." dediğinde oflayıp elimi çekeceğim sırada elimi daha sıkı tuttu ama ilerlemeyi kesip hafifçe bana doğru döndü. "Ada'cım, küslüğümüze mola verdik. Unuttun mu? Şelaleye varınca rahat rahat küsersin."

Kötü kötü bakmaya devam ettiğimde şefkatli bakışları eşliğinde üst dudağını yaladıktan sonra burnundan gülüp gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve "Anlaştık mı?" diye sordu. Ağzımı gıcık göründüğüme emin olduğum ve kasti yaptığım şekilde bükerken başımı onaylar şekilde salladığımda "Çattık ya!" diyerek güldü ve tekrar önüne dönüp ilerleyerek elimi tuttuğu eliyle beni de yönlendirmeye devam etti.

Bir süre sessizliğimizden sonra dayanamayıp sessizliğimizi bozdu. "Bence barış benimle. Sıkılırsın yoksa balayının devamında."

Elimi tutan elini sıkıp "Sen beni düşünme. Ben eğlenecek bir şeyler bulurum," diye söylendikten sonra "Sen arkadaşıma ayıp ettin ve sinirimi bozdun." diye hızımı alamayarak söylenmeye devam ettim.

Alayla "Vay efendim ne arkadaşmış ya. Artık evlenilecek adam değil miyim?" diye sorduğunda zor tuttuğum sinirim çözülürken omzunun ardından istemsiz bir şekilde gülümseyerek baktım. Adam onca güzel şey yapıyordu, bir hareketiyle küsüyordum. Tamam, küs gibi de hissetmiyordum ama gerçekten Ogün'le aralarının böyle olmasını istemiyordum.

Büyük Şelale'ye vardığımızda omuzlarının ardından yanına doğru çıktım ve manzaranın güzelliği ile bunun farkında olarak etrafında toplanan insanlara baktım. Bazısı izliyor, bazısı paçalarını sıvamış ayağını suya dokuyor, bazısı ise fotoğraf çekiliyordu.

"Mola süresini uzatsak mı?" diye sorduğumda gözlerimi yanımda duran Poyraz'a çevirdim ve henüz elini bırakmadığımı fark ettim. Hayran olmuş gibi şelaleye bakıyordu. "Neden?" diye sorduğumda "Burayı seninle küs dolaşmak istemiyorum." deyip sırıtarak bana döndüğünde gülümsedim. "Ogün'le iyi anlaşacak mısın?"

"Hayır." dediğinde ısrarla baktım. "En azından dener misin?" diye sorduğumda "Hareketlerine göre, belki." dedi. Burnunu hiç düşürmüyordu!

"Neyse, şimdilik barışıyorum." dedim hiçbir teklifi kabul etmese de. En azından dürüst biriydi. "Sevmek zorunda değilsin ama bir daha benim aracılığımla bunu gösterme lütfen." dedim.

"Tamam, bunu kabul edebilirim." dediğinde dilenciye elli kuruş atmış gibiydi. "Sağ ol ya, çok iyisin." diye dalga geçtim. Şelaleye doğru ilerlerken birkaç kişinin yanından geçtik. Bazısı bileğimden havaya doğru süzülen mavi balona bakıp gülümsemişti.

Suya vardığımızda Poyraz'ın elini bırakıp akarsunun iflah ettiği, nispeten daha düz olan büyük taşlara basabilmek için hafifçe eğilip topuklu terliğimi çıkaracağım sırada Poyraz önüme geçip "Ben yapsaydım..." diyecekken çıkarmıştım bile. Anlayamayarak kaşlarımı kaldırdığımda "Yok bir şey, neyse. Giyeceğin zaman söyle." deyip önümden çekildi. Sebep arayan bakışlarım kıyafetime döndü. Eğildiğimde göğsümdeki kumaşın bollaşarak dekolteyi arttıracağını hesap edememiştim ama Poyraz saniyeler içerisine hesap etmiş gibi önüme geçmişti. Gerçekten detayların adamıydı!

Topuklu terliklerimi yere koyup suyun aktığı düz taşa doğru bir adım attığımda Poyraz da ardımdaydı. Çıplak ayaklarım soğuk suya değdiğinde kıpır kıpır hissederken gülerek Poyraz'a döndüm. "Gel hadi."

İç çekip ayağındaki ayakkabılara baktı. Benimkisi gibi açık bir sandalet değil, spor ayakkabıydı. Çorabını da çıkarması gerekecekti ama güneş tepedeydi, suya değdikten sonra ayaklarının kuruması çok sürmezdi.

Beni kırmayıp ayakkabısını ve çorabını çıkartacağı sırada alayla ben de bir dekolteyi örtmeye çalışıyormuş gibi önü hizasına geçip onun gibi "Ben yapsaydım..." dediğimde eğilmiş haldeyken güldü. Onun da gömleğinin düğmeleri açıktı ve kaslı göğüslerini ortaya çıkarıyordu. Şimdi eğildiğinde bol gömleğinin ardından karın kaslarına kadar güzel bir görüntü ortaya çıkıyordu ve konuşmaya başladığımda saçma sapan bir şey söylemediğim ya da dilim sürçmediği için kendime minnettardım. Çünkü kalbim hızlanmıştı.

Çoraplarını ayakkabılarının içine, ayakkabılarını da yere koyduktan sonra doğrulduğunda bir adım geri çekildim ve o da taşa doğru çıktı. Ayaklarının ön kısımlarını kaldırıp indirerek suya birkaç kez çarptırdıktan sonra "Oldu mu?" diye sorduğunda güldüm. "Oldu." dedikten sonra keyifle şelaleye döndüm. Birkaç kişi daha yakın bir konuma gitmişti ve şelaleden ilk akan suların sıçramasına sebep olduğu su damlalarına karşı gülerek göğüslerini germişlerdi.

Taşların üzerinde ilerleyerek akarsuya biraz daha yaklaşmaya başladım. Bazı taşlar daha ufak ve sivriydi. Yürürken nispeten daha düz yerleri tercih ediyordum. Akarsunun yakınında duran kişiler yakınlaştığımızı görünce "Pardon! Bizi çekebilir misiniz?" diyerek telefonu uzattıklarında "Tabii." diyerek daha yakın olduğum için telefona ilk ben uzandım.

Poz veren arkadaş grubunu çektikten sonra telefonu geri uzatırken "Biz de sizi çekelim isterseniz." dediklerinde Poyraz'la aynı anda ikinci heceyi uzatarak "Olur." dedik. Konumlarımızı değiştirip sırtımızı akarsuya veren taraf biz olduktan sonra kameraya dönerken Poyraz kolunu belime sardı. Gözlerim sorgulayarak ona döndüğünde biraz önceki mesafeli pozumuzla "İstersen aramızda bir olta, bir de büyük balık tutalım öyle poz verelim." diye dalga geçtiğinde gözlerimi devirsem de keyifle kameraya döndüm ve ben de ona yakın olan kolumu, koluyla vücutlarımız arasında kaldırıp elimi omzuna götürdüm ve poz verdim.

"Bir de sizden canım çekti..." dedikten sonra kolunu omzumdan çektiğinde ne poz vereceğini merak ederek bakışlarımı ona çevirdim. Arkadaş grubu benden önce anlamış gibi gülmüşlerdi. Ardıma geçtiğinde kaşlarım çatılır gibi oldu. Eğildiğinde ne yapacağını anlasam da başı bacaklarımın arasından geçip elleri bacaklarımı tutarak vücudumla birlikte doğrulduğunda gülerek başına ve boynuna sarılan kollarım eşliğinde "Poyraz..." desem de geç kalmıştım. Bacaklarım omuzlarından sarkarken elleri düşme ihtimalim sıfırmış gibi güçlü bir şekilde bacaklarımdan tutuyordu. Ben de poz vermek için ellerimi havada iki yanıma kaldırırken geniş bir şekilde sırıttım. Biraz önce çekilen gruptan çift olanlar da böyle poz vermişti.

Beni geri indirdikten sonra teşekkür edip telefonu geri aldık. Telefona eğilerek güneş yüzünden göremediğimiz fotoğrafa elimizle gölge yapmaya çalışarak fotoğrafa baktık. "Güzel görünüyoruz," dediğinde başımı hafifçe kaldırıp eğildiğim için yüzüme düşmüş olan saçlarım arasından yakınımdaki Poyraz'a baktım. "Manzarayla yani." dediğinde başımı onaylar şekilde sallayıp tekrar fotoğrafa baktım. Güzel görünüyorduk.

O telefonu cebine koyarken bakışlarım ayakkabılarımızı çıkardığımız yere döndü ve aklıma gelen şeye yaşanmadan, yaşanma ihtimaline nazaran güldüm. "Düşünsene ayakkabılarımız çalınıyormuş."

"Sana gene bir şey olmaz. Olan bana olur." dediğinde başımı onaylayarak bakışlarımı ona çevirdim ve gülmeye devam ettim. Muhtemelen beni omzuna alırdı ve yol boyu ayakları dallarla, taşlarla eziyet çeken o olacaktı. Telefon çekiyorsa çalışanlarından birine de haber verebilirdik ama çektiğini sanmıyordum.

Akarsunun önündeki taşlar arasında hareket edip serin suyu ayaklarımla iterken "E tamam işte omzuna almayı o kadar canın çekmiş, hemen doymuş olamazsın." diye dalga geçtim. Ayaklarımla suya çarparak ilerken kaygan kayaya denk geldiğim için dengemi kaybettiğimde "Ay!" diye sesim yükseldi ve Poyraz'ın yine doğru zamanda, doğru yerde olmasını diledim. O kollarına ormanda olduğundan daha çok ihtiyacım vardı şu an.

Kolları belime dolanırken "Yani, gerçekten..." diye söylenmeye başladı. Kaşımın gözümün yarılmayacağına emin olduğumda kolları arasında ellerim göğsünden sakarlığıma gülmeye başladım. Gerçekten bu balayını ayrı ayrı geçirmeye karar verseydik, yine de kesinlikle buraya gelirdim ve muhtemelen balayını erken sonlandırmak zorunda kalırdık benim sakarlıklarımla. O da düşen birini tutmaya çalışma gerginliğini gülüşümle üstünden atmaya başlarken dudakları kıvrıldı. "Kahramanın olayım, diye bilerek mi yapıyorsun?"

Gerçekten bu kadar sakar olduğumu düşünmesini mi yoksa bilerek yaptığımı düşünmesini mi tercih ederdim, emin değildim. Genel olarak kendimin becerikli olduğunu kanıtlamıştım, o da gayet farkındaydı ama bu sakarlıklarım gölge düşürüyor olmalıydı.

Gülmek haricinde sesiz kaldığımda bakışları yüzümde gezinmeye başladı. Henüz vücutlarımızı tam olarak doğrultmamıştı, düşeyazdığım için hafifçe bana doğru eğilmişti üst gövdesi. Bir dansın son hareketi gibi şekil almıştı vücutlarımız. Elim dansına eşlik eder gibi göğüslerindeyken onunkiler ise belimdeydi ve sımsıkı sarılmıştı. Vücutlarımız, arasından havanın bile geçmesine izin vermek istemiyor gibi temas içerisindeyken biraz olsun mesafe kazanabilmiş tek yer yüzlerimizdi. Onlar da birazdan o yolu kat etmek istiyormuşçasına yakınlaşıyor gibiydi.

"Hızlı nefes alıp veriyorsun." dediğinde 'Gerçekten mi ya?' diyerek kafasına bir tane geçirmek isteğimi göz ardı etmeye çalıştım. Beni ifşa edişi yutkunmamı sağladıktan sonra "Çünkü düşmek üzereydim." diye açıkladığımda gülümsedi. Hareketlendikçe göğsüme değen göğsüne baktıktan sonra tekrar gözlerine çevirdim bakışlarımı. "Sen peki?" diye sorduğumda başını hafifçe iki yana sallayıp gözlerini ardımda dolaştırarak açıklama bulduktan sonra tekrar bana baktı ve parlayan gözleri eşliğinde "Çünkü düşmek üzereydin." dedi.

"Ne olurdu düşsem?" diye sorduğumda nereden çıktığını bilmediğim yeni bir huyumla tanışmış gibi hissediyordum. Sesimde yaramaz bir ton vardı. Flört eder gibiydim. İki yıllık sevgilimle bile bu ton ile konuştuğumu hatırlamıyordum.

Yüzü yüzüme yakınlaşırken burnu, burnuma değdiğinde bakışlarım gözlerinden dudaklarına indi. Gözlerim kapanmak ve beklemek istiyordu. İkimiz de aynı şekilde beklesek birimiz adım atar mıydı bilmiyordum ama ayağım serin akarsu suyuna temas ederken ve vücutlarımıza akarsuya yakınlığımız sebebiyle soğuk su taneleri çarparken bile yanıyormuş gibi hissediyordum. "Düşmezdin." diye cevap verdiğinde neredeyse fısıldayarak "Neden?" diye sordum. Konuştuğunda nefesi dudaklarıma temas ederken fısıltıma eşlik etti. "Çünkü izin vermem, tutarım seni."

"Hep mi?" diye sorduğumda sesim titriyordu. Sadece düşmek hakkında konuşmuyor gibiydik. "Hep."

Vücudum titriyormuş gibi hissederken gözlerim kapandı. Çenem yukarı doğru hafifçe hareketlenirken nefesinin dudaklarıma yakınlaştığını hissedebiliyordum. Kalbimin sesi akarsunun sesini bastırırken göğüslerindeki ellerimi tenine batırmıyor olduğunu umut ediyordum. Onun belimi tutan ellerinde parmaklarını hafifçe tenime bastırdığını hissedebiliyordum ama canımı acıtacak derecede değildi, beni daha da heyecanlandıracak kadardı sadece.

Dudakları dudaklarıma değer gibi olduğunda ve dudaklarımdan başlayarak tüm vücuduma akın eden bir kıvılcımın beni yaktığını hissettiğimde kulağımızı bir telefon zil sesi doldurdu. Kalbim bu teması daha fazla kaldıramayacak gibi hissetse de bu kadar yakınlaşmışken duraksamak fikri de korkutucu geliyordu. Arafta ve bu anda sıkışmışız gibi geçen birkaç saniye içerisinde geri çekilmese de hareketsiz kaldı.

Telefon ısrarla çalarken konuştuğumda dudaklarımızın teması artmasın diye hafifçe geri çekilip gözlerimi aralarken kendimden çıktığına şaşıracağım kadar boğuk bir ses tonuyla "Sanırım telefon çalıyor." dedim.

İsterik bir şekilde gülüp o da yüzünü hafifçe geri çekerken gözlerini araladı. Gözlerinde gördüğüm ateş bir nefesi daha titrek bir şekilde almamı sağlarken "Çalar tabi." dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. "Böyle bir anda çalmasa olmaz zaten."

Heyecanımı gülerek dağıtmaya çalışırken "Nasıl bir anda?" diye onu köşeye sıkıştırdığımda kaşlarını kaldırarak baktı bana. Bu hamleyi yapmaya emin misin, der gibiydi. İkimiz de biliyorduk ki uğraşsa daha fazla başaracak olan kişi oydu. Beni domates gibi kızartabilirdi ama kendi heyecanımın üstesinden gelmek için ona sataşmıştım sadece.

"Biraz önce bir şey yapmak üzereydik ya. Hani tam öpüş..." diyeceği sırada göğsünde olan ellerimden birini dudaklarına götürürken gülmeye başlayarak "Tamam, sus. Telefonu aç hadi." dediğimde "Ayağını denk al." der gibi gözlerini kırpıştırdı. Elimi geri çekerken ikimiz de istemiyormuşuz gibi yavaş hareketlerle kollarımızı birbirinden çektik. Poyraz cebinden telefonu çıkartırken telefonundan nefret ediyormuş, akarsuya atmak istiyormuş gibi bakıyordu telefonuna. Sussa da durmadan ikinciye ve biz oyalanırken belki de üçüncü çalışına başlayan telefonunu açtıktan sonra kulağına yaslayıp geniş bir şekilde sırıttı. Önemli bir şey değilse karşı tarafa "Neden arıyorsun lan?" diye soracakmış gibi isterikti sırıtışı. "Efendim?"

Sırıtışı silinirken "Ciddi bir durum var mı?" diye sorarak bana sırtını döndüğünde benim de keyifli yüz ifadem silinirken bir elim koluna gitti ve ona doğru bir adım atıp yanına geçtim. O gerildiği an bana sırtını dönmüştü, belki alışkanlığı böyleydi ama sabırla geride bekleyebilecekmişim gibi hissetmiyordum.

Gözlerini bana dönerken "Anladım, yakında orada olurum." dedikten sonra telefonu kapattığında "Ne oldu?" diye sordum korkuyla. Telefonun ısrarla çalışından önemli bir şey olduğu belliydi aslında. "Dönmemiz lazım. Babaannem rahatsızlanmış, hastaneye kaldırmışlar."

Gözlerim irileşirken yükselen telaşımla "Gerçekten mi?" diye saçma bir soru sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. "Tamam, dönelim hemen." dedikten sonra ardıma döneceğim sırada tekrar ona bakıp kolundaki elimle sıvazlayarak "Sen iyi misin?" diye sorduğumda o da ilerlemek için yöneleceği sırada garipseyerek bakışlarını bana çevirdi. İyi misin, sorusunu çok duymamış gibi bakıyordu. Açıkçası bu dağ gibi duran adama herkes 'İyi misin?' diye sormazdı. Şimdi bile saniyeler öncesinde ne kadar sevdiğine şahit olduğum babaannesinin hastanede olduğunu öğrenmiş bir adam gibi gözükmüyordu. Tamam, her zamanki alayı ve neşesi de üstünde değildi ama telaşlı ya da üzgün gibi de görünmüyordu. Yüzü renk vermiyordu, çekmişti gardını üstüne. İlk tepkisini bile saklamak istermiş gibi sırtını dönmüştü bana. Belki ben olduğum için de değildi, refleksti. Bazı insanlar sıkıntılarını yalnız yaşamayı tercih ederdi.

"Çok ciddi bir durum yokmuş." dediğinde "Yani?" diye sordum. Durumu detaylandır, dememiştim ki. İyi misin, diye sormuştum. Yavaşça "İyiyim, sağ ol." dedikten sonra gülümseyerek başını hafifçe aşağı yukarı teşekkür eder gibi salladı. "Sadece biraz gerildim tabii." diye itiraf ettiğinde hak verir gibi başımı salladım. Elimi tutup "Beni yine takip edersin." dedikten sonra önümden ilerlemeye başladı. Şu an kafası dolu olduğu için ardından "Ben hallederim ya, sen kendine odaklan." dedim. Aklında babaannesi varken benim sakarlıklarımla uğraşmak zorunda değildi.

Duraksadığı için vücuduna çarptığımda geriledim ve omzunun ardından bana bakan gözlerine çevirdim bakışlarımı. "Böyle daha rahat hissedeceğim." dediğinde "Peki." diye mırıldandım. Muhtemelen tedirgin olmasına rağmen benden daha dikkatli olacaktı yol boyu ama yine de beni boş verebileceğini söyleme ihtiyacı hissetmiştim, boş vermemişti.

**

"Seninle geri dönebilirim." dediğimde odanın kapısını açarken "Yoruldun, dinlen sen." dedi. Geldiğimiz gibi hastaneye uğramıştık ve neyse ki babaannenin durumu iyiydi. Biz dönene kadar daha iyi olmuştu. Geçmiş olsun diledikten sonra Poyraz üstünü değiştirmek için ve beni bırakmak için 'Gidelim' demişti ve bir süre boyunca yaşayacağımız o yere gelmiştik işte. Ev halkı hala hastanedeydi ve çalışanlar dışında koca yalı sessiz duruyordu. Gerçi, ev halkı dönse bile çok ses doldurabileceğini sanmıyordum bu büyük evde.

"Sen de yoruldun." derken ardından odaya giriyordum. Gözlerim odada gezinirken dudaklarım kıvrıldı. Balayından erken döndüğümüz için bazı şeyler hala eksikti ama seçtiğim renkler ve eşyalar doldurmaya başlamıştı odayı. Renkli perdeler ve bohem havasıyla otel odamıza benziyordu. Benim de içinde mutlu hissettiğim enerji buydu zaten. Koltuğumuzun henüz gelmemiş olduğunu fark etmiştim ama bunu dert edinmenin pek yeri değildi sanırım.

Bir an önce hastaneye geri dönmek için aceleci davranıyor olsa da Poyraz da odaya girdiğinde yavaşlayıp gözlerini odada gezdirmişti. Yorum yapmayıp giyinme odası kısmına yöneldi. Onun eşyalarını çalışanlar çoktan yerleştirmiş olmalıydı fakat benim bavullarım henüz duruyordu. Ben çalışanların yapmamasını rica etmiştim. Kendim yapabilirdim ve içinden ne çıkacağını annemler sağ olsun bilmiyordum. Muhtemelen bavullardan birine bir sürü gecelik doldurmuşlardı ve çalışanların görmesini istemiyordum.

Giyinme odası kısmı odanın sol tarafında kalıyordu ve odanın uzunluk anlamında yarısına kadar uzanan bir duvar ile ayrılıyordu. Kapısız bir alandı fakat duvar sayesinde araya girip de giyinen birinin yanına gidene kadar görünmesine imkân yoktu.

Duvara varıp duvarın ardından sağa döndükten sonra oradan konuşmaya başladı. "Yalnız kalmak istemiyorsan seni annenlere de bırakabilirim. Birkaç saate dönerim, oradan da alabilirim."

"Yok, sorun değil." derken odayı incelemeye devam ediyordum. Benim yaptığım eşyalar da güzelce yerleştirilmişti. "Sadece Cansuları çağırmayı düşünüyordum. Henüz doğum günüm bitmedi ya, hem eşyaları yerleştirmeme yardımcı olurlar. Olur mu?"

"Çalışanlar niye yapmıyor? Yormasana kendini." dediğinde ses yakınlaştığı için bakışlarım ona döndü. Duvarın ardından çıkarken tshirtünü aşağı çekiştirerek indirirken birkaç saniyeliğine karın kasları bana göz kırptı. Gözlerimi tekrar gözlerine çıkarırken ilerlemeye devam ettiği için yanıma varmıştı. "Yok, kendim yapmak istiyorum." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "İstediğini çağırabilirsin Ada. Bana sorma lütfen. Burası artık senin de evin," dedikten sonra babaannesi nispeten daha iyi olduğu için keyfi yerine gelmeye başladığı belli olacak şekilde dudakları kıvrıldı. "Ogün dışında."

Keyfinin yerine gelmesine sevindiğim için söylediğine karşı kötü kötü bakmasam da "Saçmalama Poyraz. Ayrıca senin yüzünden ona bir özür borcum var." dedim.

"İyi, peki." dedikten sonra sırıtarak bakışlarını odada gezdirdi. "Gelsin, görsün bakalım."

Aklınca ne düşünüyordu bilmiyorum ama "Bir şey olursa haber ver." diyerek konuyu değiştirdim. Odanın kapısına yöneldiğinde ardından ilerlerken "Sen de." dediğinde gülerek gözlerimi devirdim. "Evde bana ne olabilir?"

Kapıdan çıktıktan sonra merdivenlerden inmeden döndüğünde vücutlarımız çarpışmak üzereyken birkaç adım geriledim. Kuyruğu gibi takip ediyordum bir süredir adamı. Nedense gergin ya da mutsuz hissetmesi beni çok çaresiz hissettirmişti. Belki yardımım dokunabilir, diye her an yanında dolaşmıştım. Onun da minnettar gözleri hep üstümde, eli hep belimde olmuştu.

"Birkaç saate gelirim." diye tekrar söyledi. "Ogün kardeşim de gitmeden beni de görsün lütfen. Çok alınırım." diye dalga geçtiğinde onu merdivenlere iterken "Hadi git Poyraz'cım." diye sızlandım. Döner merdivenlerden inerken gülerek elini 'Görüşürüz' der gibi kaldırdı. Ardından gidişine baktıktan sonra telefonu çıkarıp Cansu'yu aradım.

**

"Kızım bunlar sana her özel günde, her ilden bir ev mi alacak?"

"Milli ve dini bayramlar da dâhil mi acaba?"

Hakan ve Ogün biraz daha korumacı yaklaşırken Cansu işin şakasındaydı. Onlar gelmeden iç çamaşırları ve geceliklerin olduğu bavulu tespit etmiş, giyinme odasında dolapların ardında koyarak adeta imha etmiştim. Giyinme odasının ışığının altında Cansu ile ben yerde açık bavulların yanında oturmuş, bavul yüzünden dağılmış kıyafetleri katlayıp katlayıp yerleştirirken Ogün'le Hakan da tekli koltuklara oturmuş, yönlendirirsek kalkıp bir şeyleri yerleştirerek ya da uzatırsak oturdukları koltukların yakınlarında duran raflara yerleştirerek yardımcı oluyorlardı ama daha çok, çene çalıyorlardı!

Hakan'ın söylediğine Ogün de destek çıktı. "Sen de bunları kabul ediyorsun ha!"

Ogün'den destek çıktı, demekten ziyade isyan çıktı deseydik daha doğruydu! Üst üste katladığım yazlık şortlarımı yerleştirmek için oturduğum yerden kalkarken dizimin üstünde iz çıkmış olmalıydı çünkü bir süredir açık bavul kapağının üstünde otururken dizim fermuar kısmına denk gelmişti. Kanın tekrar akım ettiği dizim çizgi şeklinde sızlarken Ogün'ün de bakışları dizime dönmüştü. Eliyle dizimi gösterirken "Gerçi kime diyoruz? Bu kız kendini düşünen bir kız değil ki. Ne zamandır farkında olmana rağmen oturmaya devam ediyorsun? Ne hale gelmiş dizin!"

Sadece iz olmuş ve o sıra kan gitmediği için sızlayarak kaşınmaya başlamıştı, başka bir şey yoktu! Şortları yerleştirdikten sonra "Geçer birazdan Ogün'cüm, yok bir şey!" diye sızlandım. Çocuk değildim sonuçta, sağlı sollu eleştirip duruyorlardı.

"Yalnız adam romantik adammış. Habire sürprizler falan."

Cansu'ya ardında duran yastığı fırlattı Ogün. Cansu gülerek dizlerine düşen yastığı geri atarken Ogün yüzüne gelmeden yastığı tuttu ve "Romantik falan değil, şovmen resmen!" dedi. "Bana da şov yaptı paşamız, telefonu kapatarak."

Destek almak için Hakan'a çevirdi bakışlarını. Hakan bir süredir çorap eşleştirip yanındaki çekmeceye yerleştirme görevini yerine getiriyordu. Ben hiçbir zaman yıkanmadan çıktığı gibi bu işlemi yapmadığım için giymeden önce her seferinde eşini bulmak durumunda kalıyordum ve bavula da bu şekilde atmıştım tüm çoraplarımı ama bizim aramızda nispeten daha düzenli kalan Hakan hazır yerleştirirken çiftlerini bulmaya başlamıştı. Arada konudan bağımsız çoraplarıma laf söylüyordu. Ne var yani noel babalı ve kedili çorapları seviyorsam?

Hakan "Orada yanlışın var adaş, adam güzel şeyler de yapmış, kabul etmek lazım." dediğinde Ogün hepimiz malmışız da bir kendisi zekiymiş gibi sinirle gözlerini aramızda gezdirip sırtını koltuğa yasladı. "Sanki kendisi yaptı. Yığmış parayı, ayarlamış her şeyi."

"Koray'la aynı ailedenler farkında mısın?" diye sordu Cansu. "Her parası olanda iş yok, gördüğün gibi. Önemli olan düşünebilmek. Adam ne güzel düşünmüş işte!"

"O kadar para bende olsa, ben daha fazlasını da düşünürdüm."

"Bok düşünürdün Ogün, konuşturma beni." dedi yanındaki tekli koltuktan Hakan bir çorabı daha çekmeceye basket atarken. "Adam belli, İstanbul beyefendisi gibi." dediğinde Ogün olduğumuz yeri hatırlatmak ister gibi elleriyle etrafımızı gösterdi. "Adam yalıda büyümüş, bir zahmet kibar olsun. Bizim gibi mahalle tozu yutmamış, ayağına taş değmemiş."

Askıya asılacakları sırayla asmaya başlarken "Bilemezsin!" diye tersledim. "Kimin ne yaşayarak büyüdüğünü bilemezsin. Tamam, sevmiyorsun anladık ama bu kadar da ön yargılı olma ya!"

Ogün alayla koltuk yastığını sallarken "Allah aşkına ne yaşamış olabilir Ada burada? Bu zenginlikte?" diye sordu. Omuz silkip bir gömleğimin içinden daha askıyı geçirirken "Her şey para değil." dedim. "Her şey para değil diyorsun ama bir adamın parasıyla gözünü boyamasına izin veriyorsun."

Gözlerimi devirip askıyı yerleştirdim. "Adam rüya kapanı falan almış, sanırsın mücevher almış Ogün ya!" dedi Cansu benim yerime cevap vererek. Hakan Ogün yüzünden yükselip duran gerginliği dağıtmak için gülerek top haline getirdiği bir çorabı tutan eliyle Cansu'yu gösterdi. "Cansu sen duyma bunları, çıtanı yükseltme." dediğinde gülerek Cansu'ya döndüm. "Niye canım? Hayri de yapar bunları..." dediğimde Cansu gülerek nefesini üfledi. İş yerinden bir arkadaşı Cansu'yu akşam yemeğine teklif etmişti ve adı Hayri'ydi. Sadece adı bile grubumuzca veto yemesini sağlayabilecekken bir de avelin tekiydi.

Cansu Ogün'ü yoklarmış gibi "Demeyin öyle, en azından kibar çocuk." dediğinde bakışlarım Ogün'e döndü. İlk geldiklerinde bahsetmişti Cansu bu durumdan ve Ogün'ün git gide artan sinirine bakarsak bu duruma takılmış olabilirdi. Ogün Cansu'nun dediğine karşı koltuk yastığı tekrar sırtıyla koltuk arasına koyup ellerini birbirine çarptırarak vurdu ve "Yok ya, bizim kızlar büyüdükçe beyinleri küçülüyor." dedi.

"Yakında eşitleniriz." dediğimde gözlerini devirişine karşı dilimi çıkardım. Bakışlarım Cansu'ya döndüğünde o da Ogün'ün tepki vermesine keyiflenmiş gibi gülümseyerek katlıyordu giysilerimi.

"Sen sütten ağzın yanmış biri olarak, adamın ne olduğu belirsiz kuzeninden köşe bucak kaçacağına resmen mutlu bir çift gibi güzel geçmiş olan balayınızı anlatıyorsun ya!"

Bir elbise topluluğuyla askıları Ogün'e doğru atarken "Ogün az laf, çok iş hadi!" diye söylendim. Söylenmeye devam etse de bir yandan da elbiseleri askıya astıkça yanında duran dolaba asmaya başladı. "Yanlış mıyım ya? Bu evlilik formalite değil miydi? Ben mi yanlış biliyorum?"

"Bu konuda Ogün haklı yufkam valla." dedi Hakan bakışlarını bana çevirerek. "İyi anlaşmanıza sevindim ama garip şeyler dönüyor sanki aranızda."

"Sanki mi?" dedi Ogün ters ters ve duvarın ardından içeriyi kast eder gibi gösterdi. "Aynı odada yatacaklar ya, aynı odada! Ayrıca şelalede ne oldu, o kısmı hep geçerek anlatıyorsun?"

Tshirtlerimi asmaya devam ederken omuz silkerek bakışlarımı kaçırdım. "Telefon geldi işte, öyle. O kadar."

"Bu kız bir şey saklıyor."

Ters bakışlarım Cansu'ya döndüğünde "Ne var?" der gibi ellerini kaldırdı. "Kusura bakma ama grubumuzun kurallarını ihlal ediyorsun şu an, bize anlatmadığın ne var?" diye sorduğunda "Sen de grup içindeki kız grubumuzun kuralını ihlal ediyorsun!" diye sitem ettim.

"Söyle bakalım Ada."

Hakan'a dönüp nefesimi üfledim. "Düşecektim ben." diye anlatmaya başladığımda Ogün oturduğu koltuktan kalkıp kısılan gözleriyle "Ee?" diye sordu. "Sonra o tuttu." dediğimde aynı ağızdan merakla ve biraz da korkuyla "Ee?" diye sordular. "Sonra işte..."

Ogün dehşetle "Öpüştünüz mü?" diye sorduğunda rahatlıkla cevaplayabileceğim tek soru olduğu için hızla "Hayır." dedim. Ogün rahatlamış gibi nefesini üflerken tekrar koltuğa oturdu. "Ama öyle saçma bir an oldu işte. O kadar."

Ogün başını onaylamaz bir şekilde sallayarak bakışlarını kaçırırken Hakan 'Sen belanı bulmuşsun' der gibi dudağını bükerek bana bakıyordu. Bakışlarım Cansu'ya döndüğünde gözleri kısık bir şekilde bana bakıyordu. "Bu detayı bana nasıl söylemezsin!"

"Sence şu an önemli olan bu mu?" diye sorduğumda üfleyerek yerleştirmeyi bitirdiği bavulun fermuarını kapatıp ayağa kaldırdı ve dolapların arasına itti. Ogün'ün yapmaktan birkaç dakikadır uzak durduğu işleri de yapmak için Ogün'ü masa gibi kullanarak, aniden kalktığında yere düşen elbiseleri tekrar Ogün'ün bacaklarına koydu ve sırayla elbiseleri dolaba asmaya başladı. Birkaç dakika süren sessizlik git gide sinirimi bozduğu için "Tamam, bir şey söyleyin." dedim çaresizce.

Cansu hızlıca ellerindeki işleri bitirdiği için vücudunu bana doğru çevirip sırtını ardındaki dolaba yasladı. "Garip olmuş." diye kibarlaştırarak düşüncesini dile getirdiğinde bakışlarım Hakan'a döndü. O da "Keşke olmasaymış." dediğinde, son durak Ogün'dü. Ogün sinirle "Neden oldu?" diye sorduğunda çaresizce omuz silktim. Cevabı ben de bilmiyordum. O an, anı yaşamaktan çok memnumdum ama tabii işleri zorlaştırmıştı öyle bir anıya sahip olmamız. Daha doğrusu işleri garipleştirmişti. İntikam almak için iki ortak olarak başladığımız bu yolda, yaşamamız gereken bir anıydı. Gerçi sadece o değildi. Derin düşüncelere iten başka anlar da yaşamıştık. "Yani, o an öyle oldu işte. Saniyeler içerisinde oldu zaten, ben de anlamadım."

"Yani belki de iyi oldu, nereden bilebiliriz ki? Belki de intikam diye çıktığınız yolda başka hislerle karşılaştınız. Olabilir sonuçta."

Ogün yüzünü buruşturup Hakan'a döndü. "Konuştu Aşkı Memnu Beşir. Gözü hep kaos, hep aşk arıyor," diye söylendikten sonra tekrar Cansu'ya dönüp sinirle konuşmaya devam etti. "Ne saçmalıyorsun kızım ya? O şerefsizin kuzeninden bahsediyoruz."

Cansu Ogün'e bakarak dinlemesine karşın onu aldırmayıp konuşması bitince bakışlarını bana çevirdi. "Kızım hayallerinin düğünü, nişanı, gelinliği, bir damat yanlıştı. Boşa gitmesin, Poyraz'ı sev bari." dediğinde cümlesinin sonlarına doğru gülmeye başladığı için şaka yaptığını fark ettim. Hakan da gülerken Ogün gözlerini devirip "Çok komik." dedi.

"Kızım şimdi nereden bulacaksın yeni adam? Aynı süreçlerden geçeceksin, ohoo. Poyraz'ı sev, bitsin, gitsin."

"Poyraz da öyle diyordu." diye dalga geçtiğimde Ogün "Ha tek sorun Poyraz yani?" diye sordu. Şaka bile kaldıramıyordu gerçekten Ogün şu an. Ne nefretti bu Poyraz'a karşı?

"Ya işte o da hazır evlenmeye niyeti yoktu ama senle evlendi. O da boşa gitmesin, der. Sever."

Hakan "Onun senin gibi saçma öneriler yapan arkadaşları olduğunu sanmıyorum." derken gülüyordu. "Arkadaşlar biraz ciddi olabilir miyiz? Adamın yaptığı tamamen göz boyamak." dedi Ogün. Cansu "Adam ne evlilik istiyorum ne aşk, demiş ne göz boyaması Ogün ya?" derken Cansu da sinir olmaya başlamıştı. İlgi üzerimde değildi, Cansu ve Hakan, Ogün'ü ikna etmeye çalışıyor gibiydi ama Cansu'nun söylediği omuzlarımın çökmesini sağladı. Ara ara, Poyraz'ın böyle söylediğini unutuyordum.

Ogün "Çözemedim herifi. Niye bir yandan yürüyor bir yandan aşkla işim yok, kafasında anlayamadım ben de." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Asılmış gibi duran yüz ifademi anında değiştirmeye çalışıp tekrar, iç çamaşırlarının olduğu bavul dışında kalan tek bavuldaki kıyafetlerle ilgilenmeye başladım. Saniyeler içerisinde hareketlenmiştim, yakalanmış olamazdı herhalde yüz ifadem.

"Adam muhtemelen keyfinde, takılıyor. Olan yine bizim nerede yanlış aşk görse konan kuşumuza olacak."

Katlamayı başaramadığım pijamamı bavula geri atarken "Ogün, yeter ya." diye sızlandım. "Aşk, meşk yok! Sordunuz, her detayıyla anlattım. Adam kibar, iyi. Anlamanız gereken tek şey, bu!"

"Umarım doğru söylüyorsundur. Yoksa açık açık resmen sana 'Bana âşık olma, benimle evli kalmak isteme' diyen bir adama âşık olmak üzeresin. Üstelik adam, eski bir o kadar yanlış aşkının kuzeni. İki kuzen mutlu mutlu hayatına devam eder, seni yine mahallede biz toplarız."

Söylediklerimi içimin cız etmesini sağlarken sinirle yerden kalkıp ona doğru yöneldim. "Ogün, yeter! Biraz filtren olsun ya! Neyden bahsediyorsun?" diye sesimi yükselttiğimde o da koltuktan kalkıp karşıma dikildi. Hareketlendiğimiz için Cansu da sırtını yasladığı dolaptan çekmiş, Hakan da kalkmak üzereymiş gibi koltuğun ucuna doğru kaymıştı.

"İntikam, diye kendini saçma sapan bir duruma soktun. Bari burada daha da çamura batma. Neden burada olduğunu unutma. Yaşadığınız anılar normal anılar değil. Bir şeyler hissediyormuşsun gibi anlattın hepsini."

Gözlerimin dolmamasını dilerken "Yok öyle bir şey," dedim dişlerimin arasından. "Gökçeada'da olmak biraz duygusallaştırdı beni, boşluğuma denk geldi. O kadar! Ben de aşk acısı çekip durmaya kafalama girmem, merak etme." dediğimde "İyi!" dedi. "Boşluğuna denk geldiği belli ama o adamla doldurma. Yarayı kapatmaya çalıştığın, yaradan da derin yaralar açmasın sonra. Çünkü belli ki adamın aşkla, meşkle derdi yok."

Yutkunmaya çalışırken gözlerimi kaçırdım. Cümleleri kasti bir şekilde canımı sıkacak noktaları vurgular gibiydi ama Ogün'ün bilerek canımı yakmayacağını düşünüyordum. Sadece duygu ve düşünce karmaşası içerisinde hassaslaşmış olmalıydım ama haklıydılar. Saçma sapan bir ilişkiden yeni çıkmış olup daha duygularım bile tam anlamıyla temizlenmeden başka biriyle olan anılarımı mutlu mutlu anlatmıştım resmen. Poyraz iyi biriydi, güzel bir adamdı ama daha fazlası değildi. Adam açıkçası kendisi söylemişti. Aşka inancı falan yoktu. Bir adam derdi başka olsa, böyle bir cümle kurmazdı ki. Açıkça söylemişti. Ben bazı değer görüşleri yeni tattığım için fazla anlam yüklemiştim muhtemelen. Belki karakteri böyleydi, romantik ya da flörtözdü. Bunlar da daha fazlası olabileceği anlamına getirmezdi hiçbir şeyi. Karışmıştım işte. Romantize ettiğim Gökçeada, birkaç güzel anı kafamı karıştırmış gibiydi ama sorun yoktu, burada toparlanmak için yeterli zamanım olacaktı. Gidip yaramı başka bir adamla kapatmayacaktım elbette. Bir adamın şaşırtan kibarlığı ve iyiliğini de yanlış yorumlamayacaktım.

"Merak etme, başka bir durum yok. Poyraz'ın yaptığı şeyler benim için değerliydi, o kadar. Neden burada olduğumu hatırlıyorum. Benim de artık aşkla, meşkle derdim yok. Okulumu bitirip hayatıma bakacağım."

"Keşke söylediklerine inanabilsem." dediğinde sinirle "Neden benden daha fazla dertleniyorsun?" diye sordum sinirle. Burada kendi aklımı, duygularımı toparlamaya çalışırken bir de kendisini sokuyordu araya. Sanki kendimden, çok onu ikna etmem lazımmış gibi davranıyordu. Ben yok bir şey diyordum, ayağa kalkmaya çalışıyordum resmen 'Var, var' diyerek beni tekrar düşürüyordu.

"Tekrar üzülmeni istemiyorum." dediğinde her heceyi bastırarak "Tekrar üzülmeyeceğim. Neden üzüleceğimi düşünüyorsun?" dedim. "Çünkü tekrar aynı bakıyorsun! Koray'ı ilk tanıdığın zamanlardaki gibi âşık bakıyorsun!"

Gözlerimi kaçırıp odada birkaç adımla volta atarken dayanamayıp "Ya sen ne anlıyorsun bakışlardan, aşktan?" diye sordum. "Seni tanıdığımızdan beri kiminle tattın aşkı ki, bol keseden konuşuyorsun?"

"Ne biliyorsun?" diye yükseldiğinde bakışlarım Ogün'ün omuzları ardından Cansu'ya döndü. Hakan'ın da bakışları Cansu'daydı. Bakışlarım tekrar Ogün'e dönerken "Asıl sen anlat o zaman. Bilmediğimiz ne var? Kimmiş senin aşkın?"

Bakışları uzun bir süre gözlerimde kaldıktan sonra "Söylesene." dedim. Nefesini üfleyip yanımdan geçerken ardıma dönüp kolunu tuttum. "Ne oldu? Benim hislerim hakkında konuşuyorsun iki saattir. Niye seninkiler dokunulmaz?"

"Dokunulmaz falan değil," dedi dişlerinin arasından. "Yeri değil sadece."

"Neden? En yakın arkadaşların burada, söyleyebilirsin."

"Ada, yeter." dediğinde "Ne oldu?" diye sesimi yükselttim. "Sen bana dair her şeyi söyleyebiliyorsun, köşeye sıkışan sen olduğunda 'Ada yeter!'. Yok yeter, meter! Biraz da sen konuş ya. Ne bu son zamanlardaki sinirin, stresin? Hepimizden çıkartıyorsun tek tek. En çok da benden! Söyle, bilelim ya. Derdin ne?"

"Aşığım!" diye bağırdığında bir adım geriledim. Kaşlarım kalkarken bakışlarımı Cansu'ya çevirmek istiyordum ama Ogün'ün bahsettiği kişi Cansu değilse, Cansu'dan şüphelensin de istemiyordum. Belliydi zaten bu çocuğun bir derdi olduğu. Ortalarda bomba gibi dolaşıyordu, dokununca patlıyordu, kaybolup duruyordu.

"Ben üzülüyorum, bari sen üzülme diye uğraşıyorum."

"Sen neden üzülüyorsun?" diye sordum. Cansu kadar Ogün de arkadaşımdı sonuçta. Cansu'ya âşık değilse bile, Cansu'ya destek vereceğim kadar Ogün'e de vermeliydim.

"Ben de imkansız aşklarda dolanıyorum çünkü, senin gibi." dedikten sonra ardına dönüp giyinme kısmından çıkmak için sola döndüğünde ardından "Ogün!" diye seslenip birkaç adım attıktan sonra Cansu'ya döndüm. Cansu kendini Ogün'ün kalktığı koltuğa attıktan sonra ellerini dudaklarına götürdüğünde nefesimi üfleyerek Cansu'ya doğru ilerledim.

Cansu ellerini anında yaşlanan gözlerine götürüp yaşları durduramayacağını fark ettiğinde saçlarına götürerek önüne düşen perçemlerini geri iterken yere doğru bakıyordu. Ellerim kollarına gidip önünde otururken "Neden derbeder oluyorsun hemen? Belki de senden bahsediyor." dediğimde bakışlarını bana çevirip inanamaz gibi baktı. "Sen demedin mi geçen de işten almaya gelince Hayri'yle gördü beni, söylendi diye. Çocuğa da bir şeyleri çaktırmayacağım diye arkadaş gibi davranmayı abartmış olabilir misin? İmkânsız aşk, falan diyor."

"Sanmıyorum yufkam ya." dedi tatlı ama titrek sesiyle. Dudağını umutsuz bir şekilde büzmüştü, gözyaşları yanaklarından akıp duruyordu. "Kızım bu çocuğun senden, benden başka kız gördüğü yok ki. Sen olma ihtimalin çok yüksek. Yoksa niye bu kadar derde, tasaya girsin. Güzelim çocuk gider açılır, takar kimse o kızı koluna. İmkânsız görüyorsa, sen olmalısın."

Bakışlarım destek arar gibi Hakan'a döndü. Onun da kızaran gözleri Cansu'nun üstündeydi. Cansu'nun ağlamasına dayanamazdı hiçbir zaman. Ondan da bir şeyler söylemesini beklediğimi fark ettiğinde gözlerini bana çevirdi ve "Ben Ogün'e bakayım." diyerek koltuktan kalktı. Evet, birinin Ogün'e de bakması gerekiyordu. Aynı zamanda Hakan her zaman daha emin adımlar atmayı seven biriydi. Şimdi bir ihtimal üzerinden Cansu'ya umut veremezdi. Belki benim yaptığım da yanlıştı ama Ogün'ün saçma sapan hareketlerinin başka bir açıklaması olamaz gibi geliyordu.

"Bak işte Hakan hiçbir şey demedi." diyerek tekrar yüzünü eliyle gizlemeye başladığında "Ama canım..." diyerek gözyaşlarından ıslanan ellerini yüzünden ellerimin arasına çektim. "Hakan'ı biliyorsun, canı çıksa bir şeyden emin olmadan yorum yapmaz."

"Sen olabilirsin, diyorsun yani?" derken umutlanmak istemiyormuş ama aksi ihtimalin getireceği üzüntüyle de baş edemeyecekmiş gibiydi. Çünkü eğer yanılıyorsak, Cansu'nun aşkı Ogün'ünkinden bile imkânsız olacaktı. Her zaman, başka biri olmayışı onun sabırla beklemesini sağlamıştı ama artık işler kızışırdı, Ogün'e başkasına âşıksa.

"Ben bu işin peşini bırakmayacağım, öğreneceğim. Öğrendiğimde de sana söyleyeceğim. Cevap belli olmadan yıpratma kendini."

Başını onaylar şekilde salladığında kollarımı omuzlarından uzatarak boynuna götürdüm ve ona sarıldım. Sarılışıma eşlik ettikten sonra "Gitmek istiyorum." dediğinde kollarımı çekip "Emin misin? Seninle gelebilirim." dedim. "Saçmalama, buradakilere çok garip olur." dedikten sonra "Ama..." diye başlayacağım sırada "Gerçekten, iyiyim. Biraz kafamı dinlemem lazım." dedi. Şoförlerden birinin onu götürmesini rica etmek üzere aşağı indik. Ogünlerle arabayla gelmişti ama onlar dönmüş olmalıydı. Yalıdan çıktığımızda kapının önünde Ogün, Hakan ve Poyraz'ın durduğunu gördüğümde adımlarım yavaşladı. Bakışlarım tekrar ağlamaya başlamadığını umarak Cansu'ya döndüğünde güçlü gözüküyordu. Ağlamalarını eve varmaya saklıyor gibiydi. Ogün'ü yeniden görmek zor olmalıydı.

Yanlarına vardığımızda Cansu'ya bakmaktan aralarındaki gerginliği hissedemediğimi fark ettim. Poyraz'ın ters bakışları Ogün'ün üstündeyken arada bana dönüyordu. Ne olmuştu yine ya? Ogün saçma sapan bir şey mi söylemişti?

"Hadi gidelim biz artık." dedi Hakan elini Cansu'nun beline götürerek. Cansu benimle sarılmak için duraksadıktan sonra Hakan'la da vedalaştık. Hakan'la Cansu yalının çıkışına yönelirken Ogün'e döndü bakışlarım. "Görüşürüz Ada." dediğinde "Yarın görüşelim." dedim. Onunla bol bol konuşmamız lazımdı. O kim olduğunu söyleyene kadar rahat bırakmayacaktım. Sadece Cansu için değil, bizden uzakta kimin için derbeder oluyordu, söylemeliydi. Ona destek olmalıydık.

Sırıtarak bakışlarını Poyraz'a çevirirken "Olur." dedi. Neden Poyraz'a sırıttığını anlayamazken "Görüşürüz Poyraz." dedikten sonra o da Cansuların peşinden yöneldi.

Poyraz ardından "Görüşürüz, görüşürüz." derken ses tonu oldukça gergindi. Bakışlarım ona döndüğünde bana birkaç saniyelik ters bir bakış attıktan sonra derin bir nefes alıp yalıya yöneldi. Kaşlarım çatılırken ardından yalıya girdim. Kesin ters bir durum olmuştu ya burada, ya hastanede. Telefonu açıp da kötü haberi öğrendiğinde bile bu kadar yansıtmamıştı gerginliğini.

Çalışanlar bir şey anlamasın diye odamızın olduğu kata gelene kadar sustum ama odamıza girerken "Ne oldu?" dedikten sonra ardımızdan kapıyı kapattım.

Odanın içerisine doğru birkaç adım attıktan sonra elleri sinirle saçlarına gitti. Birkaç saniye sonra bana doğru döndüğünde ve ellerini indirdiğinde boynundaki damarlar belirginleşmişti. Kaşlarım kalkık bir şekilde sorgulayarak bakarken altından ne çıkacağını merak ediyordum. Aklımdan da Ogünlerin söyledikleri çıkmıyordu. Eğer gerçekten aşkla, meşkle işi yoksa beni niye az kalsın öpüyordu? Öpüşmüş olsaydık ne olacaktı? Alaya vurup şakalaşmaya ve ben aşka inanmıyorum, evlilikle işim yok, demeye devam mı edecekti? Ogün'ün dediği gibi sadece keyfinde miydi yani? Tamam, ben de ondan aşk, meşk beklemiyordum. Aksine olmasa benim için de daha iyiydi ama hareketleri de tutarlı olmalıydı. Kafamı karıştırmamalıydı, ben de yoluma bakmalıydım. Sadece kendi yoluma...

"Herif Amerika'da birlikte yaşayacağınızı söyledi Ada. Bu ne demek oluyor?" diye sorduğunda bağırmıyordu ama bağırmasına en yakın an buydu sanırım. Birlikte yaşayacağıma dair konuşmamıştık. Birlikte gideriz, demiştik ama ev arkadaşlarımın mezun olduğuna bakarsak birlikte yaşayabilirdik.

"Neye bu kadar gerildin anlamadım." diye cevapladığımda sinirle güldü. "Neye mi?"

"Evet, neye?" diyerek ona doğru birkaç adım attığımda o da odada bana doğru birkaç adım attı ve ortada birleştik. Sinirden büyüyen göz bebeklerini, gözlerimden çekmezken burnundan soluyordu. "Birlikte mi yaşayacaksınız?"

"Evet. Ne var?" dediğimde kaşları kalktı ve elleri ensesine kaydı ve yanımıza doğru döndü. Sinirini azaltmaya çalışır gibi gözlerini kapatırken gülüşünü üst dudağını yalayarak durdurmaya çalışıyordu. Sinirinden kurtulamayacağını fark etmiş olmalı ki ellerini ensesinden çekerken tekrar bana döndü ve dişlerinin arasından sakin olmaya çalışarak konuştu. "Ada evli bir kadın olarak o herifle aynı evde yaşaman, normal mi?"

"O herif dediğin benim arkadaşım." dediğimde "Ben kadın bir arkadaşımla gidip aynı evde yaşayabilirim yani?" diye sordu. Bu ihtimal sinirimi bozardı sanırım ama sinirimi bozmamalıydı. Sonuçta sadece formaliteden evliydik, kendime gelmeliydim. "Yaşayabilirsin. Bana ne?"

Kaşları tekrar kalkarken "Bana da 'Sana ne?' diyorsun yani?" dedikten sonra güldü. Sinirden yüzü kızarmaya başlamıştı. Ellerimi göğsümde birleştirirken "Öyle demiyorum ama abartıyorsun bence." dedim. Nedense Ogünlerin dediklerinden sonra içimde oluşan sinir ve sıkıntıyı ondan çıkarıyordum. Objektif düşünmeye çalışsam da başaramıyordum.

"Evliliğe uygun davranacağımızı söylemiştik. Başka bir adamla aynı evde yaşaman, evliliğimize uygun mu sence?"

"Bunu söylemezsek kim bilecek ki?" diye sorduğumda sesini yükselterek "Ben!" diye bağırdı. Bağırışı bir adım gerilememi sağlarken elleriyle yüzünü sıvazlayıp o da birkaç adım geriledi ve "Sinirliyim, sonra konuşalım. Bağırdığım için özür dilerim." deyip elini yüzünden çektikten sonra banyoya yöneldi. Ardından ona doğru ilerken kolundan tuttum. Bana doğru dönüp "Gerçekten sinirliyim. Şu an anlaşabileceğimizi sanmıyorum." dedi.

"Neden bu kadar sinirlisin?" diye sordum ben de sinirle. "Derdin ne? Kıskanıyor musun beni?"

Gözleri, gözlerimde takılı kalırken gerilmiş çenesinde dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Göz bebekleri büyümüş bir şekilde bana bakarken burnundan solumaya devam ediyordu. Ne cevap vereceğini bilemez gibiydi. Şu ana kadar hep şakalaşmıştık ama ciddi bir şekilde ilk defa sormuştum. Aşkla, meşkle işim yok dedikten sonra gelip burada beni kıskanamazdı. Kıskanmıyordu, ego savaşıydı bu yaptığı. Ogün'le zıtlaşıp duruyorlardı ve Ogün'ün ona karşı atacak bir lafı daha olduğu ve bunu ben verdiğim için sinir oluyordu. Ogün'le uygunsuz bir ilişkimiz yoktu. Birlikte büyüdüğüm bir arkadaşımla aynı evde kalma fikrim onu sadece gerse anlardım ama delirtmesini anlayamıyordum.

Cevap vermeden bakmaya devam ettiğinde "Umarım kıskanmıyorsun çünkü farkındaysan biz sadece formaliteden evliyiz. Aşkla, meşkle, evlilikle işim yok diyordun. Şimdi de 'Madem evlendim, biraz evcilik oynayayım' mı diyorsun?"

Üst dudağını yalayarak bakışlarını benden kaçırıp gözlerini yavaşça kapattıktan sonra nefesini dışarı üfledi fakat sakinleşebilmesi için nefesini üflemesi değil, ciğerini komple söküp atması gerekiyormuş gibi görünüyordu, farkında değildi. Onun için zor olan bir günden sonra gerilmiş olması onu daha da zorluyor olabilirdi ama manasız hareketler yapmamalıydı. Beni kıskanması için hiçbir sebebi yoktu. Konu, bu hareketin evliliğe uygun olup olmamasıysa da bu kadar delirmemeli, düzgünce uyarmalıydı. Egosu dışında herhangi bir cevap kalmıyordu geriye.

"Beni kıskanıyor musun?" diye tekrar sorduğumda araladığı gözlerini devirdiğini görmüştüm yüzü yanımıza doğru dönük olsa da. Bakışlarını tekrar bana çevirdikten sonra "Neden?" diye sordu. "Çünkü kıskanıyorsan çözmemiz gereken daha büyük bir problemimiz vardır. Ne adadaki hallerin, buradaki hallerin? Kıskanıyor musun?"

Üstüne gitmemin bir diğer sebebi de sanırım bir cevabı verebilecek olması ihtimaliydi. Belki de çıkıp 'Evet.' demesini istiyordum.

Dişlerinin arasından "Hayır." dedikten sonra isterik bir şekilde gülüp "Oldu mu? Rahatladın mı?" diye sordu. Sinirle harmanlanmış alayıyla "Merak etme yani, bir problemimiz yok." dedikten sonra tekrar banyoya yöneldiğinde içimde oluşan rahatsızlık hissini sinirle örtmeye çalıştım ve onu tekrar durdurup önüne geçtim. "Ego savaşı o zaman seninki. Ogün'e karşı egon zedelendi diye bu delirmeler. Öyle mi?" diye sorarken sesimi titrememesi için yükseltmiştim. Sandığım gibiydi işte. Kıskandığı falan yoktu.

"Ego savaşı?" Gözleri kısılırken kırgınlığa benzer bir hissiyat fark ettiğim için yanaklarımı çiğnemeye başladım. Yanılıyor ve şu an onu kırıcı bir şekilde suçluyor olabilir miydim? Neden öyle bakmıştı?

Saniyeler içerisinde yüz ifadesini toparlayıp alayla sırıttı ve son hecesini bastırarak "Aynen." dedi. "Aynen onu yapıyorum. Ne kadar insan sarrafısın ya sen? Nasıl da anladın hemen?" diye alay ettikten sonra eliyle alkışladı. "Üstad bu nasıl ön görü ya, maşallah!"

Sinirinin mümkünmüş gibi daha da arttığını görebiliyordum ama asıl düşüncelerinin alayıyla gizliyordu. Söylediklerinden gerçek cevabı anlamakta zorlanıyordum ama hareketleri ters olduğu için inadım benim de ters gitmem için beni zorlayıp duruyordu. "Kabul etmen güzel neyse ki. Ama yapma. Şurada en azından bir yıl iyi geçinmemiz lazım." diye terslenmeye devam ettiğimde tekrar isterik bir şekilde güldükten sonra saniyeler içerisinde ciddileşti ve yüzünü hafifçe bana doğru eğip "Gerekirse şirketi si..." dedikten sonra yüzünü hafifçe buruşturdu. 'Siktir ederim' diyecekti muhtemelen ama yine de yanımda argo konuşmama çabası el vermemişti. "...bırakır Amerika'ya seninle gelirim..." diyerek sansürleyerek söyledikten sonra "... bir yıl seninle yaşarım, yine de o lavukla aynı evde yaşamana izin vermem." dedi.

Cümlesini bitirdikten sonra bir de 'Anladın mı?' der gibi kaşlarını kaldırıp irileştirdiği gözleriyle bakmıştı. Çekilip hızla banyoya yönelirken etkisi altından çıktığım için ardından "Neyse ki senden izin istemiyorum!" diye bağırdım. Banyoya girdikten sonra kapıyı kapatmadan "Göreceğiz." deyip kapıyı sertçe kapattı. Gidip sertçe kapattığı kapıyı kırıp 'Bak bu böyle yapılır' demek istiyordum ama sakin olmaya çalışıp geriye doğru adımlar atıp yatağa oturdum ve ellerimi yüzüme götürüp sıvazlamaya başladım.

Neydi derdi? Neydi gerçek cevapları? Haksızlık mı etmiştim, o mu bana haksızlık ediyordu? Fazla mı tepki vermiştim, o mu fazla tepki veriyordu gerçekten bütün bunları değerlendirmeye dair herhangi bir yetim kalmamıştı şu an. Tek bildiğim sinirle bastırmaya çalıştığım bir hayal kırıklığıyla baş ediyordum aslında. Kıskanmıyorum, deyişi de Ogünlerin söyledikleri de hayal kırıklığına yol açmıştı.

Peki, neden?

309

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!