BÖLÜM 14
"Bunları da masaya götürüyorum, değil mi?"
Elinde tuttuğu tabakta dilimlediği domates ve salatalıkların olduğunu gördüm. Domates ve salatalıkları dilimlemekten ziyade soykırım falan yaptığını fark ettiğimde mahcup etmemekle onunla uğraşmak arasında gidip geldim. Yerimde o olsa ne yapacağını düşünerek hareket ettiğimde karar vermek zor olmamıştı.
"İstersen manava götür, tekrar satsın. Hiç kullanılmamış gibiler."
Gözleri elinde vazo gibi dikkatle tuttuğu çiçek desenlerinin olduğu plastik tabağa inip sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştı. Evin eski sahiplerinin bıraktığı eşyaları kullandığımız için Poyraz plastik, çiçekli tabaklarla tanışabilmişti. Muhtemelen hayatında kırılana kadar her evde bulunan bu tabaklarla hiç karşılaşmamış olmalıydı çünkü her ev demiştim, her yalı değil...
"Olmamış mı?"
Ben yumurtalı ekmek yaparken solumda verdiğim görevlerle ilgilenmişti ve arada gözlerimi çevirmek dışında pek takibini yapamamıştım ve şimdi sonucunu görüyordum işte.
"Hayır, ne ara blenderdan geçirdin? Hiç fark etmedim." diye dalga geçtiğimde bakışlarını bana doğru çıkarıp gözlerini devirdi. "Büyük doğrama diye sen dedin."
Büyük kesmemek için bıçakla sağdan soldan kaç kere girmişti domates ve salatalık dilimlerine bilmiyordum ama domatesler menemenlik olmuştu. Gülerek "Beni bu kadar ciddiye alacağını bilmiyordum." dedikten sonra tavadaki son posta yumurtalı ekmekleri de mavi ve desenli bir cam tabakta kâğıt havluların üstünde sıraladığım yumurtalı ekmeklerin en üstüne koydum. Daha fazlasına yer kalmamıştı ve daha fazla da kalmamıştı zaten. Bir yumurtalı ekmek dahi koysam kulem yıkılacaktı.
"Tekrar doğrayayım mı?" diyerek tabağı tezgâha koymaya yöneldiğinde ocağın altını kapatıp çelik maşayı tezgâha koyduktan sonra elimi koluna götürüp onu durdurdum. Çekiştirmemiştim ya da durması için güç uygulamamıştım ama elim tenine değdiği gibi durup bana dönmüştü.
Geniş bir şekilde sırıtıp "Bu sefer de ikiye böler bırakırsın, ortan yok. Bence hiç şansımızı zorlamayalım. Sen bunu masaya götür." dediğimde "Şefe de yaranılmıyor. Köle gibi çalışıyorum sabahtan beri." diye söylendi. Herhalde gördüğümde onunla gurur duyacağımı falan düşünerek dilimlemişti salatalıkları, domatesleri ki eleştirime şaşırmıştı. Tamam diyelim hiç doğramadı, hiç yememiş de olamazdı, değil mi?
Çocuk gibi "Yeteneklerim hak ettiği ilgiyi göremiyor." dediğinde gülüp "Poşet taşıma, masa kurma ve 'Bence şunu yapalım' diye öneride bulunma yeteneklerin mi?" dedim. Omlet dışında tüm siparişler ondan gelmişti. Normalde sıkı bir diyet ile beslendiği için böyle anlarda patlama yaşıyor olmalıydı, hayal gücü iştahından da fazlaydı.
"Ben markete gittim, masayı kurdum." dedikten sonra konuşmaya devam edebilmesi için yaptığı iş arayarak etrafına baktı. "Ve..." dedikten birkaç saniye sonra bulmuş olmalı ki gözlerini hızla tekrar bana çevirip "Sana manevi destekte bulundum. Oklavana un attım. Salatamızı yaptım. Sen ne yaptın sanki?" dediğinde teslim olmasına saniyeler varmış gibi gözüküyordu ama inadını sürdürdü. Salata tabağını bir eliyle tutmaya başlayıp diğer eliyle tezgâhta sıralanan yaptıklarımı saymaya başladı. "Yumurtalı ekmek, omlet, börek, patates kızartması..." dedikten sonra kıvrıldığı dudakları eşliğinde bana döndü ve "Ne var yani bunları yapmakta? Şef kölesinin..." derken bilerek öksürerek 'köle' kelimesini sansürleyip "... komisinin hakkına girmesin." dediğinde sırıtışına eşlik ettim ve teslim olması için kaşlarımı kaldırarak ellerimi göğsümde birleştirdim. Tamam, bir süredir görevler veriyordum ve onları yerine getiriyordu ama ben kahvaltıda yiyeceğimiz sıcak ürünlerin yarısından fazlasını yaptığımda mutfağa "Tamam ben masayı kurdum." diyerek girmişti. Gidip bir ağaç devirip masayı kendi yapmadıysa hangi kısmında bu kadar oyalanmıştı anlayamıyordum.
"İstersen herkes kendi yaptıklarından yesin, madem mutfaktaki şefliğimi protesto ediyorsun."
Göz bebekleri korkuyla büyürken bakışlarını tekrar tezgâhtaki tabaklara çevirip dudağını yalarken düşünür gibi baktı. Teslim olmamak için bunu göze alabilir mi, alamazsa konuyu buradan nasıl çevirebilir, diye düşünüyor olmalıydı. Hangisini seçeceğini sırıtarak ona bakmaya devam ederek bekledim. Gözleri benim yaptıklarımla, kendi yaptığı salata arasında gidip gelirken "O zaman herkes kendi kurduğu masada yesin." diye karşı hamle yapmak üzere şansını denediğinde başını onaylar şekilde sallayıp "Olur ben burada yerim." dedim.
Oflayıp "Olmaz." dediğinde güldüm. "O kadar şey hazırladın, kim yiyecek onları? Boşa gitmesin, yazık."
"Diyorsun?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı ve şirince sırıttıktan sonra gözlerini kırpıştırdı. "Merak etme ya kolu komşuya dağıtırım." dedikten sonra ben de şirince sırıtıp gözlerimi kırpıştırdım. Onun sırıtışı silinirken gülmemeye çalışıp "Hadi sana salatanla afiyet olsun." dedim ve kalçamı tezgâha yaslayıp tabaktan bir yumurtalı ekmek alıp dudaklarımın arasına götürdüm. Hüzünlü gözü elimi takip ederken dişlerimin yumurtalı ekmeğe değdiği gibi başlayan çatırtıda dayanamayıp gözlerini kapattı ve acı çekiyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Sanırım birazdan yalvarmaya başlayacaktı.
Sol kolumu karnıma yaslayarak sağ belime götürürken sağ dirseğimi de belimde duran sol elime yaslayarak yumurtalı ekmeğimi yerken keyifli gözlerim üstündeydi. Gözlerini yavaşça araladıktan sonra "Afiyet olsun o zaman." dediğinde "Sağ ol." der gibi gözümü yavaşça kapatıp açtım. Diğer elini de yiyebileceği tek şey olan salatanın durduğu tabağa götürürken mutsuz bir şekilde mutfağın kapısına yöneldi. Arada dönüp ardına, yumurtalı ekmeği küçük ısırıklar ile nasıl yediğime bakıyordu. Mutfağın kapısına geldiğinde "İstersen benim hazırladığım masada yiyebilirsin." dediğinde dayanamayıp gülmeye başladım. Zar zor biriktirdiği bozuk yirmi lirayı uzatıp babasından bisiklet isteyen biri gibiydi.
"Gel hadi gel." dediğimde gururu falan boş verip hızla geri döndü. Kemirip durduğum yumurtalı ekmeği ona doğru uzattığımda dudakları yumurtalı ekmeğe yöneldi ama "Aa pardon, sen ağızdan ağıza yiyemiyordun." dediğimde dişleri çoktan uzattığım yumurtalı ekmeğe değmişti. Büyük bir ısırık alıp elimde neredeyse hiçbir parça bırakmayarak geri çekilirken bu gerçeği yeni hatırlamış gibi gözlerini kırpıştırdı. Artık canı ne kadar çekmişti ki, kardeşinin ağzının değdiği bardaktan bile içmeyip benim kemirip durduğum yumurtalı ekmeği ısırmıştı.
Ben midesi bulanıp yutmadan geri tükürecek sanırken keyifle çiğneyip yutkundu ve "Sanırım konu yumurtalı ekmek olunca detaylar önemsiz kalıyor." dedim gülerek. Dudağında kalan, yumurtalı ekmeğin yağını yaladıktan sonra "Sanırım." dedi o da ama düşünceli gibiydi. Birkaç saniyelik garip sessizlikten sonra konuyu değiştirmek için "Tamam kıyamadım bir tane yedin. Şimdi gerçekten sana salatayla afiyet olsun." dediğimde keyfi silinirken "Gerçekten mi?" diye sordu. "Evet, inadımdır."
Çaresizce "Kocana da mı?" diye sordu.
Sırıtışım genişlerken "Özellikle de sana." dediğimde ofladı. Tekrar kapıya yönelecek sanırken hızla salata tabağını tezgâha bırakıp bir eline yumurtalı ekmek tabağını, diğer eline de patates kızarması tabağını alıp kapıya doğru kaçırdığında ardından gülerek "Ya!" diye sızlandım. Tabaktakilerin yere düşmemesi için üstün bir çaba harcıyordu bir yandan da, bu da hızlı hareketleriyle birleşince ardından onu izleyen benim için komik bir görüntü yaratıyordu. Ardına bakmadan "Sana salatayla afiyet olsun!" diye seslenerek mutfak kapısından koridorda kapının olduğu yere yöneldi ve gözden kayboldu. Dış kapıdan bahçeye çıkmadan "Barış istersen bahçedeyim! Börek karşılığında benimkileri bölüşebilirim!" diye alçak gönüllülüğünü (!) gösterdikten sonra sesi gitgide uzaklaştı.
Resmen bir hırsızla evlenmiştim!
Gülerek salata ve börek tabağını da alıp mutfağın kapısına yöneldim. Koridordan ilerleyip aralık olan dış kapıdan çıktım. Biraz önce aralık kapıdan koridora yansıyan güneş hızla vücuduma temas ederken gözümü kısarak kamelyaya yöneldim. Allahtan kamelya ağacın gölgesi altında kalıyordu. Kamelyada çoktan kurulmuş ve mutlu bir şekilde elindeki tabaklara masada yer açan Poyraz'ın karşısına oturdum.
"Demek barış istiyorsun?" diye sorduğunda "Sana merhamet ediyorum." dedim. Yoksa karşılıklı hırsız savaşlarımızın başlaması gerekecekti ve ben gerçekten çok acıkmıştım. Bir süredir aç bir şekilde ocağın tepesinde sıcağa da maruz kaldığım için tansiyonumun düşmesine az kalmıştı. Fazla aç kaldığımda tansiyonum düşüp gözlerim kararıyordu.
Elimdeki tabakları da eli boşalan Poyraz'a verdikten sonra "Mutfakta omlet kaldı köle..." dedikten sonra 'köle' kelimesini onun gibi öksürüğümle gizlemeye çalışıp "... komi git de al." diye ekledim.
Börek ve salata tabağına da masada yer bulduktan sonra bu masanın neresini kurmakta zorlandığını anlayabilmiştim. Masadaki her şey, inanılmaz bir simetri ile koyulmuştu. Tabakların arasındaki boşluklar bile eşitti. Sanki ölçerek koymuştu her şeyi. Tabii yine, onun harcadığı zamana kıyasla daha az sürede bitmesi gereken bir işti ama eğilip gözlerini kısarak mesafeleri ölçmeye çalışmış bile olabilirdi. Sorgulamıyordum. Masanın sol kısmına ise bir saksı çiçek koymuştu. Detaylarla süslemeden yaptığı hiçbir şey yoktu sanırım bu hayatta.
"Neyse ben de sana merhamet edeyim bari. Yorgun gözüküyorsun."
Alayla söylemeye başlayarak kamelyadan kalksa da yanımdan geçmeden duraksadı. Gözlerim hafifçe kararmaya başladığı için bir an önce kahvaltıya başlamak istiyordum ama o gelmeden de başlamak istemediğim için neden duraksadığını merak ederek bakışlarımı ona çevirdim. Kamelyada benim oturduğum bank ile masanın arasına girerek bana yakınlaşırken elleri hızla yanaklarımı buldu ve bana doğru eğildi "İyi misin? Buz kesmişsin."
Sıcak elleri yanaklarımı ısıtırken sırıtmaya çalışıp kararmasının geçmesini umarak birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım. "İyiyim, iyiyim. Açım ve bir süredir ayakta, sıcağa karşı olunca..." dedikten sonra daha fazla bir şey söyleyemedim ama o da yeterince anlamış gibi "Tansiyonun düştü tabi." diyerek cümlemi bitirdi. Ellerini yanaklarımdan çektikten sonra yanıma oturduğunu duyduğumda gözlerimi araladım. "Sen hemen at ağzına bir şeyler." diyerek çatal bıçağımı alarak börek tabağına yöneldi ama acele ettiği için çatal bıçakla bölemediğinde nefesini burnundan üfleyerek çatal ve bıçağı bırakıp "Elimle alsam sorun olur mu?" diye sordu.
"Yoo." derken başımı onaylamaz şekilde salladım. Hiç öyle hijyen kurallarım yoktu. Kaldı ki Poyraz'ın benden daha temiz olduğunu düşünüyordum açıkçası ama onun için eliyle börek bölmek garip olmalıydı. Böldüğü böreği ağzıma doğru uzattığında "Ben yerim." desem de uzanan ellerimden böreği kaçırıp tekrar uzattı. Gözlerimi devirsem de keyifli hissediyordum. Kontrolün elinde olmasını seviyor olmalıydı ama her zaman yaptığı bir şey değildi. Sanki sadece kriz anlarında ipleri eline alıyordu. Bir yandan da sanırım ilgi görmek hoşuma gitmişti. Yani kimin hoşuna gitmezdi sonuçta, değil mi?
Böreği yuttuğumda bir çocukla ilgileniyormuş gibi şefkatli bakan gözlerini benden aldı ve tabakları kaçırmadan önce getirmiş olduğu çaydanlığa doğru uzanmak için yanımdaki banktan doğrulup masanın sağ köşesine uzandı. Eli nereden tutacağını bilemezmiş gibi birkaç açıyla denedikten sonra gülüp "Yakma kendini." deme ihtiyacı hissettim. Yani bir insan nasıl çaydanlıkla bile ilk defa tanışmış olabilirdi? Adama 'Çay koy' demiştim, 'Bahçede uzaylılar var, git savaş' desem daha hazırlıklı olacakmış, daha ne yapacağını bilecekmiş gibi çaresizce bakmıştı.
Tutma gayretinden vazgeçip üst demliğin kapağını açtı ve içinde ne olduğuna baktı. "Önce bunu dökeceğim, değil mi?" diye sorduğunda uzaylılara daha az şaşıracağına emin olmuştum. Zaten uzaydan falan gelmiş olmalıydı, uzaylılarla ne yapacağını bilebilirdi. Duru da böyle miydi acaba? Ya da yalıda yaşasam, bütün ömrümü hizmetlilerin benim için her istediğimi yaptığı bir hayat ile geçirsem ben de mi böyle olacaktım yoksa bu Poyraz'ın bilgisizliği miydi, emin değildim. Gerçi adamın bu hayatta birçok şey bilip yapabildiğine bakarsak bunu başaramasa da olurdu.
"Ben mi yapsam?" diye sorduğumda 'Bunu duymamış olayım' der gibi hızla diliyle 'tıh' sesi çıkardı. Onun çabalamasını izlerken kendime gelmiştim zaten, iyi hissediyordum. Üstüme düşmesine gerek yoktu ama sanırım hoşuma gidiyordu, bu yüzden uzatmadım ve benimle ilgilenmesine müsaade ettim. Sonuçta ilk kez deneyimliyordum sanırım bu hissi ve elimin tersiyle itesim yoktu pek.
Çay bardağıma üst demlikten çay koymaya başladığında gözleri durması gerektiği zamanı anlamak ister gibi arada bana dönüyordu. Gülüp "Tamam, yeter." dediğimde kendi bardağına da gözlerini, benimkine çevirip durarak kopya çekip aynı hizada doldurdu ve alt demlikten de çayımızın sıcak suyunu bardaklarımıza doldurdu. Demliği geri yerine bıraktıktan sonra çay bardağımı tabağından tutarak bana doğru uzattı ve "Sen çayını içip..." dedikten sonra çayımı almamla boşalan eli ile bana yeni bir parça börek koparıp tekrar uzattı. "... böreğini ye, ben kalan tabakları getireyim."
Gülümsedim. Son hecesini uzatarak "Olur." diyerek böreğimi de aldım ve bir elimde çay bardağım, diğer elimde böreğimle onun eve geri girişini izledim. Bundan güzel koca olurdu gerçekten. Direkt hazır paketti, hiç kimsenin yontmakla uğraşmasına gerek yoktu. Birkaç gıcık eden huyu vardı ama nazar boncuğuydu işte. İleride kesinlikle evlenmeliydi bu adam, bir sürü de erkek çocuk yapmalıydı. Çocuklarını da kendi gibi yetiştirip erkeklerin ortalamasını yükseltmeliydi.
Geri döndüğünde kahvaltımızı yapmaya başladık. Tabii, benim bayılmayayım diye ağzıma attığım parçaları saymazsak. Ağzındaki zeytin çekirdeğini kaşığına çıkarıp biriktirdiği diğer çekirdeklerin de olduğu peçetenin üstüne koydu. Ben de başta utanıp onun gibi yapmayı düşünmüştüm ama bir sene içerisinde ikimiz de kimin gerçekte ne olduğunu tüm gerçekliğiyle görecektik sonuçta, adama şov yapmaya gerek yoktu. Ben onun kadar kibar biri değildim.
"İyisin, değil mi?"
"Poyraz, yemin ediyorum iyiyim." dediğimde güldü. Üçüncü soruşuydu ve ilgisi hoşuma gitse de boşu boşuna endişelenmesini istemiyordum. Sanırım sağlığa dair bir takıntısı vardı çünkü çok ilgilenmişti.
"Her şey çok güzel olmuş, ellerine sağlık." dediğinde dudaklarım kıvrıldı. "Salata ve masa da çok güzel olmuş, senin de ellerine sağlık." dediğimde gözlerini devirse de o da sırıttı. "Tamam, yağ atmayı unutmuş olabilirim ama," dedikten sonra çok geçerli bir açıklaması varmış gibi çatalını sallayarak açıkladı. "Yağ kilo aldırmasın diye."
Çatalımın ucuyla masadaki yağlı karbonhidratları gösterdiğimde güldü ve bu sefer de "Bir yerden dengelemek lazım sonuçta." diye açıkladı.
Çok mantıklı bir şey söylemiş gibi alayla başımı onaylar şekilde salladıktan sonra "Peki Poyraz'cım, tuz atmamana dair bahanen ne?" diye sorduğumda şirince sırıtıp "Tuz ödem yapar." dedi. "Peki, limon?" diye sorduğumda dudağını büzerek bakışlarını kaçırdı ve birkaç saniye düşündü. "Onu unutmuşum." diye en azından 'limon' için teslim olduğunda gülüp ağzıma tuzsuz, yağsız ve limonsuz salatadan bir çatal daha attım. Açıkçası, nedense tadı güzel geliyordu.
Çayımı yudumladıktan sonra "Kabul etmezsem çarpılacağım bir gerçek var." dediğimde ilgiyle kaşlarını kaldırdı. "Çok kibarsın." diye itiraf ettiğimde güldü. "Birçok olumlu özelliğimden sadece biri."
Biraz ego yapmasına izin vermem lazımdı sanırım. "Tamam, bahis arttırıyorum. Bir de çok düşüncelisin. Dün akşam yaptığın benim için çok özeldi. Hiç zorunda olmamana rağmen bu kadar nazik ve hoş yaklaştığın için teşekkür ederim."
Dirseklerini masaya yaslayıp ellerini birbirine kavuşturup avuçlarını birbirine yavaşça sürterken düşünceli gözlerle beni izliyordu. Söylediklerim hoşuna gitmişti ama gülümsemesi dışında dile getirmedi. "İyi ki yapmışım yoksa aslan ayaklı bir koltukta, mor çiçekli bir nevresim setiyle yatma şansı elde edemeyecektim."
Güldüm. Eski yaşlı sahiplerinin eşyalarını kullanmak durumunda olduğumu için o salonda, yaşlı çiftin aslan ayaklı, krem renkli, turuncu desenleri olan eski tipli bir koltuğun sert minderleri üstünde yatmak zorunda kalmıştı ki ben yatakta yattım diye daha mutluyum, sanıyorsa yanılıyordu. Yatak, koltuktan bile sertti. Kaldı ki sabah bizzat kendisi de şahit olmuştu. Yani... Yanlış anlamayın tabi hemen. Şöyle olmuştu, o salondaki kullandığı nevresimleri katlayıp odama getirmişti. O sıra tabi kendi konforuyla benimkini kıyaslamadan durmamıştı. "Bir dene istersen." dediğimde kendisini çok rahat bir yatağa atar gibi yatağa atmıştı ve taşa çarpmış gibi omzunu tutarak geri doğrulmak zorunda kalmıştı.
"Neden yaptın?" diye sorduğumda kaşları kalktı ve hareketli elleri duraksadı. Gerçekten merak ettiğim bir soruydu. Yapması için hiçbir sebep yoktu. Bir ayı aşkındır tanıdığı, yeni yeni vakit geçirme şansı bulduğu, ilişik süresi belirli olan biriydim onun için. Bir sene tamamlanınca, ilişiğimiz de bitecekti ve beni bu kadar düşünmek, hayatımda kimsenin şaşırtmadığı sürprizleri o yapmak zorunda değildi.
Dudağını büzerek omuz silktikten sonra ellerini de dirseklerinin yanından masaya yasladı. Sağ eli, sol dirseğinin önünde, sol eli ise sağ dirseğinin önündeydi. Kaçamak bir cevap vermesine izin vermeden "Neden Poyraz?" diye sorduğumda burnundan nefesini üfledi ve bakışlarını bahçede gezdirerek düşünmeye başladı. Sanırım şu ana kadar o da düşünmemişti. Düşünmeden, sorgulamadan aklına geldiği için yapmıştı. Böyle şeylerin hiç beklenti duymamama rağmen ve böyle bir sorumluluğu olmamasına rağmen bir adamın aklına gelebiliyor olması, Koray'a karşı daha fazla kırılmamı sağlıyordu. Demek ki gelebiliyordu, hayalimden bile fazlası kısa süredir tanıştığım bir adamın aklına bile gelebiliyordu ama onun hiç gelmemişti.
Sabah cıvıltısının kulağımı doldurduğu, ağaç, ada ve çiçek kokularının ise burnuma dolduğu anlarda "Mutlu olmanı istedim." diyerek bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gülümsedim. "Neden?" diye sorduğumda kızmaya başlıyor gibi "Aa ama," dediğinde güldüm. "Soru hakkın bitti."
"Kaç hakkım olduğunu bilmeden başladım ama haksızlık." dediğimde "Bir taneydi ve bitti." dedi. Bence cevabını o da pek bilmiyordu. Soru sormaya devam etmedim ama konuyu kapatmaya da niyetim yoktu. Belki şöyle konunun etrafından sinsice dolaşsam, başka cevaplar da alabilirdim.
"Bence düşünceli, nazik, duygusal bir adamsın. İstemsiz yapıyorsun bu iyilikleri." diye bir teori yürüttüğümde çok da teori değildi. Düşünceli, nazik ve hisli bir adam olduğu şüphesiz ortadaydı.
"Salatamı bu kadar beğendin mi gerçekten ya? Sana bir beni övme perileri gelmiş. Hayır, hoşuma gitmiyor da değil ama bunların hepsi sonra kullanılmak üzere kayıt altına alınıyor haberin olsun." dediğinde sırıtışına eşlik ettim. Evet, ona laf attığım anlarda 'Ya, en son şöyle, böyle diyordun' diyecekti ama bunları duymayı da hak ediyordu açıkçası. Onun için sürprizler yapmıyordum ama sürprizlerine hak ettiği değeri verebilirdim en azından. Şakayla konudan kaçınmasına izin vermeyecektim.
"Sana da öylece beni mutlu etme perileri gelmiş yani, öyle mi?"
Elleri dirseklerini bulurken dudaklarını birbirine bastırıp çabamı takdir eden ama izin vermemeye çalışan bakışlarla baktı. Şirince sırıttığımda nefesini üfleyip "Önümde seni mutlu edebilmem için bir şansım vardı ve..." dedikten sonra omuz silkti. "Yaptım işte. Önü, arkası yok."
Herkes yaparmış gibi konuşuyordu ama öyle değildi. Karakteri dolayısıyla yapmıştı hatta belki de karakteri dolayısıyla bile yapmamıştı.
"Beril'e ne sürprizler yapmışsındır Allah bilir?" diye ağzını aradığımda alayla gülümsedi. Sırıtarak "Değil mi? Yanlış mı düşünüyorum?" diye üstüne gitmeye devam ettim. Huyu mu buydu, bana mı özeldi, bunu merak ediyordum ama cevap vermiyordu. Sanırım bu cevabı, bugün ve özellikle de ondan alamayacaktım. Beril'le olan ilişkisine dair detayları, etrafımda sorabileceğim başka biri bilmediği için hiç öğrenemeyebilirdim.
Belki bilgi paylaşımı onu da teşviklendirir diye "Biliyor musun? Kuzenin hiç senin gibi değil." dediğimde sonunda değiştirmek istemediği bir konu açılmış gibiydi. Kaşları kalktığında "İki doğum günümde de ne yaptı, biliyor musun?" diye sorduğumda gözlerini kısılarak cevabı beklemeye başladı. Sanırım 'senin gibi değil' derken ne anlamda söylediğimi henüz anlayamamıştı ve o yüzden devam etmemi merakla bekliyordu. Koray'ı daha mı iyi, daha mı kötü olarak benzetmemiştim, bunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Gülüp "Hiçbir şey." dediğimde "Gerçekten mi?" diye sordu. Alay edip kendisiyle kıyaslayıp egosunu okşar sanıyordum ama aksine inanamamış gibiydi.
"Gerçekten," dedikten sonra keyifli gibi gözüksem de iç çektim. Son iki seneki doğum günümü özellikle de dün akşam çok yad etmiştim, tekrar aynısını yaşayacağımı sanmıştım fakat karşımdaki adam buna izin vermemişti.
"Birinde direkt unuttu, diğerinde de bir önceki gün başkalarının aldığı pastayı o da varken üfledim diye herhalde kutladı, sandı. Sonra geleceğim, dedi gelmedi. Sonra hep bahaneler, saçma açıklamalar falan." dedikten sonra sıkkınlıkla üfledim o zamanları hatırladığım için. Gözlerim Poyraz'da değil, eski ve tatsız bir anıyı anlatıyor olduğum için detaylara kapılarak masada geziniyordu. "Yurt dışındaydım, Cansular da yok tabii o yüzden. Yurt dışındaki arkadaşlarım da mantıklı olarak sevgilimle kutlarım sandıkları için bir şey yapmamışlardı doğum günlerimde. Öyle kendi kendime geçirdim iki doğum günümü de yani. Kimse kutlamamış oldu. O yüzden dün gece yaptığın benim için çok önemliydi."
Gözlerim reçel tabağında takılı kalırken birkaç saniye sessizlikten sonra Poyraz sinirle "Eşek mi lan bu adam?" diye sorduğunda anıların etkisinden çıkıp gülerek bakışlarımı ona çevirdim. Dışarıdan bakılınca her şey ne kadar da berrak bir şekilde gözüküyordu. Koray eşeğin tekiydi.
"Sanırım öyle." diye itiraf ettiğimde kaşları çatılı bir şekilde bakmaya devam ediyordu. Birazdan kalkıp Koray'ı dövmeye gidecekmiş gibi gözüküyordu.
"Hiç adam akıllı dayak yememiş o yavşak ama ben onun kaşıntısını alacağım, hiç merak etmesin." derken gözleri bahçede geziniyordu. Bakışları tekrar bana dönerken "Kusura bakma." dedi. Sanırım 'yavşak' ve 'lan' dediği için kusura bakma, demişti ama hiç önemli değildi sanırım. Benim hayatım için yeterince kibardı zaten Poyraz, sinirli anlarında bile. Hakanlar normal sohbet arasında bile daha fazla argo konuşuyordu, hatta ben bile Poyraz'dan daha fazla argo konuşuyordum. Bir gün denk gelirse asıl benim ona 'kusura bakma' demem gerekirdi...
"Gerçekten hiç önemli değil." dedim gülerek bakışlarımı solumda duran saksı çiçeğe çevirirken. Elim çiçeğin yapraklarına giderken "Neden ayrılmadın bu dingilden?" diye sorduğu için bakışlarım yavaşça Poyraz'a döndü. Cevabını benim de merak ettiğim bir soruydu.
Bakışlarım tekrar çiçeğe dönerken yapraklarını sevmeye başladım ve gülerek "Soru hakkın bitti." dediğimde şaşırarak "Başlamadan mı?" diye sordu. "Senin de bir soru hakkın vardı ve demin 'Eşek mi bu adam?' diye sorduğunda cevapladım."
"Ben daha adildim." dediğinde omuz silktim. "Buna mecbur değildin." diye alay etmeye devam ettim. Aslında tatsız, bir cevaptı. Koray'dan da sık sık duyduğum bir cevaptı. Herhangi bir kavgamızda şaşkınlıkla ve hayal kırıklığıyla 'Senin için şunu yaptım, nasıl böyle karşılık verirsin?' diye sorduğum an cevabı bu olurdu, 'yapmasaydın' ...
"Sen de ait olmadığın pencere kenarlarına saksı saksı çiçek koymak zorunda değildin."
Söylediği zihnimde yankılanır gibi hissederken elim ve gözlerim çiçekten ayrılırken kendine sinir olmuş gibi nefesini üfleyip hızla "Kusura bakma," dedi. "Bu kadar yorum yapmaya hakkım yoktu."
Ellerim dirseklerimi masaya yasladığım kollarımı bulurken omuz silktim ve burukça gülümsedim. "Yine de haklısın. Sanırım sağlıksız bir bağımlılık geliştirmiştim."
Geçmiş zamana dair konuştuğum için kaşlarını kaldırarak merakla "Şimdi?" diye sorduğunda cevap vermeden önce birkaç saniye düşündüm fakat cevabı bulamadığım için 'bilemiyorum' der gibi dudak büktüm ve "Duygularım çok karışık." diye itiraf ettim.
Karışıklığın içinde kendisine dair düşüncelerim de vardı ama farkında değil gibi başını onaylar şekilde salladı. "O zaman dingillerden uzak kalmaya..." diye konuyu değiştirdikten sonra çay bardağını uzattığında gülerek çay bardağımı onunkiyle tokuşturdum. Üçüncü bardak çayımı içiyordum ve özellikle de üçüncü bardağımı doldururken gelişme göstermiş, hizasını bana sormamıştı ve elinde de absürt durmamıştı demlik.
"Seninki de az dingil değil, bu arada," dediğimde gülse de yorum yapmadı. Eski sevgilisinin ardından çok da kötü konuşmak istemiyordu sanırım ama onun yerine ben yapabilirdim, sorun yoktu. Çayımı yudumladıktan sonra çay bardağımı sallayarak "Bu da bir gerçek sonuçta. Kız resmen para için kuzeninle evlendi." dedim. Şimdi dönüp baktığımda dünya üzerinde herhangi bir paranın Koray'la evlenmeye karşılık katlanılabilecek bir miktar olmadığını düşünüyordum ama yakın zamana kadar ben resmen bedavaya, isteye isteye Koray'la evlenecektim... Sanırım gerçekten Allah bazı şeyleri bilerek yaşatmıyordu. Vermemesi gerektiğinden koruyor, geciktirdiğini de güzelleştiriyordu.
"Neyse ki sen benim gibi zarar görmedin. O gece mutsuz gözüküyordum ama..." dedikten sonra gerçekten bilemeyerek dudak büktüm. "Üzüldüğün şey Beril değilmiş gibi. Yani daha doğrusu, Beril'e karşı pek bir hissin yokmuş gibi."
Buna dair bir şey söylememiş olsa da tahminime şaşırmış gibi bakıp gülümsedi. Konuşmaya başladığında sonunda onu, ona dair konuşmaya çekebildiğim için hınzırca sırıttım. "Aslında..." dedikten sonra sırıtışımı gördüğü için gülerek çay bardağını masaya geri koydu ve işaret parmağıyla beni göstererek "Tehlikeli bir karım var." dediğinde güldüm ve hiç istifimi bozmadan "Ee, ne diyordun?" diye sorduktan sonra çayımı yudumladım. Kendimi, evimizin önünde zengin arabaları görüp istenildiğimi anladığı için dedikodu uğruna köyden erken dönüp ağzımızı ararken çayını höpürdeterek içen Nuriye teyze gibi hissetmiştim.
Emeğime saygı duyarmış gibi sinsiliğimi fark etmiş olsa da teslim olarak konuşmaya devam etti. "Açıkçası kendimi ihanete uğramış gibi hissedemedim. O hissi bekledim ama yaşayamadım. Sadece..." dedikten sonra doğru kelimeyi düşünürmüş gibi duraksarken dayanamayıp "Ona âşık değil miydin?" diye sordum.
Gülse de keyifli bir gülüş değil gibiydi, daha çok alaya sahipti gülüşü. "Ben zaten pek aşka inanan tiplerden değilim,"
Keşke ben de inanan tiplerden olmasaydım. Böylelikle Koray için yaptığım fedakârlıkları 'aşk' kılıfı ile süsleyip o kadar zarar görmezdim.
Sessiz kaldım, zaten onun da anlatacakları bitmemişti. "Sadece... Beril bazı özellikleriyle benim kadın halim gibi. Karakteriyle değil ama yaşam tarzıyla, bakış açılarıyla, zevkleriyle, tarzıyla." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Beril'i pek tanıma şansım olmamıştı ama söylediklerine katılacak yargıya daha öncesinde de erişmiştim. Zamanında zihnimden geçen bir düşünceyi şimdi Poyraz da dile getiriyordu.
"Biriyle olacaksa, belki onunla olabilir diye düşündüm. Aşk gibi değil de mantıklı bir birliktelik kurmak gibi. İlişki içerisinde de yanıldığımı fark ettim ama kalkıp başkasıyla evlenmek istemesini de beklemiyordum tabii. Ben aşkımdan öldüğümü iddia etmiyordum ama o ediyordu. Birinin âşık olduğunu iddia edip böyle bir şey yapması da, aşka da evliliğe de uzak olan düşüncelerimi pekiştirdi. Eğer onun evlenme beklentilerini karşılamış olsaydım, para için kuzenimle evlenme potansiyeli taşıdığını hiç bilemeyecektim. Aşkın ve evliliğin bu her an hayal kırıklığı oluşturabilir hali ve altından ne çıkacağının bilinmemesi, benim sağlam ve mantıklı adımlarla kurduğum hayatıma biraz ters kalıyor."
Gülüp "İyi ki Beril'in yaptıkları evliliğe uzak olan düşüncelerini pekiştirmiş yoksa maazallah sarhoş bir şekilde biriyle evlenirdin falan..." diye dalga geçtiğimde o da güldü. Evlilikten daha da soğuduktan sonra ilk yaptığı şey evlenmek olmuştu.
"Ama bence biraz da bu yüzden hayattaki diğer şeylere benzemiyor." dediğimde kaşları ilgiyle kalktı. "Diğerlerini yönetebilirsin ama bunu yönetemezsin. Bir şeyleri yönetememeyi de sevmiyor olabilirsin."
Ona dair çıkarımımı 'Vay be' der gibi dudak büzerek alaya alsa da bakışları dediğimi düşünmüş gibi derin bakmıştı. "Bence çoğu evlilik, bir çocuğun hayatı üstünde tepinmekten başka bir şeye yaramıyor. Aşk ise, yapılan saçma sapan hataları güzellemek için uydurulmuş kulağa hoş gelen bir kelimeden ibaret."
Keskin düşüncelerine karşı "Ne diyebilirim ki?" der gibi omuz silktim. Kaldı ki 'çocuk' örneği vermiş olması, konuyu üstüne konuşamayacağım kadar bilgisiz olduğum bir noktaya getirmişti. Poyraz annesi tarafından terk edilen bir çocukluk dönemi geçirmişti. Babasının da terk edildiğine bakarsak mutsuz bir evliliğin meyvesiydi ve evliliği bu şekilde tanımlıyor olması normaldi. Babası tekrar evlilik yapmıştı, hatta mutlu gözüküyordu ama arka yüzünü bilemezdim. O yalıda yaşamaya yeni başlayacaktım ve bazı şeyleri daha iyi anlayacaktım ama her ne olursa olsun, Poyraz'ın aşka dair de evliliğe dair de ön yargılarının olmasını anlayabiliyordum. Yine de farkında mıydı bilmiyordum ama onun olduğu bir evlilikte bir çocuğun mağdur olmazdı muhtemelen ya da onun da tarafı olduğu bir aşkta, bu kelime uydurma bir kelime gibi olmaz gibiydi. Güzel bir karaktere sahipti, tabii bu kadar az tanımayla emin olamazdım. Evliliğe ve aşka dair olan soğuk ve keskin düşüncelerini anlayabiliyor olsam da modum düşmüş gibi hissediyordum. Hatta cümleleri bitene kadar söylediklerini çürütebilecek bir sürü cümle kurma isteği geçmişti içimden ama vazgeçmiştim. Ne yani o beni Koray'a âşık olmadığıma ikna edecek, ben de ona aşkın varlığını mı kanıtlayacaktım? Kaldı ki aşkın uydurma bir şey olduğunu düşünen biri için Koray'a âşık olmadığımı düşünmek de doğaldı, belki de bu şekilde düşünmesinin tek sebebi buydu. Bu ihtimal bana umutsuz hissettirmişti.
"Düğün gününde 'Aşkın böyle bir şey olmadığını kanıtlayacağım' da demiştin. Olmadığını düşündüğün bir şeyin benimki gibi olmadığını nasıl kanıtlayacaksın?" diye sorduğumda derin bir nefes alıp gülümsemeye çalıştı.
"Biri beni bu kadar üzebiliyorsa, ona âşık olmalıyım, demişsin. Sırf seni bu kadar üzebildiği için çok âşık olduğunu sanmışsın. Aşk uydurma değilse bile böyle bir şey olmamalı. Biri beni bu kadar mutlu edebiliyorsa, olmalı doğru kıstas. Bu adam beni bu kadar iyi hissettirebiliyorsa, diye başlamalı cümle."
Bu adam beni bu kadar iyi hissettirebiliyorsa...
Biten çay bardağımı ve çatal ile bıçağımı tabağımın içine koyduktan sonra ayaklandım. Boşalan birkaç tabağı da birbirinin içerisine koyarken Poyraz "Ne oldu?" diye sorunca gözlerimi ona çevirmesem de gülümsemeye çalıştım. "Hiç. Sadece daha fazla oyalanırsak gün bitecek. Hadi kalk."
Ben ortalığı toplamaya devam ederken eli bileğime geldiğinde bakışlarımı ona çevirmek durumunda kaldım. "Yine buz kesmişsin. Tansiyonun mu düştü?" deyip o da ayaklandı. Bileğimden eli saniyeler sonrasında tekrar yanaklarımı bulmuştu. Oturduğu aradan çıkıp kamelyanın olduğum arasına gelmişti tekrar. "İyi misin?"
Yutkunduktan sonra endişe ile bakan gözlerinden dolmak üzere olduğunu hissettiğim gözlerimi kaçırdım ve "İyiyim." dedim. Sadece aşka dair tanımı, içimi huzursuzlukla doldurmuştu. Özellikle de son zamanlarda beni bu kadar iyi hissettiren adam, kendisiyken...
Konuyu değiştirmek için masadaki üst üste koyduğum tabak topluluğuna yöneldiğimde elleri de yanaklarımdan eksilmek zorunda kalmıştı. "Otele mi uğrasak? Dünkü kıyafetlerimizleyiz."
"İstersen merkezden bir şeyler bakarız. Zaman kaybetmemiş oluruz." dedikten sonra kamelya arasından çıkmak için beklediğimi fark ettiğinde geri çekildi ve ellerini uzattı. "Olur." dedikten sonra tabakları ona uzattım ve halimi tartmaya çalışan bakışlarına ardımı dönüp masayı toparlamaya devam ettim. O da birkaç saniye masayı toparlamak için hareketli olan bana bakmayı sürdürüp sonunda üstelemekten vazgeçti ve içeriye yöneldi. İçeri girdiğini fark ettiğimde nefesimi üfleyip ellerimi masaya yasladım ve bakışlarımı karşı taş duvara çevirdim.
Umuyordum ki, aşkın tanımı farklı çıkmalıydı. Yoksa sorunlarımın içerisinde nur topu gibi yeni bir sorunum oluşmak üzereydi. Henüz oluşmadan, üstesinden gelmeliydim.
**
"Sessizsin."
Merkezin sokaklarından birine doğru yürürken "Hayır, nereden çıkardın?" diyerek düşüncesine karşı çıktım. Bir süredir biraz sessizdim evet ama düşüncelere daldığım da söylenemezdi. Aksine hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordum. Sadece yürüdüğümüz sokaklarda daha öncesinde fark etmediğime emin olduğum küçük detayları incelemeye çalışıyordum, böylelikle kafam dağılıyordu.
"Son bir saattir kurduğun en uzun cümle bu olabilir," dedikten sonra durumun ciddiyetini belirtmek ister gibi ekledi. "Ve sadece üç kelime kullandın."
Sırıtmaya çalışıp "Dilersen yine sorularıma başlayabilirim." dediğimde "Sessizliğindense sorularını tercih ederim." dedi. Alayla tehdit edebileceğimi sanmıştım ama sessizliğimdense onu sıkıştıran sorularımı tercih ettiğini dile getirmişti. İstemsiz bir şekilde güldüm. "Bunu söylediğine pişman edebilirim."
"Daha önce de söylemiştim," dediğinde bakışlarımı yanımda elleri ceplerinde yürüyen Poyraz'a çevirdim. "Sen beni pişman edemezsin, Ada Akyel."
Bunu ne anlamda söylüyordu, tam olarak bilmiyordum. Buna gücün yetmez, mi diyordu yoksa sen ne yaparsan yap pişman hissetmem, mi diyordu bilmiyordum ama bugün daha fazla soruyu onun için değil, kendim için sormamalıydım. Cevapları canımı sıkmaya başlamıştı.
Merkez sokaklarından birine girdiğimizde nispeten renkli binalara kaydı gözlerim. Bugün merkezi dolaşacaktık, belki zamanımız kalırsa Marmaros Şelalesi'ne de gitmek isterdim. Bugün olmazsa, yarın giderdik. Sonrasında da zaten balayımızın bitmesine birkaç gün kalıyordu. Gökçeada, çok uzun süre gezilebilecek bir yer değildi. Neredeyse bitmişti görülmesi gereken yerler. Gökçeada, huzurla yaşanması gereken bir yerdi sadece.
"Kıyafetleri şuradan alabiliriz..." diye bir dükkân göstereceğim sırada bir çocuk hızla önüme doğru sıçradığında hafifçe irkilip geriye doğru birkaç adım attım ve çocuğun sevimli yüzü saniyeler içerisinde gülümsememi sağlamıştı. Elinde tuttuğu bir kâğıdı bana uzatarak "İyi ki doğdun Ada abla!" dediğinde şaşırarak uzattığı kâğıdı alırken "Teşekkür ederim ablacım ama sen nereden..." derken çocuk cümlemi bitiremeden utanarak gülüp Poyraz'a baktı ve ardımıza doğru koşmaya başladı. Omzumun üstünden gülücükler saçarak koşan çocuğa baktıktan sonra gülümsemem yüzümden silinmezken önüme döndüm ve vermiş olduğu kâğıda baktım. Mavi elbiseli, saçları turuncu ve sarı çiçekleri olan bir çanta takan bir kadını resmetmişti, yani beni! Saçları turuncu olmasa ve çantası benim olan bir çantayı anımsatmasa çocuğun çizimi bir insana bile zar zor benziyordu ama yine de tatlıydı. Sonuçta en fazla altı yaşında olmalıydı.
Bakışlarım Poyraz'a döndüğünde "Bilmem." der gibi dudak bükerek omuz silkti. O da çocuğu tatlı bulmuş olmalıydı ki keyifli gözüküyordu. "Ya işte, Gökçeada'da ünlüyüm, görüyor musun?" diye dalga geçtiğimde güldü. "Çocuklar sana hayran sanırım."
Çocuğun eski bir tanıdığımızın oğlu olup olmadığını düşünürken resme bakarak ilerlemeye başladım. Birkaç tanıdığımızın en son gördüğümde küçük oğulları olduğunu biliyordum ama ben bile hatırlamazken çocuk nereden hatırlayacaktı beni de, doğum günümü de, çantamı da...
Bileğimde bir el hissettiğimde tekrar irkilerek duraksadım. Daha büyük yaşlarda olsa da yine çocuk olan birisi elime uçan bir balonun ipini uzattıktan sonra "İyi ki doğdun Ada abla!" dediğinde ipi tutarken kaşlarım kalktı. Bu çocuk da sokağın ortasında diğer insanlara çarpıp gülerek kaçarken ardından "Ama sen kimsin?" diye sorsam da nafileydi. Çoktan uzaklaşmıştı. "Gerçekten anlamıyorum..." diye mırıldanırken havada uçuşan mavi balona gülümseyerek baktım. Dikkatim balondayken biriyle çarpıştığımız için hızla gözlerimi çarpıştığımız teyzeye çevirdim. Dikkatsiz yürüdüğüm için tontiş teyzeye çarpmıştım. Balonu tutan elim koluna giderken "Kusura bakma teyze." dediğimde tatlı teyze gülümseyip "Sorun değil kızım, bu arada iyi ki doğdun!" dedikten sonra yüz ifademe gülümseyişi arttı ve eliyle kolumu sıvazladıktan sonra ağır adımlarla yanımdan ilerlemeye başladı. Diğer çocuklar gibi koşarak kaçacak hali yoktu ama o da bir nevi uzaklaşıyordu işte...
Sokakta ilerlemeye devam ederken Poyraz "Sen gerçekten ünlüsün." diye dalga geçti ama ben gerçekten ne gülecek ne de cevap verecek kadar bile hiçbir şey anlayamamış haldeydim. Tanıdığım insanlar olsa anlayacaktım ama tanımıyordum ki...
Deniz'le yaşıt olduğunu düşündüğüm birkaç kız karşıdan gelirken yanımızdan geçmeden önce duraksadılar. Bana yakın olan kız, elinde tuttuğu çiçeklerden yapılma bir tacı saçıma doğru uzattığında şaşırdığım için donakaldım ve ellerini geri çektiğinde hareket edebilme yetisi kazanıp geri çekilirken ne diyeceğimi bilemez haldeydim. "Neden..." diye başlarken kızlar aynı anda "İyi ki doğdun!" dediğinde gülmeye başladım. Sinirim mi bozulmuştu, rüyada mıydım bilmiyordum ama doğum günüm kutlanılıp duruyordu ve herkes bana hediye veriyordu.
Hiçbir şey olmamış gibi yanımdan geçip giden kızlara da bakmak için duraksayıp ardıma doğru döndüm. Kızlar birbirinin koluna girmiş gülüşerek ilerliyordu. Biri arkamdan ıslık çaldığında ardıma döndüm. Benim yaşlarımda olan kızlı, erkekli bir arkadaş grubu hep bir ağızdan "İyi ki doğdun Ada!" diyerek konfeti patlattıklarında gülerek birkaç adım geri çekildim. Evet ya rüyadaydım ya da burada bir şeyler dönüyordu ama iki ihtimalde de mutlu hissediyordum.
Gökyüzünden üstüme doğru konfetiyi dolduran parıltılı parçalar uçuşurken biri karmaşa içerisinde olan yoldan geçmek için müsaade ister gibi davrandığında sırtımı Poyraz'a çevirerek kenara kaydım ama yanımızdan geçen çocuk bana doğru dönüp sarı renk bir gülü uzattığında gülümseyerek güle uzandım ve kulağımın duymaya alıştığı cümleyi söylemesini bekledim. "İyi ki doğdun Ada!"
Tekrar omzuma dokunulduğunda bu sefer neyle karşılaşacağımı merak ederek sevinçle ardıma döndüm ve bütün bunların ondan çıktığını çoktan tahmin etmiş olmam gereken Poyraz'la göz göze geldim. Ellerinde bana doğru bir pasta uzatmış, mumlar üflemem için beni beklerken bir sürü insan, belki de sokaktaki herkesle birlikte Poyraz da "İyi ki doğdun Ada!" dedi.
Ağlamamak için zor dururken gülümsemem gülüşe döndüm ve ne diyeceğimi bilemez bir halde başımı onaylamaz şekilde salladım. Daha çok 'sana inanamıyorum' der gibi bakıyordum dolu gözlerle Poyraz'a. Ona 'iki senedir doğum günümü kendim kutluyorum' demiştim ve işte! Koca bir sokak aynı anda doğum günümü kutlamıştı. Ne ara ayarlamıştı, yine nasıl aklına gelmişti...
Mutlu bir şekilde sırıtarak bana bakarken dişlerinin arasından "Ada'cım tüm sokak mumları üflemeni bekliyor." dediğinde tekrar güldüm. Gözlerim ona ne zamandır dalmıştı bilmiyordum ama bana hak vermeliydi. Minnet dolu bakışlarımın bitmesine biraz olsun yaklaşamamıştım hala aslında ama doğru söylüyordu, sokak bizi bekliyordu.
Derin bir nefes alıp doğum günümün ikinci dileğini diledim. Aklımdan aynı anda bir sürü dilek geçiyordu ve çoğu şu anki hislerime dairdi. Bu hislerin sürmesini diliyordum ama bu bir yandan da Poyraz'ı dilemek gibiydi çünkü sanırım bu hisleri sadece onunla yaşıyordum.
Mumları üflediğimde sokaktaki insanlar aynı anda alkışlamaya ve ıslık sesleri çıkarmaya başladılar. Öyle ki sokağın olduğumuz kısmını göremeyen insanlar duydukları seslerden birinin evlenme teklifi aldığını ya da bir erkek topluluğunun burada maç izlediğini falan sanabilirlerdi. Ama aslında olan, bir adamın, bir kadının doğum gününü bir kez daha kutlama sürpriziydi!
"Ne diledin? Dur tahmin edeyim, rengârenk bir rüya kapanı mı?" diye sorduğunda gülerek kaşlarımı kaldırdım. Ne demek istediğini anlayamamıştım ama samimi yüz ifadesi ve hissettiklerim gülmeden duramamamı sağlıyordu. Pastayı yanında duran çocuklardan birine uzatıp "Yengenizin mumları atmayın sakın." diye uyardı. Söylediğine ve benim için 'Yenge' deyişine gülüşüm artarken pastayı tutan çocuk hızla kahvehaneye yöneldi. Çocuğu takip ederken o sırada kahvehaneden çıkan çalışanların sokaktaki kişilere pasta dağıttığını görebiliyordum. İnsanların yiyebilmesi için de pasta ayarlamıştı. Muhtemelen bana üflettiği pastayı da bize servis edilmesi için göndertmişti. Tabii, dün üflettiği pastada istediğim gibi mumların anı olarak kalması için çocuğu uyarmıştı.
Mutluluktan muhtemelen parlayan gözlerim tekrar Poyraz'a dönerken elinde söylediği gibi rengârenk olan bir rüya kapanı tuttuğunu gördüm. "Dileğin gerçek oldu!"
Biraz önce 'Dur tahmin edeyim, rengârenk bir rüya kapanı mı?' diye şaka yaparken ne demek istediğini şimdi anlıyordum. "Fark ettim de, bahçenizde hiç böyle bir şey yok. Beğenirsin, tam senlik, diye düşündüm." dedikten sonra emin olamamış gibi gözlerini kısarak ve yüzünü hafifçe buruşturarak "Beğendin mi?" diye sordu. Balonu Poyraz'a uzatıp "Bileğime bağlar mısın?" diye sorduğumda cevap vermeden balonu uzattığım için anlayamayarak baksa da uçan balonun ipini bileğime bağladı. Boşalan elimle rüya kapanını Poyraz'ın elinden aldıktan sonra resmi tutan elimi boynuna sardım. Neredeyse üstüne atlar gibi ona sımsıkı sarılırken gülerek "Evet!" dedim.
Sıkı sarılışıma, kollarını belime dolayarak eşlik ederken o da kulağıma doğru gülüp "Gerçekten mi?" diye sordu. Her bir detayı ayrı ayrı o kadar beğenmiştim ki, hala beğenip beğenmediğime dair endişe duyması çok saçmaydı. Çok saçma ama çok hoştu çünkü ne yapsa daha fazlasını hak ediyormuşum gibi davranıyordu. Sanki beğenmesem hiç kırılmayacak, 'keşke şunu da yapsaydım' diyecek gibiydi. Kaldı ki bu kaçıncı hediyemdi, sayamıyordum. Yolda insanların verdiği balonu, resmi, çiçekli tacı da o ayarlatmış olmalıydı. Dün gece de kupa ve resmen çocukluğumun evini hediye etmişti. Beğenmemem gibi bir ihtimal var mıydı?
Kollarımız birbirinden çekilirken birkaç saç telim kirli sakallarına takıldığı için tenine değmeye devam ederken dudaklarımız arasında bir nefes kadar mesafe kalmıştı. İçimi korkutan bir gerçek vardı ki, şu an onu öpmüyor oluşumun en büyük sebebi koca bir sokağın bizi izliyor oluşuydu. Diğer sebepler o kadar küçük kalmıştı ki şu an, bu insanlar olmasa Poyraz iddiayı kazanacaktı. Belki de kazanmayacak, o da hatırlatmayacaktı ama bunu hiçbir zaman bilemeyecektim sanırım.
İkimizin de gözleri dudaklarımız ile gözlerimizin arasında gidip gelirken sadece birkaç saniye geçmiş olmalıydı ama kalbim yıllarca sürmüş gibi yorgun hissediyordu. "Her seferinde acaba güzel bir kolye almayarak hata mı ettim, diye düşünüyorum. Beğenmeyecekmişsin gibi geliyor." diye itiraf ettiğinde söylediklerinin yarısını zihnimde tamamlamış olmalıydım çünkü dikkatim ve algım oldukça kapalıydı şu an. Bu kadar yakınken zihnimi sakin tutmak zordu.
"Yok, asıl öyle beğenmezdim. Beğenmiş taklidi yapmam gerekirdi." diye itiraf ettim gülerek. Şu ana kadar kaç kadınla birlikte olmuştu ya da kaç kadına hediye almıştı bilmiyorum ama sanırım hepsine güzel bir kolye almıştı ya da hepsi güzel bir kolyeyi isterdi ki şimdi maddi anlamda değersiz ama manevi anlamda değerli hediyeler aldığında beğenmeyebileceğimi düşünüyordu.
O da gülerek "Şu anda öyle yapmadığını nereden bileceğim?" diye sorduğunda şu ana kadar anlamış olması gereken cevabı verdim. "Çünkü oyunculuk yeteneğim yok."
Başını hak verir gibi onaylar şekilde sallarken gözlerini yavaşça kapatıp açtı. İnci gibi sıralı dişlerinin her gibi gözükecek kadar büyüktü sırıtışı. Birisi "Çok güzel çıktı!" diyerek bir polaroid fotoğrafı bize doğru uzattığında kollarımızı birbirinden çekerken fotoğrafa odaklanmaya başladık. Poyraz'ın bana pasta uzattığı, benimse elimde balon ile ona gülümseyerek baktığım bir fotoğraftı.
"Bu da..." dediğinde biraz önce elime alıp görebilmesi için rüya kapanını ve resmi bir elimde toplayıp diğer elimle Poyraz'la aramızda havada tuttuğum fotoğraftan ilgimi çekip yeni uzattığı fotoğrafa uzandım. Fotoğrafın üstünden diğer fotoğrafa bakmaya başladım. Bu da biraz önce, sarıldığımız anda çekilmiş bir fotoğraftı. Yeni çekildiği için tam olarak belirmemişti ama bu haliyle bile çok güzel gözüküyordu. Birbirine sımsıkı sarılmış iki kişi, kadın neredeyse adamın üstüne atladığı için ayakları havada ve bileğinden mavi bir balon yükseliyor, saçlarında çiçeklerden bir taç var...
"Ve bu da..."
Kızın da sallayarak uzattığı son fotoğrafı elimde yer kalmadığı için Poyraz alırken benim de görebilmem için aramızda tuttu. Bu da sarılmamız sona erdikten sonra çekilen bir fotoğraftı ama sarılmadan sarılmak nasıl olabiliyorsa, öyle duruyorduk. Sadece yüzlerimiz birbirinden uzaklaşmıştı, o da yeterince değildi. Fotoğrafta zihnimden geçenler de çıkmış gibi utanmış hissetmiştim. Bu bakışları ve yüz ifadesini görenler ne düşündüğümü anlayabiliyor, olmalıydı. Bakışlarım Poyraz'a döndüğünde alt dudağımı ısırdım. Benden farklı sayılmazdı.
Kıza teşekkür ettikten sonra kız da arkadaşlarıyla pasta yemek için kahvehanenin önüne gitti ve aslında gözlerin bize dönüp durduğu bir sokakta olsak da baş başa kalmışız gibi hissettim. Poyraz elimi rahatlatmak için fotoğrafları kendi almıştı. Benim de elimde hediyelerim vardı.
Sesim mutluluktan ve duygu karmaşasından titrerken "Ne yapıyorsun?" diye sordum. Gerçekten, ne yapıyordu şu an? Dünkü sürprizi bile mecbur olmadığı bir şeyken yetmemiş gibi doğum günümü güzel anılarla doldurmaya devam ediyordu.
Gözleri o da fotoğrafa baktığında zihnimi okuyabilmiş gibi derin bakarken "Son iki yılın hakkını veriyorum." dediğinde gülümsedim. Kendi açmadığı yaraları kapatmaya çalışıyordu. Bunu istemesinden daha garip bir şey varsa o da, sanırım başarıyordu.
"Yine mi beni mutlu etmek için yaptın, sadece?"
Çok rahat bir şekilde omuz silkip "Evet," dediğinde güldüm. Önü, arkası yok demişti. Gerçekten yok muydu?
"Çıtayı o kadar yükselttin ki senin doğum gününde sana o sevdiğin kurabiyeden bin tane falan yapacağım." dediğimde gözleri arada elinde tuttuğu fotoğraflarımıza dönerken güldü. Gülüyordu ama şaka yapmıyordum. Beni o kadar mutlu etmişti ki, ona ne yapsam az kalacaktı. Kaldı ki aslında ödeşirmiş gibi karşılığını vermeye çalışmak değildi isteğim. Onu gerçekten mutlu etmek istiyordum. O normalde doğum günlerini nasıl geçiriyordu, henüz bilmiyordum ama fark yaratmak için doğum gününe neredeyse her gün falan düşünecektim. Beşir Cansu da bu tarz işlerden anlıyordu, onunla kafa patlatmam gerekecekti. Poyraz'ın da fikir aldığı biri var mıydı acaba? Gerçekten bütün bunlar kendi zihninden mi çıkmıştı? Bu kadar düşünceli ve sürpriz dolu bir adam mıydı? Şaka gibi geliyordu. Koray'ın vitaminleri de Poyraz'a gitmiş olmalıydı.
"Sen yine yap istersen," dedikten sonra gözlerini bilerek irice açıp sırıttı. "Yerim valla," dedikten sonra omuz silkti. "Ama doğum günüm için yapma. Pek kutlamam."
Sen öyle san. Bana durmadan sürpriz yaptıktan sonra artık kutlamama gibi bir şansı yoktu.
Sırıtarak başımı onaylamaz şekilde salladım. Benimle 'yaparım', 'yapma' tartışmasına girmek yerine gözlerini kaçırarak güldü. Bu tartışmaya boyun eğmek gibi değildi de başka bir zamana ertelemek gibiydi. Onun gözleri doğum gününe dair konuştuklarımızı düşünür gibi sokakta dolaşırken "Biriyle evlen." demekten geri duramadım. Bakışları bana dönerken kaşlarını kaldırdı. Omuz silkip "Gerçekten, biriyle evlen." dedim gülerek.
Anlayamıyor gibi baksa da en azından güzel bir şey söylediğimi fark etmiş gibi gülüp "Ne?" diye sordu. "Birini nasıl mutlu edeceğini bilen bir adamsın. İleride biriyle evlensen, mutlu bir evliliğin olur bence. Biriyle evlen yani, bir kadını mutlu edersin."
Kaşları daha da kalkarken dediğimden etkilenmiş gibi dudağını büzerek bakışlarını ardımda dolaştırırken gözleri tekrar bana dönmeden önce geçen birkaç saniye içerisinde dudaklarına geniş bir sırıtış yerleşmişti. Tekrar göz göze geldiğim kahverengilerinde muzip bir bakış düşmüştü şimdi. "E boşama o zaman beni, sen yararlan bu şanstan."
Güldüğümde sadece komik geldiği için değildi ama o şakaya vurduğu için benim de şakalaşıyor gibi gözükmemden memnundum. Yoksa heyecanımın salak salak güldürdüğünü fark etmesini istemezdim. Neden heyecanlanmış olduğuma dair sorgulamayı her şeyi romantize etmeyi sevdiğim Gökçeada'dan döndükten ve sakin kafayla düşünebilmeye başladıktan sonra yapacaktım.
Alayla "Şans?" desem de bu egoya bürünebilme hakkını saniyeler öncesinde ona oldukça iltifat ederken ben vermiştim. O kalbimi bu kadar ısıtırken ben de egosunu biraz ısıtmaya katlanabilirdim sanırım. Kaldı ki, hakkı vardı. İltifat etmek için değil, gerçekten öyle düşündüğüm için söylemiştim.
Üst dudağını yalayarak başını onaylar şekilde sallarken o da gülüşüne engel olmaya çalışır gibiydi. "Sadece benim için mi şans yani? Sen şanslı olmaz mısın?" diye sorduğumda gülüşünü daha fazla durduramadı. Ansızın gelen trip onu hazırlıksız yakalamış olmalıydı.
Gülüşü azalırken fotoğrafları tutan elini aramızdan aşağıya doğru indirdikten sonra bana doğru birkaç adım atıp yakınlaştı. Yakınlaşmasıyla bakışlarım bile titremiş gibi bacakları ile yüzü arasında birkaç kez gidip geldikten sonra derin bir nefes alıp yakınlaştığı için aramızdaki boy farkından kaynaklı olarak gözlerine daha rahat bakabilmek için çenemi kaldırdım. Alaylı sesiyle "Ben sürpriz yapıp duruyorum, 'karıcım, karıcım' diye ortalarda dolanıyorum, sen ne yapıyorsun?" diye sorduğunda gözlerimi kısarak kötü kötü bakmaya çalıştım. "Börek falan yaptım ya."
Güldükten sonra "Başka?" diye sorduğunda "Bir de yanağını öptüm ya, üç ay yeter bu sana." dedikten sonra yakınlığımız konuşma yeteneğimi sınırladığı için sokakta kahvehaneye doğru ilerlemek adına sola doğru döndüm ama elleri belimi bulup beni tekrar kendine çevirdiğinde titrek bir nefes alarak ona baktım. Muzip bakışları eşliğinde "Üç ay sonra ne yapacaksın peki?" diye sorduğunda irileşen gözlerimle uyarır gibi baktım. Burnundan gülerken dudağının kenarını ısırıyormuş gibi bükülmüştü dudağı.
"Üç ay sonra da şanslıysan diğer yanağını öperim." derken ben de gülmek üzere gibiydim. Heyecanımı başka nasıl atabilirdim, bilmiyordum.
"Aslında ben amansız bir batıl inanca yakalandım." dediğinde kaşlarım merakla kalktı. "Sen dün sağ yanağımı öptün ya, sol yanağımı da öpmezsen dul kalırmışım."
Gözlerim 'Gerçekten mi?' diye sorar gibi baygınlaşırken gülüp bahane üretmeye çalıştı. "Ben demiyorum, batıl inançlar diyor."
Alaylı sırıtışım eşliğinde bakmaya devam ettiğimde bahanelerini sürdürmeye devam etti. "Senin için diyorum. Dul kalırsam olan sana olmuş oluyor. Başına bir şey gelirse falan maazallah."
"Üç ay sonra alırsın diğer öpücüğünü Poyraz'cım." deyip şirince sırıttığımda o da şirince sırıtıp "Ya üç ay içerisinde başına çoktan bir şey gelirse?" dedikten sonra hızla "Allah korusun." diye de eklediğinde güldüm.
"Bunu göze alabiliyor musun?" Yaramaz bir şekilde sırıtırken başını onaylamaz şekilde sallayarak "Açıkçası ben alamıyorum." dedi.
Şakalaşıyormuş gibi davransa da "İyi madem." diyerek kabul etmemle birlikte kaşları kalktı ve parlayan gözlerini benden kaçırırken hemen ciddileşip sol yanağını bana doğru uzattığında güldüm. Dünden hazır gibiydi. "Kendim için yani, yanlış anlama." dediğimde "İnan bana sebebiyle hiç ilgilenmiyorum." dedi.
Gülüşüm artarken bakışlarının bende olmamasının getirdiği rahatlıkla alt dudağımı ısırarak parmak uçlarımda yükseldim. Hareketlenmemle ciddi tutmaya çalıştığı dudakları kıvrılmaya başlarken gözlerini yavaşça kapattı. Rüya kapanını tutan elimin parmak uçlarıyla kolundan destek alarak sol yanağına yöneldim.
Çok oyalanmamaya çalışsam da başarısız olarak yanağına birkaç saniyeden fazla süren bir öpücük bıraktığımda kıvılcımın dudaklarımın ucundan vücutlarımıza yayıldığını hisseder gibiydim. Saçlarımla yüzümün renginin eşitlenmediğini umarak geri çekilirken gözlerim yüzüne kaydı. Memnun sırıtışı eşliğinde bakışlarını bana çevirdikten sonra "Ups." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. "Karıştırmışım. Dün de sol yanağımı öpmüştün. Şimdi iki kere öpmüş oldun." dedikten sonra 'Allah'ın işine bak.' dermiş gibi omuz silkerek güldü. "Dul kalmamam için sağ yanağımı da iki kere öpmen gerekecek."
Hınzırlığına gülmemeye çalışırken uyarır ses tonumla uzatarak "Poyraz..." dedim. "Ne? B12 eksikliğim var herhalde." dediğinde başarısız olup güldüm. Kimse beni Poyraz'ın eksik beslendiğine ve B12'sinin düşük olabileceğine inandıramazdı. "Tamam, o zaman ne yapıyoruz, biliyor musun?" diye sorduğumda keyifle sağ yanağını uzatıp tekrar gözlerini kapattı. Sırıtırken resmi tutan elimi sol yanağına uzatıp işaret parmağımı ve orta parmağımı resimden çekerek yanaklarına yasladım ve yüzünü kendime çevirdim. Gözlerini aralarken muzip bir şekilde "Ha tek öpücükle arayı kapatırım diyorsun yani. Peki, ona da tamamım." diyerek onu dudağından öpecekmişim gibi davrandığında oflasam da oflamam gülüşümle dağılmıştı. Utanmasa dudağını büzerek öpücük bekleyecekti.
Elimi yanağından çekerken "Sen batıl inançlarından kurtuluyorsun, böylelikle sorunlarımız çözülmüş oluyor." dediğimde keyfi silinirken "Çok saçma bir çözüm." dedi hızla. "Yani batıl inançlara göre davranmak daha mı mantıklı?" diye sorduğumda bütün hayatı bunun tam aksi bir bakış açısıyla kurulu olmasına rağmen yüzsüz bir şekilde uzatarak "Evet." dediğinde başımı onaylamaz bir şekilde sallarken gülüyordum. "Vazgeç Poyraz'cım." dedikten sonra yüzümü buruşturarak dilimle 'Tıh' sesi çıkardım ve "Sana buradan iş çıkmaz." dedim.
"Ah be, iyi ilerliyordum." dediğinde tekrar güldüm. Gerçekten onu öpmemi mi istiyordu yoksa sadece şakalaşıyor muydu bilmiyordum ama biraz önceki öpücüğü hak ettiği doğruydu. Yine ne yapmıştı, etmişti bugünü benim için güzelleştirmişti.
Takip eden birkaç saati pastamızdan yiyip insanlarla sohbet ederek ve gezinerek geçirmiştik. Geldiğimizden beri lazım oldukça yardımcı olmak üzere bizimle Gökçeada'da bulunan Poyraz'ın şoförü ve birkaç çalışanı, sürprizlerine de yardımcı olmuştu ve bu insanları ayarlamıştı. Sohbetlerin arasından anladığım buydu. Bir süre elim dolu dolaşsam da sonrasında rahat gezinmek için rüya kapanını ve resmi bizi Gökçeada'ya getiren şoföre vermiştik. Diğer çalışanlar da bizim gezerken kullandığımız araba ile gelmişti Gökçeada'ya ve muhtemelen yine o şekilde döneceklerdi, dönüş yolunda da Poyraz kullanmak yerine şoförün kullandığı limuzinle dönmek isterdi muhtemelen. Bileğime bağlı olan mavi uçan balonla ve kafamdaki taçla devam ediyordum güne. Sokakta dükkânı olan tanıdıklarımdan birkaçı ile de Poyraz'ı tanıştırmıştım. İnsanlara el uzatmak yerine sarılarak selamlaşmaya alışmıştı. Gece otelde kalmadığımız için üstümüzü değiştiremediğimizden kıyafet satan dükkânlardan tanıdığıma ait olana girip kendimize yeni kıyafet almıştık. Doğum günüm olması şerefine, ya da on beş dakika ısrar etmemin şerefine Poyraz onun kıyafetlerini seçmeme izin vermişti ama tabii müdahalelerini sürdürmüştü. En sonunda kötü bakışlarıma maruz kaldığı için "İyi peki." diyerek köşesine çekilmiş ve özgürce seçmemi beklemişti. Onu gökkuşağına çevireceğim yoktu zaten, sadece habire soğuk renkler tercih ediyordu ve yakışıyor olsa da onu yansıtmıyor gibiydi. Karakteri zevkinden daha renkliydi. Söz verdiği için söylense de şimdi karşımda seçtiğim kombinle duruyordu. Bebe mavisi çizgili, oversize bir gömlek, beyaz, bol kot pantolonun içinde, bol bırakılmış bir şekilde duruyordu ve düğmeleri göğsünün ortasına kadar açıktı. Pek onun tarzı gibi değildi evet ama yine de tarz duruyordu. O da çocuk gibi benim giyeceklerimi seçmek istediği için ben de onun seçtiği kombinle karşısında duruyordum ve gözleri üstümde geziniyordu şimdi. O da kendi zevki gibi beni koyu ya da soğuk renklere bürüyeceğini sanıyordum ve hatta ilk olarak eli hep o tarz kıyafetlere gitmişti ama üstüme doğru tuttuğunda diliyle 'Tıh' sesi çıkartarak vazgeçmişti. "Ne yani Beril'e yakıştırdığın şeyler bana yakışmıyor mu?" diye trip attığımda ansızın gelen tribime şok olmuştu. Bu Beril trip de atmıyordu sanırım, adam hiç alışmamıştı. Benden gelince şaşırıyordu ama sonrasında gülüp uyum sağlıyordu. Sonuçta bu sabah Beril'in tarzının kendisine göre olduğunu söylemişti ve tam Beril'lik bir şeyi bana yakıştırmamış gibi 'Tıh'lamıştı. Ben kötü anlama yormuş olsam da "Renklerini söndürmek istemiyorum." diye cevaplamıştı. Demek ki zevkine uymamama rağmen renklerimi beğeniyordu ya da beğenmeye başlamıştı. Renklerimden bahsederken karakterimi mi kastetmişti, saç rengimden mi yoksa zevklerimden mi bahsetmişti tam anlamamıştım. Bu yüzden soğuk ya da koyu renklerle değil tam aksine tatlı bir sarı renkte çalışanın 'cut out detaylı' diye tanımladığı ince kumaş bir tulum ile duruyordum. Tulumun bacaklarımın yanlarında kalan kısımlarında yırtmaçlar vardı ve kalçamın altına kadar inen şortlu astarı dışında kalan bacaklarımın yürüdükçe ve hatta durduğumda dahi görünmesini sağlıyordu. Bacaklarımın hava alabileceği bir kıyafet seçtiği için minnettardım ama o kot pantolonun içinde bana sövüyor olmalıydı. Tulumun bele sıkıca oturarak başlayan üst kısmı ise iki parçadan oluşuyordu ve ters bir şekilde boyuna doğru götürülerek boyunun arkasında bağlanan parçalar göğsümün altından göğüslerimin ortalarına kadar dekolte oluşturuyordu. Parçaların bağlandığı boyun ile kalçamın yukarısına kadar da sırt dekoltesine sahip bir tulumdu. Açıkçası, seçtiği tercihi oldukça beğenmiştim. Efil efil oluşuyla rengiyle tam bir yaz tulumuydu.
"Ada'cım çok güzel oldun." dedi tanıdığım Mahmure teyze oturduğu sandalyeden beni izlerken. Çalışanı ise yanımda, benimle birlikte aynaya doğru bakarken "Bence de çok güzel oldunuz." dedi. Gözler son yorumu almak adına Poyraz'a döndüğünde Poyraz sıkkınlıkla tuluma bakıyordu.
"Ben tam emin olamadım." dediğinde onun aksine yanında duran aynadan kendime bakan gözlerim memnundu. Modum düşerken "Neden ya?" diye sordum. Vücudu bana doğru hareketlenirken gülümsemeye başlayıp "Çünkü çok güzel oldun." dediğinde asılan suratım anında neşelendi. Karşıma vardığında neşem vücudumun kıpır kıpır ve hareketli olmasını sağlıyordu. Koray yüzünden yetersiz hissetmeye alıştığım için bir erkekten görünüşüme dair mod düşürücü bir yorum aldığımda yapmam gereken şey 'Sana ne?' demek olmasına rağmen 'Neden ya?' diyerek modum düşüyordu ama Poyraz sandığımın aksine güzel bir şey söylemişti. Yine de hayran gibi bakan gözlerinin ardında sıkkınlık da var gibiydi.
Eli omzumdan sarkan kumaş parçasını boynumdan geriye doğru iterek tekrar gözlerini bu sefer yakınımdan üstümde gezdirdiğinde beğeni dolu bakışlarını gülümseyerek izliyordum. "Keşke bu kadar güzel olmasaydı..."
Gülüp "Nasıl yani?" diye sorduğumda Mahmure teyze gülüp "Damat biraz kıskanç galiba. Gözlerden nasıl sakınacağına sıkılmış canı." diye Poyraz'ın derdini ifade ettiğinde Poyraz da gülüp "Yok canım." diye itiraz etti. Bakışlarını gözlerime çevirdiğinde onu dener gibi "Bunu seçmiyor musun yani?" diye sordum. Onun seçtiğini giymeye söz vermiştim. Özgüvensiz erkekler seçmez, yanlarındaki kadını kısıtlardı. Nedense zihnim Poyraz'ı deneyip duruyordu. Neydi bu sınavların sebebi, geçse neydi, geçmese neydi?
"Seçmez kızım görmüyor musun? Kıskanç bu adam. Yakmışsın başını," diye dalga geçmeye devam etti Mahmure teyze. "Benim koca da böyle. Al birini, vur ötekine."
Mahmure teyzenin söylediğine gönderme yaparak "Sakınırım ben seni. Sen de beğendiysen bu olsun." dediğinde gülümseyişim genişledi ve bakışlarımı Mahmure teyzeye çevirdim ve 'Ne oldu?' der gibi göz kırparak başımı sağa sola salladım. Mahmure teyze gülerek "Tamam kızım sen yap bu adamdan çocuk. Olur bu adamdan.' dediğinde Poyraz'ın da hoşuna gitmiş olmalı ki gülmeye başladı. 'Çocuk' deyişi yüzünden kan yüzüme akın ederken gözlerimi irileştirerek Mahmure teyzeyi uyardığımda gülüşünü dudaklarını birbirine bastırarak durdurmaya çalışırken eliyle dudağında hayali bir fermuarı kapatır gibi yaptı.
Elimizde eski elbiselerimizin olduğu poşetlerle dükkândan çıktıktan sonra kapıda bekleyen çalışana uzattı Poyraz poşetleri. "Bir önerin var mı yoksa spontane mi devam edelim?" diye sordu Poyraz. Gökçeada'yı bilen ben olduğum için genel olarak ne yapacağımızı, ona nereyi göstermek istediğimi hep ben seçmiştim. Saat henüz geç olmadığı için "Marmaros Şelalesi'ne gidelim bence. Sence?" dediğimde kolunu uzattı.
Çok biliyormuş gibi o da "Marmaros Şelalesi'ne gidelim bence de." dediğinde güldüm. Gülüşüme sırıtarak bakarken kolunu uzattı ve "O zaman Marmaros Şelale'sine." dedi. Koluna gireceğim sırada biri "Ada!" dediğinde bakışlarımı sese doğru çevirmeden önce sesin sahibini biliyordum.
Sevinçle "Dare!" diyerek tatil yerinde yaşamaktan kavrulmuş buğday teni ve kafasından hiç ayırmadığı şapkasıyla bana doğru gelen adama sarılmak üzere kollarımı kaldırdım. Kolları vücudumu sararken "Ben de balayındasınız diye rahatsız etmeyeyim dedim ama bugün de karşılaşmasak arayacaktım!" dedi.
Sırtını sıvazlarken "Gitmeden görürdüm illaki seni zaten." dedim. Kollarımız birbirinden çekildikten sonra işaret parmağını bana doğru uzattığında gülerek ben de ona doğru uzattım ve işaret parmaklarımızla da selamlaştık. Çocukluğumuzdan kalan bir alışkanlıktı.
"Ben de Poyraz, Ada'nın kocasıyım."
Gözümün önünden işaret parmaklarımızı bozmak ister gibi uzanan Poyraz'ın elini gördüğümde işaret parmaklarımızı çektik ve Dare'nin ilgisi Poyraz'a döndü. Poyraz'ın elini sıkmakla yetinmesine sevinmiştim. Poyraz için dün söylendiği adam tarafından kucaklanmak hoş olmazdı sanırım.
Dare "Memnun oldum dostum. Ben de seni merak ediyordum. Küçük bir kaza atlattım, gelemedik düğüne. Ada'yla telefonda konuşmuştuk ama sen de kusura bakma lütfen." derken bakışlarım Poyraz'ın üstündeydi. Dare'nin yaklaşım tarzını değerlendirir gibi hafifçe kısılmış gözleri eşliğinde Dare'yi inceliyordu. Dün ilk aşkım olduğunu söylediğim için nedense kurulmuştu çocuğa ama kurulmasını gerektirir hiçbir şey yoktu ortada gerçekten. Bir yandan olsa dahi kurulması şaka mıydı yoksa gerçek miydi, emin olamıyordum. Bakıldığında beni kıskanmıyor olması gerekiyordu. Öyle, değil mi?
Poyraz, Dare tarafından henüz rahatsız edici bir hareket görmemiş olmalı ki biraz öncekinden daha ılımlı bir ses tonuyla "Yok ne kusura bakması, sana geçmiş olsun asıl." dedi. Elim Dare'nin kaşının üstündeki bandaja giderken "Nasıl oldun?" diye sordum. Gülerek şapkasını hafifçe aşağı çekeleyip "Şapka kapatmıyor mu ya? Kızlara kötü bir görüntü vermek istemem." diye şakalaştığında gülerek elimi çektim. "Merak etme, iki üç dikişle havandan bir şey eksilmez." dediğimde "Hatta..." diyerek işaret parmağını kaldırdı ve yükselen enerjisiyle "Bazı kadınlar yara izlerini çekici bile buluyor." diye durumunu güzelledi. Gülerek "Evet, sen bu ihtimale tutun." dedikten sonra bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. Hala değerlendirmeye devam ediyor olmalıydı ki gözleri aramızda geziniyor, bizi dinliyordu.
Dare'nin de bakışları Poyraz'a dönmüş olmalı ki Poyraz'a dair konuşmaya başladı. "Dostum sana ne kadar teşekkür etsem az. Annemlerin 'hadi sizi evlendirelim' şakalarını sonlandırdın. Herkesin yanında yapıyorlardı, kısmetim kapanıyordu."
'Evlenme şakası' lafzı geçince kaşları yine rahatsız olmuş gibi hareketlense de cümlenin sonuna doğru daha rahatlamış gibiydi. Dare, ailesi gibi evliliğimizden rahatsız olmuş şakası yapmadığı için memnundu.
Poyraz kibarlık olsun diye Dare'nin gülüşüne eşlik ederken onun yüz ifadelerini tanımaya başladığımı fark ettiğim için içimde anlık bir heyecan yükselmişti. Dare Poyraz gerçekten gülüyor sandığı için neşesini sürdürerek başını bana çevirdi. "Nereden de ettim o teklifi, salak çocuk aklımla."
Poyraz da neşelenerek "Değil mi? Çocuk aklı." diyerek bakışlarını bana çevirdi. Dün de o yaşlarda aşkın olamayacağını, ilk aşkımın Dare olamayacağını iddia edip durmuştu ve şimdi Dare de onu desteklemiş gibi konuşmuştu. "Ben sandım ki evlilik hep birlikte olmak sadece. Biz de o sıralar hep oyun oynuyoruz, akşam olunca ayrı eve girdiğimiz için oyunumuz bitiyor falan. Kendimce öyle kurmuşum kafamda."
Poyraz'ın sorgulayan bakışları ile Dare arasında gözlerim gidip gelirken ben de güldüm. "Bir dakika, bir dakika." dediğinde Dare'nin de gözleri Poyraz'a döndü. "Siz çocukluk aşkı değil misiniz yani?"
Dare bir kahkaha patlattığında benim de gülüşüm arttı. Poyraz'ın cevap arayan bakışları aramızda dolaşırken Dare gülmekten konuşamazken eliyle beni gösterip anlamak için çaba gösterilmesi gerekilecek şekilde konuşmaya başladı gülüşleri arasından. "Ben bunun kız olduğunu bile bilmiyordum. Saçları kısacıktı. Ben sırf geceleri de aynı evde olalım, oyun oynayalım diye teklif ettim. Sonra evlenmenin ne demek olduğunu öğrendiğimde kusacaktım az daha."
"Abart sen de!" derken omzuna vurdum gülüşlerimin arasından. "Erkeğe de benzemiyordum." diye kendimi korumaya çalışsam da Dare gülüşlerini durdurmaya çalışırken başını onaylar şekilde salladı. "Tatlı bir erkek çocuğuna benziyordun Ada."
"Of, git." diyerek onu tekrardan ittirdikten sonra bakışlarımı ellerini beline koymuş bana ters bakmaya çalışsa da keyifli gözüken Poyraz'a çevirdim. Dün sırf onunla uğraşmak için böyle söylemiştim ve çok geçmeden yakalanmıştım.
Poyraz "Kardeşim çok memnun oldum ya." diyerek tekrar Dare'ye yöneldi ve bu sefer ilk sarılma girişimi gösteren Poyraz'dı. Dare de Poyraz'ın sırtını sıvazladı. Sanırım artık Dare'ye iyi davranabileceğine karar vermişti ama Dare durumu anlamadığı için masumca "Ben de memnun oldum dostum." dedi.
Poyraz'ın bir anda sevecen bir adama dönüşmesini sırıtarak izlerken onlar da geri çekildi ve Poyraz bir eliyle Dare'nin omzunu tutmaya devam ederken diğer elini beline koydu ve bakışlarıyla yüzünü bana çevirip rahatlamış gibi nefesini üfledikten sonra sırıttı. İlk aşkımın Dare olmaması onu neden bu kadar mutlu ettiğini anlayamamıştım. Koray'a da aşık olmadığımı iddia ediyordu. Derdi neydi?
"Ama sen Ada'nın çocukken anlattığı tipsin bak. Yanımızda simitinle sen de yüzüyor olsan sana âşık olurdu."
Dare'nin verdiği örneğe gülmeye başlarken Poyraz da gülse de işaret parmağıyla beni göstererek "Sakın hayal etme." dedi ama başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp "Çoktan yaptım." dedim. Poyraz'ı çocuk şekliyle, altında deniz bezi, belinde maymunlu bir simit ile denizde tatlı tatlı oynarken düşünmeden duramamıştım.
Poyraz hayal etmemi engelleyememiş olsa da işin diğer kısmına tutunarak bakışlarını Dare'ye çevirdi ve "Sana aşık olurdu mu, dedin kardeşim? Çocukken anlattığı tip miymişim ben?" dedikten sonra gülerek bana döndü ve alayla "Ne diyorsun Defne bu işe?" diye sordu.
Gülüşüm azalırken boğazımı temizleyip omuz silktim ve "Çocukluk aklı işte." diye mırıldandım. Poyraz, bu açıklamasından sonra Dare'yi daha da sevmiş gibi gözüküyordu. Dare "Gerçi bir şey fark etmemiş," dedikten sonra mutlulukla bize baktı. "Yine de âşık olmuş."
Poyraz'ın keyifli bakışları yüzümde gezinirken itiraz edebileceğim bir ortamda değildik maalesef ki. Dare'nin de evliliğimizi gerçek sanması gerekiyordu. Alayımla tepkimi gizlemeye çalışırken şirince sırıtıp kısılan gözlerimle Poyraz'a baktım. "E tabi. Kocam da kocam." diye dalga geçtiğimde Poyraz da sırıtarak elini Dare'nin omzundan çekti. Bana yönelip bir kolunu belime sardı ve "Karım da karım." diyerek alayımı sürdürdü. Dare'nin bize bakan gözlerinin mutlu bir çift gördüğüne emindim, çünkü fotoğraflarda ben de aynı şeyi görüyordum.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!