BÖLÜM 13
Poyraz arabayı park ettiğinde arabayı kapatmasını beklemeden kapıyı açıp indim. Heyecanıma karşı ardımdan güler gibi sesini duymuştum ama aldırmadan kapıyı kapatıp sıkıcı otoparktan bir an önce kurtulabilmek için ilerlemeye başladım. İlerledikçe otoparka neden sıkıcı dediğime hak veren Zeytinköy'ün renkli sokakları görüş alanıma girerken ara sokakların ardında denizin parıltısını görür gibiydim fakat denizi şu an olduğum yerden görmek mümkün değildi. Benimkiler hayali parıltılardı. Otelimizin olduğu yerden Zeytinliköy'e gelmiştik ve Gökçeada köylerinde kural bir, bir an önce arabadan kurtul olduğu için arabayı park etmiştik, yürüyerek devam edecektik. Çocukluğumun geçtiği ve İstanbul'a gelirken satmak zorunda kaldığımız eve gitmek istemiştim ilk olarak. Poyraz da benim rehberliğimde sadece şoförlük vazifesini yerine getiriyor, ne yapacağımıza dair kararları bana daha doğrusu saçtığım heyecana bırakıyordu.
Rotayı çizmiştim. Zeytinliköy'de çocukluk evimi ziyaret ettikten sonra tabii ki de Zeytinliköy'den ayrılmadan önce dibek kahvesi içip sakızlı muhallebi yiyecektik, sonrasında akşam yemeği yiyecektik fakat nerede olduğuna tam karar verememiştim. Aslında Kaleköy'de gün batımının izlenebildiği, Gökçeada'nın neredeyse ayaklarınız altında olduğu bir restaurant vardı fakat rezervasyon yaptırmak için çok geç kalmıştık. Neredeyse bir hafta öncesinde doluyordu rezervasyonlar. Bu gerçek beni biraz üzmüştü ama gidilebilecek başka güzel yerlerle dolu olan bir yerde, buna uzun süre üzülmek zordu. Yarın ise merkeze gidip gezmeyi, tanıdığım birkaç dükkâna da uğramayı istiyordum. Senelerdir İstanbul'da olsak da hala iletişim halinde olduğumuz eski aile dostlarımız mevcuttu. Yarın merkezde gezdikten sonra ise Tepeköy'e, Marmaros Şelalesi'ne gitmeyi istiyordum. Sonraki günlere dair herhangi bir planım yoktu henüz ama bugün ve yarının çok güzel geçeceğine emindim. Her ne kadar, sarhoşken öpüştüğümüz gerçeğini öğrenmemin üzerinden çok da geçmemesine rağmen birlikte dolaşacağım kişi Poyraz olsa da.
Gözlerimi öğrendiğim andan itibaren, her ne kadar kaçırmamaya çalışsam da istemsiz bir şekilde kaçırıyordum. Arabayla tanıdığım sokaklarda ilerlerken Poyraz heyecanımı unutup, Gökçeada heyecanıma kapıldığım için gördüğümüz yerler ile ilgili bilgi vermelerim ve birkaç zorunlu sohbet dışında pek de sohbet kurmamıştık. O da en azından şimdilik üstüme gelmiyor, öğrendiğim bilgiyi hazmetmem için zaman tanıyordu. Her şeye rağmen hala hazmetmek daha kolaydı, asıl o anı hatırlarsam nasıl hazmedecektim, onu merak ediyordum. Bu sahte evliliğe 'Varım' derken 'Sanırım çok sorunla, çok çok sorun arasında kayda değer bir fark yoktur' diye düşünmüştüm ama yavaş yavaş anlar gibiydim ki, vardı. Duygu ve düşünce karışıklıkları arttıkça, sıkışmışlık hissiyatım artıyordu ve tek güzel şey şu an Gökçeada'da olmamdı. Duygularımın da düşüncelerimin de ilk defa oluştuğu yerde, doğduğum yerde. Belki bazı şeylerin yoluna girmesini kolaylaştırabilirdi.
Gözlerim en son otoparkı idare ettiğini hatırladığım Nazif amcayı bulmak için gezindi ama kapıda tanımadığım iki adam duruyordu. Zaman her şeyi değiştiriyordu.
Otoparkın kapısında, biraz kibarlıktan biraz da bu karışık sokaklarda kaybolacağını düşündüğüm Poyraz'a merhamet edip anahtarı otopark görevlilerine verip yanıma gelmesini bekledim. Yanıma geldiğinde saçlarındaki güneş gözlüğünü gözlerine indirip kaldırımdan taş yola indi ve gözleri çıktığımız sokakta gezinirken "Evet Ada Hanım, rotamız ne?" diye sorarken elini uzattı.
Elimi eline uzatırken "Gelmişken eski evimize uğramak istiyorum. Tabii artık başkaları yaşıyor ama en azından dışarıdan eve ve bahçesine bakarız." dedikten sonra sola doğru yöneldiğimde beni takip etti. El ele tutuşarak yürüdüğümüzü fark ettiğimde sıcaklık ilk etapta elimde yoğunlaşsa da saniyeler içerisinde tüm vücudumu sararken yürümeyi bırakıp hızla elimi çektiğimde Poyraz da duraksayıp önce şaşırarak sonra da hak vererek ayrılan ellerimize baktı. Yüz ifadesinden onun da bilinçsiz bir şekilde yaptığını anlamıştım. Dudakları hafifçe kıvrıldı. Zaman alışkanlıkları da değiştiriyordu. Bir süre öncesine kadar tanımadığım adama ellerim bilinçsizce uzanıyordu.
"Niye tutuyorsun elimi?" diye sorarken sesimde utanç ile sitem harmanlanmıştı.
Elini tekrar bana doğru uzattı ama bu sefer gerinir gibi omuzlarını da geriye itti. "Ada'cım ben öyle esniyordum kolumu uzatıp. Sen tuttun elimi. Ben de seni kırmayayım, diye bozmadım." dediğinde baygın bakışlarım eşliğinde esnermiş gibi uzattığı koluna çarparak ilerlemeye devam ettim. Zihninde bir yalan fabrikası var gibi saniyeler içerisinde ne de güzel üretiyordu. "Ya ya, ne demezsin."
Peşimden gelmeye başlarken gözlerim sokaklarda geziniyordu. İçime burada olmanın mutluluğu tekrar dolarken biraz önceki garip hissiyattan ve Poyraz'a karşı yükselen gıcıklığımdan kurtulmuş oldum. "Hem buradakilere de evli gibi gözükmemiz gerekmiyor mu?"
"Boş sokaklara ve taş evlere herhangi bir şeyi kanıtlamak zorunda değiliz."
Saat itibariyle Zeytinliköy'ün meydanı yoğun olmalıydı. Zaten eski evimizin olduğu yer Zeytinliköy'ün yukarılarında kalıyordu ve şimdilik sokaklar boştu. Belki eski evimizin olduğu sokağa girdiğimizde bir komşuyla karşılaşabilirdik ama evler sık olmadığı ve komşularımızın bir kısmının bizim gibi geçim derdi ile buradan taşındığını ve taşınmayan komşularımızın da meydanda dükkâna sahip olduğunu ve şu an dükkânlarında olduğunu düşünürsek sokaklarda tanıdıkla karşılaşmayacağımızı düşünüyordum ama evet, meydana indiğimiz gibi o ellerimiz yine bir araya gelecekti, isteyerek ya da istemsiz.
"Yerin kulağı vardır, derler."
Adımlarım yavaşlarken bakışlarım omzumun ardından Poyraz'a döndü. Ellerini keten krem rengi bol pantolonun cebine koymuş bir şekilde yürürken, güneş gözlüğü dolayısıyla gözleri görünmese de başının hareketlerinden sokağı incelediği anlaşılıyordu. Bol kahverengi gömleğinin yakaları göğsünün ortasına kadar açık oluşu, ve göğsünün kaslı kıvrımlarını gözler önüne seriyordu. Koyu renkleri seviyor olmasına rağmen açık renkler de giyiniyordu ve açıkçası yakışıyordu da. Koyu renklerden uzaklaşsa da soğuk renkler tercih ediyordu. Yine de şimdi en azından siyah ve beyaz kadar farklı durmuyorduk. Ben de kot şortun üstüne beyaz göbeği açık, askıları omuzlardan düşük balon kol olan bir crop giyinmiştim.
"Yerin gözü olmadığı sürece elimizi göremez herhalde?"
Omuz silkip güzel gözüken bir sırıtış eşliğinde "Belki vardır. Ben riske atmayalım, derim." dediğinde istemsiz bir şekilde gülüp "Elimi tutmak istediğini düşünmek üzereyim." dedim. Böyle olsa keyiflenecekmişim, gibi hissetmiştim ama bunun şakasını yapmak bile keyiflendirmeye yetmişti.
"Elini tutmak istesem, elimi uzatsam yetiyor zaten." dediğinde duraksadığım için sırıtışı genişleyerek yanımdan geçip önümden ilerlemeye başladı. Gözlerimi devirerek ardından ilerlemeye başladım. Anlık yükselen sinirim dolayısıyla adımlarımın sert olduğunu çıkrıntılı taşlar ile döşenmiş yerde yürürken açık, ince tabanlı ayakkabımdan ayağımın altının hafifçe acıması ile fark edip ayaklarımı yere çarparak yürümeyi bıraktım. "Rotamızı düşünüyordum, öyle alışkanlıktan uzattım elimi. Boşluğumdan yararlanan sensin!"
O ilerlemeye devam ederken çocukluk evime geldiğim için durduğumda yüzünü göremesem de gülüş sesi geldi kulağıma. "Boşluğundan yararlansam, denizdeyken yararlanırdım."
Yavaş yavaş gülerken nasıl göründüğü, bakmadan da zihnimde oluşabiliyordu. Çok vakit geçirmiş olmasak da vakit geçirdiğimiz anların çoğunda gülüyor olmamız, bu görüntünün zihnime kısa sürede kazınmaya başlamasına yardımcı oluyordu. Sanırım gıcık olmadığım zamanlarda onunla eğleniyordum ama özellikle de şu an, eğlendiğim değil gıcık olduğum anlardandı. En çok gıcık olduğum kısmıysa, haklı oluşuydu. Yüzü yüzüme eğilirken ve dudakları arasından kalbimi heyecanlandıran itirafı fısıltı ile çıkarken beni öpmesini bekler gibi hareketsiz kalmış, sadece gözlerimi kırpıştırarak bakmıştım ona. Tabii ki de beni öpmesini beklememiştim! Ama böyle elim kolum bağlanmış gibi donakalmıştım. O an boşluğumdan yararlansa beni öpme ihtimali vardı gerçekten. İkinci defa hem de... O anımızın peşine bir süre benimle uğraşmamış ama bu bilgiyi, ileride kullanabilmek üzere bir silah gibi cebine koymuştu ve şimdi ihtiyacı olduğu gibi çıkarıp kullanmıştı işte!
Gıcık olduğum için ona durmamız gerektiğini söylemeden çocukluk evime dışarıdan bakmaya başladım. İleride bir yerde fark edip dönerdi herhalde. Ya da fark etmeyip ilerleyip kaybolsaydı keşke! Telefonla beni arayıp "Ada neredesin?", pardon "Karıcım neredesin?" diye sorduğunda ona yanlış yanlış tarifler verirdim. Otoparka gidip görevlilerden araba anahtarını alıp bir güzel otele dönerdim. Sakin kafa, sessizlik, deniz kenarında otururdum. O da kendi imkânları ile bir şekilde dönebilirdi, umurumda değildi.
Çocukluk evimi izlemeye başlamak içimdeki siniri yatıştırırken dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Bir gülümseme eşliğinde evin bahçesini çevreleyen taş yarı duvarların üstünden gözüken bahçedeki pembe, mor çiçeklere sahip Oya ağaçlarının arasından bahçeye bakarken derin bir nefes aldım. Burada olmak, yeniden başlamak gibi hissettiriyordu. Bu bahçede oynarken henüz hayal kırıklığı nedir, öğrenmemiştim. Hatta aksine, hayal kurmayı öğreniyordum henüz. Bahçemizi süslemek için Deniz'le acemi acemi yapıp taş duvarlara astığımız süsleri yaparken özellikle, hayallere dalıyordum. İleride herkesin bahçesini böyle süslemek istediğimi hatırlıyordum. Sokaklarda dolaşırken bazen sıkıcı evlere rastlıyordum. O zamanlar, şu an olduğu kadar renkli sayılmazdı Gökçeada. Hala renkli sayılmazdı, bazı evler ve bazı sokaklar, meydan renklendiriyordu özellikle de Zeytinliköy'ü. Bu sıkıcı evlerin içinde ne yapıyorlar, diye düşünmeden edemezdim. Hayalimdi her eve yaşanmışlık katmak. Aslında bakıldığında Poyraz haklıydı. İşletme, benim için oldukça sıkıcı bir idealdi. O beğenmediğim, içinde ne yaptıklarını merak ettiğim sıkıcı evlerde bir ömür çürütmek gibi... Küçükken, kendimi şu an olması gerektiği kadar tanımıyorken dahi ne istediğimi daha iyi biliyordum sanırım. Sonra büyüyorduk, hayallerimiz gerçeklik sınırlarına takılıyordu. Ailelerimiz fikir belirtiyordu, eş dost 'Şu olunmalı' diyordu, geçim derdi 'para kazanmalısın' diyordu ve birer birer dağılıyordu hayaller. Belki de geri toplamalıydım gökyüzünden onları.
Benim kattığım yaşanmışlıklar anılarımda olan yerlerde değildi. Zihnim görüntüyü tamamlayabiliyordu ama gerçek de gözler önündeydi. Güneş gibi süslediğimiz yuvarlak aynalarımız mesela, asılı değildi. Ya da bahçenin sağ duvarına yasladığımız, çerçevelerini maviye boyadığımız büyük ama kırık ayna da yaslı değildi. Pencereleri beyaza boyamıştık zamanında, boya aşınmış asıl rengi büyük çoğunlukla tekrar ortaya çıkmıştı. Penceremizin önünde duran sarı kasımpatılarımız da artık yoktu. Mavi kamelyamızın çatısının altından akşam yaktığımız led ışıklar, led ışıklara sardığımız sarmaşıklar geçerdi. Bir kısmı çatının köşelerinde asılı ama deforme olmuş halde gözüküyordu. Muhtemelen artık ışıkları yanmıyordu. Ortada sallanan kısımları ise yoktu. Evin verandasında taş duvara yaslı, artık kullanılamaz olduğu için dekor olarak kullandığımız beyazlı mavili bisikletimiz de yoktu. Bisikletin hemen yanında beyaz, sırtsız bank da taş duvara yaslı şekilde pencerenin altında dururdu normalde. Bank olduğu yerde duruyordu ama üzerine sıraladığımız renkli, çiçekli kırlentlerimiz yoktu artık. Çatıdan kapıya kadar yol boyunca uzanan ışıklar da kaldırılmıştı. Bahçeye giriş kapımız da normalde çiçekler ile süslüydü fakat yoktu hiçbiri. Evimiz, o sıkıcı evlere dönmüştü adeta. Alan her kimse bakamamış olmalıydı eşyalara. Belki bu kadar renk fazla gelmişti alana, belki zamanla deforme olup kaldırılmışlardı, belki bakamamıştı çiçeklere.
Fark ettiğim detayla tahta kapıya doğru yaklaşırken anılarımda olan detaylar ile tekrar karşılaşamadığım için asılan yüzüm tekrar neşelendi. Hafifçe eğilirken elim tahta kapının üstüne çizilen resimde gezindi. Deniz'le, kapının o zamanlar boyumuzun anca ermesi sebebiyle orta kısmına çizdiğimiz resimde, mutlu ailemizi resmetmiştik. Hala aynı olan birkaç detaydan biriydi bu resim. Alan her kimse, en azından bunu dokunmamış olmalıydı. Tahta kapı iyice eskimiş, resim ise git gide belirsizleşmiş olsa da resmin tamamı hiç unutmayacak şekilde hafızasında yer edinmiş biri için gülümseyerek izlenen bir detaydı.
"Ben bir ada turu yaptım, geldim sayende hayatım. Otele dönebiliriz bence artık."
Poyraz'ın alaylı sesini duyduğumda vücudum doğrulurken sokakta olduğum yere doğru yaklaşan hafif sitemli Poyraz'a döndü bakışlarım. Güneş gözlüğünü çıkarıp yakasına astıktan sonra üst dudağını yalayıp bakışlarını biraz önce beni bakarken gördüğü tahta kapıya çevirdi.
"Burası, diye seslendim ama duymadın herhalde. Tüh..."
Bakışları tekrar yüzüme dönerken yalan söylediğimin farkında olan bakışları üstünde olan kaşları kalkarken başını hafifçe sola yatırdı. Sırıtışım da yalan söylediğimi saklamaya çalışır gibi değildi zaten. Ben evi inceleyip anılara ve düşüncelere dalarken ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum ama çok da geçmemiş olmalıydı. Biraz ilerleyip fark etmiş olmalıydı ama kasti bir şekilde durmasını söylemediğim için biraz söylenmek ister gibiydi.
"Olsun sağlık için hareket etmek lazım zaten. Daha fazla hareket iyi gelmiştir."
Ters bakışları eşliğinde dediğime hak verir gibi başını sallasa da alaylıydı. "Yarın sabah koşuya çıkarken seni de kaldırdığımda, aynen bunu söyleyeceğim."
Şirince sırıtıp "Sabah koşusunu benden kaçarken yapmak istemiyorsan bence deneme." dedikten sonra gözlerimi kırpıştırarak söylediklerimi pekiştirdim. Bir eli beline gidip bakışları tekrar kapıya dönerken dudakları kıvrılmıştı. "Tehditlerinin beni aksine hırslandırmak gibi bir etkisi var." dediğinde yarın sabah rahatça uyuma isteği ile itiraz edecekken "Burası yani çocukluğunun evi." diye konuyu değiştirdiğinde benim de bakışlarım Poyraz'ın baktığı tahta kapı üzerindeki resme döndü tekrar. "Evet ama bu haliyle değil." diye sızlandım.
Poyraz geniş resmi görebilmek için tahta kapıdan uzaklaşarak eve geriden bakarken "Güzel görünüyor yine de." dediğinde "Sen buna güzel diyorsan..." diye mırıldanırken omzuma astığım zincirli küçük çantamdan telefonumu çıkardım. Poyraz'a doğru ilerlerken telefonumda sosyal medyaya girip profilimdeki fotoğraflar arasından aşağılara doğru hızla ilerlemeye başladım. Profilimde fotoğraf kamerası ile eski haline dair çekilen fiziken elimizde olan bir fotoğrafı, telefonum ile tekrar çekip profilimde "Özlendi..." diye not düşerek paylaştığımı anımsıyordum.
Fotoğrafı bulduğumda sevinçle "Hah!" diyerek telefonu Poyraz'a doğru uzattım. Bakışlarım fotoğraftan çok Poyraz'ın tepkisinde gezinirken Poyraz telefonu elimden aldıktan sonra önce fotoğrafa bakıp sonra da karşımızdaki evde gezdirdi gözlerini. Babam görse "Aynı işte." der geçerdi muhtemelen. Erkekler detaylara takılmıyordu ama bu halini fotoğraflasam annemin ve Deniz'in çok üzüleceğine emindim. En son geldiğimizde bu kadar da silinmemişti izlerimiz evden, yine farklılıklar olsa da ama şimdi tamamen farklı bir ev gibiydi. Erkekler detaylara pek takılmıyordu, ruhu ile görmüyordu.
"Yanlış yere gelmişiz gibi." diye itiraf ettiğinde söylediğine hak verdiğim için omuzlarım çöktü. E tabi Poyraz, detaylara takılan bir adamdı. Babama benzemiyordu, ruhu ile görebiliyordu. Muhtemelen Koray da 'ev işte' der geçerdi ama Poyraz demiyordu.
"Önceden senin gibiymiş." diye mırıldandığında kendisi ile konuşur gibi tekrar fotoğrafa bakıyordu. Sessiz söylediği için duyduğuma tam emin değildim ama anladığım şekliyle söylemiş olma ihtimali kalbimi hızlandırırken kaşlarım kalkarak "Anlamadım?" dediğimde kaşları çatılır gibi oldu ama saniyeler içinde çözüldü ve bakışlarını bana çevirip "Efendim?" dedi.
"Bir şey söyledin." dediğimde anlamıyormuş gibi kaşları kalktı. Yüz ifadesinden söylediğini mi örtüyordu yoksa gerçekten duyduğum gibi bir şey söylememiş miydi, anlaşılamıyordu. "Şey ya..." dedikten sonra sırıtır gibi. "Bir şey söylemedim, önceden güzelmiş, dedim." dediğinde hayal kırıklığı yaşamış gibi hissederken başımı onaylar şekilde salladım. Eliyle fotoğrafı gösterirken "Önceden renkli, cıvıl cıvılmış. İnsanın yüzünü gülümsetiyor." dedi.
Tabirine karşı gülümserken "Değil mi?" diye sordum. Bir yandan da eserime övgü alır gibiydim. Özellikle de taşınmadan önceki yıllardaki son dokunuşları Deniz'le birlikte yapsak da küçüklüğümüz sebebiyle daha çok ailecek yapmıştık. Deniz'le ben hayal etmiştik, annemler malzemeleri getirmişti ve nasıl yapacağımızı göstermişlerdi. Hep birlikte süslemiştik evimizi...
"Annemle Deniz görse çok üzülür." diyerek tekrar sıkıcı ama yine de zamanında bize ve anılarımıza ait olan eve çevirdim bakışlarımı. "Sen?"
Omuz silkip iç çektikten sonra "Ben de çok üzüldüm tabii. Çocukluğumu alıp götürmüşler gibi hissediyorum." dedim.
Sessiz kaldığında bir süre daha evi izlemeye devam ettim. Sonunda buraya gelmişken bu kadar moralimi bozmamam gerektiğine karar verip güne devam edebilmek için Poyraz'a döndüm. Bakışları düşünceli bir şekilde üstümdeyken göz göze geldiğimizde bakışları dağılıp telefona döndü. "Bu senin sosyal medya hesabın herhalde." dedikten sonra fotoğraftan genel profilime çıktı. "Evet."
"Ada Gökdeniz." diyerek profilimin üstündeki ismime baktıktan sonra "Bunu değiştirmenin zamanı geldi bence." deyip 'Profili düzenle' seçeneğine bastığında güler gibi oldum. Eski soyadımla olsa ne olacaktı, olmasa ne olacaktı ama bu detaya takılmıştı. "Çok durmayacak, diye değiştirme gereği duymamıştım."
"Evet ama garip karşılanır." dediğinde daha çok bahane eder gibi olduğu için gözlerim kısılarak soyadımı değiştirmesini izledim. Bir yanım ters yapmak isterken bir yanım gerçekten garipsenebileceğini düşünüyordu ama onun değiştirme sebebi 'Elalem ne der?' için değil, gibiydi.
"Sonra Ahmetler, Mehmetler ne bileyim Ogünler yanlış anlamasın." dediğinde gözlerimi devirdim. "Ogünler?" diye sorduğumda omuz silkip hafifçe sırıttı. "Hiç. Öyle saydığım isimlere örnek olarak."
Sanki Ogünler, örneği de Ahmetler, Mehmetler gibi bir örnekti de 'Öyle saymak için' diye açıklıyordu. Tanıdığım tek Ogün, arkadaşım Ogün'dü. Çok kullanılan bir isim değildi. "Kesin öyledir."
Soyadımı değiştirdikten sonra sırıtarak profilime baktığında yine Ogün'le bir savaşı kazanmış gibi davrandığı için sinirle gülerek telefonu elinden aldım. Ego savaşına çevirmiş olmalıydı. Yoksa soyadımın ne şekilde göründüğüyle ilgilendiğini sanmıyordum. Yani, niye ilgilenecekti ki?
Sosyal medyaya girince Duru'nun istek attığını da hatırlamıştım. Bildirimi görmüştüm ama kabul edip geri takip etmeyi unutmuştum. Duru'nun isteğine geri dönerken "Biz de takipleşmiyoruz." dediğimde Poyraz alayla "Ben öyle herkesle takipleşmem." derken profiline girmiştim bile. "Karına bir ayrıcalık yaparsın belki." diye dalga geçtim alayına karşılık. Profiline ilk girişim değildi Deniz yüzünden ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. Adamın gönderi sayısını bile adamdan daha iyi biliyordu Deniz.
Profilinde gezerken "Aa son gönderini silmişsin." dediğim an ne söylediğimi fark ettiğimde gözlerim faltaşı gibi açıldı. Gülerek şaşkın bir şekilde "Ne?" diye sorduğunda kendimi boğmak ister gibi bir sinirle konuyu değiştirmek için isim soyadını gösterip bir rezilliği, katlanabileceğim başka bir rezille silebilmek için "Sen de soyadını değiştirmemişsin hala." diye kötü bir şaka yaptığımda kaşları kalkarken gülüşü arttı. Erkeksi kahkahaları çoğunlukla boş olan sokakta yankılanmaya başlarken muhtemelen kıpkırmızı olan suratıma ağlamak üzereymiş gibi değil de şakaya vuruyormuşum gibi gözüksün diye sırıtış ekledim. "Aslılar, Fatmalar, ne bileyim Beriller yanlış anlamasın."
"Bir dakika..." diyerek bir elini koluma diğerini yüzüne götürerek gülüşünü durdurmaya çalıştı. "Gülüşüm dursa bir dalga geçeceğim, bir dakika."
Dalga geçebilmeye başlaması için yeterli sürenin geçmesini anlayışla beklememi istiyordu resmen. Gülüşleri arasından zar zor kurduğu cümleye gözlerimi devirip sokakta ilerlemeye başladığımda kolumdaki elinin teması da kesilmiş oldu. Peşimden gelirken kolunu omzuma attığında vücudumun sağ tarafı vücuduna yaslanırken biraz önceki temasını aratmıyordu. O dalga geçmeye başlamadan teslim olup omzumdaki kolunu ittirirken "Deniz meraklısı göstermişti bir kere öyle. Tanıyorsun Deniz'i yani, tam bir dedikoducu." dediğimde kolunu çekse de yakınımdan keyifle ilerlemeye devam etti.
"Hayatım sen iste sana fotoğraflarımdan oluşan resim galerisi açtırtayım hemen bugün. Sen iste, sildiğim fotoğrafı telefonuna yollayayım, eksik kalma benden. Hatta geçeyim şuraya, istediğin kadar poz vereyim. Bakacaksın tabi ki kocana, nesi garip bu..."
Başta katlanmaya çalışsam da sonu gelmeyecekmiş gibi duran dalgalarının ortasında yürümeyi bırakıp parmak uçlarımda yükselerek Poyraz'ın yüzüne uzanırken "Poyraz sus ya!" diye söylenip ellerimi Poyraz'ın ağzına götürdüm. Ellerimden kurtulmak yerine elimin altından avucumu öptüğünde neredeyse çığlık atarak ellerimi geri çektim. Halime gülüşü artarken "Ayrıca Poyraz Gökdeniz, hiç yakışmıyor." dediğinde konunun diğer rezilliğime gelebilme ihtimaline tutunup hızla "Ada Akyel de kulağa mükemmel gelmiyor." derken öptüğü avucumu neredeyse taşlara sürterek silmek istiyordum. Avucumdan kalbime uzanan bir heyecan hâkimdi vücuduma.
"Geliyor aslında." dedikten sonra öptüğü elimi vücudumdan ayrı bir parçaymış avucum yukarıda olacak şekilde kendimden uzak tuttuğuma gülerek baktı. Elimi yumruk şekline çevirip işaret parmağıyla Poyraz'ı gösterirken birkaç adım yakınlaşıp "Sakın bir daha böyle bir şey yapma!" dediğimde gülüşü sırıtışı dönerken kaşlarını kaldırıp kadife ses tonuyla "Ne yapmayayım?" diye sordu.
Kaşlarım iyice çatılırken cevap vermeden önce birkaç kez dudaklarım aralanıp kapandıktan sonra sonunda "Öpme!" diyebilmiştim. Üst dudağını yaladıktan sonra dudaklarını birbirine bastırarak sırıtmayı bıraktı ama dudakları hala kıvrıktı. Gözünü yavaşça kapatıp açtıktan sonra 'Anlaştık' der gibi başını onaylar şekilde salladıktan sonra bakışları kısa bir anlığına yakınında olan yüzümde dudaklarıma inip hızla tekrar gözlerime çıktı. Bilerek yaptığı bir detay gibiydi. "Yasağımıza el öpmek dâhil değil, sandım. Pardon." dediğinde biraz önceki bakışının da yarattığı hissiyatı sinirimle örtmeye çalışırken "Dâhil!" dedim hızla ve geri çekilip uyarır gibi sallayıp durduğum elimi indirdim ve keyifli bakışlarından gözlerimi kaçırdım.
"Tamam sen de..." dediğinde bakışlarım ona döndü. Bakışları söyleyecek şey arıyormuş gibi sokakta gezindikten sonra tekrar beni buldu. Bulabilmiş olmalıydı ki düşünür edası gitmişti. "... Sen de sakın bir daha ellerini dudaklarıma götürme." diyerek karşı şart koştuğunda gözlerimi devirdim. Hala dalga geçiyordu.
Dalgasını "Ben uyarım sorun değil, kurallara uymakta zorlanan sensin." diyerek cevapladıktan sonra meydana doğru inen sokakta ilerlemeye başladım. O da yanımdan gelirken "Girelim mi iddiasına?" dediğinde ona bakmasam da kaşlarım kalktı. O da cevap vermemi beklemeden konuşmaya devam etti. "Yakın zamanda kuralları sana ben hatırlatacağım."
Alaylı bir gülüş çıktı dudaklarımdan. Çok beklerdi.
"Her şeyine girerim bu iddiaya."
"İlk ve son kez uyarıyorum, bahsini değiştirmek istiyorsan tam sırası." dediğinde adımlarım duraksarken bakışlarımı ona çevirdim ve serçe parmağımı ona uzattım. "Her şeyine."
Keyifli bakışları uzattığım serçe parmağım ile kendinden emin bakışlarım arasında gidip geldikten sonra o da serçe parmağıyla serçe parmağımı tutup "Her şeyine." dedi. Şirince sırıttıktan sonra "Kaybedeceksin." deyip elimi çektim ve yürümeye devam ettim. Yanımdan gelirken "Dejavu." dediğinde bakışlarım ona döndü. Geniş bir şekilde sırıtıp "Bunu en son kim söylemişti biliyor musun?" dediğinde cevabı bildiğim için "Kim?" diye sormadan önüme dönsem de o cevaplama keyfinden feragat etmedi. "Yüzme yarışında kaybetmeden önce Ada Akyel."
Meydana vardığımızda onun daha fazla keyfimi kaçırmasına izin vermeyip "Meydana geldik." diyerek konuyu değiştirdikten sonra bakışlarımı ona çevirip "Sen bir şey mi demiştin?" diye sorduğunda diliyle 'tıh' sesi çıkartıp sırıtarak başını onaylamaz şekilde sallayarak konuyu değiştirmeme izin verdi ve gülümseyerek renklenmeye başlayan sokaklara baktım. "Duru fotoğraf isteyip duruyor bu arada." dediğinde meydana ilerlemek için hareketlenen adımlarım duraksarken ona döndüm. "Annemler de hazırlanırken yazdı. Sanırım balayına giden çiftin gerçekten balayı fotoğrafları olmalı." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "O zaman ilk fotoğrafımızı çekilelim..." dedikten sonra elindeki telefonda kamera uygulamasına girip telefonu özçekim yapmak üzere yanımızda kaldırdığında kameraya doğru dönüp sırıtırken dişlerimin arasından "Senin yanında mutlu gözükmek çok zor." diye laf attım.
"O zaman sen de benim gibi yap." deyip o da kameraya poz verdikten sonra dişleri arasından "Rol yap." dediği için gözlerimi devirdiğim sırada bir fotoğraf çektiğinde "Ya!" diyerek telefona uzandım. Gülmeye başlarken fotoğraf çekmeye devam edip "Şş engel olma. Balayımıza anı biriktiriyorum. İleride çocuğumuza gösteririz." dediğinde 'çocuk' kelimesiyle gözlerim fal taşı gibi açılırken "Poyraz!" diyerek telefona uzansam da telefonu benden kaçırıp kameranın yönünü değiştirmiş gibi beni çekmeye başladı. "Gerçekten gıcıksın. Uyuzsun. Uyuz!"
Kameraman gibi farklı açılardan poz yakalamak ister gibi hareketliyken "Evet çok güzel çıkıyorsun. Bir 'uyuz' daha alabilir miyim?" dediğinde telefona uzanmaya çalışan ellerimin ardında gülmeden edemedim. Ellerim teslim olarak inerken o da gözleri parlayarak gülüşümde gezerken beni çekmeyi bırakıp telefonu yanımızda kaldırdı ve bu anı kaybetmek istemiyormuş gibi kamerayı hızla ön kameraya çevirip yanımdaki yerini aldı. Benim de gözlerim en azından bir tane normal fotoğrafımızın olabilmesi için kameraya döndü. Birkaç fotoğraf çekti ve telefonu aramızda indirip son çekilen fotoğrafı açtı. Ve yine aynı şey, gerçekten mutlu gözüken bir çift fotoğrafı.
"Mutlu gözükmekte gerçekten çok zorlanıyor gibisin(!)" diye laf atarak mutlu gözüktüğüm fotoğrafa bakmaya devam ettiğinde "Sen de gerçekten çok iyi rol yapıyormuşsun." dedim aynı şekilde onun da mutlu gözüktüğü fotoğrafa bakarak.
"E tabi, yetenekliyimdir." dedikten sonra kamera uygulamasından çıkıp sosyal medya hesabına girdi ve 'Ada Akyel' diye arattıktan sonra hesabımı takip edebilmek için istek yolladı. "Yalnız ben öyle herkesle takipleşmiyorum." diye onu taklit ederken telefonumda sosyal medya hesabımı açtığımda o da "Kocana bir ayrıcalık yaparsın herhalde?" diyerek beni taklit etti.
Resmen evlendiğim adamla sosyal medya hesabımdan bile yeni takipleşiyorduk. Birinin evliliğimizin formaliteliğini kanıtlamak için öyle çok çabalaması, uzaklara gitmesine gerek yoktu. Sosyal medya hesabımıza bakması yetiyordu ama Koray'ın ya da Beril'in bu kadar minimalist düşünüp de bakmamış olduğunu düşünüyordum.
"E ayrıcalık yapayım madem. O kadar evlendik sonuçta." dediğimde şirince sırıttı. "Sağ ol, onore oldum."
Şirin sırıtışına eşlik ettikten sonra isteğini kabul edip geri takip ettim. Onun profili herkese açıktı zaten, istek yollamaya gerek yoktu. İşine dair paylaşımlar da yapıyordu ve takipçi sayısı fazlaydı. Henüz yirmi altı yaşında olmasına rağmen dolu dolu bir hayat yaşadığını gösterir gibiydi profili. Birçok ülke, birçok panayır, fuar, etkinlik, konser, aktivite yapmıştı. Gerek işini, gerekse hobilerini paylaşıyordu profilinde. Her türlü sporu denemiş gibi gözüküyordu. Profilinde eksik olan tek şey, ilişkisine dair bir fotoğraftı. Geri kalan her şeyi yapmıştı resmen hayatta. Profillerimizin görünümü bile ne kadar iki ayrı uç olduğumuzu gösteriyordu. Benim profilim güldüğüm, gülümsediğim, çiçek kokladığım fotoğraflar, günlük hayattan karelerle doluydu. Sıradan bir görüntüyü bile romantize ederek fotoğraflamayı severdim ve bu tarz fotoğraflardan oluşuyordu profilim.
"Beklentileri karşılayalım o zaman." dedikten sonra son paylaştığımız fotoğrafı, profilinde paylaştığında sanki gördüklerimi kendime tekrar kanıtlamak istiyormuşum gibi kendi telefonumdan profilini yeniledim ve yeni paylaştığı fotoğrafımız profilinde gözüktü. Fotoğrafa girip tekrar baktığımda istemsiz bir şekilde dudaklarım kıvrıldı. Bu hareketinin beni neden heyecanlandırmış olduğunu sorgulamamaya çalıştım. Anında beğeniler gelmeye başlarken fotoğraftan çıkıp profilindeki diğer fotoğrafların yanında nasıl gözüktüğümüze baktım. İşte şimdi, profilinde hiçbir şey eksik kalmamıştı. Dışarıdan bakan gözlere ilişkisine dair de bir fotoğraf veriyordu profili artık.
Fotoğrafımızı mesaj yolu ile de gönderdiğinde sorgulayan bakışlarım ona döndü. Omuz silkip "Belki sen de paylaşmak istersin," dedikten sonra sırıttı. "Ailemizin beklentisi için yani."
"Ahmetler, Mehmetler ve Ogünler görsün diye değil mi yani" diye sorduğumda bu detay hiç umrunda değilmiş gibi diliyle 'tıh' diye ses çıkardıktan sonra dudağını büzerek başını onaylamaz şekilde salladı. 'Emin misin?' der gibi kaşlarım kalktığında sırıtmaya başlayıp kendini korumaya devam etmedi.
Ben de profilime girip fotoğrafımızı paylaştıktan sonra anlamlandıramadığım heyecanımı da bertaraf etmeye çalışarak telefonu çantama koydum. Derin bir nefes alıp "E hadi gidelim artık." diyerek meydana yöneldim. İlerlerken tanıdık arayan gözlerim, sağımdaki mavi, yeşil renklerde pencereleri ve kapıları olan taş evin önündeki renkli sandalyelerden birinde oturan Helen'le göz göze geldiğimde aynı anda sessiz bir çığlığa benzer sevinç nidası çıkarttık. Ellerim havalanırken o da oturduğu sandalyeden kalkıp bana doğru yöneldi ve kolları bedenimi sardı. Benim de kollarım boynuna dolanırken Helen "Canım..." dedi. "Nasıl özlemişim."
Helen dediğim kadın aslında annem yaşındaydı fakat ona ne teyze, ne abla dememe izin vermiyordu. Çocukluğumdan beri ismiyle seslenirdim. "Özlediysen düğüne gelseydin!"
Cümlem sitemli olsa da ellerimi vücudundan çekip de karşısında dururken yüzüm neşe saçıyordu. Neden gelemediklerini ve tekrar tekrar arayıp tebrik ettiklerini biliyordum. O da "Biliyorsun." der gibi dudak büküp "Gelebilsem, gelmez miydim?" diye sordu.
Gülüp "Tamam, tamam." dedikten sonra gözlerim kafenin içinde gezindi. "Dimitri yok mu?"
"Alt sokağa inmişti. Birazdan gülüşlerimizi duyar gelir buraya." dediğinde "Peki Dare nerede? Geçmiş olsun bu arada." dediğimde Helen'in bakışları ardımda selamlaşmak için sıra bekler gibi uslu uslu duran Poyraz'a çevirince bakışlarını ben de Poyraz'a baktım. "Sağ ol tatlım. Daha iyi, karşılaşırsınız diye düşünüyorum." dedikten sonra vücudunu da Poyraz'a çevirdi. "Ve bu adam..." dediğinde Poyraz da Helen'in samimi sırıtışına eşlik edip "Merhaba, memnun oldum. Ben Poyraz..." diyerek elini uzattığı sırada Helen'in sımsıkı sarılışına maruz kaldığında fal taşı gibi açılan gözleriyle göz göze geldim. Gülüşümü elimle gizlerken bir doksan adamın, Helen'in sarılışıyla eğilmek zorunda kaldığı için nasıl bir elliye düştüğünü izledim.
Helen geri çekildiğinde ellerini Poyraz'ın kollarından çekmemişti ama en azından sıkı sarılışından kurtulan Poyraz, kendi boyuna geri dönebilmiş ve şirince sırıtmaya çalışabilmişti. "Sen de Ada'yı, oğlumdan çalan adamsın. Ben de memnun oldum, demek zorundayım sanırım."
Helen'in şakasına Poyraz anlayamayarak kaşlarını kaldırdığında ve yardım ister gibi bakışlarını bana çevirdiğinde eski bir hikâyeyi anımsadığım için gibi oldum. "Dare, yani Helen'in büyük oğlu bana evlenme teklifi etmişti de. Helen hep gelini olacağımı söylerdi." dediğimde Poyraz'ın kaşları hafifçe çatıldığı için "Dört yaşında falandık." diye açıkladım. Kaşları gevşer gibi olsa da sırıtışı gergin gibiydi. Sarılmanın etkisinden hala çıkamamış olabilirdi. Bugüne kadar herhangi bir insan, öyle Poyraz'ı göğsüne sokmak ister gibi sarılmış mıydı, Poyraz hiç top gibi bükülmüş müydü merak ediyordum. Olduysa bile en son çocukluğunda olmuş olmalıydı.
"Ne tatlı bir hikâye." dedi Poyraz. Alayını ve sahte samimiyetini Helen fark edemezdi ama ben fark etmiştim. Gözlerimi kısarak uyardığımda şirin sırıtışını arttırmaya çalıştı.
"Gelinim olamadı ama Ada hala benim kızım sayılır." dedikten sonra bana yakın kolunu Poyraz'dan çekip sırtımdan uzattı ve eli sağ kolumu sardı. Gülümsemesine eşlik ettiğimde bir anda ciddileşip "Aa, ayakta kaldınız. Oturun lütfen." diyerek ellerini bizden çekti ve bir masayı gösterdi. "Balayındasınız biliyorum ama gelmişken dibek kahvesi içmeden yollamam sizi."
Saniyeler içerisinde Helen'in yönlendirmeleriyle renkli sandalyeleri olan mavi masalardan birine oturduk. Helen kafeye girerken "Lütfen sakızlı muhallebi de!" diye ardından seslendiğimde "Tabii, onsuz olmaz." diyerek taş duvarın ardına doğru gözden kayboldu. Bakışlarım karşımdaki Poyraz'a döndüğünde somurtacakmış gibi duran yüz ifadesine güldüm. "Şu Dare'yle de tanışırız umarım."
"Poyraz dört yaşında bana evlenme teklifi etmiş birine de mi ego gösterisi yapacaksın?"
Dudakları kıvrılırken "Eminim ki ben daha güzel etmişimdir." dediğinde birinin dört yaşındaki haliyle yarış içerisine girmesine inanamayarak başımı onaylamaz şekilde sallarken gülmeye devam ettim. "Aslında o da oyuncak bir yüzükle teklif etmişti."
Sırıtıp "Tüh, o gün cebimde yüzük ile dolaşıyor olsaydım şimdi daha önde olurdum." dediğinde ben de "Tüh," deyip çantamı omuzlarımdan indirerek masada taş duvara yasladım. "O zamanlar böyle su fışkırtmalı yüzükler vardı. Yüzük gibi takılıyordu. Parmakların üstünden de yüzük gibi görünüyordu ama avuca doğru su doldurulan bir haznesi oluyordu. Avucunu sıktığında yüzük su fışkırtıyordu. O yüzükler ile etmişti."
"Kulağa çirkin geliyor." dediğinde çocuk gibi davranmasına sırıtmaya devam ettim. "O da denizdeyken etmişti. İkimizin de belinde simitler, annemler yanımızda sohbet ederken bir elleri de uzaklaşmayalım diye simitlerimizdeyken yüzüğe su koyup koyup birbirimize fışkırtıyorduk. Öyle bir anda duymuş bir diziden, filmden bir yerden. Teklif etmişti öyle işte. Annemler çok gülmüştü, hala gülerek anlatırlar."
"Her detayını da hatırlıyorsun, ne güzel."
"Poyraz..." diye söylensem de gülüyordu sesim. "Şaka yaptığını varsayıyorum."
Omuz silkti. Biraz alayı da vardı tavırlarında evet ama bir yandan da gerçekten söyleniyor gibiydi. "Kabul etmiş misin peki?"
"Etmez olur mu?" dediğinde Helen'e kaydı bakışlarımız. Elinde tepsi ile yanımıza geldiğinde kahvelerimizi ve tatlılarımızı masaya koymasına yardımcı olduk. Tepsiyi başka masaya koyduktan sonra yanımıza oturdu. "Sözü vardı işte oğluma. Kaçırdın sen oğlumun kısmetini."
Helen şakacı bir kadındı. Burada doğup büyümüştü, Türkçe'yi de artık anadili gibi konuşuyordu ve Türklerin şaka tarzına da hakimdi. Poyraz da şakacı ve şakadan da anlayan biriydi ama bu konuyu çok sevmemiş gibiydi. Yine de sırıtıp "Gördüğüm gibi dedim, hiç kaçırmamam lazım bu kadını, diye zaten." dediğinde bakışları Helen'de olsa da ben ona bakıyordum. Bakışlarını bana çevirmeden kahvesine baktı sonra. Helen de gelen cevaptan memnun kalmış gibi elini Poyraz'ın koluna götürüp hafifçe sıktıktan sonra elini kendi kahvesine götürdü.
"Gözlerim doğru mu görüyor?"
Dimitri'nin sesini duyduğumda kahveme uzanan ellerimi geri çekerken sandalyemden kalktım. Kahveme de içmek için değil de bardağına dokunup içebileceğim kadar ilk sıcaklığı geçmiş mi diye kontrol etmek için gitmişti zaten ellerim. Dimitri'nin dudakları gibi gülümseyen mavi gözleriyle göz göze geldiğimden saniyeler sonrasında vücutlarımız sarılmıştı birbirine. "Gelinim gelmiş."
Poyraz sessiz bir şekilde gülse de kulağıma geldiğinde sinirinin bozulmuş olduğunu varsayıyordum. Helen ve Dimitri, kültürleri gereği daha rahat şakalar yapabilen kişilerdi. Poyraz'ın da biraz sinirine dokunmuştu sanırım burada kendisi varken, başkasının geliniymişim gibi söylenilmesi ama çocukluğumuzdan beri dillerine yapışmış olan ve benim de hiç garipsemediğim bir kelimeydi bu. Poyraz da yani, formalite olmadığını göstermeye mi çalışıyordu yoksa gerçekten egosu mu zedeleniyordu bilmiyordum ama rahatsız olmuş gibi gözüküyordu.
Kollarımız birbirinden çekildikten sonra elleri yanaklarıma geldi ve çocukluğumda da yaptığı gibi yanaklarımı birbirine doğru yaklaştırdı. Gülerek ellerinden kurtulduğumda daha fazla üstüme gelmeyip bakışlarını Poyraz'a çevirdi ve gülümsemesi genişledi. Poyraz sandalyesinde hafifçe doğrulup tekrar elini uzatacak gibi olduğunda Dimitri çoktan yanına varmış, kollarını vücuduna sarmıştı. "Damat bey de gelmiş!"
Poyraz sonunda biri asıl damadın kendisi olduğunu hatırlamış gibi sırıtsa da aşırı samimiyetten boğulmak üzereymiş gibi yüzü kızarmaya başlamışken Dimitri kollarını geri çektiğinde hafifçe gülüp "Geldi, evet damat bey," diye mırıldandı ve "Çok memnun oldum." dedi.
"Biz daha çok memnun olduk canım." dedikten sonra turuncu renk bir sandalyeyi çekerken "Oturabilirim, değil mi?" diye sordu. Ben ve Poyraz da tekrar sandalyelerimize otururken "Tabii." dedik. Sandalyeyi masada, Helen'in yanına çektikten sonra oturmadan önce eşi Helen'in de yanağından öptükten sonra sandalyesine oturdu. Eşi yanağından öperken, eli eşinin boynuna doğru gitmişti Helen'in de. Yüzü birkaç saniyeliğine gülümsemişti. Çocukluğundan beri aşklarını hissettiğim birkaç aileden biriydi onlar da.
"E anlatın bakalım genç âşıklar, evliliğe alıştınız mı?"
Tabii ne kadar ailecek samimi olsak da Helenler de düğünden daha öncesinde evlendiğimizi bilmiyordu. Poyraz'la bakışlarımız birbirine dönerken "Daha çok yeni." deyip gülümsedikten sonra tekrar Helenlere döndüm.
"Düğün fotoğraflarınız çok güzel gözüküyordu, bayıldım! Mutluluğunuz karelere yansımış."
Annemin dosta düşmana ilan ettiği fotoğraflardan görmüş olmalılardı. Daha çok düşünür gibi "Mutluluğumuz..." diye mırıldandığımda Poyraz da "Teşekkür ederiz," diye cevapladı. "Fotoğraflara yansıyabildiyse, ne mutlu bize."
Dimitri "Yansır tabii. Çünkü neden biliyor musunuz?" diye sorduğunda kaşlarım kalktı. Poyraz'a bakmıştım ama sessiz kaldığına bakılırsa o da sorgulayan bakışlarla bakıyor olmalıydı. Bir elini Poyraz'ın koluna götürdükten sonra diğer elini masanın üstünden bana uzattı. Elim elini bulurken gözleri aramızda gezinip "Çünkü aşk herkeste ve her yerde parlar." dediğinde gülümsemeye çalışıp başımı onaylar şekilde salladım. Bence daha aşk görmek isteyen gözler, görüyordu. Ya da kibar insanlardan bu sözler, öyle düşünmeseler de çıkıyordu. Başka türlü bu kadar insanın bize bakıp da gerçekten mutlu ve âşık bir çift görmesi imkânsızdı.
Bakışlarımızdan yeterli cevabı almış olmalı ki memnun bir şekilde ellerini kendine çektikten sonra "Soğutmayın kahvelerinizi bakayım." dedi. Kahvenin varlığını hatırlayarak gözlerimi kahveye çevirmeden önce bakışlarım çok kısa bir anlığına Poyraz'a da uğramış, o kısa anda da göz göze gelebilmeyi başarmıştı. Kahvemin içebileceğim kadar ılınmış olduğunu düşünerek dudaklarıma götürdüm.
"Ee damat bey, içmiş miydin daha önce dibek kahvesi?"
Poyraz kahvesini yudumladıktan sonra başını onaylar şekilde sallayıp samimi bir şekilde gülümsedi. "İçmiştim ama böylesini değil."
Gerçek düşüncesi bu muydu bilmiyordum ama böyle düşünmese bile böyle söyleyeceğini biliyordum. Kibar cümleler, onun işiydi.
Dimitri ile Helen de Poyraz'ın cevabından memnun kalmış şekilde gülümsedi. "Peki, sakızlı muhallebi?"
"İşte o ilk olacak." dedikten sonra peçetesinin üstünde duran kaşığını aldı eline. Ben de merakla sakızlı muhallebiyi denedikten sonraki yüz ifadesini beklemeye başladım. Ben de çok severdim ama herkesin sevebileceği bir tat değildi. Gökçeada'nın kokusu bile öyleydi. Herkesin sevebileceği bir koku değildi, çeşit çeşit ot kokardı. Ben severdim, Poyraz sevecek miydi benim sevdiğim bu başkasınca garip karşılanabilecek detayları, merak ediyordum. Neden merak ettiğimi de merak ediyordum.
Sakızlı muhallebiden bir kaşık alıp dudaklarına götürdü. Muhallebinin tadı diline değdikten saniyeler sonra damağında dağılırken kaşları birkaç saniyeliğine kalkıp indi. Yutkunup bakışlarını önce bana sonra da Helenlere çevirdi. "Garip bir tat," dediğinde nedense mutsuz hissettim. Sanki sadece sakızlı muhallebiyi değil de benim sevdiğim tüm garip detayları garip bulacakmış gibi saçma bir hissiyat bürüdü içimi. Bu hissin hemen yanında da hayal kırıklığı parıldamış gibiydi. Bu hissimde, sakızlı muhallebi yerine neyi ya da kimi koymuştum, Poyraz'ın tepkisiyle neyi ölçmüştü bilinçaltım bilmiyordum ama mutsuz hissettiğime çok emindim. Aklıma istemsiz Koray'a Türkiye'den getirip de yurtdışında denettiğim an geldi. Türkiye'de hiç görüşmemiştik, o yüzden ona Türkiye'de en sevdiğim yerleri, en sevdiğim tatları denetememiştim ama ailemi ziyarete geldiğim bir gün buradan olmasa da yine sevdiğim başka bir yerden sakızlı muhallebi alıp Amerika'ya götürmüştüm. Denediğindeki yüz ifadesini hatırlıyordum. Yüzünü buruşturup tatlı kasesini masaya doğru ittirdikten sonra "Bunun nesini seviyorsun?" diye sormuştu. O anda da sanki konu bir tatlıdan daha fazlasıymış gibi bükülmüştü kalbim. Şimdi yine aynı his bürümüş gibiydi içimi.
"Ama çok sevdim."
Kaşlarım kalkarken içimdeki kötü his saniyeler içinde dağıldı. Yerine gelen his içimi ısıtırken dudaklarım kıvrıldı. Benim için ne anlama geldiğini bilmiyordum ama sevmesi ve kibarlıktan değil gerçekten sevmiş gibi tekrar kaşığını tatlıya yönlendirmesi beni mutlu etmişti.
"O zaman senin küpü de vermek lazım artık."
Başta anlayamayarak baksam da saniyeler içerisinde anlayıp güldüm. Çok geçmişten gelen ve çok da uygulanmayan ama Helenlerin sevdiği bir adet vardı. Adada doğan her kız çocuğu için bir küp şarap doldurularak mühürlenir ve düğününde açılarak ikram edilirdi. Annemlerin bu tarz adetleri olmadığı doğduğum zaman Helenlerin önerisini reddettiğini ama Helenlerin yine de benim ve Deniz doğduğunda da Deniz için bir küp şarap doldurup mühürlediğini biliyordum. "Düğünde içemediniz ama yine sizin için özel bir anda içersiniz."
Poyraz "Küp?" diye sorduğunda Dimitri benden önce "Kız kökten, şarap küpten alınır." diyerek cevapladı ama Poyraz Dimitri cevaplamadan önce daha çok şey biliyormuş gibiydi. Kafasının karıştığının oldukça belli olduğu bakışlarına merhamet edip "Şarap küpü," diye açıkladım. "Adada bir kız çocuğu doğunca onun için bir küp şarap doldurularak mühürlenir. O kız çocuğu büyüyüp evlendiğinde düğünde mühür açılarak içilir."
Sorgular gibi kalkmış olan kaşları, açıklamamla inerken başını onaylar şekilde salladı ve "Ada çok sever zaten şarabı, özel bir anımızda içeriz." diye cevapladı. Merhamet etmese miydim, düşüncesi sarmıştı zihnimi çünkü dudakları muzip bir şekilde kıvrılmıştı. Ne demek istiyordu? Yani, neden sevdiğimi söylediğini anlayabiliyordum ama özel bir andan kastı neydi pek anlayamamıştım. Özellikle de bu sırıtışıyla bir arada değerlendirerek...
Yine de mutluluk, sohbetimizin devam ettiği bir saat boyunca da sürmüştü. Hatta vedalaşıp, elimizde sakızlı reçel kavanozlarının ve kurabiyelerinin olduğu poşetler, bir küp şarap, cebimizde ailemize taşımamız gereken selamlar ile oradan ayrılırken ve hatta yakınlarda olan diğer dükkânlarda gezinip tanıdıklarla selamlaşırken de sürmüştü. Tanıdığım yerleri, tanıdığım insanları bu pek de tanımadığım adama gösterirken mutlu hissediyordum. Gözleri ilgi ile tanıştırdığım insanlarda ve gösterdiğim detaylarda gezinirken o da mutlu gibi gözüküyordu. Hatta son selamlaştığı insanlara elini bile uzatmamış, direkt sarılmak için yönelmişti ki bu büyük bir gelişmeydi. Sadece arada sırada gözleri telefonuna kaymıştı. Sohbetten sıkılmış gibi gözükmemiş aksine bolca sohbet kurmuştu ama işi sebebiyle olsa gerek telefonuna mesaj gelip duruyordu. Saniyeler içerisinde cevaplayıp tekrar sohbetimize dönmüştü her seferinde.
Elimizde poşetler diyordum da, ben bir kurabiyeleri taşıyordum. Geri kalan her şeyi Poyraz taşıyordu. "Akşam olmak üzere. Birazdan gün batar." dedikten sonra gün batımını anımsadığım için omuzlarım çöktüğünde bir süredir gülücükler açan yüzümün neye asıldığını anlayamayarak "Ne oldu?" diye sordu. "Aslında gün batımını izlerken akşam yemeği yiyebileceğimiz çok güzel bir yer var. Tepede bir restaurant ama artık yer bulmak imkânsız. Günler önceden doluyor rezervasyonlar."
'Üzülme' der gibi hafifçe gülümsedikten sonra "Olsun, başka yer bakarız," dedikten sonra sırıttı ve ekledi. "Şarap içmek için."
İddiada kazandığı için şarap içecektik, doğru. Aslında söylediğim yere gidebilsek, şarapları da çok güzeldi. Birkaç yıl önce Cansularla birlikte de gelmiştik. Şerefe yaptığımız kadeh sesleri ve eşlik eden gülüşlerimiz kulağımda gibiydi şimdi. Böylelikle onların mahallesine taşındığımdan beri anlatıp durduğum Gökçeada'nın zihinlerinde oluşan hayalleri, somutlaşmıştı. Burayı en sevdiklerimle gezmek gibisi yoktu.
"Bir kadeh." diye hatırlattığımda başını onaylar şekilde salladı. Bir kadeh, yeter demişti. Bence iddiasını ucuza satmıştı. Daha büyük bir şey isteyebilirdi. O an hırstan ve rekabetçi duygumdan fark edemesem de o omuzlara sahipken onu yüzme yarışında yenmem imkânsızdı. Ne istese, kazanabilirdi.
"Ayrıca sen bir kadeh içsen yetiyor. Ben de bir kadeh içmek zorunda değilim." dediğinde sırıtıp "Sarhoş olursan seni toplamam, söyleyeyim. Bırakır alır anahtarı giderim valla." dediğimde 'Vay be' der gibi dudak büktükten sonra omuz silkti. "Neyse Gökçeada'nın kızları merhametli diye duymuştum. İlla bir iyi kalpli biri çıkar karşıma."
Sırf sinirini bozmak için "Dare'ye söylerim, o toplar seni. Umduğun gibi de tanışmış olursunuz." dediğimde keyifli yüz ifadesi silinirken bakışları baygınlaştı ve "Bak şimdi." diye söylendi. "Ne oldu, rahatsız mı oldun? Gökçeada'nın erkekleri de çok merhametlidir..." dedikten sonra çatılan kaşları beni keyiflendirirken konuşmaya devam ettim. "... kibardır, iyidir, yakışıklıdır, dürüst..."
"Tamam tamam, güzel olan her şeydir." diye söylendikten sonra otoparka doğru yöneldiğinde gülerek ardından ilerlemeye başladım. "Üzülme, sen de fena değilsin."
Omuzlarının ardından bana baktıktan sonra "Elin adamına methiyeler, kocana 'fena değilsin'." dediğinde duraksadığı için yanına varmıştım ve durmadan ilerlemeye devam ettiğimde o da hareketlendi. "Elin adamı değil o, ilk aşkım."
"Ne?"
Dehşetle sorduğunda yanımda hareket etmediğini fark edip ardıma döndüm. Ellerinde muhtemelen oldukça ağır olan şarap küpü ve poşetler varken duraksamış, bana bakıyordu. Soru sormuş gibi değil de tepki vermiş gibiydi.
Cevap vermeyip sadece güldüğümde azalan ama silinmeyen bir dehşetle yine "İlk aşkın mı?" diye sordu. "Evet. Ne olmuş?"
"Dört yaşında ne çocukluk aşkı ya?"
Kurduğu saçma cümleye "Çocukluk aşkı kaç yaşında oluyor Poyraz?" diye sordum. "Ne zaman buradan taşındınız?" diye karşı bir soruyla geldiğinde omuz silkip "Beş, altı yaşlarındayken." dediğimde "Çocukluk aşkı yedide başlar. Öncesi çocukluk şapşallığı, falandır anca." dedi.
Gülerek "Allah Allah?" diye sorduğumda tekrar hareketlendi ve ilerlemeye başladı. Yanımdan geçerken ben de ona eşlik ettim ve otoparka ilerlemeye devam ettik. "Tamam sonrasında da sık sık geldik zaten." dediğimde ters bakışları kısa bir anlığına bana döndükten sonra derin bir nefes alıp tekrar önüne döndü. "Balayımıza otelde mi devam etsek?"
Gülüp "Karşılaşmak mı istemiyorsun?" diye sorduğumda "Yok, sadece gezdik ettik, yeter işte." dedi. Gülüşüm artarken o da mantıklı konuşmadığı ve asıl amacını ele verdiği çok bariz olduğu için sırıtarak gerginliğini dağıtmaya başladı. Çocuk gibi kıyaslayıp duruyordu etrafımdakilerle kendini. Nedendi bilmiyorum ama mutluluğum sürüyordu.
Eşyaları bagaja yerleştirdikten sonra yola çıktık. "Nerede yiyeceğimize karar vermedik." dedikten sonra telefonumu çıkardım ve karar vermemize yardımcı olsun diye internette tüm seçenekler arasında gezinmeye başladım. "Tamam ben sürüyorum öyle, sen bak, karar ver."
"Meze sever misin? Sence et mi, balık mı daha farklı bir şeyler mi? Aslında adadayken deniz ürünleri yenmeli. Nerede yer bulabiliriz bir bakayım." dedikten sonra anımsadığım ve hala kapanmamış olan restaurantların menüleri ve bilgileri arasında gezindi gözlerim. Ben telefonla ve nerede, ne yiyebileceğimizle ilgilenirken bir süre sonra arabayı durdurduğunda bakışlarım Poyraz'a döndü. Sanırım 'Artık karar vermelisin' diyecekti çünkü nereye gideceğimizi bilmeden öyle sürmek mantıksızdı gerçekten. Sadece, beğenebileceği bir yere götürmek istiyordum ama aklıma tekrar tekrar Kaleköy'deki İmroz Poseidon gelip duruyordu. Bu yaşıma kadar Gökçeada'da güzel bir akşam yemeği deyince, hep orası gelmişti aklıma.
"Karar vermeme üç saniye kaldı," dediğimde inanamaz gibi baktı. "Gerçekten." dediğimde güldü. "Tamam ben karar verdim. Şurada yiyelim." dediğinde bakışlarım, arabanın ön camına doğru, nereyi gösterdiğini merak ederek kaydı. Bakışlarım batmasına az kalmış günü resmeden beyaz masalar, renkli sandalyeler ve yeni yeni açılmaya başlayan ışıkların süslediği İmroz Poseidon'a döndüğünde tanıdık bir yeri tekrar görmenin neşesi sardı vücudumu ama tam da tahmin ettiğim gibi dopdolu gözüküyordu. Özellikle de gün batımı, en yoğun olduğu saatlerdi.
Görmekten memnun olsam da burada oturamayacağımızı yeniden fark ettiğim için çöken omuzlarım eşliğinde Poyraz'a dönüp "Buradan bahsediyordum işte. Burada son dakika yer bulmak imkânsız." dediğimde gülümseyip "Biz son dakika yer bulmaya çalışmıyoruz ki." dedikten sonra kalkan kaşlarıma bakarken gülümsemesi genişledi ve çenesinin ucuyla İmroz Poseidon'un olduğu yeri gösterip gözlerini yavaşça kapatıp açtıktan sonra "Hadi." deyip arabadan indi. Hızla "Nasıl yani?" diyerek peşinden indiğimde arabayı kilitleyip ellerini keten pantolonun ceplerine koyarak restauranta ilerlerken omzunun üstünden sırıtarak onu yetişmemi izledi. "Bizim rezervasyonumuz mu var? Nasıl?"
Çok önemli bir bilgiyi açıklayacakmış gibi durup ellerini ceplerinden çıkardı ve önümüzde havaya kaldırarak anlatmaya başladı. "Şimdi şöyle. Restauranı arıyorsun, tarihi ve saati söyleyerek gelmek istediğini belirtiyorsun. Böylelikle rezerve oluyor." dediğinde yüz ifadem dolayısıyla sona doğru gülmeye başlamıştı. Alay geçiyor olsa da sinirli hissetmenin yanından bile geçmiyordum.
Neşeyle "Ne zaman rezerve ettin?" diye sorduğumda gülümseyip "Burada balayı yapacağımızı öğrendiğim gibi. Yer bakarken burayı gördüğümde sen seversin, diye düşünmüştüm. Bir süre önce öğrendim ki, haklıymışım." dediğinde gülümsemem genişledi. Sen seversin, diye.
O kadar alışmıştım ki yanımdakinin sevdiği şeyleri ön plana koymaya, akşam yemeği için yer bakarken bile aklımdan Poyraz'ın sevme ihtimali olacak yerler geçmişti, burayı ben de çok seviyordum evet ama Poyraz da sever diye bu kadar istemiştim. Koray bu şekilde alıştırmıştı beni ama şimdi karşımdaki adam tam tersini, benim sevme ihtimalimi düşündüğü için burayı seçtiğini dile getiriyordu.
Henüz Zeytinliköy'deyken ve buraya gelemeyeceğimiz için üzülürken nereden bahsettiğimin farkındaydı ama hiç renk vermemişti. Bu anı yaşayana kadar sabırla beklemiş, şimdiyse tepkimi memnuniyetle izliyordu. Beni şaşırtmayı mı seviyordu yoksa insanları şaşırtmayı mı seviyordu bilmiyorum ama mutlu gözüküyordu.
"Tamam iki kadeh." dediğimde parlayan gözleri eşliğinde güldü. İmroz Poseidon'a geldiysek daha fazla şarap içilmeliydi ve bu inceliği bir hafta önceden düşünebilecek kadar kibar biriyse, onunla iki kadeh şarap içmeliydim tabii ben de. "Kabul et İstanbul erkekleri de fena değil."
Gülüp "Demiştim." dediğimde yeniden gülüşüme eşlik etti. Zeytinliköy'deyken ona 'sen de fena değilsin', demiştim zaten ve 'fena değil' iltifatını yeterli bulmadığı için söylenmişti ama şimdi kendisi söylüyordu. Ona söylemesem de bu tabirden daha fazlasını hak ediyordu. Belki bir gün söylerdim.
"O zaman..." dedikten sonra girmem için kolunu uzattığında gülümseyerek koluna girdim. Üstü, yanı, her yeri manzaraya karşı açık restauranta yöneldik. Çalışanlar bizi masamıza yönlendirdiğinde deniz ve Gökçeada manzarasına en yakın sıradaki masalardan biri olduğunu fark ettiğim an ruhum el sevinçle el çırpsa da şükür ki fiziken de el çırpmamıştım ama neşe saçıyor olduğum anlaşılıyor olmalıydı.
Sandalyeme oturacağım sırada Poyraz "Ama lütfen..." diye sızlandığında duraksayıp neyi yanlış yaptığımı merak ederek bana doğru yönelmesini izledim. Ardıma geçip sandalyemi benim için çektiğinde güler gibi oldum ama komik bulduğum için değildi. Şaşkınlıktan gülmüştüm. Büyük bir hareket değildi ama uğruna mahvolduğum ilişkimin ne kadar çarpık olduğunu görüyordum Poyraz'ın her hareketinde. Bu küçük detaylara bile hasret kalmıştım sanırım. Üstelik hiçbir şeyi olmamama rağmen yapıyordu bunları. Sevdiği kadın olsam hayatın benim için ne kadar güzelleşeceğini düşünmeden edemedim. İnsan kendini özel hissederdi sanırım.
Teşekkür ederek sandalyeme oturduktan sonra karşımdaki sandalyeye geçişini izledim. Gülümseyişim yüzüme yapışmış gibi hiç silinmezken bakışlarım manzaraya kaydı. Yunan müzikleri kulağımı doldururken vücudum hafifçe müzik ritmine uyumlu olarak sağa ve sola sallanırken dirseklerimi masaya yasladım. Ellerimi de mutlu ve küçük bir çocukmuşum gibi yanaklarıma götürdüm. Tam zamanında gelmiştik. Gün batımı başlıyordu ve kızıllaşan ışıklar üstümüze düşmeye başlıyordu. Bir insanın en güzel gözüktüğü an da bu ışıklar tenine değdiği zamandı bence. Gün batımı ışıkları her anı romantize ediyordu ve profilimi süsleyen günlük hayattan romantize ettiğim resimlerin çoğu da gün batımında çekilmişti.
Garson "Tekrar hoş geldiniz efendim. Ne alırdınız?" diye sorduğunda bakışlarım önce garsona, sonra da beni izleyen Poyraz'a döndü. Poyraz gözlerini kırpıştırıp garsonu yeni fark etmiş gibi garsona dönerken masanın üstünde duran menünün sayfalarında gezinmeye başladım. "Ne önerirsin?"
Bakışlarım menüde gezinirken birkaç saniye garson Poyraz'ı cevaplamadığı için garipseyip bakışlarımı önce garsona, sonra da Poyraz'a çevirdiğimde ikisinin de bana baktığını gördüm. Poyraz tekrar "Ne önerirsin?" diye sorduğunda kaşlarım kalktı. Bana sorduğunu fark etmemiştim. Bu bile o kadar küçük ama o kadar Koray'dan alışık olmadığım bir hareketti ki. Çok bir yere gitmemiştik yemeğe ama her gittiğimiz yerde, öncesinde gidip yemiş olduğum bir yemeği önermiş olsam da garson geldiğinde garsona sorardı ve benim önerdiğim yemeyi sipariş etmezdi. Aslında 'Ayrıl benden' diye bağırıp durmuştu resmen. Böyle bir adam tarafından terk edilmiş, üstüne de aşk acısı çekiyordum. Ne saçmalık...
Gülümsemem genişlerken "Yani her şey çok güzel burada. Mezeler özellikle. Şarap, içecektik o yüzden balık yemeyelim..." diye başladığım sırada istemsiz bir şekilde dudağım büzülerek menüye baktım. Aslında rakı, balık ve meze yesek güzel olabilirdi ama iddiayı kaybetmiştim. Şarap içeceğime söz vermiştim.
"Bence rakı, balık, meze yapalım."
"Ama..." diye başladığımda "İddia kazancımı bu şekilde değiştiriyorum, itirazın yoksa." dediğinde gülümsedim ve "Olur." dedim. Ben de zaten bunu tercih ederdim ve o da zaten bunu tercih edeceğimi fark ederek böyle söylemişti ama bir şeyi yaptığında 'Senin için yapıyorum' diye bağırır gibi gösterenlerden değildi. Kendi tercihi değişmiş gibi davranmıştı.
Siparişlerimizi verdikten kısa bir süre sonra rakımız ve mezelerimiz gelmişti bile. Garson rakımızı koymak için yöneldiğinde Poyraz elini uzatıp "Ben hallederim kardeşim, sağ ol." dedi. Garsona teşekkür ettikten sonra yanımızdan ayrıldığında Poyraz yine sakilik yaparak içkilerimizi doldurmaya başladı. Tanıştığımız gün de böyle yapmıştı.
"Nasıl istersin?" dedi bardağıma biraz rakı doldurduktan sonra. Başparmağım ile işaret parmağım arasında birazcık mesafe bırakarak gösterip "Biraz daha ekleyebilirsin." dediğimde sırıtarak 'birazcık' ekledi. Duble kadar ağır da içmek istemiyordum ama tek kadar hafif de içmek istemiyordum. Arasında bir yerde memnun kalıyordum.
"Buz?" diye sorduğunda "Lütfen." diye cevapladım. Rakıma buz kovasından buz ekledikten sonra suyunu da koydu ve kendi rakısını doldurmaya yöneldi. "Teşekkürler."
Gülümseyip "Ne demek." dedikten sonra kendi rakısını da döktü. O ise duble içiyordu, buzsuz. Sadece su ekleyerek. "Buzla sevmez misin?" diye sorduğumda "Söyleyeceğim ama garip bulabilirsin." dedi. Gülüp "Çok normal biri değilim, farkındaysan." dediğimde gülüp başını onaylar şekilde salladığında garipliğimi kabul edişine rencide olmadım. Garipliklerimi fark edip kabul edişi, güzeldi aksine.
"Buzun tadını bozduğunu düşünüyorum." dedikten sonra rakı şişesini buzlu kovaya koydu. Kaşlarım kalkarken "Ama su ekliyorsun? Onun gibi bir şey değil mi buz da? Üstelik soğuk da tutuyor..." dedim. Balığımız da geldikten sonra çatal ve bıçağını eline alırken sırıtarak "Ama buz git gide eriyor, ilk etapta oluşturduğun rakı, su dengesini bozuyor. O yüzden buz eklemiyorum." dediğinde mantığına hak verdim. Yine de benim takılmadığım bir detaydı kendim içerken.
"Afiyet olsun." dediğinde "Sana da." deyip tekrar gülümsedim. Yemeğine başlamadan bana baktığını ve sebebini fark ettiğimde "Ha..." diyerek gülüp ben de çatal ve bıçağımı elime aldım. Başlamadan, beni bekliyordu. Akşamın devamında Koray'la kıyaslayıp durmamam için kendime sözler vermeye başlarken balığımdan bir parça alıp dudaklarıma götürdüm. Sonuç olarak Poyraz'ın iyi özelliklerini ve eski sevgilimin kötü özelliklerini fark etmemin şu an için bana faydası olacağına daha da garip hissetmemi sağlıyordu. Poyraz bir sene sonra bir yabancı olacaktı benim için ve sırf olması gerektiği gibi davranan bir adamla ilk defa karşılaştım diye hayran hayran bakmaya devam etmemeliydim. Poyraz'ın her zamanki kibarlıkları olmalıydı ama ben her zamanki gibi hissetmiyor gibiydim ve bu genel olarak mutlu hissetmemin ardında tedirgin hissettiriyordu beni. Neden bu kadar detayla inceliyordum onu, hareketlerini, Koray'la olan farklarını?
Yumuşak balık dilimin üzerinde adeta dağılırken gözlerimi kapattım. Bu tadı seviyordum. Birkaç sene önce yine aynı balığı, aynı mezeler ve rakı ile yemiştim. Sevdiğim şeyleri tekrar tekrar yapmayı seviyordum ve Poyraz'la bu anımız da Gökçeada güzel anılar, listeme eklenmişti. Aslında sadece bu anımız değil, genel olarak balayımız şaşırtıcı bir şekilde keyifli ilerliyordu.
Gözlerimi araladığımda Poyraz'la göz göze geldim. Anımızın içinde belli an'ların da, Gökçeada güzel anlar listesi oluşturduğunu hissedebiliyordum. Şu an gibi...
"Güzel." dedikten sonra kaşlarım kalktığında çatalıyla balığı gösterdi ama balığı çok da yenmiş gibi durmuyordu. "Önerin güzelmiş." dediğinde başımla onaylayarak gülümsedim. "Beğenmene sevindim."
Çatalıma karides parçalarından birini batırıp dudaklarıma götürdüğümde "Senin güvenli alanın bu herhalde," dedikten sonra çenesinin ucuyla manzara ile denizi gösterdi. "Gözlerin denizin olduğu her yerde denize dönüp duruyor." diye eklediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "E zaten adada doğdum büyüdüm. Benim adım Ada, kardeşimin Deniz oradan hesap et, ailemin burayı ve denizi ne kadar sevdiğini, bizi de nasıl büyütmüş olabileceğini. Amcam önce davranıp büyük kızına 'Gökçe' ismini koymasa benim adım Gökçe, Deniz'in adı, Ada olurdu muhtemelen." dediğimde gülüşüme eşlik etti. "Ama sen tam bir Ada'sın." dediğinde atom mezesinden bir çatal alırken "Nasıl yani?" diye sorduktan sonra mezeyi dudaklarımın arasına götürdüm. Çatalını tabağına bıraktıktan sonra derin bir nefes alıp manzaraya çevirdi bakışlarını. Biraz önce söylediği cümleye, biraz sonra açıklamak için söylemek zorunda olduğu cümleler dolayısıyla pişman olmuş gibiydi. Belki de sadece sesli düşünmüştü ama şimdi açıklamak zorundaydı.
Meraklı bakışlarım onu beklerken onun da bakışları tekrar bana döndü. Batan güneş şimdi sol yanağından ilerleyerek gözlerini süslüyordu. Kahverengi gözlerine düşen ışık, bu anı zihnimde ölümsüzleştiriyordu.
"Dört tarafı denizlerle çevrili, dışarıdan ulaşılması zor, ıssız duran ama vardığında, içine girdiğinde güvenli, sakin,..." dedikten sonra derin bir nefes alıp gülümseyerek "... huzurlu, renkli, parıltılı, cıvıl cıvıl." diye ekledi ve birkaç saniye söylediklerinin yüzümde oluşturduğu ifadeye bakıp tekrar bakışlarını çatal ve bıçağına çevirdi ve eline alıp biraz önce havadan sudan sohbet etmişiz gibi haydariden bir çatal alıp dudakları arasına götürdü.
"İçeride misin sence?" diye soramadan edemedim. Hem dışımdan, hem içimden tabirlemişti karakterimi ama hayatımın içinde olmadan nasıl tabirleyebilmişti? Fark etmeden sandığımdan daha yakınıma kabul etmiştim sanırım onu.
"Tam olarak değil henüz. O yüzden muhtemelen sana dair daha öğreneceğim çok şey var. Bugünün bilgisi, rakıyı tekten 'birazcık' fazla ve buzlu içiyorsun." dediğinde gülümsemem genişlerken kaşlarım kalktı. 'Birazcık' derken ellerini benim gibi başparmağı ile işaret parmakları arasında birazcık kalacak şekilde aralayarak tutmuştu ve gözlerini hafifçe kısmıştı. "Henüz?"
"E bir ara içeri alırsın artık." dediğinde güldüm. "Bir yıl vakit geçireceğiz sonuçta."
Bir yıl ne kadar uzun bir süreydi aslında. Bu yola çıkmadan önce kısa bir süre gibi gelmişti ama şurada birkaç ay içerisinde geldiğimiz samimiyete bakarsak, bir yıl birçok anının yaşanabileceği kadar uzun bir yıldı. Tabii, üniversite başladığında daha uzak kalacaktık.
Ben düşüncelere dalmışken sessizliğimi, söylediğinden rahatsız olduğuma yormuş gibi "Arkadaş olarak," diye eklediğinde denize dalan bakışlarım tekrar ona döndü. "Ogün gibi arkadaşlar edineceğine benim gibi edin." dediğinde kaşlarım kalkarken oflayarak güldüm. Keyfim yerinde olduğu için bu tarz söylemlerine takılmıyordum aksine komiğime gidiyordu ama ileride Poyraz'ın gereksiz Ogün kompleksi yüzünden büyük kavgalar edebilirdik çünkü Ogün benim için çok önemli olan çocukluk arkadaşımdı. Ona alışmalı, iyi anlaşmaya, anlaşamıyorsa da görmezden gelmeye çalışmalıydı. Her boşlukta Ogün'e laf atmamalıydı.
Benim cevap vermeye zamanım olmadan hızla "Gerçi Ogün'le illa bir şey olacaksan arkadaş ol." diye eklediğinde dudakların çıkan cümlelerin sebebi olan zihninden hızla geçen düşünceleri merak etmiştim. Ogün'le derdi, Ogün'ün ona ters yapmasından kaynaklı olmalıydı.
Ona en az yüz kere falan söylediğim şeyi tekrarlayarak "Ogün benim sadece arkadaşım Poyraz." dediğimde şirince sırıttı. "Onun bundan haberi var mı?"
Derin bir nefes alıp "Poyraz..." dediğimde "İyi, tamam." diye mırıldanıp konuyu kapattı. Bir yandan balığımdan ve mezelerden yiyip rakımı da yudumlarken beni tabirlediği kelimeleri düşünmeye başladım. Gün batımının kızıl renkleri üstümüze düşerken düşüncelerim derinleşmeden duramıyordu.
Renkli, parıltılı, cıvıl cıvıl demişti. Duru'yu ilk gördüğümde düşündüklerimi hatırladım. Parıl parıl, ışıltılı haline imrenmiştim. Zamanında benim de öyle olduğumu, bana da öyle söylediklerini anımsamıştım. Zamanla parıltılarım tozlanmıştı. Görülmeyen her şey, hiç olmamış gibi hissediliyordu. Parıltılarım görülmedikçe, ben de parlamayı bırakmıştım ama şimdi Poyraz aksine, zamanında hissettiğim gibi göründüğümü iddia ediyordu. Belki de geriye kalan minik parıltılarımı bile mercekle bakıyormuş gibi büyük görüyordu.
"Parıltılı, cıvıl cıvıl demene şaşırdım." dedikten sonra bakışlarımı tekrar ona çevirdim. Birkaç dakikadır sessiz olmalıydık çünkü düşüncelere dalmıştım. Sessizliğimizi bozmamıştı o da. Şimdi konuşmaya başladığımda balığından kalan son parçayı da yutkunup rakısından bir yudum aldıktan sonra "Ben de şaşırmana şaşırdım. Seni başka nasıl tasvirleyebilirdim, bilmiyorum çünkü." dediğinde rakı içmememe rağmen yutkunma ihtiyacı hissederken kaşlarım kalktı. Hafifçe gülüp "O kadar bariz, demek istiyorum." dediğinde gülümser gibi oldum.
Sol dirseğimi masaya yaslarken sol elimi de boynumun yanından saçlarıma götürdüm. Sağ elimin parmak uçlarını sol kolumda gezdirirken hafifçe omuz silktim. "Şaşırdım çünkü asıl önceden parlardım. Koray'la bunu kaybettiğimi sanıyordum."
Gözleri, gözlerime dalarken cevap vermeden önce ne düşündüğünü merak ettim. Bakışları sıcak, sevecendi ama gölgelenmişti gözleri. Bir yanı üzülmüş gibiydi, belki benim için üzülmüştü belki sevmediği ve eski sevgilisiyle nişanlanan Koray'ı hatırlamak onun canını sıkmıştı, bilmiyordum.
"E tabi," dedikten sonra hafifçe gülümsedi. "Sonuçta ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur."
Çenem istemsiz sol elime doğru yaslanırken gülümsemem gözlerimin kısılmasını sağlayacak kadar genişti. Ehline denk gelmeyen her şey... Öyle olmuştu gerçekten. Sadece benim için değil, sevdiği adam tarafından kendisini sevmeyen bir kadına dönüşen çoğu kadın için böyleydi. Canlı, rengârenk çiçeklere sahip olan bir bitki, sanki karanlık bir odaya koyulmuş üstüne de su verilmemiş gibiydi işte. Bir de soluk, cansız çiçeklere bakarken "Sen böyle değildin!" demezler mi? Evet, ben böyle değildim. Sen soldurdun renklerimi ve şimdi solan renkleri sevmediğini söylüyorsun ama ben böyle değildim. Canlıydı renklerim.
"O zaman..." dedikten sonra sağ elimi, sol dirseğimden çekip kadehime götürdüm ve aramızda kaldırırken "Ehlimizi bulmaya..." dediğimde gülümseyerek kendi kadehini kaldırıp benimkine yaklaştırırken kadehlerimizi tokuşturmadan önce "Bulunca anlamaya..." diye ekledi. Söylediği aklıma takılırken rakı bardağımın altını dudağıma götürmeden önce alışkanlık olarak hafifçe bir kere masaya vurduğumda beklediğimden daha güçlü ses çıkmış olması şaşkın gözlerimin Poyraz'ın kadehine çevrilmesine sebep oldu. O da benim gibi duraksamış, dudaklarına götürmeden önce masaya vurduğu kadehi tutan eli hareketsiz kalmıştı. Şaşkınlığını benden önce atıp hafifçe gülerken "En azından bunu aynı yapıyoruz." dediğinde gülerek "Evet." dedim. O duble, buzsuz rakı içerken ben tekten birazcık fazla, buzlu rakı içiyordum ama ikimiz de kadeh tokuşturduktan sonra masaya da vuruyorduk.
Kadehimi dudaklarıma götürürken bakışlarımı yeniden manzaraya çevirsem de dişlerimi dudaklarımla örtmek zordu. Dudaklarım istemsiz bir şekilde kıvrılıp duruyordu.
Sonrasında her buraya geldiğime yaptığım gibi gün batımını kaçırmadan profilimde paylaşmak üzere biraz masayı, çoğunlukla da manzarayı kadraja alarak bir fotoğraf çektim. Profilimde paylaşmak üzere romantize ederek çektiğim bir fotoğraf daha!
"Efendim, kusura bakmayın rahatsız ediyorum,"
Bakışlarım masamıza gelen garsona döndüğünde garson "Fotoğrafınızı çekmemize müsaade eder misiniz? Bu akşamdan bir paylaşım yapacağız ve siz çok güzel görünüyorsunuz." dediğinde bakışlarım Poyraz'a kaydı. Poyraz keyifli bir şekilde sırıtırken bana doğru kaşlarını kaldırdığında uzatarak "Olur." dedim. Garson teşekkür edip fotoğrafımızı çekmek için gerilerken "Paylaşım yapacaklarmış sonuçta." diye hemen "Olur." dememi meşrulaştırmaya çalıştım. Poyraz da başını bana hak verir gibi ciddi bir şekilde onaylar şekilde sallarken bakışları alaylı gibiydi ama diline vurmadı.
Ellerimi masaya yaslayıp hafifçe garsona doğru dönüp bize doğru dönmüş olan kameraya geniş bir şekilde gülümsedim. "Bir de kadeh tokuştururken alabilir miyiz?"
Poyraz'la aynı anda "Tabii." diye mırıldanıp kadehlerimize yöneldik. Kadehlerimizi tokuştururken birbirimize bakan gözlerimiz kameraya dönemeden fotoğraf çekildiğine dair ses geldiği için garsona geri döndük. Telefonu indirmiş, kabul ettiğimiz için bize teşekkür ediyordu. Poyraz kadehini masaya koyarken kendi telefonunu garsona uzatıp "Bizden de bir çeker misin kardeşim, sana zahmet." dediğinde garson "Tabii." diyerek telefonu alırken Poyraz bakışlarını bana çevirip biraz önceki meşrulaştırma çabam gibi "Ailemiz için yani. Balayı fotoğraflarını soracaklar sonuçta." deyip göz kırptığında "Tabii." deyip alayla karşı göz kırptım. Gülüşünü üst dudağını yalayarak gizlemeye çalıştıktan sonra kameraya döndüğünde ben de kameraya döndüm. Sağ dirseğimi masaya yaslayıp sağ elimi de sağ yanağıma götürerek kameraya poz verirken poz vermek için gülümsememe gerek yoktu çünkü dudaklarıma yapışmıştı zaten gülümsemek.
Birkaç poz verdikten sonra garson telefonu bize geri uzattığında teşekkür ettik. Garsondan telefonu ben aldığım için Poyraz'ın telefona uzanan eli sırıtarak çaresizce geri döndü. Telefona doğru eğilip fotoğraflara bakmaya başladım. Batan güneş manzarası ardımızda görünüp yüzlerimizin net görünmemesini sağlıyordu ama güzel bir fotoğraflardı. Bırak ailelerimizi, Korayları inandırmayı, ben bile inanmak üzereydim gerçek bir balayında olduğumuza.
Poyraz'a da fotoğrafları gösterdiğimde muhtemelen bakarken benim de böyle göründüğümü düşündüm. Fotoğrafta gezen fıldır fıldır ama en son bir yere takılan gözler, gülümseyen dudaklar.
Üstten bir mesaj geldiğinde aramızda uzatarak baktığı telefonu tutan elleri geri çekilirken ben de eş zamanlı olarak gözlerimi kaçırdım. Kimden gelmişti bilmiyordum ama görmememi istemiş gibiydi. Gerçi, adamın özeli olabilirdi tabii normal olarak.
Gözlerim istemsiz kısılarak tekrar onu bulurken mesajı yanıtlayan Poyraz'ı izledim. Ne özeli olabilirdi ki ama? Sonuçta karısıyla –formalite de olsa- balayındaydı, özel olarak konuşacağı kim vardı ki? Şüphen olmasın, demişti evliliğimiz boyunca dikkat etmemiz gereken hususları konuşurken. Özel biriyle konuşmaması gerekiyordu o yüzden. Masaya oturduğumuzdan beri de birkaç kere telefonuna mesaj geldiğini, cevapladığını görmüştüm ben manzara ile oyalanırken. Gerçi işle alakalı da olabilirdi ya da bir arkadaşından da mesaj gelmiş olabilirdi, sonuçta bu durumlar da onun özeli sayılırdı. Ayrıca normal şartlar altında yoğun bir şekilde çalıştığını biliyordum, tatildeyken de peşini bırakmıyor olabilirdi işler. Tümüyle mükemmel biri olamazdı sonuçta. Yeterince kibar davranıyordu bana, formaliteden evli olduğu biriyle bir akşam yemeği içerisindeyken tüm dikkatini ona vermek zorunda değildi. Kendimi evlilik oyununa kaptırmıştım bir anda.
Saçma ve beni ilgilendirmeyen düşüncelere dalmaya son verebilmek için başımı onaylamaz şekilde sallayarak düşüncelerimi dağıtırken o sırada mesaj atması bitmiş, telefonu masaya geri koyan Poyraz'a baktım.
Garip hissiyatımı dağıtabilmek için alayla "Bu fotoğrafları paylaşmayacak mısın?" diye sorduğumda bakışları bana döndü ve gergin bir şekilde sırıttı. Neden gerildiğini anlayamamıştım ama birkaç saniye içerisinde dağıldı gerginliği. Aklı mesajlaştığı kişide takılmış gibi gözüküyordu. Kimle konuşmuştu gerçekten? Ya da bir süredir kiminle konuşuyordu? Helenlerin yanındayken de birkaç kere bakmıştı telefonuna.
"Ailemiz için yani." diye alayla eklediğimde o da "Karıcım alıştın ama sen de," diye dalga geçse de telefonu eline aldı. "Paylaşacağım, unutmuşum." dediğinde aslında alay etmiş olsam da gerçekten paylaşmak için profiline girdi ve onu izlediğimi fark ettiği bakışlarıma gözlerini çıkarıp "Ailemiz için yani." diye ekledi alayla o da.
Yani sosyal medya hesabında beni paylaşırken bir yandan da özel biriyle konuşuyor olamazdı herhalde, değil mi? Ya da konu özel biri değildi belki de. Sonuç olarak biriyle akşam yemeğindeyken telefona bakıp durması alışık olmadığım bir şey değildi. Koray da hep böyle yapardı. Benden sıkıldığını hissederdim öyle anlarda. Sanki ne anlatsam, ilgisini çekmezmiş gibiydi öyle anlarda. Belki Poyraz da sıkılmaya başlamıştı. Düşünüldüğünde o da babaannesi yüzünden bu balayına çıkmak zorunda kalmıştı ve kibarlığı dolayısıyla bazı güzel jestlerde bulunsa da bütün bunlara tenezzül etmek zorunda değildi. Bakıldığında burada kalacağımıza söz verdiğimiz süre zarfında birbirimizden ayrı da vakit geçiriyor olabilirdik, biz hiçbir şey değildik. Şimdi neden benimle çok da ilgilenmediğini fark edince garipsiyorsam, bunun beklentisine giriyorsam? Ya da en önemlisi, neden Koray'dan farklı olmasını, hiçbir ortak özellikleri olmamasını bu kadar istiyordum? Öyle olsa bile ne olacaktı ki sanki?
"Paylaştım. Üç saniye geçmeden Duru yorum yaptı." dedikten sonra bakışlarını telefonundan bana kaldırdıktan sonra yüzünde keyfi silindi. Kaşları hafifçe çatılırken "Ne oldu?" diye sorduğunda gözlerimi kırpıştırarak derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım ve hızlıca rakımdan bir yudum alırken "Hiç." diye yalan söyledim. Sadece düşüncelere daldım. Seninle ilgili düşüncelere.
Bana inanmamış gibi baksa da üstüme gelmedi. Zaten saniyeler sonra tekrar mesaj geldiği için tekrar telefonuna yöneldi.
Gözlerim dolacakmış gibi hissederken bakışlarımı denize kaçırdım. Hava kararmış, güneş sahneyi aya bırakmıştı. Birazdan görünmeye başlayacaktı ay ve yıldızlar. Tanıdık manzara yine gözlerimi süsleyecekti, tanıdık hisler içimde dolaşırken. Evet tanıdıktı bu hisler, Koray yüzünden uğradığım hayal kırıklıklarına benziyordu ama Poyraz'la alakalı hayal kurmamıştım ki ben! Neden hayal kırıklığı gibi hissediyordum. Aslında adam normal bir şekilde ara ara telefonuna bakıyordu, sevdiği kişiyle vakit geçiriyor olmayan her kişi gibi. Soru işaretlerinin cevabı buydu işte. Koray beni hiçbir zaman sevmemişti, Poyraz ise zaten sevmiyordu. Sevmesi de gerekmiyordu zaten. Sadece en sevdiğim yerlerden birinde, çok güzel bir gün geçirdikten sonra fazla romantize etmiştim sanırım yanlışlıkla her şeyi. Nedense çok istemiştim bu akşamın zihnimde Gökçeada güzel ve özel anılar, listeme eklenmesini ama Poyraz haberi bile olmayan bu beklentimi karşılamak zorunda değildi. Ben bile neden beklediğimi anlayamazken. Uzun zaman sonra içtiğim rakı vurmuştu herhalde duygu karmaşama, bilmiyordum.
"Kusura bakma, önemli olmasa bakmazdım gerçekten."
Açıklama yapma kibarlığına gülümseyerek "Sorun değil." dedim. Sevdiğim bir yerde, sevdiğim bir mekândaydım. Poyraz'dan bağımsız da bu akşam güzel geçebilirdi. Poyraz nedense beklediğim gibi davranmasa da olurdu, sonuçta sohbet etmek için güzel bir ortağa benziyordu. Bu sebeple akşamın devamında ve söz verdiğim gibi ikinci kadehi içerken havadan sudan sohbet etmeye başladık. Arada telefona baktığı için derin sohbetler kuramamıştık ama normal bir akşam için yeterli bir anıydı işte. Daha fazlası yoktu, gerek de yoktu.
Arabaya doğru yürürken ben de telefonuma baktım. Gruptan ve Deniz'den mesajlar gelmişti. Deniz'in mesajını okurken burukça gülümsedim. Ablaaa doğum gününde ne yapıyorsunuz, çabuk söyle! Eniştem kesin çok güzel şeyler ayarlamıştır. Of! Çok merak ediyoruum.
Yaklaşık yarım saat sonra saat gece on iki olacaktı ve doğum günüm gelmiş olacaktı. Deniz'in beklentisi doğruydu, sonuçta insanlar sevdiklerinin doğum gününü geceden kutlamaya başlardı ve kesinlikle bir planı olurdu fakat Poyraz'ın hatırladığını bile sanmıyordum. Sonuçta bir hafta kadar önce laf arasında geçmişti. Hatırlasa bile belki yarın hatırlardı ya da artık sosyal medyadan takipleştiğimiz için arkadaşlarımın doğum günlerimi kutladığı paylaşımları profilime eklediğimde fark ederdi. Doğum günün kutlu olsun, der geçerdi işte. Gözümde büyütmemeliydim Poyraz'ı. Sonuçta gerekmediği kadar kibarlık yapıyordu ama özellikle de bu akşam nedense Gökçeada seyahatimiz boyunca garip bir şekilde hissettiğim karışık duyguların ne kadar anlamsız olduğunu kanıtlamıştı. Başka bir şeyle ilgilenmediğimiz, birlikte sohbet ettiğimiz bir akşam beklemiştim sanırım ama olmamıştı.
Otele döndüğümüzde ve arabadan indiğimizde Poyraz odaya yönelirken "Ben biraz sahilde dolanacağım." dedim. Kibar bir şekilde "Eşlik etmemi ister misin?" diye sorsa da gözleri reddetmemi diler gibiydi. Sahte bir şekilde gülümseyip "Yok, sağ ol. Yalnız yürüyeyim." dediğimde hızla "Tamam, odada görüşürüz." deyip otelin girişine yöneldi. Ardından tekrar hayal kırıklığıyla bakarken sahile yönelmeden önce çoktan gittiği için artık gözükmüyor olsa da otelin girişine bakmayı sürdürdüm bir süre. Hissettiğim kırıklıktan kurtulmaya çalışırken kendi kendime oflayarak sahile yöneldim. Kızgınlığım Poyraz'a değil, kendimeydi. Sen öyle bol keseden, kendin bile fark etmeden rasgele adamlar hakkında hayal kurarsan, gelir böyle kırarlardı işte. Ne kadar aptaldım ya? Kalbim başka bir adamın yarattığı cam kırıklarından arınmaya çalışırken hala saçma sapan beklentilere girmiş olmalıydım ki hayal kırıklığı yaşamış gibi hissediyordum. Hayal kurduğumun farkında bile olmadan. Gerçekten aptalın tekiydim. Sadece benim için bir sene vakit geçirmek zorunda olduğun bir yabancıdan daha fazlası, belki yakın bir arkadaş, belki başka bir şey olabilirmiş gibi davranmıştı ama sadece kibar bir adamdı.
Sahile vardığımda telefonuma baktım. Doğum günüme sadece beş dakika kalmıştı ve her seferinde olduğu gibi Cansular gruptan dakika geri sayımına başlamıştı. En azından yakın arkadaşlarımı doğru seçebilmeyi başarmıştım bu hayatta. Birbirimizin her özel gününde, birbirimizi dünyanın en önemli insanı hissettirmeye çalışırdık her seferinde. Çoğunlukla da başarırdık.
Sahil sessiz görünüyordu. Uzaklardan sohbet sesleri geliyordu kulağıma ama şu an olduğum yerde pek biri görünmüyordu. Otelin ışıklarından da biraz uzak kalmıştım, ardımda loş bir ışık oluşturuyordu. Sadece ben ve deniz kalmıştık şimdi. Açık ayakkabılarımı çıkarıp kumlara attıktan sonra denizin bitip de kumların başladığı kısmına oturdum. Çantamı omuzlarımdan sertçe çekerek çıkardıktan sonra yanımda kumlara bırakıp ayaklarımı denize uzattım. Soğuk su ürpermemi sağlayıp dizlerimi kendime çeksem de ayaklarımın tümüyle suyla temasını kesmedim. Hafif gel gitli dalgalar geldikçe parmak uçlarıma değerken gözlerim denizde, mehtabın oluşturduğu ışıkta gezinirken ağlama isteğimden kurtulmaya çalışıyordum. Tek sorun yeni tanıştığım adamın doğum günümü hatırlamaması değildi tabii, son zamanlarda yaşadıklarım da duygu patlaması yaşatmaya çalışıyordu şimdi bana. Değersiz. Evet doğru kelime buydu, değersiz hissediyordum.
Son iki yıldır, doğum günlerimi yurt dışında geçirmiştim. Türkiye'ye dönmüş olsam ailemin, arkadaşlarımın doğum günümü güzel ve değerli kılabilmek için her şeyi yapabileceklerini biliyordum ama sevdiğim adamla kutlamak amacıyla yurt dışında kalmıştım. Peki, ne olmuştu? Birlikte olduğumuz ilk doğum günümde, doğum günümü unutmuştu. Son ana kadar inanmamıştım unutabilmesine çünkü daha günler öncesinde muhabbeti geçmişti. Telefonumda Cansu ile konuşurken duymuştu. İlk tanıştığımız zamanlarda tarihini konuşmuş olmamıza rağmen tarih yaklaşınca unutmuş olmalıydı ki Cansu ile doğum günüme dair konuşmamıza şahit olduğunda şaşırarak sormuştu. Günler öncesinde de olsa hatırlamış olduğu için o gün herhalde bir şeyler yapar, diye düşünürken ve beklerken ertesi gün 'uyuyakalmışım, naber?' diye mesajını görmüştüm. Oysa ben gece on ikide kapımı çalar, diye beklemiş çalmadığında doğum günüme gelemediğini unutup onun için endişelenmeye başlamıştım çünkü gelebilse, gelirdi değil mi? Sonuç olarak bir adam sevdiği bir kadının doğum gününü unutmaz, gelebildiği sürece gelirdi. Gelemediyse, bir şey olmuştur diye düşünmüştüm ama hayır, olmamıştı. O sadece unutmuş ve uyuyakalmıştı. Sonrasına öyle güzel kılıflara sokarak bu durumdan kurtulmuştu ki aptal gibi unutmuş ve yine aptal gibi diğer doğum günümde yine beklenti dolmuştum. Sonrasında telafi edeceğim, dediği telafiyi diğer doğum günümde bile görememiştim. Sabah, ortak arkadaşlarımızın ayarladığı bir pastayı o da varken üflediğim için yeterli olduğunu düşünmüştü sanırım. Öğlen işinin olduğu bahanesi ile yanımdan ayrılırken 'Akşam geleceğim mutlaka' demişti. Gün bitmeden, doğum günün bitmeden geleceğim. Fakat gelmemişti tabii ve ben de kendimi akşamın onundan sonra kendi doğum günüm için ağlayarak pasta yaparken bulmuştum. Ağlıyordum çünkü beni böylesine değersiz hissettiren bir adamı seviyordum ve ayrılma düşüncesi korku sarıyordu vücuduma. Ev arkadaşlarım Koray gelir, yalnız kalmak isteriz diye o akşam konsere gitmişlerdi ve döndüklerinde Koray gelip de gitmiş gibi davranmak zorunda kalmıştım. Çünkü benim de aslında içten içe gayet bildiğim o gerçeği yüzüme vursunlar istemiyordum. Koray beni hiç sevmemişti.
Belki de bağımlı olmuştum ona. Gel gitli hareketleri bağımlı etmişti. Narsist bir adam olduğunu söylemişti yurt dışındaki ondan haz etmeyen arkadaşlarım, belki de haklılardı. Ben de narsistin mağduru olmuş, sevgi sandığım bir karmaşada ayakta kalmaya çalışmıştım. Sorup duran Cansulara da yalan söylemek zorunda kalmıştım. Onu, benim gözümde bile düştüğü durumlardan başkalarının gözünden sakınmıştım. Ben affederdim ama arkadaşlarım affedemezdi sonuçta. Ben niye affetmiştim?
Gece on ikide kendime yaptığım pastayı üflerken, hissettiğim kadar yalnız hissediyordum şimdi yine. Son iki iğrenç doğum günü deneyimimden sonra bu sene de birkaç ay önce tanıştığım ve ne ironiktir ki kocam olan adam otel odamıza muhtemelen uyumaya gitmişken tek başıma, pardon deniz ile birlikteyken yine yalnız hissediyordum. Bu sefer kendime yaptığım doğum günü pastam bile yoktu ama gözlerimin önünde o anı istemsiz hayal edebiliyordum. Gözyaşlarım eşliğinde üflediğim mumları ve o küçük pastayı...
Gözlerimin önünde oluşan hareketlilik beni anımdaki pasta hayalinden kurtarıp da bu ana geri döndürürken irkildiğim için hafifçe geri çekildim. Gözlerim önümdeki benim pastama benzer küçük, mavi bir pastada ve üzerindeki yakılmış renkli mumlarda gezinirken kaşlarım şaşkın bir şekilde kalktı.
"İyi ki doğdun!"
Şaşkın gözlerim geldiğini, hatta sahilde yanıma oturduğunu pastayı önüme doğru uzatana kadar fark etmediğim Poyraz'ın samimi bir şekilde gülümseyen yüzüne döndüğünde gözlerim donakalmasa, dolacaktı biliyordum. Düşüncelere ve geçmiş hayal kırıklıklarına dalmış ve bugün de hissettiğim hayal kırıklıklarını görmezden gelmeye çalışırken hiç beklemediğim bir anda önüme uzattığı tatlı küçük pastaya ve gülümseyişi sırıtışa dönen Poyraz'a uzaylı görmüş gibi bakıyor olmalıydım. Kalbim ve hayat birkaç saniyeliğine durmuş, "İyi ki doğdun!" deyişi kulaklarımda çınlamış gibiydi. Unutmamıştı! Tam on iki de pastayla gelmek üzere yanımdan ayrılmıştı sadece!
Hiçbir şey demeden, yüz ifademi tahmin bile edememiş bir halde donakaldığım için gülüp "E üflemeyecek misin?" diye sorduğunda buzlarımı çözmeye çalıştım. Dudaklarımı hafifçe kıvırabildiğimde gerisi oldukça kolaylaşmıştı. Benim de gülüşüm kulaklarıma gelirken sonunda dolmaya başlayan gözlerimi pastaya çevirdim.
"Tamam tipi bozuk olabilir, bu işte senin kadar iyi değilim ama üflenmeyecek kadar kötü mü?"
Alaylı sesi kulağıma geldiğinde üstümden atmaya çalıştığım şaşkınlığım tekrar yükselirken bakışlarım yine ona döndü. "Sen mi yaptın?"
"Tamam otelin mutfağındakiler de birazcık yardımcı olmuş olabilir doğum gününü hastanede geçirme diye ama büyük çoğunlukla ben yaptım," dedikten sonra inanamaz halimi dürüstlüğüne inanamıyormuşum gibi yorumlayarak "Gerçekten. Çok az yardım aldım." diye ekledi.
"Ama ne zaman?" diye sorduğumda sesin benden çıktığını biliyordum ama bu sesi tanımıyor gibiydim ya da unutmuştum bu mutluluktan ağlamak üzere olduğumu gösteren ses tonumu. Sanki bana ait değil gibiydi. Sanki ben olamazdım bu mutlu kadın.
"Sabah sen fosur fosur uyurken. Sabah koşumdan feragat ettim senin için, değerimi bil." dediğinde 'değerimi bil' derken dalga geçmiş olsa da gülmeden edemedim. Gözlerim mutlulukla açılmış ve parlıyor olmalıydı. Şaşkınlığı üstümden atamamış olsam da gözlerim dolmayı başarabilmişti. Değerimi bil, diye alay eden adam henüz ne kadar verdiğini bilmediğim değerimi çok iyi biliyordu.
"E hadi üfle ama, eriyip gidecekler güzelim pastanın üstüne."
Gerçekten şeker hamurunu kullanma konusunda baya bir çalışması gerekiyordu ama 'güzelim pasta' egosunu bozmadım çünkü benim için hayatımda gördüğüm en güzel pastaydı bir yandan. Çünkü benim için yapılmıştı, ilk defa. Ben hatırlamadığını sanırken o aksine sabah bile hatırlıyordu, belki hiç aklından çıkmamıştı.
Gülümsemeyi geçtim, güler bir edası olmadan duramayan dudaklarım ve muhtemelen parlayan gözlerimle pastaya döndüm. İşte şimdi Poyraz'ın tasvirlediği gibi parıltılarla dolu hissediyordum.
"Dilek dilemeyi unutma!"
Gülümseyerek pastaya bakarken dileğim çoktan gerçekleşmiş gibiydi. Mutluydum ve değerli hissediyordum. Evet bu hissi bu adamın veriyor olması ileride daha çok üzülmemi sağlayacaktı belki ama şu anı korkarak mahvetmek istemiyordum. Çünkü bu hisse ve bu ana çok bel bağlamamam lazımdı. Ağzı bir kere yanmış biri olarak bir yıl sonra yabancı olacak bir adama dair istemsiz beklentilere girmeye devam etmemeliydim ama en azından bu doğum günüm, doğduğum yerde ve bu adamla çok güzel geçiyordu! Ömrümü böyle anların kaplamasını, diledim. Mutlu bir ömür böyle hissettiğim anlardan oluşmalıydı. Yıllar sonra bile minnettar olacaktım bu an için Poyraz'a. Belki başka başka evlerde, hayatlarda, başka başka insanların yanında olacaktık ama gülümseyerek hatırlayacaktım bu anı.
Mumlara üflediğimde sonunda gerçekten tamamen eriyip pastayla bütünleşmeden önce son anlarına yetişmiştim. Güzel bir yaz akşamının esintisi vücutlarımızda dolaşırken pastayı aramıza koyup "O zaman sıra..." dedikten sonra ardına döndüğünde gülümsüyor olsam da merakla çatıldı kaşlarım ve ardını görmeye çalıştım. Göz ucuyla ardına, görmeye çalışan bana bakıp "Hiç sabırlı değilsin, değil mi?" diyerek güldüğünde gülerek eşlik ettim ve hak vererek gözlerimi ardından çektim. Saniyeler sonra görecektim zaten her ne ise.
Ardındaki poşetten bir şey çıkarıp bana doğru döndüğünde ardımızdaki loş ışığın elverdiği kadarıyla anlamaya çalıştım ne olduğunu ama hediye paketine sarılıydı. Hediye paketi! Hediye almıştı...
Neredeyse titriyor olan ellerim hediyesine yöneldi. Bir an önce açmak istiyordu içim ama bir yandan da oldukça yavaştı hareketlerim. Şaşkınlık hızımı azaltıyordu. Hediye paketini yırtmamak için özenle açtıktan sonra içinde elime sert gelen bir eşyayı çıkardıktan sonra ne olduğunu fark ettiğim için kahkaha atmaya başladım. "Civciv?"
O da gülse de gergin bir gülüştü. Beğenip beğenmeyeceğimden emin değil gibiydi ama daha hediye paketini gördüğüm anda yeterince yetmişti bana. Düşünmesi yeterdi. Gerçekten hiç düşünülmeyen bir kadın için bazen sadece düşünülmek bile yetiyordu ve karşımdaki adam o kadar düşünceliydi ki...
"Bir süredir düşünüyorum..." diye itiraf etmeye başladığında elimdeki civcivi sıkıca tutarak kendime yakınlaştırdım. Göğsüme yaslama isteği vardı içimde ama kendime engel olmaya çalışarak parmaklarımı civciv figüründe gezdirmekle ve Poyraz'ı dinlerken ara ara gülümseyen bakışlarımı figüre çevirmekle yetindim. "... eşyanın değerini verilen emekle biçen bir kadına ne alınabilir diye. Sonra baş ucuna koyacağını söylediğin figürleri hatırladım. Çocukken kendi emeğinizle birbiriniz için yapmışsınız, nereye gitsen saklıyormuşsun. Gerçekten içten bir gülümseme ile anlatmıştın. Belki bunu da saklarsın." dediğinde başımı hızla onaylar şekilde salladım. "Sen yaptın yani?"
"Evet," dedikten sonra hızla ekledi. "Nur teyze de yardımcı oldu tabii. Başta umutsuz vaka, olduğumu düşündü ama zamanla ortaya bir şeyler çıkmaya başladı."
"Nur teyze mi?" derken gülüyordum. "Evet, Cansu'dan orada yaptığınızı öğrendim."
Gözlerim tekrar dolarken geniş bir şekilde gülümsedim. Hiç yapmasına gerek olmayan şeyleri, öyle detaylar işleyerek yapıyordu ki neden hayal kırıklığına uğramış gibi hissettiğimi anlayabiliyordum. Hiç fark etmeden alıştırmıştı beni değerli hissetmeye. O yüzden tekrar parlamaya başlamıştım belki de.
"Ve kabul et Ogün'ünkinden daha güzel yaptım." dediğinde gülümsemem genişlerken dudaklarım aralandı ve gülmeye başladım. Şurada karşısında parlayan gözlerle ve içim sıcacık ona bakıyor olduğumun farkında mıydı? Hala derdi Ogün'dü ama evet, farkındaydı. Gergindi ve gerginliğini dağıtmak ister gibi alaya vuruyordu. Gergindi çünkü yaptığı şeyleri beğenip beğenmeyeceğim konusunda heyecanlanmıştı. Bir şeyler yapması yetmiyor, bundan daha fazlasını hak ettiğimi düşünüyormuş gibi beni mutlu etmeye ve hak etmeye yetip yetmeyeceğinden endişe duyuyordu. Ne diyebilirdim ki...
Sağ elimi kumlara yaslayıp üst vücudumu ona doğru eğip yanağına yöneldiğimde gülümseyen dudakları duraksarken gözlerini kırpıştırarak bakışlarıyla hareketlenmemi takip ettiğini fark etmiştim. Dudaklarım yanağına değmeden önce hatırlatma tehlikesine karşın duraksayıp "A pardon. İddia ve kurallar." diyerek hafifçe geri çekildiğimde "Yok, yok." dedi hızla ve başını bana doğru çevirdi. Ona doğru eğilmiş, yaklaşmış bir halde olduğum için başını sola, bana doğru çevirdiğinde burunlarımız hafifçe birbirine çarpmıştı. Yutkunarak bakışlarım istemsiz dudaklarına indiğinde artık o sarhoşken öpüştüğümüzü öğrendiğim geceyi hatırlamak ister gibiydim. Nasıl bir histi?
Onun da gözleri dudaklarımdayken boğuk ama fısıltı gibi bir ses tonuyla "Bence iddiaya küçük bir ara verebiliriz şu an." dediğinde titrek bir nefes aldım ve "Diyorsun?" diye sordum. Dudakları üstümdeki etkisini fark etmiş gibi bir keyifle hafifçe kıvrıldıktan sonra "Diyorum." dediğinde iddiayı tümüyle ortadan kaldırmak isteği vardı içimde. İçimdeki o sesi susturmaya çalışırken "Peki..." diye fısıldadıktan sonra dudaklarının arasından son bir nefes daha alıp yavaşça yanağına yöneldim. Yönelmeden önce gözlerini kapattığını görebilmiştim. Dudaklarım sol yanağına değdiğinde nefesim gibi içimin de titrediğini düşünüyordum. Küçük bir kıvılcım, dudaklarımın ucunda gibiydi. Saniyeler içerisinde akkor hale dönüşmüş, kalbime sıçramıştı. Hayat anlardan oluşuyordu ve bu an da listemde ilk sıraları zorlayacak gibiydi.
Geri çekilirken gözlerimi araladığımda fark ettim onu öperken gözlerimi yumduğumu. Almayı unuttuğum nefesi ciğerlerime doldurmaya çalışarak geri çekilmeye devam edip biraz önce olduğum konuma döndükten sonra heyecanla gezinen gözlerim onu buldu. O gözlerini aralamaya, benden daha geç kalmıştı. Şimdi araladığında göz göze geldik ve dudakları gülümsememe eşlik etti. Heyecanlı ellerim dizlerimi bulurken bakışlarımı denize kaçırdım. O da, denize bakarken "Denizle alakalı bir bilgi vermek üzereyim." dediğinde güldüğüm için aramızdaki heyecanın sessizliği bozuldu ve tekrar ona döndüm.
"Tadına bakmak ister misin? Söz zehirlenmeyeceksin ya da en azından çok da kötü zehirlenmeyeceksin."
Gülerek "Olur." dediğimde geniş bir şekilde sırıtarak tekrar ardına döndü ve yanında getirdiği poşetten iki çatal çıkardı. Uzattığı çatalı alırken "Ama önce sen." dediğimde rencide olmuş gibi bakmaya çalıştı ama yüzü bu kadar mutlu görünüyorken pek mümkün değildi.
Pastanın üstündeki mumları çıkardığında poşete atmadan önce "Şey..." diyerek araya girdim. "Ne oldu?"
"Bir peçete verir misin? Mumları atma."
Başta anlayamasa da saniyeler içerisinde anladığını inen kaşlarından ve gülümsemeye başlayan dudaklarından anlamıştım. Bir peçeteyi uzattığında bu ana kanıt olan mumları peçetenin içine koyup peçeteyi sardım ve geri uzattım. O haliyle poşete koydu ve tekrar bana döndü.
Pastadan bir çatal aldığımızda istemsiz bir şekilde birbirimize uzattık. "Ay." deyip çatalı kendime çektiğimde o da gülerek kendine çekti. E tabii yakın zamanda bir nişan, iki düğün pastası kesip birbirimize yedirince alışkanlık olmuştu.
Dilimin üstünde dağılan pastanın tadını değerlendirmeye çalışırken gözlerimi kısarak yerimde durmama izin vermeyen heyecanım yüzünden hafifçe sağa sola doğru sallamaya başladım vücudumu ama objektif olamıyordum ki! Tadı dünyanın en güzel pastası gibi geliyordu şimdi benim için. Gerçek tadını alamıyor gibiydim. Güzel hisler eriyordu sanki dilimde pasta yerine. İnsan mutluyken yediği her şeyin tadı da güzel oluyordu.
"Çok güzel." dediğimde pastadan bir çatal daha alırken "Dürüst olabilirsin, bunun üstesinden gelebilirim." diye dalga geçse de merakla bakıyordu gözleri. Kötü bir şey desem üzülecek gibiydi ki beğenmesem bile söylemezdim. Üstelik beğenmiştim!
"Yediğim en güzel pasta." dediğimde kaşları kalktı. "İlk beşe girer." diye daha gerçekçi bir yorum yaptığımda en azından inanabileceği bir iltifat aldığı için sırıttı. Zaten küçük olan pastayı birkaç dakika içerisinde bitirdiğimizde "Benim ilk ikime girer." dedi kendi pastası için. Şakacı bir hali de vardı ama içten içe buna inanıyor olabileceği gibi gerçek ihtimali de vardı. Gülerek "Birinci kim?" diye sorduğumda çatalının ucuyla beni gösterdikten sonra son lokmasını yuttu. "Nişan pastamız."
"İşte ben buna inanabilirim." dediğimde o da alayla güldü. Arada sırada ego yapıyordum, ona da hak verir gibi yorum yapmadı.
Aramızdaki pastanın çöplerini ve çatal kaşıkları da poşete kaldırdıktan sonra bana dönen bakışları dudağımda takılı kaldı. Kalbime tekrar kor ateş düşmüş gibi hissederken hafifçe bana doğru yaklaşmaya başladığında kaşlarım kalkarken yutkundum. Gözleri derin bir şekilde dudaklarıma bakarken elini yanağımda hissettiğimde gözlerim irileşmiş olmalıydı. İddia ve kurallara verdiğimiz küçük aranın henüz bitmediğini düşüyordu sanırım. Ona hatırlatmakla hatırlatmamak arasında kalırken yanağımdaki eli dudaklarıma kaydıktan sonra işaret parmağını dudağımın kenarına götürdükten sonra geri çekip önce yüz ifademe, sonra işaret parmağının ucundaki pasta kremasına, sonra tekrar bana bakarak güldü. "Pasta kalmış da."
Heyecanı üstümden atmaya çalışırken sadece "İyi." diyebildiğimde tekrar güldü. Çok belli ediyor muydum bazı şeyleri diye merak ediyordum. Ama ne var yani kim bu şekilde yaklaşsa heyecanlanmaz mıydım? Yani ne bileyim heyecan gibi değildi de garipsemek gibi bir his yaşamaz mıydım? Ama engel olurdum aslında başkalarına. Bilmiyordum...
İşaret parmağının ucundaki pastayı dudaklarının arasına götürdüğünde yardım diler gibi gözlerimi gökyüzüne çevirdikten sonra tekrar denizin uzak kısımlarına bakmaya başladım. Biraz önce dudaklarıma değen pasta şimdi dudakları arasında kaybolmuştu. Bilerek yapmış gibi muzipti bakışları. Beni deniyor daha doğrusu beni süründürüyor gibiydi ama illa bu anın rövanşı olurdu. İnat etmiş gibiydi aslında. Beni öpme, demiştim ve sanki öpmemi beklediği anlarda sürünmemi sağlayarak bu isteğimden pişman etmeye çalışır gibiydi ya da aksini ikna etmeye... Bir dahaki seferde ben sana hatırlatacağım, demişti. Onu öpmek isteyeceğimi, belki bunu deneyeceğimi iddia ediyordu. Ne var ki kendime olan güvenim azalmış gibi hissediyordum.
"Son bir şey daha." dediğinde bakışlarım tekrar ona döndü. Sahilden kalktıktan sonra kalkarken yardım aldığı için eline yapışan kumlara silkeleyip sorgulayan bakışlarım eşliğinde oturmadan önce benim gibi çıkarmış olduğu ayakkabılarını giyinip ardıma attığım açık ayakkabılarımı eğilerek aldıktan sonra bana uzattı.
"Ne?" diye sorduğumda merakım yüzünden kabaca sormuş olsam da güldü. "Giy hadi gitmemiz lazım."
Hiç bitmeyecekmiş gibi olan sürprizler tekrar heyecanlanmamı sağlarken ayakkabımı giymeden önce civciv figürümü Poyraz'a uzattım. "Tutar mısın?"
Poyraz gülümseyerek ona emanet ettiğim figürü tutarken ayakkabılarımı giyindim. Boşta olan elini bana uzattığında hiç düşünmeden uzattım elimi avuçlarının içine ve kalkmama yardımcı oldu. Elimi bırakmadan diğer elindeki figürü bana uzattığında gülümseyerek figürü geri aldım. Boşalan eliyle bizi yönlendirdikten sonra eğilip yerdeki poşeti aldıktan sonra geri doğruldu ve sahilden, otelin ön bahçesine çıkan merdivenlere yönlendirdi elimi tutan eliyle. Nereye gittiğimizi o kadar merak ediyordum ki!
**
"Ay!"
Düşmeden önce beni belimden yakalayıp "Ama bekle dedim." derken sitemli olsa da gülmeden edememişti. Arabanın kapısını kapattıktan sonra tekrar adıma geçip ellerini belime yerleştirdi ve "Tamam şimdi ilerleyebilirsin." dedi. Ellerim istemsizce önümde havadayken gözümdeki kumaş parçasını çıkartıp atasım gelecek kadar sabırsızdım.
Bir kapı gıcırdayarak açıldıktan sonra temkinli adımlar ve yönlendirmelerle ilerlemeye devam etmemi sağladı. "Poyraz hadi!" dedim daha fazla tutamadığım merakım ile heyecanımın harmanlandığı sesimle.
"Tamam, tamam." derken gülüyordu. Belimdeki elleri ardımdan gözlerime çıkıp da kumaşın bağını çözdüğünde kumaş gözlerimden kayarken gözlerimi araladım. Dudaklarım aralanırken nerede olduğumuzu anladığım gibi dolan gözlerimi hızla ardımdaki Poyraz'a çevirdim. Ellerini kollarıma getirip gülümseyerek beni tekrar nazikçe önüme döndürdü. Ellerim dudaklarıma giderken şimdiden ıslanmaya başlamıştı yanaklarım. Ardımda elleri hala kollarımda ve yakınımdayken dönüp ona sarılmamak için zor duruyorken olanları ve gördüklerimi idrak etmeye çalıştım. "Ama nasıl..." derken bahçenin içinde ilerlemeye başladım ve elleri kollarımdan kayarak ardımda kaldı.
Heyecandan buz kesmiş vücudum çözülmeye başlarken hızlanan adımlarla evin duvarlarına doğru ilerledim. Elim güneş gibi süslenmiş olan yuvarlak aynalarda gezindikten sonra sabırsız bir şekilde gözlerimi ve vücudumu diğer ayrıntılara çevirdim. Yeni boyanıp kuruduğu belli olan beyaz pencerelerin pürüzlü yüzeyinde elimi gezdirirken pencerenin önündeki saksılarda capcanlı duran sarı kasımpatıları koklamak üzere eğildim. Gözlerim istemsiz kapanmıştı, Poyraz'ı öptüğümde de olduğu gibi. İnsan hayal gibi gelen anlarda, hayal kurarken olduğu gibi gözlerini kapatıyordu sanırım istemsiz.
Gözlerimi aralayıp taş duvara yaslı beyazlı mavili bisiklete yöneldim. Yeni boyanmış gibiydi o da ama benim bisikletimdi, emindim. Kırık pedalından belli ediyordu kendini... Bisikletin hemen yanındaki beyaz sırtsız, yine taş duvara yaslı banka çocukluğumdaki gibi otururken elimi renkli kırlentlerde gezdirdim. Gördüğüm her şeye gerçek olduğuna inanmak ister gibi dokunmadan edemiyordum.
Bankta otururken solumda kalan bahçe duvarına yaslı, çerçeveleri mavi büyük ama kırık aynada yansımamı gördüğümde ne kadar gülümsediğimi görmesem de tahmin edebilirdim zaten ama görmüştüm. Yüzümü de, sağımda ne kadar mutlu olduğumu neredeyse benim kadar mutlu olarak izleyen Poyraz'ı da görmüştüm. Sessiz bir şekilde anı yaşamama izin veriyordu. O zaten sahneyi oluşturan, en büyük rolü yerine getirendi, şimdi sadece bir izleyici gibi sahneyi bana devretmiş, beni izliyordu.
Poyraz'ın sağında kalan mavi kamelyaya yönelirken yaklaştıkça başımı kaldırıp köşelerine bağlanarak kamelya tavanını süsleyen ve şimdi loş bir şekilde yanarak bahçeyi güzelleştiren led ışıklara baktım. Led ışıklara sarılı sarmaşıklar ortada sallanıyordu!
Ardıma dönüp çatıdan kapıya kadar yol boyunca uzanan ışıkların da orada olduğunu fark ettim. Bahçe kapımız da çiçekler ile süslüydü yine, geçmişteki gibi pembeli, mavili, beyazlı çiçeklerle!
Benim kattığım yaşanmışlıklar anılarımda olan yerlerdeydi şimdi. Zihnimin görüntüyü tamamlamasına gerek yoktu. Seneler öncesine gitmiştim sanki...
"Ama nasıl?" diye tekrar sorarak ona döndüm. Adımlarım ona doğru yaklaşırken ellerini beni izlerken yerleştirdiği ceplerinden çıkardı ve gülümsemesi genişledi. Burası başkasına aitti. Hem de hiç ama hiç güzel bakmayan başkalarına. Şimdi nasıl buradaydık? Başkasının evinde, bizim eşyalarımızla? Gerçi bizim miydi? Eşyalarımızı çöpe atmış olmalılardı ama zihnimde olanlara o kadar çok benziyorlardı ki...
"Satmak istiyorlarmış zaten, ikna etmek gerekmedi..." diye anlatmaya başladığında gülümseyerek ve yaşlar yeterince akmış olsa da hala dolu dolu gözlerle, yaşlarımla ıslanmış ellerin çenemde dinliyordum onu. İkna etmek gerekmedi. Gerekse edecekti...
"Deforme olan eşyaları da depoya kaldırmışlar. Biraz tadilat, biraz düzenleme ile gün içerisinde bu hale gelebildi neyse ki. Şu mavi aynayı da yenilemedik ama fotoğrafta da kırık gibiydi. Belki öyle özeldir, diye düşündüm ama istersen yenileyebiliriz. Gün bitmeden görmen için çalışanlara biraz acele ettirdim ve akşam boyunca ara ara hoş sohbetinden uzak kaldım ama ..." dedikten sonra bir eli yanaklarımda gezinerek mutluluk gözyaşlarımı sildi. "... şimdi her şeye değiyor gibi, ne dersin?"
Yutkunmaya çalışırken biraz önce silmiş olsa da hemen yerini doldurdu gözyaşlarım. Kendimi oldukça garip hissediyordum. Buraya gelip de göremediğim için içimi büken detaylar etrafımdaydı şimdi. Çocukluğum ve izlerim etrafımdaydı ve karşımdaki adama 'Ben de çok üzüldüm tabii. Çocukluğumu alıp götürmüşler gibi hissediyorum.' demiştim ve işte! Çocukluğumu alıp bana geri getirmişti...
Kaldı ki akşam boyunca ara ara kötü hissetmemi sağlayan ve kiminle, ne konuştuğunu merak ettiğim mesajlar bile benim içindi... Ben karşımdaki adam da Koray gibi benden sıkılıyor ya da değer vermiyor sanırken, hatta neden değer versin ki zaten, diye kendi beklentimi suçlarken o değer vermekten daha da fazlasını yapmıştı. Hissettirmişti. Kendimi hiç şu anki kadar değerli ve özel hissetmemiştim.
Elini yanağımdan çektikten sonra dudaklarımdan çıkan ses ile cevap veremiyor olacak kadar şaşkın ve duygu seli içerisinde olmama rağmen gözlerimden yeterli cevabı almış gibiydi. Elini yanağımdan çektikten sonra cebinden çıkarttığı anahtarı bana uzattı.
"Poyraz..." derken sesim bile teşekkür eder gibiydi. Ellerimi çenemden çekerken bakışlarım güzel bahçemde gezinirken titrek sesimle konuşmaya devam ettim. "Her şey o kadar güzel, düşüncen o kadar özel ki ama ben bunu kabul edemem... Yani ailem de kabul edemez..."
Derin bir nefes aldıktan sonra konuşurken istemsiz havada salladığım ellerimi avuçlarımın içine anahtarı koyduktan sonra ellerimi, kendi avuçlarının içerisine alıp aramızda tuttu. Yüzünü hafifçe yüzüme eğip güven veren bakışı ve ses tonuyla "Bu senin Ada," dedi. "Sana bu evi ben almadım. Ailene ve kendine bu evi sen aldın."
Gözyaşlarım tekrar akmaya başlarken güler gibi oldum. "Nasıl ben aldım?"
Aslında 'Hangi parayla?' diye sormak istiyordum. Mücevherlerimi falan satmam gerekirdi bu evi almak için ki ben de onları boşandığımızda geri verecektim.
"Ada Akyel olarak aile fonumuzda senin de payın var artık." dediğinde bu sefer gülmeden edemedim. "Yapma Poyraz, o parada hakkım yok. Ben senin gerçek karın de..."
Sözümü "Sen yapma Ada," diyerek kesti. "İleride her ne olacak olursan ol, şu anda gerçekten, resmi olarak karımsın ve Ada Akyel'sin. O para da senin, bu ev de."
Gözlerim tekrar dolduğunda teslim olduğumu anlayarak gülümsedi. O kadar istiyordum bu evi o kadar içtenlik ve samimiyetle sunuyordu ki kabul etmemek imkânsız gibiydi benim için.
"Sen..." dedikten sonra sesimi titremeden tutamadığım için boğuk sesimle "Sen gerçekten bana en güzel doğum günümü verdin." diyerek avcumun içindeki anahtarı sımsıkı tutarak ellerimi ellerinden çektikten sonra boynuna yöneldiğimde aramızdaki kolları bana müsaade etti. Parmak uçlarımda yükselip kollarımı boynuna doladıktan sonra ona anahtarı tuttuğum kadar sıkı bir şekilde sarılırken gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım bu mutlu anımdan.
Birkaç saniyelik gecikmenin ardından onun da kolları belime dolandı. Sanki kırılabilecekmişim gibi narindi başta dokunuşları. Saniyeler içerisinde en az benimkiler kadar sıkılaştı. Kirli sakallarını boynumda hissettikten saniyeler sonrasında burnunu ve dudaklarını da boynumda hissettim. Öpmüyor ama yine de yakıyor gibiydi boynumu.
Gözyaşlarım kapalı göz kapaklarımdan akıp dururken "Teşekkür ederim." diye fısıldadım. Dakikalardır 'Ama nasıl' deyip durmadan önce ilk yapmam gerekendi bu. Teşekkür etmek... Beni sadece birkaç aydır tanıyor ve aslında değer vermesi için hiçbir sebep yokken benim için bunları yapmasına teşekkür etmek... Yine değersiz ve yalnız hissedeceğimi düşündüğüm bu doğum günümü benim için en güzel doğum günüm kıldığı için teşekkür etmek... Koray'dan daha iyi olduğu için değil, bu kadar iyi olduğu için teşekkür etmek... Bir anda karşıma çıkmasına rağmen, tüm parıltılarımı kaybetmek üzereyken ruhuma tekrar bir kıvılcım yaktığı için teşekkür etmek... Ona dair düşüncelerimi ve duygularımı bir kalıba sokmak zorunda hissetmeden teşekkür etmek... Her ne ise arkada yatan sebepler ve duygular göz ardı ederek sadece bu anı yaşayabilirdim.
Tekrar "Gerçekten çok teşekkür ederim." dediğimde boynuma gömülen yüzü hafifçe geri çekildi ama konuşmaya başladığında nefesi boynuma değip içimi gıdıklatacak kadar yakındı hala yüzü. "Bunu hak ediyorsun."
Geri çekilmeden önce istemsiz bir şekilde son kez sıkıca sarıldım. Kollarımı geri çekip de parmak uçlarında yükseldiğim ayaklarım yeri bulduğunda yüzü de görüş alanıma girmeye başlamıştım. Sarılmayı bırakmıştık ama kolları hala belimdeydi. Ben de henüz çekmemiştim omuzlarından ellerimi. Bu yaptıklarım benim kibarlığım değil, senin hak ettiklerin, der gibiydi. Birinin bu kadar düşünülmeyi ve çabayı hak ettiğimi düşünmesine alışık değildim ama sanırım oldukça hızlı alışır gibiydim. Yine gökyüzünden yere çakılma korkusu içimi titrese de göz ardı ettim. Bu anıda korkuya yer yoktu.
"İstersen bu akşam burada kalalım." dediğinde hızla "Olur!" dedim. Hevesime hafifçe gülüp kahverengi gözlerinin ardından, gözlerimin en derin noktasını görebiliyor gibi baktı. "Hatta yarın kahvaltı hazırlarım. Bu kamelyada yeriz!" dediğimde sanki bu sürprizi ve hediyeyi ona veren ben gibiyim, gibi bakıyordu.
"Olur!"
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!