31. BÖLÜM - SEVGİLİM-
Öncelikle, neredeyse 3 aydır bölüm gelmediği için bekleyen okuyucularımdan özür dilerim. Maalesef tatsız bir süreçten geçtim. Aşağıdaki ilk paragraflar, Asya'nın düşünceleri biraz da beni yansıtıyor. Neyse ki son birkaç haftadır rutinlerime yavaş yavaş döndüm. Yeni kurgum Dünyada İlk Günüm'e de bölüm attım, şimdi de kavuşmuş gibi hissederek buradayım. İlk kelimelerini yazarken sendelediğim ama sonrasında akışa kapılarak kurguya tekrar ait hissettiğim bir bölümdü.
Beğenilerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum. Kurguyu beğeniyorsanız çevrenize de önermeyi unutmayın lütfen. Etkileşim her yazarı mutlu eder :)
Bu aradaa, Var Mısın? adlı kurgum kitap oluyor!! Baskıya gitti ve çok yakında raflarda. Gelişmeleri merak ediyorsanız instagram:beyzaaozaydin takip edebilirsiniiiz! Darısı Siyah'ın Çırağı'nın başına inşallah en yakındaaa <3 <3 <3
**
Ben biraz eksildim. Hayallerimden silindim. Onlar hâlâ gökyüzünde bir yerlerde ama ben boğulmakla meşgulüm; bazen denizde, bazen beni doğuranın elleriyle. Balıklar devam etti yüzmeye. Yetişmeliler belki de bir yerlere. Sahi, o yerler nerede? Hani hepimiz gitmek istemişizdir bir kere.
Dilekler yağdı, ben tutamadım. Yıldızlar yağdı, ben yakalayamadım. Her yere geç kaldım, en çok da kendime. Dört yanımda kötüler ama galiba en büyük düşmanlığım benliğime. Yetişkinliğimizde, yetişmeyecek miydik kendimize? Büyüyünce varmayacak mıydık geleceğe? Ben sıkıştım bugünde. Dün hayal etmemiştim böyle.
İçimde konuşuyor birisi. Biraz da sinirli bana, belli. “Yak ışığı, vazgeçme hadi. Karanlık diye yoldan dönülür mü?"
Umutlanıyor yine, aynadaki. Biraz da arsız, hayalperest, belli. “Devam et, kalk hadi. Düştün diye yer çekimine küsülür mü?
Belki bugün değil, belki yarın da olmaz. Ama hiçbir hikâye bitmez; biz bizden vazgeçmedikçe.”
Henüz kapattığım telefonu çantama koyarken “Mümkünse…” diye mırıldandım. Mümkünse, vazgeçme.
Birkaç saat önce Beyham Yıldırım’a, o günün geldiğini haber etmiştim. Şimdi de, her şeyin yolunda gittiğinden emin olmak için aramıştım ama açmamıştı. Birazdan geri döneceğini umuyordum. Emniyetin telefon konuşmalarımı takip ettiğini biliyordum ama Adnan Bey’den ve Barlas’tan gizlediklerini de biliyordum. Meriç ‘öyle düşünme’ demiş olsa da, nasıl ki ben kendimi feda ediyordum, operasyonun başındakiler de beni gözden çıkartıyordu. Her ne kadar koruma listesinde olsam da, belli ki pek de üst sıralarda değildim. Operasyonun başarıyla tamamlanmasını her şeyden üstte tutuyorlardı. Ben de, sevdiklerimin yaşamasını önceliklendiriyordum.
Ata, elbette ki Barlas’tan evlilik telifine beni de getirmesini istedi. Barlas, tekrar annemin benimle iletişim kurmasını imkân kılmak için olduğunu sanıyordu ama bilmediği, Barlas’a hazırlattığı teklife, müstakbel gelini çağırdığı içindi. Barlas’ın sevdiği, müstakbel gelini.
Orada olmazsam başıma gelecekleri biliyordum. Planın son ana kadar Ata’nın istediği gibi gitmesi gerekiyordu, Beyham böylelikle hamlesini yapacaktı. Barlas, Ata’nın çağrısına beni götürmek istemese de, ben Ata’nın amacına dair düştüğü yanılgıyı sürdürerek Yasemin’le görüşmek istediğimi söyledim. Yasemin’in Ata’ya dair gözünü korkutup safından ayrılmasını sağlamaya çalışacağımı bahane ettim. Annemin yanında boğulmaktan çok annemi boğmayı hedefleyen bir agresiflik sergilediğimi görmüş olan Barlas da Adnan Bey’in emri de araya girince kabul etti. Nedense, Adnan Bey de fikrime destek çıkmıştı ve gerekli güvenliği gizlice sağlayacağını söylemişti. Bir mafyaya karşı, başka bir mafyanın koruması altında olmak her şeyi yaşadığımı varsaydığım bu hayatta benim için bile sürprizdi. Özel hayatımda Adnan Bey’le göz göze gelmek bile istemesem de, tüm bunların bitmesi için onun tarafında olmak zorundaydım.
Meriç telefonda Barlas’a Adnan Bey’in çağırdığından bahsetmişti. Aynı ortama girsek bile benimle hiç göz göze gelmemişti. Hatta, kimseyle. Yaslandığı duvarda, başı eğik, gözleri zeminde sadece konuşulanları dinlemişti. Adnan Bey ve Barlas özel konuşmak için yanımızdan ayrıldıklarında konuşmaya kalkışmıştım ama dışarı çıkmış ve sessizliğini sürdürmüştü. Henüz karar mı verememişti, anlayamamıştım ama en azından Barlas’a bir şey söylememişti. Yine de bu beni her an panik atağın eşiğinde tutuyordu.
Birazdan gideceğimiz, mekânı yaslandığı kaputta uzaktan izleyen Meriç’e doğru ilerledim. Mekân, evlenme değil, bir kefen teklifinin bizzat benim için sevdiğim adam tarafından nefret ettiğim adamın emriyle hazırlanmıştı. Barlas, çetesinden birilerini tembihliyordu. Sanırım bu akşam Ata teklifle uğraşırken, çetenin de başka mekânlarda, başka planları vardı. Operasyon üstleri için ‘Ata’nın kurbanı’ olmak dışında bu çetede ne görevim vardı, bilmediğim gibi, bu geceki diğer planları da bilmiyordum. Meriç’se, Barlas’ın da fark ettiği ve gözlerini arada üstüne diktiği üzere Barlas’tan yine kaçınarak onlardan uzakta duruyordu. Burada olduğuna göre diğer planlara dâhil değildi, sadece burada, koruma ekibindeydi. Yanı sıra, Ata’nın yine saldırıya uğrama ihtimaline karşı da temkinlilerdi. Barlas doğruyu anlamasın diye yönlendirdiğim üzere teklifin Ebru’ya yapılacağını düşünüyorlardı, zaten sonuçta olacak olan da buydu. Kulak misafiri olduklarımdan anladığım kadarıyla, Ebru Seyitli korumalarıyla, belki de ailesiyle geldiğinde araçlara cihaz yerleştireceklerdi. Ata Yıldırım ve Beyham Yıldırım’ı yeni avuçlarına aldıklarına göre, sıra da onlardan da önemli mevkileri olan Seyitli ailesindeydi ve onlara ulaşmak için Ata’nın evliliğini kullanmayı hedeflediklerini varsayıyordum. Aileler birleşirse, Barlas Seyitli ailesinin de adamı olacaktı sonuçta. Benden gizli tuttukları için her şeyi bilmesem de, şahit olduklarıma dikkat kesilmeye çalışıyordum.
Ardından yaklaştıkça sol profilini görebildiğim Meriç, mekânın ışıkları, ıssız göle yansırken düşünceliydi. Kollarını gevşekçe göğsünde birleştirmişti. Buradaki herkes sessiz olma çabasındaydı ama Meriç’in sessizliği gürültülüydü.
Arabanın kaputunda yanına yaslandığımda dalmış gözleri kırpışarak bana döndü. Belli ki şu an saldırıya açık bir haldeydi, biri üstüne çullansa birkaç darbe almadıkça kendisine gelemeyecek gibiydi.
Onun gibi kollarımı göğsümde birleştirdim ve sorularla baktım. Göz göze kaldığımız süre boyunca sıkkın nefes alış verişlerimiz havada büyüdü.
Bir cevap bekledim ama “Beyham’a nasıl güvenebiliyorsun?” diye sordu. Sesi kısıktı, sorarken gözleri mesafe olsa da Barlas’ın olduğu konuma doğru kayıp tekrar bana dönmüştü.
Sorusundan kararına dair bir çıkarım yapmaya çalışırken karışmış aklımın yansıdığı ses tonumla “Güvenmiyorum.” dedim. Konu, Beyham’a güvenmek değildi zaten.
“Genel olarak demiyorum, bu gece için diyorum.”
Birkaç saniye cevap veremediğimde ‘bunu tahmin etmiştim’ der gibi baktı. Başını önüne doğru çevirirken bir elini göğsünden çözdü ve hafifçe eğilmiş başında gözpınarlarını ovuşturdu.
Ensem karıncalanırken “Ne demek istiyorsun yani?” diye sordum.
Elini anında gözpınarlarından çekip başını bana çevirdi ve elini sertçe havada salladı. “Ya müsaade ederse?”
Ezberden cevapladım. “Etmez.”
“Ya ederse, Asya? Ya o it oğlunu dizginlemek için seni kullanmak şerefsize daha cazip gelirse?”
Tereddüt ettiğim sıralarda Meriç’e yansıtmamak için oyalanır gibi sesimi temizledikten sonra omuz silktim. “Hiçbir şey Beyham’ı ailesine benim gibi alt tabaka birini sokmaya ikna edemez. Kaldı ki, Seyitli ailesini bugüne kadar çoktan işlemeye başlamıştır, onlara yamuk yapamaz.”
“Denklemdeki çok önemli bir detayı bilmiyorsun Asya. Konumunun öneminin farkında bile değilsin. Senin için, Seyitli ailesini karşılarına alabilirler. Tüm bunlar Beyham’ın planı bile olabilir. Sorun çıkarmadan buraya gelmen ve kabul etmen için Beyham seni yanıltarak işbirliğine yanaşmış olabilir.”
“Ben… Anlamıyorum. Sırf o mahalledeyim diye mi? Nasıl bir konum? Çetenizi biliyorlar mı yani sence?”
Nefesini üfleyip ağrıyan şakağını ovuştururken gözlerini sımsıkı kapattı. Ona bizzat gidip anlatmış olsaydım omuzlarına bu ağır yükü verdiğim için berbat hissederdim ama kendi öğrenmiş, beni köşeye sıkıştırmıştı. Yine de iç çekerek kolunu sıvazladım. “Siz Beyham’ı istediğiniz kadar gözlemlemiş olun, ben bizzat onunla defalarca kez aynı ortama girip çıktım. Benden ne kadar tiksindiğini tahmin bile edemezsin.”
Ağzının içinde geveleyerek mırıldandı. “Sebebi farklı olabilir işte…”
“Meriç, açık konuşur musun?”
Başını doğrultup gergin bir endişeyle baktı. “Bugün, teklif gerçekten sana yapılırsa buradan kan çıkar.”
“Böyle bir şey olmayacak.” derken çantamdan tekrar telefonumu çıkarıyordum. Telefonu açıp bildirimlere baktım. Beyham henüz çağrıya geri dönmemişti ama birkaç saat önceki görüşmemizde halledeceğini söylemişti. Panik atak boğazımdan tırmanırken henüz kararan ekran aydınlandı ve Beyham’ın mesajı bildirim panelinde göründü.
‘Her şey konuştuğumuz gibi.’
Rahatlarken mesajı çevirip Meriç’e gösterdim. Mesajı birkaç kere daha okumuş gibi gözleri fıldır fıldır ekranda gezindi. Ardından yavaşça, alayla güldü ve gözlerini devirir gibi kaçırdı. “Adam kaç aileyi katletti ama yalan söyleyemezmiş gibi davranıyorsun.”
Üfleyerek telefonumu kapatıp çantama koydum. “Meriç benim planım bu. Senin başka bir planın varsa Barlas orada. Ben rüzgârda kumları hizalamaya çalışmaktan çok yoruldum,” Ensesini oyar gibi ovuştururken kararsız gözlerini bana çevirdi. Hafifçe omuz silktim. “Nerede durmak istiyorsan orada dur.”
Gözlerini bana diktiğinde gerginlikten dikleşen omuzlarım indi ve başımı iki yana salladım. “Suçlar gibi söylemiyorum, senden almanı istediğim yükün farkındayım, ben zaten aylardır altında eziliyorum. Sen de ezilmek zorunda değilsin ama kararın neyse bana söyle. Böyle diken üstünde hissediyorum.”
Gözleri Barlas’a döndüğünde ben de omzumun ardından Barlas’a baktım. Bize doğru birkaç adım atmışken hâlâ ağaçların gölgesinde kalan birilerine duyamadığım bir şeyler söylemek üzere ardına dönüktü. Son bir şeyler daha söyleyip yanımıza gelmek üzere olduğunu fark ettiğim için nabzım daha da yükselirken tekrar Meriç’e baktım.
“Nerede duracaksın?”
Meriç birkaç saniye daha Barlas’a baktı. Mahcup ve suçluluk hissiyle bakıyordu. Belki de şu ana kadar sakladığı içindi ve hemencecik yanına gidip anlatacaktı, bilmiyordum. Gözlerini bana çevirdi ve sesli bir şekilde yutkundu. Üzgün baktı, belli ki özür dileyecekti. Yakan bir his göğsümde yayılırken kararından korktum. Dudakları aralandığında es verdi ama konuştuğunda sesi kararlıydı.
“Yanında.”
Özrü bana değil, kardeşi Barlas’aydı ve öyle bir karar vermişti ki, şimdilik kardeşine sesli bile dile getiremezdi.
Tuttuğumu bile fark etmediğim nefesimi titrekçe üflerken şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Onca dil dökmüş olmama rağmen beni reddedeceğini varsaymıştım. Beni reddedeceğine neredeyse emindim ama yanıltmıştı.
“Dün Güneş’leydim. Alkollüyken onu da yaktım istemeden, durumdan bahsettim. Ötmedi şimdilik, bizimle gibi duruyor. Seninle de tanışmak istiyor. Seni çok iyi anlayabildiğini söyledi.”
Hâlâ şaşkınlığımı üstümden atamazken fısıldayarak tekrarladım. “Anlayabildiğini?”
Anlaşılmak benim için annemle sarıldığım bir anı hayal edememek gibiydi.
“Bilmiyorum. Anlatırsa, sen de onu anlarmışsın.”
Göğsümdeki ince sızı dallanıp budaklanarak yayılırken yaşadığımın benzerini yaşamamış olmasını umdum.
“Bu geceki riskler için de ayrı önlemler aldık ama belli etmeden kullanabileceğimiz yetkilerimiz sınırlı.”
O işin planlama ve hatta uygulama kısmına geçmişken ben hâlâ şaşkınlığımı üstümden atamıyordum. Gözleri tekrar ardımda kalan Barlas’la aramızda hızla gezindi. Toprağı ezen adım seslerini duyuyordum, daha da yaklaşmış olmalıydı. “Onu kaybedebilirsin.” diye fısıldayarak hatırlattım. Sonradan beni suçlamasını istemezdim.
Dudaklarında minik, buruk bir gülümseme belirdi. “Ben kardeşimi o odadan çıktığım gibi anlatmadığım an kaybettim zaten Asya. Şimdi iki onu kaybeden, o hayatını kaybetmesin diye savaşalım bakalım.”
İki onu kaybeden.
Tükürmek istediklerimi yutkunurken yavaşça Barlas’a döndüm. Telefonu kulağından indirirken gözleri mekândaydı. Yanımıza varmadan “Hazırlıklar tamam.” dedikten sonra telefonu cebine yerleştirip gözlerini bize çevirdi. Önce gözleri aramızda hızlıca gezindi. Gecenin hisleri örtebilmesini umdum ama bir ailenin ferdi, diğerlerini görmeden hissedebilirdi. Barlas da evlenmek istediği kadının ve kardeşinin karşısına varınca bu yüzden benim elimi tutup Meriç’in de omzunu kavrayarak “Neyiniz var sizin?” diye sorabilecek kadar bizi hissetti.
Gelecekte gözünde bir ‘hiç’ olmayı göze alarak aynı anda “Hiç.” dedik.
Sadece, iki seni kaybeden, sen hayatını kaybetme diye savaşacağız.
**
Ağaçlar bir kenara çekilip bakabilseydi yangına, belki de kaçmak yerine izlemeye devam ederlerdi. Çünkü bazen hayatınızın kayıp gidişine engel değil, sadece şahit olabilirsiniz. Son demlerinizi de kaybetmeden önce yad ederken ya da kaçarken harcayacağınız nefes, o anı yaşarken alacağınız nefese değmeyeceği için.
Kaçtığım ama ardıma da baktığım yangın tam karşımdayken yanan ne varsa çıtırtıları kulaklarımdaydı. Bazen bir geçmiş, bazen bir gelecek, bazen de bir isimdi.
“Siyah,”
Karşımdaki Ata, içimi titreterek hemen yanımdaki Barlas’a seslenirken gölün kıyısındaki ahşap terastaydık. Terasın tam ortasında, beyaz sütunlarla çevrili bir çardak yükseliyordu. Üzeri sarmaşıklarla ve beyaz çiçeklerle kaplanmıştı ki, uzaktan bakıldığında sanki doğanın içinden kendiliğinden yükselmiş gibiydi. İnce sarı ışıklarla sarılmış dallar, karanlıkta parlıyor ve yorgun, kuru gözlerimi rahatsız ediyordu.
Çardağın hemen yanında, siyah takım elbiseli bir kemancı duruyordu. Yayını tellerin üzerinde gezdirirken çaldığı romantik melodinin sesi gölün üzerinde dağılıyordu. Yanında ikinci bir kemancı ve çello çalan başka bir adam vardı. Hepsi aynı anda, aynı kusursuz ifadeyle çalıyordu. Romantik olması gereken melodi, bu anı daha da geren bir fon hissiyatı yaratıyordu.
Biraz ileride büyük bir masa hazırlanmıştı. Beyaz örtünün üzerinde kristal kadehler, gümüş çatal bıçaklar ve ince porselen tabaklar ve envai çeşit yemek, meze dizilmişti. Masanın ortasındaki devasa çiçek aranjmanında güller öylesine fazlaydı ki, masaya oturan iki kişinin birbirini görebilmesi için aralarından bakmaları gerekirdi. Zaten çiçekler olmasa bile, iki ucuna oturanların bedenleri, ruhlarından bile daha uzak kalacak olmalıydı. Masanın yanındaki servis arabasında buz kovasında bir şampanya duruyordu. Bir zaferi kutlamak için patlatılmayı bekliyordu. Bir yenilgiyi haber vermek için. Ve haberi süslüyordu, masanın bize yakın ucunda kapağı açık duran yüzük kutusunda parlayan devasa pırlanta. Çaresizlikle, ne olduğuna bile bakmadan seçtiğim o pırlanta. Parmağımdaki yerini alma gayesiyle oracıkta duruyordu.
Ahşap zeminin üzerinde, küçük cam fenerlerin içine yerleştirilmiş mumlar vardı. Alevleri rüzgârda titriyor, ışıkları cilalı tahtaların üzerinde dans ediyordu. Terasın kenarlarından göle doğru uzanan basamaklar bile mumlarla çevrilmişti.
Beyaz güller, pudra pembe ortancalar ve açık renkli küçük çiçeklerden hazırlanmış aranjmanlar sütunların diplerine, korkulukların kenarlarına ve çardağın kolonlarına yerleştirilmişti. Bazı güllerin yaprakları ahşap zemine serpiştirilmiş, göle doğru uzanan yol ise kırmızı gül yapraklarıyla belirginleştirilmişti. Her yerde çiçek olmasına karşın, göze çarpan yoğunluk eli silahlı korumalardı. Sözde romantik bir teklifte, gerçeği yansıtan tek şey de yine onlardı. Mekân, Ata’nın adamlarıyla doluydu, Ata’nın adamları da Barlasların adamlarıyla çevriliydi. Burada bir çatışma çıksa, müdahale edilme hızı, Ata’nın adamlarının Barlas’a doğrultulu silahlarından çıkan her kurşuna yetişir miydi?
Bütün düzenlemenin merkezinde, yerde oluşturulmuş kocaman bir kalp vardı. Kalbin çevresi kırmızı güllerle çevrilmiş, ortasında ise onlarca paket hediye duruyordu. Muhtemelen çoğu mücevher ya da pahalı hediyelerdi. Araba anahtarları olduğunu da görebiliyordum. Birinin kiminle evlendiği değil, evlenirse neleri kazanacağı gösterilmek istenmişti. Teklifi cazipleştirme çabası, pahalıya patlasa da o kadar ucuzdu ki. Mumların ışığı gölün yüzeyine kadar vuruyor, sanki suyun üzerinde de küçük yıldızlar yanıyordu ve tüm dileklerim kaymış, ben yine tutamamışım gibi hissettiriyordu.
Ve tam karşıda, Ata’nın ardında çiçeklerin ve ışıkların arasından yükselen devasa bir tabela duruyordu.
Benimle Evlenir Misin?
Ölü çiçekler her yerdeydi. Bu alanı süslemek için topraklarından olmuşlardı ve cansız gövdeleri yine toprağa serpilmişti. Bir mezarı süsler gibi. Burada yapılması planlananın da bir ölüm teklifi olduğu düşünüldüğünde, mezarımı süsler gibi.
Tüm bunlarla Barlas ilgilenmiş olsa da, talepler Ata’dan gelmiş olmalıydı. Çünkü Barlas bilirdi, insanın sevdiğine yakın olmak isteyeceğini. Gösterişli bir masanın uzak ucunda değil de, hemen dibinde, gözlerinin önünde tutmayı tercih edeceğini. Ve yine bilirdi, bir sevgiyi inşa etmek için bunca çiçeğin heba edilmemesi gerektiğini. Özellikle de benim bunu istemeyeceğimi. Aşkı yaşatmak için bu kadar çiçek öldürülmezdi ki. Sevenin, sevdiğiyle hediyeler için evlenmeyeceğini de bilirdi. Hediyelerin markaları gösterir poşetlerle değil, sıcak, sevimli paketlere koyardı o. Ne olduğu metrelerce öteden bile anlaşılsın istemezdi, paketi açtığım sırada yüz ifademi izlemeyi severdi. Teklifi yüzüğün değil, dudakların, gözlerin, sözlerin, hislerin yapacağını bilirdi. Öyle yüzük kutusunu açıp koymazdı. Yüzüğü gördüğümde, beni görmek isterdi. Mutluluğumun yüzükteki anlamsız taşın büyüklüğünden kaynaklanmadığını da bilirdi. Bir anının satın alınmayacağını o çok iyi bilirdi. Terk etmeseydim nasıl bir evlenme teklifine ‘evet’ diyeceğimi çok merak ediyordum. Zaten, ‘evet’ diyemeyeceğim ama ‘hayır’ da demek istemediğim için terk etmiştim. Tek bir şey güzel gidiyor diye, hayat örüntüme uymuştum; onu da ben mahvetmiştim.
Ata bana ‘Güzel giyin, babam da gelecek’ diye mesaj atmıştı. Elbette ki üstümde sadece siyah bir pantolon, siyah bir bluz ve ince bir ceket vardı. Gözlerini pek bana çevirmese de kılık kıyafetimi ilk gördüğünde kaşının seğirdiğini fark etmiştim. Yine de keyfini hiçbir şey bozamazmış gibi sırıtıp duruyor, avuçlarını sinsi bir sinek gibi birbirine sürtüyordu. Zaferini kutlamak için sabırsız ve heyecanlıydı. Beni avucuna düşürmek için.
Kabul etmeme dair tekrar tehditte bulunmaya bile gerek duymamıştı. Karnındaki yaranın sebebi oluşumu sorgulamadan, onu ne kadar kızdırdığımdan bahsetmeden, sadece ‘güzel giyin’ demişti. Almak istediği oyuncak bebeği, babasına beğendirmek istiyordu belli ki. Babası beni onun haberi varken de defalarca kez görmüş, hiçbir zaman da beğenmemişti ama niyeti babasını mecbur bırakmaktı, tıpkı beni bıraktığı gibi. Sorunlu babanın, daha da sorunlu çocuğuydu. Babasından korkmasına rağmen, belki de tam da bu yüzden arkasından iş çeviriyor, ona olan mecburi bağını sonlandırmaya çalışıyordu. Şimdi ise, beni kabul etmesi karşılığında belirli ödünler vermeyi kabul edecek olmalıydı. Babasının da onu bir evliliğe mecbur bırakmak zorunda olduğunu bilmiyordu.
“Gelinime kavuşmak için sabırsızlanıyorum ama,” Göz ucuyla bile bana bakmadan söylemişti ama söyledikleri dikenleri ruhuma batırmaya yetti. “Önce söyle bakalım benim sağ kolum,”
Barlas’ın hayatında duyduğu en büyük küfür ve utanç bu olmalıydı ama böyle anlarda asıl amacını kendisine tekrar ve tekrar hatırlatıyor olmalıydı. Gerildiğini ben hissettim ama tanımayan biri yüz ifadelerinden anlayamazdı. Gerçekten, Ata’nın diğer adamları gibi burada sadece onu korumak ve emirlerini yerine getirmek için varmışçasına soğuk ve ifadesiz duruyordu.
“Adnan Mertoğlu’ndan cevap geldi mi?”
Gözlerimi hızla Ata’ya çevirmemin ancak birkaç saniye sonrasında nefes almayı hatırladım. Adnan Mertoğlu ismi, kulaklarımı uğuldatırken ne hakkında cevap beklenildiğine dair hiçbir fikrim yoktu.
Tekrar Barlas’a baktım. Ata da soru saçan bakışlarıma şaşırmasa gerekti, annem aracılığıyla beni bizzat bu isimle tehdit etmişti. Şimdi mevzunun ne olduğunu sorgulayabilirdim ama artı olarak neleri bildiğim için bu kadar şaşırdığımı tahmin edemezdi. Barlas göz ucuyla bana bakar gibi olduktan sonra tekrar Ata’ya odaklandı. Duvar gibi olan yüz ifadesi soğuk ses tonuyla birleşince söylediklerinin alt metnini anlamak imkânsızdı. “Kabul ediyor ama bir şartı varmış.”
Neyi, diye çığlık atmamak için zor duruyordum. Ata bir teklifte bulunmuş ve Barlas’ın söylediğine göre Adnan Bey de kabul etmişti. Barlas da, Ata’nın adamı gibi göründüğü için şimdi Adnan Bey’den karşı taraftan ibaretmiş gibi bahsediyordu.
Ata’nın yüzünden anlık bir şaşırma ifadesi geçti. “Sonunda masamıza oturuyor Adnan babamız ha?” dedikten sonra gözlerini bana çevirdiğinde kaskatı kesilirken hemen geri almasını umdum ama oyalandı. Beğeniyle bakmasından, biraz sonra olacakların fragmanını yansıtmasından korkuyordum ama şaşkınlığının uzantısıymışım gibi bakıyordu ki, Barlas bile sesini temizleyerek ilgi çekmek dışında bir gerginlik göstermedi. Ata’nın şaşkınlığını anlayabildi ve bu daha da ilgi çekiciydi.
Ata tekrar Barlas’a bakarken Barlas da konuşmaya devam etti. “Şartı da bununla ilgili zaten. Masana oturmak istemiyor.”
Ata’nın gözleri şüpheyle kısıldı ve çok kısa bir anlığına gözleri tekrar bana bakıp Barlas’a döndü. Kaşları ilgiyle kalktı ve “Neymiş şartı?” diye sordu.
Barlas’ın bana baktığını hissettiğimde Ata, “Asya bizden.” dedi. Güvence verirmişçesine söylemişti ama benimle, bizimle, sevgimizle ve hayallerimizle alay ediyordu. Asya ‘müstakbel karım’ demiyordu şimdilik ama birazdan evlenme teklifini ettiğinde, ‘Asya bizden’ derken sadece güvendiği ya da yanlış yapmayacak kadar korkuttuğu bir çalışanı olduğumu kastetmediğinin de anlaşılacağını biliyordu.
Anladığım kadarıyla Barlas her ne olursa olsun beni bilgisiz göstermek için çaba içerisindeydi. Bilerek tereddüt etmiş gibi bana bakmıştı. Bir gün patlarlarsa bile muhtemelen beni temize çıkarmayı niyetliyordu. Zaten en azından bu konuya dair pek de bildiğim bir şey yoktu.
Barlas, heceleri vurgulayarak “Masasına oturmanızı istiyor,” dedi. Ata’yla birlikte ben de Barlas’a bakakaldım. Belli ki Ata, Adnan Bey’e ortaklık teklif etmişti. Adnan Bey de ortaklığı kabul etmiş ama Ata ve ortakları için ‘buyurun siz benim masama’ demişti. Bu da Adnan Bey’in yeraltı dünyasının mafyalarından biri olduğunu şüphesiz gösteriyordu. Belli ki, polis işbirlikçisi ya da rüşvetçisiydi ama kesinlikle mafyaydı. Hâlâ suç işlemeyi sürdürdüğüne bakılırsa niyeti devlete yardımcı olmak da değildi. Niyeti, düşmanlarından bu yolla kurtulmaktı. Polisle aralarında gizli bir anlaşma olmalıydı. Barlas da… Her şeyi benim için yaptığını söylemişti. Bu pis oyuna da, Ata’dan ve çoktan bulaşmış olduğum çamurlardan kurtulmam için girmişti ve talebi, koruma listesinde olmamdı. Atalar yakalandığında, ne Ata’nın ne de polislerin fişimi çekememesi için…
Ata, düşünceli bir şekilde çenesini sıvazladı. Aklından ihtimal verdiğini gördüm ama kuyruğu dik tutarak alayla güldü. Gülüşü, Adnan Mertoğlu’na duyduğu siniri örtemedi. Dikişleri acımış olsa gerek elini ceketinin içinden karnına, yaraladığım yere götürdü. Gözleri acıyla birlikte sebebini de hatırlamış gibi bana döndü. Kısa sürdü ama suçlayarak baktı. Siniriyle birleşince Barlas’ın ayırt edemeyeceği bir detay olmalıydı. Tekrar Barlas’a odaklandı ve dişleri arasından konuştu. “Bizi köşeye sıkıştırdığını mı sanıyor?”
Yüzeysel konuşuyorlardı, alt metinleri doldurmaya çalışmaktan delirmek üzereydim. Sinirinden anladığım, köşeye sıkıştığıydı. Gizli odasına yerleştirdiğim cihazlardan elde ettikleri bilgileri, bunun için kullanmış olabilirler miydi? Yeraltında Ata ve ortaklarını köşeye sıkıştırmak için? Onları, masasına oturmaya mecbur bırakacak kadar güçsüzleştirmek için? Ben sadece polis baskısıyla güçsüzleştirildiklerini sanıyordum ama bilmediğim birçok şey vardı belli ki.
“Sanmaktan çok biliyor gibiydi.”
Barlas, saygı çizgisinde konuşsa da Ata’nın kuyruğuna bastığı için yutkundum. Endişeyle Ata’nın tepkisini bekledim. Ata gözlerini Barlas’a saniyeler boyunca dikti. Her saniyede, keman sesi kulağımı biraz daha tırmaladı. Ata’nın yüzünde kibirli bir gülümseme belirdi. “Dikkat et, bazen de elçiye zeval olur Siyah.”
Avuçlarım acıdığında tırnaklarımı tenime gömeceğim kadar yumruklarımı sıktığımı fark ettim. Benimle birlikte, maalesef ki Barlas da fark etmişti ki, elini elimde hissettim. Tenimi yaralayan parmaklarımın yerini alarak avucumu kavradı. Sadece beni rahatlatmak isterken farkında bile olmadan Ata’nın kuyruğuna daha da basmış oldu.
Ata’nın gözleri ellerimizde kaldı. Nefes alış verişlerim kulağımda büyürken elimi geri çeker gibi oldum ama Barlas parmaklarımızı kenetledi ve artık kulağımda büyüyecek bir nefesim kalmadı. Ürkek bir şekilde Barlas’a baktığım sırada güven verir gibi gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Ata’yla ters bir duruma düşmelerinden çekindiğimi sanıyordu ama şu an, Ata’nın tüm bu teklifi uğruna hazırlattığı kadının elinden tuttuğunu bilmiyordu. Hem de tekliften hemen önce.
Dudaklarımı ‘yapma’ demek için araladım, ancak titrek bir nefes alabildim. Zaman etrafımda eğilip bükülürken Ata’nın sesi kulağımda uğuldadı.
“Ama bugün ne dersen de, sana ceza yok.”
Çünkü Barlas gibi bir adamı, sevdiği kadının başkasına ‘evet’ demek zorunda kalması kadar cezalandırabilecek başka hiçbir şey yok.
Boynumun hareket kabiliyeti oldukça kısıtlanmışken sanki eski ve yağlanması gereken bir kapıymış gibi başımı zorlanarak Ata’ya çevirdim. Babası hâlâ ortalarda yoktu. Ata da babasının geleceğinden bahsetmişti, bu yüzden bana da ‘geleceğim’ derken yanıltmış olamazdı ama eğer tam şu an gelmezse, müdahale etmekte geç kalacaktı.
Ata, içinde doğduğu günden beridir belki sahip olduğu, belki de sonradan iliştirilen ve günden güne beslediği o saf kötülük ve nefreti memnun bir gülümsemeyle örtse de mimikleri titriyordu. Gözleri üstümdeyken “Çünkü bugün büyük gün.” dedi. Artık kendi avucumu değil ama Barlas’ı yaralıyordum, istemesem de. Tırnaklarımı tenine gömmeme engel olamıyordum.
Yüzü gülümsese de gözleri öfke saçan Ata bana bakarken, Barlas’ın gözlerini üstümde hissediyordum. Önceliği yine bendim ve işte, bir silah patlarsa kaçamayacak olmasının sebebi de buydu.
Ata ve Barlas’ın birbirlerinden haberdar olmadıkları bir göz hapsindeyken belki de birkaç saniye geçmişti ama zamana ayak uyduramıyordum. “Aslında babamı bekleyecektim ama senin Asya’ya olan aşkın beni sabırsızlandırdı Siyah. Ben de aşkıma kavuşmak istiyorum.”
Barlas, ona bakmamı isteyerek hafifçe elimi sıktığında havanın ağırlığı bile omuzlarıma yükken kasılmış boynumu zorlayarak tekrar ona çevirdim başımı. Mantıken korkum Ata’nın öfkelenip Barlas’a bir şey yapmasınaysa, Ata tekrar teklife odaklandığı için sakinleşmem gerekiyordu. O da bunu hatırlatmak ister gibi bakarken zihnimde nelerle cebelleştiğimi bilmiyordu. Çığlıklarımı duyabiliyordum ama dudaklarım susuyordu. Konuşan ruhumdu. Hadi, diye bas bas bağırıyordu. Belki Beyham’a, belki Meriç’e. Biri müdahale edecekse tam şu andı. Beyham ya yetişmeli, ya da Meriç bizi çevreleyen adamları şimdiden harekete geçirmeliydi. Yetkisi yetmiyordu ama kıyamet zaten kopacaksa Adnan Mertoğlu’nun gerekli emri vermesi için Meriç’in bir cümlesi yeterdi. ‘Barlas ölmek üzere’
Barlas bana baktıkça yüzündeki maske düşüyordu. Soğuk tonu yerini endişeye bırakıyordu. Belki de şüpheleniyordu. Şüpheleniyor muydu? Gerginliğimden kurtulmakta zorlandığımı, panik atakla mücadele ettiğimi biliyordu ama yine de şu anki yüz ifadem daha fazlasını anlatıyor olabilirdi. Kulağıma yöneldi ve kararmaya başlayan gözlerim Ata’ya döndü. Barlas kulağıma doğru “Yasemin’le konuşmak zorunda değilsin.” dedi ve gözlerim yeni fark ettiğim sözde anneme döndü. Belki de yeni gelmişti. İki silahlı koruma ona eşlik etmişti ve beğeniyle şatafatlı teklif alanında, özellikle de hediyelerde ve yüzükte gezinen gözleri beni buldu. Hiç şahit olmadığım bir memnuniyetle bakarken ‘hadi yaparsın’ dermiş gibi başını onaylayarak salladı. Sanki sınava girmek ya da bir yeteneğini sergilemek üzere olan ama cesareti kırılmış kızına destek olur gibi. Sanki dudakları biraz daha kıvrılsa, rüyalarımdaki gibi gülümseyecekti. İlk defa, kızıyla gurur duymaya bu kadar yakındı. Ya da… Kızına dair olumsuz olmayan herhangi bir duygu zerresini yaşamaya. O da, zengin bir adamın müstakbel karısı olmak üzere olduğumu düşündüğü için… “Tehdit altında da değil, korkma.”
Barlas kendince, halimin sebeplerini arayıp tarayıp kalbimden korkuyu def etmeye çalışıyordu. Annemin cenaze törenime alkış tutmasının içimin sızlattığı doğruydu. İki yanındaki silahlı adam olmasa bile etraf adamı kaynıyordu ve bunlar da Ata’nın teklifini kabul etmemi cazip kılma çabasıydı, biliyordum ama dizlerimi titreten çok başka sebepler de vardı. Barlas belki de öğrenmek üzereydi.
Barlas kulağımdan çekildiğinde ihtiyaçla ona baktım. Bir yanım veda etmem gerekiyormuş gibi hissederken yaşamak isteyen yanım çırpındı. Uğruna yaşamak istediğim adamın, huzurlu bir sessizlikte sonsuza kadar izlemek isteyeceğim gözlerine bakarken bu sefer de vazgeçme, diye çığlıklar atıyordu zihnim. Bu mekânı uzaktan izlerken de umduğum gibi, mümkünse vazgeçme.
“İyiyim.” diyen bendim. Sesim kısık ve kesik olsa da duydum. Barlas bana bakıp durursa, hazırlıksız yakalanacaktı. Ben Barlas’a bakıp sesi bile çıkmayan işe yaramaz ve sadece bize zarar verecek bir el bombası gibi kalırsam da Ata’yı oyalayamazdım.
“O zaman nefes al.” diye hatırlattı. Tehlike yok, nefes al, diyordu. Tehlike avucundaydı, sımsıkı tutuyordu, bilmiyordu.
Titrek bir nefes alıp yavaşça başımı salladım. Çatılmış kaşları altında o güzel gözlerini yüzümde gezdirdi. Kenetli ellerimizle beni biraz daha kendisine çekti. Elimi bir anlığına bıraktı ama bir saniye geçmeden diğer eliyle tutarken kolunu da sırtımdan sardı. Başım hafifçe göğsüne yaslanmış oldu. Barlas da ancak böyle, tekrar Ata’ya odaklanabildi, beni himayesinde hissettirerek. Ata’nın gözleri bu temaslardayken tekrar güldü. Öfkesine yakıttı Barlas’ın yaptıkları ama tüm bunları da pis oyununa dâhil ederek gülüyordu. Tüm bunlar Barlas’ın biraz sonra kaybedeceği temaslardı ve hayali, gözlerinin önünde daha fazlasını yapmak olmalıydı. Eli yarasına gitmedi, bu sefer yarayı umursamadı. Gerçekten keyifli görünüyormuş gibi bir izlenimle isterik gülüşünde alt dudağını ısırarak Barlas’a baktı.
“Her şeyi hazırladın ama bana bir konuşma hazırlamayı unuttun Siyah. Söylesene, sen Asya’ya evlenme teklifi etsen, ne derdin?”
Nefret ediyorum.
Şu an toprağın altında değil de üstünde olmaktan, nefret ediyorum.
Midem boğazımdan tırmanırken Ata bana baktı. Her nasıl bakıyorsam tekrar güldü. Başımı yavaşça iki yana salladım ve dudaklarımı oynatarak ‘Yapma’ dedim. Kusmak üzereydim, saç diplerime kadar uyumuştum, Barlas’ın kollarında olmak bile nefes almama yardımcı olamıyordu. Özellikle de şu an, Barlas’ın kollarında olmamak ve Ata’nın öfkesini harlamamak isterdim. Onun kollarından, onun için her vazgeçtiğimde yaptığım gibi şu anda da vazgeçebilirdim ama ayağım bir mayının üstündeydi ve ne Barlas’a doğru geri çekilebilirdim, ne de Ata’ya doğru bir adım atabilirdim.
Bu kadar güçsüz olmasaydım, bu kadar yük olmasaydım Barlas’a, elimi tutması gerekmezdi! Elimi tutmasaydı, Ata’nın kuyruğuna basmazdı ve Ata da babasını beklerdi. Herkes güçlü olduğumu sanıyordu ama yeterince güçlü olsaydım şu an bizi bu hale sokmazdım işte! Yine Barlas’ı benimle ilgilenmek zorunda bırakmıştım, en olmaması gereken zamanda! Bunun bedelini neyle ödeyebileceğimi düşündükçe çıldıracak gibi oluyor ama bir an önce ödememek için de ayakta kalmaya çalışıyordum.
Ata yavaşça kaşlarını kaldırdı. Yapmayayım mı, diye sorar gibiydi. Yutkunurken yalvararak baktım. Bu kadar iğrençleşmemeliydi. Niyeti biraz sonra tüm bu hazırlığın sevdiği kadın için olduğunu göstermekken Barlas’ı biraz daha çamura, iğrençliğe batırmamalıydı. Ya bugün ya da bugünü atlatırsak başka bir gün Barlas’ın idrak edince hissedeceklerini daha da berbat hale getirmemeliydi.
“Ya da bilemedim. Yoksa hemencecik gelinimi yanıma çağırıp teklifte mi bulunmalıyım?”
O sorarak bana bakarken keyfinden nefret ettim. O şimdi ve tanıdığım günden beridir bitmeyen bir tehdit ve giderek artan iğrenç bir beğeniyle bakan gözlerinden yine nefret ettim. Etraftaki ışıklardan, ölen çiçeklerin kokusundan, kemanların sesinden, geceden, aydan, yıldızlardan, en çok da kendimden nefret ettim.
Sevgilinin kalbini hemen şimdi yaralayayım mı yoksa bıçağı biraz daha bilememi mi dilersin, diye soruyordu. Ya şimdi hemen teklif edecekti ya da bu pis oyunlarıyla teklif ettiğinde Barlas’ın alacağı zararı arttıracaktı.
Oyalamak zorundaydım.
Gözlerimi sımsıkı kapatırken yüzüm olabildiğince buruştu. Başım Barlas’ın göğsüne yaslıyken yüzümü göremezdi ama elini sıkarak belli etmemeye çalıştım. Yığılmamak bile zorken ayakta kalmakla yetinmeyip içim parçalanmıyormuş gibi direnmeye çalıştım. Kendimden iğrenerek sustum.
“Ha Asya? Sence?”
Gözlerim dehşetle aralandı. Kalbim göğsümü zorlarken Ata sorarak bakıyordu. Cevabımı görüyordu işte! Çaresizliğimi görüyordu! Birazdan sevdiğim adamın ruhunu öldürecek bıçağı biraz da benim bilemem için sesli cevap vermemi istiyordu. Bugünü atlatsak bile bu anı Barlas hatırlayacaktı.
“Be-ben…”
“Duyamadım?”
Ata, korkumun her yudumunu keyifle içtiği bir sırıtışa sahipken gergin Barlas araya girdi. “Her şey hazır, uygunsa Nurilere söyleyeyim.”
Ata, gözlerini benden çektiği gibi nefesim rahatladı. Aynı keyifle Barlas’ı izlerken belki de bazı gözlere gerçekten sevdiği kadına evlenme teklifi etmek üzere olan âşık bir adam gibi görünüyordu ama ben bu heyecanın kuşu altın kafese tıkmak için olduğunu biliyordum.
“Müstakbel karımı getirmeleri için mi?”
Barlas başıyla ya da gözleriyle onay vermiş olmalı ki Ata tekrar konuştu. Bıçağı biraz daha biledi. “Ben senin getirmeni istiyorum. Tüm bu süreçle sen ilgilendin sonuçta.”
Barlas, biraz önce bu işin bitmesini ister gibi gergin ve sıkkın bir şekilde, “Hallediyorum.” diyerek benimle birlikte geriye doğru hareketlendiğinde Ata birkaç saniye gülerek oyalandıktan sonra dudaklarını aralamıştı ki “Hayır.” diyerek araya girip Barlas’a döndüm.
Barlas neye itiraz ettiğimi anlayamadı. Bir anlığına anneme baktıktan sonra tekrar bana baktı. “Seni arabaya götüreyim, halledip geleceğim.”
Ata, akıl hastanesine kapatılmaya annemden bile daha çok ihtiyacının olduğunu kanıtlayan bir gülüşle “Asya’nın işi bitmedi ki.” dedi ve gözlerim karardı.
Buraya kadar.
Gözlerimi kırpıştırarak odak kazanmaya çalıştım ve güçsüz bir şekilde başımı iki yana sallayarak Barlas’a baktım.
Hayır!
Barlas’ın elleri ellerimden kayıp dirseklerimden kavrayarak bana daha fazla destek oldu. Ellerim üst kollarına tutundu. İnadımın buraya gelme amacım konusunda uydurduğum kılıf için, annemle konuşmak için kaynaklandığını düşünüyor olmalıydı.
Barlas Ata’ya bakmadan net bir ses tonuyla “Yasemin’le konuşmayacak, işi bitti.” dedikten sonra başıyla bana araba tarafını gösterdi. “Hadi canım.”
“Siyah, şöyle bir durum var ki…”
Ata müthiş bir alayla konuşmaya başladığında yalvarır gibi “Barlas…” diyerek araya girdim. Sırf şu an oyalanmak için Ata’nın sorduğu sorulara cevap vermesini bile isteyecek gibi oldum ama müthiş bir mide bulantısıyla kasılarak sustum. Barlas kafa karışıklığıyla bana bakarken Ata, “Hah, babam da geldi!” dediği gibi Barlas’ın kolları arasında dönerek ardıma baktım. Vücudum ihtiyaçla Barlas’a yaslandı, Barlas da kolunu belime sardı ama beni önünden ardına doğru çekti. Ardından koluna tutundum.
Beyham Yıldırım, göz ucuyla bile bize bırakmadan etrafını saran adamlar ve güçlü adımlarıyla yaklaşırken gözleri oğlundaydı.
“Neredesin âlemin kralı babacım? Gözlerim yollarda kaldı.”
“Kes maskaralığı.”
Babası her zamanki gibi Ata’yı küçümserken Ata’nın gözleri etraftaki adamlarda kısa bir anlığına gezindi. Normalde otoritesini bozan her şeyden, bu yüzden en çok da babasından nefret ederdi ama keyfine gölge düşemedi. Beyham’la göz göze gelmek, bakışlarından güven almak istiyordum. Gelişi bile nefesimi rahatlatsa da kalbimdeki yükü kaldırmakta hâlâ zorlanıyordum.
Babası ve Ata birbirleriyle ilgilenirken Barlas, “Benim bilmediğim ne dönüyor?” diye sordu. Nefesim tekrar sıkıştı. Gözlerimi, omzunun üstünden bana bakan Barlas’a çevirirken başımı da kaldırmam gerekti.
“Yasemin yine bir not falan mı bıraktı? Konuşmak için tehdit mi etti? Ne oluyor Asya? Ne oluyor?”
Gergin ve hızlı konuşuyordu. Zihninin derinliklerinde bir yerlerde tüm parçalar birleşmeye çalışıyor muydu? Aksine dair kanıt toplama çabası içerisinde mi soruyordu yoksa bu teklif bana olsa, adımlarımızın bu ana kadar gelmesine müsaade etmeyeceğimi mi düşünüyordu? Aklından geçenleri, onu bu Dünya üzerinde en çok tanıyan kişi olsam da, tahmin bile edemiyordum. Halime sadece endişeli değildi ve bu beni korkutuyordu. Gergin, çok gergin bir hesap soruştu. Buraya arka planda bir iş çeviriyorlarsa onu da hallederken Ata’nın saçma teklifinden de kurtulmak için gelmişti ama şimdi ben de arka planda bir iş çeviriyormuşum gibi davranıyordum. Öyleydi de.
Beyham’ın gelişi içime bir nebze de olsa su serptiği için, “Duygularım kontrolümde değil.” diye fısıldadım. Bir nevi doğruydu da. Sadece duygularım, sebepsiz değildi ama kontrol de edemiyordum. “İlacın yan etkisi falan olabilir, bilmiyorum.” diye ağzımda geveledim. Terapinin ardından ilacıma başlamıştım, alışma sürecinde antidepresanların yan etkileri olduğunu biliyordum ama böyle hemen etki eder miydi ya da yan etkileri tam olarak neydi, biliyordum. Sadece şu an en azından Barlas’ın baskısından kurtulmalıydım. Beyham da geldiğine göre sözünü tutardı ve bir an önce buradan uzaklaşabilirdik. Sonra Ata nasıl delirirdi, nasıl zaptedilirdi, yine Beyham’ın problemiydi, anlaşmamızda bunun sorumluluğunu da üstlenmişti. Ailemi, Barlas’ı ve Barlas’ın ailesini koruyacaktı.
Şimdi etrafı saran led ışıkların dalgalar oluşturduğu güzel kahvelerinde şüphe de parlıyordu ama doğru söyleme ihtimalime istinaden kaşları merhametle gevşedi ve gözleri bulutlandı. Dudaklarını bana kıyamazmış gibi birbirine bastırıp iç çekti ve o sıra Beyham hizamızdan uzaklaştığı için beni yeniden yanına çekip ona yaslanmamı sağladı. Diğer eli de yanağımı bulup sakinleştirerek okşarken gerginlik akan ses tonuyla olsa da “Şimdi gidiyoruz.” diye güvence verdi. Yaşlı gözlerle, canım yanarak gülümsedim.
“Babacım, sana müstakbel eşimi takdim etmek isterim. Sen zaten tanıyorsun.”
Barlas’ın ilgisi Atalara dönerken gözlerimi sımsıkı kapattım. Vücudum Barlas’a doğru yan dönükken alnım omzuna yaslanacak gibi oldu. Barlas’ın ‘şimdi gidiyoruz’ deyişi zihnimde yankılanırken gerçekten öyle olacağına inanmak isteyerek başımı doğrulttum ve Barlas’ın kolunun himayesinde yavaşça Atalara döndüm. Beyham’la sonunda göz göze geldik ama gözlerinde ne tehdit ne de güvence görebildim.
“Siyah, bana sevgilimi getirir misin?”
Beyham’a bir şey yapması için yalvararak baktım.
Yapmadı.
Eli hareketlendiğinde gözlerim Ata’ya döndü.
Eliyle tam olarak beni gösteriyordu.
**
Eliyle tam olarak beni gösteriyordu.
Kitaplar size mutlaka mutlu bir son mu vadeder?
Çünkü en başta yaşam böyle değil mi sevgilim? Hepimiz son ana kadar yaşıyoruz. Kimse bir gün ölecek diye gidip şimdiden intihar etmiyor.
Hiç düşündün mü? Barlas’a bir şey olmasın diye korkuyorsun ya, hiç düşündün mü? Barlas’a en büyük zararı senin veriyor olabileceğini?
Bırak o çocuk da hayatını yaşasın. Senin peşinde can vereceğine, gitsin…
Kalbiniz ne isterse istesin, siz bir araya gelemeyeceksiniz.
Zaman parmaklarımdan yavaşça kaysa da yakalamaya kalkışamadım. Barlas’ın belimi saran kolu olabildiğince kasılırken başım hâlâ göğsünde yaslı halde Ata’ya bakakalmıştım. Geçmişin gürültüsü kulaklarıma renk renk acılar bahşederken işte tuvale son imza da atılmıştı.
Siyah, bana sevgilimi getirir misin?
Bıçak son ana kadar bilenmiş, bir adam sırf yanlış kadına âşık diye cezalandırılmıştı. En acısı da, bıçak bu kadar keskinse, suçlulardan biri de sevdiği kadındı.
Barlas intihar etmişti. Kimse bir gün ölecek diye gidip şimdiden intihar etmiyordu ama Barlas, etmişti. Beni sevmişti. Bir cenaze törenindeydik ve bu ölü çiçekler mezarlığı, bizim de üstümüze toprak olacaktı.
Barlas’ın sadece yavaşça “Nasıl?” diye sorduğunu duydum. Sessiz, kısık, zihninden taşmış ama benim dışımda kimseye ulaşamamış bir soruydu. Sesindeki şaşkınlığın sorusu bitmeden dehşete erişmesini dinlemek bunca eziyetin arasında kalbimi ayrı sızlattı. Bana, tüm yalanlarıma, gerçekten inandığını duymak, beni sevdiğim adamın katili kılıyordu.
Bir sonsuzluk boyunca yavaş akan zamana bile yetişememişken her şey bir anda hızlandı. Barlas’ın neyi, ne zaman ve ne kadar idrak ettiğini bile bilemedim ama bir anda ardına çekilmiştim. Kesik nefesimle korkuyla “Barlas…” diye fısıldarken Allah’a yalvarıyordum. Donmuş bedenimin Barlas’ın önüne atılabilmem için çözülmesini diliyordum ama duam kabul olsa ve çözülsem, bir adım bile atamadan yığılmaktan korkuyordum. Ardından kollarına yapıştığım adamın bir eli beni ardında tutarken diğeriyle silahına yeltendiğinde, ölmekten değil sevdiğim adamın katili olarak yaşamaktan korkuyordum. Ata’nın gülüşleri kulaklarımda uğuldarken Yağmur’un ‘abla’, Canan teyzenin ‘kızım’ dediği kadın yüzünden bir kayıp daha yaşamalarından korkuyordum. Başımı Barlas’ın ardından çıkarabildiğim kadarıyla Ata’nın etrafında olan korumaların bazılarının da silahlarına yeltendiğini gördüğümde Can’ın ablasız kalmasından çok, annesiyle kalmasından korkuyordum. Kızına ve kızının sevdiği adama onlarca silah doğrultulmak üzereyken tek derdi para kaynağı olan gelinin ölmemesini istemek olan anneme de kurşunların isabet etmesinden korkuyordum. Barlas’tan önce ölememekten korkuyordum. Sesim boğazımda bir yumruyken ve sessizlik şu anıma cezayken Ata’ya her ne istiyorsa kabul etmeyi, yeter ki Barlas’ı bırakmasını bağırıp çağıramamaktan korkuyordum. Bizden uzak durmasını istediğim mafyanın teki de olsa Adnan Mertoğlu’nun şu an Barlas’ı kurtarmaya yetişememesinden korkuyordum. Söylediklerinde haklı çıkan Meriç’in, eğer yetişemezlerse ve ölümümüzü izlerlerse, söylediği gibi kendisini suçlamasından korkuyordum. Verdiğim tüm kararların, sevdiğim herkesi böylesine etkilemesinden korkuyordum. Sadece tek bir hayat yaşamaya çalışırken beceremediğim için herkesin hayatını mahvetmekten korkuyordum.
Barlas’ın silahı tutan eli hareketlendi, eş zamanlı olarak Ata’nın geri kalan adamları da silahına yeltendi. Silahlar doğrultuldu ama arkalarında kalan bazı namluların ucunda Ata ve babası vardı. Şaşkınlık, korkumu bastıramazken Ata’nın gülüşleri durdu ve nefes alış verişlerimin büyüyerek uğuldadığı kulaklarıma tekerlekleri toprağı ezen ve alanı tozutan araba sesleri de ulaştı.
Barlas, silahıyla birlikte beni iki açıdan da olabildiğince korumaya çalışarak sese doğru dönerken “Beyham Bey, Seyitli ailesi geldi efendim.” dedi öne çıkan bir koruma.
Ben apışıp kalırken Beyham, “İndirin silahları. Davetsiz misafir değiller!” diye bağırdı. Barlas’ın deri ceketinin sırt kısmına parmaklarımı geçirerek tutunmuşken, Barlas’ın eli de beni ardına yapışık ve neyse ki ayakta tutuyordu. Başımı güçlükle çevirip Beyham’a doğru baktım. Gergin bir şekilde çenesini sıvazlayarak alanın önünde durmaya başlayan arabalara bakıyordu. Bir anlığına gözlerini bana çevirdi ve neden şaşkın baktığını anlayamadım.
İlk silahları indirenler, Ata ve Beyham’a doğrultanlardı. Diğer adamlardan daha geride konum almışlardı. Şimdi burada aralara mı kaynamışlardı yoksa genel olarak Ata’nın koruması olarak mı sızmışlardı bilmiyordum ama eğer silahlarından kurşun çıksaydı, bizi değil Ata ve Beyham’ı vuracaklardı. Barlas’ın bundan haberi var mıydı, o adamlar da koruma tedbirlerinin bir parçası mıydı yoksa Ata’nın başka düşmanlarıyla mı ilgiliydi bilmiyordum. Tek bildiğim, ölüm ensemde dolaşmış, daha da kötüsü sevdiğim adamın ellerime kenetli parmaklarını gevşetmişti ama şimdi zaman geriye akmış, hayatı tekrar ciğerlerime doldurmuştu.
Korku, umudun geldiği kadar hızlı gidemese de gevşeyen bedenimde ellerim tekrar Barlas’ın silahı tutan kolunu buldu. Ataların diğer adamları da silahlarını indirmişken Barlas, hâlâ tetikte miydi yoksa şokta mı, bilmiyordum ama ilgi çekecekti. Herkesin silahlarına davranması, şüpheli arabaların gelişiyle açıklanmıştı ama Ata da, Beyham da Barlas’ın niye ve kime silah çektiğini biliyordu.
Barlas’ın kolunu hafifçe aşağı çekiştirirken benim de algılarım yeterince yerinde değildi ama onun kendisine gelmesi gerekiyordu. Bir an önce buradan gitmeliydik, ben yeterince kendimi suçlarken hıçkıra hıçkıra ağlamalıydım. İyi olmak için Barlas’a sığınmaya bile yüzüm yoktu. Sadece Ata delirip de saçma sapan şeyler bağırmaya başlamadan buradan gitmeliydik.
Korumalar arabaların kapılarını açarken Barlas’ın yanına doğru geçip kolunu tekrar çekiştirdiğimde başı yavaşça bana döndü. Göz göze gelmeye utanarak bakışlarımı kaçırdım ama bakışlarımın o güzel kahverengilerine değdiği o kısa anda gördüğüm duygu karmaşası içimi sızlatmıştı. “Barlas, ne yapıyorsun? Silahı indirir misin?” derken arabadan inenlere bakarak gözlerimi oyalıyordum.
Barlas bana bakmayı sürdürdüğü için korksam da gözlerimi ona çevirdim. Tüm o karmaşık duyguların arasında şüphenin tahttan kalkmadığını gördüğümde ensem ürperdi. Beyham, “Siyah. Ata’yı duydun. Ebru Seyitli’ye eşlik et.” diye uyardı.
Barlas birkaç saniyenin ardından çözülerek silahını belinin ardına yerleştirirken elini de üstümden çekmişti ama gözleri hâlâ gözlerime dikiliydi. Yolundan çekilir gibi tekrar ardına geçerken niyetim bakışlarından kaçmaktı. Başı ve hafifçe vücudu yeniden olduğum yere döndü ve bakışlarını sürdürdü.
Seyitli ailesinin adım sesleri yaklaşırken Beyham’ın “Hoş geldiniz.” deyişi kulaklarımda uğuldadı. Seyitli ailesinin üyelerinden kulağıma sadece kuru bir gürültü oluşturarak çıkan sesleri ayırt edemiyordum.
Korkuyla “Barlas?” diye fısıldadığımda gözlerini kırpıştırarak bakışlarını bir arabadan inmiş ve ilerlemeye başlamış Seyitli ailesine bir de bana çevirdi. Çenesi iki yana hareketlenerek kasılırken belirginleşmiş damarlarından şakaklarındakiler hareketlenir gibi oldu. Başının nasıl zonkladığını tahmin bile edemiyordum ama ben benimkine şikâyet edebilecek halde değildim.
“Siyah, hadi!”
Beyham’ın otoriter ve sert sesini tekrar duyduğumuzda Barlas gözlerini yavaşça üstümden almadan önce “Bekle.” dedi. Hızla başımı onaylarken ellerim karnımın önünde birbirini buldu. Barlas Ebru Seyitli’ye, sağıma doğru ilerlerken ben birkaç basamak merdivenle çıkılan teklif alanındaki Ata’ya baktım. Şaşkın, anlayamamış bir haldeydi ve gözleri fıldır fıldır hepimizde geziniyordu. Bir adım öne atıp dudakları aralandığında korkuyla kasılıp Barlas’a baktım ama Ata’nın sesini duymadım. Tekrar Ata’ya baktığımda babasının kolundan sertçe kavramış olduğunu gördüm. Ata’yı bir anda çekiştirmiş olmalıydı çünkü Ata adımını yere henüz basıyordu. Beyham kulağına eğildi. Her ne söylediyse Ata’nın yüzündeki şaşkınlık yerini dehşete bıraktı. Beyham Ata’nın kulağından çekilirken Ata hızla başını iki yana sallayarak babasına baktı.
Dudaklarını okuyarak “Olmaz.” dediğini algıladım. Sessizdi ama bağırsa bile duyamayabilirdim, etrafımdaki her ses uğultuluydu. Nabzımı daha çok duyabiliyordum. Ata, belinin ardındaki silaha yeltendiği gibi kalbim kasıldı. Hareketlenir gibi oldum ama Beyham, kolunu sertçe tuttu ve müsaade etmedi. Benim gibi sadece onları izleyenler varsa bile, Ata’nın gayretini ve niyetini anlayamayacak olmalıydı. En azından Barlas’ın izlemediğini umdum. Babası her ne dediyse Ata’nın dehşetin yansıdığı yüzünde tekrar dudakları hareketlendi ve “Olmaz.” diye tekrarladı.
Yutkunarak tekrar Seyitli ailesine baktım. Barlas, mutlu görünen Ebru’ya eşlik ederek teklif alanına götürürken gözü üstümdeydi. Ata sevgilisini getirmesini söylerken bizi işaret etmiş olsa da, Ebru Seyitli geldiğine ve her şey plana göre ilerlediğine göre, Barlas’ın da beni değil, Barlas’ı işaret ettiğini ya da Seyitli ailesi ardımızdan geldiği için arkamızı işaret ettiğini düşünmesi ve inanması gerekiyordu ama zihnindeki tilkiler dolanıp duruyor gibiydi.
Barlaslar merdivenlere yaklaşırken tekrar Atalara bakmak isterken annemle göz göze geldim. Dudakları hiç şüphesiz “Aptal.” diyerek eğilip büküldü, heceleri bastırmıştı. Sinirle ardına dönüp ilerlemeye başlamıştı ki birkaç adım sonra duraksadı. Sağında bir yere doğru ilgiyle baktı. Gözlerim bakışlarını takip etse de ileride ne görüp kalakaldığını anlayamadım. Onu takip eden korumalara bakıp bir şeyler söyledi. Korumalar emin olamamış gibi Ata’ya baktılar ama Ata onlara emir veremeyecek kadar meşguldü. Korumalar Ata’yla kontak kurmaya çalışırken annem ağaçların arasından sıyrılarak baktığı yöne doğru uzaklaşmaya başladı. Merakımdan ardına takılmak istedim ama mayın tarlası gibi olan ve herkesin de bolca adım attığı bu yeri terk edemezdim. Korumalar da önlerine döndüklerinde ve annemi göremediklerinde elleri kulaklarındaki cihazlarda hareketlendiler. Sadece birisi doğru yönü tercih etti ama bir ağacın ardından gözden kayboldu, çıktığını göremedim. Gözlerimi kısarak olabildiğince görüşümü arttırmaya çalıştım ama karanlıkta ve ağaç kalabalığında kalıyorlardı. Sanki koruma bir anda yok olmuştu.
Tekrar Atalara baktım. Babası Ata’nın kulağına bir şey dedikten sonra dirseğinden sertçe önüne doğru çekiştirdi ve Ata’nın gözleri bana döndü. Onun gibi gülmek, onunla alay etmek istedim ama Ata’nın babasının tehditlerini bile umursamadan delirmesini göze alamazdım.
Yine de onun karısı olmayacağımı bilerek baktım ve yaşadığı dehşetin yerini öfkeye bırakmasına yetti.
Silahına yeltenmesinden korktum ama sadece gülümsedi. Ve ben daha çok korktum. Âdem elması boğazında hareketliyken, çenesi bu denli kasılmışken ve gözleri tehdit saçarken titrek dudaklarıyla sadece gülümsüyordu. Gözleri yavaşça Barlas’a döndü. Barlas o sıra Ebru’yla birlikte merdivenlerden çıkmış, ondan istenileni yaptığı için Beyham’ın başını sallayarak izin vermesi ardından merdivenlere geri dönmüştü. Ata’ya sırtı dönükken gözleri üstümdeydi. Ve bu, şu andan ibaret değildi. Barlas’ın gözleri üstümde oldukça Ata’ya sırtı dönük olacaktı ve eğer bir gün Ata o kurşunu sıkarsa o acıyı hissetmeden bile önce bu ana şahit olarak benim kalbim parçalanacaktı.
Barlas bana yaklaşırken tekrar Ata’ya baktım. Seyitli ailesi de teklif alanına çıkıp Ata’nın önünde kalabalıklık oluştururken müstakbel karısı Ata’nın hemen önünde ellerini ona uzatmıştı. Ata’nın gözleri gözlerimdeyken dudaklarını okuyarak anladığım kadarıyla “Müstakbel karım,” dedi ve Ebru’nun ellerinden tuttu. “Bu gece hepimizin kaderi değişti.”
Benim hamlem ile.
Ve bu, sonuçların sorumluluğunu da bana yüklüyordu.
Ata gözlerini üstümden çekti ama Barlas’ın heybetli vücudu önüme geçmese ben ne zaman bakmayı bırakabilirdim bilmiyordum. Gözlerimi kırpıştırarak Barlas’a odaklanmaya çalıştım. Ata’ya bakakaldığımı fark ettiği için omzunun ardından o da Ata’ya baktı ama Ata gözlerini bizden almıştı. Barlas da tekrar bana baktı.
“Gidelim.”
Bedeni gergin, gözleri şüpheli, sesi soğuktu ama sevgisiyle merhametli bir şekilde elimi tuttu. Beni de yanına katarak ilerlemeye başladı. Dönüp Ata’ya bakmak üzereyken Barlas’ın da omzunun üstünden Ata’ya baktığını gördüm. Barlas’ın yönlendirmeleriyle ilerlemeye devam ederken yutkundum. Barlas’ın başı öne doğru hareketlenmeden hemen önce aceleyle ben de Ata’ya baktım. O da bize bakıyordu.
Barlas önüne döndüğü gibi eşlik ettim. Adımlarımı, gergin ve hızlı adımlarına yetiştirmeye çalışırken konudan uzaklaşmak için ondan önce davrandım ve fısıldayarak “Sanırım Yasemin kaçtı.” dedim.
Bu geceki gerginliğimi bir şeylere bağlayabilmem gerekiyordu. Bir nevi annemin korumaları atlatıp nereye gittiği de, dikkat kesildiğim detaylardan biriydi.
Henüz yeterince uzaklaşmadığımız için alanı koruyan korumaların arasından geçerken Barlas’a iyice sırnaştım ve elimle gittiği yönü gösterdim. “Oralarda bir yerlerde.”
Barlas cevap vermeden gösterdiğim yöne baktı ve tekrar önüne odaklandı. “Duyuyor musun beni?” derken diğer elimle kolunu kavradım. Bir yandan da elime kenetli elini sıktım. “Belki de konuşmak için tam zamanıdır.”
“Uzaklaşın.”
Barlas bir anda sesini yükselterek yakınımızda kalan adamlara döndü. Eliyle Atalara daha yakın konumları gösterdi. Hızlı yürüdüğümüz için artık Atalar uzağımızda kalıyordu. Ata, Barlas’ı yeterince çamura sokabilmek ve suçlarından mesul tutabilmek için olabildiğince yakınına almıştı, çoğu adamına Barlas’ın da sözü geçiyordu ama bu adamların Ata’nın korumaları olduğuna emin olamadım. Belki de Adnan Bey’in adamları sızmıştı. İkiletmeden baş selamıyla uzaklaşmaya başladılar.
“Onlar kimin…”
Barlas sorumu keserek bana döndü ve beni de kendisine çekerek yüzüme eğildi. Dişleri arasından heceleri bastırarak konuştu. “Sana bir kez soracağım.”
Gözlerim ürkek bir şekilde Barlas’ınkilerde gezinirken bir elim hâlâ elindeydi, diğer elimle üst kolundan tutuyordum. Ürktüğüm Barlas değildi, öfkesine rağmen temasları kibardı ama olası sorularından korkuyordum. Öyle içinde tutamamıştı ki yeterince uzaklaşmayı bile bekleyememişti. Yakınlarda duyabilecekler olmasa bağırıp çağıracağı belirgin damarlarından anlaşılıyordu.
“Yalvarırım bana delirdiğimi söyle.”
Göğsümün ortasındaki müthiş baskıya nefes darlığım eşlik etmeye başladı.
Yutkunduktan sonra kelimelerin içinde çırpındım. “Barlas… Anlamıyorum…”
“Yalvarırım bana takıntılı bir ruh hastası olduğumu söyle.”
Kalbim göğsümü zorlarken sorgusuna bu denli yakından yakalanmak istemediğim için “Seni anlamıyorum…” diyerek elini bırakıp geriledim. Müsaade ederken ellerini ensesine götürdü. Gözleri henüz soramadığı sorunun cevabını arayarak gözlerimde gezindi. Artık karanlıkta kalıyorduk, rüzgâr sırları uçuşturarak kulaklarına götürmek ister gibi etrafımızdaydı. Karışan saçlarımı titreyen ellerimle kulaklarımın arkasına sıkıştırdım.
“Gerçekten, ne diyorsun? Gitmemiz gerekmiyor mu? Ne konuşmak istiyorsan gidince konuşalım...”
“Yapmazsın, değil mi?”
Artık uzakta olsak da sanki kemandan kulaklarımı tırmalayan bir ses çıktı, bir ürperti topraktan yükselen bir davet gibi bedenimde dolaştı.
Korkuyla “Ne?” diye sordum. Afallamışlığımın beni anlayamamış göstermesini umdum.
Ellerini ensesinden çekememiş, sanki donakalmıştı. Sadece bana bakarken gözlerinde renkler, duygular dolaşıyor, yüzünden ise sadece dehşet yansıyordu. “Bana bunu yapmazsın, değil mi?”
Duymak istemediğim sorularıyla telaşlanıp “Barlas, iyi görünmüyorsun.” diyerek yaklaştığım gibi bir adım geriledi. Kalp sızısıyla durduğumda, o da durdu. Ellerini ensesinden çekti. Dudakları aralanıp aralanıp kapanırken önce beni, sonra uzaklaştığımız teklif alanını, sonra tekrar beni gösterdi. Elinin titrediğini gördüm. Boğazıma tırmanan mide suyumu yutkundum.
“Eğer bir şey varsa, şimdi söyle.”
“Ben…”
“Asya, şimdi söyle!” diye sesini yükselttiğinde sıçradım. Gözleri tepkimde gezindi. Birkaç saniye daha bakışları kadar titrek eliyle beni gösterdi. Beni korkuttuğu için yüzünü buruşturdu. Ardından ellerini yüzüne götürdü. O sertçe sıvazlarken nefesimi titrekçe üfledim. Bir adım geriledi ve başını iki yana salladı. Sesi olabildiğince kısıldı. “Saçmalıyorum, değil mi?”
“Anlamıyorum…” diye fısıldadım, bal gibi bildiğim şeye. Kötüydüm, yorgundum, korkmuştum, mutsuzdum, tüm bu karmaşanın asıl cevabı gizlemesini umarak tekrarladım. “Anlamıyorum…”
Ellerim kemirdiğim dudaklarıma giderken gözlerim çare, çözüm, cevap arayarak etrafta gezindi. Teklif alanına baktığım gibi mide bulantım artarken gözlerimi sımsıkı kapatarak tekrar Barlas’a döndüm. Ellerinin yüzünden çekilmek üzere olduğunu gördüğümde ellerimi hızla karnımın önünde birleştirip yüz ifademi sabit tutmaya çalıştım.
Ellerini yüzünden ensesine kaydırmıştı. Dağ gibi adam devrilmek üzereydi. Bir elini ensesinden çekti, öyle yuvasını bulamayarak havada gezindi, belinin ardına gider gibi oldu, yumruk şeklini alarak yüzüne gitti ve gözlerini sımsıkı kapatarak başını biraz daha eğdi. Göz pınarlarını ovuşturdu. Kararsız kalıyordu. Düşüncelerini gediğine oturtamıyordu ve benden yardım istiyordu. Sorularını anladığımı bile yansıtamıyordum ama evet, aradığı cevaplar bendeydi.
Ve evet,
Ona bunu yapmıştım.
Yaşlı gözlerim, “Saçmalık.” diye fısıldadığını duyduğumda odak kazandı. Hâlâ aynı şekilde duruyordu. “Siktir… Saçmalık.” diyerek ellerini çekti ve başını doğrulttu. Göz göze geldiğimizde güçlükle yutkundum ve tırnaklarım ellerime biraz daha eziyet etti. Bedenim dik durma gayretindeyken ruhum ölü çiçeklerden biriymişçesine boylu boyunca uzanıyordu.
“Ebru orada…” diyerek teklif alanını gösterdi. Sinir krizine girecekmiş gibiydi. Dudakları sırıtacakmış gibi oldu ama mimikleri tutarsızdı. “Ona teklif edildi. Ebru’ya teklif edildi. Her şey… Her şey normal. Değil mi?”
Gerçeği hissediyor ya da anlıyordu ama aksine tutunma çabası sevdiği kadının ona bunu yapabileceğine inanmayışından kaynaklanıyordu. Öyle olunca da anladığı hiçbir gerçek, inanmak istediği yalanların önüne geçemiyordu. Hafifçe güldü, “Saçmalıyorum, değil mi?” diye tekrar sordu.
Cevap veremeyerek baktım. Cevap veremezdim, yüzüm yoktu ama o anlayamadığıma yordu. Her zamanki gibi yalanlarıma biraz da o yardımcı oldu. Bana inanmaya meyilliydi. Bana inanmaya ihtiyacı vardı. Aksiyle yüzleşmek istemeyeceği kesindi.
“Saçmaladım…”
Kaşlarımı kaldırdığımda başını onaylar şekilde salladı. Nefesini rahatlar gibi ama titrek bir şekilde üflerken yaklaştı. Donuk ruhuma sarıldı kolları. Göğsüne çekilirken gözlerimi sarılışı kadar sımsıkı kapattım. Boynuma gömüldü. Korktuğumun her şeyi anlayarak beni suçlaması olduğunu sanırdım ama daha kötüsü oldu.
“Özür dilerim…” dedikten sonra boynumu soluyarak öptü. Yanağım göğsüne yaslıyken gözlerim irice açıldı. Yakınımızdaki ağaca dehşetle baktım. Beni boyuna doğru çektiğinde ellerim aramızdan sıyrılıp üst kollarına tutundu ve Barlas’ın elleri sırtımda, saçlarımda hareketliyken yutkunamadım. “Saçmaladım…”
Çok fazla…
Çok fazla…
Her şey, çok fazla…
“Çok fazla…”
Boğuk sesim kulağıma gelene kadar zihnimden taştığını fark edememiştim. Kollarından sıyrılırken bile kollarından destek aldım. Temaslarımızı kesmese de müsaade ettiği sırada hızla ardıma dönüp temaslarımızı da kestim ve elim ağzımdayken arabanın olduğu alana çıkmak için güvenliğe ilerlemeye başladım. Mide bulantımı bastıramayacağımı düşündüğüm sırada güvenlik kabinin yanındaki restorana baktım. Bu teklif için Ata tarafından kapatılmıştı ama ışıkları yanıyordu. Buradaki insanlar lavabosunu kullanıyor olmalıydı. Hızla oraya yöneldim.
Ardımdan bir şeyler söylese de kulaklarımdaki uğultu yüzünden duyamadığım Barlas’ın elini koluma hissettim. “Lütfen, bırak!” derken kolumu çekerek ona döndüm. Ellerini kaldırarak bir adım geri çekilirken “Tamam, sakin güzelim…” dedi sevdiğim adamın uysal sesi. Pişman sesi. Kendisini suçlayan sesi. Hak etmediğim bir şekilde seven sesi.
Kendimi kötü hissettiğim için kaçmaya çalışmıştım ama bu hali daha kötü hissetmemi sağlarken “Midem bulanıyor.” dedikten sonra ellerimle yüzümü örttüm ve “Çok fazla.” diye tekrarladım. Her şey çok fazlaydı ve ben gittikçe azalıyordum.
“İlacın yan etkilerinde var. Gel, lavaboya gidelim, bir yüzünü yıkayalım. Oradan da gideriz olur mu? Ben de gerdim seni, özür…”
Ellerimi bir hışımla yüzümden çektim. “Dileme!”
Ne diyeceğini bilemedi. Yüzüm iyice buruştu. Hıçkırıklar boğazıma tırmanırken kusmak istediğim kalbimdi.
Temkinle yaklaştı. Çekilecek gibi olduğumu görünce kollarımı tutmak üzere olan elleri duraksadı ama uzaklaşmadı. Bana temas eden havayı sever gibi asılı durdu. Gözleri sakinleştirmek ister ve aslında başarır gibi sevgiyle baktı ama hak etmediğimi düşündüğüm merhametten yararlanmamak için gözlerimi kaçırdım. “Sana haksızlık…”
Yüzüm iyice buruşurken başımı iki yana sallayarak ona baktım. “Yok öyle bir şey!” diye araya girdim korkuyla. Acıyla inler gibi “Yok!” diye tekrarladım. Haksızlığa uğradığım çok konu vardı ama burada olan biten ona yapılan haksızlıktı. “Anlamadım bile ne dediğini zaten… Yok haksızlık falan.”
“Ben bir an sandım ki…”
Ona öfke kusmamı bile göze alarak dürüst yaklaşmaya çalışıyordu. Ensem uyuşurken elimi aramızda kaldırıp bir adım daha geriledim. Gözlerimi sımsıkı kapatırken başım eğildi ve buz kesmiş elimi saklanmak isteyerek yüzüme götürdüm. “Lütfen, kapat konuyu.”
Kusmak üzere olduğum sesime bir hayli yansımıştı ki konuyu kapattı. Aramızda kaldırdığım elimi tuttu. Diğer elimi de yüzümden nazikçe aldı. Yaşlı gözlerimi kırpıştırarak araladım. Nasıl berbat baktıysam merhametle buruştu yüzü ve içi giderek eğildi yüzüme. “Gel, iyi edelim seni.”
Bir eli belime geldi ve beni kendisine yaslayıp destek olarak restorana yönelmemizi sağladı. Boşta kalan elim ceketine tutunurken gözlerimi sımsıkı kapattım. Kokusunu solumaya bile hakkım yokmuş gibi hissederken yine ona sığındım.
Restoranın kapısına vardığımızda, güçlükle Barlas’ın göğsünden doğruldum. Ellerim istemeyerek de olsa ondan çekilirken duraksayarak ona döndüm. “Ben hallederim.”
Beni ciddiye bile almadan “Saçmalama.” diyerek içeriye yönelttiğinde kolundan tutarak direndim. Tekrar bana döndüğünde benimle değil, başka bir şeyle ilgilenebilmesi için bahane aradım. O benimle ilgilendikçe daha da kötü hissediyordum. Bu anı yaşayana kadar hissettiğim suçluluğun yaşayabileceğim en kötü his olduğunu sanmıştım ama öyle değildi. Bu teklifi yaşamak canımı çok daha fazla yakmış, boğazımı annemden bile daha çok sıkmıştı.
“Yasemin…” diye bir bahane buldum can havliyle. “Bir yerlere kaçtı gitti ya da birini gördü, bilmiyorum. Bir bakamaz mısın? Lavabodan çıkınca arabada beklerim.”
Cevapsız bıraktığında restoranın tahta verandasına biraz ilerleyip sol tarafını göstermek üzere elimi kaldırırken gözlerime odak kazanmaya çalıştım. “Şurada bir yerlere…”
Elimden tutup beni kendisine çevirdiğinde diğer elimle hâlâ omzumun ardını göstermeye devam ettim birkaç saniye daha. O elimi de tutup aramızda indirdi. Emin olamasam da öyle hissederek “Nereye gittiğini biliyorsun…” dedim.
Gözlerime yalan söylemek istemediği anlar gibi baktı.
Hızla “Nereye?” diye sordum. Gözleri ardımda gezinerek oyalandı, yavaşça dudaklarını yaladıktan sonra sıkkın bir nefes eşliğinde tekrar bana baktı. Başıyla restoranı işaret etti. “Gel, yüzünü yıkayalım.”
Ellerimi çekerken “Barlas cevap verir misin?” diye sordum. Çektiğim ellerime gergin bir şekilde baktıktan sonra iç çekerek gözlerini gözlerime çevirdi. “Elimi bırakıp durma.” diye söylendi.
Tutmayı hak etmiyorum.
“Nerede Yasemin, söyler misin?”
Gözleri temkinle etrafta gezindi. Ardından tekrar sıkkın bir nefes eşliğinde bana baktı ve sessizce “Adnan abiyle konuşuyor.” diye itiraf etti ve kaşlarım olabildiğince kalktı. Kalbim göğsümde ezilirken başımı hızla iki yana salladım. Gözlerim irileşmiş olmalıydı ama görüşüm aksine azalmıştı. Annemin Adnan Bey’e anlatabileceklerinin getirdiği korkuyla “Hayır, niye?” diye sorarak o yöne hareketlendim. Barlas elimden tutup durduğunda direnmeye çalıştım. “Niye konuşuyorlar? Ne konuşuyorlar? O adama nasıl bu kadar güvenebiliyorsun ya?”
“Kızım biraz sessiz ol.” diyerek beni restoranın içine çekmeye çalıştı ama nazik hareketleri sayesinde ellerinden sıyrıldım. “Neredeler söyle, yanlarına gideceğim!” diyerek hareketlendim.
“Senin miden geçti herhalde, o zaman direkt eve gidiyoruz.”
Restoranın verandasından inmiştim ki Barlas’ın kolu belime dolandı ve beni tersi istikamete, güvenlik kapısına doğru yönlendirdi. “Barlas…” diyerek kolunu ittirerek ona döndüm. Hızımı alamazken ellerimi göğüslerine yaslayıp sertçe ittirdim ve “Beni bir bırak! Benden bir uzak dur!” diye bağırdım. Hatta yalvardım. Suçluluk duygusuyla baş edemiyordum ve daha da kötüsü, onu suçlar gibi davranıyordum. Sinir boşalımı yaşadığım için gözyaşlarım da özgürlüğüne kavuşurken az evvel ellerimi tutmak için hareketlenmiş Barlas, onu ittirişim ve bağırışım yüzünden duraksamıştı.
Titrek ellerim dudaklarıma giderken özür diler gibi baktım. Afallayışını üstünden attıktan sonra ellerini indirdi. Elleri yumruk şeklini alıp gevşerken gözleri etrafta yavaşça gezindi, iç çekti. Gözlerini yumduğu sırada dudaklarını yavaşça yaladıktan sonra sesini temizleyerek gözlerini araladı ve bana baktı.
“İyi değilsin.” dediğinde yavaşça başımı onaylar şekilde salladım ve özür diler gibi başımı yana eğip kaldırdım. Anla, der gibi. Ben berbat biriyim ama sen halimden anla.
“Ben de iyi değilim.” diye itiraf ettiğinde görebildiğim için tekrar başımı onaylar şekilde salladım ve yüzüm iyice buruşurken birkaç gözyaşı daha tenimi ıslattı. Halinden anlıyorum ama beni zorlama, diyordu o da. Ya da, bir kere de sen anla, diyordu.
“O yüzden, gidelim.”
Tekrar başımı onaylar şekilde salladığımda gerginliği sürse de biraz rahatladı. Kasılmış boynunu ovuşturarak esnettikten sonra gözleri bana bakmasa da elini uzatacak gibi oldu ama vazgeçerek eliyle güvenliği gösterdi. Ellerimi dudaklarımdan çektikten sonra “Yüzümü yıkayıp geliyorum.” diye mırıldandım. Gözlerini bana çevirmeden başını onaylar şekilde salladı ve veranda korkuluğuna yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi.
Birkaç saniye daha ona içimi sızlatan bir sevgiyle baktıktan sonra hareketlendim ama kapıdan girmeden tekrar ona döndüm. Yalvarır gibi “Meriç’le dönsem olur mu?” diye sorduğumda etrafta gezinen gözleri bir noktada duraksadı. Başta çenesi gerilse de, sonra inanamıyormuş gibi hafifçe güldü ve korkuluktan doğrulup bana bakmadan “Eyvallah.” diyerek telefonunu çıkardı. Başını kendi kendine onaylamaz bir şekilde sallarken sinirli nefes alış verişleri göğsünü hareketlendiriyordu. Hiçbir özrümün yetmeyeceğini bilsem de yükü omuzlarında hissetmemesi için hızlı adımlarla yaklaştım. Göz ucuyla yaklaştığımı gördüğünde telefonu kulağına götüren eli havada kaldı. Başı hafifçe bana dönerken çoktan koluna tutunup yanağına yönelmiştim. Gözlerim sımsıkı kapanırken soluyarak yanağını öptüm. Birkaç sonsuzluğun ardından çekilip ayak tabanlarıma alçalırken titrek bakışlarımız birbirini buldu. Telefonun ahizesinden Meriç’in sesini duydum. Barlas telefonu hafifçe uzaklaştırdığında kendisini kötü hissetmemesi için talebimi makul bir zemine yatırmaya çalıştım. “Sakinleşip öyle yan yana gelelim diye.”
Ah, Berk Barlas Altay.
Siniri gözle görülür ölçüde hafiflerken omuzları gevşedi. Gözlerindeki bulutlar aralandı ve henüz gitmeden dönmek istememi sağlayarak baktı. Yan yana kalmayı hak etmediğimi düşünmeme rağmen uzakta kalamayacağım bir adamdı ve bu karmaşada savrulmaktan yara bere içinde kalmıştım.
Barlas’ın telefonu çalmaya başladı. Muhtemelen Barlas cevap vermediği için Meriç telefonu kapatıp tekrar aramıştı. “Seni seviyorum.” diye fısıldadım. Bir gün, eğer annem Adnan Bey’e döküldüyse, belki de çok yakında bu geceyi kafasında defalarca kez daha yaşayacak, her detayı hatırlayacaktı. Her detaya yanacaktı. Eğer mümkünse, bu anı da unutmamasını umdum.
Hatırlar mıydı, bilmiyordum ama sonuna kadar yaşayarak baktı. Dudakları burukça kıvrıldı ve derin bir iç çekişle, önce gözleri cevapladı. O da beni seviyordu. Yaşlar gözümde büyüyüp büyüyüp hadlerinden ağır bir şekilde yanaklarıma akarken başımı yavaşça iki yana salladım. “Yemin ediyorum, seni çok seviyorum.”
Eli boynumu nazikçe kavradı. Başparmağı çeneme yaslanırken yüzümü kendisine çektiğinde gözlerim kapandı. Ellerim göğüslerine yaslandı. Beni yavaş, biraz önce evlenme teklifi eden oymuş gibi soluyarak öptü. Üstelik ben de “evet” demişim gibi. En azından bu konuda yalanlarıma değil, gerçek bir şeye inanıyordu. Onu çok seviyordum ve her şey bu yüzdendi.
Hafifçe geri çekildiğimizde “Ben de seni çok seviyorum.” diye cevapladı. Hıçkırıklarım tekrar boğazımdan tırmandığında, güçlükle “Yakında görüşürüz.” diye fısıldayıp ellerimi üstünden çekerek geriledim. Onun da teması kesilmek zorunda kalırken ona bakmadan ardıma döndüm ve hızlı adımlarla restorana girip kapıyı ardımdan kapattım. Sırtım kapıya yaslanırken ileriye doğru odaksız gözlerle uzun uzun baktım.
Son bir saati zihnimde tekrar tekrar yaşarken elim sıkmak, çizmek, boğmak isteyerek boğazıma gidip sevmek isteyerek kolyeme dönüp duruyordu. Gözlerim yuvalarından çıkmak isterken titreyen dudaklarımdan nefes almakta zorlandığıma dair kısık, kesik iniltiler çıkıyordu. Bir elimle restoranın kapısından tutunsam da direnemeyip kapıdan kayarak yere oturdum. Bacaklarım güçsüzce yere devrilirken kanatmak üzere olduğum dudağımdan bir hıçkırık kaçtığı gibi elimi dudaklarıma bastırıp hafifçe kapıdan yana baktım.
Barlas’ın duyup gelmesini istemiyordum. Çıktığımda onunla değil, Meriç’le karşılaşmak istediğimi yeterince anlamış olmalıydı. Meriç geldiğinde de gidecekti ve Meriç’in geldiğini duyana kadar buradan çıkmayı düşünmüyordum.
Ne mideme, ne de hıçkırıklarıma güvenmediğimden kapıdan olabildiğince uzaklaşmak için güçlükle, düşme tehlikesi atlatarak doğruldum. Yakınımda buldukça masalardan sandalyelerden destek ala ala lavaboya ilerledim. Kapıyı zorlanarak açtım ve odaksız gözlerle lavaboya yöneldim. Daha yeterince yaklaşamadan tökezlediğim için soğuk mermere uzanıp tutundum. En son kullanıldığında ıslanmış olan mermer elimi de ıslatırken tekrar yüzüm buruştu. Lavabonun karşısına geçip musluğu bile güç bulmakta zorlanarak açtım. Suyun sesi kulaklarımda büyürken birkaç hıçkırığımı da duydum ama sesim bana yabancıydı. Hayatım boyunca ağlamış olsam da, ağlayışlarım tanıdık gelmiyordu. Sanki artık beni ben bile tanıyamıyordum. Barlas’ın da tanıdığı ve sevdiği halimden bir hayli uzaktım. Bir alışkanlıkmış gibi beni sevmeyi sürdürüyordu.
Elimi ıslatıp enseme, boynuma yüzüme götürürken gözlerim sıklıkla kapanıyor, bayılacakmış gibi hissettikçe de korkup aralıyordum. Musluğu kapatıp diğer elimi de tezgâha yaslarken gözlerimi açıkta tutmakta direnerek gözlerimi aynaya yükselttim.
Bir çift mavi gözle karşılaştığımda çığlığım eline hapsoldu. Bir kolu belimi sararak beni kendisine çekmişken diğer elini dudaklarıma bastırarak kulağıma “Sessiz ol.” dedi. Az evvel bayılmak üzereydim ama ne garipti ki, hayatta kalmaya niyetim vardı. Nereden geldiğini bilmediğim bir güçle kollarından kurtulmaya çalışarak debelendim. Beni zaptetmeye çalıştıkça gerilemek zorunda kalıyordu. Tuvalet kabinlerinin arasındaki duvara sırtını çarpmışken bacaklarımla ardımdaki bacaklarını ittirmeye çalışıyordum. Avucunu ısırmaya başladığımda acıyla inlese de bırakmadı.
“Şimdi seni bırakacağım ama çığlık atmaya başlarsan burası ikimizin de tabutu olur.”
Debelenmeye devam ettiğimde beni sertçe sarsıp kulağıma tükürür gibi “Duydun mu?” diye sordu. Ruhum çekilmiş gibi debelenmeyi bıraktım ve yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Ellerini üstümden çektiği gibi kapıya doğru koşmaya başladım. Birkaç saniye içerisinde kolumdan yakalayarak beni lavabonun içine ittirdi. Sırtım tuvalet kabinin açık kapısının pervazına sertçe çarpınca istemsizce acıyla inlediğim gibi dibimde bitti ve elleri tekrar dudaklarımı örterken öfkeyle büyüyen göz bebeklerinden neredeyse görünmeyen mavi harelerine yakından bakmak istemediğim için gözlerimi sımsıkı kapattım. Kollarımdan tutup sertçe tekrar kapı pervazına çarpmamı sağladı. Sırtımdaki acı artarken istemsizce inledim.
Bedeni nefesimi daha da keserek bana yaslanırken dizimi kaldırıp bacağından ittirmeye çalıştım. Avucunu tekrar ısırarak yarası olduğunu hatırladığım için ellerimle de de karnından ittirmeye çalıştığım sırada acıyla inledi. Şakağımda hissettiğim soğuklukla duraksadım.
“Sen beni defalarca kez yaralamışken ben senin canını yakmam sanıyorsan yanılıyorsun.”
Başımı yavaşça soğukluğunu hissettiğim karartıya çevirmeye çalıştığımda namlunun ucuyla şakağıma baskı kurarak tekrar başımı ona çevirmemi sağladı. İsteri krizinde bir şekilde sırıttı. Mimikleri titrerken gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibiydi ve nefes nefeseydi. Gülmekle ağlamak arasında bir yerlerde ama sessiz olmaya çalışarak “Uslu duracaksın.” dedi.
Sırf temaslarını kessin diye başımı onaylar şekilde salladığımda silahı daha çok hissettim. Gözlerimi yumdum ve silahın soğukluğu gidene kadar aralayamadım. Baskısı üstümden çekildi, uzaklaştığına dair birkaç adım sesi duydum. Tuttuğum nefesimi titrekçe üflerken yığılmamak için kapı pervazının karşımda kalan kısmından tutunarak gözlerimi araladım. Çekildiği gibi dizlerim kırılarak alçaldığından iki büklüm olan vücudumu doğrulttum. Sırtımın acısını kendisini bir hayli gösterirken yaşlı gözlerle Ata’ya baktım. Silahın yanını yanağına yaslamış, diğer eliyle de yüzünü deli gibi ovuştururken lavaboda volta atıyordu. Diğer elimle de kabinlerin arasındaki fayans kaplamalı duvardan destek aldım ve güçlükle ona döndüm.
“Ne-ne istiyorsun?”
Kekelediğim için kendimden nefret ettim. Bugün yenilen oydu ama kazanmış gibi hissetmekten çok uzaktım.
Bir anda bana döndü ve yavaşça güldü. Güldükçe yaşlar gözlerinden aktı. Yüzü öyle kasıldı ki avazı çıktığı kadar bağıracak sandım ama sessizce “Beni delirttin.” dedi. Titrek nefeslerim dışında ses çıkaramazken yavaşça başıyla onayladı ve geniş bir şekilde gülümsedi. “Sen yapman gereken son şeyi yaptın.”
Sözlerinin zihnimi ele geçirmesinden korkarak “Beni bırakmazsan bas bas bağırırım.” dedim. Dik durma ihtiyacıyla doğruldum. Zorlandım ama onun karşısında eğilip bükülemezdim. “Hâlâ katliam çıkarmadıysan bu akşam bir bok yiyemeyeceğini gösterir. Burada kuru tehditlerini dinlemeyeceğim. Benden uzak dur ve müstakbel karınla ilgilen.”
Başını onaylar şekilde salladı. “Merak etme, ilgileneceğim.”
Ne demek istediğini anlayamadım ama ürkütücü bakıyordu. “İyi.” diyerek duvar dibinde kapıya yönelmeye kalkıştığımda yaklaşmasa da önüme geçti ve vazgeçip tekrar bir adım geriledim.
“Bu akşam hiçbir şey yapmayacağım, evet.”
Sırtımın acısı yüzünden hiçbir duruşta rahat edemesem de dik kalma çabamı sürdürürken nefes almamayı unutmamaya çalıştım.
“Tıpkı…” dedikten sonra ağlar gibi güldü ve dişleri arasından tükürükler saçarak konuşmaya devam etti. “O orospu çocuğuyla öpüşmeni izlerken…” dedikten sonra silahını gösterdi. “O beynini dağıtmadığım gibi.”
Ellerimi ardımda birleştirip avuçlarımı çimdikledim. Acıyı kalbimden elime çekmeye çalıştım. Yetmeyince acımasına rağmen sırtımla tekrar duvara yaslanıp bastırdım.
“Elimi kolumu babamla bağladığına inanıyorsun.”
Sadece babasının onu biraz oyalayabileceğine inanıyordum. O sıra ise Barlasların planları ilerleyecekti. En azından ben Ata’nın karısı olmaktan kurtulmuştum.
Sessiz kaldığımda başını yavaşça iki yana salladı. “Ben yenilmem! Duydun mu beni?”
Silahın yanını kafasına vura vura tekrarladı. “Ben yenilmem! Beni kimse yenemez! Duydun mu? Ben yenilmem!”
Duvara olabildiğince sinmişken dehşetle onu izliyordum. Silahı bana yönelttiğinde yerimde sıçradım ama sadece beni göstermek içindi. Yine de korkmam hoşuna gitti ve isterik bir şekilde gülümsedi. “Sen yanılıyorsun.” dedi daha sakin bir şekilde. Korkmam onu sakinleştirmişti. Narsist, ruh hastası, psikopat, aşağılık herif.
“Yanıldığını sana nasıl göstereyim, seç.”
Anlayamayarak baktığımda silahın şarjöründen iki kurşun çıkardı. Kolyemi sıkıca tuttum.
Nefes al Asya.
Şarjörü silaha yerleştirdi. Silahı beline yerleştirince rahatlarım sanmıştım ama elinde tuttuğu şimdilik işe yaramaz mermiler daha da ürkmemi sağladı. Mermileri iki avucuna bölüştürüp yaklaşmaya başladı. Daha fazla gerileyebilmek için duvarda kayıp kabine doğru geriledim ama üstüme gelmeye devam etti. Daha sıkışık alanda kaldığımı fark ettiğimde kapı eşiğindeydi. Ellerim aramızda yükselirken nefes alamadığımı ikimize de kanıtlayan boğuk sesimle “Uzak dur.” demeye çalıştım. Dinlemeden kabine girdi. Klozetin yanından duvara kadar gerileyip canımı yakarak sertçe yaslanırken “Nefes alamıyorum…” demeye çalıştım.
“Alma zaten,” diyerek dibimde bitti. “Bundan sonra sana nefes yok,”
Dudaklarımdan boğuk iniltiler çıkarken avuçlarını aramızda kaldırdı. “Seç.”
Başımı hızla iki yana salladım.
“Seç, dedim sana.”
Nefes al Asya!
Temas etmek istemesem de mecbur kaldığım için ellerimi göğsüne yaslayıp sertçe ittirdim ama yerinden oynamadı. “Seç yoksa ikisini de yaparım.”
“Çe-çekil…” diyerek tekrar ittirmeye çalıştım. Kıpkırmızı kesilmiş olmalıydım, yanaklarım yanıyordu. Bir elimi boğazıma götürüp nefes almak için kendime yalvarırken “Nefes…” demeye çalışsam da kendi sesimi bile duymadığıma göre başaramamıştım.
Eğilip bükülen çenemi, mermiyi bırakmadan kavradı. Başımı tekrar duvara yasladı. Onu görmemek için gözlerimi yumdum ve temasını kesmeye çalışarak elini ittirdim. “Seç yoksa ikisini de yaparım.” diye tekrarladı. “Üç,”
Neyi seçiyordum? Seçemezdim! Neyi seçtiğimi bilmeden nasıl seçerdim? Sonucunu görünce nasıl sorumlu hissetmezdim?
“A-ata…”
“İki,”
Yapamam.
Yapamam…
Yapamam!
“Çe-kil…”
“Bir!”
Sırf bu bir kuru tehdit değilse, ciddiyse ikisini de yapmasın diye “Sağ.” demeye çalıştım. Sesimi ben bile duyamasam da gayretimi fark etti. Sağ elini kaldırıp mermiyi gösterdi. Başımı yavaşça salladım. O da yavaşça gülümsedi. Yaşlı gözlerim kırpışıp dururken yüzüm olabildiğince buruşsa da hıçkırmamaya çalışıyordum. Birkaç adım uzaklaştığında nefes almaya çalıştım. Başaramadığımı gördüğünde biraz daha uzaklaştı ve duvarlardan tutunarak kabinden çıktım. Tavana yakın pencereye yaklaştım. Açmak için uzanacağım sırada “Açma.” dedi. Titreyen ellerim gerisin geri dönerken ona sırtım dönük durmak istemediğim için baş dönmesi eşliğinde ona döndüm ve acıyan sırtımı tekrar duvara yasladım.
“Ne-neyi seçtim?”
Nefesimi tam olarak düzene sokamadan sorduğum için pek anlaşılır değildi ama anladı. Hafifçe güldü. Gülüşü kasıldı. Öfkeyle baktı. “Sürprizi kaçırma.”
Başım da duvara yaslanırken yaşlı gözlerle tavana baktım. Burnumu çektiğim sırada hıçkırığım güçlükle bastırdığım dudaklarımın ardından inilti gibi çıktı. Neyi seçmiştim? Kimi ya da neyi tehlikeye atmıştım? Ne yapacaktı? Ne zaman yapacaktı? Beyham engel olabilecek miydi? Ya da sadece yenilgiyi hazmedemeyip yapabileceği tek şeyi mi yapıyordu? Beni sindirmeye mi çalışıyordu?
“Sürprizimin sonunda işime yarayacaksın.”
Dünya etrafımda dönmeye başlamışken Ata’ya odaklanmaya çalıştım. Lavabonun ışıkları gözümde hüzmeler şeklinde geçiyor, birbirine dolanıyor, başımı zonklatıyordu. Bedeni sağa ve sola doğru titrer gibi kayıyor, hareketlerini bile seçmekte zorlanıyordum.
“Bana Adnan Mertoğlu’nu vereceksin.”
“Ne-ne?” demeye çalıştım. Görüşüme odak kazanmak zor olsa da gayret göstererek doğruldum ve gözlerimi kırpıştırdım. “Ne saçmalıyorsun?” diye sordum korkuyla.
“O adam senin için Can’ın yeni babası olmaktan daha fazla bir anlama sahip mi?”
Başımı hızla iki yana salladım ve Dünya daha fazla döndü. Mide bulantım yüzünden ağzıma toplanıp duran tükürükleri yutkundum.
Yavaşça gülümsedi ve başını onaylar şekilde salladı. “Onu elime düşüreceksin.”
Başımı tekrar iki yana salladım. O adamın benim için bir önemi yoksa da Ata’yı bitirebilecek isimlerden biriydi ve… O adamın iyi mi ya da kötü mü olduğuna dair fikirlerim değişip dursa da Ata’dan daha iyi olduğu kesindi. Zorunda kalmadıkça Ata’ya yem edemezdim.
“Ya-yapmam…”
Güldü. “Zorunda kalacaksın. Adnan Mertoğlu’nu sen bitireceksin.”
Boğazım yeniden çıplak elle sıkılırmış gibi hissettim. “Hayır…”
Reddedişime aldırmadı. Kendinden emindi ve bu beni daha da korkuttu. Sürprizi bu yüzden miydi? Beni neyle cezalandıracağı için mi neyle tehdit edeceği için mi? Neyi seçmiştim? Kahretsin! Neyi seçmiştim?
“Şimdi sana güzel bir hatıra bırakacağım. Bir sonraki karşılaşmamıza kadar beni unutmaman için. Eğer o herifle yatıp kalkıyorsan da altına girememen için.”
Donup kaldığım sırada yaklaşmaya başladı. Mermileri cebine koyuyordu. İdrak etmekte zorlansam da git gide yaklaşması beni hareketlendirdi. Kalbim ağzıma gelirken ellerimi aramızda kaldırıp sağından kaçmaya çalıştığım sırada kolumdan yakaladığı gibi kapının dışından gürültü geldi. Ata’nın elini ittirdiğim gibi kapıya doğru koştum. Ata beni tekrar yakalamadı. Lavaboların olduğu koridoru koşarak aştığım sırada Meriç’in sesini uğultulu bir şekilde duydum. “Asya?”
“Meriç!”
Uzun koridorun eşiğinden çıktığım gibi Meriç’le çarpıştık. Meriç’in kolundan tuttuğum gibi zaten tekleyen bacaklarımın bağı çözüldü. Meriç beni düşmeden yakaladı. İsmimi seslendi, bir şeyler söyledi ama uğultu git gide artıyordu. Nabzımı öyle yüksek duyuyordum ki başımı daha da zonklatıyordu. Meriç’in beni bir sandalyeye oturttuğunu fark ettim. Kendime gelmemi ister gibi yanağıma küçük tokatlar attı, hissettim ama gözlerimi aralayamadım. Vücudum öne eğildikçe tekrar doğrulttu.
Belki ses çıkarmasam bu akşamın stresiyle panik atak geçirdiğimi sanırdı ama yapamadım. Her şeyle tek savaşmaya daha fazla dayanamadım ve söz verdiğim gibi, zorlanarak da olsa “Ata…” demeye çalıştım.
Bedeni önümden hareketlendiği gibi gözlerimi güçlükle aralayıp bileğinden tuttum. Giderse Ata’yı bulurdu, Ata’yı bulursa da ne olurdu kim bilirdi. Kolunu benden kurtardı. Masaya tutunarak doğrulduğumda koridora girmişti. “Orada bekle.” dediğini duydum ama duvardan tutunarak ben de koridora doğru girdim. Loş ışığın titrediği koridorda kapıların gürültüyle açılıp kapanmasını, Meriç’in öfkeyle odalara girip çıkmasını dinlerken çabama rağmen ancak birkaç adım yaklaşabilmiştim. Koşarak geri döndü. Mekândan çıkacakmış, Ata’yı arayacakmış gibi hışımla beni geçti ama o sıra halimi gördüğü için döndü. Kolunu sırtıma dolayıp ağırlığımı alarak beni tekrar sandalyeye oturttu.
“Bekle, yanına adam yollayacağım.” dedikten sonra hareketlenmişti ama “Dur, anlatayım…” diyerek Meriç’in kolundan yakaladım. “Lütfen, sen de yorma. Dur…”
“Asya…” dedi o da yalvarır gibi. Önümde dizlerini kırarak oturdu ve beni dik tutmak için kollarımdan tutarak doğrulttu. Yerde oturmasına rağmen heybeti dolayısıyla başımı eğmem gerekmiyordu. “Bana göre değil, ben duramam… Bırak o piçi…”
“Onların mekânındayız!” diye bağırdım. Yapışan saçlarımı da iterek ıslak yanaklarımdan elimin tersiyle sildim ve en azından bağırmamaya çalışarak tekrarladım. “Onun inindeyiz. Ne saçmalıyorsun? Ne yapmayı düşünüyorsun?”
O da “Asıl o ne yaptı sana?” diye bağırdı. En azından devrilmeyeceğime emin olduğu için kollarımı bırakıp yerden kalktı. Silahını beline yerleştirdikten sonra elleriyle yüzünü sertçe sıvazladı. O sıra nefeslenerek kendime gelmeye çalıştım. Koridorun eşiğinden yana baktım. Meriç bulamadığına göre Ata gitmişti. Zaten Barlas’a ya da birine belli etmeden buraya gelebildiyse gizli bir yerden girmiş olmalıydı.
Şimdi sana güzel bir hatıra bırakacağım.
Omzumu kulağıma doğru kaldırarak yüzümü buruştururken gözlerimi sımsıkı yumdum. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırırken nefes alma gayretimi sürdürdüm.
Bir sonraki karşılaşmamıza kadar beni unutmaman için.
Elimi hâlâ yanık izinin geçmediği boynumun yanına götürüp de tırnaklarımı tenime batırırken kendime gelmeye çalışarak gözlerimi araladım. Meriç sinirle inleyip ellerini yüzünden çekti. Delirmek üzereymiş gibiydi. Esmer teni kıpkırmızı kesilmişken mavi gözleri kan çanağına dönüşmüştü. “Ne yaptı? Ne oldu? Anlat hadi! Kendimi sikeyim! Niye daha önce gelmedim ki? Niye daha önce gelmedim ki! Niye geç kaldım ki?”
Eğer o herifle yatıp kalkıyorsan da altına girememen için.
Kendisine duyduğu öfkeyle bir masaya yumruklarını indirdikten sonra gürültüyle devirdi. Bana baktığında ne gördüyse pişman oldu. Devrilen eşyalara baktıktan sonra sıkkınlıkla soluyarak ellerini ensesine götürdü. Bana sırtını dönüp birkaç adım uzaklaştı. Ondan korktuğumu sanıyorsa, yanılıyordu. Ben, o gelmese yaşayabileceklerimden korkuyordum. Geç kaldığını sanıyordu ama yanılıyordu. Aslında tam da zamanında gelmişti. Tenimde yeni bir yeri yakmak zorunda kalabilirdim. Bir teması daha unutmak için yeni yaralar açmam gerekebilirdi ama neyse ki Meriç gelmişti ve bu yaşanmamıştı. Yine de korkusu yetmişti.
“Asya, hadi.”
Tekrar Meriç’e odaklanmaya çalıştım. Ben fark etmezken karşıma gelmiş, çektiği sandalyeye ters bir şekilde oturmuştu. Silahını tekrar çıkarmış olduğunu fark ettim. Namlusunu gerginliği yüzünden ritmik bir şekilde sandalyeye vurduğu sırada Ata’nın silahının soğukluğunu yine şakağımda hissettim. Yüzüm buruştuğunda onun silahından korktuğuma yorup “Pardon.” diyerek silahı tekrar belinin ardına yerleştirdi. Yerinde duramıyormuş gibi kalktı ve sandalyeyi ayağıyla geriye itti. Yaklaştı ve önümde dizlerini kırarak oturdu. Elimi tuttuğunda gözlerimi gözlerine çevirdim. Sakin olmaya çalışarak “Kardeşim, anlat.” dedi ve omzumdan birkaç yük kalktı.
“Önce buradan gidelim.”
Bu cenaze töreninden.
Çünkü belli ki, bugün de ölmedim.
En azından, bedenimle.
**
Meriç’in deniz kenarına çektiği arabanın içindeyken sırtımın acısını ve bana temas etme girişimini es geçtim ama geriye kalan her şeyi anlatmıştım. Bu yüzden Meriç, arabanın dışında kendisine gelmeye çalışıyordu bir süredir. Ben de arabanın içinden denizi izliyordum uzun uzun. Sadece ay ışığı vururken göz ucuyla gördüğüm Meriç’in delirmemek için volta atışlarını saymazsam güzel bir görüntüydü. Arabanın camları kapalıydı ama dalga seslerini hayal edebiliyordum. Zihnimiz ısmarlama anılar dükkânı gibiydi. Evet, çoğu zaman hayal siparişimiz gerçek hayatta teslim edilmezdi ama sadece hayal edebilmek bile güzeldi.
Yüzmekten korkardım. Derinlere gidersem dönemeyecekmiş gibi hissederdim. Sevdiklerimden uzaklaşmak sonsuza kadar kopmak gibiydi. Tüm bu suçluluk duyguma rağmen Barlas’tan tekrar uzaklaşmak istememem de bu yüzdendi ama böyle de olmazdı ki. Zihnime yeni anılar, bedenime yeni korkular eklenmişti ve yine bir refleksle Barlas’a belli etmek istemiyordum. Sırtım öyle acıyordu ki muhtemelen morarmıştı. Ata da Barlas’tan uzak durmam için iz bırakmak istemişti. Kalbimi sökeceği yeni bir anı yaşatmasına gerek kalmadan sırtımda çoktan iz kalmıştı. Saklamam gereken yeni bir şey…
Her ne kadar hiçbir şeyi saklamayacağıma söz versem de Meriç’e bu konudan bahsetmemiştim. Bahsetmediğim haliyle bile dışarıda gemileri yakmamak için kendisini sakinleştirmekte bu kadar zorlanıyorsa bir de bahsetsem soluğu Barlas’ın yanında alacak olmalıydı ya da… Onu tehlikeye atmamak için bizzat Barlas’ın yapacağını yapabilirdi.
Nefes almakta yeniden zorlandığımı hissettiğimde kapıyı açarak arabadan indim. Arabanın denize bakan önüne doğru yöneldiğim sırada beni fark eden Meriç de yaklaşmaya başladı. Kaputa yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Derin bir nefes alıp vermeye çalıştım. Meriç de yanımdan kaputa yaslandı. Göz ucuyla görsem de dönüp bakmadım.
“Senden Adnan abiyi istemesini lehimize çevirebiliriz. Bu konuyu yem olarak kullanabiliriz.”
“Plan yapamayacak kadar yorgunum…” diye mırıldandım.
“Ben halledeceğim. Kurşun olayı muhtemelen hikâye. Asıl istediği Adnan abi olmalı, seni o konuda köşeye sıkıştırmak için korkutuyor ama yine de etrafımızda ne kadar sevdiğimiz varsa güvende kalmasını sağlamak için her şeyi yapacağıma emin olabilirsin. Siyah da sana bakarken onun sırtını ben koruyacağım. Anlaştık mı? Her zaman hazırlıklı olmasını sağlayacağım.” dediğinde minnettar bir şekilde baktım ama sadece düşünceli gözlerle gergin bir şekilde denizi izliyordu. Aklından bir ton şey geçiyor olmalıydı.
Bir ihtimalden korkarak bir anda bana bakıp “Ama satmazsın, değil mi?” diye sordu. Anlayamayarak kaşlarımı kaldırdım. “Planımızdan çıkıp Adnan abiyi satmazsın, değil mi?”
“Zorunda kalmazsam.” diye dürüst yaklaştım. Tabii herkesin seçimleri vardı. Adnan Bey bu operasyon ve Barlas için önemliydi ama Barlas’ın, ailesinin ya da Can’ın, hatta Meriç ya da Çağrı’nın tehlikede olduğunu hissedersem satabilirdim. Bir de… Sanırım Yasemin’in.
Yaslandığı kaputtan doğrulup önüme geçtiğinde başım onu takip etti. “Asya, sakın.”
Ağrıyan başımı ovuştururken gözlerimi kapattım. “Birinizin canı falan söz konusu olmadıkça satmam Meriç, merak etme. Söz verdiğim gibi adımlarımı seninle atacağım.”
“Birimizin canı bile söz konusu olsa,” dediğinde elimi alnımdan çekip başımı doğrulttum. “Sakın böyle bir şey yapma.”
“Bu operasyon canınızdan önemli mi?” diye sorduktan sonra hafifçe omuz silktim. “Ya da Adnan Bey’i çok önemsiyor olabilirsiniz ama benim için o kadar da…”
“Bana güveniyor musun?”
“Evet.” dedim ve bu kadar emin konuşabildiğim için şaşırdım. Barlas’a gözüm kapalı güvenirdim ama belli ki Meriç de artık benim için öyleydi.
“O zaman, o herkesi almadığın o kalbinde korumak için her şeyi yapabileceklerinin arasına Adnan abiyi de bir yere koy.”
“Ama…”
“Neden, niçin diye sormadan, bana güvenerek koy. Ata’nın onu senden istemesinin bir sebebi var. Bunu bir sen yapabilirsin ama sen de asla yapmayacaksın. Bu konuda cayacağına dair şüpheye düşersem bile anlaşmamız sonlanır, kendi adımlarımı atarım.”
“Ne demek…”
“Siyah gelmek üzere. O gelmeden önce bana söz ver. Adnan abiyi satmayacaksın.”
Sıkkın bir nefes alış verişin ardından “Tamam.” dedim. Kaşlarını kaldırdığında omuz silkip sinirle “Tamam işte.” diye tekrarladım ve gözlerimi kaçırdım ve tekrar denizi izlemeye başladım. Herkesin uyuduğu bir saatteydik. Can’ın gördüğü rüyaları merak ettim. Bizi mutlu gördüğü rüyalar vardı, sabahları anlatırdı. Beni, Can’ı, kedileri ve Barlas’ı. Bir de… Bazı rüyalarında bir bebek olduğunu da söylemişti. Barlas’la benim bebeğim. Onunla oyunlar oynadığı rüyalar görürdü. Can’ın rüyalarında yaşamak isterdim.
Meriç muhtemelen ben ona bakmasam da güvenip güvenemeyeceğini sorgulayarak beni izlediği bir sürenin ardından tekrar yanıma gelip kaputa yaslandı. Güvenebileceğine kanaat getirdiğini umdum ama güvenemezdi. Adnan Bey’i satabilirdim. İstemezdim ama onu kalbinde Barlasların olduğu yere koyamazdım ki. Benim için bir değeri yoktu.
Adnan Bey’in annemle konuştuğunu hatırladığım gibi Meriç’e baktım. “Yasemin’le Adnan Bey ne konuştu, biliyor musun?”
Göz ucuyla bana baktıktan sonra “Bilmiyorum.” dedi.
“Yalan söylüyorsun.”
“Asya’cım açık sözlülüğümüz tek yönlü.” diye bu sefer dürüst yaklaştı. “Haksızlık.” dediğimde omuz silkti ve gözlerimi devirerek önüme döndüm. Birkaç saniye sonra omuzlarım çöktü ve iç çektim. “Gerçi haksızlıktan bahsedecek son insan olmalıyım.”
Barlas’a yaptığım haksızlıklardan sonra.
“Al benden de o kadar.” diye mırıldandı o da. İki Barlas’ı kaybeden, bir süre sustuk. Zihnimin gürültüsünü dinlemek ağır geldiği için sessizliği bozdum. “En azından Beyham sözünü tuttu.”
“Sen öyle san.”
Anlayamayarak Meriç’e baktım. “Sattı seni puşt.”
Kaputtan doğrulup ona dönerken “Nasıl?” dedim dehşetle. Kollarım göğsümden çözülmüştü. “Teklife izin verecekti. Ebru’nun babası Polat Seyitli’ye teklifin erteleneceğine dair haber yollamıştı.”
Birkaç saniye gözlerimi kırpıştırarak açık ağzım eşliğinde bakmak dışında hiçbir şey yapamadıktan sonra tekrar “Nasıl?” diye sordum. “A-ama… Geldiler sonuçta? Nasıl oldu o zaman?”
“Haberin Polat Seyitli’ye ulaşmasına engel oldum.”
Sırtımı verdiğim rüzgârın uçurduğu saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırıp ağzıma yapışmış gibi şaşkınlıkla tekrar “Nasıl?” diye sordum. Saçlarım tekrar önüme gelince kaputa yaslanıp saçlarımı sol omzumda toparladım.
“Aracıyı ortadan kaldırarak.”
Dudaklarım aralandığı gibi “Nasıl, demeyi bırakabilir miyiz?” diye sitem etti. “Yani Beyham bu gece orada çıkacak kıyameti de, Seyitli ailesiyle ters düşmeyi de göze almıştı.”
Bu gecenin farklı versiyonlarında yaşanabilecekler kalbimi sıkıştırırken elimi sızlayan göğsüme yasladım. Ben dehşetle Meriç’e bakarken Meriç sıkkın nefes alış verişleri eşliğinde başını onaylar şekilde salladı. “Seyitliler gelince de Beyham yan çizemedi. Yine de Beyham seni satmamış gibi davranacak muhtemelen, sonuçta Ata’yı dizginlemeye çalıştı. Nasıl ki Ata senden Adnan’ı istiyor, Beyham da seni aracı olarak görüyor. Planınız devam ediyormuş gibi davranabilir, onu da kullanırız.”
Dediği şeylerle ilgilenebilecek kadar şaşkınlığımı üstümden atamamıştım. O yüzden sadece dinliyordum. “Senin planın bizi ipe götürüyordu yani Asya’cım. O yüzden, aklına eseni yapma. Benimle hareket…”
Sımsıkı sarıldığım için susmak zorunda kaldı. Birkaç saniyenin ardından “Tamam… Önce sarıl ama sonra benimle hareket et…” dedi ve sarılışıma eşlik etti. Meriç olmasa bu gecenin nasıl geçebileceğini düşündükçe ürperiyordum. “Meriç… Çok…” dedikten sonra ne diyeceğimi bilemedim. Teşekkür mü etmem gerekiyordu, iyi ki var olduğunu mu dile getirmeliydim? Resmen hayatımızı kurtarmıştı. Ben şu an Ata’nın hapsinde, Barlas’ın yasını tutuyor olabilirdim… Ya da etrafım cesetle çevriliyken en kötüsü, yaşıyor olabilirdim. Beni Ata’nın korkunç temas girişiminden de kurtarmıştı.
Ben ne diyeceğimi bilemezken Meriç yine beni kurtararak konuştu. “Kardeşlerimi bu cehennemden kurtarmak benim boynumun borcu Asya. Teşekkür etme, benimle hareket et bana yeter.”
Duygu yoğunluğuyla gülümsedim. Sarılışında güven vererek sırtımı sıvazladı. Sırtımdaki muhtemel morluklar acıdı ama aldırmadım.
“Bana bakın, ben kıskanç bir adamımdır.”
Barlas’ın sesini duyduğumuzda yavaşça kollarımız çözüldü. İkimizde sağımızdan yaklaşan Barlas’a doğru döndük. Elleri deri ceketinin ceplerindeyken gözleri aramızda geziniyordu. Alaylı olsa da içten içe gerçekten bu denli kıskanç olduğunu biliyordum. Meriç ve Çağrı’yı kardeşi olarak görüyordu ama söz konusu onlarken bile tolere edebileceklerinin bir sınırı vardı. Bir an istemsizce güldüm ama hemen ardından suçluluk duygusu sinsice omuzlarıma yerleşmeye başladı.
Şimdi sana güzel bir hatıra bırakacağım.
Ata’nın sesini kulaklarımdan silmek, başaramıyorsam da sağır olmak istedim. Barlas karşımıza varıp denizle aramıza geçince “Beş saniye sarılma yeter, aşmayın.” diye alay etmeye devam etti. Meriç’in de hafifçe güldüğünü duydum ama mutlulukla güldüğü anlara benzemiyordu. O da sakladığı şeyler için suçlu hissediyordu.
Meriç, “Pardon kardeşim. Bir dahakinde kronometre açarım.” dedi. Barlas, “Ben sayarım.” dediğinde Meriç tekrar hafifçe güldü. Kaputtan doğrulup ceketinin yakalarını düzeltirmiş gibi birkaç saniyeliğine ardına döndü ve o sıra suçluluk duygusuyla yüzünü buruşturduğunu, ihanet edermiş gibi hissettiği için eziyet çektiğini gördüm. İçim sızlarken gözlerimi kaçırdığım yerde Barlas vardı.
“Sakinleştik mi?”
Sakinleşip öyle yan yana gelelim diye, demiştim Meriç’le dönmek istememe bahane olarak. Şimdi de soruyordu işte. Yaşlı gözlerle gülümserken yüzüm buruşmadan saklanmaya yetişmek üzere kolumu kaldırdım. O da kolunu kaldırıp bir adım daha yaklaştığında zaten bacaklarımız değmişti. Başım kaputta oturduğum için ancak göğsünün altına doğru yaslanırken kolu sırtımı sardı. Beline sarıldım ama sanki hak etmediğim yerde kapıya yakın durmak içimi rahatlatırmış gibi ellerim de gevşekti. Parmak uçlarımla tutunuyordum ceketinden. Eğilip başımın üstünü öptüğünde gözlerimi sımsıkı kapattım.
Tüm sakladıklarıma rağmen, en azından artık Ata’nın müstakbel karısı değildim. Gerçekten, Barlas’ın sevgilisiydim. Yalancı sevgilisi, belki de vazgeçeceği sevgilisi ama sadece Barlas’ın müstakbel karısı… Bunun içimdeki suçluluk duygusunu hafifletmesini umdum ama eli Ata yüzünden yaralı olan sırtımı sıvazlarken istemeden canımı yaktığını bilse elini kesip atardı, biliyordum; bu yüzden vücudumdaki yara yüzünden bile suçluluk duydum.
Son ana kadar yaşamak, demişti. ‘Bir gün kaybedeceğini bildiğin bir şeyden vazgeçmeyi mi yoksa son ana kadar onu yaşamayı mı?’ tercih edeceğini sorduğumda. Bu yüzden bir süre sarıldıktan sonra “Gidelim mi sevgilim?” diye önerdiğinde, “Gidelim sevgilim.” diye cevapladım onu. Sevgilim, diyebildim. Başka birisinin müstakbel karısı olmak belli ki ona yalanlar söylememden bile daha ağır bir histi ki, en azından şimdi özgür bir şekilde dile getirebiliyordum.
Başımın üstünü soluyarak öptü ve keyifli sesiyle “Gidelim sevgilim.” diye tekrarladı beni.
Onun da istediği gibi, son ana kadar onu yaşayacaktım.
**
Düşünceleriniiiz?
Benim için gerginliği ensemde taşıdığım bir bölümdü. Her bölüm bizi finale yaklaştırıyor ve Ata'nın da dediği gibi, bu bölüm kaderi belirleyen bölümlerden biriydi. Kelebek etkisini seviyooruuummm.
Beğenmeyi ve yorum bırakmayı unutmayıın.
Bir sonraki bölümde görüşürüz. Birkaç hafta içinde geliirr ^^
Yorumlar
Kitap sıkıcı kaç bölümdür bir yerde sıkışmış akmıyor.
Kanser eden bir bölüm daha