32/32 · %97

32. BÖLÜM - SON NEFES -

74 dk okuma14.625 kelime27 Ağustos 2026

Selamlaaarrrrrr. Uzun bir bölüm. Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum.

İyi okumalar dilerim ^^

**

Bazı hikâyeler başladığı gibi biter.

Sevgili olduğumuz gün ona ‘Bir gün bitecek’ demiştim. Çünkü o güne dek benim hikâyemde her sayfanın son cümlesi benzerdi; Neredeyse mutlu olacaktı. O ise ‘bitmeyecek’ dedi. Sonumuzu hangimizin belirleyeceğini merak ettim.

Ona ait kıldığım sayfaya da aynı cümleyle nokta koymak istemedim. Ondan ayrılırken bile içten içe virgül bıraktım. Bir gün tamamlanırız belki diye. Farklı bir cümleyle; Bu sefer başardı. Bu sefer, mutlu oldu.

Zorlanarak ceketimi çıkardıktan sonra çamaşır makinesinin üstüne attım. Bluzumu da nefesimi istemsizce tutarak çıkarıp ceketin üstüne fırlattım. Dudağımı kemirerek saçlarımı tek omzumda topladım. Ata’nın da bunu iğrenç bir keyif alarak yaptığını öğrendiğimden beridir tenime bakmayı sevmiyordum ama halimi, ne kadar gizlenmem gerektiğini görmem lazımdı. Üst bedenimi sadece sütyenim örterken bakmak için sırtımı hafifçe aynadan yana çevirdim.

Aldığım darbelerin üzerinden birkaç saat geçtiği için tenim henüz tamamen morarmamıştı. Birbirine yakın iki farklı noktada kızıl ve mora çalan lekeler belirginleşmeye başlamıştı. Üstteki darbenin çevresi kızarmış, alttaki ise daha koyu bir morluğa dönüşmüştü. Şişlik çok belirgin değildi ama elimi ardıma doğru uzatmaya çalıştığımda bile canım yanıyordu. Yarın izler ve hisler kötüleşecek olmalıydı.

Görüşüm yaşlarla bulanıklaştı. Sanki tenim bile yabancı ama morluklar tanıdıktı. Bedenimin iyice güçsüzleştiğini hissederken lavabonun iki yanından tutunarak destek aldım. Başım istemsizce eğilmeye başlarken gözlerimi sımsıkı kapattım. Geriye uzanmak kadar öne eğilmek de sırtımın acımasını sağlıyordu.

Şimdi sana güzel bir hatıra bırakacağım. Bir sonraki karşılaşmamıza kadar beni unutmaman için.

Ata’nın sesi kulaklarımda yankılandı. Gözkapaklarım örtülüyken zihnimin gösterdiklerinden korkup gözlerimi aralayarak başımı doğrulttum. Sadece zihnimde değil, ardımda da o vardı.

Ata.

Çığlık atarak hızla ardıma döndüm. Kalp atışlarım ve çığlığım Ata’nın zihnimdeki sesini bastırdı. Yeşil fayansla döşenmiş banyo duvarında ondan iz yoktu. Çığlığımı Ata’nın yaptığı gibi ellerimle bastırıp durdururken gözlerimi boşluktan alamadım. Nefes alış verişlerim kulaklarımda sanki zamanla birlikte yavaşlamıştı.

Bir an Ata’yı ardımda gördüğüme yemin edebilirdim ama yoktu.

Neyse ki yoktu ama olmayan bir şeyi gördüğümü sanmak daha korkunçtu. Stresten… Stresten olmalıydı. Uykusuzdum. Çok stresliydim. Bu yüzden olmazlıydı. Bu yüzden, olur muydu? Terapist istediğimde ona ulaşabileceğimi söylemişti ama böyle bir şeyden bahsedebilir miydim ki? Sesinin zihnimde dönüp durması zaten kötüydü ama olmayan bir şeyi görmek?

Ya bu devam ederse? Bir gün olur da gerçekten Ata’dan kurtulmayı başarabilirsek ama hep hatırlarsam? Ya hiç unutmazsam? Yaralar iyileşirse ama ben iyileşmezsem? Ya sessiz kalmak istediğim terapi odasında konuşmaya başlarsam ama umutsuz vakaysam? İyileşemezsem?

Ya…

Annem gibi delirirsem?

Ya da çoktan delirdiysem…

Kapı bir anda açıldığında uğuldayan kulaklarıma Barlas’ın sesi ulaştı. “Asya?”

Zaman benim için tekrar hızlanırken sırtımı gizleyerek Barlas’a döndüm ve çamaşır makinesinin üstünden ucunu kaptığım bluzumu üstüme tutarak geriledim. O sıra yaklaşmış olan Barlas’ın endişeli gözlerine üstümden atamadığım bir dehşetle bakarken “Dur…” diye soludum ve bir elimi aramızda yükselttim. Nefesimi toparlamaya çalışırken yutkundum ve titrek elimi hafifçe salladım. “Dur lütfen, iyiyim.”

Barlas’ın bana uzanmış elleri iki yanımda havada kalırken neyimin olduğunu anlamak için teftişe çıkmış gözleri yeniden gözlerime yükseldi. Endişesi her nasılsa sırtımın acısını arttırdı. Dokunsa hıçkırıklara boğulurdum. Dokunmasın diye yine “İyiyim.” diyebildim sadece.

Korkuyla solur gibi “İyi değilsin…” diyerek beni tutacak gibi oldu ama elimi ‘yapma’ der gibi geri çektim.

Kısa bir anlığına aynaya baktım. Açısında kalmamak için birkaç adım daha geri çekilirken kaçtığım Barlas’mış gibi görünüyor olmalıydı. Ne diyeceğimi bilemeyip “Barlas, uygun değilim.” deyiverdim. Sırtımı görmesini istemiyordum. Düştüm, o yüzden çığlık attım desem morluklarımdan darbeyi almamın üstünden en azından birkaç saatin geçtiğini anlayabilirdi.

Uygun olmayışıma bakmak için gözleri vücuduma indi. Gergin bir şekilde rahatsızca kıpırdandığım gibi tekrar gözlerime baktı. Ne onun, ne de benim derdim şu an ne kadar çıplak olduğum değildi. Ben yaramı gizlemek isterken o ise yaralanmamdan endişe etmişti zaten ama istemsizce aksini yansıtmıştım. O da gözlerimin önünde kırılarak öyle anladı. Boğazındaki hisleri yutkunmaya çalıştı. Benden yana bakmamak için başını aynaya çevirerek bir adım geriledi. Aynada artık ne yaralarım, ne de hayali bir Ata vardı ama aynaya bakmasından bile korktum.

Çenesi kasılmış, yüzü ekşimiş halde, gergin olsa da merakını da defedemeden “Ama iyi misin?” diye sordu. Sesi, çekip gitmek ister gibi soğuk ama beni bırakamayacak kadar da sevgiliydi. Sevgilime aitti. Kırıp durduğum ama beni henüz terk etmemiş sevgilime. Sevgilim desem de önünde sütyenle durmak istemiyormuşum gibi görünen sevgilime. Daha geçen haftalarda hem ondan kaynaklanmayan reflekslerimi yanlış yorumlamaması için hem de onu özlediğim için belirli yakınlaşmalar yaşayacakken Adnan Bey’in aşağı çağırmasıyla durmuştuk ama şimdi yeniden yanlış anlaşılıyordum. Dengesiz hareketlerimden bıkmış olmalıydı. Benden de… Bıkmazdı ama bıkmasından korktum.

“Düşecektim bir an, boşluğuma geldi,” diye bir şeyler zırvaladım. “Can’ı uyandırdım mı diye bakar mısın? Ben de…”

“Giyin.” diye cümlemi tamamladı başını onaylar şekilde sallayarak. “Sen de rahatça giyin.” diye tekrarladı. Ben olmadan.

Göz ucuyla bile bana bakmadan ardını dönüp gitti. Kapıyı sertçe kapatacakmış gibi çekti ama dikkatli kapattı. Güzel yüzü gözlerimden eksilince bluzumu göğsümde parçalamak istermiş gibi buruşturmayı bırakıp tekrar çamaşır makinesinin üstüne attım. Sessizce ağlamaya başlarken saçlarımı koparmak ister gibi alnımdan geriye sürükledim. Parmaklarımı saçlarıma daldırıp sertçe çekerken kendime gelmeye çalıştım.

Az evvel Ata’yı görür gibi olduğum duvara tekrar baktığımda canımın acısını umursamadan sırtımı duş kabinine yasladım. Yeşil fayanslar masum görünüyordu ama tekrar onu görmekten korkup gözlerimi sımsıkı kapattım. “Ne olur bir daha olmasın.” diye fısıldadım, umdum, yalvardım.

Ne olur annem gibi delirmeyeyim.

**

Can’ın elinin üstünden öptükten sonra bırakmayacak kadar sıkı ama uyandırmayacak kadar da yumuşak tutmaya devam ederek ellerimizi tekrar yatağa yasladım. Uyurken terlemiş ve rengini beğenmediği kızıl saçlarını ensesinden geriye iterken dolu gözlerle gülümsedim. Onun da dudakları kıvrıldı ve uykuyla bir şeyler mırıldandı ama anlamadım.

Bu gece ablasız kalabilirdi. Geriye sadece annesi kalırdı ama annesi de ablasının cenazesine alkış tutan bir kadındı.

Dudaklarımdan hıçkırıkların kaçmaya başladığını uyandığında anladım. Hızla diğer elimle yaşları silerken buruşup duran yüz ifademe bir gülümseme yerleştirmeye çalıştım. Başını bana çevirip uykulu gözlerini kırpıştırdı.

“Abla?”

Tatlı ses tonuna zorlanmadan gülümsedim. Ağlama isteğiyle dudaklarım yine büküldü ama titrek bir şekilde güldüm. “Abla, ne oldu?”

Ses tonumu gizlemek için yine bir yalan fısıldadım. “Kâbus gördüm…”

Sadece, uyanıktım. Bizzat yaşadım.

Barlas lavabodan çıkmamın ardından belki konuşmak ya da birlikte susmak isterdi ama kaçar gibi Can’ın odasına gelmiştim. Sabaha az kalmıştı. Güneşimin doğması için havanın aydınlanmasından çok daha fazlasına ihtiyacım vardı.

Söylediğim komik geldi. Uykulu uykulu güldü. “Bu defa sen mi?” diye sorduğunda dudaklarımı güçlükle birbirine bastırarak gülümseme çabamı sürdürdüm ve başımı onaylar şekilde salladım.

“O zaman…” diye mırıldanırken gözleri çoğunlukla kapalıydı. Onu uyandırmak istememiştim. Etrafımdakileri sessizce sevme gayretinde olsam da yine becerememiştim belli ki. Örtüyü kaldırdı ve yatakta yana kaydı. “Gel bakalım koca bebek.”

Ben ona öyle söylerdim. Uykulu gözlerini açmak için gayret gösterdi. Oda lambasının loş ışığı kahverengi gözlerinde dalgalar oluşturdu ve mırıldanır gibi güldü. Bir iç çekişin ardından ben de güldüm. Yatakta örtünün altına girdim. Minik kolu örtüyle birlikte ardımdan sarılırken bacaklarımı kendime çekip olabildiğince küçüldüm. Alnı sırtıma yaslandı. Yaramı hissettim. Diğer elinde işaret parmağı yapmayı sevdiği gibi saçımdan bir buklenin dalgasına dolandı.

“Şimdi kâbus görmezsin...” dedi özgüvenle. Uykuya tekrar çekilmek üzereydi, sona doğru iyice kısılmıştı sesi. Kendine güveniyordu çünkü o benim yanıma geldiğinde artık kâbus görmüyordu. Loş ışığın dolapta bıraktığı gölgeleri izlerken burnumu çektim ve yeniden akan yaşları silmek için beceriksizce elimi yüzümde dolaştırdım.

“Uyuyunca benim rüyama uç, orada çok mutluyuz…”

Işığın cılız bir şekilde ulaştığı kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde bizi izleyen Barlas’la göz göze geldim. Dalmış bakışları odak kazandı. Gülümsemesini umdum, gülümsemedi. Sadece bakıyordu.

“Sen, ben, kediler, Barlas abi ve küçük siz.”

Küçük, biz.

Bebeğimiz.

İnce bir sızı eşliğinde Barlas’a bakarken burukça gülümsedim. Eşlik etmedi. Nispeten karanlıkta kalmasının beni yanıltıyor olduğunu umdum. Bakmak gördüğümü değiştirmediği için sıkkınlıkla iç çekerek gözlerimi kapattım ve saklanır gibi çenemi göğsüme yaklaştırdım. Kapının yavaşça kapatılmasını duydum.

Ben Can’ın rüyasına uçabilir miydim bilmiyordum ama Barlas bu gece uyuyamayacakmış gibi bakmıştı.

“Bir de…”

Can’a kulak kesildim ama uykuyla mırıldanmaya başladı. Başımı tekrar önüme çevirirdim ve nefesimi burnumdan üfleyerek gözlerimi yumdum.

Bir de, kim?

**

Merdivenlerden ses duyduğumda hareketlerimi hızlandırdım. Tam kapıyı kapatacaktım ki, merdivenlerden ineni gören Can, “Adnan baba!” diye seslendi ve cüssesinden beklenilmeyecek bir çeviklikle kapıyı geri araladı. Can apartman boşluğuna çıkarken terliklerini geri ama ters giydi. Neşe ve heyecanına anlam veremiyordum.

Hayır, veriyordum.

Sorun da buydu.

Can, hayatındaki bir eksikliği müthiş bir yanılgıyla doldurmaya çalışıyordu. Bunu bilerek bile yapmadığı için nasıl uyarabileceğimi de bilmiyordum. Sadece Adnan Bey’in bu apartmanda misafir olduğunu, yakında taşınacağını söylemiştim ona. Hayatımızda misafir, demek istemiştim ama anlayamayacağı cümleler kurmamıştım. Anladığım kadarıyla Adnan Bey, yalanımı açığa vermemişti. Verdiğim sözleri tutmadan gitmeyeceğim, diye yatıştırmış belli ki bu duruma üzülen Can’ı. Can beni de rahatlatmak ister gibi okul dönüşü bana da haber vermişti. Böylelikle yine okuldan onun aldığını öğrenmiştim. Bir yatağın altına girip saklanmak istediğim günlerde bile Can’ı gidip bizzat almayı aklıma kazımıştım çünkü belli ki, iş etraftaki korumalara kalınca Adnan Bey hemencecik dâhil olabiliyordu.

Can’a bir şeyleri öğretip bir yerlere götüreceğine dair sözler vermişti. ‘Sözlerimi tutmadan gitmeyeceğim’ derken onlardan bahsediyor olmalıydı. Kardeşimin üzülmesini, üstelik bizzat üzmeyi asla istemezdim ama ileride daha fazla üzüleceğine şimdiden hazırlıklı olsa daha iyiydi. Adnan Mertoğlu namlunun ucundaki bir mafya babasıydı.

“Aslanım?”

Adnan Bey’in de keyifli sesini duydum. Dinlemek istemediğim küçük, anlamsız sohbetlerini yaptıkları sırada mutfağı toparlamak üzere yöneldim. Can mutfak masasında ödevini yaparken ben de yemek yapmıştım ve herhangi bir ailenin herhangi bir anısı gibi duran bu anlara bayılıyordum. Biraz önce de Can’la kokmuştur belki diye apartman girişinde beklediğini bildiğim korumalara da bir kap börek indirmiştik. Dönerken de Adnan Bey’le karşılaşmıştık.

Mutfak eşiğine geldiğimde Can’ı, mafyanın tekiyle baş başa bırakmak istemeyeceğimi anımsayıp duraksadım ve dönüp görünmek zorunda kalmayacağım kadar kapıya yaklaştım. Dalgınlıktan bu adama güven olmayacağını unutuyordum.

Yaklaştığım için konuşmalarını tekrar duyabilmeye başladım. Adnan Bey’in hafifçe gülerek “Yok yok. Temelli gitmiyorum…” dediğini duydum. Can’ı yatıştırmaya çalışıyor gibiydi. Kaşlarım hafifçe çatılırken kapının ardından duvara omzumla yaslandım. Sırtımın acısı bugün daha belirgindi. Öyle ki, yürürken, dururken, ne yapsam canım acıyordu. “Küçük bir işim var, halledip döneceğim.”

“Ama haftaya dönmüş olur musun? Hani haftaya…”

“İlk futbol müsabakan var, biliyorum.”

Can “Müsa…” diye tekrarlamaya çalıştıktan sonra sustuğunda güler gibi oldum. Ses çıkmasa da elimi dudaklarıma götürdüm.

Adnan Bey de hafifçe güldü. “Karşılaşma… Maçınız var işte oğlum, biliyorum. Kaçırmam, merak etme.”

Düşmanları falan yok muydu? Böyle ortalıklarda dolaşması, çocukların da olduğu alanlara dâhil olması tehlikeli değil miydi? Her ne kadar kaçırmayacağını iddia etse de gelmesine müsaade etmeyecektim. Zaten Can’ın tribünü şimdiden kalabalıktı. Ben, Barlaslar, Canan teyzeler yeterince alkış tutacaktık. Adnan Bey’e de gereksinim duyması içimde rahatsız hislerin dolanmasını sağlıyordu.

Can “Süper!” dedi ve kısa bir alkış tuttu. “Ama ben de izleyici olabilirim.” dedikten sonra güldü ama bu konuya keyfi kaçık olduğunu biliyordum. “Hani sonradan geldim ya aralarına. Yeterince antrenmanım yokmuş. Bence iyiyim aslında ama… Fatihler daha iyi tabii. Yine de haftaya kadar iyi olursan bakarız, dedi koç.”

“E söyleyeyim de bizim çocuklar seni sıkı çalışmaya alsınlar o zaman. Ama kaytarmak yok.”

“Yok, kaytarmam!” dedi Can tatlı bir telaşla. “Her gün çalışırım. Sen de maç günü görürsün ne kadar iyi olduğumu!”

“Ben biliyorum zaten aslanım,” dediğinde omuzlarım çöktü. “Senin ne kadar iyi olduğunu.”

Can maçı kazanmış gibi güldü. Onaylanma ihtiyacını ne ben, ne de Barlas hafifletemiyormuşuz belli ki. Yıllarca ona anne ve baba olmak için bu kadar gayret gösterdikten sonra bu gibi anlarda ablalığım bile yetersiz kalmış gibi hissediyordum. Bu duygularımdan terapiste bahsetsem defterine notlar alacağına da emindim. Yanlış olduğunu biliyordum ama engel olamıyordum.

“Ama şimdi gitmem gerekiyor aslanım. Kulak misafirimize söyler misin, gitmeden bir onunla da konuşmam lazım.”

Kime?

Can da sordu. “Kime?”

“Ablana.”

Birkaç küfür mırıldanmak isterken alnımı ovuşturarak sıkkın bir nefes alıp verdim.

Can kafa karışıklığıyla “Ablam…” dediğinde Adnan Bey beni daha da utandırarak “Kapının hemen ardında aslanım.” dedi. Nefes alış verişlerimi mi duymuştu, ne yapmıştı anlamıyordum ki... Eski hayatında özel harekatçı falandı herhalde.

Can, evin girişine gerileyip kapıyı hafifçe çektiğinde tabii ki de benimle karşılaştı. Eli ağzında, benim yerime utanarak gülmeye başlayınca gözlerimi devirerek kapının ardından çıktım. Kapıyı tamamen açarken utancımı gizlemek için soğuk görünmeye çalıştım. Adnan Bey, Can gibi rahat rahat gülmese de güleç bir suratla bakıyordu.

Zorunda kalacaksın. Adnan Mertoğlu’nu sen bitireceksin.

Ata’nın sesi zihnimde yankılandığında ürperdim. Gerginlik omurgamdan akarken ana dönmeye çalıştım.

“Ablacım ödevlerin bitmedi. Git, gülerek onları yap.”

“Ama biraz oyun…”

“Ödevlerin yetişmeyecek. Oyalanıp duruyorsun.” diye hatırlattım. Güle oynaya yaptığı için çok yavaştı. Açıkçası, derslerle de pek ilgilenmiyordu. Suçlayamazdım, önceden dersleriyle ilgilenmenin bile eğlenceli olabileceği kadar üzücü bir hayat yaşarken şimdi ona yeni bir tane bahşedilmişti. Başka mutlu çocukların sahip olduğuna benzer bir hayat. Sıcak bir evde uyanıyor, onun için hazırlanan kahvaltıyı yapıyor, sevdiği okula, sevdiği arkadaşlarıyla gidiyor ve yine sıcak bir eve dönüyordu. Artık oyunlar oynamak, çizgi filmler izlemek, resimler çizmek istiyordu. Fiziksel aktivitelerde her zaman daha iyi olduğu da doğruydu. Futbolda bu kadar iyiyken matematikte de profesyonelleşmesini bekleyecek değildim, gelecekte ne yapmak istediği belliydi ama en azından ödevlerini tamamlamalıydı.

Sanırım sesim sert çıkmıştı ki Adnan Bey, sahte bir şekilde dudağını ısırıp kaşlarını kaldırıp indirerek Can’a baktı. “Kızdırdık ablayı.”

Oyalanıp duruyorsun, derken Adnan Bey’le sohbetini de kastettiğimi anlamıştı. Niyetim ondan saklamak değildi zaten ama Can’a belli etmemek isterdim tabii. Dönüp Can’a baktığımda elleri ağzında gülmeye devam ettiğini gördüm. Gülüşü, her ne sebeple olursa olsun mutlu oluşu beni yumuşatırken otorite de kuramıyordum tabii.

“Koş hadi ödevlerini tamamla aslanım. Yoksa abinlerle top oynamaya vaktin kalmaz.”

Can hemen ciddileşip “Yok, yok.” dedi ve mutfağa doğru birkaç adım geri attı. “Bitiririm hemen. Sen söyle abilere, Can hemen inecekmiş aşağı, de. Olur mu?”

Can’ın onun sözünü dinlemesiyle birlikte birazı kaldıysa bile şimdi tüm utancım gitmişti. Sinirim ağır basıyordu.

Adnan Bey geniş bir şekilde gülümseyip başıyla da onay vererek “Olur.” dedi. Can tekrar neşelenip el salladı. “Görüşürüz.”

Adnan Bey de ona el salladı. “Görüşürüz aslanım.” dedikten sonra bir şey ilgisini çekmiş gibi birkaç kez kokladı. Böreğin kokusunu almıştı sanırım. Sinirli olsam da yine de Can’a Adnan Bey için de getirmesini söyleyip söylememek arasında kaldım. Can beni kararsızlıktan kurtarıp “Börek ister misin Adnan baba, ay amca. Ablam yaptı, çok güzel oldu. Ablam hep güzel yapar.”

Neşeyle övüşüne karşı gülümseyip saçlarını sevdim. Cevap gelmeyince Adnan Bey’e baktım. Bana bakıyordu. Onay istediğini gördüğümde, neyse ki Can elimin altından sıyrılmıştı bile. “Hemen getiriyorum!”

Can mutfakta bir şeyleri yere düşürmek, devirmek suretiyle ‘hemen’ getirirken çok ilgi çekiciymiş gibi duvarı inceleyerek beklemiştim. Can içinde patatesli gül böreğini koyduğu kabı getirip Adnan Bey’e uzattı. “Sağ ol, oğlum.”

“Afiyet olsun! Ben kaçtım, daha çok ödevim var!”

Can birkaç adım mutfağa gitmişti ki telaşla geri dönüp küçük bir düzeltme yapmadan duramadı. “Ama yani bugün biterler. O yüzden abilerle oynayabilirim.”

Adnan Bey güldü. “Anladım oğlum. Koş hadi.”

Can hoplaya zıplaya mutfağa giderken sorgular gözlerle Adnan Bey’e baktım. Gülümseyişi sürdüğünde kaşlarımı kaldırdım. “Eline sağlık.”

Başımı onaylar şekilde sallayıp düz bir sesle “Afiyet olsun.” dedim. Gerginliğime iç çekti. Barlas’ın bu huysuz kızda ne bulduğunu merak edip etmediğini düşündüm. Ata’nın bu adamın sırtından vurmam için beni nasıl zorunda bırakacağını düşündüm. Bu adamın bana sırtını dönüp dönmeyeceğini düşündüm. Annemle ne konuştuklarını düşündüm. Birkaç saniye içerisinde tüm düşünceler beynimi zonklatırken Adnan Bey’in gözünde gerginliğim de tavan yapmış olmalıydı.

Halime birkaç saniye daha sorgular gibi baktıktan sonra dudaklarını aralamıştı ki, “Annemle ne konuştunuz?” diye araya girdim.

Sorumu es geçerek sesini temizleyip üst katı gösterdi. “Ben yokken çiçeklerimi sana emanet edebilir miyim?”

Birkaç saniye gergin bir şaşkınlıkla baktım. Bir şey rica edeceği son insan falan olmalıydım. Bir yandan da… Öyle ya da böyle bana iyiliği dokunmuştu, en başta Can benimleyse onun sayesindeydi. Yine de iyilik alış verişimizi sürdürmek istemezdim. Zaten konu da bu değildi.

“Annemi ikna etmeye mi çalıştınız? Ata’nın safından ayrılması için? Ne dediniz? O ne dedi?”

Korktuğum şeyleri anlatmış olsaydı her şey farklı seyrederdi ama durup birbirlerini izleyecek halleri de yoktu. Bir şeyler konuşmuşlardı işte. Ne konuşmuşlardı?

“Öncelikle, nefes al,” dedi hafif bir tebessümle. Bunun benim için ne kadar zor olduğunu bilemezdi. “Çiçekler, diyorum. Sana emanet edebilir miyim?”

Sorumu cevaplamayacağını yeterince belli etmişti. Gerginliğim artarken sıkkın bir nefes alıp verdim. “O ‘abiler’ sizin de çiçeklerinizi sulayabilir bence.”

“Ben öyle herkese emanet etmem sevdiklerimi.”

Bana niye edesin? Çünkü bana da sırtını dönmesen, senin için iyi olur.

Can duymasın isteyerek sesimi kıstım. “O zaman neden haftaya maça gelmenizi istemeyeceğimi de anlarsınız. Ayrıca bana gelene kadar rica edebileceğiniz kimler kimler…”

Elimi söylediğimi destekler gibi hafifçe sallarken anahtarını verdiği için duraksadım. Boşluğuma geldiği için tuttuğum anahtara garipseyerek baktım. “Çiçeklere hâkimsin, hangisine nasıl bakman gerektiğini söylememe gerek yok diye düşünüyorum.”

O merdivenlere doğru döndüğünde kapı eşiğine çıkıp ardından “Kabul etmedim ki!” dedim ama durmadan merdivenleri inmeye başladı. Aniden atıldığım için sırtımın acısı kendisini hatırlatmıştı. Diğer elimi bir anlığına belimin ardına götürecek gibi oldum ama kapı pervazına yasladım.

“Anahtar bir sende var. Ölmelerine göz yummazsın herhalde.”

“Ama…”

Sahanlıkta duraksadı. “Bu arada…” dedikten sonra şükür ki sonunda çekiniyormuş gibi baktı. Bir iyiliği yaka paça almak yerine utanmış gibi. Tekrar üst katı gösterip “Fotoğraflar falan, olur da Çocuk Esirgeme’den denetlemeye gelen olursa bir aile izlenimi verebilmek için.” diye ne olduğunu bile anlamadığım bir şeyleri açıkladıktan sonra beni gösterdi. “Ters mi uyudun gece?”

Anahtarı yabancı bir cisimmiş gibi havada ve uzakta tutarken “Anlayamadım?” diye sordum sinirle.

“Sırtında ya da belinde bir sorun mu var? Söyleyeyim doktor bir baksın.”

Anahtarı sımsıkı tutarak elimi indirirken yutkundum. “Neden ki? Yok bir sorun.”

Emin olamamış gibi baktı. Bilmem, der gibi dudak büktü. “Hareket ederken canın acıyor gibi.”

“Uyurken tutuldu herhalde, evet.” diye geçiştirdim. Hareketlerimden bu kadar anlaşılıyorsa, başkalarına da böyle söyleyip olası soruların önüne geçsem iyi olurdu.

“Doktor…”

“Gerek yok.” dedikten sonra göstere göstere anahtarı ayakkabılığa koydum. “Çiçekleriniz de umurumda değil. Bence başkasından rica edin.” dedikten sonra eve hızla geri girdim ve aynı hızla kapıyı kapattım. Acele ettiğim her hareket sırtımın acısını arttırdığı için yüz buruşması eşliğinde rahat edeceğim, biraz olsun gevşeyeceğim bir duruş aradım. Bulamadığım için ofladım. Kapıya yaklaştım ve dürbünden dışarıya baktım. O sıra apartmandan indiğini duydum. Anahtarı geri aldığını umarak bir süre bekledim. Yeterince zaman geçtiğini düşündükten sonra kapıyı yavaşça açtım. Anahtarı ayakkabılıkta görünce sinirle inleyip kapıyı geri kapattım.

İyi, çiçekleri ölüversin o zaman.

“Ödevler ne âlemde?” diye seslenerek mutfağa ilerledim.

“Hemen bitiriyorum!”

Muhtemelen yalapşap yaparak…

Mutfağa girmeden önce kendime de sinir olarak duraksadım. Bir sürelik iç savaşın ardından kararı Neriman’a bırakmaya karar verdim. Neriman birkaç saniye içerisinde miyavlarsa anahtarı alacağım…

Masaya zıplayıp Can’dan ilgi beklenerek sürünen Neriman miyavladığında gözlerimi devirdim. Keşke Fikri’yi seçseydim! O koridorda mırıl mırıl uyuyordu!

Üfleyerek kapıya geri döndüm. Suçlu kapıymış gibi sertçe açtım, bedelini yine ben ödedim; sırtım acıdı. Merdiveni kontrol ederek ayakkabılıktaki anahtarı aldım ve sırtımı düşünerek kapıyı daha sakin bir şekilde kapadım.

Kendime içimi rahatlatacak bahaneler ararken çok geçmeden buldum. Gitmişken biraz evini inceleyebilirdim. Gerçi, anahtarı verdiğine göre görülmemesi gereken bir şeyi ortalıkta bırakmamış olmalıydı ama yine de bir şeyler bulabilirdim.

Ve…

Çiçekler de ölmemiş olurdu.

**

Belli ki koyu renkleri seven Adnan Bey, elindeki güce bakılırsa zengin olmasına rağmen moderniteyi reddediyordu. Mobilyaların eski oldukları sadece tarzlarından belli oluyordu, yoksa az kullanılmış ya da iyi kullanılmış gibilerdi. Kahverengi ve siyah renklerin yoğunlukta olduğu evini sadece çiçekleri renklendiriyordu. Her şeyin nizami oluşundan rahatsız olup zigon sehpa takımının en küçük olanını biraz daha öne çektim. Resmen her birinin arasında eşit mesafe kalacak şekilde dizilmişlerdi. Yani, biraz önceye dek…

Bana güvenip anahtarı verse de geldiğim gibi kontrol ettiğim üzere bazı kapılar kilitliydi. Girişte kamera falan varsa diye çiçek olma ihtimaline karşın odayı kontrol ediyormuşum gibi doğal davranarak kapıyı denemiştim ama sadece banyo, mutfak ve salonun kapısı kilitli değildi.

Suya ihtiyacı olduğunu düşündüğüm çiçekleri sularken gözlerim etrafta olduğundan bazen hedef şaşırıp yeri ıslatabiliyordum ama hem Adnan Bey gelene kadar çoktan kuruyacaktı hem de anahtarı alıp ertesi gün evine geldiğime dua etmeliydi. Başta bu işi Barlas’a paslamayı düşünmüştüm. Çiçeklerden benim kadar anlamazdı ama yanımda olsa ve sadece sulanması gerekenleri göstersem, Adnan Bey için iyilik yapmamış, sadece Barlas’a yardımcı olmuş gibi hissedebilirdim. Tabii Barlas her neyle meşgulse yoğundu ve dün gece gelmemişti bile. Gerçi şu anda da, çiçekler ve merakım için iyilik yaptığımı varsayıyordum. Merakıma rağmen evi ilginç durmuyordu. Fotoğraflar dışında.

Fotoğrafın tekinde gözüm kalırken çiçekleri sulamak için kullandığım sürahiyi orta sehpaya bıraktım. Ceviz ağacından yapılma konsola doğru ilerledim. Çerçeveyi hafifçe kaldırdım. Can’la benim fotoğrafımdı. Son doğum günümde çekilmişti. O gün Can’a tekrar kavuşmuştum, boynumda Barlas’ın hediyesi olan kolye vardı. Can’ın boyuna eğilmiş, ardından ona sımsıkı sarılmıştım. Boynundan gıdıklandığı için gülüyordu ve başı hafifçe benden yana dönüktü. Kameraya değil, bana gülüyordu. Gülüşleri kulağıma geldiği sırada kameraya bakarken ne de mutlu olduğumu hatırlıyordum, fotoğrafa da yansımıştı. Çağrı’nın sağ eli kadrajdan kaçamamıştı, fotoğraftan sonra Meriç “Oğlum çekil dedim ya sana.” diye söylenmişti ama ben fotoğrafı çok sevmiştim. Barlas’ın yine hiçbir fotoğrafa dâhil olmayacağını bildiğimden teklif etmemiştim ama bu fotoğrafta onun da olmasını isterdim. Başkalarının genç kabul edeceği yaşlardaydık ama her geçen gün yaşlanıyorduk. Belki de her geçen gün, ayrılıyorduk. Fotoğraf biriktirsek fena olmazdı. İnsan zihni nankördü. Sesi, kokuyu, görüntüyü giderek unutabiliyordu. Sadece anılarında mutlu olan biri için unutmak, ölümden beter olmalıydı. Ölmekten öte, ölene dek de yaşamamış gibi.

Çerçeveyi baktığım anlaşılmasın diye nizami yerine geri koydum. Diğer çerçevelere bakmaya başladım. Mafyanın tekinin evine parmak izimi bırakmam ne kadar mantıklıydı, bilmiyordum. Yarın öbür gün polisle ters düşebilirlerdi ama her yer tertemizdi, sık temizleniyor olmalıydı.

Yine benim doğum günümden çekilmiş Can’la, Adnan Bey’in baş başa olduğu bir fotoğraf da vardı. Aile izlenimi için çekilmiş bir fotoğraftı. Can’ın birkaç tane tekli fotoğrafı da vardı. Çoğu yetiştirme yurdundan çıktıktan sonrasına aitti. Yeni kazanılan anılara dair kanıtlardı. Benim de olduğum bir fotoğraf daha gördüm. Fotoğraf babamın intiharından birkaç gün önce çekilmişti, hatırlıyordum. İçine girmeye korktuğum salonu fotoğraflarda görünce de ürperdim ama yine de çerçeveyi elime aldım. Fotoğrafı çeken Barlas’tı. Anne ve babamın yine ortalıktan kaybolduğu bir sırada yanımıza gelmişti. Fotoğraf çekilmeyi babası öldüğünden beridir sevmese de fotoğraf çekmeyi severdi. Polaroid fotoğraf kamerası vardı. Her anımı ölümsüzleştirmek istediği gibi bu anı da ölümsüzleştirmişti. Can’la olan fotoğraflarımı çektiğinde bende kalmasını isterdim. Can için diğer insanlar gibi büyüyünce bakabileceği çocukluk fotoğrafları biriktirmeye çalışıyordum. Hiçbir fotoğrafta anne ve babası olmazdı ama ablası ya kadrajda, ya kamerayı tutan ya da kenardan izleyen olurdu. Daima, onunla.

Annem ise önce bu fotoğrafı, sonra da fotoğraf kutumu görmüştü. Onlar yokken Barlas’ın eve gelmesini bahane ederek kavga çıkarmış ve fotoğraf kutusunu benden almıştı. Can’ın çocukluğunu bir kere daha mahvettiğini hissetmiştim. Birkaç gün sonrasında canım için bile vermediğim savaşı, o gün fotoğraflar için vermiştim ama canımı yakmaktan korkmayan bir annenin canını yakmaktan korkarken onunla savaşmak zordu. Babam öldükten, annem iyice delirip gittikten sonra koca ev bana kalmıştı ama fotoğrafların çoğunu bulamamıştım. Birkaç tanesi annemin çekmecesinden çıkmıştı ama fotoğraf kutusu yoktu. Salona girmeye korksam da orada da olmadığını varsayıyordum, ulaşmamı istemeyeceği bir yere koymuş olmalıydı. Bazı kötülükleri neden yaptığını bile anlayamıyordum. Benim bulamadığım fotoğrafları Barlaslar nasıl bulmuştu, onu da anlayamamıştım. Belki de akıl hastanesinde annemin kişisel eşyalarındandı ve öylelikle almışlardı.

Bu fotoğrafta ben Can’ın yanında dil çıkartırken Can yerde bağdaş kurmuş gülerek oyun oynuyordu. Can’ın ardından babamın kendisini astığı avize de görünüyordu. Sarkan bacaklarını anımsayınca gözlerimi sımsıkı kapattım. Çerçevenin düştüğünü duyduğumda irkilerek gözlerimi araladım. Kırılmamış olmasını umarak hızla eğildim ve yerden aldım. İkiye ayrılmış çerçevenin sadece ön parçası elime geldi. Bir küfür mırıldanıp yerde fotoğrafla birlikte kalan arka parçasını da aldım. Ön parçayı konsola koyup arka parçayla fotoğrafı tekrar sabitlemeye çalışırken elime ufalanmış cam parçaları geldi.

“Hay senin ama ya…”

Kırılmasa da çatlamıştı ve cam ufalanarak toz haline gelmişti. Fotoğrafı silkelemek için parçadan çektim. Üfleyerek havada sallayıp neredeyse toz haline gelmiş cam parçalarını silkelerken gözüm fotoğrafın arkasındaki yazıya takıldı. Merak başıma iyi işler getirmiyordu ama sonuçta çerçeve çoktan zarar görmüştü. Fotoğrafın ardını çevirdim. Annemin yazısıydı.

Ne kadar büyüdüğüne bir bak

Anlam veremediğim için birkaç kere daha okudum. Sonuncusunu istemsizce fısıldayarak tekrarladım. “Ne kadar büyüdüğüne bir bak...”

Annem kendine notlar bırakır, kendisiyle konuşurdu. Aklı her zaman havada olduğundandı ama böyle bir not bırakmayacağı da kesindi. Fotoğrafın tekrar önünü çevirdim. Birine bu fotoğrafı göndermiş gibi bir not yazmıştı. Kimin çocuklarının fotoğrafına bakmasını istemişti ki? Hiçbir akrabasıyla görüşmezdi.

Ne kadar büyüdüklerine, yazmıyordu.

Ne kadar büyüdüğüne, yazmıştı.

Birimizden bahsediyordu.

Aklıma gelen ihtimalle kalbim sıkışırken bir an fotoğrafı avucumda buruşturmak istedim ama Can’a kıyamadım. Fotoğrafı elim yanmış gibi konsola bıraktıktan sonra saçlarımı elimle karıştırarak bir hayli hızlı akan düşüncelerimi sakin bir zemine oturtmaya çalıştım.

Mahalleli hep iğrenç dedikodular yapardı. Babam evde olmadıkça, bazen içip sızdığında babam evdeyken bile annemin eve başka adamlar aldığı doğruydu. Bu yüzden Can doğduğunda ‘piç’ diyenler çoktu. Annem bu lafı sevmez, söyleyenin kim olduğuna bakmadan saç baş girişirdi. Benim de birkaç kere bu girişimlerde bulunduğum vardı. Anneme, babama, hatta bana bile laf edilmesini tolere edebiliyordum ama Can ayrıydı. Önce Barlas’ın merhum babası, sonra da Barlas bu konuda insanların ağzını olabildiğince kapatmıştı ama sanki düşüncelerini de duymaya devam etmiştim hep.

Bir an bu ihtimalden korktuğum için kendimden nefret ettim. Benim kimsem yok diye Can’ın niye her şeyi ben olacaktım ki? Eğer varsa intihar etmeyecek ya da deli olmayan bir babası, elbette ki sevinmeliydik ama eğer fazla kuruntulu değilsem ve annem bu fotoğrafı babasına yollamayı amaçladıysa adam belli ki ilgilenmemişti ki onca şey yaşanırken ortalıklarda yoktu. Ya da… Bu fotoğraf hâlâ Barlasların eline geçebildiğine göre, belki de hiç gönderilmemişti.

Çatlamış çerçeveyi yeniden birleştirdim. Adnan Bey gibi düzen ve belli ki temizlik takıntılı bir adam çok geçmeden fark ederdi ama en azından dik durabiliyordu. Konsola uçuşmuş ufalanmış cam tozlarını da elimin tersiyle konsoldan aşağı ittim. Belki de çıkıp gitmeliydim ama merakıma engel olmaya bile çalışamadım. Diğer çerçevelerin de ardına bakmak için hareketlendim. O sıra bir bebeklik fotoğrafı da görünce önce ona yöneldim. Çerçeveyi elime alırken Can’ın bebekliği olduğunu düşünsem de çerçevenin ardını açarken birkaç saniye daha incelediğimde benim bebekliğim olduğunu fark ettim. Bebekliklerimiz birbirine benziyordu. Can’da da zaten kız çocuğu güzelliği vardı, belli bir yaşa gelene kadar kız mı erkek mi olduğu anlaşılmıyordu. Göz renklerimiz farklı olsa da yüz hatlarımız benzerdi. Saç renklerimiz, çillerimiz, küçük burnumuz ve belirgin elmacık kemiklerimiz. İkimiz de, annemize çekmiştik.

Barlas’la birlikte Can’ın fotoğraflarını çekmeye başladığımda neredeyse üç yaşındaydı. Ben yapana kadar annemlerin yaptığını sanmıyordum ki zaten Can’ın bebeklik fotoğrafını hiç görmemiştim. Benim de sonradan, annem delirip götürülünce odasında bulduğum birkaç fotoğraf haricinde çocukluk fotoğrafım olduğunu sanmazdım. Belki de annem doğduğum ilk yıllarda, son zamanlarda olduğundan daha aklı yerindeydi ve birkaç fotoğraf çekme tenezzülünde bulunmuştu, bilmiyordum.

Burayı gerçek bir aile evine çevirme çabası içerisinde fotoğraflarla süslerken Can’la çok benzediğimiz için karıştırmış olabilirlerdi ama Barlas’ın bu fotoğrafı bildiğine neredeyse emindim. Hatırlaması gerekiyordu. Belki de hatırlasa da Can’ın bebekliğini bulamadıkları için benim bebeklik fotoğrafımı koymuşlardı. Bir yandan da… Benim Can’la olan fotoğrafta olmam bile hataydı. Adnan Bey’le ilişiğimin olduğunu Çocuk Esirgeme Kurumu bilmemeliydi. Öyle, değil mi? Ama fotoğrafım vardı. Belki bu detay es geçilmişti ya da Adnan Bey’in gücü düşünüldüğünde artık Can’ı elinden alamazlardı, bilemiyordum.

Fotoğrafın ardına bakacağım sırada dış kapı çaldığında telaşla tekrar fotoğrafı çerçeve koydum. Adnan Bey erken dönmüş olabilir miydi? Çerçeveyi yerine yerleştirip konsolun dışarıdan bakılınca kurcalandığı belli olmayacak kadar normal ve düzgün görünüp görünmediğini kontrol ettim. Adnan Bey’in gözlerinde milimetrik hesaplama yapacak cetvel yoksa ve gidip de çatlattığım çerçeve yakından bakmayacaksa sorun olmazdı. Yere düştüğü gibi uçuşan cam tozlarını da kapı tekrar çaldığı için boş vermek zorunda kalıp dış kapıya ilerledim. Salondan çıkmadan önce duraksayıp gözlerimle hızla odayı talan ettim. Bir yerlerde gizli kamera olabilir miydi? Sonuçta adam bu denli önemli biriyse, evinin her yeri de denetleniyor olmalıydı. Dudağımı ısırarak koridora döndüm.

Adam belki dönmeden bile uzaktan kontrol ederek bir işler çevirdiğimi görmüş olabilirdi! Belki de o yüzden kapıya birini yollamıştı!

Koridorda ilerlerken kendi kendime kızarak yüzümü buruşturdum. Hızlıca kafamda hikâyeler kurup durmaktan nefret ediyordum. Hemen Can’ın başka bir babası olabileceğini kurgulamıştım. Bu nasıl bir kaygı bozukluğuydu? İmkânsız bir durum değildi evet ama ellerine geçen eski fotoğrafların ardında başka yazılar olsa Barlaslar da görürdü ve mantıklı bir ihtimal olsa onlar da sorgulardı. Gerçek cevaplara benim yaptığım küçük ve sakarlıklarla dolu araştırmalardan çok daha fazlasıyla ulaşabilirlerdi sonuçta.

Durduk yere başkasının evini karıştırmıştım. Hem de haberi olduysa rezil olarak! Barlas’ın da kulağına giderse iyice kontrolsüz birine dönüştüğümü görürdü. Zaten yine onu dış kapının dış mandalıymış gibi üstsüz yakalandığımda aşırı tepki vererek kendimden uzaklaştırdığımdan aramız açıktı…

Sesimi temizleyip duruşumu dikleştirerek kapıyı açtım. Barlas’la karşılaştığımda istemsizce yutkundum ve gülümsemeye çalışarak kaşlarımı kaldırdım. Sevgilin evimi karıştırıyor git bak, demiş olabilir miydi Adnan Bey?

“İşin bitti mi?”

İğneli bir soru muydu anlayamadım ama beni yakalamış gibi baktığı kesindi. “Sana da merhaba Barlas’cım. İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın? Evet, ben seni özledim. Sen?” diye dalga geçtim. Bir gündür görüşmemiştik ve selam bile vermemişti. Ayrıca alaya vurmak dışında aklıma kaçış yolu gelmiyordu.

Sıkkın bir nefes alış verişin ardından gerginliği hafifler gibi oldu. Gözleri sorgular gibi gözlerimde gezindi. Evde neler karıştırdığımı bildiğini varsaysam da cevap arar gibi bakıyordu. Ya buldu, ya da aramaktan vazgeçti ve başıyla merdivenleri işaret etti. “İşin bittiyse, gidelim mi?”

Anahtarı geldiğimde üstüne bıraktığım girişteki konsoldan almak için birkaç adım gerilerken gözlerimi Barlas’tan ayırmadım. Zaten yakalandığım için telaşlıydım, gerginliği de yardımcı olmuyordu. Adnan abisine mahcup mu etmiştim onu? Ama ne yapayım canım! Adnan abisinin de bana güvenmesi için hiçbir sebep yoktu ki! Ben bile almamıştım anahtarı, zorla bırakmıştı resmen! Mafyanın tekinin evinde de etik kurallara dikkat edemeyecektim! Kim bilir ne suçlar işleyip kimlere gözyaşı döktürmüştü yıllardır…

Anahtarı alıp tekrar kapıya yaklaşırken “Sevgili olduğumuzu unuttun galiba?” diye alayla karışık bir sitemle sordum. Niyeti kızmaksa kızabilirdi ama beni geçiştirir gibi davranıyordu.

Ben kapıdan çıkıp ayakkabımı giyerken gözleri yüzümden çok hareketlerimdeydi. “Hatırlıyorum.” dedi, alt metnini idrak edemediğim bir anlam yoğunluğuyla. Bunu söylemekten normalde mutlu olurdu ama şu an anlayamadığım duygular içerisindeydi. “Sırtında bir sorun mu var?” diyerek eğildi. Benim yerime bağcıklarımla ilgilenmeye başladığında acıdan tuttuğum nefesimi üfleyerek doğruldum. “Uyurken tutulmuşum.” diye mırıldandım. Eğildiğimde acımı gizleyememiş olmalıydım. Zaten aşağı kata inecektim, niye üstüne basmak yerine giyinmeye çalışarak açık vermiştim ki?

Yorum yapmadı. Şefkatle bağcıklarımı bağlayıp geri doğruldu. Göz göze geldiğimizde duygu karmaşasında kırgınlığını hissettim. Kapıyı ardımdan çekerken onu lavabodan adeta kovduğum anı anımsayıp yutkunarak kapıya döndüm. Başım hafifçe eğilirken anahtarı takmakta ve kilitlemekte oyalanır gibiydim. Belki de tek derdi içeride karıştırdığım işler değil, o geceki tavrımdı. O gece başlı başına fiyaskoydu.

Üstüne konuşarak çözebileceğim bir durum değildi. Aksini, aramıza mesafe falan koymadığımı gösterebilirdim sadece. Sırtımda iyice berbat hale gelmiş iki darbe izi varken bunu ulu orta da yapamazdım ama karanlıkta duşa girmekle ilgili küçük, heyecanlı bir plan yapmıştık ve henüz gerçekleştirme şansı bulamamıştık. Şimdi o plan bir ömür öncesi gibi geliyordu, üstüne neler olmuştu ama artık Ata’nın müstakbel (!) karısı değildim. Kendimi suçlu hissetmeden Barlas’ı sevip sevişebilirdim. Travmalarımdan böyle arınabileceğimi düşünüyordum.

Umuyordum.

Anahtarı kot şortumun ön cebine koyup onunla baş başa geçirebileceğimiz anları düşünmekle bile iyi hissederek yavaşça ona döndüm. Yüzüme bir gülümseme yerleştirmekte hiç zorlanmadım. “E özleyip özlemediğini söylemedin.”

Sadece, baktı. Apartman boşluğunun sessizliği aramızda büyüdü. Gülümsemem azalırken cevap bekleyerek kaşlarımı kaldırdım. Özlediğini gördüm, gözleri yavaşça yüzümde gezinirken iç çekti. Tekrar gözlerime baktığında “Aksi mümkün mü?” diye cevapladı. Cevabı şaşırtmadı ama ses tonu söylediğine gölge oluşturuyordu.

“Yine işin yoksa özlem giderelim mi o zaman?” diye sordum endişeyle. Dile getirmediği kırgınlığından korkuyordum. Şu anki soğukluğunun sadece kırgınlıktan ibaret olmamasından da korkuyordum. Sarılarak bir şeyler izleyebilirdik, havadan sudan konuşabilirdik, birbirimizi sevebilirdik ya da sadece sarılsak da yeterdi.

“İşim var,” dedi ve tekrar başıyla merdivenleri işaret etti. Merdivenlerden yuvarlanmış gibi hissettim. “Sadece bir uğradım.”

Adnan Bey varsa gerçekten kameradan bir şey görüp onu öyle mi yollamıştı, emin olamadım. Eğer öyle değilse adamın evini karıştırdığım belli olmasın diye de soramadım. “Seni eve bırakayım, gideceğim.”

“Evim alt katta.” diye hatırlattım. Üst kattan alt kata inene kadar mı eşlik edecekti?

“Seni görme şansım vardı kaçırmadım, diyelim.” dedikten sonra hareketlenmediğim için ellerini ceplerine yerleştirip o hareketlendi ve ağır adımlarla merdivenleri inmeye başladı. Tutmadığı elimin avucundan başlayan bir sızı kalbime doğru aktı. Elimi tutmadığı gibi elleri de ceplerindeydi, sanki benim de tutmamı istememişti. Yine her şeyi kafama kuruyor olabilir miydim? Belki de sadece yorgun ve kırgındı. O geceki tavrım bu kırgınlığı için yeter de artardı ama her şeyi daha da kötüsüne yormaya çok meyilliydim. Sahanlığa inince gelip gelmediğime baktığı için yutkunup ardına takıldım.

Evin kapısına vardığımızda gerçekten oyalanmayarak gidecekmiş gibi aşağı inen merdivenlere yakındı. Adnan Bey’in anahtarını uzattım, evini karıştırdığımı gördüyse belki de geri istemiştir, diye düşündüm ama Barlas ellerini ceplerinden çıkarmadan ‘hayır’ der gibi yavaşça çenesini kaldırıp indirdi. “Anahtar sende kalsın. Adnan abi daha dönmedi.”

Kafam karışırken anahtarı tekrar cebime yerleştirdim. Belki de Adnan Bey görmemişti. Ya da çekinip bir daha evini karıştırmayacağımı düşünüyordu.

Omzumun üstünden ardımı gösterdim. “Bir kahve içecek vaktin de mi yok?”

Gelmek ister gibi baktığında rahatlayarak gülümseyecekken “Yok.” diye cevapladı. Elimi yavaşça yanıma indirdim. “İyi miyiz?” diye sorduğumda gülümsemesine içim gidecekti, alaylı olduğu için göğsüm yandı.

“İyiyiz.” dedi, gözleri gözlerimde yavaşça gezinirken. Birkaç saniye daha süren sessizliğe dayanamayıp birkaç adımla yaklaştım. Merdiven korkuluğuna yaslandı ve asıl gayret ettiğinin uzaklaşmak olmadığını umdum.

Elleri hâlâ ceplerinde olduğu için ellerimi üst kollarına yaslayıp kaşlarımı kaldırarak baktım. “Ama ben seni gerçekten özledim.” derken sadece onu ölçmüyordum, gerçekten özlemiştim. Birlikte bir kahve bile içsek daha iyi hissederdim.

Düşünceli baktı. Neyi bu kadar düşündüğünü anlayamadım. Evet, o gece onu yine hak etmediği bir mesafeye itmem haksızlıktı, dengesizliğimden nefret ediyor olmalıydı, kırgınlığına da hak veriyordum ama o gün stres ve kaygı içerisinde olduğumu da biliyordu. Sakladığım sırtımdaki yaralar olsa da, o bende onu yabancı gibi gören bir kadını değil, sinirlerini bozulmuş bir kadını da görebilirdi.

Ondan uzak falan durmak istediğime, ona yine yabancıymış gibi davrandığıma dair bir şüphesi varsa diye onu öpmek için uzandım. Ellerini de ceplerinden çıkardığında rahatladım. O eller kollarımı kavrayınca gülümsemeye başladım ama beni durdurdu. Kapanmak üzere olan gözlerimi kırpıştırarak araladım. Beni ittirmemiş olsa da durdurmasıyla bile savrulmuş gibi hissederken ayak tabanlarıma alçaldım. Gözlerimin kızardığını hissederken “Neden?” diye sorar gibi baktım.

Birkaç saniye boyunca o da kızarık gözlerle baktı. “Apartmandayız.” diye bahane etti. İnanmayarak baktığımda “Gerçekten acelem var.” diye ekledi. Boğazımdaki yumru eşliğinde başımı onaylar şekilde sallayarak bir adım çekildim. Şu an öyle berbat hissediyordum ki… O gece ve benzeri anlarda ona yaşattığım daha kötü olmalıydı ama bu kadarı bile katlanılmaz bir histi.

Bana pişman gibi baktı ama yolundan dönmedi. Bir basamak indikten sonra sesini temizleyip “Yarın görüşürüz.” dediğinde gülümsemeye çalışıp başımı onaylar şekilde salladım. Ellerimi karnımın önünde birleştirmiş, kendime tutunurken göğsümdeki yanmayla baş edemiyordum.

Sesimi temizleyip “Görüşürüz.” diye mırıldandım ben de. Bir basamak daha indi. Kalbimi ezerek gitmek üzere önüne de döndü. Sonra ise duraksayıp tekrar bana döndü. Bir basamak da geri çıktığında belki de gelip sarılacak ya da öpecek diye heyecanlandım ama yine durdu.

“Kendin için bir şey yaptın mı?”

Sorusu belki sadece merakındandı, belki de bu soğuklukla gitmek istemediğindendi. “Hayır.”

Henüz, kendim için ne yapacağımı bulamamıştım. Terapistin bir sonraki görüşmeye kadar verdiği ödevlerden biri buydu. En azından hâlâ terapimle ilgilenmesine sevindim çünkü az önce iki yıl özlemini çektiği bir öpücüğü reddedebilmişti.

Sırf “Peki.” deyip dönüp gitmesinden korktuğum, mümkünse biraz daha oyalanmasını istediğim için “Aklıma pek bir şey gelmedi.” diyerek konuyu sürdürdüm.

“Benim aklıma geliyor aslında,” dediğinde bir anlığına iyi hissederek gülümser gibi oldum. Düşünceli gözleri duvarda gezindikten sonra tekrar bana baktı. Gülümser gibi olduğumu gördüğünde iç çekti. Düşmanı kimdi anlayamadım ama bir şeyle savaştığı kesindi. “Ama terapist senin bulman gerektiğini söylemiş.”

Ben söylersem benim için yaparsın, demişti terapist. Benim bulmam, kendim için yapmam gerektiğini söylemişti. Şimdi belli ki Barlas bile bana iyi gelecek, kendim için yapabileceğim bir şeyler bulmuştu ama ben bulayım diye söyleyemiyordu.

Düşünürken gözlerim merdiven boşluğuna daldı. Aslında aklıma gelen bir şey vardı ve yine onunla ilgiliydi. Bu hayatı kendim için yaşıyor olsaydım yapacağım ilk şey, Barlas’ın iki yıl önce edemediği teklifine ‘evet’ demekti.

Boşluğuma geldiği için “Aklıma gelen tek şey de şu an pek mümkün değil.” diye mırıldandım.

“Söyle,” dediğinde yaklaştığını gördüm ve gözlerimi kırpıştırarak tekrar ona odaklandım. Oldukça yakınımda olduğu için başımı kaldırarak baktım. Yaklaşması kalbimdeki yükleri hafifletti. “Mümkün kılayım.”

Buruk bir şekilde gülümsedim. Belki de sadece kırgındı, mesafesi bu yüzdendi ve dayanamıyordu. Belki de gitmek için acelesi yoktu, kırgınlığı biraz hafiflese, göğsündeki yük azalsa benimle eve gelirdi.

“Elinden gelebilir aslında.” dediğimde daha da ilgilendi. Başını bir emri yerine getirirmiş gibi salladı ve “Söyle.” dedi. Beni mutlu etmek istemesi bile başka hiçbir şey yapmadan beni mutlu etmesine yetiyordu.

Dudaklarımı araladığımda söyleyecek gibi oldum ama utandığım ve onu ayaküstü bir dengesizliğe daha sürüklemek istemediğim için lafı çevirdim. “Bir ay falan uyumak.”

Hafifçe güldü. Kısa sürse de gülüşü az evvel buz kesmiş gönlümü biraz daha ısıttı. “Bunu şimdi uydurdun.”

Hafifçe omuz silktiğimde kaşlarını kaldırdı ve ısrarla cevabı bekler gibi baktı. Dudakları hafifçe kıvrılıydı. Utanır, çekinir gibi davranmam hoşuna gitmiş gibiydi ve altından ne çıkacağını merak ediyordu. Kendi içinde verdiği savaşta gönlü benden yanaydı. Onu yine kırmış olmaktan, sırtımdaki yaraları açandan bile daha çok nefret ediyordum.

Kararsız baktığımda yumuşak bir ses tonuyla “Hadi, söyle.” derken gözlerini de yavaşça kapatıp açtı.

Beklentimden utanıyordum çünkü her ne kadar o da çok büyük bir şey sakladığını söylemiş olsa da, benim halim ortadaydı. Benden vazgeçecek bir adamın sevgilisiydim ve bunu bilirken kalkıp elbette ki evlenemezdim ama sırf, onu yanlışlıkla hissettirdiğim gibi yabancılamadığımı görsün, onu ne denli sevdiğimi bilsin diye söylemek istedim. Utancımı, buruk heyecanımı alaylı gülüşümle örtmeye çalışıp “Benimle evlenir misin ki?” diye sorduğumda bunu beklemediği ortadaydı. Kaşları kalkarken mimikleri yavaş seyirde ilerleyen bir araçtan güneşin doğuşunu izlemek gibiydi. Onu benden uzak tutan kara bulutları biraz daha dağıldı. Gözlerinde benim için topladığı yıldızlar parladı ve gülümsedi.

“Kendin için bir şey yapacak olsan, bunu mu isterdin?” diye sorduğunda yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. O yalancı olduğunu ve en büyük yalanlarını da henüz duymadığını bildiği bir kadınla evlenmek isteseydi tabii. Sessiz bir şekilde bana baktığı sırada düşüncelerini okuyamadım ama bazıları kalbimi okşadı.

Huzurlu bir sessizlikti ama etrafımıza toplanan bulutları da görmezden gelemezdim tabii. Böyle bir şeyi beklemem hem haksızlıktı, hem de ‘mümkün’ kılması, elinden gelmesi aslında zor bir şeydi. Umutlu görünmemek, onu da düşünüp karar vermeden hareket etmek ya da bir öpücüğü reddedermiş gibi şimdi ayaküstü bir teklifi reddetmek zorunda bırakmamak için hafifçe güldüm. “Tabii terapist kendime bir cüzdan almamdan falan bahsediyordur muhtemelen.”

Böyle bir beklentim olmadığından, sadece ona beslediğim güzel hisleri bahsetmek istemiş olduğumdan emin olsun diye konuyu iyice geçiştirdim. “Aslında kupa falan alabilirim kendime. Seviyorum ya.”

Nereden tutulduğu bile belli olmayan değişik kupaları sevdiğimi bilmesi bir kenara, terapi günü sevdiğimi hatırlatan da oydu. Böylelikle kendim için bir şey yapmış sayılırdım herhalde.

“İyi fikir.”

Konuyu değiştirmeye gayret göstersem de müsaade etmesi hoşuma gitmedi. Onu suçlamaya veya ona kırılmaya hakkım olmadığı için “Değil mi? Bence de.” diye bir şeyler gevelerken yarım yamalak gülümsedim.

Neye bilmem, gözleri halimdeyken hafifçe güldü. Kaşlarımı kaldırdığımda gülen dudaklarını örtüp dudağının kenarını ısırarak hafifçe merdivenlere döndü. Elini ‘boş ver’ der gibi salladı. “Bu sefer penguenli falan bir kupa alacağına dair bir tahminde bulundum da.”

Gerçekten biraz önceki konu hiç geçmemiş gibi davranıyordu.

Kendime hak görmesem de biraz sinirlerim bozulmuştu. Sırıtarak parmak şıklatıp onu gösterdim. “Seninki de iyi fikir.”

Yine hafifçe gülerek başını salladı ve birkaç basamak inerken elini kaldırıp “Kaçtım ben, görüşürüz.” dedi. Ensesinden yakalayıp ‘Sarılmadan, öpmeden nereye?’ diye çığlık atmak istiyordum ama sadece el sallayabildim.

“Dikkat et.”

“Sen de.”

Merdivenlerden inerken gözden kaybolana kadar gözleri üstümdeydi. Gözden kaybolduğu gibi aptal aptal el sallamayı bıraktım ve zar zor yüzümde tuttuğum gülümseme de siliniverdi. Artık sadece inmeye devam ettiğine dair seslerini duyabilirken ardında bıraktığı boşluğa baktım. Sinirli bir civciv gibi gözüktüğüme emindim çünkü öfkeme rağmen dudaklarım bükülüydü.

“Girsene eve.” diye seslendi aşağı katlardan. Ardından bakakaldığımı fark etmemiş olduğunu umdum. Belki de başka bir şeyle oyalanıyordum, nereden bilebilirdi yani? Sana ne, diye bağırasım geldi ama “Giriyorum.” diyerek kapıya yöneldim. Kapı sesini duymayı bekliyordu herhalde. Sinirimi kapıdan çıkarır gibi hareketlerle açtıktan sonra istemediğim kadar sert bir şekilde kapattım. Sırtımın acısıyla da inledikten sonra üfleyerek saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Ellerimi yanaklarıma yaslayıp girişteki halıyı hiçbir halının maruz kalmayı hak etmeyeceği bakışlarla izledim.

Aramızı düzeltmem gerekiyor!

İleride tekrar bozulacağını bilsem de…

**

“Meriç, tüm gün böyle yanımda mı dikileceksin?”

“Bu konuda üç farklı kişiden emir aldım.”

Eğildiğim raftan sırtımdaki acıyı yansıtmamaya çalışarak doğrulurken Meriç’e baktım. Elleri ceplerindeyken garipseyen gözleri raflardaki kupaların üzerindeydi. Şimdiye kadar uzaktan bakmakla yetinmişti ama bir tanesi çok ilgisini çekmiş olacak ki elini cebinden çıkarttı. Nereden tutulduğunu anlamaya çalışırken düşürmek üzere olduğu kupayı son anda tuttu. Doğrulurken sırıtarak kupayı salladı. “Reflekslerim nasıl iyi ama, görüyorsun değil mi?”

“Keşke bir de bardak tutmayı bilsen.”

Sırıtışı gözlerini kırpıştırması eşliğinde silinirken diğer eliyle yüzünün yanında tuttuğu kupayı gösterdi. Kupanın içini kavramış, öyle tutuyordu. “Sorun bende değil. Bu bardağın tutulmak için üretildiğini sanmıyorum.”

Hafifçe gülerek fil şeklindeki kupada hortumdan tutarak elinden aldığımda gerçekten şaşırdı. Yeraltı dünyasında Allah bilir neler çeviriyorlardı, bir kupanın nasıl tutulduğuna şaşırdı. “Biri hadi Barlas da, diğer ikisi kim?”

Ben kupayı yerine koyarken onun gözleri hâlâ filin hortumundaydı. “Adnan abi ve ben.”

“Kendine emir mi verdin?” derken rafların arasından ilerlemeye devam ettim. Şu terapiste bari verdiğim sözleri tutayım diye kendim için bir şey yapmaya çalışıyordum ve aklımdaki iki seçenekten biri Barlas’la evlenmek, diğeri ise sevdiğim bir kupa almaktı. Bağlantılı olmamalarına karşın, ikisi de eşit derecede zor gibi görünüyordu. Önceden bayılacağım kupalara karşı bile ilgimi kaybettiğimi fark etmek beni korkutmuştu. Hiçbir seçenek arasında kayda değer bir heves farkı yaşamıyordum.

“Çağrı’ya da verebilirdim ama o eşlik etseydi muhtemelen seninle değil, arka reyonla ilgilenirdi.”

Alışveriş merkezinde bir hediye dükkânındaydık ve arka reyonda da koleksiyon yapmayı sevenler için oyuncak arabalar vardı.

Güldükten sonra karar veremediğim için “Hangisini alayım?” diye sordum. Meriç, “Seçenekler?” diye sorduğunda tüm reyonu gösterdim. Kaşlarını kaldırarak güldü. “En azından seçenekleri üçe indirmeden bu soruyu tekrar sorma.”

Üfledim. “Keşke Yağmur burada olsaydı.”

Konu alışverişse, en iyi seçenek Yağmur’du. Hem gelmişken belki üstüme başıma da bir şeyler alırdık. Biraz kendime bakmaya başlamak istiyordum. Evet hayatım buna hiç uygun bir ortam değildi ama… Barlas’la aramızda esen soğuk rüzgârlar ve muhtemelen kırgınlığı yüzünden ilgisizmiş gibi davranması bende ilgi çekme ihtiyacı doğurmuştu. Dün beş dakika ayaküstü konuşmamızdan beri görüşmemiştik. Onu güzelliğimle âşık etmemiştim evet ama beni beğendiğini de biliyordum. Güzel bir elbise alıp ona özel bir akşam yemeği hazırlasam, Can’a da Canan teyzeler baksa belki aramız yumuşardı. Planlarım böyle olsa da Yağmur da, Canan teyze de şimdi İstanbul’da değillerdi. Eskişehir gezisine gitmişlerdi. Aylar öncesinde kararlaştırılmış bir gezi planıydı ve Barlas başta izin verse de, son zamanlardaki karışıklık dolayısıyla olsa gerek, yan çizer gibi olmuştu. Aylardır tek yaptığı üniversite sınavına çalışmak olan Yağmur da çok ısrarcı olup üzülmüştü. Sonra Barlas bir anda fikrini değiştirmiş, izin vermişti. Hatta annesini de göndermişti. Yağmur arkadaşlarıylayken annesi de kendisi gezecekti. Gizli bir şekilde korumalar da onlara eşlik edeceklerdi. Yağmur ve Canan teyze, bu denli korunmaları gerektiğini bile bilmiyorlardı. Onlara kalsa mütevazi bir mahallenin normal aileleriydiler ama işte öyle değildi.

Öyle olunca benim de Can’ı Canan teyzeye emanet etme planım yatmıştı. Çağrılar bakabilirdi belki rica etsem, zaten akşamları Adnan Bey’in ayarladığı üzere korumalarla futbol antrenmanı yapıyorlardı. Güzel bir elbise alma aşamasını geçebilirsem, yemek yapıp hoş bir masa hazırlayabilirdim. Tabi… Barlas’ın ‘uygun’ olduğu bir zaman yakalayabilirsem… Gerçekten mi bu kadar yoğundu yoksa sadece bana mı mesafeliydi, tam olarak çözememiştim.

“Şu hortumlu saçma şeyi al işte.”

Ona bakışıma karşılık sırıttı. “Tatlı bir şeye benziyor.” diye ekledi. İnandırıcı olmadığının da farkındaydı. Mağazadan çıktığımızda Meriç’in taşıdığı poşette ‘hortumlu saçma şey’ ve penguenli olduğunu fark ettiğim gibi başka detayına bakmadan aldığım kupa vardı. Yürüyen merdivenlere ilerlediğimiz sırada gözlerim kattaki kıyafet mağazalarındaydı. Bir tanesini gözüme kestirip “Şuraya bir uğrayacağım.” diyerek Meriç’e gösterdim. Meriç başıyla onaylayarak benimle oraya yöneldi. Stresli hissettiğim için elimi öylesine kolumda gezdirirken “Barlas yoğun herhalde bu aralar.” diye konuyu açtım.

“Adnan abi özel bir iş verdi herhalde ona.”

“Ne yaptığını bilmiyorsun yani?” diye sorarak Meriç’e baktım. Adımlarım kısa bir anlığına yavaşlamıştı. Meriç de hızıma eşlik etti. Ne yaptığını söylemese de olurdu, ne yaptığını bilip bilmediğini merak ediyordum. “Hayır, işi yapmak için kurduğu ekibe beni dâhil etmedi.”

“Çağrı var mı?”

“Evet. Konuyu söylemese de iyi olup olmadıkları konusunda ondan haber alıyorum. Merak etme, tehlikeli bir durumda değiller. Saha değil de, araştırma işi galiba.”

“Seni niye dâhil etmedi ki?” diye sorduğum sırada mağazanın önüne gelmiştik. İçeri girmeden durarak Meriç’e döndüm. Meriç, vitrindeki kıyafetlere boş gözlerle baktıktan sonra bana bakıp “Muhtemelen ihtiyacın olursa yanında olayım diyedir.” dedi.

Birkaç sıkkın nefes alış verişin ardından asıl derdimi dile getirdim. “Aramız bozuk biraz. Hareketlerimi garipsiyor tabii,” Morluktan bahsedemediğim için “Sakladığım şeyleri kırılacağı şekilde yorumluyor.” diyebildim.

Alayla baktı. “Aranız mı bozuk?”

“Evet.” dediğimde hafifçe güldü ve başıyla mağazayı gösterdi. “Hadi sen kıyafet seç, ben de bu kasa sırasına takılmamak için yangın alarmını çalıştırayım.”

“Meriç,” diyerek kolunu tutup hafifçe çekiştirdim. “Aramız bozuk, diyorum ya! Sana hiçbir şey söylemedi mi?”

Keyfi azalırken iç çekerek baktı. “Siyah’la göz göze bile gelmek istemediğim bir dönemdeyim.”

Hissettiği suçluluk hızla benim de omuzlarıma binerken üzgün bir şekilde kolunu bıraktım. Üzülmeme kıyamayıp hafifçe koluyla kolumu dürttü. “Valla geleceği bilemem de bence şu an aranız bozuk değil Asya’cım.”

İnanmak isteyerek “Öyle mi dersin?” diye sorduğumda gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı. “Siyah’la hiç konuşmuyor da değiliz. Halini biliyorum. Yani bugününüzü de dert etme boşuna.”

Bugünlük sorunun olmadığına dikkat çekerken yarınların karanlık olabileceğini belirtmekten de geri durmadığı için “Çok da içimi rahatlatmıyorsun.” diye söylendiğimde hafifçe güldü. “Ben dürüst bir adamım.” diye ezberden konuştuktan sonra kendi söylediğinden rahatsız olmuş gibi sesini temizleyerek tekrar mağazayla ilgilendi. Artık dürüst bir adam olmadığını düşünüyordu belli ki.

Bir süre sonra Meriç’in diğer elinde, Yağmur’a da WhatsApp’tan atıp onayını aldığım bir elbisenin olduğu poşet vardı. Bu elbiseyle beni görünce Barlas’ın aklına ‘penguenli kupa’dan daha iyi fikirlerin gelebileceğini düşünüyordum. Sırtının kapalı olmasına dikkat etmiştim ama göğüs dekolteli, kısa ve siyah dantelli bir elbiseydi.

Şimdi alışveriş merkezinin terasındaydık. Meriç sigara içerken ben de hava alıyordum. Meriç Can’a göz kulak olabileceğini de söyleyince elbisenin heyecanıyla şansımı denemek için Barlas’a ‘Bugün bende akşam yemeği?’ diye mesaj attım. Zaten bir saat kadar antrenmanı sürerdi, Meriç de sonrası için ‘Veledi dürüm yemeye götürürüz’ demişti. Velet dediği de Can’dı. Çağrı da Meriç de, Can’ın zorba abileri gibilerdi ama Can onlara bayılıyordu.

Birkaç saniyenin ardından ‘Baş başa?’ da diye yeni bir mesaj daha yolladım. Meriç’le göz göze geldiğimde alayla kaş göz yaptı.

“Ne?”

Sigara dumanını başka yöne üfledikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterip sırıttı. “Sırıtıp duruyorsun.”

Barlas’ın cevabını beklerken hissettiğim heyecana utanç da eşlik etti. Alayla örtmeye çalışıp “Sana ne kardeşim?” diyerek ona sırtımı döndüğümde ardımdan hafifçe güldü.

Sonunda Barlas uygulamada çevrimiçi oldu. Telefonu sımsıkı tutarken diğer elimi de kemirdiğim dudaklarıma götürdüm. Kırgınlığıyla ortaya çıkan soğukluğunun ‘hayır’ demesine yol açmamasını ya da yine işi olmamasını umdum.

‘Yazıyor…’ gözüktüğünde iyice heyecanlandım ama ‘Olmaz.’ yazdığını görünce omuzlarım çöktü. Dudağımı büzüp gevşettikten sonra nefesimi üfledim.

Tekrar ‘Yazıyor…’ gözüktü. Bu sefer umutlanmadım. Muhtemelen ‘İşim var’ yazacaktı.

Meriç’e sırtımı döndüğümde batmaya başlamış güneşe maruz kaldığım için tekrar Meriç’e döndüm. Zaten utandığım bir heyecanım kalmamıştı. Asık suratıma şaşırdı. Hafifçe gülerek “Ne oldu be iki dakikada?” diye sorduğu sırada telefonum tekrar titredi.

‘Bugün dışarıda akşam yemeği?’

Yavaş bir gülüş yüzüme yerleşti. Meriç’in yeni bir sigara daha yaktığını duydum. Normalde bu kadar içmesine söylenirdim ama şu an onunla ilgilenemiyordum. Olmaz dediği akşam yemeği fikri değildi, evde yeme fikriydi.

Benim gibi ‘Baş başa?’ diye de eklediğinde gülüşüm arttı. Gülüşümde alt dudağımı ısırdıktan sonra rahat bir nefes alıp verdim.

Sırf o da başta öyle yaptı diye ‘Olmaz’ yazıp gönderdim. Şaşırmış gibi yazmaya başlayıp geri sildiğinde tekrar güldüm. Sonra yine yazmaya başladı. ‘Tamamdır hadi Allah’a emanet’ yazıp gönderdiğinde gülüşüm vakumu yüksek bir süpürgeyle yüzümden çekildi.

“Kardeşim dengesiz misin sen?”

Muhtemelen değişip duran ruh halime laf eden Meriç’e elimi başımdan def etmek ister gibi salladım. O sıra parmaklarım yanağına da çarptı. Abartı bir tepkiyle, kurşun yemiş gibi davranarak geri çekilip ses çıkardığında “Bana bakmayarak sigaranı iç.” deyip tekrar telefona odaklanmaya çalıştım ama gözlerini üstümde hissediyordum. Küfreder gibi bir ses tonuyla ama “Lütfen.” diyerek eklediğimde güldü ve şimdilik başını başka yöne çevirdi.

‘Şaka yapmıştım aptal’ diye mesaj attım.

Gülen emoji attığında gözlerimi devirsem de güldüm. Belli ki benimle dalga geçiyordu. ‘Akşam dokuz?’ diye yeni bir mesaj daha attığında heyecanla alt dudağımı ısırdım.

‘Müsait miyim, bilmiyorum’ yazıp gönderdikten sonra riske atmamak için hızla ekledim. ‘Yine, şaka’

Bu sefer sormaktan vazgeçip ‘Akşam dokuz.’ diye mesaj atarak netleştirdi. Huzurla iç çekerek mesajını cevapladım.

‘Anlaştııık’

**

Yürüyen merdivenlere ilerlediğimiz sırada elinde dondurma mutlu mutlu yürüyen bire erkek çocuğuna gülümsedim. Nazar etmişim gibi çocuk bir anda düştüğünde sesli bir nefes alarak çocuğa yöneldim. Meriç de çocuğu kaldırmama yardımcı oldu. Yüzü buruşmuş, elinde kırılmış külahıyla duran ve yerdeki dondurmasına bakan çocuğun önünde dizlerimi kırarak alçaldım. “Canım iyi misin?”

Çocuk kıyafetine, boynuna ve çenesine de bulaşmış dondurmaya baktıktan sonra dudakları iyice büküldü. En azından yaralanmamıştı. Kolunu sıvazlayıp “Hiç üzülme. Hemen yeni bir dondurma alırız. Değil mi abisi?” diyerek Meriç’e baktım. Meriç uzaklarda duran birine başıyla dondurmacıyı işaret etti. Herhalde başka koruma da vardı. “Annenler nerede?”

“Annem lavaboda.” dedikten sonra ağlamaklı ağlamaklı burnunu çekti. Yaralanmış görünmese de muhtemelen canı yanmıştı ve koy veremiyordu. Annesini gördüğü gibi ağlayacağına emindim. Bazı yaralarımız sızlamak için sevdiklerimizi beklerdi. Çocuk kırık külahını hâlâ bırakmadığı eliyle lavaboları gösterdi.

“Gel, seni annene götüreyim. Hem üstünü de temizleriz. Çıkınca da dondurman çoktan gelmiş olur, olur mu?”

Çocuk titrek sesiyle “Olur.” dedikten sonra başını eğdi ve yerdeki dondurmaya bakmaya devam etti. “Ver bakalım şunu da, artık ihtiyacın kalmadı.” dedikten sonra kırık külah ucunu aldım. Yol üstünde çöpe atardık. Kolunu tekrar sıvazladıktan sonra elini tutarak doğruldum. Lavaboya doğru hareketleneceğim sırada Meriç kolumdan tuttu. Başımı hafifçe ona çevirdiğim sırada kulağıma yakın durarak sessiz konuştu.

“Dur, önce kontrol edeyim.”

Vücudumla da hafifçe ona dönüp “Kadınlar tuvaletini mi Meriç?” dedim alayla. Güvenliğin ‘sapık var’ ihbarıyla başımıza üşüşmesini istemeyeceğim gibi zaten uygun bir durum da olmazdı.

“Bu işte bir piçlik olabilir.”

“Meriç’cim,” dedim ben de sessiz olmaya gayret ederek. Külahı tuttuğum elimle çocuğu ve yerdeki dondurmayı gösterdim. “Bana her şey normal geldi. Ata da kadınlar tuvaletinden çıkmaz herhalde.”

“O puştun nereden çıkacağı belli olmaz. Kuyruğuna bastık, dikkatli olmalıyız.”

Kadınlar tuvaletine gülüşerek giren üç kadının ardından çıkan yaşlı teyzeyi gösterdim. “Teyze mutlu, girenler hâlâ çığlık atarak kaçmadı. Herhalde temizdir Meriç’cim. Çocukla ilgileneceğim, hadi.”

Emin olamayarak baktığında minnetle gülümsedim. “Pimpiriklik yapmayalım.”

Sıkkın bir nefes eşliğinde başını onaylar şekilde salladı. “Bekliyorum.”

Külahı da çöpe attıktan sonra lavaboya girdik. Lavaboda elini yıkayanların gözleri gereksiz yere üstümde kalınca benim de üstüme bir şekilde dondurma bulaşıp bulaşmadığını düşündüm. O sıra çocuk beni tuvalet kabinlerine doğru çekiyordu. Tuvaletlerin olduğu koridora girdiğimiz gibi çocuk elimi bıraktı. “Anne!”

Çocuk ileriye koşmaya başlayınca bakışlarımla takip ettim. Çocuğun annesi buradaydı evet ama düştüğü ya da dondurmasını düşürdüğü için ağlamaktan daha büyük bir problemi vardı. Kan beynime sıçrarken hızla atılıp çocuğun elinden tuttuğum gibi geri, ardıma çektim. Lavabonun kapısına geri döneceğim sırada Ata, silahı kadının şakağına sertçe bastırdı.

Bu sefer hayal değildi. Bu sefer delirmeye başladığımın iziyle değil sebebiyle karşı karşıyaydım.

“Bir adım daha atarsan çocuk annesinin ölümünü izler.”

Kadın, çocuğunu korkutmak istemediği için hıçkırıklarını bastırmaya çalışsa da, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Ata kolunu boynuna bastırarak kadını hemen önünde tutarken, diğer eliyle silahı kafasına dayamıştı. Kadın korkudan kurtulmak için bile çabalayamazken çocuk ağlayarak “Ne istersen yaptım!” dedi. “Annemi bırak…”

Ardımdan çıkmaya çalışan çocuğu zaptetmek kadar üstümdeki şoku da atmaya çalışıyordum. Kapıya doğru çocukla koşsam Ata kadını gerçekten vurur muydu? Alışveriş merkezindeydik öyle elini sallaya sallaya kaçamazdı. Bu kadar insanın arasında nasıl silahıyla durabiliyordu ki zaten? Lavabodan çıkan teyze de koşa koşa güvenliğe gitmemişti.

Hareket edip etmemeye karar verememiş olsam da kapıdan yana baktım. Göz göze geldiğim bir kadına yardım çağırması için yalvarır gibi baktım ama sırtını kapıya yaslayarak kilidi çevirdi. Gözlerim yuvalarından çıkmak üzereyken başımın zonklaması eşliğinde tekrar Ata’ya baktım. Öldürmekle tehdit ettiği kadın ve zorla ardımda tuttuğum çocuk dışında burada olan herkes, zaten Ata’nın ayarladığı insanlardı.

“Beni suçlama. Seni görebilmek için bunları yapmak zorunda kalmamın sebebi sensin.”

Ne kadar korunursam, o kadar gözünü karartıyordu. Ağlayışları kulağımdan eksilmeyen çocuğa ve muhtemelen kendi canından çok çocuğu için endişe eden anneye karşı da suçlu hissettim. Silah benim elimde değildi, hatta o kadından çok sanki benim şakağıma yaslıydı ama yine de suçlu hissettim.

Yanaklarımın ıslandığını hissettim ama ne zaman sessiz sessiz ağlamaya başlamıştım, bilmiyordum. Çocuğu ardımda tutmak dışında donukluğumu üstümden atamıyordum.

Yine nefes almayı unuttuğumu kanıtlayan bir sesle “Onlar gitsin.” dedim. Madem beni köşeye sıkıştırmıştı, anne ve çocuğu bırakmalıydı. Çocuğun şu an yaşadığı travmayı hayal bile edemezdim. Ben babamı ölü görmüştüm. Hâlâ herhangi bir avizeye bakmaktan haz etmezdim. Çocuk ise annesinin ölmesinden korkuyordu. Ağlamaklı hali de ne düştüğüne, ne de dondurmayı düşürdüğüneydi. Annesinin bir yabancının tehdidi altında olmasınaydı. Tam da orada bize gerçekleri anlatsaydı, annesini tehlikeye mi atmış olurdu yoksa kurtarmış mı? Benim gibi o da kötüye boyun eğmişti.

Ata, kadının kulağının dibinde pis pis güldü. Kadın başını uzaklaştırmaya çalıştığında kadını sertçe çekip “Yok ya?” diye sordu. “Sen köşeye sıkışmadıkça hapsedilemiyorsun. Uslu uslu dursan her şey farklı olurdu. Şimdi beni bu kadını da öldürmek zorunda bırakma.”

Yaptığı her kötülüğün suçunu bana atmasına dayanamıyordum. Narsist psikopatın konuşmasına bile dayanamıyordum. Zehir gibi kelimeleri artık o konuşmadığında bile zihnimde yankılanıyordu. O iğrenç bakışları, o olmadığında bile üstümdeydi. Aynadaydı. Sanrılarımdaydı.

Çocuğun ağlayışı arttığında “Size hiçbir şey olmayacak.” demeye çalıştım ama ciğerlerim yardımcı olmuyordu. Tehlikede olan tek kişi ben olmadığım için nefesimi toparlamaya çalıştım. Ardımdan çıkamayacağını kabul edip bu sefer de bacağıma yapışmış ve içli içli ağlayan çocuğun omzunu sıvazladım. “Annene hiçbir şey olmayacak.”

Ata başını onaylar şekilde salladı. “Evet. Ablan uslu durursa, annene hiçbir şey olmayacak.”

Çocuğa sarmadığım elimle yüzümdeki yaşları sertçe sildim ve çenemi dikleştirdim. “Ne istiyorsun?”

“Artık mesajlarım sana ulaşmıyor. Niye?”

Sebebine dair hiçbir şey bilmiyordum. O da bilmediğimi gördü ve düşünceli baktı. Kolları bir an gevşemiş olmalı ki kadın hareketlenir gibi olduğu an sertçe tutup kendisine yapıştırdı. Kadın bir an ağlayışı bastıramayarak inlediğinde çocuk bacağıma daha sıkı sarıldı ve yüzümde silmem gereken yeni yaşlar birikti. “Sakin ol.” diye yalvardım biraz çocuğa, biraz annesine, biraz da kendime. “Özür dilerim.” derken bu sadece onlaraydı. Suçlu hissediyordum ve bu andan sağ salim kurtulsalar bile olanları zihinlerinden silemezdim. “Özür dilerim, size hiçbir şey olmayacak. Lütfen sadece sakin olun.”

Kadın üzgün, korkmuş ve suçlayarak baktı. Çocuk ise güvenmiş, sığınmış gibi biraz daha sıkı sarıldı ve başını gömdü. Kalbim biraz daha parçalandı.

İnsanların hayatlarını mahvediyorum.

“Bir süre ortalarda olmayacağım. Yurtdışına gidiyorum.”

Siktir git.

“Aslında, kaçıyorum. Neden biliyor musun?”

Siktir olup gittiğin sürece umurumda bile değil.

“Çünkü öldürmemem gereken birini öldürdüm.”

Kadın ve çocuk aynı anda paniklediler. Kadın ağlayışlarını korkuyla bastırmaya çalıştığı için inlerken, çocuğun ise hıçkırıkları arttı. Çocuğa sarılmak, kadını ise kurtarmak istedim ama sadece Ata’ya bakakaldım. Sanki silah kalbime yaslıydı ve çoktan ateş edilmiş, sadece zaman yavaşlamıştı. Sanki ölüşümü anbean hissediyordum.

Korkuyla idrak ettim. Biraz önce ‘Şimdi beni bu kadını da öldürmek zorunda bırakma’ demişti. Bu kadını da…

Yaşların bile donduğu gözlerimi ondan alamazken olabildiğince aralanmış titrek dudaklarımın bir şeyler diyebileceği yoktu, benim yerime cevapladı. “Ben sadece seninle evlenirim Asya. Bunu biliyordun.”

“Hayır…”

Sanırım benim sesimdi. Çünkü kadının için için korkuyla ağlamak dışında çıkardığı bir ses yoktu. Başımı iki yana salladığımı hissettim çünkü saçlarım önüme düştü ve başım döndü. Tekrar “Hayır…” denildiğini duyduğumda sesim daha tanıdıktı.

“Bunu biliyordun ama o kadını bana yem yaptın.”

“Hayır…” diye soluyarak onu gösterdim. Sonra elimi telaşla iki yana salladım. “Hayır, hayır, hayır…” derken bacağıma sarılmış çocuğu da sürükleyerek geriliyordum.

“Ebru Seyitli öldü.”

“Hayır!” diye çığlık attım ama susmadı. Gülerek “Senin yüzünden.” dediğinde elimi dudaklarıma bastırıp irileşmiş yaşlı gözlerle bir süre ona bakakaldım. O mu tekrarladı, yine zihnimde mi yankılandı, anlayamadım. “Senin yüzünden…”

Hayır, hayır, hayır…

“Siyah’ın kardeşi… Neydi, Yağmur mu? Eskişehir’i sevmiş mi Asya?”

Söyledikleri kulaklarımda uğuldarken hayatımı kaydırdığı gibi o da gözlerimden kayar gibi oldu. Yere yığıldığımı birkaç saniyenin ardından fark ettim. Sırtım lavabonun duvarına yaslıyken bir kolumla çocuğa sımsıkı sarılmaya devam ediyordum. Bacaklarımı kendime yarım yamalak çekmiş halde elimi dudaklarıma bastırırken artık istediğim nefes alabilmek değildi.

“Bakma bana öyle. Kurşunu sen seçtin. Siyah üzücü bir haber alsın ister misin? Yine, senin yüzünden?”

Hayır, diye çığlık atmak istedim ama sustum. Nefes alamıyordum, kimse yardım etmesin ve bir daha hiç alamayayım istedim, sustum. Anneyi kurtarmak istiyordum, gücüm yetmedi sustum. Bana sığınan çocuk annesiz kalmasın istiyordum, her şey benim yüzümdendi sustum. Benim için hayal kurmak ölüm ısmarlamaktı. İstediğim her şeyi çürütüyordum. Bir şey istemeye korktum, sustum.

“Ben de öyle düşünmüştüm. Ben soyadı Seyitli olan herkes ortadan kalkana kadar yokum. Nereye gitsem peşime düşecekler. O pezevenk babam Seyitlilere savaş açarak beni kurtarmaya değer görür mü bilmiyorum ama neyse ki benim daha iyi bir planım var.” dedikten sonra keyifle güldü. Dudaklarını öne ite ite konuştu. “Sensin.”

Ses bile çıkaramayarak dinlerken gözlerim kararıyordu. Söyledikleri zihnimdeki boşlukta yankılanıyordu. Bir şeyler düşünme çabam boşunaydı. Zihnim sonsuz bir karanlıktı ve sadece Ata’nın sesi yankılanıyordu. Yanaklarımdaki yaşları, dudaklarıma bastırdığım elimi, bana sarılan çocuğu artık hissedemiyordum.

“Etrafındaki itleri atlatacaksın. Otoparkın eksi üçüncü katında plakası AB 127’le biten siyah bir Mercedes seni bekliyor. Sen de benimle geleceksin. Benim olacaksın.”

Sen de benimle geleceksin.

Benim olacaksın.

Altın bir kafes etrafıma inşa ediliyordu.

“Seyitliler tabii peşimize düşecek. Ama Adnan seni kurtarmak için Seyitli ailesini yok etmek zorunda kalacak. O sıra babam da Adnan’ın fişini çeker. Biz de seninle evli, mutlu, çocuklu. Değil mi sevgilim?”

Evli, mutlu, çocuklu.

Kanatlarım çırpınamayacak kadar yaralıydı.

“Ben artık uçurumun ucundayım Asya. Sana yemin ediyorum düşmeden önce etrafında kim varsa yanıma çekerim. Hepimizin ölüşünü izlersin. Yağmur’dan başlar ve sen aksine ikna olana dek Siyah’a kadar gelirim. Hepsi o kadın gibi ölür; senin yüzünden.”

Senin yüzünden.

Eğer gökyüzünde altın kafesten benim yüzümden akan kanları izleyeceksem, uçmak buna değmezdi.

“Eğer yarım saat içerisinde ben bu alışveriş merkezinden çıkamazsam ve sen de arabada olmazsan, tetikçilerim işe başlayacak.”

Herkes doğum tarihini bilirdi.

Ben ölüm tarihimi de öğrendim.

Kadını sertçe iterek bıraktı. Çocuğun ellerinin üstümden eksildiğini hissetmedim ama önümden annesine koştuğunu göz ucuyla gördüm. Gözlerim Ata’ya dalmıştı. Kadın çocuğunu yakaladığı gibi kucağına alıp tuvalet kabinine gürültüyle girdi ve biraz olsun korunmak isteyerek kapıyı kilitledi. Karşımdaki adamın nasıl da engel tanımadığını henüz anlayamamış olmalıydı. Belki de ben de anlayamamıştım. Belki de ben de işe yaramayan kapılar kapatıp durmuştum.

“Şimdi, git.”

Yaklaştı. Kayda değer bir korku hissetmedim. Bulanık görüşümde, dibime kadar varmasını izledim. Kolumdan tuttu sanırım, kalkmaya gücü yeten ben olamazdım. Kapıya çevrildim ve kapı giderek yaklaşmaya başladı.

“Git ve sevdiklerini kurtar.”

Git ve sevdiklerini kurtar.

Kilidi ve kapıyı, bana zarar verdiğine defalarca kez şahit olduğum ama başkalarına zarar vermesinden korktuğum eli açtı. Ebru Seyitli’nin kanının bulaştığı eli. Sevdiklerimin kanını da şimdiden görebiliyordum.

Meriç’e görünmek istemiyorsa kolumu bırakmış olmalıydı ama ilerlemeye devam edebildiğimi gördüm. Alışveriş merkezinin gürültüsünü duyamıyordum. Yanımdan geçen insanların yüzlerini ayırt edemiyordum. Her biri kanın sıçradığı bir tuvalin artık anlamı kalmamış renkleri gibiydiler.

Yangın çıkışı git gide yaklaştı. Ağır kapının altında ezilmek istedim ama dışarıya çıktım. Tenime değen havayı soluyup soluyamadığımdan emin olamadım. Enkaz olmak üzereymiş gibi sallanan merdivenlerde ilerledim. Titrek bir el korkuluğa uzandı. Tel koruma olmasa bedenimle de yerleyeksan olurdum.

Eksi üç.

Bir şekilde eksi üçe gitmem gerekiyordu ama ben yukarı çıktım.

Bitecek.

Her şey bitmek üzere.

Henüz çıkıyor olan birinin açtığı kapıdan en üst kata girdim. Kanlı renkler birbirine karışırken bazılarına çarparak ilerledim. Cam döner kapıdan sabırla geçtim. Hava tekrar yüzüme çarptı, bu sefer gökyüzüne teller de örülmemişti.

O zaman ben de uçarım gökyüzünde.

İlk ve son kez.

Batan güneşe gittikçe yaklaştım. Sıcaksa da hissetmedim. Yüklerimden arınmak için ince ceketimi çıkarmak istedim. Tam olarak başaramamış olmalıyım ki elim terasın demirlerini yakaladığında ceketim bileğimden sarkıyordu.

Her şey, bitsin artık.

Bedenim hızla savruldu. Başımı yere mi çarptım, başka bir şeye mi bilemedim ama gözlerimi sımsıkı yumdum.

“Asya!”

Sesler geri geldi. Çığlıklara eşlik eden gürültüyle birlikte bir tanıdığın endişeli sesi kulaklarıma ulaştı. Yerle kavuşmasını istediğim bedenimi biri sarsmaya başladı. “Asya! Ne yapıyorsun? Sen ne yapıyorsun! Asya! Sen ne yapıyorsun…”

Bedenimi yerden geri çekti. Sarsılmak sesleri geri getirmeye yetmişti ama bir de sarıldı. Bu acıyı da beraberinde getirdi. Gürültüye hıçkırıklarım eklendi. Ve söylemeye çalıştıklarım.

“Ölmek istiyorum.”

“Hayır, hayır, hayır. Siktir… Dur, tamam, sakin. Sakin kardeşim, dur. Ferit! Alışveriş merkezini arayın, çıkışları kapatın. Hadi lan, çabuk!”

“Her şey bitsin. Ne olur bitsin artık…”

“Şş, Asya… Asya bir bana bak... Bülent ambulans! Hızlı, hadi lan hızlı!”

Ellerini yanaklarımda hissettim. Beni tekrar sarstığında hıçkırıklarım arttı. Gözlerimi açmayı şiddetle reddettim. Ne kanlı renkleri, ne de sadece ölerek bile uçamadığım gökyüzünü görmek istemiyordum.

“Barlas’a da haber verin! Acele gelsin, durum ciddi.”

Bir isim kalbimi eğip bükerken hıçkırıklarım çığlıklara dönüştü. Koluna sımsıkı tutunurken başımı omzuna gömebildiğim kadar gömdüm. “Meriç, ben ölmek istiyorum…”

“Yok öyle bir şey. Şş. Asya, yok öyle bir şey! Duydun mu beni? O şerefsiz mi? Bir şey mi yaptı sana o şerefsiz? ”

“Ne olur, bırak… Ben özgür olmak istiyorum…”

Gökyüzünde uçmak, yeryüzüne kavuşmak.

“Tamam!” dedi ve yüzümü görmeye çalışmayı bırakıp o da tamamen sarıldı. “Sana yemin ediyorum olacaksın ama böyle değil! Asya böyle değil!”

“Benim yüzümden!”

Çığlığım beynimde yankılandı. Bir kadın… Benim yüzümden ölmüştü. Aşağıda bir kadın daha neredeyse ölecekti. Sevdiklerim… Sevdiğim herkes ölmek üzereydi.

“Benim yüzümden…” demeye çalıştım ama hıçkırıklarım müsaade etmedi. Yine de bilmem ne zamana dek tekrarladım. “Benim yüzümden, benim yüzümden, her şey benim yüzümden…”

**

“Hayal hırsızımla tanıştığımda on bir yaşındaydım.”

Gözlerimi hareket ettirmek bile beynimi zonklatırken tanımadığım sese doğru başımı çevirdim. Alışveriş merkezinin boşaltılmış terasının duvar dibinde, yanıma oturmuştu. Önümdeki adamlar olur da gökyüzüne koşarsam diye temkinle duruyorlardı. Her biri kafesin demirleriymiş gibi hissettiriyordu. Ambulansı reddetmiş, buradan bir milim bile oynamadan önce zihnimi toparlamaya çalışıyordum. Herkes suratıma ‘Biraz önce intihara kalkıştın’ der gibi bakarken bunun anlamını henüz idrak edebilmiş halde değildim. Titriyor, üşüyor olsam gerek omuzlarımda bir örtü vardı ama tutabilecek halde değildim. Üşüdüğümü de hissetmiyordum. Sadece ensem ürperiyordu. Demirlerin arasından gökyüzüne bakarken sadece o ürpertiyi hissediyordum.

“Hayal hırsızı,” diye açıklama ihtiyacı duyup burukça gülümsedi tanımadığım kadın. Adamlar pek yakınımızda değillerdi ama yine de sessiz konuşuyordu. Meriç de her neredeydi bilmiyordum ama burada değildi. “Çocukken öyle derdim.”

Sen kimsin, diye düşündüm ama dudaklarımı oynatıp soramadım.

“Tabii annem ‘yeni baban’ diye tanıtmıştı.”

“Güneş…”

Pürüzlü sesimi duyana kadar konuşmaya yeltendiğimi anlayamamıştım. Beni anladığını ve benim de onu anlayacağımı söylemişti Meriç’e. Benimle aynı acıları yaşamamış olmasını ummuştum ama benim hangi umduğum gerçek oluyordu ki? Hayaller zihnime düştüğü gibi sonsuza dek ölüyordu.

“Tanıştığıma memnun oldum.” dedi dolu gözlerle. İsmi gibi saçlara sahipti. Bal rengi gözlerinde bulutlar yağmak üzereydi.

“Her şeyi anlayabilecek bir yaşta değildim ama bir ‘babanın’ öyle…” dedikten sonra yutkundu. Yutkunmakla geçmeyeceğini biliyordum. Sesini temizlemeye çalıştı, tekrar konuştuğunda ne sesi pürüzden kurtulmuştu, ne de geçmişi arınmıştı. “Dokunmayacağını biliyordum.”

Başımı ardıma yasladım ve titreyen dudaklarımı ve yanağımdaki yaşları hissettim. Tekrar mı ağlamaya başlamıştım yoksa tekrar mı hissetmeye, bilemiyordum.

Gözleri bir anlığına etrafta gezinirken ilk yaşını sildi. Belli ki kimsenin duymasını da, görmesini de istemiyordu. Burnunu çekip gökyüzüne doğru baktı. Onun da hiç özgürlük için bulutlara koşup koşmadığını merak ettim.

“Annem bana inanmadı.” Eski bir anıdan, taze bir acıyla bahsediyordu, mimikleri titreyerek hareketlenmişti.

Annesi ona inanmamıştı.

Bu çıplak elle boğulmak kadar beter hissettirmiş olmalıydı.

“Komşular, akrabalar da ilgi isteyen şımarık bir çocuk olduğumu sandı.”

Oysaki, herhangi bir çocuk bile değildi.

“Çığlıklarım fısıltıydı, dibimde olanlar bile duymuyordu. E tabi sen köşeye sıkıştıkça, canavarın gölgesi büyür. Sen gölgede küçüldükçe, canavarın elleri uzar. Yakalanırsın.”

Şımarık bir çocuk değildi. Odanın karanlık köşesinde olabildiğince küçülmüş ve üstüne yürüyen bir adamdan kendini sakınmaya çalışan bir çocuktu.

“Hakkımı savunabilecek kadar büyüdüğümde tehditleri başladı. Bana inanmayan anneme zarar vermekle, kardeşime de bana yaptıklarını yapmakla tehdit etti. Sevdiklerim için sustum.”

Sevdiklerim için sustum.

“Kendimi feda ettim.”

Kendimi feda ettim.

“Ben zaten bin kere ölmüştüm. Onlar bir kere ölmesin istedim.”

Ben zaten bin kere ölmüştüm.

“Ama canavarlar yalan söyler Asya.”

Başını benden yana çevirdiğinde son birkaç yaşını silmekten ya vazgeçmişti ya da unutmuştu, benim gibi hissizleşmişti. Eli yanağıma uzandığında belki de irkilmeliydim ama hareket bile edemedim. Yanağımdaki yaşları pek hissetmiyordum ama silen elini hissettim. Ardından elinin tersini öylece dolandırıp kendi yaşlarını da sildi ve burnunu çekip zorlanarak gülümsedi.

“Sen ne kadar istediklerini yaparsan yap, yine de onlar yapacaklarını yaparlar.”

Annesine ya da kardeşine de mi bir şey olup olmadığını hiç bitmeyen bir gönül yarasının sızısıyla merak ettim ama sormaya güç bulamadım. Onun da gözleri tekrar ardıma takıldı. Hızla tekrar gözyaşlarını sildi ve sesini temizledi. Sonra bir anda az evvel ağladığına bin şahit gerekeceği bir yüz ifadesi ve güç ile “Biraz daha müsaade.” dedi.

Kime dediğine dönüp bakmadım, hareket etme kabiliyetimi kaybetmiş gibiydim ama Meriç’in gergin, endişeli sesini duydum. “Tamam. Haber verirsin.”

Meriç’in geri gitmesini gözleriyle takip etti sanırım. Ardından tekrar bana baktı ve duvarları çatladı. O da benim gibi maskelere sahipti. Aynı amaçlarla taktıkça ardında nefessiz kalıyorduk. “Seni anlamamak isterdim. Senin beni anlamamanı dilerdim ama anlıyoruz.”

Sarılmak istedim ama hareket edemedim.

“Bana yardım eden oldu.”

Belki de annesi ve kardeşi iyiydi. Belki de canavarın elleri en azından onlara uzanmamıştı. Belli ki Güneş de hayal hırsızından kurtulmuştu ama… Kurtulmak her şeyi düzeltiyor muydu? Bugün, gelecekte kurtulsan bile geçmişe hapsolmamak mümkün müydü?

“Benim de sana yardım etmeme izin ver.”

Gözlerim kolundaki saate indi. Çığlıklarım ve hıçkırıklarım dindiğinden beridir ağzımı bıçak açmamıştı. Lavaboda olan bitenden kimseye bahsedememiştim ama Ata’nın tehdidi açıktı. Yarım saat, demişti. Yoksa Yağmur’dan başlayacaktı. Yağmur’un korunduğunu bilmiyor olmalıydı ama her şey bir saniyelik açığa bakardı.

“Ben…”

Sesim için bile özür dilemek istedim. Sabırla bekledi. Temizlemeye bile çalışamadım. Sadece, konuşabilmek için nefes almaya çalıştım ve bu bile çok zordu. “Ne zamandır buradayım?”

Saatinden sanırım son aramalara baktı. “Sen lavabodan çıktığında Meriç’le telefondaydık. Tam yirmi bir dakika geçmiş.”

Dokuz dakika.

“Beni… Beni anlıyorsun…”

Biraz soru, biraz umuttu.

Güven verir bir şekilde gözlerini kapatıp açtı. “Ve… Yardım e-etmek istiyorsun?”

“Sahip olduğum her imkânımla.”

“Sevdiklerinin… Tehlikede olmasının ne demek…” dedikten sonra devam edemedim. Ben nefesimi toparlamaya çalıştığım sırada elimi tuttu. Elimin boynumda olduğunu, elimi geri çektiğinde fark ettim. Kenetli ellerimizi aramızdan yere yaslarken tepkimi kontrol ederek hafifçe yaklaştı. “Biliyorum.” dedi heceleri bastırarak.

“Be-benim… Benim de kardeşim var…” derken panik atak boğazıma tırmanıyordu. Telaşla başımı salladığımda o da yavaşça salladı ve sakin nefes alış verişlerine eşlik etmeye çalıştım. Elini de nefes alıp verdiği ritimle yavaşça hareketlendirdiğini fark ettim. Her nasılsa daha iyi hissettim.

Yaşlar görüşümü bulanıklaştırırken “Sevgilim var… Sevgilimin ailesi…” dedim ve tekrar başını onayladı. “Çok… Çok seviyorum onları ben… Ben bin kere öldüm ama onlar… Riske atamam… Be-ben onları riske atamam…”

“Evet…” dedi sakinleştiren sesiyle. Diğer elimi de tuttu ve yine nefes alış verişinin ritmiyle ikimizin elini hafifçe havada aşağı ve yukarı hareketlendirdi. Yavaş ve sesli nefes alış verişlerine uyum sağlamaya çalıştım. Panik atak yaşarsam hiçbir işe yaramazdım.

“Yapmak… Yapmak zorundayım…”

“Anlıyorum.”

Umutla sorarken ellerini de sımsıkı tuttum. “Anlıyor musun?”

“Evet. Şimdi bana ne yapmak zorunda olduğunu söyle.”

“Ba-bana yardımcı olacak… Olacak mısın?”

“Olacağım. Sadece bana ne yapman gerektiğini söyle.”

“Meriç… Meriç bilmemeli.”

Çünkü izin vermez.

“Tamam,” derken başını da salladı. “Sadece ikimizin arasında.”

“Sadece ikimizin arasında…”

**

Ebru Seyitli hastanede, yoğun bakımda. Ata onu camdan atmış.

Güneş, böyle söylemişti. Ebru’nun henüz ölmediğini ama durumunun kritik olduğunu. Hâlâ yaşıyor olması içime umut, göğsüme nefesti ama her an ölebilirdi. Bugün, Ata denilen canavarın iki kurbanı da hayatını gökyüzünde kaybetmek üzereydi.

Şimdi biri hastanede canıyla cebelleşirken, diğeri ise kurtulamamıştı. Bir arabada, canavara götürülüyordu. Güneş dediğini yapmıştı. Otoparka inmemi ve arabayla güvenlik çemberini aşmamızı sağlamıştı. Ata ise Meriç peşimden terasa geldiğinde bir şekilde alışveriş merkezinden kaçabilmişti. Söylediği gibi yarım saat içerisinde arabaya binmezsem ve her neredeyse yanına doğru yola çıkmazsam, Yağmur’dan başlayacak, Barlas’a kadar ölüm götürecekti.

Sevdiklerimle vedalaşamamıştım. Okuldan döndüğü zamanlarda Can’ı karşılayamayacaktım. Kâbuslar gördüğünde ‘Gel buraya koca bebek’ deyip örtüyü açamayacaktım. Onun için yeni fotoğraflar biriktiremeyecektim. Buzdolabına asacağımız yeni resimler çizemeyecektik ama güvende olacaktı. Hayatta olacaktı. Güneş ona sahip çıkacak, Canan teyzelere emanet edecekti. Barlas’a…

Barlas…

Güneş’in dediğine göre ona henüz ulaşamamışlardı. Ulaşsalardı, sevdiğin kadın intihar etmeye çalıştı, deselerdi ve koşarak gelseydi, bu arabaya binemezdim. O anlar, ne yapıp eder engel olurdu ama olamasaydı bile ona veda etmek ister miydim, emin değildim. Ona nasıl veda edilirdi ki? Nasıl bir daha göremeyeceğimi bile bile gözlerimi ondan alabilirdim? Nasıl vazgeçip başka yöne bakabilirdim? O hemen oradayken, nasıl yine sırtımı dönüp gidebilirdim?

Aldığım elbiseyi giyemeyecektim. Derin sohbetlerin aktığı bir masada karşısında oturamayacaktım. Ne zaman karşı karşıya otursak ve biraz zaman geçse, birimiz diğerimizin yanına geçerdi. Çünkü o kadar uzak kalmak yeterdi. Sohbetlerimize sarmaş dolaş devam ederdik. Bugün sarılamayacaktık. Bir daha sarılamayacaktık.

Kedilerim… Kedilerime de sahip çıkarlardı, değil mi? Güneş ‘ben bakarım’ demişti. Çiçeklerimin de sulanması gerekiyordu. Yoksa ölürlerdi. Adnan Bey’in… Adnan Bey’in de çiçekleri bana emanetti…

Hiçbir zaman avukat olamayacaktım. Mağdurlar için savaşamayacaktım. Bir mağdur olarak yaşayacak, bir mağdur olarak ölecektim.

Bugün kendim için yapacak bir şey bulmuştum. O gökyüzünde süzülmek isterdim ama ben onu bile yapamamıştım. Ne sevdiğim adamla evlenebiliyordum, ne de bu hayattan vazgeçebiliyordum.

Herkes bana kızacaktı. Herkesin canını yakacaktım ama en azından hayatta olacaklardı. Ata’nın kanlı eli sadece beni yakalayacaktı. Benim yüzümden başkalarına zarar vermeyi bırakacaktı. Ebru Seyitli de hayata tutunursa, onu tekrar öldürmeye çalışmasına gerek kalmayacaktı.

Benim yüzümden bir daha hiç kimseye bir şey olmayacaktı.

Araba, bir yatın beklediği limanda durdu. Gözlerim beni cehenneme götürecek yata bakarken beni yakan ateşi de gördüm. Yattan iskeleye indi. Ellerini iki yanında kaldırarak arabaya doğru yaklaşırken yüzünde memnun bir gülümseme vardı. Sonunda kafesindeydim.

Adamın teki kapımı açtı. Kimse bana dokunsun istemiyordum, kendim inmeliydim. Buraya gelmeyi ben seçmiştim ama bir süre inemedim. Ön camdan Ata’ya bakmayı sürdürdüm. Eğer inmezsem, belki de adamı değil, gelip bizzat o indirecekti. Bana dokunmasından korkmalıydım ama hiçbir şey hissetmedim. Gittiğimiz cehennemde sadece izlese bile eziyet çekerdim ama daha fazlasını yapacaktı. Yine de şimdi, küçük bir temastan bile normalde çekinirdim ama ben gökyüzüne koşarken de korkmuyordum, şimdi de hissiz bir şekilde izledim.

İyice yaklaştığında zihnimin vermediği bir komutla arabadan indim. Bir kukla gibi hissediyordum. Sanki iplerimi bir başkası çekiştiriyordu. Ata…

İçim gibi hava da kararmıştı. Gece kapkaranlıktı. Ayın solgun ışığı, iskelenin güvenliğinden yayılan cılız lambalar ve ara sıra karanlığı yaran araba farları dışında etrafta neredeyse hiçbir ışık yoktu. Uzakta, denizin üzerinde hareket eden teknelerin ışıkları belirip kayboluyor, köprünün ışıklarıysa karanlığın içinde ince bir çizgi gibi uzanıyordu. Şu an Barlas için hazırlanmış olmalıydım. Ellerim kalbimde, beni almaya gelmesini bekliyor olmalıydım…

“Benim sevgilim,”

Derdi, Barlas da. Benim sevgilim, benim en çok sevdiğim.

“Sonunda kavuşuyoruz.”

Benim olacaksın.

Elini bana doğru uzattı. Ağlamalı, korkmalı, belki kaçmalı, bağırmalı, çağırmalıydım ama söyledikleri kulaklarımda yankılanırken kanlı eline boş gözlerle baktım. Vücudum savunmaya geçmiş gibiydi. Acı yoktu. Arabada her saniye hazin sonuma doğru ilerlerken içimde bir sızı bile yoktu. Sanki bir şeyler kopup gitmişti. Sanki acının gerçekten bir sonu vardı. Eşiği geçtikten sonra belki de geriye hiçbir şey kalmıyordu.

“Elimi tut, sevgilim. Seni yeni hayatımıza götüreceğim.”

Evli, mutlu, çocuklu.

Sadece baktım. O zaferle gülümserken ve ara ara dudaklarından memnun gülüşler çıkarken sadece baktım. Elini hafifçe salladı ve keyfine rağmen uyararak tekrarladı. “Elimi tut ve gidelim.”

Elimi kaldırıp avucuma baktım. Avucumda kanayan tırnak izlerimi gördüm ama acıyı hissetmedim. Saçlarımı hafifçe dağıtan rüzgâr kulaklarımda denizin sesiyle birleşiyor ve bir veda bırakıyordu. Hayatımın son sahnesine bahşedilen kısa bir huzur.

“Bitti…” diye fısıldadım. Her şey bitsin istemiştim ama ben bitmiştim. Hayatım bitmişti. “Bitti.”

Bir el silah sesi geceyi ikiye böldü.

Ardından bir tane daha.

Ne olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü. Ata’nın arkasındaki adamlardan biri sendeleyerek yere düştü. Diğeri silahına davranamadan göğsünü tuttu ve dizlerinin üzerine çöktü. Ata’nın yüzündeki gülümseme silindi ve adamlar teker teker inmeye başladı.

Sonra birden, arkamızdan gelen farlar karanlığı yardı. Motor sesleri birbirine karışırken araçlar iskeleye peş peşe girdi. Kapılar açıldı. Ellerinde silahlarla adamlar dışarı fırladı.

Ata hızla yakalamak için elime uzandı. Az evvel kapımı açmış olan adam beni geriye çekti ve Ata’yla aramıza kaldırdığı silahı girdi. Ata alnına dayanılan silahtan kaçmak için geriye doğru bir adım attı. Ata’nın “Ne oluyor?” diye bağırışı ve zihnimdeki çığlıklarıma eşlik etti.

Ata bir onun kadar şaşkın olan bana, sonra etrafındaki adamlara baktı. Kendi kafesine hapsoluyordu.

“Bunu yapamazsınız… Bana yapamazsınız!”

Arabalardan inen sayamadığım kadar çok adamın namluları ona çevriliydi. Yatta ve çevresinde ne kadar Ata’nın adamı varsa kulağımda çınlayan silah sesleriyle indirilmişlerdi. Farlar Ata’nın yüzüne yansıyıp da acımasız gözlerindeki korkuyu ön plana çıkartırken Ata elini kaldırarak geriye doğru yalpaladı. “Hepinizi mahvederim!”

Ata geriye, yata doğru durmadan koşmaya çalışırken korkudan ayakları birbirine dolanıyordu.

“Hepinizi silerim! Babam hepinizi yok eder!”

Gelenler…

Seyitli ailesi miydi?

Ata, belinin ardındaki silaha yeltendiği gibi bir silah daha patladı. Ata acıyla inleyerek bileğini tutarken silahı yere düştü. Ben her ışık gözlerimi kamaştırır ve her ses kulağımda karışırken olanı biteni anlamış ve hareketlenebilmiş değildim. Ata ise elinden kanlar aka aka kaçma çabasını sürdürdü. Yata doğru döndü ve birkaç saniyede bir ardına baka baka ilerlemeye devam etti. Kaçmayı başarmasından korktum. Seyitli ailesi bana ne yapardı bilmiyordum ama Ata’yı ellerinden kaçırmalarından daha çok korktum.

Yattan inen maskeli adama “Koru beni!” diye bağırdı. Yatın merdivenlerine atladı ama ayağı sağlam basamadı. Denize düşeceği sırada cüsseli koruma bileğinden Ata’yı kavradı. Ata yine “Koru!” diye bağırdı. Maskeli adam Ata’yı ardına çekecek ve Ata yüzünden ölenlerden biri olacak sanırken kolunu sertçe boynuna dolayarak önünde tuttu. Ata bileğinin acısını boş vererek boynunu tutan koldan kurtulmaya çalışırken boğuk bir şeyler demeyi başardıysa bile duyamadım. Maskeli adam silahı tutan eliyle maskesini çekip çıkarttı ve denize attı. Silahı Ata’nın şakağına yasladı. Ata’nın ölüm korkusunu görmek isterdim ama gözlerimi Ata’yı öldürmek üzere olan adamdan ayıramadım.

“Barlas?”

Sesimi duydum. Uzaklardan gelir gibiydi, kendimi yabancıladım. Beni koruyan adam mı önümden eksildi, yoksa ben mi onu kenara itip bir adım öne çıktım, anlayamadım.

Etrafımdaki adamlar da silahlarını indirdiler. Meriç’in “Etrafı kolaçan edin!” diye, Çağrı’nın ise “Hadi, hızlı!” diye bağıran seslerini duydum ama gözlerimi Barlas’tan ayıramadım. Sevdiğim adam metrelerce ötemdeydi, beni cehenneme götürecek olan yatta, canavarımı yakalamıştı.

Gelenler Seyitli ailesi değildi. Gelenler, benim ailemdi.

“Kendini kurban etmek sevdiklerini kurtarmayacak Asya.”

Güneş’in sesini duydum. Yanıma gelmişti ama dönüp bakamadım. Gözlerimi Barlas’tan alamadım. Ata, korkudan çırpınamıyordu bile, belki de onu tutanın Barlas olduğunun farkında değildi. Düştüğü tuzağı kuran ben değildim ama onu yakalayanlar benim tarafımdaydı. Yine de Ata hâlâ Seyitli ailesinden şüpheleniyor olabilirdi. Tüm bunların nasıl olduğunu onun gibi ben de idrak edemedim.

“Ben bununla annemi kaybederek yüzleştim. Senin de bunu yaşamana izin vermem.”

Annemi kaybederek…

“Beni kandırdın…” dediğimi duydum. Söylemeye gayret göstermemiştim, zihnimden taşmıştı. Onları Ata’ya getirmemi sağlamıştı. Kendimi feda etmeme müsaade edecekmiş gibi davranmıştı. O arabanın Ata’ya gidebilmesi için benim de içinde olmam gerekiyordu. Bir şekilde arabanın içinde onların da adamları vardı. Nasıl yapmışlardı, bilmiyordum bile. Ata beni rehin almak ister gibi uzandığı an, o adam beni ardına çekip korumuştu.

“Evet. Seni kandırdım ve sen de canavarından kurtuldun Asya.”

Canavarından kurtuldun.

Bu duyduğumu idrak edemedim. Kelimeleri seçebiliyordum, anlamlarını da biliyordum ama hayatımla bağdaştıramadım.

“Bi-biliyor mu?”

Adamlar, Barlaslara doğru ilerlerken Barlas da gözlerini üstümden çekmiş, Ata’yı geriye doğru sürüklüyordu.

“Henüz bilmiyor ama öğrenecek. Bence senden duyması gerekiyor.”

Barlas ve peşinden giden adamlar artık güvertede görünmüyordu, geminin arka tarafına geçmişlerdi ama gözlerimi alamıyordum. Biri dokunsa belki devrilirdim ama şimdilik buz kesmiş bir şekilde dikiliyor ve sadece bakıyordum. Kendi sesim bile kulağımda uğulduyordu.

“Bunlar… Nasıl oldu?”

Bir helikopter sesi duyduğumda korktuğumu hissettim ama irkilmeden yata bakmaya devam ettim. Helikopterin sesi olduğumuz yere yaklaşıyordu. “Adnan abi sayesinde. O da geliyor zaten.”

“O… O biliyor mu?”

“Her şeyi değil. Hızlı harekete geçmemiz lazımdı. Asya tehlikede, dedik sadece. O da geri kalanı halletti. Ata yine yurtdışına kaçacak evet ama bu sefer bizim rehinemiz olarak.”

Her duyduğumu anlayamıyordum. Belirli kelimeler zihnimde yankılanıyordu ve zihnimde aynı senaryolar dönüp duruyordu. Hepsinde mahvoluyordum.

“Barlas… Ba-Barlas öldürür… Onu öldürür…”

“Siyah öğrendiğinde, Ata çok uzakta olacak. Gerisine de, Adnan abi karar verir.”

“Ba-Barlas… Ne sanıyor?”

“Ata’nın Adnan abiyle anlaşmak için seni kullanmaya çalıştığını ve onu yakaladığımızı. Başka bir şey bilmiyor.”

İntihar etmeye çalıştığımı da, yine kendimi feda ettiğimi de, niye feda ettiğimi de henüz bilmiyordu.

“Ama şimdilik Asya. Siyah bizim üstümüz. Anlatmazsan, anlatmak zorunda kalırız. Zaten Adnan abi detayları öğrenince, o da öğrenecek.”

“Ben… Ben…”

“Sen önce nefes almakla başla.”

Kolumdaki elini hissettim. Yıkıldığım gibi yakaladı. Dizlerimin yere çarpışını yavaşlatırken benimle birlikte alçaldı. Sımsıkı sarılırken kulağıma “Geçti,” dedi. “Her şey bitti. Nefes al Asya.”

Her şey bitti…

Öylece açık kalan titrek dudaklarımdan önce iniltili sesli bir nefes çıktı. Böyle bir an yaşanırsa çığlık atarım sanırdım. Belki gülerim, gülüşlerim kahkahalara dönüşür diye düşünürdüm ama sesim yeterince çıkmıyordu bile. Sanki yanaklarımı ıslatan her yaşta bir anı da akıyordu. Bazıları beni öldüren anılardı, bazıları ise yaşatan. Bazıları ise henüz yaşanmamış anılar. Hayaller. Ve artık hayal hırsızım yoktu. Hayallerim ölmek zorunda değildi.

Sevdiklerimle vedalaşmama gerek yoktu. Okuldan çıkıp da eve geldiği zamanlar Can’ı karşılayacaktım. Kâbuslar gördüğünde ‘Gel buraya koca bebek’ deyip örtüyü gelmesi için açabilecektim. Fotoğraflarını biriktirecektim, bazılarında ben de olacaktım. Buzdolabına asacağımız yeni resimler çizecektik ve güvende olacaktı. Hayatta olacaktı.

Barlas…

Sevgilim. Benim en çok sevdiğim.

Affederse eğer, Barlas’ın elini tutacaktım. Hem de yüzüğünü taşıyarak. Belki bir gün, bebeğini de... Ata’nın yakalanması bu savaşı bitirmezdi ama beni, bizi namlunun ucundan çekerdi. Barlas da bu işe beni Ata’dan kurtarmak için girmişti. Artık tüm bunları sürdürmek zorunda değildi. Değil mi? Madem korunma listesindeydik, çekip gidemez miydik?

Derin sohbetlerin aktığı masalarda Barlas’ın karşısında oturacaktım. Biraz zaman geçince ya o ya da ben diğerimizin yanına geçecekti. Hemen alışık kolları beni göğsüne çekecekti. Omzuna hayali kelimeler çizecektim, o da tahmin edecekti. Aşkım. Sevgilim. Sevdiğim.

Çiçeklerimi ben sulayacaktım. Kedilerime ben bakacaktım.

Belki de bir gün avukat olurdum Mağdurlar için savaşırdım. Tıpkı Güneşlerin beni kurtardığı gibi? Güneş’in de önceden mağdur ama şimdi kahramanım oluşu gibi?

Sevdiğim adamla evlenebilirdim. Bu hayatı tekrar sevebilirdim.

Hıçkırıklarım, bir yaranın kabuğunu şimdi çekiyormuşum gibi iniltilerle kesilirken ara ara nefes almayı hatırlıyordum. Nereye tutunacağımı bilemeden ellerim kollarında gezindi, o ise nasıl sarılacağını bilerek sarıldı. “Özgürsün Asya.”

Özgürsün Asya…

Nefes al.

Artık gökyüzünde uçmak için ölmene gerek yok.

**

“Ya Ata, Barlas’a bir şeylerden bahsederse?”

“Meriç yanlarında. Ata’yı bağlayıp geri dönecekler. Koruma ekibi eşlik edecek sadece. Beyham’ın eli de armut toplamıyor. Yatın bir an önce harekete geçmesi lazım.”

Ara ara titreyerek iç çekiyordum. Hıçkırıklarımın dökmekle bitmeyeceğinin farkındaydım. Bu gece daha çok ağlayacaktım ama şu an ağlamaktan çok, umutla harmanlanmış bir endişeyle bekliyordum. Ellerimi çenemin altında kavuşturmuştum. Dudaklarım yara olmuş olmalıydı ama kemirmeyi bırakamıyordum. Gözlerimi bir an bile yattan çekmiyordum. Merdivenlere iyice yaklaşmıştık. Barlas’ın bir an önce o merdivenlerden inmesini istiyordum. Ona bu gece her şeyi anlatacaktım. Başkasından duymasını ben de istemezdim. Hazır Ata Barlas’ın umuyorum ki ulaşamayacağı bir yerdeyken öğrenecekti. Evet, öfkesini çıkartacak bir yer bulamayacaktı, mahvolacaktı, kahrolacaktı ve şimdiden ona kıyamıyordum ama artık anlatmak zorundaydım. Sadece… Önce sımsıkı sarılacaktım. Beni affetmesini umuyor, diliyor, bunun için Allah’a yalvarıyordum.

Adnan Bey’in de, Barlas’a Ata’nın yerini söylemeyeceğini umuyordum. O da planlarını böyle bir riske atmak istemezdi herhalde. Eğer değer veriyorsa Barlas’ın başını yakmayı da göze almazdı. Hem başıma gelenler aslında varsa merhametine dokunmak dışında Adnan Bey’i ilgilendirmiyordu.

Çağrı, Adnan Bey’in yanındaydı. Biraz sağımızda, sanırım yatın rotasını ya da planın detaylarını konuşuyorlardı, bilmiyordum. Hiç onlardan yana bakmamıştım. Helikopterinin indiğini duyduğumda kendime gelmeye çalışarak ayaklanmıştım. O sıra Çağrı da yanıma gelmiş, tam olarak neyin duygu boşalımını yaşadığımı bile bilmeden bana sarılmıştı. Adnan Bey’in de beni öyle görmesini istemiyordum ama asıl derdim, Barlas’ın inip de beni öyle görmesi ve parçaları birleştirmesiydi. Son kez güçlü kalmak zorundaydım. Ata, iyice uzaklaştığında, ben de Barlas’a her şeyi anlatıyor olacaktım.

Merdivenlerde önce Barlas, sonra da Meriç göründü. Meriç, Barlas’ın ardından Güneş’le bana ‘Tamamdır’ işareti yaptı. Bir elimi kalbime götürüp nefesimi üfledim. Belli ki Ata ötmemişti. Barlas’ın gazabından korkuyor olabilirdi. Baygın olabilirdi ya da ağzı da bağlanmış olabilirdi.

Meriç, Adnan Bey’den tarafa giderken Barlas gözleri üstümde bana yaklaştı. Yaklaştıkça ellerim çözülerek iki yanıma düştü. Dizlerim de titremeye başlamıştı. Güneş, “Ben sizi yalnız bırakayım.” dediğinde dönüp ona bakamadım ama o güç verir gibi elimi tutup sıktı. Zaten yata yaklaşmış olduğumuz için Barlas, umduğum kadar kısa sürede dibime vardı. Rüzgâr saçlarımı ona doğru sürüklerken kokusunu benden uzaklaştırıyordu. Ellerim benden komut bile almadan ona uzandı. Yatın ışıklarına sırtını dönmüştü. Arabaların farları kapanmış olduğundan etraftaki cılız ışıklar güzel yüzünü aydınlatmakta yetersiz kalıyordu ama derin baktığını görebiliyordum. Ata’dan kurtulduktan sonra seninim, demiştim. Ata’dan kurtulmuştuk. Eğer beni affederse, onundum. Ben zaten hep onundum ve bana bir şans verirse o güzel yüzünü bir ömür izleyebilecektim. Kokusunu rüzgar bile benden uzaklaştıramayacaktı ve hem burnumun direğinde olacaktı.

Boynuna atladım. Kolları beni yakaladı. Boynuna gömüldüğümde yeniden ıslanmış kirpiklerimi teninde hissedebiliyor olmalıydı. O da boynuma gömüldü. Sorgulamadan, hesap sormadan… Ata’nın beni Adnan Bey’e ulaşmak için kullandığını düşünüyordu, neden bu kadar iyi bir yem olduğumu bilmiyordum ama Barlas işin ‘nasıl’ kısmına da takılmış olmalıydı. Arabayla buraya kadar Ata’nın adamlarıyla gelmeyi kabul ettiğimi biliyor muydu? Arabada onların adamı da olsa bile, onun içine sinmemiş olmalıydı. Neyi, ne kadar bildiğini bilmiyordum. Tek bildiğim, bana sımsıkı sarılıyordu.

Titrememi serin havaya yormasını diledim. Sımsıkı sarılışımı da kalbimdeki yerine… Boynunu ıslatan yaşlarımı, Ata’dan kurtulmuş olduğumuza sevinmeme… Nedenlerimi tam olarak anlayamasa da… Ata’nın bana neler yaşattığını henüz bilmese de…

“Seni çok seviyorum…”

Ben söyleyecektim ama önce davrandı. Mütemadiyen uğuldayan kulaklarıma güzel sesi geldi. Boynuma gömüldüğü için boğuktu. “Hep sevdim.”

Gülmek istedim ama hıçkırıklara dönüşebilirdi. Buruk bir gülümsemeyle, bir dilek tutar gibi “Hep de sevecek misin?” diye sordum. Bu gece her şeyi öğrendikten sonra bile?

“Son nefesimi verene kadar.”

“Her şeye rağmen?”

Bana rağmen?

Boynumu soluyarak öptü. “Her şeye rağmen.”

Sana rağmen.

O olabildiğince eğilmişti ama hâlâ parmaklarımın ucundaydım. Boynuna asılarak biraz daha uzandım. Belime sarılı kollarıyla beni kendisine yaslayarak destek oldu. Kolları bir an sırtıma kayar gibi oldu ama ben morlukların acısını hissetmeden yeniden belime indi. Sırtıma uzanan büyük elinde parmakları sırtımı okşadı ve ben yaralarım iyileşmiş gibi hissettim. “Ben de seni çok seviyorum. Hep sevdim. Hep de seveceğim…”

Bu anı, gecenin sonunda unutmamasını diledim. Bu sözlerimizi, beni affetmeye çalışırken hatırlamalıydı. Beni affetmeliydi… Belki bunu dilemeye bile hakkım yoktu ama buna muhtaçtım.

Bugün ben bile benden vazgeçtim ama ne olur sen vazgeçme.

“Kurtulduk. Ata hayatımızdan gitti…” diye soludum. Artık Adnan’ın elindeydi. Böylelikle artık, Beyham da Adnan’ın avucundaydı. Seyitliler zaten Beyham’a savaş açacaktı, diğer güçlü ortaklar da bir şekilde yakalanırdı. Adnan Bey’in operasyonu sona yaklaşmış olmalıydı. Öyle değilse bile artık Barlas’la beni ilgilendiren pek bir şey kalmamıştı.

“Hadi, biz de gidelim buradan…” diye yalvardım. Ata sonsuza kadar defolup giderken biz de olabildiğince uzaklaşmalıydık. Yalancı sevgilisi olmaktan çok yorulmuştum. Ata’dan kurtulduğuma yeterince sevinmeye hakkım bile yokmuş gibi hissediyordum. Barlas’a her şeyi anlatmalı ve asıl onun gözlerinde prangalarımdan kurtulmalıydım. Beni affederse mutlu olmaya başlayabilirdim.

O yaramı hisseder gibi bir eliyle sırtımı okşamaya devam ederken ellerini tutmak ve onu arabasına çekiştirmek için geri çekildim. Ellerim ellerine uzandı ama elleri yanaklarımı kavradı. Ben de bileklerinden tuttum. Yaşlı gözlerle gülümsediğini bir anlığına gördüm. Dudaklarıma uzandığında gözlerim umarım ki misafir olmayan bir huzurla kapandı ve ben de gülümsedim. Beni öyle bir öptü ki, acılar kül olurken ben küllerimden doğdum.

Dudaklarıma yaşların tadı geldi. Hissetmesem de demek ki hâlâ ağlıyordum. Gözyaşlarımın her sebebini ona anlatacaktım.

Öpmeye devam ederken yanaklarımı kavrayan ellerinde başparmakları tenimi sevdi, muhtemelen yaşları sildi. Ardından bir eli yanağımdan eksilip belimi de sevdi. Son nefesini verir gibi bir kez daha dudaklarıma derin bir öpüş bahşetmesinin ardından geri çekildiğinde gözlerimi aralamakta geciktim, bu andan hemen sıyrılamadım. Elleri üstümden çekildiğinde gülümseyerek gözlerimi araladım. Ellerini tutacaktım ama geriye doğru dönerek adımladığı için ellerim bileklerinden kaymıştı. Ardından bir adımla yaklaşıp “Nereye?” diye seslendim.

“Ata’nın hayatından gittiğine emin olacağım.”

O hiç istemesem de yeniden yatın merdivenlerini çıktı. Meriç’in ‘tamamdır’ deyişine güvenmek istedim, Ata etkisiz olmalıydı. Koruma ekibi de yata yaklaşıyordu. Son hazırlıklar yapılmış olmalıydı. Barlas da üstleri olduğuna göre kontrol etmesi normaldi.

Yine de, peşinde gitmesini umarak Meriç’e baktım. Adnan Bey’in yanındaydı ve onun da ilgisi Barlas’a doğru dönmüştü. Konuşurken es vermiş gibi dudakları aralık kalmıştı. Adnan Bey’e bir şey daha söyledikten sonra gözleri etrafta önce Güneş’i, sonra da beni aradı.

Aramızda mesafe olduğu için dudaklarımı oynatarak “Peşinden git.” dedim. Yatın ışıklarına rağmen yüzüm de pek aydınlık kalmıyordu ama ne istediğimi anlamış olsa gerekti. Şu Ata hayatımızdan defolana dek, Barlas’ı duyacaklarından sakınmalıydık.

“Koruma ekibi binmedi daha!”

Önümden yata yaklaşan ekipten biri gür sesle bağırdığında ilgimi Meriç’ten aldım. Meriç de sesle birlikte yata doğru bakmıştı. Yatın binmek üzere olan koruma ekibinden uzaklaşmaya başladığını gördüm.

“Bir sorun…”

Yanıma gelmiş olan Güneş’in kendi kendine konuştuğunu duyup anlam veremeyen gözlerle ona baktım. İçime hızla dolan his yine enseme tırmanıp elimi ayağımı kesti. Güneş de daha fazla bir şey diyemeden sadece anlamaya çalışarak yata baktı.

Koruma ekibinden biri daha seslendi. “Kaptan, hop! Ekip daha binmedi!”

“Yatta değilim!”

Ceketini giyerek yata doğru koşan biri nefes nefese tekrarladı. “Ben sürmüyorum!”

Gözlerimden insanlar geçti, Adnan Bey’i de görür gibi oldum. Sesler yükseldi, emirler verildi, uğultular arttı ve ben uzaklaşan bir yata bakakaldım.

Ata’nın hayatından gittiğine emin olacağım.

Hayatımızdan, dememişti.

Hayatından, demişti.

Yat hızla uzaklaşırken yardığı deniz değil, kalbimdi. Barlas’ın uzaklaşmadan önce belimi sevdiğini hatırladım. Titreyen elimi güçlükle ceketin cebine soktum. Ve korktuğumu buldum.

Gözlerimi yattan çekemezken, acı avucumdaydı.

Ben bir kâbusun ortasındayken, hayalim elimdeydi.

Hiçbir zaman ‘evet’ diyemediğim adamın cebime bıraktığı kutuyu çıkardım. Kararan gözlerim odak kaybı yaşarken kutuyu güçlükle açtım. Gözlerimden kayıp duran yüzüğe bakarken “Anladı…” diye soludum.

Bugün dışarıda akşam yemeği? Baş başa?

Benim kendimden vazgeçtiğim bu gecede, o yine bir ömrü benimle paylaşmayı istemişti. Yalanlarıma rağmen. Bana rağmen.

Hep de sevecek misin?

Son nefesimi verene kadar.

Her şeye rağmen?

Her şeye rağmen.

Güneş, “Efendim?” dediğinde sesimi yükseltmeye çalışarak “Anladı…” diye tekrarladım.

Neyi, ne zaman ve ne kadar anlamıştı bilmiyordum ama parçaları birleştirmiş, bir şeyleri anlamıştı.

Yüzük kutusunu kapatıp avucumda sımsıkı tutarken telaşla öne atıldım. Sendeleyen bedenimi tutan Güneş’e “Anladı!” diye çığlık attım ve gözlerim çare arayarak etrafta gezindi. Göz göze geldiğim Meriç kıyametin koptuğunu anladı. Ellerini ensesine götürerek geriledi ve yattan yana baktı.

Hemen önümdeki Adnan Bey’i gördüğüm gibi koluna yapışarak doğruldum. Dizlerim çözülse de yüzük kutusunu düşürmemeye çalışıyordum. Adnan Bey beni ayakta tutmak üzere kollarımdan tuttuğunda “Anladı!” dedim. “Bir şey yap, ne olur, durdur!”

Hayatından, demişti.

Kendinden vazgeçmişti.

Ne yapacağını tahmin bile edemiyordum, sadece bir an önce yanıma dönsün istiyordum.

Benden git gide uzaklaşan bir yatta olmasını istemiyordum.

Yüzük kutusu benim değil, onun ellerinde olmalıydı. Bu gece böyle olmamalıydı! Bana yine bir evlenme teklifi planlamış, kutuyu yanına almıştı. Bu akşam baş başa dışarıda olacaktık ve bana evlenme teklifi edecekti!

Bana evlenme teklifi edecekti…

Ama şimdi…

“Bir şeyler yapacak… Engel ol… Anladı…”

“Neyi?” diye sordu Adnan Bey, uğuldayan kulaklarıma yankılı bir şekilde ulaştı. Yüzü bile gözlerimden kayıp gidiyordu, koyvermek isteyen bedenime izin vermeyen aşkımdı. Bayılamazdım! Barlas giderken ben bayılamazdım!

“O kadın…” derken güçsüzlükle başımı omzuna yasladım ve yattan yana baktım. Gidişini izlemek yanan içimi yeniden titretti. “O kadın olduğumu…”

Sadece deli gibi çarpan kalp atışlarımı duyduğum bir sessizlik yaşandı.

“Adnan baba!”

Adamlardan biri bir görüntünün aktığı telefonu getirdi. Adnan Bey beni tutarken alamayacağı için ikimizin de önünde görüntünün aktığı telefonu tuttu. Adnan Bey de benim gibi şoka uğramış gibiydi, hızlı ve sesli nefes alış verişleri kulaklarımda büyüyordu.

Görüntüde tepeden bakan bir kamera açısıyla yatın göremediğim kısmı ortaya çıktı ve gördüğüm gibi hıçkırıklara boğulmaya başladım. Bayılmamak için kendime, Allah’a yalvarıyordum ama başım karıncalanıyordu. Ensem uyuşmuştu, hâlâ yığılmadıysam Adnan Bey tuttuğu içindi. Sadece kalbimdeki acıyı ve elimdeki yüzük kutusunu hissedebiliyordum.

Görebildiğim her yer dağılmıştı. Her yerde kan vardı ve Ata’nın tanınmayacak halde, kanlar içerisinde kalmış, kırılmış bir sandalyenin kalan parçalarına bağlı bedeni devrildiği yerde hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Barlas elindeki silahla koridor boyunca ilerledi. Bir kapının önünde durdu. Eğilip yerdeki bir şeyi kontrol etti. Sonra doğrulup başka bir yere geçti. Deli gibi hızlı hareket ediyordu ve onun da üstü başı kan içerisindeydi. Ata’nın kanı bulaşmıştı ama onu öyle kanlar içinde görmek…

Barlas bir şeyleri son kez gözden geçiriyor gibiydi. Sonra görüntünün kenarından bir çanta aldı. Açtı. İçinden çıkardığı şeyi kameranın göremediği bir yere yerleştirdi.

“Ne yapıyor?”

“Baba emrin nedir?”

“Botlar yola çıktı baba, varmaları uzun sürmez.”

Hıçkırıklarım sürüyorsa bile duyamadım. Etrafımdaki sesleri duyuyor ama idrak etmekte zorlanıyordum. Başım başkalarının ‘baba’ dediği yabancı bir adamın omzunda, ona sığınmış yardım dileniyordum. Elimde yine takamadığım bir yüzüğün olduğu kutuyla sevdiğim adamın çıldırmış halini ancak bir kameradan izleyebiliyordum.

Meriç dehşetle izlediğimiz görüntüyü açıkladı. “Siktir! Yatı patlatacak. Yatı patlatacak! Düzeneği aktif hale getiriyor!”

Meriç denize doğru koşarken “Barlas!” diye çığlık atarak son gücümle telefona uzanmaya çalıştım. O sıra yüzük kutusu yere düştü. Ne kutuya, ne de kamerayı aşıp Barlas’a ulaşamadım ama titreyen ellerimle telefonu yakaladım. Adnan Bey’in bir kolu da düşmek üzere olan bedenimi tekrar yakalarken diğer eliyle elimi tutup telefonu kaldırmamama yardımcı oldu.

“Duyabiliyor musun? Beni duyabiliyor mu? Barlas!”

Barlas’ın sırtı kameraya dönükken bir an duraksadı. Nasıl hızlı nefes alıp veriyorsa gövdesi fazla hareketliydi. Silah tutan eli yanından sarkmıştı, diğer eli de bir cihazı tutuyordu ve ikisi de zangır zangırdı. Dünyayı yakabilirmiş ama sonra da oturup yangının ortasında ağlarmış gibi.

“Duyabiliyor.” dedi birisi.

“Barlas! Barlas sakın! Kardeşim, yapma. Lan sakın yapma!”

Telefona uzanıp bağırmaya başlamış olan Çağrı’yı ve etrafta dönen curcunayı Adnan Bey, “Herkes sussun!” diye bağırarak kesti. Sesi kulağımda patladı ama kalbimi korkutan kulaklarıma ulaşanlar değil, gözlerimin gördükleriydi. “Barlas! Oğlum beni duyduğunu biliyorum!”

Gözlerim kararırken Adnan Bey’in kolundan tutundum.

Ne olur Asya, biraz daha ayakta kal.

“Botlar geliyor, o yattan in. Senin üzerinde biraz bile hakkım varsa, o yattan in.”

“Barlas, lütfen…” demeye çalıştım ama sesimi ben bile duyamamıştım. Bana çoktan veda etmiş olan bir adama da duyuramadım.

“Beni baban yerine koyduysan, o yattan in.”

“Lütfen…” derken sevdiğim adamın sadece sırtını, kanlı ve titreyen ellerini görebiliyordum. Bu anların veda olmamasını umdum. Adnan Bey’in hatrının Barlas’a yetmesini umdum. Hadi ben, yalancı bir sevgiliydim. Hadi ben, onu yaralayan bıçağı bilemiştim. Ben herkesin hayatını mahveden bir lanettim ama Adnan Bey için bile olsa durmalıydı.

“Ne olur… Onsuz yaşayamam…” demeye çalışırken sesimi en azından duyması daha muhtemel birine, Adnan Bey’e duyurmaya çalıştım.

“Oradan çık ve yatı patlat.”

Başımı kaldırıp Adnan Bey’den yana bakmaya çalıştım. Bedenim sayesinde yığılmazken görüşüm de dalgalıydı. Bana değil, telefona bakmaya devam ediyordu. Her şey dağılıyordu ama sesine yansıyan kararlılığını görüyordum. Zorlanıyormuş gibi yüzüne acı yansımıştı.

“Ailem sana emanet.”

Ailem.

Barlas’ın boğuk sesiyle yeniden kameraya baktım. Barlas kameraya döndü. Sonunda yüzünü gördüm. Ağlıyordu. Dünya’yı yakıyor ve ortasında ağlıyordu... Belki de öpüşürken dudaklarımda hissettiğim yaşlar bile ona aitti... Kameraya kaldırdığı silahından çıkan kurşun, çığlığımdan hızlıydı “Barlas, hayır!”

Kamerayı kurşunlamasıyla birlikte görüntü bir anda karardı. Bağırışlarım Çağrılarınkine eşlik ederken Adnan Bey’in kollarında çırpınarak denize ulaşmaya çalıştım.

Uzakta, gecenin karanlığında bir ışık yükseldi. Yatın olduğu yerde önce beyaz bir parıltı belirdi. Ardından gökyüzünü turuncu bir alev kapladı. Gürültü, çığlığımı bastıramadı ve ben denize ulaşamadım. Sevdiğim adama, ulaşamadım.

Sevgili olduğumuz gün ona ‘Bir gün bitecek’ demiştim. Hissetmiş gibi. Bunun olacağını biliyormuş gibi. Aslında zaten, hep de olduğu gibi.

Çünkü ben mütemadiyen kaybederim ve bazı hikâyeler başladığı gibi biter.

Ve ben, neredeyse mutlu olacaktım.

**

SPOİ İÇİN BAKMAYINNNN!!!!!

SPOİ İÇİN BAKMAYINNNN!!!!!

SPOİ İÇİN BAKMAYINNNN!!!!!

SPOİ İÇİN BAKMAYINNNN!!!!!

SPOİ İÇİN BAKMAYINNNN!!!!!

SPOİ İÇİN BAKMAYINNNN!!!!!

SPOİ İÇİN BAKMAYINNNN!!!!!

Aranızdan bazıları önce sonuna bakıp öyle bölümü okumaya başlıyormuş da dksjhgjfsw ÖYle yapmayyyıııınınnnn.

Biraz uuupsss bir bölümdü. Sezon finali varsayabiliriz ama araya falan girmiyoruz yeni bölüm çok geçmeden gelir, merak etmeyin.

Düşünceleriniiiz?

Sizce ne oldu ve neler olacak?

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle. Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum. Eğer kurguyu seviyorsanız, arkadaşlarınıza da önerin lütfen.

53

Hikayenin sonuna geldiniz!

Beğendiyseniz beğenmeyi ve listeye eklemeyi unutmayın.

Hikaye detayına dön

Yorumlar

0/2000
D
Dolunay9 gün önce

Beyza sen dizilerden çok etkileniyorsun.Benimle yan kiraz mevsimi güneşi beklerken karmasıydı oki dedik de şimdi de kara Sevda finali yaşattın paikopat olabilirsin karakter tıpkı Nihan gibi kaplasvetli saol