30/30 · %97

30. BÖLÜM - YAŞAMAK -

72 dk okuma14.226 kelime29 Mayıs 2026

Merhaba, aşkımlar <3

Açıkçası, moralim bozuk ama Siyah'ın Çırağı'na yeni bölüm yazmak iyi hissettirdi. Duygu durumumu bölüme ne kadar yansıttım, bilmiyorum ajglsfjd Umarım beğenirsiniz. Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum. Kitabı seviyorsanız, arkadaşlarınıza da önermeyi unutmayın. Kitabın etkileşimlerinin artması beni çok mutlu eder ^^

Dünyada İlk Günüm, isimli yeni bir romantik komediye başladım. Göz atmayı unutmayııın ^^

İyi okumalaarrr

**

"Asya o kadın sensin, değil mi?"

O kadın.

Aslında, o kadınlardan biri.

Onca kadından, sadece biri.

Korkudan susan, sustukça daha da korkan.

Bir uçurumun ucunda, sadece aşağı bakan.

Git gide eksilen, daha da yitip giden.

Tanıdıklarının arasında yabancı,

Yabancıların arasında bir başına kalan.

Mütemadiyen sessiz çığlıklar atan.

Ama duyulmayan.

Sanki hayata başlarken ellerine verilen renk paletlerine karanlık sıçrar, tuvalleri çoktan kırık olurdu öyle kadınların.

Onlar da kırık bir tuvali boyadıkça resmin çatlaklarından, paletlerinden silemedikleri karanlık akardı.

Başkalarının ışıkları aydınlatamazdı o resimleri. İnsanın içindeki karanlığa ulaşamazdı hiçbir ışık.

Ateşi içeriden yakmak gerekirdi. Yanmak pahasına, o karanlığı aydınlatmayı göze almazsan, öyle metruk gelir enkaz giderdin. Küllerinin güvenli bir kıyıya vurması daha iyiydi, okyanusta alabora olmaktan. En kötü yakmış olurdun, yandığın kadar.

Seni, yaktıkları kadar.

Cılız bir nefes aldım, titrekçe üflerken nefesim kulağımda büyüdü. "Benim."

Bunu duyacağını biliyordu. Yanıma gelene dek, kafasında çoğu şeyi toparlamıştı. Odaya girdiği ve göz göze geldiğimiz an böylesine gerilmemin sebebi de, bunu hissetmemdi. O da, etrafımda olan herkes gibi bazı sorunları hissetmiş, yalanlarıma kulak asmış ama yine de bir şüphe taşımıştı. Şimdi ise, o şüphenin neden hiç geçmediğinin cevabını alıyordu.

O kadın, demek, durumu bu kadar indirgemek ve bir söyleme sıkıştırmak mümkün değildi. Şimdi tüm vücudu gibi mimikleri de kasılmış yüzünde dehşetle bakan gözleri 'o kadın'dan daha çok şeyi görüyordu. Ne kadar mahvolduğumu da, ne kadar mahvettiğimi de. Üstelik, henüz detayları bilmiyordu bile. Kaç kere tacize ve şiddete uğradığımı, ağlamaktan helak olduğumu, tehditlere maruz kaldığımı ve köşeye sıkıştırıldığımı bilmiyordu. Şimdi halime bakarken zihni durmaksızın tahmin yürütüyor olabilirdi, belki de hiçbir şey düşünemiyor, sadece hazmetmeye çalışıyordu. Bana değer verdiğini biliyordum ama Barlas'ı kardeşi olarak görüyordu ve şimdi kardeşini ne kadar da kandırdığımı anlıyordu.

Onun ağır nefesleri kulağıma ulaşmazken benim titrek nefeslerim duvarlara çarpıyordu. Ara ara hıçkırığa benzer iç çekişler, bastırılmış çığlıklarımdan sızan ağlama iniltileri nefeslerime yük olurken gözleri kaç saniye ya da dakikadır dehşetle gözlerime bakıyordu, bilmiyordum. Hâlâ önümde diz çökmüş halde, dizlerime yasladığı ellerimi tutuyordu. Sanki aksini umar gibi diz çökmüş, ne olursa olsun yanındayım der gibi ellerimi tutmuştu ama bakışları karmaşıktı. Aynı suçun hem suçlularından hem de mağdurlarından biriydim. Bir gün olur da kurtarılırsam, cezalandırılacaktım da. Muhtemelen, Barlas'ın yokluğuyla.

Bakışlarının ağırlığına rağmen, hafiflemiş hissediyordum. Sanki omzumdaki taşların bir kısmını silkelemiştim ama biliyordum, yere düşmemişti. Taşlar şimdi Meriç'in omuzlarındaydı. Orada çok tutmadan, Barlas'la paylaşacak olmalıydı. Barlas o taşların altında ezilirdi, onu da biliyordum. Gider herkesi ezer, sonra en çok da kendisi ezilirdi. Hayatta kalsa da, kalmasa da olacak olan buydu.

"Asya..."

Başını yavaşça iki yana sallarken tekrar "Asya..." dedi ve ellerini çekti. Çevik biriydi ama ayağa kalkarken zorlandı. Elleri ensesinde ardına dönerek karşı duvara doğru uzaklaşırken başını onaylamaz bir şekilde sallayarak adımı tekrarlıyordu. "Asya, Asya, Asya..."

Artık önümde diz çökmüş halde değildi ama üst gövdemi dikleştirip başımı kaldırmakta zorlanıyordum. Dirseklerim dizlerime yaslanırken ellerim yüzümü örttü. Keşke tüm bedenim avuçlarıma sığabilseydi de bir süreliğine o kadar küçülseydim. Dünya'da kapladığım yer belli ki hayatın bana tanıdığı sınırları aşıyordu. Son zamanlarda... Ya da sanırım hayatım boyunca yaşamak benim için ilerlemekten çok yuvarlanmaktı ve yeterince küçülürsem, daha az derde çarpardım.

"Siktir, Asya..."

Kısık çıkan inilti ve ara ara kaçan hıçkırıklar dışında sessiz olan ağlayışımın arasından "Özür dilerim..." demeye çalıştım. Ne için özür dilediğimden emin değildim. Onları kandırdığım için mi? Kendimi bu hallere düşürdüğüm için? Kardeşini mahvettiğim için? Yoksa kendimi mahvettiğim için mi?

"Ama niye?"

Odada volta atan adım sesleri yaklaştı. O yaklaştıkça daha da eğilip bükülmek istedim. "Asya, niye?" derken ellerini, bileklerime getirmişti. Yüzümden çektiğinde başımı yavaşça kaldırdım. Ben yüzünde dehşeti gördüm, Meriç ise 'o kadın'ı görüyordu. Belki de öfke püskürtülmesini hak edecek kadar hatalı ama yerle yeksan edilene kadar mahvedilmiş bir mağdur.

Öfkeli yüzü, merhametle buruştu. Sorgulamasını sürdürse de daha güçsüz sordu. "Niye yapar insan bunu kendisine?"

Hıçkırmak isteyen dudaklarımı birbirine güçlükle bastırırken ıslak ve buruşmuş bir yüz eşliğinde başımı yavaşça iki yana salladım. "Niye yapar..." derken o da bana doğru eğilmişti. "... insan bunu sevdiğine?"

Başım tuttuğu kollarımın arasından yere doğru eğilirken hıçkırarak ağlamaya başladım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp yüzümü kaçırırsam Meriç'in gözlerinde, yüzünde gördüğüm o anlamlardan da kaçabilirim sanmıştım ama gözkapaklarımın bahşettiği boşluğu zihnimdeki anılar dolduruyordu.

Ben hıçkırarak ağlarken yataktan yere, sağa sola devrilmemem, kollarımı tutuşu sayesindeydi. Başım eğilmiş, ağlayıp dururken bir süre boyunca sessizce beni tuttu. Ağlayışlarımı dinlerken sıkkın nefesler alıp sesli bir şekilde üflüyordu. Muhtemelen düşüncelere boğulmuştu, ayağıyla yerde gergin bir ritim tuttuğunu duyabiliyordum.

"Bu benim boyumu aşar."

Bir namlunun ucunda olduğumu bilsem, başımı kaldıramazdım ama tahmin ettiğim şeyi söylüyor olma ihtimaliyle yavaşça başımı kaldırıp yaşların durmaksızın aktığı gözlerimi araladım. Hıçkırıklarımı yutkunurken yavaşça başımı 'Ne?' der gibi salladım. Dudaklarım bir süreliğine hıçkırmaktan kurtulsa da titreme sarmıştı.

Onun da yaşlı olan gözleri gözlerimde gezinirken başını yavaşça iki yana salladı. Yalvarır gibi "Meriç..." derken ben de ellerimi bileklerine götürerek kalkmaya çalıştım. Kalkmama yardımcı olsa da kalktığım gibi beni bırakıp kapıya yöneldiğinde "Meriç!" diyerek kolundan tuttum. Nazik olma çabası sayesinde ve korkumdan aldığım güçle önüne geçtim. "Dur, önce konuşalım."

Göz göze kalmamaya çalışıyordu. Gözleri duvarda, kapıda geziniyordu. Bu halimi görmek istemiyor olmalıydı, belki de kararını etkilememe engel olmaya çalışıyordu. "Meriç, önce dinle beni. Önce sana anlatayım lütfen."

Göz ucuyla bana baktı. Omzuma doğru bakıyordu. Gergin dudağını yaladıktan sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes alıp verdi. Boynunu iki yana gevşettiği sırada, bir şey söylemeden önce emin olmaya çalıştığını fark edebiliyordum. En sonunda karar vererek gözlerini araladı ama gözlerime bakmayışından, hâlâ omzumu izliyor oluşundan kararını anladım. "Asya, sana yemin ediyorum namlunun ucunda olsan önüne atlarım ama yine de bundan sonra tek bir lafına inanamam. Bana hiçbir şeyi anlatma. Barlas'ı çağıracağım, birlikte konuşuruz ya da siz konuşursunuz."

Siyah, bile diyemeyeceği kadar duygu yoğunluğu içerisindeydi. Tekrar yanımdan geçmeye yeltendiğinde korkuyla "Meriç, ne olur. Bir dur." diyerek tekrar kollarına yapıştım. Kapıya doğru önüme geçmiş olsa da, kollarından tutmuş, hemen ardındaydım. Sadece sağ profilini görebiliyordum. Tekrar gözlerini kapatmış, hafifçe başını eğmişti. "Yemin ediyorum her şeyi anlatacağım."

Zorlanarak "Asya," dedi. Uyarır gibiydi. Kalbimi kırmak üzereydi ve kırmak istemiyordu belli ki. Buna endişe etmemeliydi. Kırılmak, kalbimin başına gelen en şanslı şeylerden biriydi. Ve söyleyeceği acı gerçeklerden bile korkan bir dost, kalbime o kadar da düşmanlık edemezdi.

Ben de, "Meriç." dedim üsteleyerek.

Yavaşça bana döndüğü sırada elim kolundan bileğine inse de bırakmadım. Bir anda hareketlenirse diye korkuyordum. Çevikliği, hızı, gücü muhakkaktı, onu durduran sadece kibar olma çabasıydı. Her zaman kibardı ama şu an halime de kıyamayan bir haldeydi. Üstümdeki maskeyi atmıştım, ne kadar berbat durumdaysam öyle görünüyordum. Beni mutlu görmeye pek alışık olmasa gerekti ama böyle görmeyi de hazmedemiyormuş gibi gözlerini kaçırıp duruyor, her kaçırdığında hafifçe yüzünü buruşturuyordu. Kafasında dönen düşüncelere o bile yetişemiyormuş gibiydi ama müsaade ederse, tüm gerçekleri gediğine oturacaktım.

"Asya, sevdiği adamı..." dedikten sonra gözleri gözlerime yükseldi ve yüzünü buruştururken başını iki yana salladı. Suçlayarak baktı, kıyamayarak gözlerini kaçırdı. "... ayakta uyutan birine inanamam."

Bileğini tutmayan elim birkaç hıçkırığın kaçtığı dudaklarıma gitti. Meriç'in tepkileri, Barlas'ın gelecekti tepkilerinin yanında hiçbir şeydi ama... Meriç bile artık bana inanamayacağını söylüyorsa Barlas nasıl bu güven bağını tekrar kuracaktı?

"Meriç..."

"Yalan söyleyeceksin!" diyerek gözlerini bana çevirdi. Sesini yükseltmişti ama bağırır gibi de değildi. Bileği elimden kaydığında telaşlandım ama gitmek yerine ellerini iki yanında kaldırarak bir adım geriledi ve "Yine yalan söyleyeceksin!" dedi. Bir eliyle beni gösterip "Cehennemin tekinde yanıyorsun ve ben alevi daha fazla harlamana yardımcı olmayacağım." dedikten sonra hafifçe ardına dönerek kapıyı gösterdi. "Gidip Barlas'ı çağıracağım. Anlatacağın ne varsa ona anlat, bu durum beni aşar." diyerek bir anda kapıya yöneldi. Dizlerim titrerken duvardan destek alarak "İki sene önce başladı." dedim. Eli kapının kulpundayken duraksadı. "Çok işte çalıştım. Şerefsiz her yerde var. Baştaki ilgisini de, şerefsizin teki olduğuna yordum. Paraya ihtiyacım vardı, ilgisini başımdan def edebiliyordum, uzak durabiliyordum, sadece çalışmam gerekiyordu ama o... Şerefsiz bir adamdan daha fazlasıymış."

Yavaşça bana doğru döndü. Elimle yaslanmak yetmemişti, vücudumun yanıyla da duvardan destek alıyordum. O da sırtını yavaşça kapıya yasladı. Yutkunarak kollarını göğsünde birleştirdi ve duyacaklarından korkarak baktı. Konuşmakta zorlanarak, nefes almak için es verip durarak devam ettim. "Başta sadece alaylı şakalardı. Sonuçta zengindi, güçlüydü, benimle işi olmaz, öylesine bir beğenidir diye düşündüm. Etrafında hep kadınlar olurdu, ısrarının ona 'hayır' denmesine alışık olmadığından kaynaklandığını, bir gün bizden olmayacağını anlayacağını düşünürdüm. Aslında..." dedikten sonra başımı eğerek alnımı ovuşturdum. O günleri düşünmek zamanda yolculuk yapmak gibiydi. Kötüsü, müdahale edemiyordum. Gidip iki yıl önceki halimi uyarmak isterdim. En başta, Barlas'tan ayrılmamak isterdim. Barlas'ı, sırf beni seviyor diye sahip olmadığı yükleri, acıları taşıyan bir adam olarak görmüştüm ve işin içine tefeciler de girince, güzel bir hayatı hak eden bu güzel adamın başına geldiğini düşündüğüm kötü şeyden, kendimden kurtarmıştım ama şimdi bakınca... Barlas beni bırakmamıştı ve başıma açtığım yeni dertleri de yüklenmek zorunda kalmıştı. Onu hafifleteceğime önce bizi eksiltmiş, sonra da adamın yükünü daha da arttırmıştım.

"... o zamanlar bu durumu çok ciddiye almazdım bile." dedikten sonra yüzümü buruşturarak elimi alnımdan çektim. Yaşlı gözlerim Meriç'e dönerken hafifçe omuz silktim ve burukça gülümsedim. Gülümseyen dudaklarım sıralanan hıçkırıklarla titriyordu. "Hayatımın daha da mahvolacağının farkında değildim henüz. Bana olan takıntısının ciddiyetini fark edememiştim."

Yavaşça kaşları kalktı. Düşünen gözleri gözlerimde gezinirken kısıldı. O sıra kaşları da çatılmıştı. Yutkunamadığını gördüm. Kolları yavaşça çözüldü. Sırtını da aynı ağırlıkla kapıdan ayırdı. Yüzü hafifçe buruştu. Gözleri odada yavaşça gezindi, sonra tekrar hızla gözlerimi buldu. Dudakları aralandıktan ancak birkaç saniye sonra konuşabildi. Ne diyeceğini seçememişti. "Nasıl bir ciddiyet?"

Ne sormak istediğini anladım. Nasıl açıklayabileceğimi düşünürken yaşadıklarım da aklıma gelmişti. Bakışlarımın rengi nasıl değiştiyse, donakaldığı yerden yaklaştı. Yaklaştıkça boyu dolayısıyla başımı kaldırıyordum. Mavi gözlerinde, göz bebekleri harelerini neredeyse kaplarken tekrar sordu. "Nasıl bir mahvoluş?"

"Şöyle..."

Kekelediğimde cevabı kendi almış gibi elleri ensesine gitti. Gözlerime inanamayarak baktı ama taşıdığı dehşete ve aklına geldiğine bakılırsa, ihtimal de veriyordu. Gergin, öfkeli, hüzünlü, dertli yüz kıvrımlarından akan endişeyi silmek isterdim ama...

"Öyle değil." dedikten sonra yutkundum. Yüzüm buruşurken bakışlarım yere kaydı. "Tam olarak değil." derken sesimi ben bile duyamıyordum ama duymuş olmalı ki kollarımdan tutarken "Nasıl değil?" diye sordu. Cevabı bir an önce almak için bağırıp çağırmak, sarsmak ister gibiydi ama duyacağından korkmuş gibi de sadece cevap vermemi bekliyordu. Yaşlı gözlerim tekrar gözlerine yükseldi. Ne diyeceğimi bilemedim. Hıçkırıklarım ara ara özgürlüğüne kavuşurken aslında yapmak istediğim, konuşmak yerine sadece ağlamaktı ama ben ağladıkça boşlukları Meriç benim yerime dolduracaktı.

Dudakları aralandı. Sesi boğukken zorlanarak sordu. "Sana dokundu mu?"

Önce telaşla "Hayır." dedim. Ezbere bir cevap vermek gibiydi ama... Gerçekleri değil, yalanları ezberlemiştim. Rahatlar gibi oldu ama yüz ifadelerimi izledikçe tekrar kollarımı tutuşu sıkılaştı. Canımı yakmıyor, beni tutuyor, belki de tutunuyordu. Gözlerimde gördüğü her ne ise, başını hızla iki yana salladı. Yutkunamayarak gerilerken kollarımı bıraktı. "Siktir, hayır." diyerek kapıya döndü ve bir hışımla ilerledi. "Öyle dokunmadı!" diye bağırarak ardından ilerledim. Kapıyı geri kapatacak gücümün olduğuna şaşırdım. Meriç'i kolundan tutup kendime çevirmeye çalışırken telaşla "Öyle değil, yanlış anlıyorsun." dedim.

Beni tehdit etmişti, evet.

Son tehdidinin, kendimi ona teslim etmeme dair son köşeye sıkıştırmasının üstünden yirmi dört saat bile geçmemişti evet ama hayır,

Henüz öyle öldürmemişti beni.

Bir anda bana dönüp "Nasıl?" diye bağırdı. Sıçradığımda özür diler gibi kollarımı sıvazladı, sesini alçalttı ama ısrarını sürdürdü. "Nasıl o zaman? Asya, konuş artık."

Ağlamaya devam ederken telaşla odanın iç kısmını gösterdim. "Geç, dinle lütfen. Burada anlatamıyorum."

O duyduğu herhangi bir cümleyle kapıya yönelebilecekken ve belki de bir sonrakinde onu tutmayı başaramayacakken anlatamıyordum. Dehşetle bakmak dışında hareketsiz kaldığında dizlerim alçalırken kolundan tutundum. "Ne olur, iyi değilim Meriç. Boğuluyorum, yardım et..."

Hızla kolumdan tuttu. Başım omzuna yaslanırken "Ne olur yük olma, güç ol..." dedim. Hıçkırıklarımdan ne dediğimi anlıyor muydu, bilmiyordum ama sarıldı. Sarılışı ağlayışımı arttırırken "Bana yardım et..." diye yalvardım. Ben kendime yetemiyordum artık. İttire kaktıra hayatımı buraya kadar getirmiştim ama... Artık üstesinden gelemiyordum.

Sarılırken sırtımı sıvazlayarak bir süre ağlayışımı dinledi. Sadece birkaç kere "Neden yaptın bunu kendine?" diye sormak için sessizliğini bozmuştu. Mırıldanır gibi, sessizce sorgulamıştı. Kalbimdeki ağırlıktan kurtulmam mümkün değildi ama hafiflediğimi hissediyordum. Güçlü kalmaya değil, güç almaya ihtiyacım vardı. Ben zaten güçlü kalmaktan yorulmuştum.

Hazır hissettiğimde yavaşça kollarından sıyrıldım. Odanın içini gösterdiğimde kasılmış çenesi hafifçe iki yana oynadı. Gözleri kapıyla, odanın iç kısmı arasında gezindi. "Lütfen." diye fısıldadığımda yavaşça odanın iç kısmına yöneldi. Yüzünü nefesini üfleyerek sıvazlarken yatağa oturdu. Çekingen adımlarla yanına geçtim. Yavaşça oturdum. Dizlerime doğru hafifçe eğilirken dirseklerimi yasladım. Ellerim de yanaklarıma giderken yeri izlemeye başladım. Elim yanağımdan boynuma kaydı, izi geçmemiş acıda gezindi parmaklarım.

"Eğer sorduğun buysa, bana teca..." dedikten sonra yutkundum. Gözlerim kapanırken "Öyle bir şey olmadı." diyebildim. Kalbim korkuyla çarpmıştı çünkü bunun ucundan döndüğümüz anlar olmuştu. Sessizdi, sadece dinlemeye çalışıyordu ama cümleye başladığımda tuttuğu nefesini rahatlayarak üflediğini duymuştum.

Gözlerim tekrar aralandı. Boş gözlerle zemini izlerken gördüğüm anılardı. Yüzüm iyice buruşurken önce görüşüm, sonra da yanaklarım tekrar ıslandı. "Ama korktuğum anlar oldu."

Yataktan kalktığını duyduğumda korkuyla doğrulup ellerimi ona doğru uzatarak gözlerimi çevirdim. Elleri yüzünde sıkkın nefesler alıp vererek odada volta atmaya başlarken 'devam et' der gibi başını salladı. Kapıya gitmediğini gördüğümde rahatladığım için ellerimi bacaklarıma indirdim. Devamı için hazır olmaya çalışarak yutkundum. Birkaç nefes es verdikten sonra "Beğenisi zamanla takıntıya dönüştü." dedim. Kafamı toparlamaya çalışırken gözlerimi odada volta atışından alıp yere indirdim. "Ama yine de bu denli değildi. Barlas'la tekrar iletişim kurmaya başladığımızda, Ata bu kadar da korkunç değildi. Evet, etrafımda kimse olmasın istiyordu. İlanı aşk edip dururdu, evlenmek istediğini söylerdi ama... Şerefsiz, uçkur düşkünü, kadınlara âşık, zengin, çapkın bir piç olarak görürdüm işte. Ondan kurtulamayacağımın farkında değildim. Paraya ihtiyacım olduğu için orada çalıştığımı düşünüyordum, meğer başka yerlerde iş bulmamı engelleyen oymuş. Zaten Can'la görüşemememi sağlayan da oymuş. Öğrendin zaten çeteye Can'ı yetiştirme yurdundan çıkarmak için Kemal'e vermem gereken parayı bulma ihtiyacıyla katılmıştım. O da Ata'nın planıymış. Bir şekilde dört yanımı sarmış yani. İlgisi laflarını aşınca, bana..." dediğimde duraksayıp ellerini hızla yüzünden çekti. Gözlerini gözlerime diktiğinde nasıl dile getirebileceğimi düşünüyordum. Benim içime sığdırdığım gerçekleri, cümlelere dökemiyordum. Benim yaşadığımın başkasını incitmesinden de korkuyordum.

Elini 'hadi' der gibi gergince sallayıp delirmek üzereymiş gibi "Asya, devam et." dediğinde birkaç titrek nefes daha sustum. Meriç'e anlatmak bile çok zordu, Barlas'a nasıl anlatacaktım?

"... temas etmeye çalıştığı anlar oldu." dedim tek bir nefeste. Yüzünü görmemek için bakışlarımı kaçırdım. Elim istemsizce boynuma giderken, gözlerimi bir süreliğine kapadım. O anları aklımdan uzaklaştırmaya çalışsam da, bu anda kalmak da zordu.

"Nasıl?"

Kısa bir kelimeyi, es vererek tamamlayabilmişti. Anılarının acısı haricinde, tenimin de acıdığını, Meriç elimi boynumdan çekince fark ettim. Önümde tekrar otururken elimi bırakmamıştı. Göz göze gelebilmek için kaçırdığım başımı takip ediyordu. Kaldırdığı kaşlarının altında gözleri ıslaktı. Fısıldayarak tekrar sordu. "Nasıl?"

Kendimi de kandırmak isteyerek "Çok ileri gitmedi." dediğimde "Asya, nasıl?" diye sesini yükselterek sordu. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırıp yaşlı, büyümüş gözlerle bakmak dışında sessiz kaldığımda gözleri boynuma döndü. "O..." derken yüzü olabildiğince kasıldı. Birkaç saniyeliğine gözleri kapandı ve "...orospu çocuğuyla mı..." derken tekrar gözlerini araladı. "İlgili?"

Nefes verir, ciğerimden bir yük kurtarır gibi "Evet..." diye fısıldadığımda gözleri kapandı. Dizimin yanından alnını bir süre yatağa yasladı. Gözlerim karşı duvara doğru yükselirken ben de dakikalar boyunca sessizce ağladım. Başını kaldıramadığında, "En büyük teması oydu." diye mırıldandım. Gözlerim bir noktaya takılı kalmıştı ve odak sahibi değildim ama çıkan hışırtıdan başını doğrulttuğunu düşündüm. "Onu fark etmediğim anlarda ya da boşluğuma denk geldiğinde buna benzer temaslar yaratmaya çalışırdı işte, sarılmak, dokunmak gibi..."

Elim tekrar tenimi yüzmek ister gibi boynumda gezinirken kısık, titrek bir sesle eklemeye çalıştım. "Öpmek gibi."

Bir süre sessiz kaldı. Yüzüne bakmak istemiyordum. Dehşeti onun yüzünde de görünce, ne büyük bir karanlıkta yaşadığımı, ne dumanlar soluduğumu daha iyi anlıyordum. Bana üzülerek bakıyordu, biliyordum. Bana acınmasını sevmiyordum ama asıl sevmediğim, sevdiğim insanları üzgün görmekti. Benim yüzümden ya da benim için ama mutlaka, sevdiğim insanlar üzülürdü. Lanetim gibi bir şeydi. Ben... Ben zaten üzgündüm.

"Boynunu bu yüzden kendin yaktın..." diye idrak etti. "Öyle mi?"

Ona bakmamı isteyerek kolumu sıvazladığında ürkek bakışlarımı yavaşça ona çevirdim. Dizlerimin önünde, yerde otursa da cüssesi sayesinde alçak kalmıyordu. Yaşlanmış gibi bakıyordu. Sadece dinlemek bile yaşlandırıyorsa, neden ölüme bu kadar yakınmış gibi hissettiğimi anlayabiliyordum. Bunları yaşadıkça, haddimden fazla yaş almıştım. Şimdi karşısında yirmi beş yaşında bir kadın yoktu sanki.

"Başka?" diye sordu korkuyla. Dudaklarım mühürlenmiş gibi konuşamadığımda, "Asya, başka?" diye sorarak tekrar kolumu sıvazladı. İçi içine sığmıyordu, oturduğu yerde hareketliydi ama telkin etmeye çalışıyordu temasları, bakışları.

Yüzü buruşurken "Başka nasıl yaktı canını? Anlat lütfen." dediği gibi ağlayışım tekrar sesli bir hal kazandı. Omzum başımı taşıyamazken oturduğu yerden sarıldı. Alnım omzuna yaslandı. Elleri sırtımda acımı paylaşmak ister gibi gezinirken ara ara sessiz bir küfür mırıldanıyor, iç çekip duruyordu. Hâlâ inanamıyormuş gibiydi. Doğrulup 'Her şey şakaydı' desem, inanmak ister, güçlük çekmezdi. Sanırım yalanlarımı öğrenen herkes, yalan söylemeye devam etmemi yeğleyecekti. Bunları hazmetmek daha zor olmalıydı.

Barlas bir ara yanıma uğrayacak olmalıydı. Çağrı, Meriç'in yanımda olduğunu söylediyse, yalnız kalmadığım için acele etmiyordu belki ama kendisi de yakın zamanda gelirdi, biliyordum. Son konuşmamız pek iyi geçmemişti ve birbirimize soracaklarımız, bazı cevaplarımız bazı suskunluklarımız vardı. Barlas gelmeden önce Meriç'e her şeyi anlatmış olmalıydım. O yüzden sıkışan kalbimi aşıp konuşmaya devam ettim. Yüzünü görmüyorken, bir dostun sarılışı güvencesindeyken ara vermeden anlatmaya başladım. Gözlerimi aralamış, sağımda kalan duvara yaşlı gözlerle bakıyordum.

"Sinir problemleri olan biri. Alkolik aynı zamanda. Zaten... Ne kadar berbat biri olduğunu herkes biliyor. Öyle alkollü ya da öfkeli olduğu zamanlarda daha korkunç birine dönüşür. Birkaç kere..." dedikten sonra yutkundum. "Canımı başka türlü yakmışlığı da var."

Hatta birinde, bu yükü Barlas almıştı üstüne. Ata, beni hırpalamış kolumu morartmıştı, sonrasında Barlas konuşma esnasında kolumu tuttuğunda istemsizce canımın yandığını belli etmiştim ve canımı yaktığını sanmıştı. Nasıl mahvolduğu şimdi gözlerimin önündeydi. Sadece o an da değildi ki... Ata'nın yaşattıkları yüzünden üstüme, ruhuma yapışan tüm travma izlerini Barlas da görüyordu. Üstüne alınıyordu, mahvoluyordu, kahroluyordu.

Meriç sarılmayı sürdürürken bedeni kaskatı kesilmişti. Elleri artık sırtımda hareketli değildi, öylece donmuşlardı. Dinliyordu. Dinledikleri zihninde dolaşıp kalbine dert olarak akarken, şimdilik sadece dehşete düşerek dinliyordu. Bana değer verdiğini, kardeşi olarak gördüğünü biliyordum ama onun için daha farklı bir anlam da taşıyordum. Barlas'ın sevdiği kadındım. Barlas'a ne kadar değer verdiğini de biliyordum. Şu an, kaç yıllık kardeşinin sevdiği kadının başına gelenleri dinliyordu. Sadece benim için değil, Barlas için de üzülüyordu çünkü tüm bunları öğrendiğinde Barlas'ın ne hale geleceğini o da benim gibi biliyordu.

"Başta, Barlas'la aramda olanları saklamaya çalıştım o yüzden Ata'dan. Etrafımda kimse olsun istemiyordu, her şeyden, herkesten kıskanan, beni kendisine muhtaç bırakmaya çalışan biriydi. Sonra sanırım bir şekilde duydu, anladı. Oyun kurdu. Bir kısmını bana da anlattı. Barlas'ı adamı yapıp istediğinde hapise attırabilecek ya da öldürtebilecek kadar tehlikeye sokacaktı. Böylelikle iplerimi iyice eline aldı. Beni Barlas'la tehdit edip durmaya başladı. Bir de..."

Bir süre sonra ilk defa es verdiğimde Meriç "Bir de?" diye sormak zorunda kaldı. Sormadan önce sesini temizlemeye çalışmıştı ama yine de duyduğum sesin taşıdığı hisler canımı yaktı. Yüzüne bakmaya çekinsem de yavaşça omzundan doğruldum. Elleri kollarıma kaydı, henüz bırakmadı ama şimdi dehşet verici bir şey daha duyacaktı. Gözlerim dizlerime indi. Yüzüm hafifçe buruştu. "Barlas bahsetmiştir belki."

Sessiz kaldığında yutkundum. Gözlerimi ona çevirmeme çabamı sürdürüyordum. "Ata'nın evlenme teklifine dair..."

Cümleleri toparlamakta zorlandığım için bu kadar diyebildim ama "Siktir..." dediğinde anladığını fark ettim. Ellerini kollarımdan çektiğinde gözlerimi sımsıkı kapatıp başımı daha da eğdim. Önümden kalktığını duydum. Odada tekrar volta atmaya başlarken tekrar tekrar, "Siktir..." dedi. Belli ki, anlattığım onca şeyin arasında bu detayı unutmuştu. Şimdi hatırlıyordu.

Adım sesleri duraksadı, sanırım bana dönmüştü. "Sana mı?" diye sesini yükselterek sorduğunda, cevabı zaten biliyordu. "Sevdiğin adam, Asya! Sevdiğin adam! Seni seven adam! Barlas lan Barlas. Tüm mahalleye, çeteye sana 'yenge' dedirten Barlas. Sana evlenme teklifi edemeden ayrıldığın Barlas. O itin sana edeceği evlenme teklifini mi hazırlıyor?"

Ellerim yüzümü örterken başım olabildiğince eğilmişti. Gözyaşları arasında "Zorunda kaldım..." dedim.

"Asya..." dedikten sonra adım sesleri yaklaştı, uzaklaştı. Bir yerlerde bir şeylere vurdu, gürültü çıktı ama ağlayış seslerim bastırdı. "Asya bu yapılır mı?" deyip duruyordu. Adım sesleri tekrar yaklaştı. Ellerini bileklerimde hissettim. Güç kullanmadı ama zaten güçsüzdüm. Ellerim yüzümden kayarken karşımda dikildiği için başımı kaldırıp yaşlı gözlerle baktım. Hıçkırıklarımı durdurmaya çalışsam da birbirine bastırdığım dudaklarım titriyordu.

O da ağlar gibi "Asya bu bir insan evladına yapılır mı?" diye sorduğunda tekrar gözlerimi sımsıkı kapattım ve yaşlar yorgun yüz kıvrımlarımdan kayıp biraz daha boynumu ıslattı. "Barlas..." demeye çalıştığımda "Sadece Barlas değil ki!" diye sesini yükseltti ve gözlerimi aralayıp ona baktım. Yaşlar görüşümü bulanıklaştırıp duruyordu. Hâlâ bileklerimden tutmuyor olsa, belki de sağa, sola devrilirdim.

"Asya insan bunu kendisine yapar mı? İnsan kendisini kafese koyup yakar mı?"

"O yanacaktı..." demeye çalıştım hıçkırıklarımın arasından. "Anlıyor musun beni?" derken anlaması için yalvarıyordum. Meriç anlamazsa, Barlas hiç anlamazdı. Barlas hiç affetmezdi...

"Ben yanmasam, o yanacaktı..."

"Sen yanınca..." derken bana doğru eğildi ve yüzünü buruşturarak baktı. Onun da sesi titrerken "Barlas yanmıyor mu?" diye sordu ve ağlayışlarım şiddetlendi. Başım tekrar omuzlarımdan düşerken karnına yaslandı. Ellerimi bıraktığında devrilmekten değil, bana sırt dönülmesinden korktum ama elleri sarılır gibi sırtıma yerleşti. "Öldürecekti Ata..." dedim, yere düşmüş bir çocuk gibi iç çeke çeke ağlarken. Aslında, ben çocukken yere düştüğümde ağlamazdım ama başkalarının öyle yaptığını biliyordum. "Korktum... Ata berbat biri, yüzlerce kişiyi öldürmüştür... Biri de Barlas olur diye korktum... Ata'nın babasına gittim..." derken başımı karnından kaldırmaya çalıştım. Beni anlasın, hak versin ya da en azından böyle dehşetle bakmasın diye hıçkıra hıçkıra kendimi anlatmaya çalıştım. "... o da oğlunun benimle evlenmesini istemiyordu, ondan yardım istedim..."

"İtin babasından." dedi yüzünü buruşturup. "Bir başka itten."

"Meriç..." diye yalvardığımda başını iki yana salladı. Elleri sırtımdan omuzlarıma kaymıştı, beni bıraktığı yoktu ama hak da vermiyordu. Baskın olan hüzündü ama o mavi gözlerinde suçladığını da görüyordum. Halim yüzünden fazla dile getiremiyordu ama beni suçluyordu. Barlas... Barlas canını, canımı ne denli yaktığımı öğrendiğimde böyle susturamayacaktı kendini. Öfke kusacak, o suçladıkça ben mahvolacaktım ama hakkıydı. Sadece... Mahvolup durmak da benim hak ettiğim miydi gerçekten?

"Bugün ne oldu? Ata'yı bıçaklamışsın... Ya da o gün ne oldu? O baskında Ata şerefsizini vurdun sen!"

Yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Delirecekmiş gibi parmak eklemlerinden kasılmış ellerini saçlarına daldırdı. Mavi gözlerinde göz bebekleri harelerini örtecek kadar büyümüşken bir süre burnundan soluyarak baktı. Aklından geçenler ona hiç iyi gelmiyor olmalıydı ki duymaya cesaret ederek "Ne oldu o gün?" diye sordu. Sinirle inleyip "Bugün ne oldu? O gün ne oldu? Asya sen..." dedikten sonra sertçe yüzünü ovuşturdu. Ellerini çektikten sonra beni gösterdi. Esmer teni kıpkırmızı kesilmişti. "Asya bizsiz neler yaşadın, anlat." Sadece birkaç saniye sessiz kaldım ama sabredemeden "Asya, anlat." diye bastırdı. "O orospu çocuğu ne yaptı da senin gözün karardı?"

Nefes alış verişlerim kulağımda büyürken ve sesim bir yabancıya aitmiş gibi duyulurken "Fotoğraflarımı çekmiş." dedim. İlk saniyede anladı ama kaşlarını kaldırarak baktı. Yutkunduğunu gördüğümde içim sızladı. "Kafes'te, giyinme odasında kamera varmış."

Yüzündeki değişimi izlerken titreyen ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Donakalmış vücudu bir süre sonra çözülerek beni gösterdi. Başımı onaylar şekilde salladım. Yaşlar yanaklarımdan akıp dururken boynuma varıyor, kıyafetimin içine sızıyordu. Saçlarım ıslak yanaklarıma yapışmıştı, birkaç tanesi görüşüme engel oluyordu ama zaten yaşlanıp duran gözlerimin de pek gördüğü yoktu. Meriç'in yüz ifadelerini görmek de yardımcı olmuyordu, daha az görmekten şikâyetçi değildim.

"O gizli odada buldum."

Banyoda, fotoğraflarımla ne yaptığını hatırlayınca ruhum çekildi. O da gördü. Midem bulanırken bir elimi bacaklarımın arasından sıkıştırıp dudaklarıma bastırdım. Başım eğilirken vücudumun devrilecekmiş gibi sallandığının farkındaydım. Devrileceğimi sandım ama uğuldayan kulaklarım duyamasa da, yaklaşmıştı. Eli omzumdan tuttu. Detaya giremedim. Her şeyi anlatmamı istiyordu ama bazı şeyleri dile getirmekte zorlanıyordum. Muhtemelen tahmin edebiliyordu. "Delirdim..." diye fısıldadım, alnım koluna yaslanırken. "Annem gibi delirdim..." derken konuşmak, boğazımı yakıyordu. Sesli konuşabildiğim yoktu ama yine de canım yanıyordu. Canım zaten, mütemadiyen yanıyordu. "Gözüm döndü, fotoğrafları sildirdim, sonra da onu vurdum. Ölmesini istedim. Gerçekten ölmesini istedim ama katil olmak istemediğim için bacağından vurdum."

Sessiz kaldı. İçinden ne küfürler ediyordu, neler düşünüyordu bilmiyordum ama sessiz kaldı. Sarılır gibi omzumda, kolumda gezinen eli kaskatıydı, nefes alış verişleri hızlı ve yüzeyseldi. "Bugün de... Sizi kafesten çıkarabileceğini söyledi. Saldırıya uğrayacağını biliyordu, bilerek engel olmadı. Bana... İstediğinde sizi öldürebileceğini gösterdi ve... Sizi kurtarmasını istiyorsam..." dedikten sonra tekrar hıçkırıklara boğuldum. Ellerim tshirtünden tutunurken küçücük kalmak istedim. Önüme otururken bana olabildiğince sarıldı. Bir süre sadece hıçkırarak ağladım. Sadece kendi ağlayışlarımı duyuyordum ama yüzünü gizlediği boynumun yanı da ıslanmıştı. Sessizce, o da ağlıyordu.

"Anladın işte..." demeye çalıştım. "Bir teklifte bulundu..."

Boğuk sesiyle "Anladım." diyerek araya girdi. Yüzünü hafifçe boynumdan çekmişti. "Kabul edemezdim..." dediğimde sarılışı sıkılaştı. "Ben de... Saldırdım. Sizi kafesten çıkarmazsa onu öldüreceğimi söyledim. Benden korkarak inandı, inanması beni de korkuttu. Sonra... Adamlardan kaçmak istedi ama engel olmak için elimden geleni yaptım... Ölmesini istedim..."

Bir süre sadece ağladım. O da sessizliğini, "Geçti." diyerek bozabildi. Bunu duymaya ihtiyacım olduğunu fark ettim. "Geçti kardeşim, geçti. Bir daha asla böyle bir şey yaşamayacaksın." dediğinde ağlayışım şiddetlendi. "Asla yalnız kalmayacaksın, asla." diye bastırarak söylediğinde ellerimi tshirtünden sırtına doğru kaydırıp olabildiğince sarıldım. Sarılmak için bile güçsüzdü vücudum ama sarılmaya çalıştıkça güç buldum.

Bir süre sarılarak ağladım. Sakinleştiğimde, sesini temizledi. Halim, söylediklerini etkiliyordu. Hüznünün ardında o da kızgındı, biliyordum. Kızgınlığıyla yüzleşmeme hazır olmamı beklemişti, belki de o da hazmetmek için zaman istemişti. "Asya, bizden yardım istemeliydin..." diyerek hafifçe çekildiğinde, zamanının geldiğini anladım. Elleri, ellerime kaydı. Tutup bacaklarımın üstüne yasladı. "Asya, Barlas'tan yardım istemeliydin." dedikten sonra çenesi olabildiğince kasıldı, dişlerinin arasından "Böyle olmamalıydı." dedi. "Bir orospu çocuğuyla tek başına mücadele etmemeliydin. Kendini tehlikeye sokmamalıydın. Hayatını acımasızın merhametine teslim etmemeliydin. Kendine de, Barlas'a da, sana değer verenlere de bunu yapmamalıydın."

Bir elini elimden çekip solunda kalan tezgâhın ayağına yumruğunun yanını geçirerek "Başına neler gelebilirdi!" dedi. Sıktığı yumruğunu bir süre daha havada tutarken kaskatı kesilmişti. "Asya, o herifle kaç defa baş başa kaldın, biz ya biz!" diye bağırdıktan sonra isterik bir şekilde gülerek elini saçına daldırdı, inanamayarak baktı. Yaşlar gözlerinde donmuşken "Biz, plan yaptık hatta! O herifle o gizli odaya seni biz soktuk..." dediğinde kendisini suçlamasın diye, "Plan benden çıkmıştı." diye mırıldandım. Kaldı ki, zor ikna olmuşlardı. Ortada böyle bir durum olduğunu bilmemelerine rağmen, yine de istememişlerdi.

Başını yavaşça iki yana sallarken saçından çektiği elini güçsüzce tekrar elime getirdi. "Asya, daha da berbat şeyler yaşayabilirdin."

Kanım çekilirken yavaşça başımı salladım. Bugünkünden çok daha yaralı bir ruha sahip olabilirdim. Birkaç kere ucundan dönmüştüm. "Hayatınla kumar oynuyorsun, bize söylemen gerekiyordu, Barlas'a anlatman gerekiyordu."

"Meriç ben Barlas'ın hayatı kaymasın, Barlas mahvolmasın diye ondan ayrılmış, kendisini yalnız bırakmış kadınım. Ata onu öldürmekle tehdit ederken ben nasıl göze alabilirdim?"

Öfkesini içinde tutamayıp "Asya sen Barlas'ı mahvettin." dediğinde göğsümde müthiş bir yanma hissiyatı eşliğinde gözyaşlarım da gözlerim de donakaldı. Yüzünü buruşturup gözlerini kaçırdı. Ellerimi daha sıkı tutsa da kaçırdığı gözleri bir süre bana geri dönmedi. En sonunda yutkunup "Özür dilerim." diye mırıldandı. Gözleri tekrar bana döndü. Bedeniyle de özür diler gibi yavaşça başını iki yana salladı. Uğruna önden özür dilediği cümleyi söylemek zorunda hissediyor olmalıydı ki susamadı. "Barlas mahvolacak." dedikten sonra yüzü buruştu. Çenesinin ucuyla beni gösterirken gözlerinden akan yaşları, elinin tersiyle bir çırpıda silip tekrar elimi tuttu. "Sen zaten mahvolmuşsun..."

Boğazımdaki his yutkunmakla geçmezdi ama yutkunamıyordum da. Yaşlarımla ıslanmış dudaklarımı yalarken burnumu çekip duruyordum. Hıçkırıklarım, duyduklarımla dursa da silinmiyor, içimde birikiyordu. Donmuşluğumu üstümden atamasam da, kulaklarım donmuş değildi. Meriç'in söylediklerini duyuyordu ve böylelikle kalbim daha da sıkışıyordu. "Barlas sevdikleri için yaşayan bir adam..." dediğinde omzuna dalan gözlerim ona yükseldi. "En çok da seni seviyor." dediğinde dudağım bükülürken yüzüm buruştu.

"Barlas gerekirse senin için ölür ama böyle yaşamak..." derken yüzünü buruşturup başını iki yana salladı. "Sen bu dertlerle mücadele ederken bunlardan habersiz yaşamak istemez."

"Gidip Ata'yı öldürecek." dediğimde başını onaylar şekilde salladı ve ağlayışım şiddetlendi. Ellerimi ellerinden çekip onu gösterirken "Bak sen bile biliyorsun..." dedim ve ellerimi yüzüme götürdüm. Ağlayışlarımın arasından konuşmaya çalıştım, ne kadar anlaşılırdı bilmiyordum ama araya girmeden dinliyordu. "Babasıyla anlaşmıştım. Babası Ata'nın bir başka mafyanın kızına evlenme teklifi etmesini sağlayacaktı. Ata da, o aileyle ters düşmemek için evlenmek zorunda kalacaktı. Belki beni bırakırdı, belki o beni bırakmadan önce sizin planlarınız sayesinde ondan kurtulurduk... Çıkış yolu aradım, gerçekten aradım ama ben kendimi kurtarmaya çalışırken..." derken ellerimi yüzümden çektim ve çaresizce havada salladım. "Barlas'ı ateşe atmak istemedim işte..."

Başını iki yana salladı. Beni gösterirken burukça gülümsedi. "Asya, sana yemin ediyorum değerlimsin. Barlas benim canım, sen canımın canısın. O adam için ben canımı veririm, senin için ben canımı veririm ama senin Barlas'ı kandırdığın gibi ben seni kandıramam. Senin için bile olsa bunu yapamam."

Korkuyla bekledim. Söylemek için cesareti olsa da, ses tonu kısıktı. "Barlas'ı sen ateşe attın."

Yüzüm olabildiğince buruşurken tekrar hıçkırdım. Başını onaylar şekilde salladı. Kıyamıyormuş gibi yüzünü buruşturdu ama konuşmayı sürdürdü. "Yemin ediyorum şu an ciğerim yanıyor, çok üzgünüm ama birinin sana bunları da söylemesi gerekiyor. Barlas seni Ata'dan kurtarabilir ama seni senden kurtaramaz. Sen tek başına yanmaya meyillisin. Sanıyorsun ki, küllerin Barlas'ı yakmaz. Orospu çocuklarını indirmeye çalıştığımız, sonuna yaklaştığımız bir operasyonun içindeyiz. Bu çetenin gücü onları yenmeye yeter ama sen ateşten kaçan değil, ilk koşansın. Kendini feda etmeye hazırsın..." dedikten sonra yerden kalkıp ellerini ensesine götürerek ardını döndü ve onaylamaz şekilde başını salladı. "Sen her fırsatta kendini tehlikeye atmaya hazırsın. Bugün bile... Biz orada kafese tıkılmışız..." derken bana döndü ve ellerini ensesinden çekip iki yanda kaldırarak sesini yükseltti. "Barlas orada sana 'yapma' diye bağırıyor, Ata'nın peşinden gidiyorsun. Ulan adamın aklı çıktı..." diyerek kapıyı gösterdi. "O kafesten çıkıp da adamları aşıp yanına gelene kadar adamın aklı çıktı. Adam vurulmuş, fark etmemiş bile. Hiç düşündün mü? Barlas'a bir şey olmasın diye korkuyorsun ya, hiç düşündün mü? Barlas'a en büyük zararı senin veriyor olabileceğini?"

Hıçkırıklar eşliğinde "Hayatından çıkmaya çalıştım..." demeye çalıştığımda "Asya!" diye bağırdıktan sonra isterik bir şekilde gülerek beni gösterdi. "Kızım yine aynı şeyi yapıyorsun. Yine ilk çıkıştan çıkmaya çalışıyorsun. Dediklerimi hiç mi anlayamıyorsun?"

Gözlerimi kırpıştırarak baktığımda tekrar isterik bir şekilde güldü. Başını onaylamaz bir şekilde salladığında gülüşü de durmuştu. "Senin içini rahatlatamayacağım. Şunu bil. Sen ölürsen, Barlas da ölür."

Başımı eğip alnımı ovuştururken ağlayışım tekrar şiddetlendi. "İki artı iki, dörttür. Senin canın yanarsa, Barlas'ın da canı yanar. Ata iti, sana bir şey yaparsa, Barlas da zarar görür. Sen Barlas'ı kendini tehlikeye atarak koruyamazsın. Asya, bana bak." diyerek yaklaştığında elimi alnımdan çekip yaşlı gözlerle ona bakmak için başımı kaldırdım. "Kızım, bana bak, beni dinle. Beni gerçekten dinle." diyerek hafifçe bana doğru eğildi. Gözlerimizi kenetli tutarak tekrarladı. "Sen Barlas'ı kendini tehlikeye atarak koruyamazsın."

Burnumu çeke çeke sessiz kaldım. "Kendine gram değer vermiyorsun." dediğinde, "Terapim yarın sanıyordum..." diye mırıldandım. "Asya!" diye sesini yükselttiğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. "Kendine değer verdiğin yok ama şunu bil, Barlas'ın en değer verdiği şey sensin. Niyetin Barlas'ı korumaksa, işe kendini sevmekle başla."

"Yapamıyorum..." diye fısıldadım. Ellerimi öylesine yüzümde gezdirerek yaşları silmeye çalıştım ama gerisin geri ıslanıyordu yanaklarım. Hafifçe omuz silkip yenilgiye teslim olarak "Sevemiyorum." dedim. Sanırım annesinin bile sevmediği kızlar, kendisini sevemiyordu işte. Yani... İnsanı kimse sevmese, doğuran severdi. İnsan yalnız kalsa bile, annesiz kalmazdı. Öyle olmalıydı. Öyle olmamıştı.

"Sen hep namlunun ucunda olacaksın." dediğinde yerde odaksızca gezinen gözlerim tekrar Meriç'e döndü. "Barlas'ı da, Adnan abiyi de seninle tehdit edecekler ve sen, kendini feda etmeye hazır oldukça, onları da tehlikeye atacaksın. Seni senden mi yoksa düşmandan mı koruyacaklarını şaşıracaklar. Asya, ardına aldığına güvenmelisin. Barlas da Adnan abi de seni ardına alamadan nasıl karşısındakilerle savaşabilirler?"

"Adnan abiniz mafyanın tekiymiş!" diye bağırdığımda sessiz kaldı. Yüzümü buruşturarak kapıyı gösterdim. "Barlas söyledi, susmak zorunda değilsin. Siz..." dedikten sonra onu gösterdim ve ne diyeceğimi bilemeyerek omuz silkip kekeleyerek konuşmaya başladım. "Mafyanın adamlarısınız. Belli ki polisin derdi beni korumak da değil, Barlas'tan gizlemek için o mafya heriften de gizlemişler."

Bir hışımla "Polisin derdi..." diye başladıktan sonra yutkunarak sustu ve gözleri kapıyla aramda gezindi. Başını onaylamaz bir şekilde sallayarak doğruldu ve pencereye kadar gerileyip pervazına yaslandı.

O susunca, ben konuşmaya devam ettim. Bazen sesim ağlayışımla boğuk çıkıyordu, bazen de çatallı bir şekilde bağırıyordum. "Ata, Adnan Mertoğlu öğrenmesin diye annem aracılığıyla uyardı. Neden, bilmiyorum. Can'ı evlat edindi adam, o yüzdendir belki diye düşündüm... Barlas'la bağı olduğunu anladıysa, Barlas'ın yanındaki köstebek olduğunu da anlamıştır ama öyle olsa niye yanında tutmaya devam etsin? Ne olduğunu anlamıyorum..." dedikten sonra her şeye rağmen umutla "O herif bir şeyleri değiştirebilir mi?" diye sordum. Tekrar gözyaşlarımı silip güçsüzce yataktan kalktım. Aklıma gelenle birlikte tekrar yüzüm buruşurken başımı iki yana salladım. "Ama işte o adam duyarsa, Barlas'ı öldüreceğini söylemiş anneme."

"Üstler..." dedikten sonra gözlerini yumup birkaç saniye kafasını toparladı. Tekrar gözlerini aralarken kollarını gevşek bir şekilde göğsünde birleştirdi. "Polisler, operasyon bozulmasın diye gizlemiştir. Korunacaklar listesindesin, polis her zaman sivilleri korur, kendini vazgeçilmiş hissetme."

Cılız bir sesle "Ama öyle değil mi?" diye sordum. "Operasyon bozulmasın diye, yaşadıklarıma göz yumulmuş, bir şeyleri değiştirebilecek kişilerden saklanılmış."

"Bu emniyetin değil, bir kişinin kararı." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. "Biri hak etmediği bir koltukta oturuyor diye, polisten ümidini kesme. Bu durumla ilgileneceğiz."

Korkuyla "Siz?" diye sorduğumda başını eğerek alnını ovuşturdu. Onun da başı benim gibi zonkluyor olmalıydı. Sıkkın bir nefes alıp verdi. "Adnan abi halleder."

"Anlatacak mısın?" diye sorarak ona yaklaştığımda, endişem yüzünden birkaç heceyi titrek nefeslerle yutmuştum. Birkaç adımdan fazlasını atamadım. Yavaşça başını doğrultup elini alnından çekti. "Sana dedim." dedikten sonra yutkunup ellerini hafifçe iki yanında kaldırdı. Elden ne gelir, der gibiydi. Kızarık gözleri halimde geziniyordu. "Bu durum beni aşar."

"Barlas duyarsa, Adnan Mertoğlu onu tutabilir mi?"

"Adnan Mertoğlu'nu kim tutacak?" diye sorduğunda kaşlarımı kaldırarak baktım. Ellerimi karnımın önünde birleştirmiştim, parmaklarım birbirine eziyet ediyordu. Kekeler gibi titrek bir sesle "Nasıl?" diye sordum. Burukça gülümsedi. "Ata'yı ölmüş bil Asya."

Ellerim dudaklarıma giderken korkuyla iç çektiğimde başını onaylar şekilde salladı. Yavaşça yaslandığı yerden doğruldu. Elleri bana doğru uzanarak yaklaştı. Kollarımı şefkatle sıvazlarken güven vererek baktı. "O adamdan kurtulacaksın."

"Babası, Barlas'ı öldürür." dedikten sonra ellerimi dudaklarımdan çekip telaşla salladım. Ben konuşurken Meriç sakinleştirmek isteyerek havada sallayıp durduğum ellerimi yakalamaya çalışıyor, yakaladıkça ben çekiyordum. Odada korkuyla volta atarak bunu sürdürdüğümde, o da peşimde, yetiştikçe yanımda ya da önümdeydi ama bedenimi döndürüp duruyordum. "Barlas kimseye bırakmaz gider kendi saldırır. Ata'nın adamlarından kendisini kurtarsa bile Beyham bir yolunu bulur."

"Barlas oraya tek gitmeyecek."

"Kimle giderse gitsin!" diye bağırarak ona döndüm. "Sen söyledin! Operasyon bitmek üzere, Beyham'ı, Ata'yı, onların intikamını alabilecek herkesi indirmek üzeresiniz. Hepsini aynı anda indirmezseniz ne olacak? Ata öldü diyelim, Barlas'a ne olacak? Hapise..."

"Hapise girmez."

"Beyham? Beyham'ın nerede olduğunu biliyor musunuz? Ne yapacak Barlas, ardından gidip Beyham'ı mı öldürecek? Beyham Yıldırım'ın kim olduğunu siz benden iyi bilirsiniz. Barlas daha yoldayken arabasını patlatırlar."

"Bizi çok küçümsüyorsun."

"Küçümsemiyorum!" diye bağırdım. "Ama tek bir saniyeye bakar Meriç. Tek bir göz kırpmanıza bakar, bir anda hayatımız kayar. Barlas'a ulaşamasa Yağmurlara ulaşır, Can... Can var! Size bir şey yapabilir, Can'a yapabilir... Annem..." derken ellerimle yüzümü örttüm ve ağlayışım arttı. "O kadın Ata'yla. Bugün bile arabada olduğunu, öldürebileceğini söyledi... Hadi diyelim siz kendinizi de, bizi de korudunuz, annem kendi rızasıyla Ata'nın yanında..."

"Ne yapacağız Asya?" diye bağırarak ellerimi yüzümden çekti. "Ne yapacağız, kurşun bize gelmesin diye sana mı sıkılsın?"

"Polislerin Barlas'tan gizlemesinin bir sebebi var. Riske atmamalarının bir sebebi var. Sen de riske atamazsın."

"Ben seni riske atamam. Barlas seni riske atamaz." diye beni gösterdiğinde yalvarır gibi koluna yapışıp "Meriç..." dedim ama başını iki yana salladı. "Benden ne istediğini bile anlayamıyorum."

"Söyleme." dedim hızlıca. Başımı iki yana deli gibi sallarken koluna hem tutunuyor, hem hafifçe sallıyordum. "Sana yemin ediyorum, bir daha senden hiçbir şey saklamam. Her şeyi bilirsin. Tamam bir daha kendimi riske de atmayacağım. Ata bana ulaştıkça, sana söylerim. Ata'yla asla yalnız kalmam, sen de izin vermezsin. Ata bugünden sonra evlenme teklifi edecek, eminim. Bugün az daha ölümüne sebep oluyordum, hemen karşılık vermek isteyecek. Babası dediğini yapsın, Ata o kadınla evlensin. O evlilikle, babasına itiraz etmekle uğraşırken zaten plan da ilerler. Ata'dan Barlas'ın öldürmesiyle, kurşun yağarken Ata'ya koşmasıyla kurtulmak zorunda değiliz... Hepimizi ipe asmak zorunda değiliz..."

Gözleri bir süre daha gözlerimde kaldı. Sessizce, tepkisizce dinlemişti. En sonunda isterik bir şekilde sırıttı, yetmedi hafifçe de güldü. "Ne?" diye sordu. Yaşlarımla ıslanmış dudaklarımı yalayıp yutkunmaya çalıştıktan sonra "Lütfen." diye fısıldadım. Gülüşü artarken yavaşça kolunu elimden çekti. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra "Ne saçmalıyorsun?" diye sordu. Gülüşü hızla durduktan sonra kapıyı gösterdi. "Asya sence ben o adamlardan böyle bir şeyi saklar mıyım?"

"Meriç..." diyerek yaklaşmak istediğimde ellerini aramızda kaldırarak durdurdu ve başını iki yana salladı. "Yapabileceğim tek şey gidip Ata'yı bizzat öldürmek. Barlas öldürmesin istiyorsan, sadece bunu yapabilirim."

"Senin canının kıymeti yok mu?" diye bağırdığımda "Senin yok mu?" diye bağırarak yaklaştı.

Bir şey diyemedim, o da cevap bekleyerek sormamıştı. "O ruh hastası şerefsiz ölmeyi hak ediyor. Onu öldürmeyi hak eden Barlas aslında ama illa diyorsan ki Barlas öldürmesin, gider ben öldürürüm."

"Sonra da kıyamet kopar!" dediğimde "Kopsun!" diye bağırdı. "Kopsun kızım, kopsun. Kopmadığı hata!" dedikten sonra beni gösterdi. "Neler yaşıyormuşsun Asya! Neler yaşamışsın sen..." derken hâlâ inanamıyormuş gibi sesi sona doğru alçalmıştı. Başını iki yana salladı. "Hâlâ saklamanın peşindesin..."

"Ben kimseyi kaybetmeden bu çukurdan çıkmaya çalışıyorum sadece."

"Kendini kaybediyorsun."

"Umurumda değil!" diye bağırdığımda o da bağırarak "Ama Barlas'ın umurunda!" dedi. "Benim umurumda, Çağrı'nın umurunda, kardeşinin, Canan teyzelerin..." dedikten sonra öfkeyle kapıyı gösterdi. "Adnan abinin umurunda."

"Senin Adnan abin de benim umurumda değil!" diye bağırdım.

"Benim Adnan abim senin..." diye başladıktan sonra öfkesini yutkunarak sustu. Zorlanarak gözlerini kaçırdı ve birkaç adım gerileyip burnundan soluyarak yüzünü sıvazladı. İkimiz de nefes nefese kalmıştık. Birkaç saniye boyunca baktıktan sonra "Ee?" diye sordum. "Benim?"

"Uğruna..." diyerek ellerini yüzünden çekti. Yutkunduktan sonra hafifçe omuz silkerek başını salladı. "Her şeyi yapabilecek bir adam."

Titrek bir fısıltıyla sordum. "Neden?"

Sessiz kaldığında tekrar ağlamaya başladım. "Barlas'ı durdursun... Tek istediğim bu. Konuş onunla, anlat ona. Barlas'ı durdursun."

"Ben dürüst biriyim." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Sanırım ben hiçbir zaman dürüst biri olamamıştım ama öyle olanlara çok saygı duyuyordum. Meriç de öyleydi. "Bu bana anlattıklarını duyduktan sonra..." dediğinde ne diyeceğini bildiğim için dudağım büküldü. "Bu dünyada Barlas'ı durdurabilecek bir insan evladı yok."

Kırılmış, parçalanmış bir umutla "Adnan Bey de mi?" diye sordum. Barlas'ın ona düşkünlüğü, duyduğu saygı, aralarındaki bağ bu konuda beni ümitlendirmişti ama şimdi Meriç aksini söylüyordu...

"Adnan abi, Barlas'tan saklamaz. Ha, şöyle olur, Barlas'a bir şey olmasını da istemez ama Ata'yı hayatta bırakmaz. Yani o kıyamet her türlü kopacak. En iyisi gideyim ben Ata'yı vurayım, sen de peşime git Barlaslara olanı biteni anlat."

"Öleceksin yani." dediğimde 'boş ver' diyerek elini sallayıp kapıya yöneldi. "Siktiğimin hayatını yaşamıyorum zaten." diye mırıldandığında kolundan yakalayıp kendime çevirdim. "Bana diyene bak!" diye bağırdım. "Sen de kendine gram değer vermiyorsun!"

"Ne olsun istiyorsun?" diye bağırarak sordu. Kendisini ateşe atabileceğini gördüğüm için korkarak "İlk kurşunu sen atsan da, bize yine sıçrayacak biliyorsun değil mi?" dedim. Ben onu tutmayı bıraksam da gitmekten vazgeçerek bana döndü. Öfkeden o da mantıklı düşünemiyordu. "Sen kiminlesin? Barlas'la."

"Asya, operasyonun sonunu bekleyemeyiz." dedi yavaşça. "Ata iti, senin önemini gayet iyi bilen bir adam. Barlas'ı da, Adnan abiyi de seninle tehdit edecek." dedikten sonra iyice sinirlenerek sesini yükseltti ve kızgınlıkla beni gösterdi. "Sen de tehditlere boyun eğen birisin. Senin kararlarını sana bırakamam."

"Bırakmayacaksın zaten, diyorum! Bundan sonra yalnız olmayacağım, söz. Her şeyi seninle paylaşacağım. Ata'nın bana zarar vermesine izin vermeyeceksin ama kıyametin kopmasını da sağlamayacaksın."

Umutla baktım ama şüphesiz bir ciddiyetle "Mümkün değil." dedi. Yüzüm buruşup da dudaklarım büküldüğünde "Asya mümkün değil!" diyerek bir adım geriledi. "Bak ben seni zaten anlamıyorum ama sen de beni hiç anlamıyorsun." dedikten sonra kapıyı gösterdi. "Benim boynum Adnan abinin karşısında kıldan ince ama daha da ötesi, ben Adnan abiye bile yamuk yaparım, Barlas'a yapmam. Anlıyor musun beni? Ben Barlas'tan böyle bir şeyi asla gizlemem."

"Ama Barlas için..." dediğimde "Asya, asla!" diye araya girdi. "Ölürüm de, Barlas'a ihanet etmem. Anlıyor musun?"

"Ölecek..." demeye çalıştım hıçkırıklarımın arasında. "Öfkeli bir adam. Mantıklı davranmayacak, sen de biliyorsun. Kendisini güvene alarak hareket etmeyecek, öfkeyle saldıracak. Ben de durduramam onu o dakikadan sonra..." dedikten sonra sustum ama ne demek istediğimi zaten biliyordu. Yavaşça başını sallayarak üzgün bir şekilde "Seni affetmeyecek, biliyorsun değil mi?" diye sordu. Gerçekler acıtıyordu ama en azından dürüsttü.

"Ona yaptıkların için affeder ama kendine yaptıkların için affetmeyecek, bunun farkındasın değil mi?"

Yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Ellerim sızlayan kalbime, oradan da kolyeye gitti. Güç almaya çalıştım. Halime üzülse de, gerçeklerin farkında olarak konuşmaya devam etti. "Kahrolacak, kendisini suçlayacak, nasıl da gözlerinin önünde erimene rağmen seni güvende tutamadığını düşünüp duracak. Ata ya da babası Barlas'ı bir kere öldürebilir ama sen bin keredir öldürüyorsun, biliyorsun değil mi Asya?"

Aksine dair ara ara umutlansam da, evet biliyordum. Beni affetmesi imkânsızdı. Büyük büyük konuşmuştu, affedeceğini söylemişti, o da benden bir şeyler saklıyordu, benimkinden beter olduğuna emin olduğunu söylemişti ama olamazdı. Beni affedemezdi. Meriç'in tepkilerini gördüğümde emin olmuştum. Meriç'in bile canı benim, Barlas için bu kadar yandıysa, böyle dehşete düştüyse, Barlas beni affedemezdi.

"Öğrenince senin için dünyayı yakacak o muhakkak ama seni de yakacak Asya."

Burukça gülümsedim. Vereceği tepkiden, gözlerindeki hayal kırıklığından ve benden vazgeçmesinden korkuyordum ama ölmesinden daha çok korkuyordum.

"Barlas için güven esastır. Açıkçası sana zaten pek güvenmiyor." dediğinde göğsümdeki sızlama eşliğinde başımı onaylar şekilde salladım. "Ama bu çok farklı. Bir adamın yanındaki, kollarındaki sevdiği kadın..."

Cümlesini daha acı bir söylemle tamamladım. O muhtemelen daha merhametli olacaktı. "Bir başkasının müstakbel eşi..." dedim yaşlar içerisinde. Yavaşça kaşlarını kaldırdı. "Baş başayken Ata öyle diyor..." dediğimde sesim oldukça kısıktı. Hiçbir yük kalmasın diye, "Yüzüğü bile seçtim." dedim. Ne kadar korkunç yalanlar söylediğimi yeterince bilsin istiyordum ama yüz ifadesini görmeye de korktuğum için yere bakıyordum. "Barlas'ın gidip mağazadan aldığı yüzüğü aslında ben seçtim. Terziler gelinlik için ölçü bile aldı. Sustum. Nasıl olsa 'evet' demeyeceğim, Ata başkasıyla evlenmek zorunda kalacak diye sustum ama... Ona 'evet' diyeceğimi sanan Ata, müstakbel karısıymışım gibi davrandı."

Bir süre sustu. Sonra ciddiyeti anlamam için, "Barlas ölmeyi yeğlerdi." dediğinde gözlerimi sımsıkı kapatarak başımı onaylar şekilde salladım. Heceleri bastırarak tekrarladı. "Barlas göğsüne on kurşun yiyerek ölmeyi tercih ederdi."

"Mahvediyorum onu..." diye mırıldandım yaşlı gözlerimi aralarken. Odaksızca yere baktım.

"Kendini mahvediyorsun." dedikten sonra hareketlendi ve yorgun gözlerim ona doğru yükseldi. Kapıya doğru gidiyordu. "Onu mahveden şey bu. Kendini mahvediyorsun."

"Meriç," dediğimde hareketlenecek, yetişip kolunu tutacak gücüm yoktu ama ses tonum durdurmuş olmalıydı. Yavaşça bana döndü. Üzülerek ama bir yandan da kızarak baktı. "Biraz düşün. Hemen söyleme."

"Bu kapıdan çıktıktan sonra bir saniye bile saklarsam, beni de siler." dedikten sonra beni gösterdi. "Senin de biraz bile olsun Barlas'la bir hayat kurma hayalin varsa, benden önce git anlat. Sen anlat Asya. Belki öyle olursa affetmesi için bir şansın olur."

"Ölürse beni affedip affetmediğinin bir önemi kalmaz." dediğimde sinirle yüzünü ovuşturdu. "Ben onunla yaşamaktan çok, onun yaşamasını istiyorum."

Ellerini yüzünden çekti. Bana kısa tuttuğu suçlayıcı bir bakış attıktan sonra kapıya yöneldi. "Sen de kardeşini seviyorsan, susmalısın Meriç." diye ısrar ettim. Bana dönmedi ama kapıyı açmadan duraksadı. "Bana olan zaten oldu. Sana diyorum, bundan sonra her şeyi sana da anlatacağım. Beni birlikte güvende tutabiliriz ama şimdi, Ata da babası da, ortakları da hâlâ dışarıda ve güçlüyken Barlas'a bunu anlatırsan her şey mahvolur. Ben zaten mahvoldum, bizim ilişkimiz zaten mahvoldu, bırak Barlas, ailesi mahvolmasın. Eksik bilgi ve deliller tamamlanınca, ilk Yıldırım ailesini indirirsiniz. Çok değil, belki birkaç ay, belki daha da az süre kaldı. İşin ucunda, niye kıyameti koparalım?"

"Sevdiğin adama ihanet ediyorsun." diyerek bana döndü. "Ben sana inanamam Asya. Bana niye yalan söylemeyesin? Ben kimim ki?"

"Dedin ya." dedikten sonra hafifçe omuz silktim ve burukça gülümsedim. "Kardeşim?"

"Öyle." dedi hızla ve tamamen bana dönüp elini kapının kulpundan çekti. "Öyleyiz ama bu durum farklı."

"Telefonuma istediğin zaman bakabilirsin, istediğin an yanımda olabilirsin. Zaten evden çıksam haberiniz olur. Söz veriyorum Meriç, gerçekten hiçbir şey gizlemeyeceğim. Yarası tedavi olduğu gibi Ata evlenme teklifi edecek, bundan eminim. Sonra da babasıyla, başka mafyayla uğraşacak, zaman kazanacağız."

"Benden..." diyerek güçsüzce omzunu duvara yasladı ve isterik bir şekilde sırıtırken yaşlı gözlerini kırpıştırarak kendisini gösterdi. "Kardeşimin, sevdiği kadını ona hazırlanan bir evlenme teklifine götürmesine müsaade etmemi istiyorsun."

"Orada bana teklif edilemeyecek." diye hızlıca söyledim. "Sana yemin ediyorum, babası asla buna izin vermez."

"Ama, olan bu. Sonuç ne olursa olsun, o teklif için senin için hazırlandı ve Barlas hazırladı. Adamın sana evlenme teklifi etmesine bile izin vermeden ayrıldın, şimdi seni bir başka adamın teklifine mi götürsün? Asya..." dedikten sonra hayretle, dehşetle baktı. "Sen bu adamı nasıl seviyorsun?"

Suçluluk duygusuyla "Böyle." dedim. Boğuktu sesim. Hafifçe omuz silktim ve burukça gülümsedim. "Yaşaması için her şeyi yaparım."

"Barlas bir gün ölürse katili sen olacaksın..." dediği gibi aralanan dudaklarıma engel olarak 'dur' der gibi elini kaldırdı. Başını iki yana sallayarak "Çok özür dilerim ama sen olacaksın." dedi. Gözyaşlarına boğulmamı üzülerek izlese de susmadı. "Ben kardeşimi öldüremem."

"Git o zaman..." diyerek kapıyı gösterdim. "Git, Barlas'a anlat, burada kaç tane adam onu durduramayın, zaten Adnan Bey'in de durdurmayacağını söyledin. Kıyamet kopsun, sonra hayatta kalırsan gelir yanıma Barlas öldü mü, kaldı mı söylersin..." dedim ve yatağa yöneldim. Yığılır gibi oturdum ve "Burada bekliyorum." deyip kollarımı kendime sardım. Hıçkırıklar lafımı kesip dururken "Burada böylece bekliyorum." diye tekrar ettim.

Cevap vermedi ama kapının açıldığını da duymadım. Ardından adım sesleri yaklaştı. "Asya beni de siler." dediğinde başım yavaşça ona döndü. Anlamam için uğraşıyordu. "Ya çeker vurur ya da siler atar hayatından. Anlamıyorsun sen. Olayın büyüklüğünü anlayamıyorsun. Tamam silsin beni. O da dert değil, ona da tamamım ama sen? Sen ne olacaksın? Ben Adnan abiye bu durumu çaktırmadan, onun yetkilerini kullanamam. Ya gücüm seni korumaya yetmezse? Ulan ya sırf ben bugün olanı biteni anlatmadım diye senin başına bir iş gelirse? Ben nasıl böyle bir şeyi göze alabilirim? Ben sonra Barlas'a ne derim? Ben Adnan abiye ne hesap veririm? Ben kendimi nasıl affederim?"

"Olmayacak bana bir şey." dediğimde "Nereden biliyorsun?" diye bağırarak sordu.

"Ata ölürse, Beyham annemi öldürmekle başlayarak kendi ölene kadar ulaşabildiği her toprağı kurutur. Bundan eminim. Sen, eğer susarsan bana bir şey olacağından emin misin?"

Birkaç saniye öfkeyle soluyarak baktıktan sonra "Yapamam." dedi ve kapıyı gösterdi. "Ben o adama yalan söyleyemem."

"Sadece susacaksın..." diyerek ayaklandım. "Meriç, söz kendimi tehlikeye falan atmayacağım. Ata ulaşırsa gelip sana anlatacağım. Bir tehlike oluşursa gider hemen anlatırsın ama ben gözünüzün önünden ayrılmayacağım. Ben yanınızdayken niye tehlikeye düşeyim? Geçmiş, geçmişte kaldı. Şimdi anlatırsan başıma gelenler değişmeyecek ama başıma yeni bir iş de açılmayacak."

Zorlanarak, "Asya yapamam." dedi. Gözleri tekrar doldu. "Barlas'a ihanet edemem." derken sesi titriyordu. Sesini temizlemeye çalıştıktan sonra kısık bir şekilde konuştu. "Barlas beni de affetmez. Kardeşimi kaybederim." dedikten sonra yüzünü buruşturarak beni gösterdi. "Seni de kaybedebilirim. Başına bir iş gelirse, bunun altından kalkamam."

"Sadece düşün." dedim yalvarır gibi. "Hemen gidip tek nefeste Barlas'a anlatmadan önce, başka nasıl bir yol izleyebiliriz diye sadece bir düşün. Lütfen. Çok değil. Biraz düşün, öyle tekrar konuşalım. Belki Çağrı'ya da söyleriz."

"Çağrı cümlenin bitmesini bile beklemez." dedi ensesini ovuşturarak kapıya bakarken. "Güneş'in ağzı sıkıdır ama o da benim için Adnan abiden gizler mi, bilmiyorum..." dediğinde ricama ihtimal vermeye başladığı için korkum hafiflerken burnumu çektim ve "Biraz düşün." dedim tekrar. "İkimiz de, söylediğin an Barlas'ın ne yapacağını biliyoruz. Belli ki gerçeği gizlemek isteyen polisler de, Barlas'ın ardında durmayacak."

"Öyle bir şey yok." dedi gözleri bana dönerken. "Öyle düşünme."

"Meriç..." dediğimde ellerini kaldırıp bir adım geriledi. Gözlerini kapatıp ellerini ensesine götürerek ciğerinde nefes bırakmayana kadar üfledi. "Sikeyim, aklım yerinde değil." diye mırıldandı. Kararsızlık yaşıyordu. Yorgun bir şekilde, "Lütfen biraz düşün." dedim tekrar. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Onunla paylaşmak yüklerimi azaltmıştı ama gidip kıyameti koparırsa bana yardımı dokunmazdı.

Bir süre öylece kaldı. Ardından ellerini ensesinden çekip gözlerini aralayarak bana baktı. Sıkkın sıkkın soludu. Kapıya doğru yönelmeden önce, "Bu işin sonunda Barlas ikimizi de silecek." diyerek kapıya yöneldi. Bir anlığına yatışan içim tekrar yanmaya başlarken gözlerim de ıslandı. Ardından, "Düşünecek misin?" diye sorduğumda cevapsız bırakarak, "İyi olmaya çalış." dedi. Eli kapının kulpundayken omzunun üstünden bana baktı. "Artık yalnız değilsin." derken öfkesini, endişesini bir kenara bakmış, güven vererek bakıyordu. Burukça gülümsedim.

"Peki, ne yapacaksın?"

Birkaç saniye baktıktan sonra yutkundu. Gözlerini kaçırıp önüne döndü ve kapıyı açıp çıktı. Kapıyı tekrar kapattığı sırada yatağa yöneldim. Devrilir gibi oturdum ve yere doğru odaksızca bakarken dudağımı kemirmeye başladım.

Kıyameti koparmaya cesaretim yoktu ama Meriç koparırsa da, tek zarar gören düşmanlar olmayacaktı. Bu bir oyunsa bizden de piyonlar eksilecekti. Kim kazanırsa kazansın, kaybedecektim. Barlas'ı kaybettiğime emindim, sadece ölümünün de yasını tutmamak için uğraşıyordum.

Tekrar hıçkırıklara boğulurken "Kaybettim." demeye çalıştım. Meriç emin olmamı sağlamıştı. Ne olursa olsun, değişmeyecek bir gerçek vardı.

Ben Barlas'ı çoktan kaybetmiştim.

**

"Önüne geleni öldüren, kötü adam değilim."

Gözlerimi kırpıştırarak ana döndüm. Yağmur, sakinleştirici bir müzik oluşturarak yağarken damlalar arabanın camından akıyordu. Henüz gün ağarmamıştı, ama gökyüzü açılmaya başlamıştı. Sokağı aydınlatma görevi hâlâ sokak lambasındaydı. Gözlerimi sokaktan alıp şoför koltuğundaki Barlas'a çevirdim. O konuşana kadar eve vardığımızı anlamamıştım. Şimdi arabayı park etmiş, inmeden önce sessizliği bozmuştu. Önümüzdeki sokak lambasının loş ışığı, motoru kapatılmış karanlık arabanın içine ulaşabildiği kadar güzelliğini aydınlatırken bir gece vakti yağmur sesleri eşliğinde onu izlemenin kalbimi nasıl öptüğünden haberi bile yoktu.

"Anlamadım?"

Sol dirseği cam pervazına yaslıyken, elini de şakağına götürmüştü. Başı hafifçe bana dönükken diğer eliyle direksiyonda gergin bir ritim tutuyordu. Gözleri sokağa döndü, biraz gezindi, ardından tekrar bana bakıp iç çekti. Elini alnından çekip üst vücudunu biraz daha bana çevirirken ritmi de durmuştu. "Dertlisin." dedi. "Derdin eğer buysa..." dedikten sonra dudağını yalayarak gözlerini sokağa çevirdi. Nasıl izah edebileceğini düşündü sanırım. Burukça gülümseyerek izledim. Derdim aslında her an Meriç'in Barlas'ı arayıp mesaj atıp ya da yanına gelip kıyameti koparabilecek olmasıydı. Derdim her an Barlas'ın Ata'yı öldürüp ardından ölebilecek olmasıydı. Sonsuza kadar beni terk edeceğine de dertliydim tabii ama sandığı gibi karalar bağladığım Barlas'ın orada yaptıkları değildi. Belki normal bir yaşantım olsaydı, sakladığım bu kadar çok şey olmasaydı işin bu kısmına da dertlenebilirdim ama henüz o durumu düşünebilecek kadar zihnimi hafifletememiştim. Sıra ona gelememişti.

"... ne Adnan abi, ne de ben sandığın gibi kötü adamlar değiliz." dedikten sonra gözleri bana doğru döndü. Yorgun yüzümden buruk gülümsemem silinmiş olmalıydı ama gece karanlığı bile gözlerimde ona bakarken beliren sevgiyi örtemezdi. Onu kötü adam olarak görmediğimi kelimelere gerek kalmadan görmeliydi.

"Can'ı tehlikeye atar mıyım ben?" diye sorduktan sonra çenesinin ucuyla beni göstererek "Ya da seni?" diye sordu. Düşünceler içerisinde olduğum için araya girememiş, gereğinden fazla açıklama yapmasına izin vermiştim ama 'derdim o değil' desem, anlatabileceğim bir şey de yoktu.

"Özür dilerim."

Birçok şey içindi ama ancak birini itiraf edebilirdim.

Ben söylemeden anladı, gözlerini kaçırdı. Başını da önüne çevirdi. Elini tekrar şakağına yaslayarak bir süre yolu izledi. O anlasa da pürüzlü bir sesle ben de dile getirdim. "Baban için söylediklerim..." dedikten sonra tekrar ağlamak istediğim ama gücüm olmadığı için sesimi temizleyip ben de yola doğru baktım ve iç çektim. Baban senden utanırdı, demek üzereydim, araya girip kendisi söylemişti. Kabuğu bizzat koparmıştı. Yaptıklarım yetmiyordu, sözlerimle de canını yakıyordum.

"Bence sen bir şeyi yapıyorsan, bir bildiğin vardır."

Göz ucuyla gördüğüm üzere başını bana çevirip "Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?" dediğinde ben de başımı ona çevirdim ve yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Ne işler çeviriyorlardı bilmiyordum, Adnan Bey'den de pek haz etmiyordum ama Barlas onurlu, iyi bir adamdı. Kötünün yanında durmazdı.

Nefesini rahatlayarak üfledi ve "Eyvallah." diye mırıldandı. Gözlerim dolarken tekrar burukça gülümsedim. Düşüncelerim ona yüktü, sessizliğimi, yol boyunca hatta yola çıkmadan önce o mekânda olduğumuz süre boyunca susmamı kendine dert edinmişti. Onun yaptıklarını, onunla olan kavgamızı düşünerek bu hale geldim sanmıştı. Bu, daha kötü hissetmemi sağlıyordu. Nasıl ki ben kendimi feda etmeye hazırdım, o da bütün dertleri yüklenmeye meyilliydi.

"Ama Adnan Bey için, mafya da diyebiliriz, dedin." dediğimde bakışlarıyla onaylamak dışında sessiz kaldı. "İyi bir mafya, yoktur Barlas." dediğimde sessizliğini korudu. "Bize gözleri bile değmesin bundan sonra." dediğimde sıkkın bir nefes alıp vererek bakışlarını yola çevirdi. Yine direksiyonda gergin bir ritim tutmaya başlarken kapalı dudakları ardında dilini çiğniyor olmalıydı ki çenesi hafifçe hareketliydi. Bir süre sessizliğin ardından iç çekip gözlerini apartmana çevirdi. "Biraz uyu. Öğlen alırım seni." dedikten sonra elini direksiyondan çekip kaşının kenarını kaşıyarak gözlerini bana çevirdi. "Annemler de, evde. Can'ın yanında. Tek kalmayacaksın yani ama..." dedikten sonra elini kaşından çekip apartmana baktı. "Gitme, dersen gitmem."

"Öğlen?"

"Terapin var." diye hatırlattı ve itiraz istemeyen gözlerini bana çevirdi. İçime sıkıştırdıklarım patlayıp durduğu için yavaşça başımı onaylar şekilde sallarken yutkundum. "Sadece... Sence şimdi terapinin sırası mı? Az daha ölüyorduk ya..."

Sadece baktığında sıkkın bir nefes eşliğinde gözlerimi yola çevirdim. "Peki." diye mırıldandım. Belli ki kaçış yoktu.

"Nereye gideceksin ki?" derken gözlerim hâlâ sokakta geziniyordu. Gökyüzü grileşmiş, gece geri çekiliyordu. İnsanlar susunca, Dünya konuşuyordu ve sabahın sesini dinlemeyi seviyordum. Üstelik şimdi ağır ağır yağan yağmur sesleriyle süslüydü.

"İşim var."

Zar zor sesime yansıtabildiğim bir alayla "Gayrimenkul işi değil belli ki." diyerek gözlerimi ona çevirdim. Önceden sadece bu tarz işleri olur, sanıyordum ama ya toplanıp plan yapacaklardı ya da sağa sola birilerini indirmeye, kendilerini de tehlikeye sokmaya gideceklerdi. Beş dakika sonrası bile belirli değilken rahatça 'öğlen alırım seni' diyordu.

Alayımı es geçip "Adnan abilerle bir işim var." dediğinde zaten anladığım için başımı onaylar şekilde salladım. O da anladığımın farkındaydı ama alayı sürdürmek istememişti. Onu dert edinmememi sağladıktan sonra mesafeli tavrına geri dönmüştü. Babası için söylediğim şeye kırgın olduğunu biliyordum, o kafeste kilitli kalmışken Ata'yla gittiğim, sonrasında defalarca kez Ata'yı sorduğum için de kızgındı, soruları, şüpheleri vardı ama 'Biraz uyu' diyordu. Belki de terapiden sonra konuşmak isteyecekti, bilmiyordum ama şu an üstüme gelmiyordu. Meriç'le konuşurken de bir posta daha ağladığıma bakılırsa, yüzüm berbat görünüyor olmalıydı.

"Meriç de olacak mı?"

"İyi hatırlattın." diye mırıldanarak gözlerini yola çevirdi ve telefonunu çıkardı. Meriç'i aradığını gördüğümde kalbim kulağımda atmaya başladı. Göğsümde birleştirdiğim kollarım çözülürken yutkundum. Gözleri yoldayken telefonu kulağına yasladı. Birkaç çalıştan sonra Meriç telefonu açtı.

"Nereye kayboldun lan sen?"

Meriç'in dediklerini seçerek duyamıyordum. Telefon ahizesinden fazla ses çıkmıyordu ve ses cızırtılıydı. "Bir derdin mi var?" diye sordu direkt. Kaç yıllık arkadaşını tanıyordu, belli ki Meriç'in hissettiği karmaşa sesine de vurmuştu.

"Lan yeme beni. Ne oldu, söyle."

Buz kesen elim, bir hayli sıcak olan enseme giderken dudağımı kemirerek Barlas'ı izliyordum. Meriç ne dedi, duyamadım ama Barlas memnun kalmadı. "Meriç, mekâna geç bekle beni kardeşim. Asya'yı bırakıp geliyorum."

Tırnaklarım ensemde tenime batarken Barlas'ın gözleri bana dönünce yüz ifademden kurtulmaya çalışıp kaşlarımı kaldırdım. Barlas'ın gözleri yüzümde gezinirken "İyi," dedi. Sanırım Meriç halimi sormuştu. Bugün Ata'nın mekânında yaşanılanlar düşünüldüğünde sorması şüpheli değildi. Barlas "Olacak." diye ekleme ihtiyacıyla sıkkın bakan gözlerini üstümden aldı. Belli ki 'iyi' deyip geçemeyeceği kadar kötü görünüyordum.

Gözlerim direksiyona doğru dalarken bir şeyler daha konuştularsa bile duyamadım. Sesler kulağımda uğuldarken Barlas'ta oluşan hareketlilik ilgimi çektiği için gözlerimi yavaşça ona çevirdim ve sesler zamanla netleşmeye başladı. Telefonunu ceketinin iç cebine koymuştu. Başı ve gözleri bana doğru dönerken, "Meriç'e geleceğim, dedim ama tekrar söylüyorum. Gitme, dersen gitmem." dedi. Gözlerimi kırpıştırarak ana odaklanmaya çalıştım. "Eve gidesin yoksa, başka bir yere de gidebiliriz."

Barlas Meriç'in üstüne giderse, Meriç'in sökülmesi uzun sürmezdi. Daha kendi kendine yaptığı istişare bitmemiş olmalıydı. Barlas beni bırakıp giderse geçen saatler boyunca kıyamet koptu mu, kopmadı mı diye kendimi yiyip bitirecek, habire sebepler bulup onları aramaya çalışacaktım. Meriç'e düşünmesi için biraz daha zaman vermek istiyordum ama dudaklarım 'benimle kal' demek için aralandığında sustum ve yutkunarak dudaklarımı örttüm.

Barlas'ı daha fazla kandırmak da istemiyordum. Şimdi 'Benimle kal' desem bunu sadece Meriç bir şeyleri anlatmasın diye yapmış olmazdım, onunla sarmaş dolaş uyumaya ihtiyacım vardı. Başka türlü uyuyabileceğimi sanmıyordum ama bugün olmasa da bir gün Barlas öğrendiğinde, bugünü de hatırlayacaktı. Bir yandan da... Sanki bana ait olmayan bir evde konaklamayı sürdürüyormuşum gibi hissediyordum. Benden ayrılacak bir adamın sevgisini, ilgisini sırf henüz bir şeyleri bilmiyor diye yaşıyordum.

"Yok, sağ ol." diye mırıldanırken gülümsemeye çalıştım. "Sen işlerini hallet." dedikten sonra sıkkın nefesler eşliğinde emniyet kemerimi çıkardım ve kapıyı açmak üzere uzandım. Elini bileğimde hissettiğimde duraksayarak ona baktım. O sıra heybetiyle önümden uzanıp diğer eliyle kapıyı kapattı.

"Gözlerin 'gitme' diyor." dediğinde titreyen dudaklarımı kemirmeye başladım. Bileğimdeki eli, elime kaydı. Parmaklarımız kenetlenirken diğer eli yanağıma uzandı. Parmak eklemleri nazikçe gezinerek tenimi sevdi.

Benim de elim yanağına doğru gitti. Güçsüz parmaklarım küçük temaslarla tenini severken bu teması izleyerek yutkundum. Mutluluk kapısını ucundan aralamışım gibi hissettiriyordu bana. Mutluluk işte hemen buradaydı ama kapıdan geçemeyeceğim kadar kısa zincirlerim vardı. "Seçimini etkilemek istemiyorum."

Barlas'a her şeyi anlatmaya cesaretim olmasa da, eğer her şeye rağmen Meriç yaparsa bir yanım rahatlayacaktı. Bu rahatlama çok uzun sürmeyecek olsa gerekti. Sonra Barlas'a, etrafımızdaki sevdiklerimize bir şey olmasın diye korkmaya başlayacaktım yine.

"Sensin." dedikten sonra yüzünü tenini seven elime çevirdi. Avucumu öptü ve tekrar başını bana çevirdiğinde yanağını elime yasladı. "Seçimim, hep sen olacaksın."

Küçük bir seçim olduğunu sanıyordu. Bu seferlik işlerini erteleyip yanımda kalıp kalmamaktan ibaret olduğunu düşünüyordu ama öyle değildi işte. Giderse, Meriç'ten her şeyi öğrenme ihtimali yüksekti. Konuşmamızın üstünden daha yeterince zaman geçmemişti, Meriç ne karar verecek olursa olsun, şu an düşünceleri sağlam değildi. Geleceğimizi etkileyebilecek küçük bir andaydık ve artık müdahale etmek istemiyordum.

Bir şey diyemedim. Sadece burukça gülümseyip iç çektiğimde, yanağımı seven eli çeneme kaydı. Çenemin ucunu tutup hafifçe eğilen başımı kaldırdı ve göz göze geldiğimizde gülümsedi. "Adnan abiye haber verip Meriç'i arayacağım. Bir şeye canın sıkkın gibi biraz daha üsteleyeyim. Sonra... Nereye gitmek istersin?"

Yutkundum. Sanırım bu gece de kıyamet kopmayacaktı.

Hafifçe omuz silkerken gözlerim etrafta gezindi. En sonunda arka koltuklara bakıp "Çok uzağa değil." dedim. Nerede olduğumuzun bir önemi yoktu, yan yana olmak yeterliydi. Can'dan da çok uzaklaşmak istemiyordum.

O da arka koltuklara doğru baktı ve başını onaylar şekilde sallayarak gözlerini bana çevirdi. "Anıları yad ederiz." dediğinde her şeye rağmen hafifçe güldüm. Özellikle de lise zamanlarımızda arabada çok anımız vardı. Kaşlarımı kaldırarak baktığımda gözleri sokakta gezindi ve alayla iç çekip gözlerini bana çevirdi. "Hepsini değil tabii." dediğinde tekrar güldüm. İlk sevişmemiz ve sonrasında birçok sevişmemiz de arabadaydı ama şu an burada olacak iş değildi tabii. O da tekrar elime doğru dönüp avucumu öptükten sonra "Birkaç dakikaya dönüyorum. Sen arkaya geç güzelim." diyerek çekildi ve arabadan indi. Hafif yağan yağmur bedenine temas etmeye başlarken sokak lambasına doğru yürüyerek telefonu kulağına yasladı. Telefon konuşmalarını kalbim sıkışarak izlesem de, kıyamet kopmadı. Yanıma kırgın, kızgın ama yine de sakin bir şekilde döndü. Her şeyi sonraya erteleyerek benimle arka koltuğa geçti. Ağarmaya başlayan bir gökyüzünün altında, yağmur damlalarının çarptığı bir arabadayken, birlikte uyuduğumuz her seferinde olduğu gibi, beni sevdiğini söyledi. Onu sevdiğimi söylerken utandığımdan daha çok utandım, beni sevdiğini tekrar duyduğumda. Meriç bile sevgim için resmen 'Bu nasıl sevgi' demişti. Barlas'ın da daha önce böyle sormuşluğu vardı. Koltukta olabildiğince küçüldüm, başım bacağına yaslıyken kolunun örtebileceği kadar küçüktüm. Eli saçlarımda gezinirken, o varken evin, mutluluğun bir arabaya sığabilmesine şaşırmıyordum. Sadece, bunu kaybedeceğim ana kadar yaşamalı mıyım yoksa kaybedeceğimi bilerek elimi hiç böyle bir mutluluğa uzatmamalı mıyım, diye düşünüyordum.
Hangisi benim ya da Barlas için daha merhametliydi?

Hak etmediğim bir mutluluktan uzak durmak mı,

Yoksa kaybedene kadar mutlu olmak mı?

Zar zor uykuya dalmaya başladığımı hissettiğimde, o sersemlik vurduğunda gün ışığı gözkapaklarıma ulaşmış, mahalleden bazı insanlar gününü yaşamaya başlamış, sokak sesleri çeşitlenmişti. O sıra, "Kaybedeceğim..." diye mırıldandım. O da henüz uyumamış olmalıydı ki, "Ne dedin gülüm?" diye sordu. Sesi uykulu bile değildi. Düşünceler içerisinde olmalıydı. Mırıltıyla tekrarladım.

"Seni kaybedeceğim..."

Ya yaşarken ya da ölümünle ama mutlaka.

**

"Niye buradasınız?"

Hafifçe gülerek "Çok açık bir soru oldu." dedim. Tebessüm etmek dışında tepki vermediğinde sesimi temizleyip oturuşumu düzelttim ve ciddiyet kazanmaya çalıştım. Avuçlarım terliyordu, yerimde kıpırdanıp duruyordum, sehpaya bırakılan suyu çoktan bitirmiştim ve peçetelere de göz koymuştum. Sanırım ağlama ihtiyacını karşılamak üzere oradalardı ama ben top haline getirene kadar buruşturup sağa sola atmak istiyordum. Belki uçak yapıp uçurabilirdim bile ama asla, hislerimi anlatarak ağlamak istemiyordum.

Cevap bekleyerek baktı. Hal hatır sorma faslında bile fire vermiştim. Nasılsınız, diye sorduğunda 'Buraya iyi olduğu için gelen var mı ki?' diye sormuştum. 'Buradan iyi olarak gidenler var' diyerek bardağın dolu tarafına dikkat çekmişti. Onlardan biri olabileceğimi düşünmüyordum.

Karşılıklı koltuklarda, esasen sohbet havasındaydık. Daha soğuk bir oda beklemiştim fakat, renkler iç açıcıydı. Karanlığa gömülmeden önce ben de renkleri severdim. Resmi giyinmişti ama akıllı saatinin kordonuna kalpli, yıldızlı süsler takmıştı. Kolyesindeki 'S' baş harfini görebiliyordum. İsmi, Berrin'di. S ise muhtemelen kocasının baş harfi olmalıydı çünkü sol elinde alyans vardı. Saçları öyle sıkı bir topuzdu ki, rahatsız olup olmadığını sormak istiyordum. Benden olsa olsa birkaç yaş büyüktü. Gerçi, bugün aynaya baktığımda kendimi görememiştim. Bir süredir kendimi göremiyordum, belki de ben artık buydum. Birkaç yıl önceki, nispeten daha mutlu halimi kendime dair referans kabul etmeyi bırakmalıydım. Kadın da kimlik bilgilerime sahip olmasa belki de sadece bakarak yaşımın daha büyük olduğunu düşünürdü. Gözaltı torbalarım ve mor halkalar, yorgun bakışlarla birleşince yaşımı arttırıyordu.

Yağmur'un büyümüş, üniversiteyi kazanmış, hatta okuyup bitirmiş haline benziyordu. Yağmur da doktor olmak istiyordu, karşımda da psikiyatrist vardı. İlaca başlayacağından emindim ama öncelikle tanışıyorduk. Yağmur gibi kahverengi saçlara, ışıldayan kahverengi gözlere sahipti. Yumuşak bir yüz hattı, küçük bir burun, çıkık elmacık kemikleri, ceylan gözler. Yağmur'a benzemesi tanıdık hissettirmişti, odası gibi kendisi de samimi biri gibi görünüyordu ama bu diken üstünde oturmama engel olamıyordu.

"Benjamin çiçekleri direkt güneş almak istemez." diyerek camın önündeki Benjamin bitkisini gösterdim. İlgisi dağılmadan bana bakmaya devam etti ve tekrar tebessüm etti. "Uyardığınız için teşekkür ederim. Çiçekleri seviyorsunuz sanırım?"

"Evet." dedikten sonra gergin omuzlarımı yuvarlayarak gevşetmeye çalıştım. Gözüm odadaki çiçeklerde gezinirken "Üst komşum da seviyormuş." dedikten sonra yüzümü buruşturarak gözlerimi ona çevirdim. "Tabii, bu önemsiz bir detay."

"Dile getirmeye değer bulduysanız, önemlidir. Hem..." dedikten sonra bacağındaki defterini kapatıp kalemi üstüne yasladı ve gülümseyişi genişledi. Defteri kapatması rahat hissettirdi. "... insanları genellikle böyle küçük detaylar birbirine bağlar."

Parmağımı aramızda gezdirip "Biz mi yoksa..." dedikten sonra hafifçe omuz silkip sırıttım. "Üst komşum mu?"

Mafya babası üst komşum.

Ya da öyle bir şey işte.

Çiçekleri seven mafya mı olur?

Boş zamanlarında kitap okuduğunu da görmüştüm. Bina pek yüksek değildi, balkonunda olduğunda ve sokaktan geçtiğimde görülebiliyordu.

Düzeltiyorum.

Çiçek seven ve kitap okuyan mafya mı olur?

"Üst komşunuzla aranızda bir bağ kurulduğunu hissediyor musunuz?"

"Evet." dedikten sonra alayla gülüp gözlerimi devirerek pencereye kaçırdım. "Zorunlu bir bağ."

Kendisi, öz kardeşimin üvey babası oluyor da.

"Neden zorunlu olduğunu düşünüyorsunuz? Aynı apartmanda yaşadığınız için mi?"

Gözlerim tekrar ona dönerken bacağımı salladığımı fark ettim. Elimi bacağıma yaslayarak kendimi durdurdum. Gözleri gözlerime bakmaya devam etti, fark etmediğini düşündüm ama genel olarak ifadelerini belli etmediği için emin de olamadım.

"Daha farklı." diyerek gözlerimi sehpaya çevirdim. Sehpanın üstündeki peçete kutusundan çıkartılmış en üstteki peçetenin duruşundan kaynaklanan kıvrılmalarını izlemeye başladım. Sanırım açık bir cevap bekliyordu ama dudaklarımı aralayıp da daha fazla bir şey söyleyemedim.

"Peki, bugün niye burada, o koltukta olduğunuzu düşünüyorsunuz?"

Gözlerim ona dönerken dudağımı sağ kenarına kıvırıp düzelttim. Az evvel bu soruya kafa yormamıştım ama belli ki cevaplamam gerekiyordu. "Kırmak istemeyeceğim biri ihtiyacım olduğunu düşündü."

"Peki, sizce var mı?"

"Sanırım." diye mırıldandım. Ardından üfleyip "Evet." dedim ve tekrar oturuşumu değiştirdim. Bacak bacak üstüne atarken kendime sarılır gibi kollarımı göğsümde birleştirdim ve omuzlarım tekrar düştü. "İhtiyacım var ama zamanım yoktu."

"Ama buradasınız."

"Bu da bir çeşit zorunluluk gibi." derken pencereye doğru baktım. Odaya girdiğimde, pencereyi henüz kapatıyordu. Sokak sesleri ve esintisi odadan eksildiğinde dışarıya kendimizi kapatmışız gibi hissettirmişti. Şimdi ise oturduğum yerden ancak karşıdaki binanın en üstte kalan iki katı ve ardındaki hava yüzünden kapalı olan gökyüzü görünüyordu. En üst katta oturan kadın balkonuna çamaşırlarını asıyordu. Kırmızı bir pijama üstünü mavi bir mandalla asmak üzereyken vazgeçti. Tek eliyle çamaşırı ipte asılı tutmaya devam ederken diğer eli sepette hızlıca gezindi. Kırmızı bir mandal bularak geri döndü ve çamaşırı astı. O sıra hoşuna gitmiş gibi gülümsemişti. Küçücük bir şeyden mutlu olan o kadına gülümsedim. Umarım hayat ona daha büyük güzellikler verirdi.

"Kıramayacağınız o insana dair duyduğunuz sorumluluk bilinciyle mi?"

"Benim için her şeyi yapıyor." dedikten sonra iç çektim. Kadın sarı bir eşofman üstü için sarı bir mandal bulamadığı için dudak büktüğünde dudağımı büzerek bakışlarımı Berrin Hanım'a çevirdim. "Ben de onun için bu koltukta yarım saat oturabilirim diye düşündüm."

"Onun için koltuğa otursanız da, ancak kendiniz için hislerinizi benimle paylaşabilirsiniz. Sonuçta o kişi burada aramızda değil, burada paylaştıklarımızı benim bir başkasına anlatmam da mümkün değil. Yani burada, ağzınızdan her kelime özgürce çıkacak."

"Biliyorum." dediğimde yavaşça başını onaylar şekilde salladı. "Bildiğinizi, bildiğim için söylüyorum."

Planımı fark etmişti. Gelip gidip bir saati doldurmak niyetindeydim. Sonuçta Barlas burada neyi, ne kadar paylaştığımı öğrenemeyecekti. Ne kadar ilerleme kat ettiğimi belki anlayabilirdi, yerimde sayarsam görürdü ama bir savunma hamlesi gibi yaptığım bu plan, karşımdaki kadınca fark edilmişti. Aksini sanmam için çaba göstermiyordu, yanılmadığımı dile getiriyordu. Evet, istediğini anlatıp istediğini susabilirsin, diyordu ve aksine dair köşeye sıkıştırmaması iyi hissettirmişti.

"Bana kendinizi tanıtabilir misiniz?"

Gözlerim elindeki deftere döndü. Bana dair yeni bir şey yazmamıştı ama orada sorduğu sorunun cevabı olduğunu biliyordum. "İsmim Asya Tanyeli. Yirmi beş yaşındayım. Bir kardeşim var," dedikten sonra gözlerim gözlerine yükseldi ve ne diyeceğimi bilemeyerek omuz silktim. "Bu kadar."

"Asya Tanyeli kim? Neleri sever? Neleri sevmez? Buraya gelmeye ihtiyacınız olduğunu ama zamanınız olmadığını söylediniz. Zamanınızı nelere harcıyorsunuz?"

Sıkışık hissetmeye başlarken yanaklarımı şişirip yavaşça nefesimi üfleyerek gözlerimi odada gezdirdim. Kitaplıktaki psikoloji ve tıp kitaplarının yanı sıra birkaç roman da gözüme kestirdim. Aralarından okuduklarım da vardı. Elimle gösterip "Okudunuz mu?" diye sordum. "Yaşamak, kitabını?"

Konuyu değiştirmeme müsaade etti. "Evet. Siz okudunuz mu?"

"Yarım bırakmıştım." diyerek diğer kitapları incelemeye devam ettim.

"Sevmemiş miydiniz?"

"Baş karakter yaptığı hatadan bir türlü kurtulamadı. Sanırım hayatı hiç düzelmeyecek, diye düşündüm." diyerek gözlerimi Berrin Hanım'a çevirdim. "Bana 'Yaşamak' değil de, 'Mahvolmak' gibi geldi o kitap."

"Yani, kitabın sonunu bilmiyorsunuz. Öyle mi?"

"Evet." dedikten sonra çenemi kaşıdım ve tekrar omuz silktim. "Kütüphaneye geri verdim kitabı."

"Muhtemelen sizden sonra başkaları ödünç alıp sonunu okumuştur."

"Muhtemelen." derken gözlerim odada saat aradı ama yoktu. Yarım saatin dolduğunu nasıl anlayacaktık? Kol saati olduğunu hatırlayarak gözlerimi koluna çevirdim. Kolu hareketlenmedikçe ekran açılmayacak, saat görünmeyecekti. Telefonum Barlas'ta olduğu için şimdi açıp bakamıyordum da.

"Kötü bir şey olacaksa, bilmemek mi istersiniz?"

"Saat kaç?" diyerek gözlerimi gözlerine yükselttim ve kibar bir şekilde gülümsemeye çalıştım. O da gülümsedi. "Merak etmeyin, kalmanız gerektiğinden daha uzun bir süre burada olmayacaksınız."

"Herhalde zaman bitmek üzeredir." derken tekrar bacağımı titretmeye başladığımı fark edip durdum ve sesimi temizledim.

"Terapi süresi, terapi odasıyla sınırlı değildir." dediğinde kaşlarımı kaldırarak baktım. Kibar gülümsemem yüzümde fazlalık gibi görünüyor olmalıydı. Başımdan kibarca savmaya çalıştığım kadın da, kibarca sohbeti sürdürüyordu. Onun gülümsemesi, daha samimi olmalıydı. "Mevzu bahis hisleriniz, bu odadan çıktığınızda, 'zaman' bittiğinde hisleriniz sizinle gelecek, bu odada kalmayacak."

Sessiz kalarak baktığımda, "Başka yarım bıraktığınız kitaplar da var mı?" diye sordu. Yanağımı kemirerek düşünürken gözlerimi sehpanın şekillerle oyulmuş ayaklarında gezdirdim. "Evet."

"Bırakma sebepleriniz benzer miydi?"

"Mutlu son olmayacağını düşündüğümde bırakıyorum." diyerek kabuğu bizzat çekip gözlerimi tekrar kadına çevirdim. "Kitabın son cümlesine kadar okumadığınız süre, sonu bilemezsiniz. Biliyorsunuz, değil mi?"

Sessiz kaldığımda, "Varsaymak bazen işlerimizi kolaylaştırır," dedi. Nasıl, dikkati hiç dağılmıyordu? Gözlerime bakıp duruyordu. Odada bir sürü dikkat dağıtıcı etken vardı, nasıl dönüp bakma ihtiyacı duymuyordu? Sonuçta benim gözlerim kayıp duruyordu, neye baktığımı da merak etmiyordu.

"Aksine umut edip hayal kırıklığına uğramaktansa, aslında istemeyeceğimiz seçeneği varsayarak kabullenmek daha güvenli gelir,"

Sanırım hep yaptığım buydu. En kötü sonu mutlak gelecekmiş gibi kabul edip ona göre hareket etmek.

"Peki olanı göz ardı ettiğinizde, kitabın sonu değişiyor mu?"

"Siz söyleyin." diyerek gözlerimi tekrar kitaplığa çevirdim. Yaşamak, kitabı gibi yarım bıraktığım kitapların sonunu bilmiyordum ama evet, ben okumayı bıraktım diye de değişmiyordu.

"Ben kitabın sonunu biliyorum, evet ama bu sizinle paylaşabileceğim bir deneyim değil." dediğinde gözlerimi ona çevirmiş, garipseyerek bakıyordum. "Bu sizin yaşamanız gereken bir deneyim ve emin olun, kitabın sonu aslında herkes için değişir. Hepimiz, herhangi bir şeye farklı anlamlar yükleriz."

Sorgulayarak baktığımda, "Sizin için isminin 'Mahvolmak' olması gereken kitap, yazarı için ise Yaşamak." dedi. Yutkunurken başımı onaylar şekilde salladım. Sanırım bu ikisi benim için aynı şeydi ve bu kadın da bunu anlayarak bakıyordu.

"Kitaplar size mutlaka mutlu bir son mu vadeder?"

"Uzun zamandır kitap okumuyorum." diye mırıldanırken ellerimi kollarımda öylesine gezdiriyordum. Sorusunun cevabının bu olmadığını da biliyordum.

"Peki, önceki sorumuza dönecek olursak, Asya Tanyeli neleri sever?"

Düşünerek baktım. Aklıma sadece Barlas ve kardeşim geliyordu. Başka bir soru sorarak araya girmedi. Düşünmem için gerekli süreyi tanıyarak beklerken zaman öldürmeye çalıştığımı düşündüm ama hayır, gerçekten sorunun cevabını bulmak o kadar kolay değildi. Bir elim enseme giderken kaşlarımı kaldırarak "Kahve?" diye şansımı denedim.

Basit bir cevap olarak göreceğini, bunu kastetmediğini söyleyeceğini sandım ama kabullendi. "Ne zaman kahve içmeyi seversiniz?"

Omuz silktim. "Sabahları. Uyanmak için."

Başını yavaşça onaylar şekilde salladı. "Nasıl kahve içmeyi seversiniz?"

"Ne varsa." diye mırıldanırken gözlerim kolundaki saate kaydı tekrar. Hareket etmesini ve o ekranın bir süreliğine aydınlanmasını isterdim.

"Özel bir tercihiniz yok mu?"

"Kahve, kahvedir." derken sıkkın bir nefes daha alıp vererek ona baktım. "Sütlü, şekerli, şekersiz? Yumuşak ya da sert?"

"Sert." dedim hızlıca. Uyanmak için öylesi gerekiyordu ama ne varsa içerdim.

"Sanırım gününüz kahve içmekle başlıyor."

Başımı onaylar şekilde salladım. "Sonra kahvaltı mı ediyorsunuz?"

"Artık."

Artık Can da vardı. Barlas'la da daha çok birlikte kalmaya başlamıştık. Bu uzun sürmeyecekti belli ki. Yani en azından Barlas aramızdan eksilecek gibiydi, ayrılacağımızı düşünüyordum ama Can'la kahvaltı yapmaya devam ederdik. Can'ın sağlıklı ve düzenli beslenmesi gerekiyordu sonuçta.

"Kahvaltı terciniz ne?"

Bu soruları sorman gerçekten önemli mi, diye bağırmak istiyordum. Yani... Bir yandan da oturup direkt dertlerime dair sorular sormaması daha iyiydi ama neye yaradığını da anlayamıyordum. O da mı zaman öldürmeye çalışıyordu?

"Yani..." dedikten sonra omuz silktim. "Ne varsa."

Başını yavaşça onaylar şekilde salladı. "Mesela bugün ne yediniz?"

Neden böyle şeyler sorduğunu anlayamasam da ben de zaman doldurmaya çalışıyordum. "Can..." dedikten sonra gülümseyerek "Kardeşim." diye bahsettim. "Peynirli omlet istedi. Barlas da..." dedikten sonra gülümsemem genişledi. "Benim..." derken ne diyeceğimi bilemediğim için sevincim de kursağımda kaldı. "Bir yakınım," diyebildim. Sevgilim miydi? Öyleyse bile şimdilik öyleydi. Şimdilik öyleyse bile dile getirebilmek istedim. Güçlükle yutkunup "Sevgilim," dedim ve her şeye rağmen heyecanlı hissettim. "Menemen seviyor. Yani, peynirli omlet ve menemen yedik. Ha bir de, Barlas pankek yaptı."

"Pankek, niye?"

Hafifçe omuz silktim ve 'bilmem' der gibi dudak büktüm. "Siz ne yediniz? Hepsinden yediniz mi?"

"Pankek yedim."

Gülümsedi ve başını onaylar şekilde salladı. Barlas'ın pankeki ben isterim diye yaptığını onunla birlikte fark ettim. Kim ne ister, diye sorduğumuzda ben cevap vermemiştim ama günün sonunda masada üçümüzün de istediği farklı çeşitler vardı.

Berrin Hanım da zaten fark etmişti ama dile de getirerek "Pankek de seviyorum." diye mırıldandım. Kahve ve pankek. Cevaplarım bunlardı ve birini ben bile bulmamıştım.

"Peki, başka?"

Bir süre düşündükten sonra "Etrafımda sevdiğim bazı insanlar var." dedim. Elle sayılırdı.

"Peki, başka? Boş zamanlarınızda ne yapmayı seversiniz?"

Boş boş baktığımda, "Pazar günlerini nasıl geçirirsiniz?" diye sordu. Zihnim geçmişimi taradı. Barlas'la sevgili olduğumuz zamanlarda onunla vakit geçirirdik ama ayrı kaldığımız iki yıl boyunca ek işte çalışmıştım. Şimdi ise, Can da eklenmişti. Pek para kazandığım söylenemezdi, teknik olarak Ata'nın yanında çalışmaya devam ediyordum ama başka bir gelirim yoktu, ek işe bir süredir çıkmıyordum. Evin her şeyini de sanırım Barlas ödüyordu, ne zamandır para harcamıyordum. Barlas'ın üstüne yük olmak istemiyordum ama bana sorarak hareket etmiyordu. Anladığım kadarıyla, geçime dair bir sıkıntısı yoktu. Sevgili olduğumuz zamanlarda ailesine de o baktığı için para kazanabileceği her işle ilgilenirdi ama artık parayla derdi yoktu, daha rahat yaşıyordu.

"Şu an karışık." diye cevapladım. "Ya sevdiklerimleyim ya da çalışıyorum. Son zamanlarda biraz değişken."

"Geçmişte, tek kaldığınızda ne yapardınız?"

Can hâlâ yetiştirme yurdundayken ve Barlas'la ayrı olduğumuz zamanlarda tek yaptığım çalışmaktı. "Çalışıyordum." diye cevapladım o yüzden.

"İzin gününüzde?"

"Başka bir işte çalışıyordum."

"Hiçbir işiniz olmasa ve tek olsanız ne yapmak istersiniz?"

"Uyumak." dedikten sonra hızla ekledim. "Uyumak da sevdiğim bir şey."

Çok cazip cevaplarım yoktu. Kahve, pankek ve uyumak. Sevdiğim insanlar haricinde cevabım üçe çıkmıştı.

"Uykunuz da olmasa?"

Dudaklarım aralandı ama cevabım olmadığı için bir süre öylece kaldım. En sonunda "Bilmiyorum." diye mırıldandım. Tekrar başını onaylar şekilde salladı ve yutkunarak bakışlarımı kaçırdım. Resmen, boş zamanlarımda ne yapmak isteyeceğime dair verebileceğim hiçbir cevap yoktu.

"Kendinize hediye almanız gerekse, ne alırdınız?"

Gözlerim ona dönerken dudağımı yalayarak düşündüm. Bir hayli sıkışık hissederken sonunda cevabı bulduğumda rahatladım ve omuzlarım dikleşti. "Tuval alırdım, hatta alacağım. Resim boyaları falan." dediğimde hızla başını salladı ve devamını bekledi. "Küçükken Can'la çok resim çizerdik, şimdi de tablo yapmak istiyor."

Tekrar yavaşça başını salladı. Böyle yaptıkça zihninden defterine not alıyormuş gibi hissediyordum. Hiç de gerekli bir bilgi olmasa da "Salona asacağız." diye mırıldanarak ekledim. Ardından tekrar yutkundum ve nefesimi burnumdan yavaşça üfledim. Gözlerim bulutlandı. Neleri sevdiğimi öğrenmeye çalışıyordu ama resmen cevabım yoktu. Kendime alacağım hediyede bile Can'ı düşünüyordum. Kendimi mi tanımıyordum yoksa kendime ait sevdiğim bir şey mi yoktu, bilememiştim.

"Kendiniz için yaptığınız son şeyden bahseder misiniz?"

Uzun bir süre düşünerek baktığımda, "Kendiniz için yaptığınız herhangi bir şeyden bahseder misiniz?" diye soruyu basitleşirdi ama cevap vermem kolaylaşmadı.

"Hu..." diye başladığımda sesimin ne denli pürüzlü olduğunu fark edip sesimi temizledim ve tekrar oturuşumu değiştirdim. Bacaklarımı koltuğa çekip kendime sarılasım gelmişti ama sola doğru eğik bir şekilde tutarken birini, diğerinin üstüne attım. Dirseğim, koltuğun koluna yaslanırken elimi şakağıma götürerek hafifçe ovalamaya başladım. "Hukuk fakültesine gitmiştim."

"Avukat mısınız?"

"Hayır." derken burukça gülümsedim. Göğsüm sızladı. Avukat Asya Tanyeli olmayı çok istemiştim.

Gözlerimi kaçırırken "Okulu bırakmam gerekti." dedim. Aslında, mezun olmama çok az kalmışken bırakmıştım. Bu kararı vermeme gerek yoktu, mezun olabilirdim ama yasal stajımı yaparken ya da mesleğin ilk zamanlarında fazla para kazanamayacağımı biliyordum. İleride avukatlığı bırakmam gerekmesin diye, hiç olmamaya karar vermiştim. Bu da, okuduğum kitapları tamamlamadan bırakmalarım gibiydi.

"Tekrar devam etmeyi düşünüyor musunuz?"

"Belki bir gün." diye mırıldandım. İç çektikten sonra gözlerimi ona çevirdim. Hayatım yoluna girerse ve başka derdim kalmazsa, neden olmasın?

Gözlerim tekrar saatine doğru indi. Ekran kapalı olduğu için saati göremedim ama "Haftaya bugün, tekrar görüşeceğiz." dediğinde gözlerim ona yükselirken sıkılmış içim biraz olsun rahatladı. Sanırım terapinin sonuna geliyorduk. En azından bu seferkinin... "O zamana dek, sizden birkaç şey rica edeceğim."

Fark ettiğim detayla kaşlarım çatılırken sırtımı koltuktan doğrultarak koltuğun ucuna kaydım. "Haftada bir mi görüşeceğiz?"

"Sizin için uygun değil mi?"

"Ayda bir görüşürüz sanmıştım." diye dürüst yaklaştım. Bu kadınla terapi seanslarını Barlas ayarlamıştı ama terapi içeriğinden Barlas'a bahsetmeyecek olmalıydı. Peki, haftada bir görüşmek istediğinden bahseder miydi? Bahsederse, Barlas da beni ikna ederdi.

"Sizinle daha sık görüşmeyi dilerim." dediğinde kararsız baktım. Her hafta bu koltuğa oturup yarım saat anlatacak, daha doğrusu susacak ne bulabilirdim ki? Şimdilik soruları yüzeyseldi ama sık görüşmek, daha kısa sürede başka konulara geçeceğimiz anlamına geliyordu.

"İsterseniz haftaya deneyelim, ve bu görüşme sıklığı ile nasıl hissettiğinizi görmüş olun. Rahatsız olursanız, görüşme sıklığını değiştiririz."

"Peki." diye mırıldandım.

"Sizi rahatlatması, yardımcı olması için ilaç yazacağım."

Başımı onaylar şekilde salladım. Şaşırmamıştım. İlerleyen zamanlarda, ara ara delirdiğimi anladığında ilacı yetersiz bile bulabilirdi. "Yazdığım ilaçların yan etkilerine ve olası herhangi bir endişenize dair sorularınız olursa, her zaman telefon ile iletişim kurabiliriz. Yanı sıra, dediğim gibi haftaya tekrar görüştüğümüz zamana kadar sizden birkaç şey isteyeceğim."

Sorgulayarak baktığımda gülümseyerek yerinden kalktı ve kitaplığına yöneldi. Yaşamak, kitabını alıp tekrar karşıma döndü. Yavaşça koltuğun ucuna otururken kitabı bana doğru uzattı. "Yarım bıraktığınız bu kitabı tamamlar mısınız?"

Neye yarayacaktı bilmiyordum ama çekinerek de olsa kitabı aldım. Gözlerim kitabın kapağında gezinirken şimdiden geri vermeyi düşündüm ama başımı onaylar şekilde sallayarak tekrar kadına baktım. Kitabı, koltukla bacağımın arasına sıkışmış çantama koyarken "Tamam." dedim. Daha zor bir şey isteyeceğini sanmıştım.

"Bir şey daha isteyeceğim."

Gitmek için sabırsız olduğumdan kalkmak üzereymiş gibi bir pozisyonda "Tabii." dedim. "Bu hafta kendiniz için herhangi bir şey yapın ve haftaya bunun üzerine konuşalım."

Kaşlarım hafifçe çatılırken "Ne yapayım?" diye sordum.

"Siz bulmalısınız. Söylersem, benim için yaparsınız. Kendiniz için yapın."

Bir süre baktıktan sonra yutkunarak başımı onaylar şekilde kalktım. O ilacı yazarken de gözlerim yere doğru dalmıştı. Şimdiden düşüncelere dalmıştım. Bir haftayı ne yapacağıma dair düşünerek geçirsem yeriydi. Herhangi bir şey, demişti ama sadece 'kendim için' olunca işler zorlaşıyordu. Neyi sadece kendim için yapmak isterdim ki?

**

"Ben neyi severim?"

Arabaya yaslı Barlas, sesimi duyduğu gibi doğruldu. Sol arkasından yaklaştığım kaldırıma döndü ve yüzüne gülümseme yayıldı. Ben ona varamadan kaldırıma çıktı ve elleri kollarıma doğru uzanarak yaklaştı. Birbirimize vardığımızda elleri kollarımı tutmuştu ve başını boyuma doğru eğerken hasar tespiti yapar gibi şefkatle bakıyordu. Hevesli, heyecanlı olduğunu gördüğümde gülümsedim ama buruktu çünkü gerçekten sorduğum soru ve hali canımı yakıyordu. Benim için, iyileşmek üzere attığım adımlar için heyecanlıydı. Belli ki Meriç ben terapideyken arayıp bir şeyler anlatmamıştı ama bir gün öğrenecekti sonuçta. O zaman benimle terapiye gelmeye devam eder miydi? Aşağıda beni beklemesi iyi hissettirmişti ama benden vazgeçtiğinde, bana eşlik etmeyecek olmalıydı. O zaman... Sanırım ben de gelmeye devam etmezdim. Zaten onun için geliyordum.

Siktir... Berrin Hanım bir sonraki terapiye gelmeden önce kendim için bir şey yapmamı istemişti ama ben bir sonraki terapiye bile Barlas için gidecektim.

Sorumu ya tam duyamamıştı, ya da dikkati dağılmıştı ki "Nasıl geçti?" diye sordu. Hâlâ dün olanlara dair konuşmamıştık, terapiden sonrasına bırakmıştı ama şimdi de, bana kızmak ya da kırgın bakmak yerine halimle, vaktimle, psikolojimle ilgileniyordu. Sanırım son anda vazgeçip kaçacağımı düşünmüştü ki, şimdi terapiden çıkmış olmama dair çok mutlu görünüyordu.

"Çiçeklerden falan konuştuk." dediğimde güler gibi oldu. Parlayan gözleri gözlerimde gezinirken "Nasıl geldi?" diye sordu. Ben cevap veremeden heyecanla ekledi. "Nasıl hissediyorsun?"

Hafifçe omuz silkerken kaşlarımı kaldırarak "Garip?" dediğimde tekrar güldü ve eğilip yanağımdan öptü. Koklayarak öptüğü sırada gözlerim yavaşça kapandı ve gergin omuzlarım gevşedi. O doğrulduğu sırada kırpıştırarak gözlerimi araladım. Gözlerimiz kenetlendiğinde ürkekçe gülümsedim. Batmak üzere olan bir güneş gibiydi ve ben ayla kalmak istemiyordum. Aslında, güneşsiz kalmak istemiyordum.

"Ben neyi severim?" diye tekrar sordum. Resmen cevap bulamamıştım.

Düşünerek kısıldı güzel kahverengileri. Ardından hafifçe omuz silkti. O sıra elleri severek kollarımda geziniyordu. Yağmur dinmiş olsa da ıslak toprak kokusu ve kapalı gökyüzüyle varlığını sürdürüyordu. Birazdan yine yağmaya başlayacak olmalıydı.

"Bak sen de bilmiyorsun." diyerek dudak büktüm ve gözlerim omuzlarına düştü. O zaman kendimi tanımıyor, değildim. Sevdiğim pek bir şey yoktu.

"Sadece, neden sorduğunu düşündüm." dedikten sonra bir eli çenemin ucunu tuttu ve yüzümü ona doğru kaldırdı. Asık suratıma, gözleriyle severek baktı ve yamuk bir şekilde gülümsedi. Son durak olarak gözlerime baktığında, bakışlarımız kenetlendi. "Yani... Birçok cevabı var." dediğinde şaşırarak baktım. "Birçok mu?"

Kaşlarım da kalktığında, şaşkın bir şapşal olarak görünüyormuşum gibi samimiyetle güldü. Çenemdeki eli yanağıma kaydı ve parmak eklemleriyle severken anlatmaya başladı. "Yağmuru seversin mesela. Islanmayı bile. Ama güneşli havaları da seversin. Aslında... Karı da seversin. Sen her hava durumunu seversin. Karla oynamayı, kar sessizliğini, bir noktada üşümekten bile haz alırsın. Soğuk bir yerde, sıcak kalmayı seversin. Battaniyelerle örtülmeyi falan. Daha çok benim kollarımla..." dediğinde çoktan dolmuş gözlerle gülümseyerek başımı onaylar şekilde salladım. "Amelelik olarak görsen ve..." dedikten sonra af diler gibi ama yine de arsız bir bakışla yüzünü buruşturup "... pek beceremesen de..." dediğinde gözlerimi devirsem de güldüm. Ne diyeceğini anlamış gibiydim. "Örgü örmeyi de seversin. Yoktan var etmeyi seversin aslında. Resim çizmeye de bayılırsın o yüzden. Lisede hep bizi çizerdin..." dediğinde burnumu çekerek başımı onaylar şekilde salladım. Dün üzgün bir şekilde ağlayıp durduktan sonra şimdi buruk da olsa duygu yoğunluğuyla ağlamak garipti. Mutsuzluktan ağlamadığım için gözyaşlarımı üzülerek değil, severek siliyordu yanağımdaki eli. "Kitapları bile resim çizerek okurdun. Kelimelere can verir gibi. Artık pek okumuyorsun, yine kitap okuma buluşmaları mı yapsak?" dediğinde yaşlar eşliğinde güldüm ve başımı onaylar şekilde salladım. "Bir hafta içinde bitirmem gereken bir kitap var aslında." dedim, çantadaki kitabı hatırlayarak. Tabii bir hafta içinde ayrılmazsak.

"Yaz geldi sayılır." dedikten sonra etrafa baktı. Yağmurun ıslattığı bir sokakta, kara bulutların altındaydık ama evet, bunlar yaz yağmurlarıydı. "Havalar ısınıyor, sahilde okuruz. Sahili de seversin bu arada. Bazen müzik dinleyerek, bazen de hayatı dinleyerek yürümeyi. Ama öyle boş yürüyemezsin sen, ya şekersiz, az sütlü kahven olacak elinde ya da bir yerlerden bulacaksın seyyar simit, ayranla dolaşacaksın."

Burnumu tekrar çekip "Şekersiz, az sütlü." diye mırıldandım. Demek kahveyi böyle seviyordum.

"Oyunun her türlüsünü seversin. Yeter ki rekabet olsun. O kutu oyunlarını da sözde Can için aldın ama akşamları 'hadi oynayalım' diyen sensin. Monopoly'de 'tekne' olmayı seversin bu arada." dediğinde gülerek göğsüne sokuldum. Kollarım belini olabildiğince sararken sarılışına mest oldum. Saçıma bıraktığı uzun bir öpücüğün ardından çenesini omzuma yasladı. "Renkleri seversin. Alışveriş listesini bile renkli kalemlerle yaparsın. Değişik değişik, nereden tutulduğu belli olmayan kupaları seversin. Ha yani sen de tutamıyorsun, düşürüyorsun kırıyorsun ama işte..."

Gülerek gözlerimi araladım ve karşı kafeden çıkan kadının taksiye doğru hızlı adımlarla ilerleyişini izledim. O sıra dörtlülerini yakarak duraksayan taksinin arkasına çoktan arabalar dizilmişti ve korna öttürmeye başlamışlardı. Kimsenin 'yaşamak'a sabrı yoktu. Herkes her şey bir an önce olsun, bitsin istiyordu.

"Kupalarımı gördüğünde verdiğin tepkiyi daha çok seviyorum."

Gülerek "Bir kere dibinde civciv olan bir kupa almıştın, tam doldurunca civciv boğuluyor diye az kahve içiyordun." dediğinde benim de gülüşüm arttı. "Onu da kırdım bu arada." dediğimde garipseyerek gülmeye devam etse de "Bulur, alırız." dedi. Geleceğimin onunla Kadıköy ara sokaklarında değişik eşyalar satan dükkânların birinden, dibinde civciv olan kupalar falan aldığım bir yer olmasını istiyordum. Onun olmadığı bir gelecek hissetmiyordum.

Hissetmeye başladığım huzursuzlukla daha sıkı sarıldım. Tekrar saçlarımdan öptü. "Uykun varken bir şeyler izlemeyi seviyorsun. Aslında, uyuyakalmayı seviyorsun. Yok yok izlerim sonuna kadar, deyip ikinci başrol karakter ortaya çıkmadan uyuyakalıyorsun."

Onunla olduğumda uyumak, eziyet verici bir sınava dönüşmüyordu tabii. İnsan huzur bulduğu yerde hemencecik uyuyordu.

"Mutlu sonları seversin." dediğinde gözlerimi sımsıkı kapattım ve iç çektim. "Dizi, film, belgesel ya da kitap fark etmez. Her şey mutlu bitsin istersin."

Yutkunduktan sonra "Keşke öyle olsa." diye mırıldandım. Keşke her şey güzel bitseydi. Günün sonunda güzel şeyler de biterdi, hayat biterdi ama en azından geçmişin güzelliği bitiyor olduğu gerçeğini avutsaydı.

"Yani, hayvan belgeseli izlerken bile hem aslan, hem ceylan için bile mutlu bitsin istersin."

"Yani keşke, hayvanlara da restoran açsalar." diye söylendim. "Böylelikle aslan ceylanı öldürmez."

Gülerek, "Oturup kremalı makarna mı yerler?" diye sorduğunda ben de istemsizce güldüm. "Kötü bir fikir mi?"

Tekrar saçımı öptü ve saçlarımı sevdi. "Keşke her şey sen nasıl istersen öyle olsa." diye farklı bir fikir sundu. "Ben seni isterim." diye mırıldandım. Her şey, onunla olsun istiyordum.

"Beni seversin..." derken sesi gülümsüyordu. "Beni çok seversin."

Yüzüm duygu yoğunluğuyla buruşurken "Çok..." dedim. Belli ki sevdiğim şeyler sandığımdan fazlaydı ama en çok onu ve Can'ı seviyordum.

Eli enseme kaydı, saçlarımı severken yanağını başıma yasladı ve buruk bir huzurla iç çektim. "Sonra... Çiçekleri seversin ama hâlâ yaşayanları. Sabahları kalkınca sulayabildiklerini. Güçlü dalları olanlarını dilek ağacı gibi kullanmayı seversin. Annemin örgü iplerinden kestiğin renkli ipleri dolayarak süsler, süsledikçe dilek tutarsın."

Umudum az olsa da dileklerim fazlaydı. Çoğunda o da vardı.

"Kedileri..." diye başladığında burnumu çektikten sonra gözlerimi araladım ve gülerek "Aa, onları söylemeyi unutmuştum." dedim. Terapistle konuşmalarımıza dair gelip de 'ben neyi severim' diye sorduğumu anlamadıysa bile şimdi anlamış oldu. Barlas'ın saydığı bunca şeyi de söylemeyi unutmuş, aklıma bile getirememiştim ama kedileri hatırlamam gerekirdi.

"Ama sadece hayvan olanlarını değil. Kedili her şeyi. İçinde 'kedi' olan cümleleri bile seversin."

Gülerek, "Güzel bir cümleydi." dediğimde gülüp başımın üstünü öptü. "Renkli ışıkları, rüzgâr çanlarını, komik kahve altlıklarını seviyorsun. Yüzmeyi sevmiyorsun ama denizi izlemeyi seviyorsun. Kıyıda ıslanmayı, kuma resim çizmeyi, yaptığım kumdan kaleyi süslemeyi..."

Annem beni boğduğundan beridir, bunu hatırlatan şeylerden kaçınırdım. Derinlerde yüzmek de öyleydi. Bir an bile nefes alamayacağım an yaşasam, telaş etmeye başlardım ama öncelerde de, denizde zaten pek derinlere gitmezdim. Kıyıya, eve yakın olmayı severdim. Uzaklara yüzüp de geriye bakınca her şeyin uzakta görünmesini sevmezdim. Sanki, kaybetmişim gibi.

Barlas her şeyde becerikli olduğu gibi kumdan kale yapmakta da becerikliydi. Onun yaptığı bin sakinli konut projesiydi. Elini sürdüğü her şeyi ciddiyetle yapmasını seviyordum. O da kumdan kalesini süslememi seviyordu. Etrafta bulduğum güzel taş, çiçek, dal ne varsa süslerdim ve günün sonunda övgüleri de, başarıları da bana yazardık. Birkaç küçük dokunuşla, yaptığı kumdan site inşaatını geçmiş olurdum.

"Bileğine düşüp durmasına söylensen de, büyük omuz çantalarını seversin. Fermuarına saçma sapan bir aksesuar takmayı."

Bir anlığına çekilip ona baktığımda sırıtışında dilini gezdirip düzeltti. "Tatlılar tabii."

Gülerek sarılmaya devam ettim. O da içimi ısıtarak anlatmaya. "Restoranda bir şey yiyeceğimiz zaman gözünü kapatıp menüde parmağını gezdirerek seçmeyi, sürpriz yumurtaları, balıklı tabloları, tüylü anahtarlıkları, küçük şeylerle mutlu olmayı, mutlu insanları..."

Telefonu çalmaya başladığında yaşlı gözlerle gülümsüyordum. "Bir dakika güzelim," diyerek bir kolunu üstümden çekti. Hafifçe çekilsek de hâlâ sarmaş dolaş sayılırdık. Ceketinin cebinden telefonunu çıkarttığı sırada "Neden bana 'neleri seviyorsun' diye sorulduğunda aklıma ilk senin geldiğini anlıyorum." dediğim için bir anlığına duraksadı ve memnuniyetle gülümsedi. Bunca şey aklıma gelmiyordu ama Barlas her birini ezbere biliyordu. Telefon çalmasa daha da anlatıyordu. O anlattıkça zihnim dediklerini kanıtlar anılar çıkartıp gösteriyordu bana.

Çenemin ucuyla telefonu hatırlattım. Gülümseyerek bakmayı kesmese de telefonu cebinden çıkartabildi. Ekrana dönen gözlerim Meriç'in aradığını gördüğünde gülümsemem silinmeye başlamış olmalıydı. O telefonu açmadan önce "Hangisini tercih ederdin?" diye hızlıca sordum. Çağrıyı açmak üzere olan eli duraksadığında gözlerim ona döndü. Telefonu şimdilik sessize alarak telefonu tutan elini indirdi ve "Nasıl gülüm?" diye sordu.

"Bir gün kaybedeceğini bildiğin bir şeyden vazgeçmeyi mi yoksa son ana kadar onu yaşamayı mı?"

Açıkça sormadım ama bence anladı. Gülümseyişi silinmedi ama azaldı. Bizden bahsettiğimi bilerek baktı. Hatta, daha da fazlasını düşünerek uzun uzun baktı ama anlayamadım. Ağır bir şekilde "Son ana kadar yaşamak." dedi.

Kalbim hafiflese de ürkek bir şekilde "Neden?" diye sordum.

Güzel gözleri gözlerimde gezindi. Dudağı sağ kenarına kıvrılıp gevşedi ve iç çekti. "Çünkü en başta yaşam böyle değil mi sevgilim?" dedikten sonra kolumdaki eli yükseldi, saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp yanağımı sevdi.

Sevgilim, deyişi ciğerime nefes, kalbime heyecandı. Yanağımı yavaş hareketlerle sevişi hayatın bile benden almayı unutabileceği kadar minik ama kalbimi ısıtacak kadar büyük bir temastı. "Hepimiz son ana kadar yaşıyoruz. Kimse bir gün ölecek diye gidip şimdiden intihar etmiyor."

Yaşlı gözler eşliğinde gülümsedim. Ellerim göğsünden yükseldi, yanaklarını kavrarken parmak uçlarımda yükseldim. Dudaklarına uzanırken gözlerimi kapattım ve son ana kadar yaşamanın hakkını vererek onu öpmeye başladım. Telefonu cebine bırakmış olmalıydı ki, o eli belimi kavradı. İşlek, yağmurlu bir İstanbul sokağının ortasında, öpebileceğimiz kadar öptük birbirimizi. Çalan korna muhtemelen trafiği yine işgal eden birineydi ama hafifçe gülerek birbirimizin dudaklarından çekildik. Eminim ki parlayan gözlerle gözlerine baktıktan sonra iç çekerek cebine doğru baktım.

"Telefon." diye mırıldandım. Meriç'in kararını, Barlas'la birlikte öğrenecektim.

"Ne?"

Gözlerim ona döndü. "Meriç aramıştı ya." dediğimde kaşlarını kaldırarak yavaşça güldü ve başını onaylar şekilde sallayarak elini belimden çekip cebine götürdü. Telefonu cebinden çıkartırken "Aklımı alıyorsun." dedi ve ben de hafifçe güldüm.

Biraz sonra ağlayabilirdim, yine de güldüm.

Son ana kadar yaşamak böyleydi. Belki de 'Yaşamak' kitabının anlattığı da buydu. Sadece mutluluğu yaşamak olarak kabul etmek değil de, hayatı olduğu hali ile yaşamak.

Meriç'i aramak üzere son arananlara girecekken başka bir şey ilgisini çektiği için bildirim panelini tekrar açtı. Ata'nın ismini gördüğüm gibi ellerim çenemin altına, parmak uçlarım dudaklarıma gitti. Gözlerim telefonla yüzü arasında gezinirken başımı biraz daha uzatsam mesajı daha net görebilirdim ama nabzım yükselmişti ve kalbim kulağımda atarken gördüğümü algılamak zordu.

Kekeler gibi başlayarak "Ne diyor?" diye sordum. Hâlâ dün olanlara karşı konuşmamıştık, muhtemelen o da daha fazla ertelemeyecekti, dünkü kadar berbat değildim. Konuyu birazdan açardı ama daha da önemlisi, Ata ne diyordu?

"Manyak orospu çocuğu." diyerek telefonu cebine koydu ve gözlerini bana çevirdi. Korktuğumu fark etmişti, muhtemelen dün yaşadıklarımı hatırladığıma yordu. Elleri, ellerimi dudaklarımdan alıp parmaklarımızı kenetledi ve aramızda indirirken beni daha da kendisine çekti. "Dün az daha ölüyordu şerefsiz, bugün hâlâ başka dertlerde."

Meriç hâlâ dökülmediği ya da ben de anlatmadığım için Barlas da mekâna yapılan saldırıdan Ata'nın haberdar olduğunu bilmiyordu. Ata'nın da hazırlıksız yakalandığını sanıyordu. Tekrar korktuğumu görünce Meriç'i aramayıp ertelemiş benimle ilgilenmeye başlamıştı ama Meriç'le konuştukları an, hayatımız bir anda değişebilirdi. Meriç kararına dair bana hiçbir şey söylememişti ama Barlas'ı aradığına göre, karar vermişti.

"Niye ki?" dedikten sonra yutkunup "İşe falan mı çağırdı?" diye sordum.

Telefonu tekrar çalmaya başladığında bir elimi tenimi okşadıktan sonra bırakıp cebinden telefonu tekrar çıkardı. Meriç tekrar arıyordu. Dizlerimin çözüldüğünü hissederken elim tshirtüne tutundu. Ayakta durmaya çalışırken gözlerim ekrandan ayrılmıyordu. Barlas telefonu açmadan önce bana cevap vermek için oyalanırken telefonu hafifçe salladı.

"Ata, bu akşam o kadının adı neydi Ahu mu, Ebru mu, ne? Ona evlenme teklifi edecekmiş. Bir süredir beni koşturuyordu ya hani?"

Başımdan aşağı kaynar sular atılırken ruhum göğüs kafesime yumruklar atarak çıkmaya çalışıyordu. Evlenme teklifini unutmuş olabileceğimi düşünüp hatırlatmak için detaya giriyordu ama benim aklımdan bir an bile çıkmayacağı kadar hayatımı etkileyen bir eziyet olduğunu, henüz bilmiyordu. Telefonu açtığı an, belki de öğrenecekti.

O kadının adı Asya ama sen 'güzelim' dersin.

Tabii bu gece, 'hiçbir şeyim' de diyebilirsin.

Yine de son ana kadar yaşayarak yaşlı gözlerle gülümsedim. Veda eder gibi ona bakarken elimi tshirtünden çekip kalbime doğru götürdüm. Elim oradan boynuma kaydı ve kolyemin ucunu tuttum. Hemen karşımda Barlas olmasına ve bir eli hâlâ elimde olmasına rağmen, kolyeme tutundum çünkü yakında bu adamdan bana kalan tek şey bu kolye olabilirdi.

Telefonu kulağına götürüp Meriç'e "Efendim kardeşim?" dediğinde alnım göğsüne yaslanırken gözlerimi sımsıkı kapattım.

Sanırım 'Yaşamak' buraya kadardı.

**

Düşünceleriniiiizzz?

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruumm^^

Dünyada İlk Günüm, isimli yeni bir romantik komediye başladım. Göz atmayı unutmayııın ^^

Sonraki bölümde görüşmek üzereeeee


33

Hikayenin sonuna geldiniz!

Beğendiyseniz beğenmeyi ve listeye eklemeyi unutmayın.

Hikaye detayına dön

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!