29/29 · %97

29. BÖLÜM - O KADIN -

45 dk okuma8.960 kelime16 Mayıs 2026

Selamlar aşkımlarrr <3 <3 <3

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuum

İyi okumalaarrr dileriiimm ^^

**

Aslında ne kadar da yaşamak istediğimi, ölüme bu kadar yakınken fark ettim ama artık çok geçti.

Her ses, kulağıma bir uğultuyken sanki kurşundan kendimi koruyabilirmişim gibi kaldırdığım ellerimin ardındaki namlunun ucuna bakamıyordum. Gözlerim kaçsa da, vücudum az sonra yakalanacaktı. Kendimi acıya hazırlamaya çalışsam da, hazırlıksız yakalanacağımı biliyordum. Benim tabiatım buydu. Hayatı korkarak yaşasam bile, korktuğum mutlaka başıma gelirdi ve sahibiyim sandığım her acı, kalbim için davetsiz misafir olurdu. Her seferinde tekrar yaralanırdım.

“Ne alakaysa Adnan’ın adamları gelmiş, kıza ne yapacaksan acele et.”

Adnan dediği, Adnan Mertoğlu muydu?

Sadece Ata değil, bu kişiler de mi onu tanıyordu?

Ve daha da önemlisi, Adnan Bey polis olsaydı, polislerin geldiğinden bahsedilmez miydi? Niye Adnan’ın adamları, deniliyordu? Polis gelmiş olsaydı ‘Ne alakaysa’ denmezdi, olay yerine, çatışmaya polis gelirdi. Adnan Mertoğlu, tam olarak kimdi?

Kulaklarımı zonklatan uğultulardaki gürültü arttığında sol yanımda patlayan ses yüzünden sıçradım. Az evvel korkaklıkla kapanmış gözlerim, merakıma yenilerek açılırken gözlerimi yarayı görmek üzere vücuduma çevirmek niyetindeydim. Yaralayanlardan çok yaralarıma baktığım içindi belki de, hiçbir acıdan kendimi sakınamayışım. Yaralayan devamı için kollarını sıvarken ben kendimi sakınacağıma, açılan yarayı gözlüyordum. Ve yaralayanlara bakmadıkça onları ayırt edemeyip herkes yaralar sanıyordum.

Gözlerim yarayı aramak üzere vücuduma dönemeden yeni bir odak kazanırken baktığım yaralayan değildi. İyileştirendi. Ne tezattır ki, işte ben de onu yaralayandım.

Kırılan kapı ardımda kalan dolabın yanına doğru düşerken gözlerim ona döndüğünde, o gözlerini benden henüz alıyordu. Hızlıca halimi taramış gibi vücuduma bakar halde gördüğüm gözleri, bana silah doğrultan adama doğru döndüğünde, bu sefer kulaklarımdaki uğultunun bile yanıltamayacağı kadar net bir ses duydum. Az evvel kapı gürültüsüyle silahın ateşlendiğini düşünsem de, bu sefer ses şüphe bırakmayacak kadar belirgindi. Kalbim sıkıştı, bir süredir tuttuğum nefesim ciğerlerimde çırpındı, kanım akarken damarlarım yıprandı ama geçen bir saniyede fark ettiğim üzere, kurşun Barlas’ın silahından çıkmıştı.

Adamdan sakınmak ister gibi havada kaldırdığım ellerim, dudaklarıma doğru yol alırken irileşmiş gözlerim vurulan adama doğru döndü. Adam sağ omzunu tutarken, vücudu da sağ tarafına doğru dönerek birkaç adım gerilemişti. Omzundan akan kanlar midemin kasılmasını sağladı. Ellerimi dudaklarıma daha da bastırdım. Adam vurulduğu sırada düşen silahına yönelemeden Barlas’ın bedeni önüme geçti. Kapının dışında, Ata’yı sürükler halde kalan adamları Barlas’ın heybeti yüzünden göremesem de, adamların Ata’yı bırakıp silahlarına yapıştıklarını ve odaya döndüklerini tahmin etmek zor değildi. Hayatımı kaybetmeye duyduğum korkuyla sindiğim dolaptan, Barlas’ın hayatı için doğruldum. Ellerim üst kollarından tutarken ne yapacağımı bilemez halde onu çekme, ardından çıkma çabam gücüyle sonuçsuz kaldı. O sıra oluşan hareketlenmede Barlas’ın vurulan adamın sırtını çevirip önümüze çekerek siper ettiğini gördüm. Peşi sıra birkaç el silah sesi duyduğumda çığlık sesim eşlik etti.

“Barlas!”

Korkuyla çığlık atarak ardından çıkmaya çabaladım ama, “Ardımda kal!” diye içimi titreterek bağırdı. Duyduğum seslerin yere yığılan bedenlere ait olduğunu idrak etmekte zorlanırdım ama ardından çıkmaya çalışırken başımı uzatabildiğimde bedenleri de görmüştüm. Vücutlarından çıkış noktasını anlayamayacağım kadar kan boşalıyordu ve acıyla kıvranırlarken silahlarına uzanmaya çalışıyorlardı.

Ata’yı ne silahla vururken ne de bıçaklarken yaşadığım o gözü karalıktan şu an bir hayli uzak olduğum ve adrenalin de vücuduma fazla geldiği için, yaralanmış adamlara bakarken aralanmış dudaklarımdan iğrenme ve korkuyla harmanlanmış bir inleme çıktı. Vücudum kadar yüzüm, çenem, dudaklarım da kasılmıştı. Kalbim kulaklarımda atıp duymam gerekenleri kısıtlarken belki de Barlas beni dolapla arasında tutmak için güç kullanmasa bile, çıkabilecek gücü bulamazdım.

Barlas, “Bakma.” diye uyardı. Çıkardığım sesten başımı solundan uzatıp izlediğimi anlamış olmalıydı. Sorgulamadan, beklemeden gözlerimi kapattım ve ardından iki el daha ateş sesi duydum. Adamların acıyla inlemeleri arttı, her ne kadar bu sesler kulaklarımı tırmalasa da bu susmalarından daha iyi olmalıydı. Barlas’ın onları öldürmesinden…

Derken sustular. Ben gözlerimi sımsıkı kapalı tutarken, bir yığılma sesi daha duydum. O sıra Barlas’ın parmakları kolumu sararak beni yönlendirdiği için, devrilenin Barlas olmadığını anlamak kalp krizi riskimi azaltmıştı ama hâlâ riskin sürdüğü de gerçekti. Kalbim öyle sıkışıyordu ki, belki de çoktan iş riskten çıkmış, gerçeğe dönüşmüştü. Barlas bedenimi hızla yönlendirerek çekiştirirken gözlerimi merakla araladım. Göreceklerimden korksam da, hayal ettiklerim de iç açıcı olmadığından eksikliği zihnimin değil gözlerimin tamamlamasına karar verdim. Önce Barlas’ın bize siper ettiği adamı gördüm. O sıra yanından geçerek adamlara yaklaşıyorduk. Vücudundan akan kanların yerde birikinti oluşturduğu adamın gözlerinin kapalı olduğunu gördüğümde boğazıma tırmanan kusma isteğimi yutkundum. Ayaklarım birbirine dolansa da Barlas beni sırtına yapışık tutarak yönlendirmeye devam ediyordu. Bir noktada duraksadık. Barlas’ın ayağı hareketlendi ve çıkan sesle birlikte göz ucuyla gördüklerim birleşince, adamların silahlarını uzaklaştırdığını anladım. Kolumdaki eli aşağı doğru çekerek beni de yönlendirirken eğildi.

Aksine dair benim bile inat edemeyeceğim bir ses tonuyla “Kalkma.” diye uyardı. Bir anlığına elini kolumdan çekti. Yerdeki silahları alarak doğruldu. O sıra silahlara her ne yaptıysa, doğrulduğunda eli yine ardına, koluma gelmişti ve beni de çekerek doğrulmuştu. Belki silahları beline yerleştirerek almıştı, belki de sadece mermilerini almıştı, anlayamamıştım. Hemen ardında, görüş açım kısıtlıyken duyduklarıma dışarıdaki sesler, kalp atışlarım ve hızlı nefes alış veriş seslerim de eklenince, pek bir şey anlayamıyordum. Ellerim, deri ceketinin ardından tutunmuş, parmaklarım deriyi sımsıkı tutarak buruşturuyordu.

“Ata da yaralanmış.”

Bir an bana dediğini sanmış, bunca merminin arasında bir bıçakla açtığım yaraya dair endişelenmiştim ama birkaç saniye içerisinde tekrar konuştu. “Nefes alıyor gibi görünüyor, kapının dışında. Dışarıda mermiler yapıyor, nabzını kontrol edemem ama karın boşluğuna gelmiş. Dışarıdaki adamları indirince, iti alın. Batı yönünden çıkış yapıyorum. Çıkışımı temizleyin.”

Gözlerimi tekrar sımsıkı kapattım. Kusma isteğime mani olmaya çalışıyordum. Barlas, şu an Ata’yı yaralayanların gelen adamlar olduğunu düşünüyordu. Belki de bıçağı görmemişti. Gözlerim etrafta gezindiğinde, ben de görmemiştim. Adamlardan biri üstüne yığılmış olabilirdi. Her ne olursa olsun burası olay yeriydi ve o bıçak da incelenecekti. Üstelik, Ata gerçekten ölürse katil mi olacaktım? Barlas karın boşluğundan yaralandığına dair tahminde bulunmuştu. Kanlar onu yanıltıyor olabilirdi, yanıltmıyor olsa bile, uzun süre kan kaybederse bu yaralama ile de ölebilirdi ki…

Midem ağzımda, zihnim karmakarışık, gözlerim korkuyla kapanmış, nefeslerim ciğerlerime yetmezken düşünmek de, hareket etmek de zordu. Neyse ki Barlas bütün bunları benim yerime yapıyordu. Ellerimden, deri ceketi eksildi. Bir an panikledim ama “Bekle.” dediğinde uyum sağladım. Bazı sesler duydum, sanırım kapının önünde dolabı itmişti. Kapıdan girecek başka adamların önünü biraz da olsun kesecek olmalıydı. O taraftan çıkamazdık, dışarıdaki çatışma sesleri içimi titretiyordu. Elini yanaklarımda hissettim. Gözlerim ürkekçe aralanırken başımı kaldırdı. Gözleri gözlerimde geziniyor, baktıkça karanlıktan kurtarıyordu ama telaşım silinecek gibi değildi.

Bedeni cesurca savaşsa da, ruhu bir süredir nefesini tutuyor olmalıydı ki nefesini rahatlayarak üfledi ve “İyisin.” dedi, beni de bir yalana inandırarak. Bedenim iyiydi, titrememe, yığılmak üzere olmama rağmen yaralanmamıştım ama o da gözlerime baktığında, ruhumdan akan kanları görebiliyor olmalıydı.

Gerginlikten kuruyan dudaklarını yaladı, o sıra eli yanağını, saçlarımı sevdi. “İyiyiz.”

Titrek, boğuk bir nefesle aralanan dudaklarımdan kelimeler seçici bir şekilde çıkmazken telaşla konuştum. O sıra ellerim, kollarında geziniyor, yanağımı seven elinin bileğine yapışıyor, nereye gideceğini bilemeden dolanıyordu. Gözlerim, odaklanamayarak yüzünde, vücudunda geziniyordu. “Sen… Sen? Sen iyi misin? İyisin… Meriç? Meriç de iyi mi? Çağrı? Çağrı burada mıydı? Ben… Ben sizin için çok korktum…”

Konuşmasına fırsat vermediğim için dudakları aralanıp kapanıyor, başıyla onaylayarak bana cevap vermeye çalışırken göz teması kurabilmek adına başımı çevirdiğim yönlere doğru başını eğiyordu. Eli yanağımı severken “Hayatım,” diye bastırarak araya girdi ve beni susturdu.

Bana ‘hayatım’ demesini severdim. Ben ona pek diyemezdim. Hayatımın ne kadar berbat olduğunu düşündüğümde, bu kelimeyi ona yakıştıramazdım. O başkalarının hayatlarından bile güzeldi. Hani, aile sıcaklığıyla büyüyen, her gününe ayrı güzel anılar sıkıştıran, mutlulukla, sevdikleriyle yaşlanan kimseler var ya… O, onların hayatından da güzeldi.

“Acele etmeliyiz, konuşmaya zamanımız yok, on dakika ardımda kalıp dünyadan kendini soyutlayabilir misin? Söz sonra seni iyi edeceğim.” dediğinde duygu yoğunluğuyla gözlerim dolarken ve dudaklarım eğilip bükülürken başımı onaylar şekilde salladım. Başını onaylar şekilde salladıktan sonra dudakları alnıma yöneldi. Gözlerim kapanırken güçlü bir şekilde öptü. Ben his yoğunluğuyla yutkunurken eli yanağımdan eksildi. Tekrar kolumu kavrayıp beni ardında tuttu. Kekeleyerek “Ata ölmesin.” dedim ama sesim fazla çıkmamıştı.

“Gebersin piç kurusu.”

Katil olmak istemiyorum.

Beni, az evvel kırarak girdiği kapıya yönlendirdi. Bedenimin titrediğini hissediyordum. Barlas etrafı silahını doğrultarak kolaçan ediyor, beni güvenli bulduğu tarafa doğru sakınıyordu. Ardına yapışmış haldeydim. Ellerim deri ceketinin arkasından tutunurken başımı sırtına gömmüştüm. Led ışığın titreyerek loş bir şekilde aydınlattığı koridorda, etraftan gelen silah seslerinin yönünü seçemiyordum. Bazıları, Barlas’tan mı çıkıyordu yoksa mekânın etrafından, dövüş alanından mı, anlayamıyordum. Tek bildiğim ilerliyor ve gittikçe Ata’dan uzaklaşıyorduk. Kan kaybeden ve belki de ölmek üzere olan Ata’dan…

Sesim kısık çıkarken ve kelimeler ağzımda yuvarlanırken “Ata ölmemeli…” dedim ama o sıra çok yakından çıktığına emin olduğum bir ateş sesine kurban gitti dileğim. Dönüp Ata’yı da kurtarırsak, hem kendi canımı hem de Barlas’ınkini tehlikeye atmış olurdum, bunu istemiyordum ama Ata da ölmemeliydi… Barlas birileriyle konuşmuştu, dışarıyı temizlediklerinde Ata’yı alacaklardı ama geç kalmalarından korkuyordum… Mutlaka ölecekse bile o sıra ona denk gelen mermilerden biriyle ölmeliydi. Ata ölmezse bu durumun üstünde durulur muydu? Bıçaktaki parmak izlerim fark edilirse, Barlas da duyum alır mıydı?

Bir bedenin daha yığılmasını duydum. Güçsüz bacaklarım, Barlas’ın çekişleriyle hareket kazanırken etraftaki ateş seslerinin yanı sıra bağrışmalar da büyüyordu. Silah sesleri birbirine karışsa da bazıları çok yakından, kulaklarımı çınlatarak çıktığı için onların Barlas’a ait olduğunu düşünüyordum. “Barlas…”

“Gözlerini açma.”

Ses tonu emirlerini itiraz edilmez kılıyordu. Sadece hayatta kalmamızı önceleyen birine dönüşmüştü ve benden de ardında kalıp dünyadan soyutlanmamı istiyordu.

Ata’nın operasyon içerisindeki konumu da büyüktü ama ölürse tek tehlikeye düşecek olan şey plan değil, hürriyetimdi. Can’ı hapishane gibi bir yerden çıkardıktan sonra bizzat girmek istemezdim. Yanı sıra, Ata gibi birinin bile katili olmak istemezdim. Barlas silahını doğrultup birilerini vuruyordu, yığılan bedenlerden ölenler var mıydı, bilmiyordum. Midem vücudumda kaynarken benim de onlar gibi yığılmak üzere olduğumu biliyordum. Barlas şu an katil mi oluyordu, yoksa suçluları durduran bir polis miydi? Polislerin de silahlarını birilerini vurmaktan çok, uyarı için kullandıklarını biliyordum. Birilerini vurmak, son çareydi fakat şu an Barlas, beni buradan çıkartırken önüne çıkanları vurarak ilerliyordu. Bir yandan da, Barlas vurmasa, önümüze çıkanlar bizi vuracaktı. Barlas’ın konuştuğu adamlar dışarıyı temizlerken Barlas da yolumuzu temizleyerek bizi ilerletiyordu. Sadece benim değil, Barlas’ın da katil olmasını istemezdim. Bir yandan da, daha önce de vurulduğu, bu benzeri operasyonlara gittiğine bakılırsa, belki de çoktan katil olmuştu. Bunun yasal bir dayanağı var mıydı yoksa bu yaptıkları suç muydu? Benim yaptıklarımın yasal bir dayanağı olmadığı ise şüphesizdi. Ata ölürse ve hatta ölmese bile şikâyetçi olursa, suçluydum. Bir bakıma, ona hiçbir şey olmasa dahi, şerefsizin teki olsa da onu yaralayarak suç işlemiştim. Artık Ata’dan çok, kendimden korkuyordum. Nasıl birine dönüşüyordum? Barlas, olanları görmemem için gözlerimi kapatmamı isterken ben… Nasıl birini yaralayabiliyordum?

Buradan umuyorum ki sağ salim çıktıktan sonra, eğer katil de olmamışsam tüm bu olanları yarınki terapiden kaçmak için kullanacağımı biliyordum ama eğer Barlas’ı ikna etmeyi başaramazsam ve gitmek zorunda kalırsam, terapiste böyle bir durumu nasıl söyleyebilirdim ki? Hasta, psikolog gizliliğinin esas olduğunu biliyordum ama… Gözlerine bakıp nasıl birini yaraladığımı, hatta zamanında silahla bile ateş edebildiğimi söyleyecektim?

Nereye vardıysak kapıyı tekmesiyle açmadan önce beni birkaç adım gerisinde tuttu çünkü tekme atarken üst vücudu geriye esnemişti. Birkaç el daha silah sesini duymamın ardından kendisiyle birlikte beni de kapıdan soktu. Alnımı sırtından ayırıp yanağımı yaslayarak gözlerimi yavaşça araladım. Etrafta kurşunlar uçuşurken burada ardına sinmiş, bizi kurtarmasını beklemek istemiyordum. Onun ise benden tek beklediği buydu ama, bir adama geç kalsa, bir mermi ona isabet etse, yaşayacağım acı düşünüldüğünde beklemek daha tehlikeliydi. Yine de sindiğim sırtından uzaklaşamadan, gözlerimi sadece etrafta gezdirdim. Çok hızlı ilerlediğimiz ve girdiğimiz yer neresiyse ışık pek az olduğundan gördüklerimi idrak etmekte zorlanıyordum.

Sol tarafta kalan bir kapı açıldığında ve içeriye sokak lambasının ışığı vurduğunda “Barlas!” diye bağırıp olabildiğince vücudunu sola çevirerek ilgisini çekmeye çalıştım. Barlas beni dinlemeyip bizi yolun devamına doğru yönlendirmeye devam etti. O sıra sol kapıdan içeriye adeta adam yığıyordu. Işık arkalarından vuruyordu, silahlarını, nereye baktıklarını göremiyordum ama bize yaklaştıkları kesindi. Silahlarından ya da fenerlerinden çıkan ışıklar gözlerimi alıyordu. “Barlas solumuz!” diye bağırırken bir elim belinden önüne doğru yöneldi. O sıra alçalmıştı ve ayağım da boşa geldi. Vücudum sendeleyerek üst gövdem sırtına çarptığında ayağım da zemine varabilmişti. Merdivenlere vardığımızı anlarken karanlığa alışan gözlerim de teyit etti. O sıra belindeki silaha ulaştım, çıkartmak istedim ama vücudumdaki eli hızla eksilirken bana mani oldu. Aşağıyı kontrol etmiş gibi doğrulttuğu silahla merdiven boşluğundan bakar halde olan vücudu hızla bana dönerken birkaç basamak gerilememi sağladı. O sıra üst basamakta kalmış, zaten benden heybetli olan vücuduna başımı iyice kaldırmak zorunda kalarak bakmıştım. O çoktan bana sırtını dönmüş, önüne doğru silah doğrultmuştu. Bana bakmasa da “Bir daha sakın!” diye bağırdığında, bana dediğini anlamıştım. Bir daha silahını almaya çalışmamamı istiyordu. Bizi, onu korumak için aptalca bir şey yapmamdan korkuyordu ama bilmiyordu, ben bunu çoktan iki defa yapmıştım ve belki de şu an, katil bile olmuştum. Ata’nın ne halde olduğunu bilmiyordum. Şu saniyelerde ölmüş bile olabilirdi ve şimdi üstümüze tonla adam gelirken tekrar katil olmak, özellikle de Barlas için katil olmak o kadar da korkutucu gelmiyordu. Yine zihnimdeki tahta, gözü kara halim oturmuştu. Delinin kızı halim. Annem ‘güzelliğimi verdim’ derdi ama belli ki, asıl deliliğini vermişti.

Solumda kalan duvara kadar kayıp Barlas’ın vücudunun yanından ileriye bakmaya çalıştığımda karanlık alanın birbirine harmanlanan fener ışıklarıyla yer yer aydınlandığını, ışıklar hızla hareket edip farklı alanı aydınlattığını gördüm ve gözlerim yine kamaştı. Az evvel gördüğüm adamlar yetmezmiş gibi kaçtığımız kapıdan da adamların bulunduğumuz alana doğru koştuğunu gördüm. Silah sesleri yükselirken bir kısmı Barlas’tan çıkıyor olmalıydı ama her birini bertaraf edemeyeceği gibi, iki farklı düşman grubunu da yenemeyeceği kesindi. Yine de kaçmak yerine silahını doğrultmuştu.

Barlas’a bağırıp çağırarak gösterdiğim ilk grubun kaçtığımız kapıdan çıkanlardan daha önce bize vardıklarını önce merdiven korkuluklarının imkân tanıdığı kadarıyla gördüm. Sonra ise önümüze kadar vardılar. Korkuyla Barlas’ın kolunu çekmeye çalıştım. Barlas tek eliyle beni ardında tutarken onu geriye çekemememin yanı sıra, silahı doğrultan kolunu bile indiremedim. Barlas’ın ismini çığlık atıp duruyordum, Barlas ise, “Siper!” diye bağırdı.

Bana deyip demediğini anlayamazken çırpındığım Barlas’ın ardında başımı uzatabildiğim kadarıyla ilk bize varan grubun önümüzde konumlanıp balistik kalkanları duvar gibi kaldırdığını görmemle çığlığım durdu. Çırpınışımda başta yavaşlayıp birkaç saniyede eksildiğinde dudaklarım şaşkınlıkla aralanmış halde kaldı. Barlas’a gösterip durmama rağmen Barlas’ın tedbir almaması bundandı. Sol tarafımızdan giren adamlar zaten, bizim tarafımızdaydı.

Mermiler kalkanlara çarparken siper kaldıran adamları izleyişim uzun sürmedi. Barlas’ın yönlendirmesiyle vücudum neredeyse savrularak hareketlenirken o sırada Barlas, “Aşağı!” diye bağırıyordu. Kulağımda uğuldayan silah seslerine, başka adamların koordine gibi çıkan adım sesleri ve konuşma sesleri de eklendi. Barlas’ın söylediklerini bile tam olarak seçemediğim için, onlarınkini anlamakta da zorlanıyordum ama bilgi veriyor gibilerdi. Merdivenlerden sahanlığa kadar indik. Bir an yine inmeye devam edeceğiz sandığım ve sahanlığa geldiğimizi anlamadığım için adımım aksamıştı ama beni yönlendiren neyse ki bacaklarım değil, Barlas’tı. Beni duvar tarafında tutarak ilerletirken, solumdan adamlar inmeye başladı. Işıkların fenerlerden değil, silahlarından geldiğini anlamıştım ama onlar namlunun ucunu başka yöne çevirdikçe ışık da döndüğünden, aydınlattıkları alan da sıklıkla değişiyordu ve bir sürü kişinin elinde aynı silahtan olduğundan resmen alanda ışıklar dans eder gibi geziniyor, bazıları bizzat gözüme çarparak birkaç saniyeliğine gözümü alıp görüşümü daha da bozuyordu. Yine de polis gibi giyinmediklerini görebilmiştim. Belki de özel harekâtlardı, bilmiyordum. Bir an, Barlaslar polislerle çalıştıkları için polisler geldi sanmıştım ama şimdi beni vurmak üzere olan adamların, ‘Adnan’ın adamları gelmiş’ dediğini anımsıyordum. Yanımızdan geçerken adamlardan biri, Barlas’a ellerindeki gibi bir silah uzatmıştı. Barlas silahı aldıktan sonra ‘Eyvallah’ der gibi yanından geçen adamın sırtına hafifçe vurmuştu.

Adamlar daha fazla inemeden duraksarken peşi sıra ateş sesleri çok yakınımda geldiği için ürktüm. Barlas’ın sırtına sığınacak gibi oldum ama beni geride tuttuktan sonra bedeni hareketlendi. Tekmesini kaldırdığını duvarla vücudunun arasından gördüm. O zaman, biz inerken alt kattan adamların da merdivenleri çıktığını ve bunu gören Barlasların ateş ettiğini anladım. Vurulan bedenlerin devrilmesi Barlas’ın tekmesiyle hızlanırken bir sonraki sahanlığa kadar da yuvarlandıkları için basamaklarda engel olmamışlardı. Kalkanı olan adamlar önümüze doğru geçip merdivenlerin devamını inerlerken Barlas da beni yönlendirdi. Duvara sinmiş bedenimi ayırıp merdivenin orta hizasından ilerletmeye başlamıştı. O sırada sağ tarafımdan da adamlar inmeye başladı. Dört yanım adamla çevriliyken artık vurulma şansım olmasa gerekti ama kulağımı çınlatan ateş sesleri hâlâ beni ürkütüyordu. Nasıl bir dengesizlikti? Bazı anlarda kullanmaya çalıştığım silahtan aynı zamanda korkuyordum.

Merdivenlerden gürültüyle inmeye devam ettik. O sıra bazı adamların haklandığını, yolu temizleyerek ilerlediklerini anlayabiliyordum. Bize yöneltilen kurşunlar kalkanlara çarpıyor olmalıydı ki metalik sesler de duyuyordum. Konuşma sesleri de vardı, bu gürültüde temiz bir şekilde algılayamıyordum ama Barlas da sıklıkla bir şeyler söylüyordu. Benimle değil, adamlarla konuşuyor olmalıydı, ortama gürültü hâkimdi. Ardında uzattığı eli, elime kaymıştı. Artık, daha güvende olduğumu hissediyordu ve sadece bedenimi korumakla değil, ruhumu da iyileştirmekle ilgilenmeye başlamış gibi elimi tutmuştu. Diğer elim de, kenetli ellerimize tutunmuştu. Sımsıkı kapanan gözlerimi bazen merakla aralıyor, telaşla etrafımda gezdiriyordum ve o zaman silahlarındaki ışıkla aydınlatılan alanlardaki bedenleri de, özellikle indiğimiz merdivenlerden akan kanları da görebiliyordum. Görmesem bile kan kokusunu bizzat soluyordum.

Düz zemine inildiğinde dört yanımızda kalkanlar kaldırılmış halde koşmaya başladık. Bir yere vardığımızda tekrar merdivenlerden çıktık. Bu süreçte Barlas’ın istediği gibi kendimi soyutlamaya çalışmıştım. Bir kapı gürültüyle indi. Sert bir kapı olmalıydı, sesi kulağımda çınlamış, toz kalkmıştı. Kan ve barut kokusundan bıkmış burnuma, dışarının kokusu, korkudan gerilmiş tenime akşamın serinliği çarptı. Etrafımda gezinen gözlerimin görüşü, hızla koştuğumuz için bozuktu ama etrafımızdaki adamların polis ya da özel harekât gibi giyinmediğine emin olabildim. Bolca silahı ve imkânı olan kişiler olsa da siyahlara bürünmüş, daha çok güçlü birinin çalışanları gibi görünüyorlardı. Yani, Adnan Bey’in.

Çok geçmeden Barlas duraksadı. Sırtına çarpan bedenimi hızla önüne çekti ve yönlendirdiği zırhlı arabanın merdivenlerinden, bacaklarımdan çok onun müdahaleleri yardımıyla çıktım. Araca bindiğimde sendeleyen vücudumu tutup karşılıklı koltuklardan birine oturmamı sağlayan kişinin Barlas olduğunu düşünsem de, başımı kaldırdığımda Adnan Bey’le göz göze geldim. Bir an sarılır gibi oldu. Başım kalbine yaslandığında gözlerim kapandı. Nefes alış verişlerimi duyuşum kulağımda büyürken onun hızlı kalp atışlarını da duyuyordum. Koşan, ölümden kaçan bizdik ama o da korkmuştu.

Gözkapaklarıma yansıyan ışık dalgalıydı, ışık kaynağının önüne birileri geçip duruyor ya da ışık hareket ediyormuş gibiydi. Sadece kendi nefesim değil, Adnan Bey’in nefesini yavaşça üfleyişi de kulağımda büyüdü. “Geçti…” dediğini duyduğumda gözlerim kapandı. Ellerimin üst kollarına tutunduğunu fark ettiğimde yavaşça çektim. O da o sıra sarılır gibi eğildiği halden hafifçe doğruluyordu. Yüzümü görebileceği kadar gerilese de tamamen doğrulmadı. Bir eli hâlâ omzumdayken gözlerini hızla üstümde gezdirdi, ardından araca binen Barlas’a baktı. Her şey saniyeler içerisinde olurken kapı gürültüyle kapandı ve araç hareketlenirken dışarının sesleri bir hayli hafifledi. Artık, kısık uğultular şeklinde duyuluyordu. Ürkek gözlerim aralarında gezinirken nefes nefeseydim. Barlas, silahını koltuğun altından açtığı bir bölmeye yerleştirdikten sonra bana yöneldi. Elleri vücuduma doğru uzanırken yanıma oturdu. Bir kolu hızla vücudumu sararken eli de yanağıma geldi. Barlas da nefes nefese “İyi misin?” diye sordu.

Birkaç saniye ne diyeceğimi bilemeyerek baktım. Hâlâ o merdivenlerden döne döne inip duruyormuşuz gibi hissediyordum. Başım dönüyor, midem bulanıyordu ve düşüncelerimi toparlayamıyordum. Kan kokusu hâlâ burnumdan gitmiyordu. Çığlık attığım anları pek hatırlamıyordum ama boğazım bir hayli acıyordu. Farkında olmadan irkildiğim, ses çıkardığım anlar olmalıydı. Bunlar, etrafımda kurşunların yağdığı herhangi bir an olabilirdi. Hâlâ bana doğru eğilmiş hâlde duran ve bir eli omzumda olan Adnan Bey de, “Asya?” diye sorunca gözlerim ona döndü. Hareketli arabada ayakta durduğu için vücudu hafifçe hareketliydi ama ağırlığını korumayı başarıyordu. Barlas’ın endişesine benzer bir endişe onun gözlerinde de gördüğümde deli gibi atan kalbim, her nasıl başardıysa iki arada bir derede sızladı, hissettim. Bu sızlama, hızlıca rahatsızlık hissini de getirirken Adnan Bey “Bir şey söyle.” diyerek hafifçe omzumdan sarstı. “İyi misin? Asya? Kızım?” derken diğer elinin tersi de, alnımda, yanağımda gezindi.

Kızım, deyişi sızlamayı arttırdı. “Çok soğuk. Hızlı soluyor, bilinci kapalı. Şoka uğramış gibi görünüyor.” derken hafifçe omzunun üstünden, ardını göremediğim şoför kısmına doğru baktı. “Doktoru mekâna çağırdınız mı?”

“Çağırdık baba.”

Adnan Bey’in çocuğu olmadığını sanıyordum, belki de şoför her kimse saygıdan öyle diyordu. Düşüncelerimi toplayamazken kekeleyerek konuşmaya çalıştım.

“Ben…”

Boğazım kurumuştu, acıyordu ve vücudumla birlikte sesim, nefesim, kalbim, zihnim, sahip olduğum her şey titrerken konuşmak güçtü. “Güzelim…”

Barlas titreyen ellerimi, iki eliyle yakalayıp dudaklarına götürdüğünde gözlerim sağımda oturan ona döndü. Aracın içi pek aydınlık değildi ama güzel yüzüne bakmak, öpüşünü izlemek ve hissetmek iyi gelmeye başlamıştı. Ellerime sayısız öpücük bıraktı, “Tamam, geçti...” dedikten sonra beni ellerimden de çekip gövdesine yakınlaştırdı. O sıra elimi bırakıp o eliyle de vücuduma sarıldı. Beni göğsüne saklar gibi yaslarken çenesi de başıma yaslanmıştı. Adnan Bey’in elinin hâlâ omzumda, kolumda gezindiğini hissedebiliyordum. O adamın temasını ayırt edebiliyordum, çünkü garip hissettiriyordu. Yabancı temasları sevmez, gerek duymazdım. Dışarıdan bakıldığında soğuk nevalenin teki olduğumu biliyordum, sokakta göz göze geldiklerime gülümseyemez, bir sebepten tanıştıklarımla tokalaşamazdım ama bu temaslarda garip hissettiren, bir yabancıya ait oluşunun yarattığı rahatsızlık değildi.

Sesim fısıltı gibiydi ve kekelemekten geri duramamıştım ama “Dokunmasın…” demeye çalıştığımda, Barlas duydu. Adnan Bey de duymuş muydu bilmiyordum ama, eli Adnan Bey’in eline doğru yöneldi. Adamın elini tutup çekmedi ama kendi eliyle yerini alarak, teması kesti. Araç durmaksızın hareket ederken silah sesleri artık kısıl bir uğultu şeklinde bile duyulmuyordu, her şey ardımızda kalmış olmalıydı ama öyle olmamıştı, kalbimde, nefesimde, zihnimde taşıyordum.

Güçsüz kaldığımdan Barlas’a sarılamasam da, Barlas ikimizin yerine de sarılıyordu. Sarılışı, ellerinin sırtımda saçlarımda gezinişi, dudaklarının saçlarıma öpücükler kondurması beni sakinleştirmeye başlamıştı. Bu andan başımı kaldırmaya ne zaman cesaret ederdim bilmiyordum, eğer aklımda sağlam kök salamadan gelip geçen düşüncelerin arasında Ata’yı da hatırlamasam…

“Ata…” derken başımı yavaşça doğrulttum. Sesim de zaten kısıktı ama neyse ki kekelememiştim. Gözlerimiz kenetlendiğinde bir eli yanağıma kaymıştı. Ellerim bileğine tutundu. “Durumu nasıl?” diye sordum korkuyla. Başta ölmesini istediğimi sanmış olmalıydı ama istemsizce “Ölmedi, değil mi?” diye eklediğimde Barlas’ın yüz ifadeleri değişti. Niye bu denli merak ettiğimi ve ölmesini istemediğimi sorgular gibi baktığında yavaşça yutkundum. Cevabı alabilmek umuduyla başımı ve gözlerimi yavaşça Adnan Bey’e çevirdim. Hâlâ oturmamış ve ayakta bekliyordu. Bir eliyle camın çıkıntısından destek alıyordu. Ona baktığımı hissedince yolda gezinen düşünceli gözleri bana doğru döndü ve kaşları ilgiyle kalkarken bir adım yaklaştı. ‘Dokunmasın…’ demeden önce, kendisini geri çekmek zorunda kalmasından önce olduğu konuma yaklaşmıştı. “Ata öldü mü?”

Barlas’ın gözlerinin hâlâ üstümde olduğunu biliyordum. Hâlâ şoktan çıkamamış olmama rağmen neden Ata’yı merak ettiğimi sorguluyordu. Sonuçta, kekelemeden konuşmayı başarabildiğim gibi ilk sorum bu olmamalıydı ama eğer bir katil olduysam, burada rahatlamaya, nefes almaya çalışmak yerine bunu bilmeliydim. Bir anlığına, küçük bir anlığına bir beladan hem kendimi, hem de sevdiklerimi kurtardığım için rahatlardım ama sonra… Nasıl bir bela olduğumla yüzleşmem gerekirdi. Annemin bile yapamadığını yapmış, delirip bir katil olmuş olurdum… Öyle miydim?

Adnan Bey, “Sakıncası mı var?” diye sorduğunda kalbim iyice ezilip bükülürken gözlerim dolmuş olmalıydı ki bir anlığına görüşüm bozuldu. Gözlerimi kırpıştırarak yola kaçırıp dudağımı kemirirken başımı iki yana salladım. “Her şey mahvolur…”

“Şu an bunu düşünüyor olamazsın.”

Barlas, yanağımdaki eliyle yüzümü ona çevirmemi sağladığında yaşlı gözlerim gözlerinde gezindi. Bastırarak ve her kelimeyi vurgulayarak “Şu an, operasyonu düşünüyor olamazsın.” dedi.

Mahvolan sadece operasyon olmazdı. Hayatım, buna bağlı olarak da sevdiklerimin hayatı mahvolurdu. Can’ı hapishaneden çıkarıp kendim girmiş olurdum. Bir yandan da Barlas’ın Ata’yı öldürme ihtimali kalmadığı için gerçekleri itiraf edebilirdim, bir nevi hem Ata’yı, hem de Barlas’ı öldürmüş olurdum. Gerçi… Külü yangından, gölü yağmurdan koruyamazdım.

“Sen orada birilerini mi…” dedikten sonra ciğerime değil, kalbimdeki boşluğa solurmuşum gibi titrek, kısa bir nefes aldım, bir süre veremedim. Yüzüm buruşurken sesim iyice kısılmış, titremişti. “… öldürdün?”

Gözleri gözlerimde gezindikten sonra “İyi değilsin.” diyerek elini enseme kaydırdı ve beni tekrar göğsüne çekmek istedi. Bir kalıba sokamadığım düşüncelerin başımın zonklamasını sağlarken fiziki gücümle engel olmam zordu ama çabamı fark ettiğinde geri çekilmeme müsaade etti. “Birilerini vurdun!” derken titreyen ellerimle olabildiğince onu gösterdim. Bir an, belki de bir başkası duymamalı diye korkarak Adnan Bey’e baktım ama sonrasında etrafımızda olup biten tüm bu adamların, zırhlı araçların onun sayesinde olduğunu hatırladım. Ellerim ona doğru döndü. “Siz… Tüm bunlar ne?” diye sorgularken sesim, çığlık atmak istese de gücüm yetmediğinden boğuk çıkıyordu. Ben Barlas katil olmasın, başına iş açmasın diye Ata’nın eziyetlerine katlanırken bugün şahit olduklarım neydi? “Siz polis falan da değilseniz, mafyanın tekisiniz!” derken Adnan Bey’i gösteriyordum. Bu kadar güce sahip olmak için ya yüksek mertebede bir emniyet mensubu olmalıydı ya da yeraltı dünyasının önde gelenlerinden biri olmalıydı. Sonuçta, Ata bile çekiniyordu. Neydi yani, bir mafya, diğerlerini indirebilmesi için polisle işbirliği mi yapıyordu yoksa bu tamamen emniyetteki güvenlik açığı, düzen çürümesi miydi? Polisler suç işlemezdi, Barlaslar suç işliyordu ve bu adamın etrafında polisler olsa da, polise benzemeyenler de vardı. Ne olduklarını, ne biçim bir örgüt olduklarını artık bilmeliydim çünkü öyle bir eşikteydim ki ya katil olmuştum, ya da olmak üzereydim. Ata’yı anlatabilmem gerekiyordu, kendimi artık ipin ucundan çekmem gerekiyordu. Ata’nın koltuğu gösterip onun olmamı istediği, o pis bakışları ve keyfiyle üstüme geldiği an aklıma gelip duruyordu. Yüzüme bir silah doğrultulmuştu ama şimdi içimi titreten bu anlardı. Ata’nın ruhumu öldürmek üzere olduğu an ve elimdeki bıçakla çekinmeden Ata’yı yaraladığım an… Gözlerim korkuyla havada savrulan elime döndü. Pek ışık yoktu ama elimde Ata’nın kurumuş kanı da vardı. Etraftan sıçrayan kanlardan olduğunu düşünebilirlerdi ama gerçek çok başkaydı. Bu, benim döktüğüm kandı…

Beynim uyuşmaya başladığında ana dönmeye çalışıp gözlerimi güçlükle elimden aldım ve “Siz nesiniz?” diye sordum. Başta güçsüzdü sesim ama hemen ardından “Siz kimsiniz?” diye resmen çığlık attım. Öndeki adamın Adnan Bey’e ‘baba’ dediğini anımsadım. Beni vurmak üzere olan adamlar da, gelen kişilerden bahsederken ‘Adnan’ın adamları’ demişti. Gözlerim Barlas’a dönerken “Kardeşimi mafya babasının tekine mi emanet ettin?” diye bağırdım. “Sen mafya babasının tekinin mi elemanısın? Siz ne çeşit bir örgütsünüz? Tüm bunlara nasıl gücünüz yetiyor?” derken arabayı, etrafı gösterdim. Bizi sağ salim oradan çıkartan, etrafımıza olan zırhlı adamları da kastediyordum. Şimdi Ata’nın telefonla konuşurken yaşadığı şaşkınlığı anlıyordum. Ata’nın Barlasları çıkartması üzere çalışanına emir vermesine gerek kalmamıştı çünkü Barlaslar çoktan çıkmıştı. Etraf Ata’ya saldıran mafyanın adamı doluyken bir şekilde Barlas yanıma ulaşmıştı. Kaç tane adamı gözlerimin önünde indire indire beni bir yere kadar götürtmüştü ve peşimizde olan adamların karşısında sayamadığım kadar adam bize kalkan olmuştu. Her an, her yerde zaten adamları da bize eşlik ediyordu. Barlas akademiyi bırakmıştı, nasıl polis olabilirdi ki? Polis olsa, yıllardır suç işleyemezdi. Bu Adnan denilen adam da polis olsa, Barlas’ın yaptıklarına göz yummak bir kenara, Barlasların çetesine emir veren zaten bizzat kendisiydi. Polislerle çalışıyorlar mıydı yoksa bazılarına rüşvet mi yediriyorlardı, bilmiyordum ama burada aklıma mantığıma yatmayan çok şey vardı.

“Kaç tane adamı vurdun!” diye çığlık atarak Barlas’ı gösterdim. Bir yandan da ağlıyor olmalıydım ama hissetmiyordum, sadece kulağıma gelen sesimin bir hayli boğuk olmasından tahmin ediyordum. “En az biri ölmüştür, biliyorsun değil mi?”

Barlas ellerime uzanıp tutmak istediğinde, beni göğsüne çekip sakinleştiremesin diye telaşla ellerimi çektim. Beni sakinleştirip susturmamalıydı. Katil olma ihtimalim vardı, Barlas katil olmasın, hemen ardından da öldürülmesin diye ne eziyetler çekiyordum, bana artık olan biteni anlatmak zorundalardı. Onlar anlatmalıydı ki, ben de anlatmaya başlayabilmeliydim. Artık dayanamıyordum. Artık katlanamıyordum! Katil olma ihtimalimin şimdiden kalbime düşürdüğü karanlığın, Barlas’a gölge bile düşürmemesini anlayamazdım. Nasıl bu kadar soğukkanlı bir şekilde adamları vurabilmişti? Geçen son aylara kadar silah kullanabildiğini bile bilmezken, bugün nasıl kullandığını da görmüştüm. Tek bir kurşun. Her bir adama, tek bir kurşunu yetmişti.

“Asya’m, iyi değilsin. Gel bir sakinleş güzelim, söz bir gün konuşacağız…”

“İyi değilim!” diye çığlık attım. Ellerimi havada savururken zaman zaman saçlarımı da omzumdan atıyor, bazen de yolmak ister gibi parmaklarımı geçiriyordum. Koltuğun sırtına sertçe vurup “Ben zaten hiçbir zaman iyi değilim! Etrafımda kurşunlar yağdı ve yarısı senin silahından çıktı!” diye bağırdıktan sonra ayaklanan, bana doğru eğilmek isteyen Barlas’ı sertçe ittirerek koltuğa oturtmaya çalıştım. “Bir gün falan değil, bugün! Ben artık gerçeklerin susulmasına dayanamıyorum!”

En çok da, benim sustuklarıma…

Gözlerim Adnan Bey’e döndü. “Kimsiniz siz?”

Adnan Bey, sinir krizi geçirdiğim halime soğukkanlılıkla baktıktan sonra karşı koltuğa yavaşça oturdu. Elleri dizlerinin üstüne yasladı. “Doktora vardık sayılır. Önce üstündeki şoku atlat.”

Bir süredir kendime güvenmediğim için cesaret edemesem de öfkeyle “Bana cevap verin!” diyerek ayaklandığımda, araba hareketli, ben ise güçsüz olduğumdan savruldum ama iki el hızla bileklerimden yakalamıştı. Barlas tekrar koltukta yanına çektiğinde elime bulaşan ıslaklığı hissetmem dolayısıyla ilgim dağıldı, bağırıp çağırmak için aralanmış dudaklarım kapandı. Beni oturtmasına müsaade ederken gözlerim elime bulaşmış kandaydı. Ata’nın kurumuş kanından çok daha fazlasıydı ve ilk defa şu an bulaşmış olamazdı. Bir süredir bulaşıyormuş da yeni fark ediyormuşum gibiydi. Gözlerim, koltukların arasındaki zemine döndü. Zaten pek ışık olmayan bir ortamda iyice arada kaldığı için anlaşılamıyordu ama yer yer zeminin birikintiler gibi koyulaştığını gördüm. Hızla kaynağını arayan gözlerim, Barlas’ın eline ulaştı. Bakışlarım sol kolu boyunca yükseldi. Loş ışık yüzünden yeterince görülmese de deri ceketinin deforme olduğunu anlayabildim. Kanın kaynağı, Barlas’ın sol üst kolundaki yaraydı. Yara ise…

Telaşla “Kanıyor!” derken bir elim dehşetle kapatmak üzere ağzıma, kanlı elim ise koluna doğru atılmıştı. Burnumdan kan kokusunun eksilmemesinin sebebi sadece travma değildi. Burası gerçekten kan kokuyordu!

Barlas da yeni fark etmiş gibi telaşlandı. Gözleri irileşir de kaşları kalkarken çenesi, bedeni kasılmıştı. “Ne? Neresi?” diyerek ellerini ve gözlerini telaşla vücudumda gezdiriyordu. “Söyle! Neresi? Bilal daha hızlı sür!”

Titreyen ellerim, vücudumda gezinen ellerini tutmaya çalışırken bir susmadığı için araya girememiştim. En sonunda sesini bastırmak için “Aptal sen kanıyorsun!” diye bağırmaya çalıştım ama sesim boğuk, kelimelerim tutuk çıkmıştı.

Barlas’ın telaşı bir anda duraksarken gözleri gözlerime yükseldi ve idrak etmek için harcadığı birkaç saniyenin ardından nefesini rahatlayarak üfledi. Tuttuğu ellerimi aramızda indirirken aynı anda yavaşça koltukta Adnan Bey’e doğru dönerek sırtını yasladı. Gerilmiş boynunu gevşetmek ister gibi iki yana esnetirken gözlerini de kapattı. Ardından başını ardına yasladı. Bir elini de elimden çekip alnına götürdü ve ovuştururken “Ulan bir şey oldu sandım...” diye sitemle söylendi.

Onun gibi “Ulan…” diye başlayıp “… bir şey oldu ya zaten!” diye çığlık atarak koltukta ona olabildiğince yakınlaşırken canını acıtmadan yaralanmış kolunu bana doğru çevirmesi için uğraştım. Adının Bilal olduğunu öğrendiğim, Adnan Bey’e ‘baba’ diyen adamı göremesem de şoför tarafına doğru dönüp “Hızlı ol, lütfen!” diye bağırdım. Belli ki zırh dolayısıyla göremesem de, birbirimizi duyup konuşabiliyorduk.

Elini alnından sinirle çekmek için uzanıp “Dön bir bana!” diye bağırdım. Heybetini hareket ettirmek, dağı itmekten zordu. Gözlerini aralayıp elini alnından çekmeme müsaade ederek yavaşça bana dönerken deli gibi vücudunda gezinen ellerimi yakaladı. Kenetleyerek aramızda indirirken “Sakin ol, sıyırdı sadece.” dedi. Göz göze gelebilmek için başını, yarayı görebilmek için eğdiğim başıma doğru eğiyor, ilgimi çekmeye çalışıyordu ama kalbim göğüs kafesime saldırırken dediğini yapmam mümkün değildi. Nasıl sakin kalabilirdim?

“Yapma gülüm. Bir kurşun yarası alt tarafı. Sıyırdı sadece.”

“Ne yapma?” diye neredeyse çığlık atarak gözlerine bakarken başımı da doğrulttuğum için o da bana doğru eğip durmayı bırakarak doğruldu. Şimdi diğer kolunu da ben yaralayacaktım! İyi duruyordu, bilinci açıktı, belli ki yaranın da başından beri farkındaydı ama telaş yapmıyordu. Belki de bir sıyırmaydı ama bir sıyırmaya ‘sadece’ diyemezdim ki! Teni üşüse, canım yanardı. Nasıl ‘Alt tarafı bir kurşun yarası’ diyordu?

“Daha ne olacaktı? Üstüne füze mi düşecekti?”

“İhtimaller dâhilinde.” dediğinde, sinirle inleyip diğer koluna vurdum. Elimi tekrar yakaladı. “Barlas seni öldürürüm!” diye bağırdım. Beni sakinleştirmek için şirince sırıttı. Ellerimi okşayarak güçlü bir kozunu daha oynuyordu ama beni sakinleştirmesi mümkün değildi. “Ben anlamadım güzelim, sen ölmemi mi istiyorsun yoksa ölmememi mi?”

İçim titredi.

Ölmemi…

“Beni çıldırtmamanı!” diye çığlık atarken bir elimi kaçırabilmeyi başardım. Kanın kaynağı yaranın olduğunu tahmin ettiğim, deri ceketinin deforme olmuş kısmının etrafında havada öylece gezdirdim. Yüzüm olabildiğince buruşmuş haldeyken durmaksızın ağlıyor olmalıydım, sesim hiç anlaşılır çıkmıyordu. Yara sanki benim kolumdaymış gibi hissederken acı çeker gibi kısıkça inleyip gözlerimi Adnan Bey’e çevirdim. Şu an ona başvurduğuma inanamıyordum. “Siz bir şey söyleyin bari! Barlas vurulmuş! Görmüyor musunuz?”

Adnan Bey kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde sakinlikle otururken başını onaylar şekilde salladı. “Mekândan çıktığınızda gördüm. Arabaya binerken ‘Aslanım iyi misin’ dedim. İyiyim abi, dedi. Konu bitti.”

Kendimi kötü hissettim. Elin adamı bile hemencecik fark ediyordu, ben fark etmeden bağırıp çağırmıştım. Kanı, elime bulaşmış, Ata’nın kanıyla karışmıştı ve ben dakikalar boyunca fark edememiştim… Ne zamandır yaralıydı? Ne zaman vurulmuştu? Vücudu kasılmış olmalıydı, canı yanmış olmalıydı, o an nasıl fark edememiştim? Sonrasında yarası kanamıştı da kanamıştı, nasıl anlayamamıştım?

Duyduğum suçluluk hissini, öfkeyi Adnan Bey’le paylaşarak sinirle, “Niye bir şey yapmıyorsunuz o zaman?” diye bağırdım. Barlas’ın ‘iyiyim’ demesi yetiyor muydu yani? “Hani Barlas sizin kıymetlinizdi?”

“Bir sıyrık sadece.”

“Biriniz daha bir kurşun yarasından ‘sadece’ diye bahsederse size yemin ediyorum burayı başınıza yıkarım!”

Yüksek öfkeme karşı Adnan Bey’le Barlas birkaç saniye birbirlerine baktılar. Yemin ediyorum sırıtır gibi oldular ama Adnan Bey yeniden ciddileşerek gözlerini bana çevirdi. Yavaşça başını salladıktan sonra hafifçe omuz silkti. “O zaman… Telaş gerektirmeyen, telafisi mümkün ve müdahalesi gecikmeyecek bir yara, diyelim. Zaten doktora gidiyoruz, o sıra bakar işte doktor.”

“O sıra bakar işte doktor mu? Doktora bile ben şoka uğradım, diye gidiyoruz! Siz deli misiniz?” diye bağırarak gözlerimi ikisinde gezdirdim. O sıra bakar işte, diyordu. Yani aslolan benim şoka uğrayışımdı, o sıra bir ara Barlas’a da bakar işte, diyordu. İkisi de beni delirtse de bir yandan bağırdığım adamın yaralı olduğunu hızla anımsayıp kıyamadım ve bir elim yanağına gidip severken tekrar yüzüm buruştu. Barlas yanağını elime doğru eğerken tezat hareketlerime yamukça gülümsedi ve gözlerini yavaşça kapatıp açarken “İyiyim.” dedi. Sesi her zaman olduğu gibi güven veriyordu ama içim rahatlayacak gibi de değildi. Bağıramadan, titrek, güçsüz kalmış sesimle “Vurulmuşsun…” dedim ve yüzüm iyice buruşurken ellerimi kendime çekip başımı eğerek baktım. Resmen ellerimde Barlas’ın kanı vardı ve daha da kötüsü Ata’nın kanına bulaşmıştı. Avuçlarımda, geleceğim varmış gibi hissediyordum. Sanki Barlas her şeyi öğrenip gitmiş Ata’yı öldürmüş de, hemen ardından Ata’nın adamları, babası tarafından öldürülmüş gibi…

Nefes alış verişlerim boğuklaştığında gözlerim kapandı. Başım iyice eğilirken titrememin arttığını hissediyordum. Kanlı ellerimi vücudumdan söküp atmak istesem de nefes alamamaya başladığım için istemsizce boynuma doğru götürdüm. Barlas’ın kolyesinden önce, elleri ellerimi yakaladı ve “Şş tamam…” diyerek beni göğsüne çekti. Yanağımı göğsüne yaslayıp yüzümü nefes alabileceğim şekilde tutarken “Tamam, yok bir şey.” diyerek hızlıca sarıldı. “Tamam güzelim…”

Boğuk nefeslerim hıçkırıklara dönüşürken Barlas saçlarıma öpücükler konduruyordu. “İyisin, iyiyim, iyiyiz. Yok bir şey…”

Sarılışımız dolayısıyla burnuma kanının kokusu daha da dolduğunda hıçkırıklarım artardı belki, gözlerim kararmasa. Ellerim güçsüzlükle tutunduğum deri ceketinden düşerken “Umarım ölmüştür…” diye fısıldamaya çalıştım. İçimden tutamadığım bir dilekti. Bedenim, Barlas tutup çekene kadar koy vererek koltuktan kayar gibi olduğunda Barlas ve Adnan Bey’in seslenişleri kulaklarımda uğulduyordu. Ben ise hâlâ “Umarım…” diyordum. Zihnim karanlığa, bedenim baygınlığa teslim olurken, yine de duamdı,

Umarım, katil olmam pahasına Ata ölmüştür ve Barlas’ın kanı bu sefer telafisi imkânsız bir şekilde ellerime bulaşmaz,

Ellerimde döktüğüm kanla yaşarım da, Barlas’tan dökülen kanlarla nefes alamam,

Umarım, katil olmuşumdur ve Ata ölmüştür.

**

“Barlas…”

Başımda müthiş bir zonklama eşliğinde gözlerimi aralamaya çalıştım. Gözlerim kadar dudaklarım da başarısızdı ama yine de adını söyleme çabam sürüyordu. “Barlas…”

Elim, Barlas’ın elini arayarak uzandığında bir ele kavuştu ama aralanan gözlerim Barlas’ın gözleriyle buluşamadı. Kaşlarım baş ağrımın getirdiği sancının yanı sıra göz göze geldiğimle daha da çatılırken kırpışan gözlerim bulunduğum yerde gezindi. Klinik gibi bir yerde, bir yatakta uzanıyordum. Adnan Bey de yatağın yanına bir sandalye çekmiş, oturuyordu. Elimi uzattığımda acelece uzanmış gibi sandalyenin ucuna kaymış, hafifçe eğik büküktü. Diğer eli bir yanağıma uzanır gibi oldu ama yolda mı vazgeçmişti, ben mi yanılmıştım bilmem, duraksayarak üst koluma yaslandı. “Daha iyi misin?”

Bakışları merakını samimi kılıyordu ama mesnetsiz kaldığından gözlerimi ve elimi ondan aldım. Elimi üstüme örtülü pikenin üzerinden karnıma yaslarken kapıya doğru baktım. Mesajı bir almış olsa gerek, Adnan Bey de ellerini üstümden çekti ve göz ucuyla gördüğüm kadarıyla sandalyesinde geriye yaslandı. Kapıya bakarken “Barlas?” diye sordum. Ellerimi üstümden kaldırıp baksam da kanları göremedim. Buraya getirildiğimde üstüm başım temizlenmiş olmalıydı ama ruhum ne kadar yıkanırsa yıkansın ruhum teni özüm kandan gözükmeyecek olmalıydı. Ellerim iki yanımdan yatağa yaslanırken hızla doğrulmaya çalıştım, o sıra tekrar “Barlas?” diye sordum. Yüzüm buruşurken, kasılan başım ve vücudum yüzünden acıyla inledim. Bir anlığına tekrar uzanır gibi olsam da doğrulma çabamı sürdürdüm. “Nerede, nasıl?”

“Şş, acele etme. Barlas gayet iyi.” derken o da ayaklanıp yaklaşmış ve dirseğimden tutmuş, destek oluyordu. Bir elimle, elini uzaklaştırmak isteyerek hafifçe ittirsem de sayesinde doğrulmuştum. Artık ihtiyacım kalmadığı için ellerini çekti. Pikeyi üstümden beceriksizce atarken bacaklarımı da yataktan sarkıtmak üzere hareketlendim. “Dur, kalkma hemen, biraz daha dinlen. Serumun yeni bitti.”

Gözlerim kollarımda gezindi ama damar yolu stentini çıkarmış olmalılardı. Adnan Bey’in direktifleri sinirimi bozduğu için işimi onunla çözmek yerine buralardaysa belki duyar diye daha sesli bir şekilde “Barlas?” diye seslenerek ayaklarımı yere yasladım.

“Dur ayakkabılarını getireyim…”

Duracağım yoktu ama yataktan indiğim gibi başım döndüğünden kalçamı tekrar yatağa yaslayıp hafifçe oturmak zorunda kaldım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp ellerimle yatağın kenarını sıkarak kendime gelmeye çalıştım. O sıra hareketli olduğunu çıkan seslerden anladığım Adnan Bey’in adım sesleri tekrar yaklaştı. Ayakkabımı ondan almak üzere gözlerimi aralayacaktım ama birkaç saniyeye ihtiyacım var, diye düşünürken ayak bileğimi tutarak yönlendirdiğini hissettiğimde gözlerimi kırpıştırarak araladım. Önümde diz çökmüş, ayakkabılarımı giydirmeye başladığını gördüğümde yutkundum. Güçsüzlük, öfkeyle geri planda kalırken “Lütfen bırakır mısınız?” diye çıkışarak ayak bileğimi çektim. Ateşe değmiş gibi bir anda elini çekip hafifçe geriye sendeledikten sonra denge bularak doğruldu ve birkaç adım geriledi. “Eğilirsen başın döner diye…”

Mahcubiyeti beni üzse de yolumdan dönmeyip sert bir şekilde “Ben hallederim.” dedim. Sesimin sertliğine rağmen dolmuş gözlerimi tekrar kapıya çevirdim ve yardım dilenir gibi “Barlas?” diye seslendim. Onu görmeye ihtiyacım vardı. Belli ki bayılmıştım, şimdi de bayılacakmış gibi hissediyordum. Zihnimde son yaşadığım anılarda yolculuk ederken kalbim duygulara yetişemiyordu. O da yapabileceği tek şeyi yapıyor, sıkışıp duruyordu.

Barlas gelene kadar oyalanma ihtiyacıyla eğilip ne kadar başım dönerse dönsün ayakkabılarımı giyinmeyi başardım. Doğrulduğumda düşersem diye ellerini vücudumun etrafında, havada tutarak yakınımda durduğunu gördüm. Ters bakışlarım dolayısıyla bir adım geriledi. Tekrar bakışlarım kapıya doğru döndü.

“Yarasına bakıyorlardı. İyi Barlas, gerçekten. Güven bana.”

“Size güvenmiyorum.” diye mırıldandım. Göz ucuyla ona bakarken yüzüm de buruşmuştu. Barlas’ın yaralandığını görmüş ama önemsememişti. Barlas’ın yanında olacağına burada yeni tanıştığı kızın başında bekliyordu. Benimle ilgilenmesinin mantıklı bir sebebi yoktu, hal böyle olunca da huzursuzlanıyordum. Özellikle de, ilgisi eksik yanlarıma dokunuyordu. Öyle olunca yeni yaraların da sahibi oluyormuşum gibiydi. “Daha ne olduğunuz bile belli değil.”

Belki de mafyaydı. Polis değilse, tek seçenek buydu.

“Kötülüğünü istemediğime emin olabilirsin.”

Başımı ona çevirip göz temasını kesmeden “Peki kötü biri olmadığınıza?” diye sorduğumda sessiz kaldı. Tamamen doğru tarafta mıydı yoksa Atalara kıyasla daha az yanlış olmakla mı yetiniyordu? Kuralları çiğneyen bir polis miydi yoksa polislerin uğruna kuralları esnettiği bir suçlu mu? Zihninde kendini hangi kategorilere koyuyordu, bilmiyordum ama şimdi gözlerimin içine bakarak aksini iddia edemeyecek kadar da emin olamamıştı. Onu yargılayacak değildim, hayatta kalmaya çalıştıkça ben de ‘iyi bir insan’ değil, ‘yaşamaya çalışan bir insan’ olmuş çıkmıştım. Sevdiğim adam, belki de katildi. Ben… Ben de belki de katildim… Ata belki de ölmüştü…

Yanaklarımın ıslandığını hissederken gözlerimi tekrar kaçırdım. Kapıya doğru bakarken dudaklarım tekrar aralandı ama seslenmeme gerek kalmadan kapı açıldı. Barlas üstüne hızlıca siyah bir gömlek geçirerek odaya daldı. Ellerim göğsüme giderken dudaklarım burukça kıvrıldı ve tuttuğumu şu ana kadar fark etmediğim nefesimi titrekçe üfledim. İki yanından sarkan gömlek parçaları vücut kaslarını ve yaralarını sergilerken sol üst kolundaki sargı şişliği görünür gibiydi. Bize yakınlaşırken Adnan Bey, “Oğlum destur.” dediği için duraksadı. Üstümde gezinen gözleri Adnan Bey’e, sonra üstüne döndükten sonra “Pardon abi.” diyerek hafifçe yan döndü ve düğmeleri öylesine, hızlıca bağlamaya başladı. Adnan Bey’e göz ucuyla baktıktan sonra gözlerimi devirdim. Burada ben de varım diye ‘Destur’ demiş olmalıydı ama Barlas’ın vücudunda görmediğim, tanımadığım tek bir yer yoktu. Ayrıca onu da ilgilendirmiyordu. Belirli bir yaşın üstünde olan insanların ahlak bekçiliği yapmasına sinir oluyordum. Canan teyze de olsa aynı tepkiyi verirdi belki ama o Canan teyzemdi. O yapabilirdi, bu adama neydi? Barlas da saygısından olsa gerek, terslemeden beklentiyi dile getiriyordu.

Gömleğin düğmelerini yarım yamalak bağlayıp da bize döndüğünde göğüs kasları hâlâ görünüyordu ve alt düğmelerde de sıra kaçırmıştı. Umursamayarak hızlıca yaklaştı. Ellerim kalbimden, diğer kalbime yönelirken uzanmış ellerimi tuttuğu gibi kendisine çekip sarıldı. Kollarım olabildiğince beline dolanıp sımsıkı sarıldı. Sarmal dolaş vücutlarımızda elleri sırtımda, saçlarımda gezinirken çenesini başıma yaslamıştı.

Gözlerimi sımsıkı kapatıp uzun uzun soludum. Artık kan değil, sevdiğim adam kokuyordu. Bir gün olur da ölürse, yine sevdiğim adam kan kokarsa, o koku burnumdan, kan ellerimden silinmezdi ama ben silinirdim. Hayattan, bu dünyadan, renklerden…

“Ben sizi yalnız bırakayım…”

Nedense, içli konuşmuştu. Ben cevapsız bırakırken Barlas, “Eyvallah abi.” dedi. Adım seslerinin ardından kapı kapanma sesi geldi. Yavaşça aralanan gözlerim vücuduma sarılmış kolunun müsaade ettiği kadarıyla yatakta gezindi. Yüzüm hafifçe buruşurken “Kolun nasıl?” diye sordum.

“Sen…” dedikten sonra kolları gevşedi. Başım göğsünden doğrulurken o da yüzümü görebileceği kadar doğrulmuştu. Elleri ellerimi tutup aramızda kenetledi ve gözleri gözlerimde gezinirken “… nasılsın asıl?” diye sordu. Elleri bileklerime, oradan koluma kaydı. Yukarı aşağı doğru yavaş bir şekilde ovuştururken yüzü hafifçe buruştu, gözleri sıkkınlıkla üzerimde dolaştı, en sonunda tekrar gözlerime kenetlendi. “Biraz daha iyi misin?”

“Sevdiğim adam kafese tıkılmışken bulunduğum mekân saldırıya uğradıktan, etrafımda kurşunlar yağdıktan, biri sevdiğim adama isabet ettikten ve tabii, sevdiğim adam sayamadığım kadar adamı silahla yaraladıktan, belki de öldürdükten sonra mı?” dedikten sonra isterik bir şekilde gülümsedim. Hıçkırıklar boğazıma dizilmişti. Belki de katil olduktan sonra mı? “Süperim. Sen nasılsın?”

Gergin bir şekilde “Seç.” dediğinde kaşlarım kalktı. “Şimdi mi sonra mı?” diye sordu. Yutkunduktan sonra isterik alayımı yüzümden silip “Sonra.” diye mırıldandım. O kafeste kilitli olmasına rağmen Ata’yla beraber gittiğim için canıma okuyacağı anı şimdi mi yoksa sonra mı yaşamak istediğimi soruyordu. Onun da soracağı çok hesap olduğunu fark ettiğim için öfkem hafiflese de, sorularım bitmemişti. “Ama benim sorularım şimdi.” dediğimde “Yok ya?” diye sordu. Gergin bir şekilde sorsa da, ikimiz de artık sağ ve güvende olduğumuz için alayla da yumuşatabiliyordu gerginliğini.

Yukarı aşağı hareket ederek bedenimi seven, okşayan elleri bu sefer ki ellerime inişinde tutup sıkarak “Ne yok ya?” diye sordum. İzah etmesi gereken çok durum vardı. Bir ara Ata’nın akıbetini de öğrenmeliydim. Eğer öldüyse, zaten Barlas bir şeyleri anlatmadan ben bizzat anlatmaya başlayabilirdim. Polislerle mi çalışıyorlardı, polislere mi rüşvet yediriyorlardı bilmiyordum artık ama eğer katilsem beni hapise girmekten kurtarmalarını istemezdim. Barlas denerdi, belki suçu bile üstlenirdi ama gerçekten böyle bir suç işleyebilecek kadar gözüm karardıysa, bedelini de öderdim. Bedelini Barlas’ın canıyla ödemediğim her türlü cezaya razıydım. Eğer hapise gireceksem de, zamanım yoksa da, Barlas’a anlatmam gereken çok şey vardı. Duyduklarından sonra beni bir kere bile ziyarete gelmek istemezdi belki, biliyordum ama Can’a layığıyla sahip çıkacağına da emindim.

“Bana bugün yaşananları açıklamak zorundasın!” dedikten sonra yüzümü buruşturup koluna baktım. “Ama önce, kolun nasıl?”

“Sıyrık işte…” dediği gibi gözlerim gözlerine yükseldi ve nasıl baktıysam sesini temizledi. Burayı başına yıkmamamı istemiyor olsa gerek, “İyiyim.” diye düzelterek cevapladı. “Hamdi abi halletti.”

“Hamdi abin doktor mu?”

“Dürüst mü olayım, güvende mi kalayım?”

Dehşetle harmanlanmış bir sinirle baktığımda güçlükle yüzünde tuttuğu şirin sırıtışında alt dudağını ısırdı. Gerginliğini bastırmaya çalışıyordu. Bir elini elimden çekip işaret parmağını kaldırırken sanki içimi çok rahatlatacakmış gibi “Ama bir zamanlar öyleydi.” dediğinde işaret parmağına vurarak elini indirdim. Az evvel vursam da tezat bir şekilde elini tuttum. “Burası bir doktor kliniği ya da hastane değil mi?”

“Bir zamanlar…”

Dişlerimin arasından “Barlas!” dediğimde derin bir nefes alıp verdi ve başını iki yana salladı. Nasıl bir örgüt olduklarını düşündükçe içim daha da daralıyordu. Bir şeyleri anlatması için ısrar etmeden önce, bizzat dökülmek isteyen yanıma sebep arayarak “Ata öldü mü?” diye sordum. Cesaretle sormaya başlasam da, sorumun sonuna doğru sesim kısılmış, yüzüm buruşmuştu.

Gözleri gözlerimde gezindikten sonra ellerimi bıraktı. Bir adım gerilerken bir elini diğer elinin avucuna vurup vücudunu hafifçe yana doğru çevirdi. “Vay arkadaş ne Ata’ymış?” dedikten sonra sinirle bana dönüp az evvel açtığı mesafeyi kapatarak yüzüme eğildi. Gergin bir şekilde, “Kızım neden ilgileniyorsun bu durumla bu kadar?” diye sordu. “Ulan şerefsizin evladı öldüyse ne, ölmediyse ne?”

“Öldü mü?” diye tekrar sorduğumda sesini yükseltti. “Asya, neden o iti sorup duruyorsun?”

Ben de, “Öldü mü?” diye bağırarak sorduğumda “Evet!” diye bağırdı. Yüz ifadelerim, nefesimle birlikte sanki damarlarımdan akan kan bile donmuştu. Dehşetle Barlas’a bakarken az evvel havada savrulan ellerim hareketsiz kalmıştı. Gözleri yüzümde geziniyordu. Aldığımı duyduğum titrek nefes kulaklarımda uğuldadı. Ardından tekrar ve tekrar. Titrek nefeslerim hızlanırken bu sefer nefes alamayarak değil, bu denli hızlı ve kesik nefesler ala ala boğulmaya başladığımda ellerim uğuldayan kulaklarıma doğru yol aldı. Başım eğilirken vücudum güçsüzlükle eğilip bükülmeye başladı. Bir yanım Barlas’ı ve kendimi kurtarmışım gibi hissediyordu, nefes alabilmemin sebebi de bu olmalıydı ama diğer yanım…

Katil olmanın ağırlığı altında eziliyordu ve bu aldığım nefesi kesiyor, titretiyordu.

Dizlerim çözüldüğü için yerde iyice alçaldığım sırada Barlas’ın elleri kollarımı yakaladı. Cenin pozisyonu almak ister gibi ellerimi başıma götürdüğüm sırada beni doğrultmaya çalıştı ama eğilip bükülme isteğime canımı yakmadan engel olamadığı için benimle birlikte alçaldı. Başımı patlatmak ister gibi iki yanımdan bastırdığım ellerimin arasında, gözlerimi sımsıkı kapatmış, o anları tekrar tekrar yaşıyordum. Bu odada ilk uyandığımda ellerimde kan görmemiştim ama şimdi gözlerimi aralayıp da baksam, görmekten korkuyordum.

Sesler kulaklarımda uğuldarken Barlas’ın bir şeyleri bağırıp durduğunu duyabiliyordum. Tekrar edip durduğu “Ölmedi.” deyişini algılayabildiğimde gözlerimi hızla aralayıp başımı kaldırdım. Ellerimi kulaklarımdan çekebilmeyi başardı. Başımı doğrulttuğumda, onun da yüzümü görebilmek için eğmek zorunda kaldığı başı doğruluyordu. Gözlerimiz kenetliyken tekrar “Ölmedi,” dedi. Sesi gittikçe kulaklarımda netleşiyor, uğultu azalıyordu. Sanki kulaklarım tıkanmıştı da şu an açılıyordu. “Yaşıyor.”

Bir süre nefes nefese kaldık. Omuzlarımdaki yük hafifledi. “Yaşıyor…” diye fısıldadığımda “Yaşıyor.” dedi ama dişleri arasından konuşmuştu. Benim iyi olduğum saniyelerde, onun ben iyi olana kadar geri plana attığı duyguları öne çıkıyordu. Öfke, sitem ve merak.

Az evvel hafifleyen omuzlarım tekrar daha ağır bir yükle karşılaştı. Ata yaşıyordu ve hayatımıza kâbus gibi çökmeye devam edecekti. Özellikle de bugünden sonra… Bana resmen ‘Bak, dilersem Barlas’ı öldürebilirim’ demişti ve ben de karşılık olarak onu öldürmeye çalışmıştım. Önce yaralamış, sonra da adamlardan kaçamasın diye çabalamıştım. Ve şimdi de… Barlas yapmasını istediğim son şeyi yaparak bana bakıyordu. Beni sorguluyordu. Tepkilerimi görmek isteyerek ‘Öldü’ demişti ve şimdi gördüğü tepkilerin sebeplerini soruyordu. Sorgularsa, bugüne kadar yaşanılan her şeyi zihninde toplarsa ona itiraf etmeme bile gerek kalmazdı. Önce Ata’yı yaralayanın ben olduğumu anlardı, sonra da neden yaraladığımı… Barlas da Ata’nın bu saldırıya hazırlıksız yakalandığını düşünüyor olmalıydı ama aslolan Ata’nın beni köşeye sıkıştırıp teklifte bulunmasıydı.

“Peki, bir orospu çocuğunun yaşaması seni niye rahatlatıyor?”

Gözlerimi kırpıştırdığım sırada “Opera…” demeye çalıştığım gibi kollarımdan tutarak beni de kaldırırken, kendisi de kalktı. Dudakları aralandı, yüzüme doğru bağıracakmış gibi eğildi ama gözleri üstümde gezindikten sonra yüzünü buruşturdu. Başını ve bakışlarını kaçırıp gözlerini sımsıkı kapattığı birkaç saniyenin ardından önümden çekilip yanımdan geçerek ardıma yürüdü. Yutkunduktan sonra ürkek bir şekilde ona doğru döndüm. Yatağın yanındaki tezgâha varıp sertçe yumruğunu indirdikten sonra bana dönüp yumruğunda işaret parmağını kaldırarak beni gösterdi. “Kendine gelince konuşacağız.” dedikten sonra kasılmış yüzü eşliğinde tekrar yumruğunu tezgâha indirdi. Gözlerini üstümden kalbimi sıkarmış gibi bir sertlikle alıp rüzgârı eşliğinde hızla yürüyerek yanımdan geçti, kapıya yöneldi. Vücudum da vücudu ilerledikçe ona doğru dönüyordu.

Kapıdan çıkmadan önce “Polis misin?” diye sorduğumda duraksadı. Sadece sol profilini görebiliyordum. Gözleri kapıda gezindikten sonra yavaşça bana döndü. Vücudunu da hafifçe bana çevirdi ve ifadesizce baktı. Az evvel öfkeden köpürüyordu. Çok değil, birkaç saniye geçmişti ama şimdi ifadesizce bakıyordu.

Dudaklarım konuşmak, gözlerim anlatmak, nefesim rahatlamak istiyordu. Bu gerçekleri taşımakta zorlanıyordum ama güvenli bir ortam oluşturmak zorundaydım. Barlas polis miydi? Polisse, Adnan Bey’in de polis olduğu anlamına gelirdi. Belki de Barlas’tan önce ona anlatabilirdim, o Barlas’ı tutabilirdi. Ama Ata da Adnan Bey öğrenirse, Barlas’ın öleceğine dair tehdit iletmişti annem aracılığıyla… Ne yapacağımı bilemiyordum ve sıkışmış hissediyordum. Onlar polisse, Meriç’in de polis olduğu anlamına gelmez miydi? Ondan yardım istesem, bir polis olarak yol gösterip güvenlik sağlamaz mıydı? Belki o da hemen gidip Barlas’a söylemez, uygun ortam ayarlardı?

“Kardeşimi bir mafyanın evlat edinmesini sağlamış olamazsın.” derken başımı iki yana sallıyordum. Öyleyse zaten büyük bir problemimiz olurdu ama bir yandan ihtimal de veremiyordum. Ama suç işleyen polis mi olurdu? Onlar polis gibi de davranmıyordu…

“Soru sormadan önce cevap vermeye başla.” dedikten sonra tekrar kapıya döndüğü gibi “Barlas!” diye bağırarak hareketlendim. Kapıyı açmadan duraksayıp sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra bana döndü.

“Bugün suçla mücadele eden bir polis miydin yoksa mafyanın katili mi?”

Çenesi kasıldı. Gerginlikle kapanmış dudaklarının ardında belli ki dilini çiğniyordu. Düşündüğünde böyle yapardı. Gözleri, hareketsiz bir şekilde gözlerime kenetlenmişti. Bakışlarının üstünde kaşları hafifçe çatıktı ve burnundan soluyordu. Öfkesinin belirginleştirdiği damarlarından akan kan için mücadele ediyordum ve bana artık dürüst olmak zorundaydı.

“İkisi de değilim.”

Omuzlarım çökerken kalbim kasıldı. Kaşlarım yavaşça kalkmıştı. O yalan söylemez, sadece gerçeği susardı ve şimdi gerçeği söylemişti işte. Değilim, demişti. Polis, değildi.

Gözlerimden geçen hayal kırıklığını gördü. Öylelikle gözlerini kaçırdı. Gözleri sağında yavaşça gezinirken dudakları sağa doğru kıvırılıp düzeldi. Ağladığım için burnumu çektiğimde gözlerini sımsıkı kapatarak başını hafifçe eğdi. Yüzüm iyice buruşurken ellerim dudaklarıma gitti. Olabildiğince titrek ve boğuk bir şekilde “Polis değilsen, nasıl katil olmadığını söyleyebilirsin?” diye sordum. Titreyen ellerim, hıçkırıklarımın ara ara kaçtığı dudaklarımda geziniyordu.

“Ben hiçbir şey söylemiyorum.” diye mırıldandı. Gözleri yavaşça aralanırken başı bana doğru döndü. Yüzüne tekrar bir örtü çekti ve başını iki yana salladı. Tekrar hıçkırıp yaralı olmayan kolundan onu güçsüzce ittirdim. “O Adnan denilen adam mafya mı?”

Düşünerek baktı. Ne düşündüğünü anlayamıyordum ama düşüncelerinin onu boğduğunu görebiliyordum. Yüz ifadelerine örtü çekse de bakışları bulutluydu. En sonunda “Öyle denilebilir.” dedi ve kalbim sıkıştı. Buna ihtimal versem de yaşadığım dehşet aksini ummamdan kaynaklıydı. Hayal kırıklığı dolu şaşkınlığımın yansıdığı yüzüme daha fazla bakmak istemeyerek tekrar gözlerini kaçırdı.

“Baban…”

Sesimi bastırarak “Benden utanırdı, evet.” dedi ve ardına dönüp bir daha araya girmeme müsaade etmeden odadan çıktı. Kendi bizzat söyleyebiliyordu ama benden duymaya korkmuştu. Adımları güçlü ve hızlı olsa da çektiği kapıyı kapatmaya gücü yetmemişti. Ellerim kalbime yaslıyken ve sinir krizi geçirmekle hıçkırıklara boğulmak arasında bir noktadayken kapının önünden uzaklaşmadan birine bir şey söylediğini duyduğumda dikkat kesilmeye çalıştım.

“Meriç, olay yeri raporlarını polisten al, Adnan abinin odasına getir.”

“Asya iyi mi? Kardeşim sen? İyi misin? Sıyrık demişlerdi ama kötü gö…”

“Meriç, dediğimi yap kardeşim.” derken sesi git gide uzaklaşıyordu. Yere yığılmamak için duvardan destek alırken, diğer elim bastırarak kalbimin üstündeydi. Gözlerim korkuyla kapıda geziniyordu. Duyduklarımı, yaşadıklarımı, öğrendiklerimi hazmedemiyordum ve o raporlarda bıçakta parmak izimin olduğu da varsa, Barlas da öğrendiklerini hazmedemeyecekti.

**

“Çağrı bir çıksana.”

Çağrı, Meriç’in gerginliğine karşı hafifçe güldü. “Ne oluyor be deli?” diye sorgulayarak Meriç’e baktı. Benim de gözlerim ona doğru dönmüştü. ‘Bir zamanlar’ doktor olan şahıs, vitamin takviyeli bir serum daha takılmasını uygun bulduğu için hâlâ ‘bir zamanlar’ klinik olan yerdeydim. Barlas ya da Adnan Bey bir daha yanıma uğramasa da, Çağrı yanımdaydı. Aklımı dağıtma ve beni neşelendirme çabasının farkında olsam da, aklımda ve kalbimde olanları görse, hissetse denemekle kendisini yormazdı. Yine de, eğer raporda korktuğum şey varsa kıyamet kopana kadar geçecek olan zaman boyunca beni oyalamayı başarıyordu. Barlas kıyameti koparmazsa, benim koparmam gereken durumlar vardı ama sessizlik içerisinde bekliyordum. Bu odadan çıkıp yok olmak istiyordum ama henüz hiçbir şey yapamayarak yatakta oturmayı sürdürüyordum. Eğer Barlas odaya dalıp raporu sallayarak sorularını savurmazsa, bu durumu atlatabilirsem, benim sorgulamayı önceleyeceğim durumlar vardı. Kardeşimi mafyanın tekinin mi evlat edinmesine izin vermişti? Benim kardeşim şu an mafyanın tekinin yasal oğlu mu görünüyordu? Can’ın güvende olduğuna dair atıp tutmuştu ama eğer Adnan denilen o adam bir mafyaysa, bu bütün düşmanlarına karşı Can’ı namlunun ucuna koymaz mıydı? Nasıl mafyanın tekine ‘Abi’ deyip bu kadar saygı duyup hatta beni bile emanet ediyordu? Bu nasıl işti?

Polisim, dememişti. Hep susardı, artık dile gelmişti. İkisi de değilim demişti ve ben nasıl hem polis hem de katil olmadığını anlayamıyordum. Adnan Bey’in mafya olup olmadığına dair soruma ‘öyle de denilebilir’ demeseydi, hâlâ başka umutlarla dolup taşar, kelime oyunu yaptığını düşünürdüm ama Adnan Bey mafyaysa, o da mafyanın yaveriydi. O, Meriç ve Çağrı… Bu pırıl pırıl görünen üç adam da, kanlı işlere mi bulaşmıştı yani? Hırsızlık bile mafyanın yanında masum kabul edilebilirdi. Hırsızlık çetesi oluşlarını yargılamamıştım, hatta ihtiyaç duyarak dâhil olmuştum, zaten hayatımın onları yargılayabilecek bir hali yoktu ama mafya? Ben kimi katil olmaktan sakınmaya çalışıyordum? Çoktan katil olmuş birini mi?

“Çık hadi kardeşim.”

Meriç’in gerginliği, Çağrı’ya bir an bile bakmaksızın gözlerini üstümde tutuşu kalbimi sıkıştırırken yutkunduktan sonra “Çağrı sonra görüşürüz.” diye mırıldandım. “Yanımda olduğun için teşekkür ederim.”

Sandalyeden ayaklanırken yanağımı sıktığını hissettim. “Lafı mı olur bacım?”

Gözlerim Çağrı’ya dönerken gülümsemeye çalıştım. Çağrı’nın gözleri de aramızda gezindi. Merak etti ama uzatmadan başını onaylar şekilde sallayıp çıkışa yöneldi. Meriç, Çağrı çıkana kadar kapının yanında beklemişti. Çağrı’nın ardından kapıyı kapattığında yavaşça yataktan kalktım. Gözleri, durumu özetliyordu.

“Ne oldu, biliyor musun?” diye sorduğunda elim ısınan enseme doğru yol aldı. Parmaklarım tenime batarak ovalarken diğer elimde yumruğumu sıkıp gevşetiyordum. Damar yolu stentini çıkartmamış olsalar şimdi derimi yırtmak ister gibi çıkarır atardım. Kalçamı ardımda kalan tezgâha güçsüzlükle yaslarken şimdiden kızarmış gözlerle baktım.

Hâlâ kapının yanında, hareketsizdi. Sıkkın, gergin ve yüzeysel nefesler alıp veriyordu. Ürkek baktığımı gizleyemiyordum çünkü kıyametin kopuşunu haber vermek üzereydi, hissediyordum.

“Barlas olay yeri raporunu istedi.”

Siyah, bile demiyordu. Tekrar yutkunurken elimi ensemden çekip yaslandığım tezgâhın köşesinden tutundum. Titremeye başlamıştım, hissediyordum. Başını yavaşça salladı. “Adnan abi de incelemek istiyordu.”

Ben de başımı yavaşça salladım ve kekeleyerek “Evet?” dedim.

“Raporu yetkili kişilerden istedim, verdiler de.”

“Hı,hı…”

“Bir dakika geçmedi ki, geri çağırıldım. Rapor elimden yaka paça alındı ve bir başkası verildi.”

Kaşlarım yavaşça kalkarken tezgâhın köşelerini tutan parmaklarım sıkılaşmıştı ve sivri kenarlar avuçlarıma batıyordu. Yavaşça, heceleri bastırarak “Eskisinden farklı, değiştirilmiş bir rapor.” dedi. Gözlerim ağır bir şekilde kapanıp açılırken anlam arıyordum.

“Bir detayı fark ettiler, alelacele bir bilgiyi çıkartıp yeni rapor düzenlediler.”

Ağlar gibi, “Anlayamıyorum.” diye mırıldandım. O zaman sorun yok muydu? Çalıştıkları polisler rapordan benimle ilgili kısmı mı çıkarmıştı? Peki, niye? Niye gerçeği benim gibi saklayacaklardı ki? Kimden? Barlas’tan mı? Onlar da mı, Barlas’ın hamlelerinden çekiniyorlardı? Ama, niye? Ya da… Meriç neyin ne kadarını fark etmişti ki gelip bana anlatıyordu? Bir gariplik sezse direkt Barlas’a, Adnan Bey’e gitmesi gerekmez miydi? Niye hemen benimle bağdaştırıyordu?

“Barlas’ın ve Adnan abinin görmesini istemedikleri bir detayı.” diye ekledikten sonra yavaşça yaklaşmaya başladı. Yatağın hizasına varınca durdu. Barlas’ı anlıyordum, Adnan Bey’i de anlayabiliyordum. Öğrense, Barlas’a da söyleyecek olmalıydı.

“Ama ne var, biliyor musun?”

Dudaklarımı kemirip dururken kaşlarımı kaldırarak başımı ‘Ne?’ diye sorar gibi hafifçe salladım. “Onlar benden geri alana kadar, ben o detayı çoktan görmüştüm.”

Dudaklarımdan titrek bir nefes daha geçti ve yanaklarım ıslanmaya başladı. Yüzüm buruşurken başımı yavaşça iki yana salladım. Meriç ise duygu yoğunluğuyla bakarken çenesinin ucuyla beni gösterdi.

“Önce sana soruyorum Asya.”

Önce sana.

Barlas’tan önce bana gelmiş olmasına tutunarak ayakta kaldım ama tezgâhtan güç almayı da bırakamıyordum. Öne doğru, Meriç’e doğru bir adım atsam devrilecekmiş gibi hissediyordum.

“Bana anlatmak istediğin bir şey var mı?”

Yüzeysel nefes alış verişlerim ve kalp atışlarım kulağımda uğuldayarak büyürken sessiz kalarak baktığımda yutkundu. Yüzü buruşurken gözlerini sımsıkı kapatarak başını başka yöne çevirdi. Tahmin ettiğinden emin olmuştu ve bundan hiç memnun kalmamıştı. Gözlerini açmadan, hatta benimle bile değil kendisiyle konuşur gibi “Çağrı’ya bir silah vermiştin.” dedi.

Hıçkırıp “Meriç…” diyerek öne atıldığımda, ben düşmeden önce Meriç tuttu. Yatağa oturmamı sağlayıp karşıma geçti. Ayağa kalkmaya güç bulamasam da ellerimi ona uzatıp “Lütfen…” dediğimde onu tutamadım. Konuşmaya devam etti. O sıra odada deli gibi volta atarken ensesini, yüzünü ovuşturuyor, sakin olmaya çalışsa da öfkeyle soluyordu. “Sen Çağrı’ya ortadan kaldırması için bir silah verdin ve o günden beri Ata aksayarak yürüyor. Şimdi Ata’yı yaralayan suç unsuru bıçakta, parmak izin bulundu. O şerefsizin sana, Barlas’a ayrı bir yaklaşımı var.”

Ellerim yüzüme doğru giderken tekrar hıçkırdım. Sinirle inledi ve elini ya da tekmesini sertçe bir yere vurdu. “Siktir! Asya…”

Ellerimi daha da yüzüme bastırıp başımı hızla iki yana sallamaya başladım. Kendime ‘Düşün, düşün, düşün’ deyip duruyordum ama nasıl bir yol izlemem gerektiğine karar veremiyordum. Meriç’i aksine ikna etmek için geç kaldığım kesindi ama sebepleri dürüstçe anlatırsam ne olurdu? Polis bile değillerdi! Meriç nasıl bir karar verirdi?

“Bu işin başından beri polisler bize bazı detayları aktarmıyor. Mesajlarına ulaşamıyoruz, arama kayıtlarına ulaşamıyoruz, Ata’nın hayatındaki her şey bize filtrelenerek aktarılıyor. Kafayı taktığı kadına dair hiçbir bilgimiz yoktu. Sebebi sensin, değil mi?”

Kalbim ezilip bükülürken nefesim kesildi. “Sebebi Barlas ve Adnan abi öğrenmesin diye, değil mi?”

Tekrar hıçkırdığımda ellerini, ellerimde hissettim. Ellerimi yüzümden çektiği sırada önümde diz çöktüğünü gördüm. Onun da gözleri yaşlanmıştı. Ellerimizi dizlerime yaslayıp cevabını bildiği bir soruyu yine de aksini umarak, korkarak sordu.

“Asya o kadın sensin, değil mi?”

**

Düşünceleriniiiizz?

Sizce neler olacaaakk?

Beğeni ve yorumlarınızıı bekliyoruum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee <3 <3 <3 

52

Hikayenin sonuna geldiniz!

Beğendiyseniz beğenmeyi ve listeye eklemeyi unutmayın.

Hikaye detayına dön

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!