28. BÖLÜM - ALTIN KAFES -
Merhabalaaar aşkımlaarr
Bir önceki bölüm yayınlanalı bayağı bir olduu. Normalde çok daha sık bölümler geliyordu ama maalesef bu ay böyle olduuu. Belirli yoğunluklar, durumların yanı sıra Zenith Kehanetleri adlı kurgumu tamamladım, o da çok zamanımı aldı ama eski tempoya dönüyoruuz, merak etmeyiinn. Özür mahiyetinde uzun bir bölüm bırakıyorum burayaa <3 <3
Bu arada sorayım, bölüm uzunlukları sizce nasıl? Daha kısa olmasını mı dilersiniz çünkü bazen çok uzun olabiliyor bildiğiniz üzeree? Tekte okuyabilen var mı? dkahjf
Beğeni, yorum ve desteklerinizi bekliyoruumm ^^
Bu bölümü, Kuzgun adlı dizinin özellikle 'Senden Vazgeçmem' ile 'Acılara Tutundum' adlı müziklerini ve Bu Şehir Arkandan Gelecek adlı dizinin müziklerini dinleyerek yazdım. Kitabı müzikle okumayı sevenlere söylemiş olayımm
İyi okumalar dileriiimmm ^^
**
“Abla!”
“Gel ablacım!”
Can, kendisini nefes nefese bırakarak koşup onun için hafifçe eğilerek açtığım kollarıma vardı. Sarıldığımız sırada gözlerim, Can’ın ardından gelen Adnan Bey’e yükseldi. Samimi bir yüz ifadesiyle bizi izleyerek yaklaşıyordu. O sırada telefonda biriyle konuşuyordu. Tabii Can gibi koşmadığı için o hâlâ okul binasının yakınlarındaydı. “Nasıl geçti ilk günün?”
Can kollarımdan ayrılıp birkaç kere zıplayarak neşeyle güldü. O sıra ben de doğrulmuştum. “Çok güzel! Fatih’le aynı sınıftayız, biliyor musun? Aslında başka sınıftaydım ama Adnan baba konuşup halletti!”
Kan damarlarımdan çekilirken söylediği kulaklarımda uğuldadı. Göğsümde bir yanma hissi eşliğinde “Adnan baba?” diye sorduğumda sesimin de titrediğini fark ettim. Can yanlış bir şey söylemiş gibi ellerini dudaklarına götürerek güldü ve sonra ellerini dudaklarından çekip havada sallayarak “Öğretmenlerin yanında falan öyle demem gerekiyordu ya… Şey oldu. Karıştırdım şimdi de.” dedikten sonra tekrar bir kere zıplayıp güldü. Gülümsemeye çalışırken dolu gözlerle başımı onaylar şekilde salladım. O sıra yanımıza varan Adnan Bey, telefonu kapatmış, cebine koyarken parlayan gözleri aramızda gezinip bende duraksadı. Can’ın çantasını da omzunda taşıyordu. Ben de gülümsemeye çalışmama rağmen kasılmış bir çene ve donmuş yaşlar eşliğinde Adnan Bey’e bakıyordum. İçimden huzursuzluk akarken her saniye daha da geriliyordum. Elini Can’ın saçlarının üstüne götürüp babacan bir edayla severken “Anlattın mı ablana gününü?” diye sordu. Belli ki o içeride çoktan dinlemişti.
Can’ın bu okuldaki ilk günüydü ama eğitim öğretim yılının sonlarına yaklaşıyorduk. Birkaç aya bu dönem de bitecekti ve dönem ortasında okul değiştirdiği için velisinin öğretmenlerle de görüşmesi gerekmişti. Yanlarında olmak, her şeyi not tutmak ve Can’ın geride kalmaması için hiçbir detayı kaçırmamak isterdim ama Can’ın velisi olmadığım için bahçede beklemiştim. Barlas’ın da ne olduğunu bilmediğim bir işi vardı. Ne olduğunu bilmesem de işi Adnan Bey’in verdiğini biliyordum. Sabah Can’ı okula Barlas’la birlikte götürmüştük ve beni eve bıraktığı sırada apartmandan inen Adnan Bey’le karşılaşmıştık. Ben pek sohbet canlısı yaklaşamamıştım ama Barlas’ın hatırlatmasına gerek kalmadan Adnan Bey, bugün okula uğraması gerektiğinden bahsetmişti. Sonra da Barlas’ı bir kenara çekip bir işle ilgili detaylar vermişti. Adnan Bey’i pek duyamasam da Barlas’ın ‘Gider hallederim’ dediğini duymuştum. İşi neydi bilmesem de, bir yerlerde kurşun yemediğini umuyordum. Bu yüzden beni buraya, Can’ın okul çıkışına Çağrı getirmişti. Şimdi de kapıda, arabada bekliyordu. Meriç de Barlas’la olmalıydı. Barlas’a, Adnan Bey’le sınırı aşmaması ve ondan daha fazla iyilik beklemediğim adına konuşmasını söylemiştim ama henüz konuşma şansı olmamıştı. Bu işi Barlas’a bırakmayı istesem de, Can’ın ‘Adnan baba’ demesi, bunu demeye bir günde alışmış olması fitilimi ateşliyordu.
Can, “Bütün akşam anlatacağım!” dediğinde istemsizce güldüm ve yanağını sevdim. Sevimliliği içimi ısıtsa da gerginliğimi silip atamıyordu. Evet, bütün akşam tekrar tekrar anlatırdı ve hiçbir seferinde sıkılmayacaktım.
“Fatih’le teneffüste neler yaptığınızı her detayıyla anlatırsın ama keşke öğretmenlerinin derslere ve düzene dair dediklerini de harfi harfine dinlemiş olsaydın.”
Böylelikle ben de, neyi eksik etmemem gerektiğini daha iyi bilirdim. Can tatlı bir gülümsemeyle başını yavaşça iki yana salladı ve tekrar güldüm. Bugün dersler ve öğretmenleri adına yapmış olduğu tek şey, belki birkaçının adını öğrenmek olmalıydı. Zaten yaşı itibariyle pek öğretmeni yoktu. Çoğu dersine sınıf öğretmeni giriyordu.
“O işi ben hallettim.”
Elimi Can’ın omzuna götürüp karşımdan yanıma çekerken gözlerim Adnan Bey’e döndü. Cebinden katlanmış birkaç kâğıt çıkartıp açmaya başladı. Sonra ipleriyle göğsüne bıraktığı yakın gözlüğünü takıp kâğıtlarda gözlerini gezdirdi. Ardından kâğıtları bana uzatıp “Alınması gerekenler, hangi ders için nelerin getirileceği gibi ıvır zıvır her şeyi yazdım.” dediğinde gözlerim kâğıtlar ile hevesli gözleri arasında gezinirken yavaşça elinden aldım. Sayfalara üstün körü bakarken önemli bir proje üstünde çalışmış gibi başlıklara ve hatta alt başlıklara ayırdığını gördüm. Bu işi ciddiye almıştı. “Veli telefon grubu mu ne varmış. Ona, kendim haricinde bir numara daha verdim. Yeni hat zaten, sana ek bir telefon hazır eder, takarız. Oradan sen de takip edersin. Bizzat senin numaranı vermedim, evlat edinmeyle ilgili bir sorun çıkmasın diye.”
Elim ayağım buz kesmişken kâğıtları elimde buruşturma isteğime karşı koyup yavaşça katlamaya başladım. Öylece tutmak ellerimin ne kadar titrediğini gösteriyordu, o yüzden hareketlenmeleri daha iyiydi. Gözlerimi yavaşça Adnan Bey’e çevirdim. Koskoca adamdı, belli ki Barlasların ekibinin üstü ya da önemli bir üyesiydi ama şimdi gözlerime onay görme ihtiyacıyla bakarken hevesliydi. Memnun olmadığımı fark etti ve bu durum onun da memnun olmamasını sağladı. Hafif bir telaşla kaşlarını yavaşça kaldırıp “Aklında kalan bir şey olduysa dönüp sorayım.” diyerek ardını, okulu gösterdi.
Katladığım kâğıtları çantama koyarken zorlanarak “Hayır, teşekkürler.” dedim. Hak etmediğim bir hayatı yaşarken başkalarından özür dilemeye de, neredeyse kimseye minnettar değilken teşekkür etmeye de alışkın değildim ama bunu Adnan Bey’e yapmakta daha da zorlanıyordum.
Gözleri ölçer gibi yüz ifademde gezinmişti. Bir sorun olduğunun farkında bir şekilde hafifçe gülümsedi. O sıra Can “Okulda kurslar varmış. Adnan…” dedikten sonra gülerek “Amca,” diye ekledi. Yine yanlışlıkla ‘baba’ diyecekmiş gibi bir an duraksamış ve gülmüştü. “Beni de yazdırdı. Okulun futbol takımı varmış, ona katıldım. Onun haftada iki gün okul çıkışı antrenmanları varmış. Diğer günler de ödevler için etütler var. Fatihler, Eylüller falan hep gidiyormuş, ben de gitmek istedim. Adnan amca da yazdırdı.”
Can’ın hevesli hevesli anlatmasını gülümseyerek dinlemeye çalıştıktan sonra yanağını tutarak eğilip saçlarının üstünü öptüm. “Çok sevindim ablacım. Sen Çağrı abinin yanında bekle de, devamını evde pasta yaparak konuşalım.”
Yanağını sevdiğim sırada başını bana doğru kaldırıp gözlerini kırpıştırarak güldü. Sesi neşeyle yükselmişti. “Pasta mı yapacağız?”
“Evet, koş hadi.” diyerek onu hafifçe hemen kapının önünde bekleyen Çağrı’nın arabasına yönlendirdim. Can da zıplayarak geri geri uzaklaşırken “Çikolatalı, değil mi?” diye sordu. Hafifçe gülerek “Neyli istersen.” dedikten sonra, ardından kapıya doğru koşturarak geçen birkaç çocuğa çarpmak üzere olduğundan birkaç adımla öne atılıp “Ablacım, dikkat!” dedim ama Adnan Bey’in, “Aslanım, dikkat!” deyişi sesimi bastırdı. Can neyse ki düşmeyerek toparladıktan sonra gülerek Adnan Bey’e de el salladı. “Yarın görüşürüz Adnan amca!”
Can’ı, arabanın önüne yaslanmış Çağrı görene kadar bekledim. Çağrı, Can’ın saçını karıştırarak arabaya yönlendirmeye başlayınca rahatlayarak önüme döndüm ve gülümsemeye çalışmayı sürdüremedim. “Yarın?” derken, Can’ın çantasını vermesi için elimi Adnan Bey’in omzuna uzatıyordum. “İşe giderken okula da getirebileceğimi söyledim de, o yüzden öyle söylüyor.” dedikten sonra çantayı almayı istediğimi fark ettiği için “Ağır, yeni aldığı kitapları var.” dediğinde elimi hafifçe sallayıp “Taşıyabilirim.” dedim. Ben ne ağırlıklar taşıyordum omzumda, bilmiyordu. Birkaç kilo beni eğip bükemezdi. Bir an önce şu çantayı alıp nasıl yarın Can’ı okula getirmeyi teklif edebildiğini soracaktım. Ona neydi ki? Onunla ne ilgisi vardı? Can’ı niye okula getirecekti? Bugün sadece bir velinin öğretmenlerle ve müdürle konuşması gerekiyordu. Yasal temsilcisi de oydu, ona istemesem de ihtiyaç duymuştuk ama niye okula getirecekti?
Adnan Bey “Olmaz öyle.” diyerek bakışlarını bahçe kapısına çevirip ıslık çaldı. Aralanan dudaklarımı zorlukla birbirine bastırdım. Bir an ‘Size ne?’ diye çıkışasım gelmişti. Kısa süre içerisinde Çağrı yanımızda belirdi. “Al oğlum, arabaya götür.” diyerek çantayı Çağrı’ya verdi. Çağrı’ya da ‘oğlum’ diyordu, herkese babacan yaklaşıyordu. Can’a olan yakınlığı, huyundan kaynaklıydı ama rahatsız hissediyordum.
Çağrı, çantayı “Götüreyim abim.” diyerek alırken gözleri üstümdeydi. Neyin var, der gibi kaş göz yaptığında gülümseyerek başımı iki yana salladım. İnanmayarak kaşlarını kaldırdığında başımla arabayı gösterdim. Döndüğümde arabada konuşabilirdik. O da gözlerini yavaşça kapatıp açarak onayladı ve tekrar Adnan Bey’e bakarak birkaç adım geriledi. “Görüşürüz abi. İşim bitince Siyahların yanına geçeyim mi?”
“Yok, halleder Barlas. Görüşürüz koçum.”
Çağrı son kez gözlerini bana çevirip ‘birazdan konuşuruz’ der gibi baktığı sırada başımı onaylar şekilde sallayarak Adnan Bey’e döndüm. Kollarımı göğsümde birleştirip derin bir nefes alıp verdim. O sıra gözleri merakla gözlerimde geziniyordu. Bir tepki geleceğini fark etmiş gibi o da daha ciddi bir yüz ifadesine bürünmüştü.
“Keşke Can’la ilgili kararlar almadan önce bana danışsaydınız.”
Dudakları aralanıp geri kapandı. Ne diyeceğini bilemeyerek başını iki yana sallarken gözleri bahçenin dışındaki arabayla aramda gezindi. En sonunda sıkkın bir nefes alıp verdi ve “Can çok hevesliydi, sen de öyle istersin sandım.” dedi.
Ondan çok, kendime kızar gibi hissediyordum çünkü gerçekten iyilik peşindeymiş de, şimdi benim tepkimle birlikte iyi niyetini eline yüzüne bulaştırmış gibi hissettiği anlaşılıyordu. Gergin mahcubiyeti, beni de verdiğim tepki için mahcup hissettiriyordu ama belirli uyarıları yapmayı Barlas’a bırakmamaya karar vermiştim. Belli ki Barlas bu adamdan çekiniyor, abi, baba yerine koyuyordu. Adam da Barlas’tan ‘Siyah’ diye bahsetmiyor, ismiyle sesleniyordu. Dediklerimi ve istediklerimi harfiyen bu adama iletemeyecek olabilirdi. Bizzat söylemem, kişiliğime karşı adamda kötü izlenimler oluşturabilirdi ama beni sevmesine ihtiyacım yoktu. Birbirimize saygı duysak yeterdi. Barlas için de önemli biri olduğu için aramızın bozulmasını istemezdim ama yaptığı her şey kuyruğuma basıyordu.
Öfkemin bir kısmını yutkunduktan sonra, yanlış bir kelime seçmemeye çalıştığım için oldukça yavaş ve es vererek “İyi niyetinizi anlıyorum ama hayatımıza dair kararları ben almak isterim.” dedim.
Birkaç saniye gözleri gözlerimde gezindi. Düşünerek baktıktan sonra dudakları bir şey söyleyecekmiş gibi aralandı. Her ne ise vazgeçti. Ardından yavaşça başını onaylar şekilde salladı. “Bizim için daha fazla iyilik yapmanıza ihtiyacımız yok. Zaten yeterince minnettarız. Sizi daha fazla dertlerimizle yormak istemeyiz. O yüzden lütfen…”
Sessiz kalmakta direniyormuş gibi duran yüz ifadesi dolayısıyla öngördüğümü kanıtlayarak koy verdi ve konuşmaya başladı. “Lafını balla kesiyorum…” dedikten sonra yavaşça kaşlarını kaldırdı ve başımı onaylar şekilde salladığımda konuşmaya başladı. “Lafla sözle aram iyi değildir…” dediğinde bu sefer ben onun lafını keserek “Benim de.” diye ekledim. Elimden geldiğince tatlı sözler kullanmaya çalışsam da pek başaramadığım aramızdaki gerginlikten belliydi. Yüz ifadem ve ses tonum da yardımcı olmuyor olmalıydı.
“Anladım,” dediğinde kaşlarım yavaşça kalktı. Kollarım da göğsümden yavaşça çözülürken tartışmayı alevlendirmek üzereydim ki, “Anlatmak istediğini.” diye düzelterek ekledi. Kollarımı tekrar göğsümde birleştirdim ve dudaklarımı aralayıp pişman olacağım bir çıkış yapmadan önce yeterince beklemeye çalıştım. İnsanlarla anlaşmak konusunda iyi değildim ki! İnsanları uzaklaştırmak konusunda iyiydim. Kavga etmek, kendimi korumak ve bağırıp çağırmak. Barlas’sız, esasen neredeyse kimsesiz geçirdiğim iki yılda Barlas’ın kattığı sıcaklığı da kaybetmiştim. Şimdi yeni yeni tekrar kazanıyordum, yine Barlas ve çevresi sayesinde. Bu adam ise Meriçler kadar zamana yayarak yaklaşmıyordu. Sanki acelesi vardı.
“İpleri uhdende tutmayı seviyorsun. Ellerini de sadece Barlas için gevşetiyorsun.”
Kaşlarım çatılıp gevşerken bir an ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerimi kırpıştırarak dudaklarımı araladığımda “Dinle lütfen.” diyerek kibarca susturdu. Üzerimde, diğerleri üzerinde kurduğu gibi bir ağırlık kuramayacağını ona kanıtlamak istedim ama yine de konuşmaya başladığında sustuğumu fark ettim. “Senin için,” dedikten sonra yavaşça gülümsedi. O sıra yutkunduğunu âdem elmasının hareketlenmesinden anladım. “Yabancıyım.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım ve o da yavaşça sallayarak bu durumu pekiştirdi. Derin bir nefesle dudaklarını araladı ama konuşmaya devam etmeden birkaç saniye es vermişti. “Ve yabancılarla arana çektiğin sınır da bir hayli kalın. Çektiğin sınırı görmem için telaşlısın. En baştan bileyim, ona göre uzak kalayım istiyorsun. Merak etme, görüyorum.”
Hiçbir şey anlatmama gerek kalmamasına şaşırsam da anlamasına rağmen uygulamamasına duyduğum sinirle “O zaman neden…” diye bir anda hızlıca konuşmaya başladıktan sonra duraksayarak yavaşladım. Dikleştirdiğim omuzlarım gevşerken daha sakin bir şekilde devam etmeye gayret gösterdim. “Görmüyormuşsunuz gibi hissediyorum?”
“O da senin görmediklerinden kaynaklı.”
Kaşlarım kalkarken “Anlayamadım?” diye mırıldandım. Gözleri bahçede hüzünle gezindi. Sanki gezindikçe baktığı yerlerden hüzün toplamıştı. Gözleri gözlerime geri döndüğünde bulutlanmıştı. Sorumu ve bir önceki konuyu es geçerek “Can çok güzel, çok özel bir çocuk.” dedi. Başımı hızla onaylar şekilde salladım. Öyleydi. Burukça gülümseyip “Onu çok güzel yetiştirmişsin,” diye eklediğinde gözlerim dolmak istedi. Engel olmak üzere, göğsümde birleştirdiğim kollarımın gizlediği ellerimle tenime küçük cimcikler bırakmaya başladım.
“Kendini de tabi.” dediğinde gözlerimi ondan alıp ben de bahçede gezdirmeye başladım. Kurslardan çıkan neredeyse dağılmıştı, etrafta çocuk cıvıltısı, veli sesleri azalmıştı. Neredeyse sessizliğe bürünen bahçe, bana yalnızlığı hatırlatıyordu. Bu mahalleye ben liseye geçtiğimde geldiğimiz için, bu okulda okumamıştım ama benim okuduğum okul da buna benzerdi. Çoğu okul birbirine benzerdi ama her öğrenci birbirine benzemezdi. Bazı kızların saçları örgülü, üniformaları ütülüydü. Yanlarında annelerinin onlar için hazırladığı beslenme çantaları olurdu. Sallayarak, dizlerine çarpa çarpa merdivenleri aşıp sınıfa varırlardı. Üniversiteye kadar hiç maddi durumu güçlü kimselerin de gittiği okullarda okuma şansım olmamıştı ama bazı detayların parayla ilgili olmadığını da büyüdükçe anlamıştım. O zamana dek paramız olmadığı için bazı şeylerden mahrum kaldığımı sanırdım ama sonra idrak etmiştim ki, aslında annem ve babam yoktu. Var ama yoklardı. Anne ve babama benzemekten korkarak büyümüştüm, hâlâ korkuyordum ama Adnan Bey’in de dediği gibi, beni onlar yetiştirmemişti ki. Huylarını alma şansım düşüktü. Yine de, bazen benziyordum.
Ağlama isteğime engel olmakta zorlanırken öfkeme sığındım. Sokaktan geçen herhangi birinin yarama böylesine dokunmasını istemiyordum. Evet, sokaktan geçen herhangi birinden fazlasıydı ama çok da fazlası değildi. Haddini aşan konularda dolanmaması adına gözlerimi ona çevirdim ve derin bir nefes alıp verdim. O sıra çoktan gözlerimin yaşlandığını fark ettim ve burnumu çekerek ellerimin tersiyle sertçe gözlerimi silerken “Bahar alerjisi.” diye açıkladım. Adam da, ayaküstü sohbet ederken sırf ‘kendini yetiştirmişsin’ dedi diye ağlayacağımı düşünmezdi herhalde ama söyledikleri dokunmuştu.
“O zaman evde o kadar çiçeğe bakmak senin için zor olmalı.” dediğinde ellerimi yüzümden yeni çekiyordum. Yalan söylediğimi mi anlamıştı yoksa öylesine mi söylemişti, bilmiyordum ama yine de üstüme gelmeyeceği konusunda ikna olabileceği kadar sinirle baktım. İnatçı ya da çekincesiz olmalıydı ki, vazgeçmedi.
“Ve, on yedi yaşında anne olmak.”
“Adnan Bey,” diye çıkıştığımda “Asya,” diye cevapladı. Benim ses tonumdan daha yumuşak olsa da o da dikkatimi çekmek isteyerek hafifçe sesini yükseltmişti. “Can için yaptığım hiçbir şey, bana yük değil ama senin omzuna hafiflik. Yirmi beş yaşındasın. Gezmeli, dolaşmalı, birkaç gençlik hatası yapmalı ve kendi hayatını yaşamalısın. Burada doğurmadığın bir çocuğun annesi gibi dersleriyle ilgilenmek yerine kendi eğitimini tamamlamalısın. Hukuku bırakmışsın…”
En sonunda ellerimi göğsümden çözüp havada sinirle sallayarak “Size ne?” diye yükseldim. Bahar alerjisi mi sanıyordu yoksa duygu boşalımı mı artık bilmiyordum ama ağlamaya başlamıştım. Ellerimle tenimi yüzmek ister gibi yaşları sildim ama çok geçmeden yenileri gelmişti. “Ne hadle bu cümleleri kurabilirsiniz?” dedikten sonra ‘siz’ demeye gayret gösterdiğim saygıyı da sürdüremedim. “Yaptığın iyilik sana bu yetkiyi veriyorsa rica ediyorum Can’ı başka birinin evlatlık edinmesini sağlayalım.”
“Sadece yardım…”
“Merhametini git, başkalarıyla besle! Bana diyorsun ya, sen kendi hayatını yaşa asıl!”
Gerçekten şu an yanımızda Barlas’ın olmasını ve beni sakinleştirmesini, ben yıkıp dökmeden önce durumu ve anlatmaya çalıştıklarımı yumuşatmasını isterdim. Hırçın, sivri biri olduğumu biliyordum ama bu adamın dili de sivriydi ve söylediklerimi hak eder gibi davranmaya başlamıştı. Bu haddi nereden alıyordu?
Yavaşça “Yaşamaya çalışıyorum.” dedi. Başımı hızla iki yana salladım. Sakin ses tonu, biraz olsun sinirimi törpülediği için ‘Siz’li konuşmaya devam etmeye başlasam da, susacak kadar da sakinleşmemiştim. Ağlamaya devam etmeyeceğimi düşündüğüm için de gözyaşlarımı son kez, sertçe silmiştim. “Sizi ilgilendirmeyen hayatlara dokunmaya çalışıyorsunuz.”
Yorgun bir nefes alıp verdi. “Sen, diyebilirsin.”
Sinirle sesimi tekrar yükseltip bastırarak “Siz,” dedikten sonra dediğimi tekrarladım. “Sizi ilgilendirmeyen hayatlarla ilgileniyorsunuz.”
“Sen,” dedi o da bastırarak. Koyduğum mesafeyi aşmak ister gibiydi. “Sadece duymaya hazır oldukların konuşulsun istiyorsun,”
Öfkeyle bakmak dışında sessiz kaldığımda devam etti. “Kendi hayatını erteliyorsun.”
Birkaç saniye ne diyeceğimi bilemeyerek kekelerken daha da öfkelenip ardından “Ve siz kimsiniz, iyilik meleği mi?” diye bağırarak sorduğumda Çağrı’nın arabada müzik açtığını umuyordum. Bağırmaya başladığımızı duyduğunda Can da duymasın diye herhangi bir harekete geçmiş olmalıydı.
“Ya da,” diye bağırdıktan sonra ellerimi iki yanda kaldırıp isterik bir şekilde güldüm. “Bu kadar kısa süre içerisinde beni nasıl tanıdığınızı sanabiliyorsunuz? Ne bu saçma sapan çıkarımlar? Hukuk okuduğumu nereden biliyorsunuz, Barlas mı söyledi?”
“Barlas’a ne hacet? Sokaktan geçen herhangi birini göster, sicilini sana dökebilirim.”
“Ama onu tanımanıza yetmez, değil mi?”
“Yaşadıklarının bir insanı neye çevireceğini tahmin etmek ve görmek güç değil.” dediğinde iki yanımda indirdiğim ellerimde yumruklarımı sıkıp sıkıp gevşetiyordum. Derin bir nefes alıp kademeli ve titrek bir şekilde üfleyerek verdim. Sakin olmaya çalışarak “Bugünden sonra sizinle tekrar karşılaşmak istemiyorum.” dedim. Yeterince anlayabilmesi için başımı sallayarak da söylediklerimi pekiştiriyordum. En sonunda ‘Anladınız mı?’ der gibi kaşlarımı kaldırdım.
Gözleri gözlerime ihtimal vermeyerek baktı. İpler elindeymiş gibi davranması beni daha da çıldırtıyordu. Gerginliğine karşın telaşsız bir soğukkanlılığı da mevcuttu. Her şeyi yönetebilirmiş gibi hissediyor olabilirdi ama ben onun ekibinden biri değildim. Aslında… Bir bakıma ekip ona aitse, ben de ekibin üyesiydim ama bu tartışmadan sonra sürdürmek istemezdim. Tabi… Sürdürmek zorundaydım çünkü Ata’nın zaafı olan tek kişi bendim ve Barlas’ın ne haltlar çevirdiğini de yakından takip etmek istiyordum. Güvende olduğundan emin olmalıydım. Yine de bugüne kadar bu adamla karşılaşmadan çetenin işlerine dâhil olabildiysem, bugünden sonra da olabilirdim.
“Beni yanlış anlama ama,” dedikten sonra burukça gülümsedi. Bir yandan da başkaldırışıma inat eden, baskınlık kuran bir tavrı vardı. “Karşılaşmak durumundayız.”
Ters bir şekilde “Neden?” diye sordum. O sıra omzumdan düşen kol çantamı sinirle omzuma çekiştirdim. Can’la ilgili bir şeyler zırvalayacak sandım ama “Komşuyuz.” dedi. “Eski komşularımla da pek anlaşamazdım zaten.” diye söylendim. Onlar kötülük yapmakta ustaydı, bu adam da ondan beklemediğim bir iyilikle hayatımıza dâhil olmaya çalışıyordu. Farklı konularda sinirlerimi bozuyorlardı.
“Ayrıca, birlikte çalışıyoruz.”
“İstifa ediyorum.” diye mırıldandığımda gülecek gibi oldu ama iç çekti. Böylelikle tavrının laubalilik değil ortamı yumuşatma çabası olduğuna emin oldum. Hâlâ bağırıp çağırmadığıma ya da ağlayışımın durduğuna göre, biraz işe de yarıyordu. Sinirden arınmasam da, en azından daha kontrollü hissediyordum.
Birkaç saniyenin ardında “İstifa etmiyorum bu arada.” diye belirtme ihtiyacı hissettim. Ata ve babasından bir an önce kurtulmamız için elimden geleni yapacaktım. Barlas’ın yanından da eksilemezdim. Dudakları kıvrıldı ve başını onaylar şekilde salladı. Az evvel kuyruğuma bassa da, şimdi huyuma gitmeye çalışıyormuş gibiydi.
“Siz üstümüz müsünüz ki? Polis misiniz bu arada?”
Tekrar gülecek gibi oldu. Sanırım araya kaynatarak sorguya çekme çabama karşıydı. Kaşlarını yavaşça kaldırdığında bıkkın bir nefes daha alıp verdim. Cevap vermeyeceğini anladığımda “Haricen, karşılaşmayalım,” diye talebimi sürdürdüm. Bir süre boyunca bana, sinirli bakışlarıma, düştükçe çantamı parçalamak ister gibi omzuma asışıma, hazımsızlıktan yerimde duramayıp bir sağ ayağıma, bir sol ayağıma yaslanışıma baktıktan sonra sakince, “Benziyoruz.” dedi. Yüzüm buruşur ve kaşlarım çatılırken anlayamayarak “Ne?” diye çıkıştım.
Nedense keyif alarak, “Sivri, inatçı, huysuz ve dobrasın. Dobralığına rağmen, pek dürüst de sayılmazsın.” dediğinde dudaklarım bir süre aralık kaldı. Çığlık atarak tepki vermek istememe rağmen donakalmıştım. Söylediklerimi es geçiyor, keyfince konuşuyordu. Bir daha karşılaşmayalım, diyordum ve pek oralı değil gibiydi. Gerçekten üstümüzse, oyun kurmaya ve kendi hamlelerini yapmaya alışık olmalıydı ama bu başka bir durumdu. Ona resmen bağıra çağıra konuşmuştum ve yüz yüze bakamayacak hale gelmeliydik, öyle ki belki de eve gidince söylediklerime pişman bile olurdum ama öyle davranmıyordu. Bir süre daha ne diyeceğimi bilemeyerek dudaklarımı hareketlendirip durdurduktan sonra sinirle inleyip “Siz beni duymuyor musunuz?” diye sordum.
“Yaştan herhalde,” dedikten sonra kulaklarını gösterdi. O sıra dudakları kıvrılmıştı. “Ağır işitiyorum.”
“Alay ediyorsunuz…” diye mırıldanırken şaşkınlığa uğramıştım. Bu adamı kırmaktan çekinmiştim ama kalkanı varmış da ateş ettiğim hiçbir mermi ona isabet etmiyormuş gibi davranıyordu. Öngöremediğim tepkileri dolayısıyla ben de öfkeyle yaklaşamaz olmuştum. Bir yandan bu tavırları beni daha da sinirlendirse de şaşkınlık ağır basıyordu.
Yüz ifademde gözlerini gezdirdikten sonra derin bir nefes alıp verdi ve ellerini birbirine kavuşturup yavaşça başını salladı. O sıra yüzündeki durumu eğlenceli bir hale getiren ifade de son bulmuş, ciddileşmişti. “Gelip hayatınızın ortasına atlamak gibi bir niyetim yok ama hayat çizgilerimizin bir noktada birleştiği de,” dedikten sonra yavaşça omuz silkti ve tekrar gülümsedi. “Doğru.”
Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığım sırada verecek cevabım yoktu, ben de sadece dinliyor ve anlamaya çalışıyordum. Genellikle ben tavrımla insanların anlayamadığı bir hale bürünürdüm ama Adnan Bey, benden de garipti.
“Birçok sebepten dolayı, karşılaşmayı sürdürmek durumundayız. Seni anlıyorum ama taleplerini karşılamam mümkün değil.”
Beni anladığını falan düşünmediğim için derdimi olabildiğince derli toplu dile getirdim. “Can’la bağ kurmanızı istemiyorum.”
“Giderim diye mi, kalırım diye mi?”
Bir kalp çarpıntısı eşliğinde gözlerim gözlerinde bir süre kalırken sessizce yutkundum. Ardından gözlerimi kaçırdım. “Gerek yok, diye.”
“Hassas yaklaşmaya çalışırım fakat, müsaade edersen aksi niyetindeyim. Can gelişim çağında. İstanbul’da gezip görmesi öğrenmesi gereken çok şey var. Bir amcaya sahip olması fena mı olur?”
“Niye?” diye sorduktan sonra başımı da sallayarak kaşlarımı kaldırdım. “Niye bizim için bir şeyler yapmak istiyorsunuz?”
Derin bir nefes alıp verdi. Sanırım cevapları zihninde ölçüp tarttı. En sonunda, “Barlas kıymetlimdir. Siz de onun kıymetlisisiniz.” diye açıkladı.
Omuz silkip bir önceki teklifine karşı “Ben öğretirim.” dedim. Yetemediğim yerlerde Barlas’la öğretirdik. Barlas bana da çok şey öğretmişti. Yüzmeyi, bisiklet sürmeyi ve hatta araba kullanmayı. Bir anne ya da babanın öğretmesi gereken çoğu şeyi, Barlas’tan, hatta bazen onun anne ve babasından öğrenmiştim. Olta bağlamayı ve atmayı gibi bazı şeyleri de, merhum babası öğretmişti.
“Tehlikeli bir süreçteyiz. Sen de ekibimizin önemli bir parçasısın.”
“Barlas yanımızda olur.”
“Barlas’ın senin yanında aklı uçup gidebiliyor.” dediğinde utanmakla sinirlenmek arasında bir noktada kaldım. Bir an Barlas’ı koruyasım gelmişti ama karşımdaki adam da hakaret eder gibi değil de, samimi bir şekilde söylemişti. “Ona güvenmiyor musunuz?”
“Yok öyle değil,” dedi hızla. Söylediği yetmezmiş gibi başını da iki yana salladı. “Barlas’ıma güvenim tamdır.” dedikten sonra iç çekti. “Yoksa her şey farklı olurdu.” dedi, belirli düşüncelere dalarak ama anlamadım. Aralarındaki bir mevzu olmalıydı.
“O zaman, sorun yok.”
Güvenlik açığıyla ilgili bir sebepten, etrafımızda olmasına gerek yoktu. Ata ve babasını yakalamaları konusunda önemli bir konumum olsa da, yakalamak istedikleri sadece onlar değildi ve ben de genel ekibe kıyasla pek de kıymetli değildim. Bu adam da ekibin neresinde konumlanıyordu, bilmiyordum ama Barlaslardan daha yetkili olduğu kesindi. Bu gücü emniyet mensubu oluşundan mı geliyordu yoksa, mafyatik bir sebebi mi vardı, henüz bilmiyordum.
Yeni bir sebep dile getirdi. “Can beni sevdi.”
“Meyveli yoğurtları da seviyor.” dedikten sonra omuz silktim. “Ama yemek zorunda değil.”
Gülmekle garipsemek arasında bir noktada baktığında kendi kendime gözlerimi devirmek istedim. Kuyruğu dik tutarken ne diyeceğimi bilemeyebiliyordum. “Kendini korumak için yalnızlaştırmayı seçmişsin ama o farklı büyüyebilir, sen de artık farklı yaşayabilirsin biliyorsun değil mi?”
Dudaklarım aralandı. Yavaşça isterik bir sırıtış oluştu. Yaşlar gözlerime vardığı gibi dondu. Akmalarından endişe etmedim, bir süre göz pınarlarımda kalacaklarından emindim. Yavaşça, heceleri bastırarak “Bir daha ziliniz çalınmadan kapınızı açmayın.” dedim. Biri istemiyorsa, ona kol kanat germemeliydi. Sövüp sayasım gelmişti ama daha fazlasını söylemeye güç bulamamıştım. Ondan yardım istemeyen kimseye koşmamalıydı. Zilini çaldığım yoktu, kapıyı açıp içeri davet etmemeliydi. En önemlisi de, kapattığım kapıyı görmezden gelip evime girmeye çalışmamalıydı. İyilik etmek konusunda inatçıydı ama hadsizlik sınırını aşalı bir hayli olmuştu.
Üzgün ve gergin bir şekilde baktı. “Niyetim seni kırmak ya da sinirlendirmek değildi.”
Alayla gülümsedim. “Aranız iyiymiş aslında,”
“Efendim?”
“Lafla sözle.”
Eğip büküp kişinin kuyruğuna basmayı iyi biliyordu. Kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp indikten sonra sıkkın bir nefes alıp verdi. Zorla yüzümde tuttuğum alaylı gülümsememden arınıp “Zorunda kalmadıkça karşılaşmayalım lütfen.” diye tekrarladıktan sonra ardıma döndüm ve hızlı adımlarla bahçe kapısına yöneldim. Bileğime düşen çantamı sinirle tekrar omzuma çektikten sonra buz kesmiş ellerimi boynuma götürdüm ve gözlerimi ağır bir şekilde kapatıp açtım. Terapiye gitmekten kaçınmamın bir sebebi de, yabancının tekinin beni görüp duymasına karşı hissettiğim endişeydi. Bu hadsiz adam da öyle hissettiriyordu.
Yabancının tekiydi ama beni görüp duyuyordu.
Bahçe kapısını geçip solda kalan arabaya yöneldiğim sırada önden koşturan çocuğuna yetişmeye çalışan bir kadınla çarpıştım. Kadın, “Affedersiniz,” diyerek çocuğunun peşinden ilerlemeye devam ederken “Sorun değil.” diye mırıldanarak arabaya doğru adımladım. Ben cevap verene kadar kadın duyabileceği mesafeyi çoktan aşmıştı zaten. Çağrı da kapıyı açtığında arabanın içinde çalan müziği daha rahat duydum ve minnettar baktım. Can kavgamızı duymasın diye Çağrı umduğum üzere müzik açmıştı. Kapıyı açtığım sırada Çağrı arabadan inip karşı binanın duvarına yaslanarak sigara içen iki adama ıslık çaldı ve bizi gösterdi ve kapısını kapattı. Adamlar hızla sigaralarını söndürüp yaklaşırlarken Çağrı da öne doğru hareketlenmişti. Bir eli de kulağındayken, “Akşamseddin sokağına doğru döndü. Kırmızı ceketli bir kadın. Bir çocukla birlikte. Tutun sokaktan çıkamasın.” diye, birine emir verdi. Ben anlayamayarak kalakalırken açtığım kapıyı geri kapattım. “Ne oluyor?”
Adamlara, “Yengenizle kalın, geliyorum birazdan.” dedikten hızlı adımlarla ilerlerken başı bana doğru döndü. “Cebine bak, kadın bir not bıraktı.”
Ve fark etmemiştim bile…
Şaşkın bir şekilde hızla elimi cebime götürürken Çağrı, bahçe kapısı hizasında yavaşlayıp “Abi, bir durum var.” diye haber verdi. Adnan Bey de sokağa çıktığı sırada cebimden çıkarttığım kâğıdı açıp okudum.
Yarın üçte, Vuslat Kafe. Gelmeyecek olursan sevgiline müstakbel eşinden bahsederim, kızım.
“Ne yazmış?”
Kâğıdı hızla avucumda buruştururken yaşlı gözlerimi Adnan Bey’e yükselttim. Birkaç adımda yanıma vardı ve eli, kâğıda doğru uzandığında hızla parçalara ayırıp cebime koydum. Her ne haldeysem kâğıdı boş verip endişeyle “Sen iyi misin?” diye sordu. Kâğıdı okuduğumdan beridir nefes alamadığımı, elim boynuma doğru gidince hissettim. Barlas’ın kolyesine ulaştığımda güç hissetsem de son yarım saattir taşıdığım stres ve gerginlik dolayısıyla gözlerim de karardı. Arabaya doğru tutunmak istediğimde başka bir dayanak elimi yakaladı. Adnan Bey, “Asya, kızım?” diye seslenerek elimi tuttuktan sonra diğer eliyle de kolumdan tutarak ayakta kalmamı sağladı. Elimi geri çekesim gelse de gücüm yoktu. Bir ıslık sesinin ardından, “Çabuk su, kolonya!” diye bağırdı.
Arabanın kaputuna yaslandığımı hissettim. Can’ın da “Abla?” diye soran endişeli sesini duyduğumda gözlerimi aralayıp onu sakinleştirmek istedim ama gözlerimi açtığım gibi baş dönmem arttığından gözlerimi yeniden sımsıkı kapattım ve sadece bayılmamaya çalıştım. O sıra Adnan Bey, “Aslanım ablan aç bırakmış biraz kendini. Nazif abinle ona tost almaya, karşı büfeye gider misiniz? Ablana yardımcı olmak ister misin?” diye sordu. Onları duyabilsem de müdahale etmek için aralanan dudaklarım, çaresizlikle kapanıyordu. Kısık sesimi duyamayacaklarının yanı sıra, kelimeleri toparlayamıyordum. Duyduklarım da kulaklarımda uğulduyordu ve başım ısınıyormuş gibi hissediyordum. Resmen beynim karıncalanıyordu.
“Tamam! Biz sana yemek alıp geliyoruz abla! Merak etme, kardeşin burada.”
Buruk bir sıcaklık kalbime yerleşirken Can’ın minik eliyle elimi sıktığını hissettim. “Teşekkür ederim.” diye mırıldanmaya çalıştım. Muhtemelen Adnan Bey’in Nazif dediği adam olsa gerek “Gel abicim.” dediğinde Can’ın da koşturma sesleri duyulmaya başladı. Gözlerimi aralamaya çalışıp arabadan doğrulma gayretindeyken “Can uzaklaşmasın.” diye mırıldandım. Nazif kimse tanımıyordum, karşıdaki büfeye bile uzaklaşmasını istemezdim.
“Nazif sivil polis, sakin ol.”
Söylediği içimi rahatlatırken tekrar kaputa yaslandım ve gözlerim tekrar kapandı. Adnan Bey “Hah, ver oğlum.” demesinin ardından boynumu, yanaklarımı elleriyle ıslattı. “İyiyim, ben hallederim…” diyerek kolonyaya uzandım ama elim boş döndü ve yeniden arabaya, iki yanıma yasladım. Kolonya kokusu burnuma dolarken Adnan Bey “Derin nefes alıp vermeye başla, hadi bakalım.” dedi. Ona karşı inat etmek isteyen bir yanım olduğu için güçlükle “İlgilenmenize gerek yok.” demeye çalıştım ama dediği gibi derin bir nefes alıp verdim. O sıra duyduğum üzere suyun kapağını açıyordu. Suyun dökülme sesini duydum. Ardından ıslak eli tekrar yüzümde gezindi. Kulaklarımdaki uğuldama azalırken bayılma endişem azaldığı için yavaşça gözlerimi araladım. Kendimi ölçme isteğiyle birkaç kez gözlerimi kırpıştırarak etrafta gezindim. Başımın ağrısı sürse de gözlerim tekrar kararmadığında yavaşça hemen karşımdaki Adnan Bey’e baktım. Suyu uzatıp “İç biraz.” dediğinde öylece baktığım için su şişesini sallayıp “Hadi.” dedi. Emir almayı sevmesem de ikna edici bir yanı olduğu için suyu titrek ellerimle aldım. Ellerimin titreyişine baktıktan sonra içmeme yardımcı olmak istedi. İnatla çektiğimde sıkkın bir nefes alarak ellerini geri çekti. Birkaç yudumun ardından kendimi daha iyi hissettiğim için daha rahat bir şekilde içmeye devam ettim. O sıra Adnan Bey uzaklaşmadan gözleriyle halimi tartıyordu. Endişeli görünmesi içimi burktu. Haddini aşmış olsa da sırf yardımcı olmak istiyor diye ona bir küfür etmediğim kalmıştı ama şimdi yardım etmeyi sürdürüyordu. Barlas’a çok değer veriyor olmalıydı ama tek başına yetmezdi. İyi biriydi, belliydi. Sadece… Sivri dilli ve dobraydı. Gizlediğim yaralarıma dokunmaya çalışmıştı. Ne hadle?
“Daha iyi misin?”
Elimden bitmiş su şişesini aldığı sırada bir an çöp haline gelen şişeyi bile kendime saklamak istemiştim ama boşluğuma geldiği için aldı. O sıra başımı onaylar şekilde salladım. Belki de teşekkür etmeliydim ama yardımcı olup durması garip hissettirdiği için vazgeçtim. Yardımcı olmasa daha iyiydi. İyi niyetli hareketleri kalbimin sızlamasına neden oluyordu. Sadece Can’ı hızlıca buradan uzaklaştırabildiği için minnettardım ama onu da dile getirmedim. O da teşekkür beklemeden, daha iyi olmama karşı gülümsedi. Endişesi gözle görülür ölçüde azaldı. Omzumun ardına, Can’a doğru baktım. Tostun olmasını beklediğini gördüğümde gülümsedim. O da gözlerini bana çevirip iyi olduğumu fark etti ve el sallayarak “Tost hemen geliyor abla!” dedi. Dolu gözlerim eşliğinde öpücük attım. Doğurmadığım bir çocuğa anne olmamdan bahsetmişti, Adnan Bey ama bu çocuğu doğuran annelik etmezken, ben ne yapacaktım ki? Yitip gitmesini mi izleyecektim? Ben şanslıydım. Debelene debelene çıkmıştım o çamurdan, bu çocuk nasıl kendi kendine büyüyecekti?
“Not annenden miydi?”
Bakışlarım ona doğru döndü. “Sizi…”
İlgilendirmez, diyecektim ama “Rica, minnetle sormadım.” dedi. Barlaslara emredebiliyorsa, bana da emredebiliyor olmalıydı ama… Aramızda onların arasında olduğu gibi bir ilişki yoktu. Yine de, ekipteki yerimi riske atmak istemediğim için cevapladım. “Evet.”
“Ne yazıyordu?”
Detaylardan bahsedemeyecek olsam da, “Yarın öğlen üçte görüşmek istiyor.” dedim. “Vuslat Kafe diye bir yerde.” dediğimde kaşları yavaşça kalkarken birkaç saniye boyunca şaşkın baktı. Neye şaşırdığını anlayamadım. Ardından yüz ifadesini toparlayıp başını onaylar şekilde salladı. “Bizden biri gider, konuşur. Belki tarafını değiştirmek konusunda ikna olur.” derken bir eli ensesindeydi ve gözleri sokakta geziniyordu. Düşüncelere dalmış olsa da plan kurmaktan da geri durmuyordu.
“Ben gideceğim.”
Eli ensesinden çekilirken gözleri hızla bana döndü. “Efendim?”
“Ben gideceğim.” diye tekrarladım. “Benimle görüşmek istiyor, ben gideceğim.”
Yoksa Barlas’a, Ata’dan bahsedecekti. Bunu kelimelerini zehir gibi akıtarak açıkça dile getirmişti. ‘Sevgiline, müstakbel eşinden bahsederim.’
Dudakları aralandı, aksine ikna etmek ister gibiydi ama vazgeçti. Başını onaylar şekilde sallayarak bir adım çekildi ve sağına doğru dönerek elini cebine götürdü. O sıra yaklaşan bir adama elindeki bitmiş su şişesini veriyordu. Adam çöpe götürmek üzere uzaklaşırken Adnan Bey de telefonunu açtı ve birini arayıp kulağına yasladı. Karşı tarafın açmasını beklerken ayağıyla gergin bir ritim tuttu. “Barlas, işin bitti mi koçum?”
Birkaç saniye dinledikten sonra gözlerini bana çevirdi. “İyi gel. Burada da işin var.”
Kollarımı göğsümde birleştirirken gözlerimi devirerek kaçırdım. Barlas’ın beni ikna edebileceğini düşünüyor olmalıydı. Normal şartlarda edebilirdi tabii ama böyle bir tehditten sonra boğulmak pahasına annemle görüşmeye giderdim.
Bir elim kolumdan ayrıldı ve boynuma doğru gitti. Barlas’ın aldığı kolyenin ucunu parmaklarımın arasına alıp severken derin bir nefes alıp verdim, henüz yapabiliyorken.
Çünkü belli ki yarın nefes alamayacaktım ve bu kolyenin bile kurtaramayacağı boğulmalar vardı.
**
“Okul, etüt çıkışı. O sayede kadın da çocuklu ailelerin arasına karışmış, bu mahallelerden değil aslında. Para karşılığında yapmış, Ata’nın adını verdi.”
Ata’nın bana ‘Hiçbir yerde güvende değilsin’ deme tarzı mıydı?
Endişeyle, “O zaman bir şekilde araya karışıp okula da girebilirler, öyle mi? Can’a ulaşabilirler, ona da not bırakabilirler?” diye sordum.
Barlas derin bir nefes alıp verirken ellerini yanaklarıma uzatarak yakınlaştı. Yanaklarımı kavradığında birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım. Damarlarımdan akan stres, şefkatle ıslah olurken tekrar gözlerimi açtığımda daha iyi hissediyordum. Ellerim, Barlas’ın bileklerine tutundu. “Çağrı’nın kadının sana not verdiğini fark etmesi ne kadar sürdü?”
“Hemen fark etti.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Zaten sormamıştı, cevabı hatırlamamı istemişti. “Okulda da hemen fark edecek kişiler var, merak etme.”
Kaşlarını da yavaşça kaldırdığında nefesimi titrekçe üfleyip başımı onaylar şekilde salladım. Yavaşça gülümsediğinde ben de gülümsedim. Başparmakları tenimi okşarken “Sana çete dersleri vermeyi sürdürmeliyiz belli ki,” dediğinde alayla dudağımı büktüm ve hafifçe güldü. “Fark edilmeden iş çevirme konusunda iyisin ama sana çevrilen oyunları da göremiyorsun.”
“Ama dün…” diyerek kendimi korumaya çalıştığımda “Genel olarak.” diyerek beni susturdu. Barlas’ın çevirdiği işleri de hâlâ ve hâlâ anlayamadığım düşünüldüğünde, özellikle de Ata’nın aşağılık oyunlarına da düştüğüm dikkate alındığında evet, haklıydı.
Dünden beri pek üstüme gelmemişti. Aksine, konuyu açmaksızın beni sakinleştiren bir gün yaşamayı hedeflemişti. Zaten olay etüt çıkışı, akşam olmuşken yaşanmıştı ve uyuyana kadar geçen saatleri de olayı konuşarak geçirmemeyi tercih etmişti. O, Can ve ben hep birlikte çikolatalı pasta yapmıştık. Tabii, kedilerimiz de bizleydi! Kedileri bu eve alıştırmayı başarmıştım. Artık müstakil bir evde yaşamadığım için camdan girip çıkamıyorlardı ama evde yaşamaya alışmış gibilerdi. Canan teyze de onlara yelek örüyordu. Havalar artık ısınmıştı ama Yağmur kedilerin sevimli görüneceklerini düşündüğü için benim ‘Kendini yorma’ deyişime karşı çıkmış, acele etmesini bile istemişti.
Barlas akşam boyunca ara ara birileriyle telefondan iletişim kurmuş, bir ara da Adnan Bey’in evine çıkmıştı ama genel olarak benimle o durumu konuşmamıştı. Bugün kahvaltı boyunca, Can’ı okula götürürken ve döndüğümüzde içtiğimiz kahve de bitene kadar huzurlu anlar yaşamıştık ama artık, saat yaklaşıyordu. O yüzden mutfak masasının önünde, ayakta ve neredeyse sarmaş dolaşken konuyu açmanın zamanıydı. Beni önce sakinleştirmişti ve belli ki artık ikna edecekti. Huyumun suyumun ne kadar un alacağını bilerek yoğuruyordu. Bazı adımlarını tasarlayarak atmasına kızamıyordum, ben de ona karşı öyle yapıyordum. Birbirimizle geçinmenin yollarını biliyorduk. Normal şartlarda bu sinsi planını fark etsem de, kanardım ama bugün durum farklıydı ve beni ikna edemeyecekti. O kadının tehdidi büyüktü, göze alamazdım. Gider ona boğulurdum ama yine de onun Barlas’ı boğmasına müsaade etmezdim.
“Bugünden itibaren Can okuldayken sen de derslerine geç kalma, Siyah’ın çırağı.”
Gülerek “Ödevlerim de olacak mı? Ne bileyim, birkaç kilitli arabayı maymuncukla açarım falan.” dediğimde saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra ucuna kadar severek saçlarımda parmaklarını gezdirdi. Ardından eli tekrar yanağımı kavradı ve gözleri de saçlarımdan gözlerime yükseldi. “Artık hırsızların daha teknolojik yöntemleri var.”
Dudağımı büzerek başımı onaylar şekilde salladığımda gözlerini yavaşça kapatıp açarak sırıttı. “Merak etme, hocan iyi. Kaparsın hepsini.”
“Evet…” derken ellerimi bileklerinden çekip göğsüne yasladım. Gözlerim yaraları iyileştikçe, yakışıklılığı ön plana çıkan yüzünde gezinirken “İyi.” diye mırıldandım. Yaralarını gördükçe içim titrese de ona karizma katan bir yanı da vardı. Gözleri parlarken sırıtışında yavaşça dilini gezdirdi ve içimi yaktı. Bir an gözlerinden farklı niyetler geçti ama dudaklarını aralasa da konuşmadı. Birkaç saniyenin ardından yutkunup güçlü kaldı. Güler gibi oldum. İkna etmeye çalışmaktan vazgeçmeyecekti. Konuyu dağıtma çabam da boşa çıkmıştı. İkna etmek için yapacağı konuşmadan ziyade onu reddetmeye hazır hissetmediğim için “Meriçler araba sürmeyi öğretmekle ilgili bir şeyler söylemişti.” dedim.
“O konuda hocan Meriç tabii. O kaçarken yakalamak için peşine düşen polisler bile ona hayran.” diye alay ettiğinde güldüm. “Siz nasıl bir teşkilatsınız, keşke anlasam. Polislerle mi çalışıyorsunuz, onlardan mı kaçıyorsunuz, belli değil.”
Başını bir sağa, bir sola yavaşça eğerken “Duruma göre.” dedi ve dudağını yalayıp bir nefes eşliğinde araladı. Cümleye başlamasına izin vermeyip “Dün Adnan Bey’le kavga ettik bu arada.” dedim. Gözleri gözlerimde gezinirken yavaşça başını salladı.
“Anlatmıştır tabii.”
Başını tekrar salladı. Konu Adnan Bey olunca pek konuşmayı sevmiyordu. Resmen adamın yokluğunda bile ondan çekiniyor olabilir miydi?
“Benimle ilgili de çok bilmiş konuşuyor. Sen bir şeyler anlatmış olabilir misin?”
Bu sefer başı hareketsiz kaldı ama gözleri gözlerimde geziniyordu. Yavaşça kaşlarımı kaldırıp “Barlas?” diye sorduğumda sıkkın bir nefes alıp verme eşliğinde elleri yanaklarımdan kollarıma kaydı. Gözlerini kaçırıp “Seni sevdiğim kadın olarak biliyordu.” dedi.
Bu söylediğine içim gıdıklandı. Her şartta ve ortamda, bu duruma mutlu olabiliyordum. Beni sevişine.
“Sonra ne oldu?”
Gözleri bana döndü. Birkaç saniyenin ardından hafifçe omuz silkti. “Şimdi ekiptesin?” derken tek kaşını kaldırmış, kendi söylediğinden bile emin değilmiş gibi konuşmuştu. Ekipteki konumumdan emin olamıyor olmalıydı.
Göğsündeki ellerim biraz üste kaydı. Parmaklarım tenine değme ihtiyacıyla tshirtünün açık bıraktığı kısımlarda, boynunda gezinmeye başladı. Gözlerim de bu temaslarda gezinirken “Ona söylediklerimi sana söyledi mi?” diye sordum.
“Sana söylediklerini, bana söyledi.” dediğinde parmaklarım duraksarken gözlerim ve başım ona yükseldi. O da başını bana doğru eğerek bakıyordu. Gözlerimiz kenetlendi. “Haddini aşmış.” dediğinde “Bu senin yorumun mu, onun itirafı mı?” diye sordum.
“Ben bu yorumda bulundum, o da kabul etti.”
Dudağımı ‘vay be’ der gibi büzdükten sonra “Ondan korktuğunu sanıyordum.” dediğimde yüzünde yavaşça şaşkınlık oluştu ve ardından güldü. Fiyakayı çizmek istemiyormuş gibi başını iki yana salladı. “Ben bir Allah’tan…” dedikten sonra teslim olarak “Bir de senden korkarım.” dediğinde ben de güldüm.
“Biraz da Adnan Bey’den gibi sanki.”
Dudakları aralandığında benim de kaşlarım kalktı ve sorgulayarak baktım. Ardından yavaşça, itiraf etmek zorunda kaldığı için sinirle karışık gülerek “Neredeyse hiç.” dediğinde tekrar güldüm. Neredeyse hiç korkmuyorum, diyordu ama Barlas gibi cesur biri için ‘neredeyse hiç’ yeterince büyüktü.
Boynunda duran ellerimi tuttu. Parmaklarımızı kenetleyerek ellerimizi aramızda indirdi ve hafifçe çekerek ona yaslanmamı sağladı. Yüzlerimiz de bu sayede yakınlaşırken huzurla iç çektim ama kuyruğuma basacak bir şeyler söylemek üzere olduğunun da farkındaydım. Yakınlığımızı kalkan gibi kuşanmıştı. “Haddini aşmaya hakkı yok ama söylediklerinde haklı gibi.”
Sinirle nefes alarak dudaklarımı araladığımda hızla müdahale ederek eğildi ve öptü. Gözlerimi ancak birkaç saniye sonra geri aralayabildim. Gözlerine kızgın kalmaya çalışarak baktığımda yaramaz bir şekilde gülümsedi.
“Onunla bir daha gerekmedikçe görüşmeyeceğim.” dediğimde, tekrar dudaklarıma uzandı. Öpmesine müsaade ettim ve hatta karşılık da verdim ama geri çekildiği gibi “Öpücüklerinin ardına sığındığın yeni bir cümle kurma.” dedim. Burnunu kırıştırarak yaramaz bir şekilde sırıtıp “Başkalarının oynadığı oyunlara uyanma, ayıkma, ceplerine notlar bırakılsın ama biz şurada bir oyun çevirelim, aman hemen fark et.” dediğinde gülerek parmak uçlarımda uzandım ve yanaklarından sırayla öptüm.
Parmak uçlarımdan ayak tabanlarıma alçalarak yüzünü görebileceğim kadar geri çekildiğimde az evvel mest olarak kapanmış olan gözlerini araladı. “Niye onunla iyi anlaşmamı istiyorsun ki?” diye sordum. Ona çok değer verdiği kesindi ama mecbur kalmadıkça görüşmememizin de ona bir zararı yoktu.
Birkaç saniye düşünerek baktı. Gülümseyişi silinmişti. “Sana…” dedikten sonra hızla gözlerini yumup “Size,” diye ekledi. Gözlerini araladıktan sonra dudağını yalayıp iç çekti. “İyi gelebileceğini düşünüyorum.”
“Hadsizin teki. İçim hiç ısınmadı.”
Uzatarak “Ya da…” dediğinde ilgiyle dinledim. Bir elimi, diğer eline emanet etti. Eli yanağıma yükseldi, elinin tersini, eklemlerini yanağımda nazikçe gezdirerek sevdi. O sıra gözleri bu temastayken, cümle toparlıyormuş gibiydi. Gözleri tekrar gözlerime döndü. “İçinde bir yerlere dokunduğu için rahatsız oluyorsundur.”
Sessiz kaldığımda, “Sivri biridir, lafı dolandırmadan konuşur. Bazen duyanlar duvara toslar, yere yapışır ama yerden kalkmaları için elini de uzatır. Böyle biri,” dedikten sonra yutkunup çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Senin gibi.”
Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra üstüne düşünmeyi reddedip “Hadsizin teki.” diye tekrarladım. “Ve zorunda kalmadıkça ne Can, ne de ben görüşmeyeceğiz. Yaşı geçiyor diye sevap biriktirme derdindeyse, düşkünlerle ilgilensin. Bizim sahte bir…” dedikten sonra yutkunma ihtiyacı hissettim. “Babaya ihtiyacımız yok.”
Kanı çekildi. Tenimdeki elleri buz kesmişti, hissettim. Kalbimi yaralayan acıların ondaki yansımalarına bakarken burukça gülümsedim. Derdimi derdi kabul ediyordu.
Bir şeyler deme isteğiyle dudakları aralandığında “Hadi beni Yasemin konusunda ikna etmeye çalış.” dedim. Kaşlarını kaldırdığında gerginlikten kurtulmaya çalışarak sırıttım. Bir elimi elinden alıp işaret parmağımı yüzünün etrafında döndürdüm. “O oyununun da farkındayım.”
Birkaç saniye daha az evvelki duygularından arınamayarak baktı. Ardından dudağını yalarken kıvrılan dudakları, güzel bir gülüş bahşetti. Yüzünü gösterdiğim işaret parmağımın ucunu öptüğünde sırıtarak elimi tekrar eline götürdüm. Tenime sarılan parmakları hızla yuvama çekmişti.
Geçen saniyelerde ciddileşmeye başlarken “Annenle görüşmenin iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.” dedi.
“Ama görüşeceğim.”
Ciddiliği yerini gerginliğe bırakırken gözleri kolyemle gözlerim arasında gezindi. Esasen boynuma bakmak istemiş olmalıydı. Omuzlarım çökerken, “Ondan sonsuza kadar kaçamam.” diye mırıldandım. Fenalaşmamdan endişe ediyordu, yine panik atak geçirip nefes alamamamdan, belki de annemin bana saldırmasından ama… Sırf gitmedim diye annem kalkıp Barlas’a Ata’ya dair her şeyi anlatırsa, daha büyük dertlerim olurdu. Mesaj atarsa, ararsa yanımda Barlas varken denk gelebileceğini düşünmüş, bizzat cebime not bırakılmasını sağlamıştı. Muhtemelen annemdense, Ata’nın planıydı. Hem de bunu, Can hemen oracıktayken yapmışlardı. Evet ne Ata, ne de annem bizzat gelememişti ama birini ayarlayabilmeleri, bir şekilde ellerinin Can’ın olduğu konuma uzanabilmesi, beni huzursuz etmişti. Zaten Ata’nın niyeti de bu huzursuzluğu yaratmak olmalıydı. Bir şekilde elim kolum sana uzanır, demek istiyordu.
“Ama ben seni sonsuza kadar gölgemde saklayabilirim.”
Burukça gülümsedim. Niyeti beni korumaktı. Ben de annemle görüşmeyerek kendimi korumak isterdim ama benim asıl niyetim de, onu korumaktı. Üstelik, beni Barlas’la tehdit etmesi müthiş bir öfkeyi de beraberinde getirmişti. Eğer tekrar karşı karşıya geldiğimizde de bu öfke üstümde olursa boğulmak yerine onu boğabilirdim.
Sesim mırıltıya dönerken “Güzel bir sonsuzluk olurdu.” diye itiraf ettim. Beni ikna edebileceğine dair umutlanmasın diye hızla sesimi yükselterek ekledim. “Ama kötüler saklanmakla yenilmez ve annem, senin benim yerime yenebileceğin canavarlardan biri değil.”
Barlas aksini iddia etmek istedi ama sessiz kalarak, sadece üzgün, gergin bir şekilde baktı. Anneme ne yapabilirdi ki? Bir şekilde onu akıl hastanesine geri göndermeye çalışacaklardı ama daha başka ne yapabilirdi? Ata’ya olduğu gibi acımasız yaklaşamaz, ortadan kaldıramazdı. Kaldı ki aklı yitik annem her şeyle ıslah olmazdı. Akıl hastanesi bile ıslah edememişti. Annemi sadece benden uzaklaştırabilirdi ama bu bir çözüm değildi. Üstelik öyle bir tehditten sonra, hiç değildi.
“Yıllar boyunca onu görmeye hiç gitmemem hataydı. Bu korku içimde büyüyüp durdu ama yenmem lazım. Belli ki ayağımıza dolanıp duracak. Can’ın da karşısına çıkmaya çalışacak. Tut ki bir şekilde denk geldiler. Ne olacak? Annem Can’ı da sözleriyle zehirlerken ben boğulmakla mı meşgul olacağım?”
“Sen hazır olana kadar geciktirebiliriz en azından.” dediğinde sorgulayarak baktım. “Yarın terapi randevun var.”
“Öyle mi?” diye alayla karışık bir şekilde sorguladığımda itiraz istemeyerek “Evet,” dedi. “Bana söz vermiştin.”
“Ne zaman olacağını…”
“Yarın.” dedikten sonra gözlerini yavaşça kapatıp açtı. “Özellikle de ben bugün seni ikna edemeyeceksem ve sen annenle görüşeceksen, yarın o terapiye ihtiyacın olacak.”
Müthiş bir korku kalbimi ele geçirdi. Bir elimi Barlas’ın elinden çekip yanağımdaki elini de tutup aramızda indirdim. Ellerini sıkarken “Barlas, Can döndü. Hiç zamanı değil. Onunla ilgilenmeliyim, güçlü kalmalıyım…” diye telaşla sıraladım. Başını yavaşça iki yana salladı. Sesimi yükselterek “Emri vaki yapıyorsun!” dedim.
“Sen de beni oyalamaya, kendi hayatını ertelemeye çalışıyorsun.”
“O adam gibi konuşma!” diye bağırarak ellerimi çektim. Gerilesem de bir adımla beni yakalayıp tekrar ellerimi tuttu. “Bırakır mısın, şu an konuşmak istemiyorum.” diyerek tekrar ellerimi çekmeye çalıştığımda müsaade etmedi, aksine beni kendisine çekti. “Hır gür çıkartıp beni uzaklaştırarak istediğini elde edemezsin.”
Ayağımı sertçe yere vurup “Barlas!” dediğimde başını iki yana salladı. “Ben de senin oyunlarını görüyorum Asya Tanyeli,” dedikten sonra “Şimdilik.” diye ekleme ihtiyacı hissetti. Kaşlarımı kaldırdığımda “Şimdilik, Tanyeli.” diye açıkladı. Gevşemeye başlarken dudaklarım kıvrılır gibi olduğunda durmadan çatlayan gardımı indirmeyi sürdürdü.
“İstiyorsun ki kavga edelim, sana kızayım ki konu değişsin ama yok güzelim. Yarın bana verdiğin sözü tutup o terapiye gideceksin.”
Bir anda korkum daha da yükselirken “Hazır değilim!” diye bağırdıktan sonra nispeten oldukça sessiz bir şekilde tekrarladım. “Hazır değilim… Can yeni döndü. Şu an değil…”
“Ne zaman hazır olacaksın? Can on sekiz yaşına girdiğinde mi?”
Sıkışmış hissettiğim için neredeyse kekeleyerek “Hayır ama…” dedikten sonra öfkeye tutunmaya çalışıp tekrar sesimi yükselttim. “Şimdi değil! Hayatım ne kadar karışık, görmüyor musun?”
“O yüzden zaten Asya!” diye bağırdı o da. “Gözlerimin önünde yitip gitmene müsaade etmeyeceğim. Her gün ruhun biraz daha kan kaybediyor. Sikeyim, bunu bana izletme artık!”
Dudaklarımı birbirine bastırıp oldukça gerilmiş bir yüz ifadesi ve yaşların donduğu gözlerle ona baktığım sırada sessiz kalmak, tercihim değildi. Sadece, söyleyecek bir şey bulamıyordum. Reddedemiyordum, hak verirsem de terapiye gitmem gerekecekti. Arafta kalmıştım. Geçen saniyelerin ardından yüzündeki öfkeli ifade dağıldı. Yüzünü buruşturup gerginliğini üstünden atamasa da en azından daha sakin bir şekilde “Bağırdığım için özür dilerim.” dedi.
Hislerim yutkunmakla geçmezken gözlerimi kaçırdım. “Bağırıp durmadığın bir ara konuşalım.” diyerek tekrar ellerimi çekmek istedim ama bırakmayıp isterik bir şekilde güldü. “Beni yaralaman,” dediğinde gözlerim yavaşça ona dönerken çabam da duraksamıştı. “En kolay kaçma yolun, değil mi?”
Bağırdığı için kötü hissetmesini sağlayarak üstüme gelmeyi bırakmasını amaçladığımı fark ettiğimde kalbim sızlamaya başladı. Yıllardır yaptığım da buydu. Onu uzakta tutmak için yaralamak. Çoğu zaman niyetim onu güvende tutmak oluyordu ama bugün, korkarak bunu yapmıştım. Terapiye gidince yüzleşmek zorunda kalacaklarımdan korkarak… Son zamanlarda hayatımı, onun yaşaması üzerine kurmuş olsam da bencil hissederken gözyaşlarım da özgürlüğe kavuşmuştu. Titreyen dudaklarımı bir süre kemirdikten sonra “Özür dilerim.” diye fısıldadım.
Gözlerime kızgın baktığı birkaç saniyenin ardından şefkati ağır bastı ve bir elimi bırakıp yanağımdaki yaşları sildi. Kendi kızarık gözleriyle ilgilenmedi bile ama beni yaşlardan arındırmıştı. O da bir şeyleri yutkunmaya çalıştı. Belli ki yutkunmakla geçmedi. Birkaç saniye es verdi. Sıkkın bir nefes alıp üfleyerek verdi ve ardından sesini temizledi. “Yarın öğlen birde randevu.”
“Barlas…”
“Yalanların ortasında birlikte kalmaya çalışıyoruz. Bunu kolaylaştıralım, olur mu?”
Sakin kalmaya çalışarak ılıman konuşuyordu ama bu konuda uzlaşı sağlayabilecek cesarete sahip değildim. “Artık daha iyiyim!” diye çıkıştıktan sonra tutmadığı elimle tshirtünden tutundum. Ayakta kalmak için güç alır gibi asılırken gözlerimi kaçırıp durarak telaşla konuşuyordum. “Daha iyiyim ve şu an ihtiyacım…”
Sesimi bastırarak lafımı kesti. “Bugün annenle görüşmeye gideceksen, yarın da terapiye gideceksin.” dedikten sonra ellerini üstümden çekip mutfak kapısına yöneldi. Birkaç saniye durakaldım. “Bana bunu dayatamazsın…”
Bana cevap vermeden ve belki de dinlemeden ilerlemeyi sürdürüp koridorda gözden kaybolduğunda ardından hızla ilerlemeye başladım. O dış kapıyı açtığında neredeyse koşar adımlarla ilerlediğim için yanına varıp kapıyı geri kapattım. Sabır diler gibi gözlerini kapattığında omzundan sarsmaya gayret gösterdim ama kılı kıpırdamadı. “Duyuyor musun? Bana bunu dayatamazsın. Daha iyiyim, diyorum sana!”
Gözlerini açmadan sakin kalmaya çalışarak derin bir nefes aldı ama havayı döver gibi üfledi. Başını benden yana da çevirmiyordu, eli hâlâ kapının kulpunda, başı hafifçe eğikti. Profilinin güzelliği ve yorgun görüntüsü, geri adım atmam için beni ikna etmeye çalışsa da korkum ağır basıyordu.
“Daha iyi olacaksın,” dedi tane tane. Ardından gözlerini aralayıp başını hafifçe benden yana çevirdi. Sol koluna yapışmış, dibinde duran kadına gerginlikle harmanlanmış yorgun, üzgün gözlerle baktı. “Ama şu an iyi değilsin.”
“İyiyim!” diye direttiğimde başını iki yana salladı. Şakaklarında, alnında ve boynunda damarları tekrar belirginleşirken çenesi kasılıyordu. Bağırmamaya çalışarak ama sessiz de kalamayarak “Sadece kötü hislerini halının altına süpürüyorsun ama ben sakladıklarını da görüyorum.” dedikten sonra kapıyı tekrar açtığında kapatmaya gücüm yetmese de elini kapının kulpundan çektiği an kapıyla arasına geçtim. Geriye doğru yaslandığımda beni savurmamak için güç kullanmayı bıraktı ve kapı tekrar kapandı. Bir eli tekrar kapının kulpunu, belimin yanından bulsa da açmaya çalışmadı. Yakınımdaki güzel yüzünde gözleri gözlerimde gezinirken başı da hafifçe bana doğru eğilmişti. “Sabrımı sınıyorsun.” diye mırıldandı.
Ellerim, yakın vücutlarımız arasında yükselip göğsüne yaslandı. Parmaklarım tshirtüne gömülür gibi tutarken “Yarın terapiye falan gitmek istemiyorum.” dedim.
“O zaman bugün de annenle görüşemezsin.”
“Sen mi karar veriyorsun?” diye bağırarak göğsünden hafifçe ittirdim ama gerilemedi. Gözleri onu ittiren ellerime indikten sonra gözlerini yumup dudaklarını yavaşça yalarken burnundan öfkeyle soludu. Sanırım yine dediğini yapmaya çalışıyordum. Onu uzaklaştırarak konudan kurtulmak. Bir diğer favori yöntemim de, kaçmaktı. Ya sevdiklerimin yanımdan kaçmasını sağlıyordum ya da ben kaçıyordum. Bu huyumla da anneme benziyordum. O da birini kovmayı ve kaçmayı çok iyi bilirdi. Başparmaklarım özür diler gibi yaslandıkları göğsünü hafifçe okşasa da geri adım atmayıp “Sana diyorum, sen mi karar veriyorsun?” diye sorduğum gibi gözlerini aralayıp “Evet!” diye bağırdı.
Ilıman yaklaşma çabasına gölge düşse de, istediğim gibi geri adım atmıyor, baskıyı arttırıyordu. Hareketlerim onu kızdırsa da konuyu kapatmıyor, sürdürüyordu. “Bunu…”
Lafımı kesip “Evden çıkmayı dene.” diyerek kapının kulpunu tutan elini tekrar indirdi. Diğer eli belime dolanıp beni kapıyla arasından çekti. İsterik bir şekilde gülüp sarılı kolunda ona dönerek “Beni hapsedecek halin yok.” dedim. Kolu belimden eksilip de açtığı kapıdan çıkmadan önce duraksayıp gözlerini bana çevirdi ve o da isterik bir şekilde güldü. “Aynen öyle yapacağım.”
Aralık tuttuğu kapıya vurup “Sen delirdin mi?” diye bağırdığımda o da çelik kapı pervazına çok daha gürültüyle vurup “Evet!” diye bağırdı. Birkaç saniye boyunca öfkeli ve hızlı nefes seslerimizi dinleyerek birbirimize baktık. Ardından gözlerim eline kaydı. “Acıdı mı?” diye sorduğumda sesim, sesiyle yankılanmıştı. Onun da az evvel kapıya vurduğum elime doğru baktığını gördüm. İçim sızlarken “Hayır.” diye mırıldandım.
Kendi acısına dair bir şey söylemeyip “İyi.” dedikten sonra elini pervazdan çekip işaret parmağıyla beni gösterdi. “Annenle görüştüğünde mahvolacaksın. Seninle enkaz altında kalmaya kabulüm ama o enkazı kaldırmaya artık benim de gücüm yetmiyor, anlıyor musun? Gözlerinin daldığı yerlerden çekip çıkartmaya artık…” dedikten sonra tekrar sertçe kapı pervazına vurdu ve bağırarak “Gücüm yetmiyor!” diye bağırdı. Gözlerimiz aynı anda dolarken titreyen dudaklarımı kemirmeye başladım. Gidince mahvolacağımı biliyordum ama gitmezsem de annemin söyledikleriyle Barlas mahvolacaktı. Şimdi bile eli acıdı mı diye düşündüğüm adam… O mahvolacağına, ben mahvolurdum. O da her şeyden habersiz, benim mahvolmamam için uğraşıyordu.
Cevap veremedim. O da nefes nefese ama bağırmayarak “Bana verdiğin sözleri tut artık.” dedi. Zaten bağırsa bu kadar duyuramazdı kalbime söylediklerini. Yalancının ve güvenilmezin tekiydim, verdiğim sözlerin de ardında duramaz, böyle kaçmaya çalışırdım. O da sitemli bir yalvarışla, ‘tut artık’ diyordu. Birkaç saniye daha gözlerini gözlerimde gezdirdikten sonra kapıdan tamamen çıkarak beni gözlerinden mahrum bıraktı. Kapıyı da kapattığında duygu yoğunluğu yüzünden buruşmuş yüzüm eşliğinde kapıya yavaşça tekrar vurdum. Sırtım kapıya dönerken ellerimi yüzüme götürüp sessizce ağlamaya başladım ama birazdan hıçkırıklara dönüşebilirdi. Kapıdan yavaşça kaydıktan sonra bacaklarımı dizlerimden kırarak karnıma çektim. Kollarımla bacaklarıma sarılırken başımı da dizlerime yasladım ve nefesimi olabildiğince üfledim. Bir şekilde hakkımdan gelip beni istediği yola çekmeyi başarabiliyordu.
O Şem, ben Pervâne gibiydik. Kanatlarımı alevlere çırpıyordum ama o benim yanmama müsaade etmiyordu. Böylelikle Pervâne yanmıyordu ama Şem…
İçin için tükeniyordu.
**
Kahve bardağını dudağına götürüp yudumlayan kızıl saçları dağınık, kabarık kadını gördüğümde duraksadım. Henüz birkaç saniye önce kapıda, Barlas’tan güç almıştım ama şimdi dönüp kollarına sığınasım vardı. Gölgemde sonsuza kadar saklayabilirim, demişti. Benim de, saklanasım vardı.
Elimdeki çantanın kulpunu sımsıkı tutarken geri dönemeyeceğimi biliyordum. Henüz göz göze gelmemiştik ama nefesim daralmaya başlamıştı. Pencereden dışarıya, binanın diğer tarafında kalan tarafa bakıyordu. İki sokak arasında yükseklik ve eğim farkı olduğundan şimdi baktığı sokak aşağısında kalıyordu. Görüşmemiz için Barlas mekânın sahibiyle anlaşmıştı ve başka hiçbir müşteri yoktu. Hatta mekân sahibi bile çıkmıştı. Yakınlardaki okul bahçesinden gelen çocuk sesleri, baharın cıvıltısı ve pek de büyük olmayan kafenin pencerelerinden uzanmaya çalışan gün ışığı, yer yer bazı masaları gölgede bıraksa da, şu anki görüntüyü olabildiğince yumuşatmaya çalışıyordu. Annem, içinin karanlığına tezat bir şekilde aydınlıkta kalan bir masada, beyaz çerçeveli bir pencerenin hemen altında oturuyordu. Pencerenin çıkıntısına koyulmuş renkli çiçeklerle birleşince, rüyalarıma benziyordu. Kâbuslarımda annemi beni boğarken, rüyalarımda ise severken görürdüm. Severken gördüğümde de, uyanmak kâbus olurdu. Şimdi sakince oturduğu yerde bir deliden belki de anneye benzerken içimde garip bir his doğuruyordu. Eğer paralel evrenler varsa, annemin beni doğurmaktan ötesine gidip kızı olarak kabul ettiği bir evren olup olmadığını merak ettim.
Barlas’la aramız limoni olsa da, kapıda sarıldığı gibi, şimdi tekrar içeri girip sarılmak istediğini biliyordum. Camın ardından halimi izliyor olmalıydı. Bir sendeleme görse, ellerim tenimi yolmak için boğazıma gitse hemencecik yanımda bitecekti ve belki de görüşme boyunca yanımda kalmak isteyecekti ama buna müsaade edemezdim. İstediğini kabul etmiştim çünkü buraya gelmek zorundaydım. Yarının acısı, yarının Asya’sının derdiydi. Bugün, yeterince dertliydim. Belki de… Korkularıma rağmen belki de, yarın terapi iyi gelebilirdi ama terapiste de yalanlar söyleyeceğimi düşünüyordum. Fark olarak, terapist bu yalanları fark edebilirdi. Terapistle de kavga etmeye çalışır mıydım? Kaçmak ya da onu kaçırtmak için?
Annem bardağını masaya yasladığında oluşan tok ses, kulağımda uğuldarken başı hareketlendi ve nefesim kesildi. Gözlerim hızla kızarırken çantamı karnımın önünde iki elimle tutmaya başladım. Parmaklarım çantanın kulpunu koparmak ister gibi sıkarken kaskatı kesilmiştim. Boynum ve sırtım gece boyunca ağrıyacak olmalıydı ama şimdi, kalbim ağrıyordu. Gözleri yavaşça beni buldu ama ihtiyacım olan biraz daha yavaş olmasıydı. Hatta… Bir ömür sürse bile hazır olmama yetmeyebilirdi. Buz kestiğimi hissederken ayakta kalmaya devam edebiliyorsam, Barlas içindi. Annemin tehdit ettiğini gerçekleştirmesini istemiyordum. Beni resmen Barlas’la tehdit etmişti…
Damarlarımdan tırmanan öfkeye tutunmaya çalışırken Barlas’ın hemen kapıda sarılırken kulaklarıma fısıldadığı şeyi hatırladım. “Nefes al…”
Birinin yaşamak için bunu hatırlamak zorunda kalması, ne acıydı.
Güçlükle nefes alıp kademeli bir şekilde üflediğim sırada annem yavaşça gülümsedi ve buraya kadar bile hâlâ rüyaydı. Ardından gözleri kapıdan yana döndü ve öfkem yükselirken ona doğru adımlamaya başladım. Böylelikle gözlerini Barlas’tan alıp bana bakabildi. Masanın dibine kadar varacağımı düşündüm ama birkaç adım mesafe kalmışken duraksadım. Öylece oturuyordu, etrafımız beni koruyacak kişilerle doluydu ama ona, bir anda üstüme atılıp boynuma yapışabileceği kadar yaklaşmak istemiyordum. Benim de elim armut toplamıyor, diye düşünmek isterdim ama armut toplamasa da acı topluyordu ve bana yine saldırsa, karşılık veremeyeceğimi düşünüyordum.
Elleri kahve kupasına döndü. Ellerinde yaşının getirdiği kırışmalar beyaz tenine yaşanmışlık katarken yaşattıkları ise, mevsimi bahardan koparıyordu. Bahara rağmen kış soğuğu ceketimin içinden girip tenimde dolaşırken zorlanarak “Kalk.” dedim. Gözlerimi kendimi gördüğüm yeşil gözlerinde tutmak istemeyerek penceredeki çiçeklerde gezdirdim.
“Kalk mı? Yeni gelmiştik. Önce hasret gideririz sanıyordum.”
“Kalk hadi!” diyerek bir adım daha çekildim ve kafenin küçük balkonunu gösterdim. Sigara içmek isteyenler için birkaç masa bırakılmıştı. Sessiz kaldığında gözlerimi ona çevirmek zorunda kaldım. Midem boğazımdan tırmanırken beynim uyuşmaya başlamıştı. Elimin ne kadar titrediğini anlamasın diye balkonu göstermeyi bırakıp tekrar iki elimle de çantamı tutarken dişlerimin arasından “Hadi.” dedim. Ona karşı hissettiğim en büyük duygu öfke olmalıydı, öfkeme tutunmak çok kolay olmalıydı ama öyle değildi.
“Niye masada konuşmuyorsunuz?”
Barlas’ın sesini duyduğumda yüzüm hafifçe buruşurken annemin dudakları keyifle kıvrıldı ve gözlerini Barlas’tan yana çevirdi. Onu masadan kaldırmaya çalıştığımı gördüğünde elbette ki müdahale etmek için içeri girmişti. Kafenin dinlenildiğini ve izlenildiğini biliyordum. Söylememişlerdi ama tahmin etmek güç değildi. Barlas, konuştuğumuz her şeyi duymak isteyecekti ve annem Ata’dan bahsedeceği için, annemi yönlendirdikleri masada konuşmam mümkün değildi. Çiçeklerden birinde, belki masanın altında, bir yerlerde dinleme cihazı olmalıydı. Balkona ise koymuş olsalar, şimdi Barlas müdahale etme ihtiyacı hissetmezdi. Hem sokak sesleri de birleşince, diğer dinleme cihazlarına düzgün ses gitmezdi.
“Dışarıda pek konuşamadık. Nasılsın Barlascığım?”
Kalbim kulaklarımda atarken ve soğuk terler dökmeye başlarken hafifçe Barlas’tan yana döndüm. Barlas anneme ters bir bakış attıktan sonra gözlerini bana çevirdi ve kaşlarını kaldırarak baktı. “Baş başa konuşmak istiyorum.” diye açkıkladım.
“Zaten baş başasınız.” dediğinde yavaşça kaşlarımı kaldırdım. Bizi dinlettiğinizi biliyorum, der gibi baktım. Gerginliği yükselirken dudaklarını yalayarak burnundan soludu. “Ayrıca havadar bir yerde olmak istiyorum.” diye ekledim ve bu yalan da değildi. Balkonda nefes almam daha kolay olacaktı. Gerçi, boğan hava değil anılar olunca hiçbir nefes ciğere varmıyordu.
Birkaç saniye boyunca kızgın baktı ama sonunda, burada olmanın benim için ne kadar zor olduğunu düşünerek olsa gerek gevşedi ve yavaşça başını salladı. Gözleri balkon kapısıyla aramda gezindikten sonra yanında kalan masadan sarı bir sandalye çekti ve oturdu. “Kapı aralık kalsın.” dediğinde “Peki.” diye mırıldandım. O da, annemin yeniden saldırma ihtimalini düşünüyor olmalıydı. Etrafta birçok adamı vardı ama kendisi bizzat yakın olmak ve herhangi bir durumda müdahale edebilmek istiyordu.
“Evlilik ne zaman?”
Annemin ima saçan sorusunu gördüğümde Barlas dirseğini masaya yaslayıp elini alnına götürdü ve bakışlarını uzaklaştırdı. Görmek bile istemediği annemin söylediklerini de duymazdan gelirken sakin olmaya çalışan bir nefes alıp verdi. Annemden, benden bile daha çok nefret ettiğini biliyordum ve onun sesini duymaya katlanamıyordu. Göz ve saç rengi, yüzünün detayları bana pek benzese de sesimiz hiç benzemezdi. Belki önceden benziyordu ama annem öyle çok sigara içerdi ki, sesi mütemadiyen pürüzlü ve kalındı. Şimdi bile, nasıl kapalı alanda sigara yakıp içmediğine şaşırmıştım.
Gözlerim muhtemelen ateşler saçarak anneme döndüğünde annem keyif alarak güldü. Normalde benim gibi dalgalı olan ama bakımsızlıkla karmakarışık hale gelip daha da kabaran saçları, gülüşüyle sallanan başı dolayısıyla hareketliydi. Gülüşünde dudağını ısırdı ve o sıra irileşmiş gözleriyle de birleşince görmekten nefret ettiğim o hali belirginleşti. Delinin tekiydi.
“Cevap yok mu?” dedikten sonra ‘ayıp’ der gibi dudak büktü ve gözlerini bana çevirdi. “Ben çok yakında kızım evlenecekmiş gibi hissediyorum da.”
Ruhum ardımdaki duvara sinmek isterken her nasıl olduysa hareketlendim. Kolundan tuttuğum gibi sertçe kaldırdığımda gözüm dönmüştü, baktığımı pek görebilecek halde değildim ama çıkan seslerden Barlas’ın da ayaklandığını duydum. Annemi ite kaka balkon kapısına sürüklediğim sırada annem tekrar gülmeye başlamıştı. Elliye yakın yaşında, bu koca ömründe tek derdi buymuş gibi “Kahvem kaldı…” dediğinde onu balkonun içine ittirdikten sonra hırsla masaya dönüp kahve bardağını aldım. Barlas o sıra “Canım…” diyerek beni tutmanın derdindeydi ama emin de olamamış gibi güç kullanmıyor, sadece ellerini kollarımda gezdiriyordu. Annemin peşinden balkona girerken balkonun köşesine doğru bardağı fırlattığım sırada Barlas da hemen ardımda, kollarımı tutmuştu ama beni durdurmaktan çok, ayakta kalmama destek oluyor gibiydi. Sadece kontrolü kaybetmemden endişeliydi. Annem kırılan bardağa ve üstüne de sıçrayan kahveye baktıktan sonra tekrar güldü.
“Niye bu kadar kızgınsın annecim? Yoksa Barlas…”
“Kes sesini!” diye bağırdıktan sonra Barlas’ın ellerinden sıyrılıp balkona girdim. Barlas da peşimden geliyor olmalıydı ki ona döndüğümde çarpışacak gibi olduk. Ellerini yeniden kollarıma getirerek bir adım geriledi. “Baş başa lütfen.” dediğimde yavaşça başını onaylar şekilde salladı. O sıra gözleri halimi ölçüp tartıyordu. Böyle bir tepki beklemiyor olmalıydı. Boğulmamdan korkmuştu ama annemi boğacakmış gibi davranmama şaşırmıştı. Ben de şaşırmıştım ama öfkemi annemin bana yaşattıklarından değil, Barlas’a yaşatabileceklerine dair telaşımdan aldığımı biliyordum. İmalı konuşup duruyordu, dilinin ucuna gelenleri bir söyleseydi, burada kıyamet kopardı. Evlilikten konuşup duruyordu ve niyetinin beni köşeye sıkıştırmak olduğunu biliyordum.
“Hemen buradayım.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Son kez kollarımı sıvazlayarak ellerini çekti ve geriye çekildi. Kapıyı kapattığımı gördüğünde itiraz edecek gibi oldu ama “Lütfen.” dedim. Annemin saldırısına uğramaktan çok saldıran olacakmışım gibi göründüğüm için kabullendi. İhtiyaç halinde kapıyı açması da çok sürmeyecekti ve zaten kapının cam bölmeleri vardı, bizi görebilecekti. Kaldı ki, binanın diğer tarafında kalan sokağa kıyasla yüksekte kalıyor olsak da o sokakta da adamları vardı. Dört bir yandan görülecektik. Bu şartlar altında bir şekilde duyulmadan konuşabilmemiz lazımdı.
Bakışlarımın baskısıyla Barlas az evvel oturduğu sandalyeye döndüğünde ben de annemden yana döndüm. Çantamı sinirle bir köşeye atıp ceketimi çıkarttığım sırada o da balkon korkuluğuna yaslanmış, beni izliyordu. Ceketimi de çantamın yanına yolladım. Demin buz kesmiş gibi hissederken şimdi de yanıyordum. Saçlarımı yolar gibi kulaklarımın arkasına sıkıştırdığım sırada öfkeli, korkuyu gizleyen bakışlarımı ondan çekmiyordum. Bir an bakmasam beni ya da kendini balkondan atabilecekmiş gibi hissediyordum. Ne yapacağı belli olmazdı. Neyse ki, balkon pek yüksek değildi ve aşağıda adamlar vardı.
Üstümdeki kumaşı karnımdaki bol kısmından yakalayıp tenime hava girmesini ister gibi birkaç kez çekip bırakırken “Sessiz olacaksın.” diye uyardım. Gözleri ardımdaki kapıyla aramda gezindi ve tekrar güldü. “Ondan sonsuza kadar saklayamazsın, biliyorsun değil mi?”
Tshirtümü bırakıp öfkeyle dibine vardım. Bir an, tam aksinden, benim onu balkondan atabilme ihtimalimden korktum. Onun mor bluzunun yakalarından yakalayıp korkuluktan uzaklaştırarak balkonun iç kısmına doğru ittirdiğimde kalçası masaya çarparken masayla birlikte duvara kadar geriledi. O sıra masanın üstündeki tuzluk yere düşmüştü. Gözleri masada ve yere düşen tuzlukta gezinirken “Bir de bana ‘hep zararsın’ derdin. Şurayı getirdiğin hale bak.” deyip ayıplar gibi tıh tıhlayarak gözlerini bana çevirdi.
“Öderim.” dedim hızla. Verdiğim zarar neyse ödeyecektim. “Aramızdaki fark bu. Sen yaptıklarının bedelini ödemiyorsun.”
Gülüşü yavaşça silindi. Çenesi bir hayli gerilirken yaslandığı masadan doğruldu. Eli arka cebine gittiğinde ne çıkartacağını bilemediğim için iyice gerildim. Halime bakarken, “Korkma, üstümü aradılar.” dedi ve arka cebinden çıkarttığı sigara paketinin ardından tekrar kalçasını masaya yasladı. Sigara paketine sıkıştırdığı çakmak ile sigarasını yakmasını izlerken korktuğumun farkında olduğunu düşündüm. Onu boğabilecekmiş gibi davranmama rağmen ne kadar korktuğumu biliyordu. Her anne evladını tanımalıydı ama beni ancak korkularımı, acılarımı biliyordu. Biliyor ve oralardan vuruyordu.
Sarı filtre kalın sigarasını dudaklarının arasından, uçları çıkmış kırmızı ojeli parmaklarıyla aldıktan sonra dumanını üfledi. Kokusu yüzümü buruştururken bir adım daha geriledim. Zaten nefes almakta zorlanıyordum, bir de sigara solumak istemiyordum. Hep kırmızı oje sürerdi ama sık yenilemezdi. Bir yandan tırnaklarını da yediği için geriye çıkmış oje, şekilsiz tırnaklarla birlikte şimdi olduğu gibi rahatsız edici bir görüntü kalırdı. Külü, hemen orada küllük olmasına rağmen masa örtüsüne doğru silkeleyip “Bunu da ödersin.” dedi.
“Senin yaptıklarını hep ben ödüyorum zaten.” diye mırıldanırken hâlâ gözlerine bakmamaya çalışıyordum. Öfkeyle yükseldikçe bakmak kolaydı ama birkaç saniyelik sessizliğin ardından zihnimdeki tahta korku oturmaya başlıyordu.
“Ben seni doğururken ödeyeceğimi ödedim.”
Kızaran gözlerim, ‘Gerçekten mi?’ der gibi bakabilmek için gözlerine yükseldi. “Bunu her anne yapıyor.” derken sesimin titrediğini göstermemek için kısık sesle konuşmuştum.
Başını iki yana sallarken sigarasından, kâğıdın yanışı kulağıma kadar gelen uzun bir nefes daha aldı ve dumanlar yayarak üfledi. Sigarayı tutan ince uzun parmaklarını dudaklarından uzaklaştırdı. Bir kolunu beline sarmış, sigarayı tutan elini yüzünün yanında havada tutarken dirseğini de diğer koluna yaslamıştı. Bu görüntüye ne kadar aşina olduğumu düşündüm. Boyum, yaşım, kilom ve hatta yaşadığımız ev bile değişmişti ama gözlerim hep bu görüntüyü görmüştü, başka açılardan. Bazen buzdolabında yiyecek bir şeyler aradığım sırada o balkonda kahvesini içerken, bazen evin içinde dolaşırken, bazen televizyonun karşısında, bazen mahalleden biriyle ya da babamla kavga ettiği sırada, bazen odama gelip yine neden yükseldiğini anlayamadığım bir nefretle varlığıma küfrettiği zamanlarda. Bir yandan başparmağını, sigarayı tutmayan diğer parmaklarında gezdirirdi yavaşça. Şu anda da yaptığı gibi.
“Her anne yapmıyor.” dedi ve tekrar masa örtüsüne sigaraya bıraktığı bir fiskeyle külü silkeledi. Bunu yaptıkça beli hafifçe soluna dönüyordu. Tekrar sigara dudaklarına götürdü. Bir nefes daha alacak gibi oldu ama duraksadı ve gözleri kısıldı. Sigarasının ucuyla beni gösterdi. “Seni aldırabilirdim.”
İsterik bir şekilde gülerken yaşlanan gözlerimi kaçırdım. Sinirden volta atarmış gibi ardıma dönüp birkaç adım korkuluğa yaklaşırken ellerimle de hızla gözlerimi sildim. Ardımdan konuşmaya devam etti. Söyledikleri can yakıcı olsa da sesini duymak rahatlattı çünkü hâlâ masanın oradan geliyordu. Ona ardımı döndüğümde bir anda yaklaşıp beni korkuluklardan itecekmiş gibi hissediyordum. “Ama ben hayatımı mahvetmene rağmen seni doğurmayı tercih ettim.”
Ona doğru dönüp kalçamı korkuluklara yaslarken ellerimi de kalçamın iki yanından korkuluk demirlerine uzatmıştım. Sırıtışımda alt dudağımı ısırdıktan sonra, “Keşke doğurmasaydın.” dedim. Ardından sırıtışım silindi ve korkuluktan doğrulup sinirle birkaç adım yaklaştım. O sıra aramızda kaldırdığım ellerimi havada sinirle hareketlendirmeye başlamıştım. “Keşke!” diye sesimi yükselttikten sonra ellerim yumruk şeklini aldı ve dişlerimin arasından “Bunu bir ömür yüzüme vuracağına beni doğurmasaydın!”
Benim için yaptığı tek şey beni doğurmaktı ve yüzüme vurup dururdu. Oysaki istemezdim ki. Bu hayatı yaşayacağı bir bebeğe anlatılsa hangi bebek gülerdi, ağlamazdı? Hayatımı güzel kılan birkaç şey vardı. Bir yanım yine de Barlas’la tanışmak, Can’ın ablası olmak isterdi ama yorgun yanım da… Doğmak istemezdi.
Sigarasından son bir nefes aldı. Öyle uzun sürdü ki izmarite vardı. Ağzına acı bir tat gelmiş olmalıydı, sigara içtiğim birkaç seferden biliyordum. İzmariti dudaklarından alıp masa örtüsüne bastırarak söndürdü. Ardından ne yapacağını biliyordum. Yeni bir sigara yaktı. Tekrar dumanı üflerken sigarasıyla beni gösterdi. “Her şeye rağmen seni doğurdum, sokağa atmadım ama sen ne yaptın? Beni o cehennemde yalnız bıraktın!”
Ellerim enseme giderken hazmetme güçlüğü çekiyordum. Onu dinlemek, konuşmasına müsaade etmek öyle zordu ki. Dünyanın en haksız kadının kendini haklı görmesine dayanamıyordum. Hep böyle olurdu. Tanıdığım en manipülatif insanlardan biriydi. Siktir… Ben de öyleydim. Onunla karşılaşmak benzer yönlerimizi daha iyi hatırlamamı sağlarken kızarmış gözlerimi balkon tavanına yükseltip kırpıştırdım ve ağlama isteğime engel olmaya çalıştım. “O aptal yerde delilerle birlikte iki yıl geçirdim! Sen, benim evimde, benim hayatımı yaşarken ben o deliğe tıkıldım!”
“Bir hayat falan yaşamadım…” diye mırıldanırken başım eğildi. Bağırıp çağırmak istediğim cümleler vardı ama dudaklarımdan yorgun mırıltılar çıkıyordu. Gözlerim zeminde gezinirken cümleleri arasına giren sigara içme ve üfleme sesinden de ayrı nefret ediyordum. Sigara dumanını solumaktan da, hava solusam bile nefes almakta zorlanmaktan da nefret ediyordum. Her şeyden nefret ediyordum.
“Anneni oradan çıkartmaya çalışmadın!”
Sakince “Sen benim annem değilsin.” dedim.
“Annenim!” diye bağırdı ve gözlerim ona doğru yükselirken ellerimi ensemden çektim. “Hep kendi başına ayakta kaldığından bahseder, o sinsi gözlerinle beni küçümsersin ama seni doyurmasam aç kalırdın be! Seni ben büyüttüm! O sözde baban kahvehanelerden çıkmazken senin altını ben değiştirdim!”
Sinirle güldüm. “Yani komşular kaç kere açlıktan ölmek üzereyken, katıla katıla ağlarken beni kurtarmadı, öyle mi?”
“Yalan hepsi!” diye bağırdı. Gülüşüm artarken gözlerimi kaçırdım. Ardımdan hafif esen rüzgâr yüzünden önüme düşen saçlarımı tekrar sinirle geriye itip kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Ve yalancıydı. Tıpkı benim gibi. Gerçekleri ihtiyaç duyduğum doğrultuda eğip bükebilme huyumu da ondan almıştım.
“O Barlas’ın senin etrafında uçuşmasını sağlayan güzelliğini ben verdim!”
Gözlerim hızla ona dönerken “Barlas güzelliğimi sevmiyor.” dediğimde sigarasını tekrar masa örtüsüne söndürürken dumanlar eşliğinde güldü ve ardından birkaç kez öksürdü. Öksürüğü bittiğinde hırıltılı bir şekilde gülmeye devam etti. “Burada yüzünü paramparça etsem…” dediğinde bunu yapabileceğini bildiğim için kanım donarken titrek bir nefes daha almakta zorluk çektim. “… kaç ay daha yanında kalır sanıyorsun?”
“Barlas senin aklının erebileceği bir adam değil.” dedim tükürür gibi konuşarak. Yüzüm annemden iğrenerek buruşmuştu. “Senin tanışabileceğin, senin gibi birini sevebilecek adamlardan değil.”
Tam yeni bir sigara yakacakken gözleri bana döndü ve sinirle sigarayı dudaklarından alıp yaslandığı masadan doğruldu. “Tanıdım öyle bir adam!” diye bağırdı. Sonra sinirle beni gösterdi. “Senin yüzünden kaybettim!”
Ağlar gibi çığlık atarak “Babamı ben öldürmedim!” dedim. Babam boktan herifin tekiydi, öldükten sonra annemin gözünde kıymete binmiş, bana saldırmasına neden olmuştu ama ben yapmamıştım! Borca batık, sarhoşun tekiydi ve bir sarhoşluğunda paşa gönlü ölmeye karar vermişti. Bunu da ailesinin gözleri önünde, evinde yapmak istemişti. Belki de niyeti, bize son kez eziyet etmekti.
“O domuzdan bahsetmiyorum, geri zekâlı.” dedikten sonra tekrar sigarayı dudaklarına götürdü ve yaktı. Anlayamayarak baktım. Annem ayran gönüllüydü, babamla evliyken evine adamları atıp dururdu. Kim bilir hangi aşkından bahsediyordu. Çoğunda ben de olurdum. Odamdan çıkmamam, gelen adamların tadını kaçırmamam için beni yeterince tehdit eder, sonra kapımı çarpar giderdi. Açtıkları müzikleri, tokuşturulan kadehleri ve iğrenç sözleri bir duvarın dibinde yere çökmüş, kendime sarılıp sessizce ağlayarak dinlerdim. Bazen dinlemeye dayanamaz ellerimi kulaklarıma öyle yaslardım ki, kasılmış boynum ve sıkışmış kulaklarım günlerce ağrır, acırdı. Zamanla büyümüştüm ve eve gelen adamların ilgisini çekmeye başlamıştım. Birkaçı annemin yanından lavaboya diye kalkıp odama girmeye bile çalışmıştı. Annemin benim için yaptığı ‘doğurmak’ dışında tek şey, o adamları yaka paça evden atmasıydı. Dokunamazsın, diye bağırıp dururdu. Bana dokunmalarını istemezdi ama o adamları eve almaktan da geri durmazdı. Sonra zaten adamlar evden gidene kadar eve dönmemeye başlamıştım. Sokaklarda oyalandığım günlerden birinde de Barlas’la olan hikâyemiz başlamıştı zaten. Okuldan tanıdığım, üst dönemim ve okuldaki kızların bir hayli ilgisini çeken Berk Barlas Altay’ın ilgisini de, herkesin ‘huysuz’, ‘suratsız’, ‘köşedeki o evin kızı’, ‘insan azmanı’ dediği kız çekmişti. O zamanlar da benimle neden ilgilendiğini, bende ne gördüğünü anlamazdım, hâlâ anlamıyordum.
“Sana yemek verdim, ev verdim ama sen ne yaptın? Anca bana düşman oldun!”
Ona “Beni öldürmeye çalıştın.” diye hatırlatan sesi yadırgadım ama bana aitti. Yorgun, bitkin ses tonuma alışkındım ama hayatımı sarsan bir gerçeği bu kadar soğuk bir ses tonuyla dile getirmeme şaşırmıştım.
Elini daldırıp kabarık saçlarını biraz daha dağıttı. O sıra gözlerini benden aldı ve dudakları memnuniyetsizce kıvrıldı. Elini saçlarından çektikten sonra ‘Hadi oradan’ der gibi sallayıp tekrar bana baktı. “Biraz hırpalandın sadece ama sen böyle her şeyi abartıyorsun.”
Kaşlarım kalkarken yüzümde yavaş bir gülüş oluştu. Alt dudağımı ısırırken duvara doğru dönen gözlerim odaksızca gezinmeye başladı. Çınlayan kulaklarımla ve sıkışan göğsümle baş etmeye çalıştım. Biraz hırpalandın sadece…
“Beni sinirlendirip sinirlendirip sonra ‘deli’ dedin. Kardeşini bile bana düşman ettin.”
Gözlerim ona dönerken “Senden korkuyordu.” diye fısıldadıktan sonra burukça gülümsedim. Kardeşimi ona düşman ettiğim falan yoktu. Aksine, annem beni sevmese de keşke onu sevseydi. Yalvardığım anlar olmuştu. Can’la ilgilenmesi, sarılması için yalvardığım anlar olmuştu. Can uyurken birkaç kere yanına gidip ağlayarak sarıldığını, başında durduğunu görmüş, şahit olmuştum ama Can’ın gözleri açıkken canavarın tekiydi. Can da ondan korkuyordu. Çocuklar ‘Anne’ diye ağlardı, korktuklarında, acıktıklarında. Can ‘Abla’ diye ağlardı, özellikle de annesi yakınlaştığında.
“Senin yüzünden!” diye bağırarak yakınlaşmaya başladı. Bir adım gerileme ihtiyacı hissettim ama durmadı. Üstüme gelmeye devam etti. Geriledikçe nefesimi tutmaya başlarken ellerim aramızda yükseldi. Korku vücudumu ele geçirmeye başlamıştı. “Sen yaptın!”
Balkonun kapısı açıldığında gözlerim Barlas’a doğru döndü. Hazmedememiş, dayanamamış, gelmiş gibiydi. Bağırdığımız anlarda o da duyuyor olmalıydı. Belki de hareketlendiğimiz için cam bölmeli kapının ardından görebilmeye başlamıştı. Gözleri halimi taradıktan sonra anneme döndü. Annem üstüme gelmeyi bırakmıştı. “Bir kere daha Asya’ya bağırır, üstüne yürürsen seni bulduğum ilk deliğe tıkarım.”
Hapishaneye bir şekilde tıkabilirdi. Yeterli bir suç isnadı olmadan sonsuza dek tutamazdı ama ilk döndüğü gün olduğu gibi yine yapabileceğini biliyordum. Polislerle bağı anlaşılmasın diye dile getirmemişti ama kastettiği bu olmalıydı. Akıl hastanesine de geri dönmesi için arka planda çabaların sürdüğünü biliyordum ama Ata da işini sağlama almış olmalıydı. Annemin iyileştiğine dair heyet raporları olmalıydı. Karşımdaki kadının belirli hareketlerinin daha tutarlı hale geldiği doğruydu ama hayır iyileşmemişti, hâlâ delinin tekiydi.
Annem yavaşça sırıttı ve alt dudağını dişleyerek masaya kadar geriledi. Masaya yaslanıp ‘Oldu mu?’ der gibi kaşlarını kaldırdığında Barlas, öfkeli gözlerini ondan aldı. Bana, ellerime doğru baktığında hâlâ annemle aramda, korunmak ister gibi kaldırdığımı gördüm. Titreyen ellerime bakmak, hissettiğim boğulmuşluğu arttırırken ellerim boynuma doğru yol aldı. Tenimi, boğazımı yırtmak istedim ama Barlas’ın kolyesini bularak tuttum. Barlas da birkaç adımla yaklaştı. Annemle aynı ortamda kalmasını istemediğim için tedirginliğim arttı. Yanaklarımı kavradı. Gözleri sağında kalan annemle aramızda gezindi. Vücutlarımızı çevirerek anneme sırtını verdi. Dağ gibi bedeninin önünde gizlenmiş oldum. Alınlarımız birleşirken gözlerim kapandı. “İyi misin güzelim?” diye fısıldayarak sordu.
“Sandığım kadar berbat geçmiyor.” diye fısıldadım ben de. Evet, berbat geçiyordu ama en azından panik atak ya da cinnet geçirmiyordum. Anneme sırtını dönmesi beni tedirgin ediyordu. Annem Barlas’a da ardından saldırabilirdi. Ellerim kolyeden çekilip Barlas’ın belinin iki yanından uzanabildiğimce sırtına doğru giderken dönmek ister gibi hareketlendim. Anneme yan olarak döndük ve hâlâ masaya yaslı olarak gördüğümde rahatladım. Tedirginliğimi izledikten sonra “Devam etmek zorunda değilsin. Gidelim hadi buradan.” deyip ellerimden tuttu ve beni kapıya doğru çekerek geriledi. Durmak istediğimde çekmeyi bıraktı. Gözlerim annemle Barlas arasında gezinip duruyordu. Annem sessizce sigarasını içse de gözleriyle gülüyordu. Bakışları beni daha da tedirgin ediyordu. Her an ağzından saçma sapan bir şey çıkabilirdi.
“Birkaç dakika daha.” dedim Barlas’a. “Ardından gidelim.” dediğimde emin olamayarak baktı ve sıkkınlıkla soludu. Gülümsemeye çalıştım ve ellerime kenetli ellerini sıktım. Bir elimi diğer eline emanet ederek yanağımı kavradı ve kendisine doğru çekip alnımı öptü. Dudaklarının ve temaslarının sakinleştirici etkisi hızla vücudumda gezinmeye başladı. Geri çekildiğinde artık gülümsemekte zorlanmıyordum. Buruk bir gülümsemeydi ama gerçekti işte. Güç vermek ister gibi elimi sıktı. Geri çekilirken gözlerini anneme çevirdi ve uyararak baktı.
Bir şey demesine gerek kalmadan annem “Anladım.” diye homurdandı. Barlas ters bakışlar eşliğinde kapıya yöneldi. Çıkıp kapatmadan önce son kez bana baktı ve gülümseyerek başımı onaylar şekilde salladım. O da burukça gülümsedi ve geri çekildiğinde gözlerimi anneme çevirdim.
“Sana âşık.”
Bu yüzden güneş doğuyor.
“Barlas hakkında konuşma.” dediğimde güldü. Sigarasını havada sallayarak “Ama tatlım buraya bu yüzden geldim.” dediğinde kalbim korkuyla çarptı. Gözlerim kapıyla arasında gezindikten sonra “Sessiz ol.” dedim. Tekrar güldü. “O zehir aklını ben verdim ama sen aptallık yapıp duruyorsun.” dediğinde kendi rızamla ona birkaç adım yaklaştım. O masaya yaslı durmaya devam ediyordu.
“Sana ömrümü verdim, sen hep nankörlük ettim ama sonunda karşılığını ödeyebileceksin.”
“Ne saçmalıyorsun?” derken sessiz kalma çabasındaydım ve öfkem yüzünden tıslar gibi konuşuyordum.
Sigarasını masa örtüsüne söndürdü. Paketinden yeni bir dal daha çıkartacağı sırada birkaç adım daha yaklaşıp sinirle paketi elinden aldım ve bir köşeye attım. Gözlerim kapıya döndüğünde Barlas’ı gördüm. Camın hemen ardındaydı. Annem yaklaşmamış olsa da ben ona yaklaştığım için tetikteydi. Yutkunarak gözlerimi anneme çevirdim ve bir adım geriledim. Annem sigarasına doğru bakarken “Sen fazla oluyorsun ama.” diye söylendi.
“Söyle, ne saçmalıyorsun!” dedikten sonra sinirle inleyip “Ama sessiz konuş.” dedikten sonra sinirden volta atıyormuşum gibi hareketlendim. Annemin sağ tarafına doğru geçip ona döndüm. Annemin yüzünü, Barlas’ın bakış açısından gizleme gayretindeydim. Annem de vücudunu bana doğru çevirip kalçasının yanıyla masaya yaslandı ve elini de masanın üstüne, küllerini döktüğü yere koydu. Eline bulaşan kül umurumda değil gibiydi. O ellere az daha kızının kanını bulaştıracağı düşünüldüğünde, kül neydi ki?
Biraz hırpalandın sadece, demişti. Beni öldürmeye çalışmış, Barlas kurtardığı için hayatta kalmıştım ve biraz hırpalandığımı söylüyordu.
“Onunla evleneceksin.” dedikten sonra yavaşça sırıttı. Dudaklarını öne ite ite ama istediğim gibi sessiz bir şekilde “Ata’yla.” dedi.
Ellerim nerede duracaklarını bilemeyerek telaşla, ensemde, saçlarımda ve arada belimin yanında dolaşırken korkumu gülerek üstümden atmaya çalıştım. “Öyle bir şey olmayacak.”
“Barlas sana âşık olabilir ama bu adam da takıntılı, farkında mısın?”
Ellerim saçlarımı çekiştirmek ister gibi tekrar kulaklarımın arkasına sıkıştırdı ve bir süre orada kaldı. Korkum yüzünden nefes nefeseyken “Bir önemi yok.” dedim. Annem hafifçe gülerek başını iki yana salladı. Başıyla ardımı, Barlas’ı kastederek gösterdi. “Onu öldürür.”
Nefes almakta zorlanırken nereye gideceğini bilemeyen ellerim kolyeme doğru gitti. Ucunu güç almak için tutarken gözlerim dolmuştu. Başımı yeniden iki yana salladım. Annem ise onaylar şekilde salladı. “O adamla yeterince mesai harcadım. Bana deli diyorsun ya…” dedikten sonra keyifle kaşlarını kaldırıp indirdi. “O benden de deli. Onun olmazsan senin Barlas…” dedikten sonra çenesinin ucuyla tekrar kapıyı gösterdi ve ‘ölür’ der gibi ağzından sinir bozucu bir ses çıkarıp hafifçe omuz silkti. “Bakma bana öyle. Sadece gerçekleri söylüyorum.”
“Gel, böyle saçmala diye mi seni oradan çıkardı?”
“Düğününüzü kaçırmamam için beni oradan çıkardı.” dedikten sonra yapma bir şekilde gülümseyip gözlerini kırpıştırdı. “Hangi anne kızının düğününü kaçırmak ister?”
Dişlerimin arasından “İğrençsin.” dedikten sonra ağlar gibi “İğrençsiniz.” diye ekledim. Barlas hâlâ içeri damlamadıysa, yeterince sessizdik. Gülüşü silindi ve “Aptallık etme,” dedi. “Adam yer altında İstanbul’u yönetenlerden biri. Kanun gibi zengin. Parmağını şıklatmasıyla yeri yerinden oynatıyor. Hayatımız kurtulur, farkında mısın? Mahalle çocuğuyla aşkını, heyecanını yaşadın, yiyeceğin naneleri yedin, bitti. Şimdi bana olan borcunu ödeyeceksin. Beni de, kardeşini de, kendini de bu sefil hayattan kurtaracaksın.” dedikten sonra tekrar sırıttı. “Bakarsın ben de babasıyla nikâh masasına otururum. Neydi?” derken gözleri tavanda gezindikten sonra “Hah.” diyerek güldü ve gözlerini tekrar bana çevirdi. Heceleri uzatarak “Beyham Yıldırım. Yasemin Yıldırım.” dedikten sonra göz kırptı. “Yakıştı, değil mi?”
“Allah’ın ruh hastası.” dediğimde gülüşü azaldı. Tehlikeli bir sırıtışa döndü. “Ama en çok ne yakışıyor biliyor musun?” dedikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Asya Yıldırım.”
Midem ağzıma geldi, zor yutkundum. Gözlerimi hızla yumup başımı başka yöne çevirdim. Vücudumun titremeye başladığını hissediyordum. Ellerim kolyeden boynuma doğru kaymak, kendimi boğmak istiyordu. Ellerimi boynumdan uzak tutmak için kolyeden de çektim. Enseme doğru kaydırdım. Birkaç nefes soluklanmaya çalıştım. Yaşlı gözlerimi kırpıştırarak araladım ve ellerimi ensemden çekerken tekrar anneme baktım. Keyifliydi. Hayatının kurtulduğunu düşünüyordu.
“O Beyham senin gibi kadınlara dokunacağına, kendini köprüden atar. Hayal kurmayı bırak, iğrenç kadın. Sana da hiçbir borcum yok. Ata’yla da evlenmeyeceğim.”
Gidecek gibi hareketlendim ama, “Ölsün mü istiyorsun?” diye sorduğunda duraksayarak ona döndüm. Barlas için çok üzülüyormuş gibi dudaklarını bükmüştü. “Senin ona yar olmana izin verir mi sanıyorsun?”
Vermeyeceğini biliyordum. İpi kopmuş dana gibi her şekilde saldıracaktı. Niyetim de zaten ondan ve babasından kurtulmaktı. Hapse girdiklerinde, güç aldıkları her şeyi kaybettiklerinde kendi kendine gireceği öfke krizleri bize zarar veremezdi. “Hadi sana yine annelik edeceğim.” dedikten sonra neşeyle güldü. İşaret parmağıyla beni gösterip “Her ne kadar sen nankörün teki olsan da.” dediğinde gözlerimi devirmeye güç bulamadım. “Madem sen bu adamı bırakamıyorsun, ben sana yardımcı olayım. Eğer, Barlas’ı terk edip Ata’ya gitmezsen, Barlas’a olan bitenden bahsedeceğim.”
Gözlerim kararmaya başlarken yanımda kalan sandalyeye tutundum. Güçlükle nefes alıp kademeli bir şekilde verdim. Boğuk bir ses tonuyla “Mafyanın tekiyle bir oldun, kızını nasıl hapsedebileceğini mi konuşuyorsunuz?” diye sordum. Ata, annemden beni böyle tehdit etmesini istemiş olmalıydı.
Keyifle “Ama altından bir kafes.” dediğinde yeniden ağzıma gelen mide suyumu yutkundum.
“Bana dokunmak istiyor.” dedim, beni korumaya çalıştığı tek durumu vurgulayarak. Keyfi silindi. “Karısı olacaksın. Elbette dokunmak isteyecek.”
“Zorla.” diye fısıldadım. “Zorla karısı olursam, zorla dokunacak.”
Gözleri gözlerimde gezindi. “Zamanla onu isteyeceksin.”
“Hayır!” diye bağırdıktan sonra tedirgin olup kapıdan yana baktım. Yanımıza gelecekmiş gibi duran Barlas’a başımı iki yana salladığımda sıkkın bir yüz ifadesiyle duraksadı. Anneme döndüm ve yumruğumu sıktığım elimde işaret parmağımı kaldırıp onu gösterdim. Bağırmamaya çalıştım. Dişlerimin arasından “Onu asla sevmeyeceğim.” dedim.
Birkaç saniye düşünerek baktığında, her nasılsa küllerin ardından umutlandım ama tekrar alayla gülümsedi. “Her kadın sevdiği adamla ömür geçiremez kızım,”
Kızım.
İğrenerek yüzüm buruşurken elim ayağım kesilmeye başlamıştı. “Sen de ona alışacaksın. Sevdiğin adamın yaşamasını istiyorsan, alışacaksın. O altından kafeste hep birlikte, kocaman bir aile olacağız.”
Sinirle inleyip “Kızın yatak odasında…” dedikten sonra nefesim kesildiği için kısık ve boğuk bir şekilde eklemek zorunda kaldım. “… tecavüze…” dedikten sonra gözlerimi sımsıkı kapattım. İçim titremişti. Şimdiden o günkü çığlıklarımı duyar gibiydim. Yüzüm olabildiğince buruşmuşken ağladığımın farkındaydım. Buraya ilk geldiğimde gözyaşlarımı ondan gizlemek niyetindeydim ama yapamıyordum. Gözlerimi kırpıştırarak aralarken devam edebilmek için nefes almaya çalıştım. “… uğrarken sen paranın tadını mı çıkaracaksın?”
“Önce seni kendine âşık edeceğine söz verdi.” dediğinde, bu detayı konuşmalarına şaşırdım. Annemin, bunu şart koymasına. Oyalandığım birkaç saniyenin ardından sinirle inleyip “Öyle bir şey mümkün değil,” dedim. “Kime âşık olduğumu biliyorsun. Kaldı ki yalan!” derken sesim yeniden yükselmişti. Sessiz konuşmaya gayret ederek “Yalan.” diye tekrarladım. “O yalancının teki. Ona teslim olduğum ilk gün, üstüme çullanacak.”
Gözleri gözlerimde gezindi. Nefes nefese ve nereden kazandığımı bilmediğim bir umutla ona bakıyordum. Hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yetmezdi ama en azından Ata’nın yanında olmasın istiyordum. Beni doğurmamış olmasını dilerdim ve mademki doğurdu, düşmanımla, beni mahvetmek isteyen, esasen zaten mahvetmiş olan adamla bir olmamalıydı. Gidip bir yerlerde iğrenç bir anne olmaya devam edebilirdi ama bu kadar kötü olmamalıydı.
“Barlas’ı terk et.” dediğinde gözlerim kapanırken omuzlarım olabildiğince çöktü. Titreyen dudaklarımı birbirine olabildiğince bastırıyordum ama hıçkırıklar boğazıma dizilmişti. Başımı yavaşça iki yana salladım. Nasıl hâlâ bu kadın bende hayal kırıklığı hissi yaratabiliyordu? Beni öldürmeye çalışmıştı… Hâlâ neyin hayalini kuruyordum?
“Terk et yoksa, olanı biteni ben anlatacağım. Sonra da zaten muhtemelen Barlas seni terk eder.”
“Muhtemelen.” diye fısıldarken gözlerimi araladım. O sıra gözlerimden birkaç damla daha aktı. Ne olursa olsun beni affedeceğini söylemişti ama bunu affedemeyebilirdi. Beni korumaya devam ederdi ama elimi muhtemelen bırakırdı. Onu aldatmış kadar kandırılmış hissettirecektim, sadece bu ihtimali hariç tutmuştu ve benim yaptığım da tam olarak buydu. “Ama başka ne yapar, biliyor musun?” diye sordum. Alaylı bir ilgiyle kaşlarını kaldırırken “Hı?” diye sordu.
“Ata’yı öldürür.”
Omuz silkerken hafifçe güldü. “Deli değil ya. Onu delik deşik edeceklerini bilir. Niye mafyaya sıksın?”
“Belki deli değil ama,” diye fısıldadıktan sonra içim sızlarken dudaklarım tekrardan büküldü. Onun da gördüğünü, ona hatırlattım. Biliyordu, çok iyi biliyordu. O akıl hastanesine kapatılmadan önce buna yıllarca şahit olmuştu. “Âşık.”
Âşık olmak da akıl işi değildi zaten.
Özellikle de benim gibi bir kadına.
Gözlerime gittikçe ihtimal vererek baktı. Keyfi silinmişti. Güç toplamaya çalışırken ellerimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Ellerimi yüzümden çekerken sesimi de temizledim. Omuzlarımı ve çenemi dikleştirip öfkemle ayakta kaldım. “Yani gidip Barlas’a bir şeyler anlatırsan, o da gider ve senin para bankanı öldürür,” dedikten sonra “Sonra o da ölür,” derken tekrar sesim iyice titremiş, dudaklarım bükülmüş, yüzüm buruşmak istemişti ama yumruklarımı sıkarak güçlü kaldım. “Ve zengin olma hayallerin de suya düşer.”
Sinirle baktığında istemsizce akan gözyaşlarımı tekrar sildim. Kızının başına gelecekleri konuştuğumda bile sinirlenmemişti, şimdi zengin olamayacağı için hazımsızlık yaşıyordu. “Sakın bir daha beni Barlas’a söylemekle tehdit edip Barlas’ın yanında saçma sapan imalar yapma. O adam bir yaşadıklarımı öğrenirse, kıyamet kopar.”
Annem tıslayarak “Aptal.” dedi. Şimdi tekrar nefret ederek bakıyordu. Belki de başından beri eskiye kıyasla daha tutarlı ve sakin davranması, onu zengin etme ihtimalimden kaynaklıydı. Kızının ilk defa bir işe yarayacağını düşünüyordu ama şimdi yeniden nefretle bakıyordu. “Aptalın tekisin! Dua et, Ata senden vazgeçmeyecek bir adam.”
Benim lanetler okuduğum gerçeğe dua etmemi istiyordu. Yüzü öfkeyle buruştu. “Yoksa güzelliğin bile bu aptallığını kurtaramaz. Senin tek şansın o adamın senden vazgeçmemesi, anlıyor musun? Barlas sana bu hayatta ne verebilir?”
Kısık bir sesle “Hayat.” dediğimde sinirle güldü. Beni ittirecekmiş gibi oldu ama gözleri kapıyla aramda gezindi ve ellerini geri çekti. “Genç, aptal aşığın tekisin. Ben de senin yollarından geçtim. Aşkla meşkle hayat yaşanmıyor. Âşık dediğin, bir anda seni yarı yolda bırakır, sen de salaklığınla kalırsın. Karşında Ata gibi endamlı, güçlü, karizmatik bir adam varken sen Barlas’ın kuru aşkını mı seçeceksin?”
“Ata orospu çocuğunun teki.” demeden duramadım. Anneme laf anlatma niyetim yoktu, anlamayacağını zaten bildiğimi sanırdım ama az evvel umutlandığıma göre belli ki ara ara unutuyordum. Şimdi ise iyice hatırlamıştım.
“Bırak o çocuk da hayatını yaşasın. Senin peşinde can vereceğine, gitsin…” dedikten sonra sinirle yüzünü buruşturup başını iki yana sallayarak “Başka kız bulsun.” dedi.
Söyledikleriyle kalbimi çıplak elle sıkıyordu.
Hayatını yaşasın…
Peşinde can vereceğine…
Bir gün olur da Barlas benim yüzümden ölürse annem bana ulaşabildiği her gün ‘Ben demiştim’ diyecekti ve her seferinde beni daha da öldürecekti. Tabi… Barlas öldüğünde, ben hayatta kalabilirsem… Can için yaşamam gerekirdi. Can’ı terk edemezdim ama buna yaşamak mı denirdi?
Gözlerim tekrar doldu. Yüzüm de buruşurken annem başını onaylar şekilde salladı. Annem korktuğum her şeyi dile getiriyor, adeta iç sesimmiş gibi konuşuyordu ama… Barlas başka bir yolun da olabileceğine inandırmıştı. Polislerle çalışıyordu. Ata’dan ve babasından kurtulabilirlerdi… Barlas ölmeyecekti. Ölmeyecekti! Asıl kendimden vazgeçersem Barlas’ı öldürmüş olurdum… Kendimi telkin etme çabama rağmen yığılmak üzere gibi hissediyordum. Korktuğum ihtimalleri, vardan çok yok olsa da boşluğu da hayatımda büyük bir yer kaplayan annemden duyunca, iyice güçsüz hissetmeye başlamıştım.
Gözlerim düşünerek balkonda geziniyordu. Ben bıraksam, Barlas bırakmazdı ki… Gidip Ata’yla teslim olmama asla müsaade etmezdi. Bu hikâyede benim Barlas’ı kendimden uzakta, güvende tutup Ata’ya kendimi feda etme ihtimalim yoktu. Ben yapardım ama Barlas bir şekilde engel olurdu. Canını ortaya koyar ama yine de engel olurdu. Barlas’ı bırakmam, Ata’ya gitmem, Barlas’ı daha da tehlikeye sokardı. Planımız vardı… Planlarımız vardı! Atalardan kurtulacaktık… Böyle bir şeye gerek kalmayacaktı… Annem şimdi bilmiyordu tabii bu ihtimalleri. Bilse de zaten korkutmak istediği gibi konuşacaktı… Bazıları onun cümlesi bile değildi, Ata ne istiyorsa ona göre konuşuyordu. Ata beni korkutma ve manipüle etme işini anneme bırakmıştı.
Beni bu denli etkileyebilen bir kadına…
Ben sessiz kaldığım için annem konuşmaya, beni köşeye sıkıştırma çabasına devam etti. “Yakında sana evlenme teklifi edecekmiş,”
Gözlerim hızla anneme döndü. Hıçkırığımı yutkundum. “O gün son, dedi Ata,”
O gün son.
“O güne kadar Barlas’ı senden vazgeçmeye ikna edebiliyorsan et. O gün senin peşine düşerse, Barlas’ı ya öldürür ya da hapislerde süründürür. Sadece Barlas’ı da değil, soyunu sopunu kurutur.”
Hapislerde süründürmeye kalkışa belki de Barlas’ın emniyet bağları durumu çözebilirdi ama Barlas’ın çıktığını öğrenen Ata bu sefer diğer çözümü seçerdi. Kanım çekildi. Barlas, Yağmur, Canan teyze…
Teklif gününe dair babasıyla bir anlaşma içindeydik. Oğlunun karısı olmamı istemeyen babası, bana değil, bir başka ve güçlü bir mafyanın kızına evlenme teklifi etmesini sağlayacak, karşı çıkarsa o mafyayla aralarında çıkacak savaşı sebep gösterecek, evlendirecekti. Sonra da Ata o hazımsızlıkla nasıl saldırırdı, hiç bilmiyor ama çok korkuyordum. Bir gün, bugünkü tehditlere boyun eğmediğim için Barlas’ı kaybeder miydim? Kendimi feda etmeyerek Barlas’ı mı feda ediyordum?
Başımı hızla iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Aklım karışıp duruyordu! Korkum boğazıma oturmuş, gitmiyordu. Şimdi annem beni boğsun isterdim, onun ellerinden daha bile çok nefesimi kesen başka şeyler vardı…
Hâlâ dik durma çabama karşı tekrar tükürür gibi “Aptal.” dedi. “Ananın kızı olsan biraz keşke.”
Korkuyla, “Asla.” dediğimde onaylamaz bakışlar eşliğinde başını iki yana salladı. “Kardeşini benim yerime öp. Yakında oğlumla da özlem gideririm.” diyerek hareketlendiğinde yanımdan geçtiği sırada kolundan tutarak kendime çevirdim. Kolunu sıkarak “Can’ın karşısına çıkarsan seni öldürürüm.” dedim. Gözleri koluyla gözlerim arasında gezindi. Bir yere çarpıp durduğunda üstüne yürüdüğümü fark ettim. Gözlerimi kırpıştırarak ardına, gökyüzüne baktım. Onu korkuluğa kadar gerilettiğimi gördüğümde korkarak elimi kolundan çektim ve olabildiğince geriledim. O sıra masaya çarpmıştım. Kolunu sıktığım sırada kaydırdığım bluzunu düzeltip onaylamaz sesler çıkarttı. Hareketlenerek yere düşen sigara paketini aldı. O sıra başımı eğmiş, yere doğru bakıyordum. Kaskatı kesilmiştim. Gözümün döndüğünde yapabileceklerimden korkuyordum ama içimi asıl titreten, Barlas’ın yapabilecekleriydi. Dört yanım mayın doluydu ve adım atabileceğim bir yer kalmamıştı.
Annemin çekip gittiğini duymak istedim. Kapıdan çıktığında, Barlas gelirdi ve ona hiç yalan söylemiyormuşum gibi kollarına sığınıp utanmadan uzun uzun ağlardım. Benim yüzümden ölebilecek adamın gözyaşlarımı silmesine müsaade eder, ihtiyaç duyardım. Bir gün onu kaybedersem de, bu anları ağlayarak, boğularak ve muhtemelen ölerek hatırlardım.
“Bu arada,”
İrkilerek soluma doğru döndüm. Kapıya doğru yönelmişse de henüz çıkmamıştı. Benim hizamda duraksamış ve birkaç adım da yaklaşmıştı. “Etrafında Adnan Mertoğlu diye biri var.” dediğinde nabzım iyice yükselirken tepki vermemeye çalıştım. Zaten ilk Ata’nın bilgisayarında bu isimle karşılaşmıştım. Ata Can’ı evlat edinenin de o olduğunu biliyor olmalıydı. Zaten o ismin bilgisayarında var olmasının ilk sebebi de bu olmalıydı. Şimdi de annemden ismini geçirmesini istemişti. “Olan bitenden Adnan’a bahsedersen, Barlas’ı ölmüş bil.”
Nefessiz hissettiğim için boğuk bir şekilde “Bu da Ata’nın mesajlarından biri mi?” diye sordum.
“Tehdit, diyelim.” dedikten sonra gülümseyerek birkaç adım geriledi. “Ve ona, benden selam söyle.”
Anlayamayarak baktım. Yine, koca bulma sevdasıyla mı söylemişti bilmiyordum ama onu tanıyormuş gibi davranmıştı. Oğlunu evlat edindiği için mi selam söylemesini istiyordu yoksa?
O kapıya yaklaşırken “O adamın seninle ne ilgisi var?” diye sordum. Eli kapının kulpundayken duraksayıp bana doğru döndü. “Çocuğumun babası olmuş ya.” derken bunu hazmedememiş olsa gerek zorlanmış, gözleri kızarmıştı. Can’ı umursamadığına emindim ama kendisini elinden geleni yapmış bir anne zanneden bir tarafı da vardı. Ona göre o mükemmeldi, biz nankördük. Şimdi de çocuğundan onu koparmış gibi hissediyor olabilirdi bu deli, bilmiyordum.
Annem başka bir şey söylemeden kapıdan çıkarken yığılmak için annemin yeterince uzaklaşmasını ve Barlas’ın gelmesini bekleyecektim. Barlas Can’ı evlat edindi diye Ata’nın Adnan Bey’e bir şey yapamayacağını söylemişti. Belli ki Adnan Bey’e bulaşmak istemiyordu. Şimdi de ona bir şeyleri anlatmam için özellikle tehdit yollamıştı. O zaman, aramın pek de iyi olmadığı Adnan Bey’in gücü bir şeyleri değiştirmeye yeter miydi? Tabii Barlas’ı riske atma şartıyla… Ben Adnan Bey’e anlatırsam, Adnan Bey bir şeyleri değiştirecek olursa, Ata son gücüyle Barlas’ı öldürebilirdi.
Gözlerimi daldığı yerden çeken geldiğini fark etmediğim Barlas’ın beni kollarına çekmesiydi. Göğsüne sığınırken gözlerim kapandı. Sakinleştiren öpücükleri saçlarımda gezinirken, bu adamı asla riske atmayacağımdan emindim ama artık riskli olan seçim neydi, işte ondan emin değildim.
**
“Kuralları açıklamak üzere, hakemimizi yanıma davet ediyorum.”
Gözlerim ve vücudum ardımda kalan Ata’ya doğru döndü. Son baskında, kafes dövüşünün yeni kurallarını bana bile sürpriz tutmuştu, yeterince zorlanıp kahrolmam için kafes dövüşü sırasında öğrenmemi uygun bulmuştu. Öncesinde de giyinme odasında eğer onu öpersem vazgeçebileceğini, kafes dövüşlerini daha acımasız bir hale getirmeyeceğini söylemişti. Ona saldırdığım sıra polis baskını olmuştu ve kafes dövüşü de yapılamadan bitmişti. Ardından buna dair konuşulması için çağırdığında da, öldürücü darbesi gibi annemi önüme çıkarmıştı ve bayılmıştım. Yeni bir baskın korkusu hafiflediği gibi yeniden narsist ruhunu besleyen kafes dövüşlerine devam ediyordu. Bugün eski mekânda değildik ama kafes dövüşlerinin devamının eski mekânda olacağından emindim. İki kere baskın yemiş bir yerden, tekrar baskın beklemezdi. Polislerin de gizli yeri bulamadığını düşündüğü için orayı güvenli kabul ediyordu. Sonuçta iki kere gelmişler, elleri boş dönmüşlerdi. Oysaki gizli odası mütemadiyen izleniyor ve dinleniyordu. Bunu öğrendiğinde, kendini kurtarmak için oldukça geç kalmış olacaktı. Öğlen annemle konuştuklarımı, yeni tehditleri ve yarın terapiye gideceğimi es geçerek Ata’nın ve destek aldığı güçlerin yakında yakalanacağına tutunmaya çalışıyordum. Sene bitmeden, hatta belki de birkaç ay sonra özgürdüm. Barlas’ı affettirmek için de önümde uzun ve özgür bir ömrüm olacaktı. Onun da hayatta olduğu bir ömür. Ne kendimi, ne de Barlas’ı feda etmeyecektim ama kazanacaktık.
Değil mi?
Baskın korkusu hafiflese de tamamen geçmemiş olacak ki, şimdilik başka bir mekândaydık. Sık sık konumunu değiştiriyordu. Bunun, Barlasların çevirdiği işlerle ilgili olduğunu anlayabiliyordum. Her işlerine beni dâhil etmiyorlardı ama Barlaslar ortadan kayboldukça, Ataların takımının kan kaybettiğini biliyordum. Ata’nın gizli odasını izleyip dinledikçe öğrendikleri detaylarla birlikte Ataların piyonlarını tek tek ortadan kaldırıyorlardı. Böylelikle gelir kapıları daralıyor, suç araçları kısıtlanıyordu. Peşi sıra polisin bu kadar onları sıkıştırabilmesi, olağan akışlarına aykırıydı. Her kolonu çatlamaya başlayan bir bina gibiydiler ve sorunun içeriden kaynaklandığını da tahmin etmek güç değildi. Durmaksızın çember daralıyordu ve ortaklar artık birbirlerinden şüphelenmeye başlamıştı. Barlas ‘iç savaş yakındır’ demişti. Onlar içlerinde birbirlerinden şüphelenerek savaş verirse, devrilmeleri de kolaylaşırdı.
Bizi buraya, kafes dövüşüne çağırmıştı. Her zaman kafese ilk giren hakem olurdu, son maça kalan aday ve geçen maçın şampiyonu sırayla kafese çağırılır ve dövüş öyle başlardı. Bugün ise buraya geldiğimde Meriç ve Barlas’ın çoktan kafesin içine çağırıldığını görmüştüm. Şimdi hızlıca bu mekânın deposuna da ayarladıkları yerde, yüksek ve kafese giden yolun başındaydım. Ardımdaki daha yüksek platformda Ata vardı. Bahisçilerine gaz veren uzun bir konuşmanın ardından işin bizi ilgilendiren, bizim canımızı yakacak olan kısmına geçiyordu. Şimdi gözlerine bakarken alev alev yandıklarını görebiliyordum. Git gide daha da öngörülmez bir adama dönüşüyordu. Kim bilir ne yeni kurallar belirlemişti, bilmiyordum ama Barlas’la Meriç’in daha fazla acı çekmesini ve benim de bunu izlememi sağlayacağını biliyordum. Barlas’la Meriç’in arasında danışıklı dövüş olduğunu fark etmişti. Buna karşılık Meriç’i diskalifiye etmiyorsa, daha sinir bozucu planları olmalıydı. Belki de bu sefer benim de güvenliğimi tehlikeye atacak, acı çekmemi sağlayacak ve Barlas’ın sınırlarını zorlayacaktı. Şimdi bahisçilerin bağırışları ve alkışları ortasında, üstelik Barlas’ın gözleri sıklıkla bana dönerken dik duruyordum ama ne kadar korktuğumu da biliyordum.
Ata eliyle geldiğim kapıyı gösterdiğinde ters bakışlarla sorguladım. Beni alandan geri çıkartıyordu. Barlas ve Meriç, kafeste kilitliydi ve beni bir kapıya doğru yönlendirmek istiyordu. Bahisçilerce tehlikeli kabul edilen kafesti ama ben kafesten uzaklaştıkça daha fazla tehlikeye düşecektim. Niyetini anlayamamıştım. Benimle baş başa görüşmeye mi çalışıyordu? Bahanesi bu muydu? Yoksa yine dövüş öncesi, dövüşten vazgeçebileceğini söyleyecek, karşılığında ise benden bir şeyler bekleyecekti. Daha doğrusu, vücudumdan…
Gürültülerin arasından Barlas’ın “Ulan bana bak, Ata!” diye seslendiğini duydum. Korkumu görmesin, kontrolü kaybetmesin diye dönüp ardıma bakamadım. Ata, Barlas’ı duymazdan gelerek bahisçilere “Evet, heyecanınızı duyamıyorum?” diye bağırdığında gürültüler arttı ve Barlas’ın sesini bastırdı. Ata da tekrar gözlerini bana çevirip “Hakemimize yeni ve size de sürpriz olacak kuralları aktarıp hemen döneceğiz. O sıra son bahislerinizi oynayın!” dedi. Hareketlerini bir bahaneyle kalıplara sığdırmaya çalıştığı için bir sorun yokmuş yanılgısı oluşturuyordu ama Barlas ve Meriç kafesin içindeyken, benim dışarıda kalmamın ve başka tarafa çekilmemin pek de iç rahatlatıcı yanı yoktu. Ata bana uyararak baktı. Mekânın çevresinde Barlasların birçok adamı olduğunu anımsayarak hareketlendim. Şimdi bahisçilerin içinde bile olmalıydı. Barlas kafeste bile olsa, onlar özgürdü ve bir sorun çıkarsa müdahale edebilirlerdi.
Barlas’ın bana da seslendiğini duyar gibi oldum ama ortam çok gürültülüydü ve sesler azaldıkça Ata’nın çalışanları yeniden heyecanı, sesi yükseltmek için bahisçileri alevlendiriyorlardı. Ata’nın çalışanı bizim için kapıyı açtı. Ata önden geçse de koridora çıktığında bana doğru döndü. Ben de sorun olmadığına dair rahatlatmak isteyerek Barlas’a dönüp yavaşça başımı salladım. Onun da Ata’da olan öfkeli gözleri bana dönmüştü. Başını iki yana sallayarak bir şeyler dedi ama duymam mümkün değildi. Geriye doğru adımladığımda zorladığı kafes kapısına öfkeyle vurdu. Dudaklarından anladığım “Ah Asya!” diye bir şeyler söyleyerek öfkeyle söylendi. Ardından sanırım Ata’ya küfürler savurmaya başlayarak gözlerini bahisçilerin arasında birilerine çevirdi. O sıra Ata’nın çalışanları kapıyı kapattı ve kilitledi. Böylelikle Barlas’ı da göremez oldum. Kilit sesi dövüş alanında kaybolmuş olabilirdi ama benim kulağımda yankılanmıştı. Barlas, o kafese tıkılmışken Ata’nın çağırdığı yere geldim diye bana da öfkelenmiş olabilirdi ama Ata’nın bakışlarındaki tehdidi benim kadar göremezdi. Görse bile, benim gibi korkmuyordu. Kontrolü kaybeden Ata’nın ne yapacağı belli olmazdı. Şimdi bir kafese tıkılmışken onları çekip vursa, elimden ne gelebilirdi? Ben de yapabileceğim tek şeyi yapıp Ata’nın daha da öfkelenmesine engel olmaya çalışıyordum. Nefesim ağırlaşmaya başlarken yavaşça Ata’ya döndüm. Ata, çalışanına “Kaybol.” dediğinde adam aramızdan ayrılırken Ata da bana koridorun sonunda kalan bir kapıyı gösterdi.
Korkumu bastıran bir öfkeyle “Ne oluyoruz?” diye sordum.
Alayla gülümsedi. “Bir şey yok. Heyecan yaratmayın. Sadece sana kuralları anlatacağım.”
“Ve neden orada değil de burada?”
Israrla kapıyı gösterirken “Çünkü sana bir teklifim var.” dedikten sonra hafifçe omuz silkti. Dudakları sağ kenarına doğru kıvrılırken gözleri yüzümde, vücudumda gezindi. “Ayrıca seni özledim ve başka türlü görme şansım kalmadı.”
Mahalleye giremiyordu, ben mahalleden çıkmıyordum ve başka anlarda da Meriç ya da Barlas bir şekilde yetişiyordu. Onları bir kafese tıkıp benimle görüşmek miydi tek niyeti? Yoksa daha ötesi mi vardı? Teklifi olduğunu da söylemişti. Geçen seferkine benzer olmalıydı.
“Teklifini reddediyorum.” diyerek kapıya döndüm ve açmaya çalıştım. Çok değil, az evvel kilitlenmişti ama bir an telaştan unutmuştum. Sinirle kapıya vurup “Aç!” dediğimde ardımdan yaklaştı. Nefesini ensemde hissettiğimde ben donakalırken o “Şu odaya geç hayatım.” dedi. Ses tonundaki uyarıyı almamak mümkün değildi. Hazır kafese tıktığı Barlas’a bir şey yapabilme ihtimali içimi titretirken yeniden öfkeme sığındım. Çok yakınımda olduğu için ardıma tamamen dönmeden önce dirseğimi karnına yaslayıp onu ittirdim. O bir adım gerilediğinde ona döndüm ve oyalanmadan kapıya doğru yol aldım. Ardımdan ağır adımlarla gelirken keyifle güldü.
Titremesinden nefret ettiğim ellerle gösterdiği kapıyı açtım. Kapı duvara çarparken etrafı inceleyerek odaya girdim. Diğer mekânlarında da sahip olduğu çalışma odalarına benziyordu. Gözlerim başka kapı aradı. Masasının ardında vardı. Bir an oradan yine annem çıkacakmış gibi hissettim ama bu kurşun yarasına en azından hazırlıklıydım. Gözlerim perdelere döndü. Perdeler çekiliydi ama pek yüksekte bulunmadığımızı biliyordum, çıkmam gerekse oradan çıkabilirdim.
Kapının ardımdan kapandığını duydum. İçim tekrar titredi. Birkaç saniye sanki baktığım yerlerden güç toplayabilirmişim gibi odada gözlerimi gezdirip ardından masasına doğru yol alan Ata’ya baktım.
Şimdi dönüp bana baksa dik bir ağaç görürdü. Gölgemde sakladığım ruhumu izlese, nasıl sallandığımı anlardı.
Masanın yanına geçtiğinde gözlerini pencereden alıp bana çevirdi. Masasın tepesindeki ışık, kirpiklerinin göz altlarına onu daha da korkunç gösteren izler bırakmasını sağlarken mavi gözleri kısık bakıyordu. Yavaşça gülümsedi. “Ne bu dik duruş?”
Bir yanılgı.
“Senden korkup durmamı istiyorsun.” dediğimde dudakları iyice kıvrıldı ve yavaş bir sırıtış oluştu. Başını onaylar şekilde salladı. “Benden korkanın hayatı kurtulur.” derken çenesi gerildikçe, sırıtışı isterik bir hal aldı. “Korkarak geri duranı ezmek zorunda kalmam.”
“Bilindik tehditlerini geçebilir miyiz?” diye tersledim. Evde kardeşim, Canan teyzelerle birlikte bekliyordu. Sonsuza dek sevgilim olarak göreceğim adam öfkeden köpürmüş halde kafesteydi ve muhtemelen Ata’nın çalışanlarına arıza çıkartacaktı. Hal böyleyken burada leş adamın tekiyle uğraşmak istemiyordum. Boyun eğmemi istiyordu. Boyun eğersem ömrüm boyunca bu adamla uğraşacaktım ve zorunda kalmadıkça böyle bir niyetim yoktu.
“Belli ki son darbelerim seni yeterince devirememiş.”
Hafifçe güldüm. Bunu bir savaş oyunu olarak gördüğü kesindi. Hamlelerinin yeterince hasar bırakmadığı konusunda canı sıkkındı. Belki de durması, yavaşlaması için ne kadar bitik halde olduğumu göstermeliydim ama dik durmayı sürdürdüm.
Hareketlendi. Bacağındaki kurşun yarası yüzünden topallayarak masanın benim olduğum tarafına geçtiğinde sırıtıp “Benim darbelerim seni sendeletiyor ama?” diye alay ettim. Aslında yaklaşması, gerilmemi sağlıyordu ama dik durmayı sürdürüyordum. İstediğim hıçkırarak ağlamakken sırıtmayı, gülmeyi iyi biliyordum.
Masanın önüne geçtikten sonra kalçasını ardındaki masaya yaslayıp kollarını göğsünde birleştirdi. Sinirlendi, buna emindim ama sırıtmayı sürdürdü. “Ben henüz tüm kozlarımı oynamadım.” diye hatırlattı. Şimdi dik duruyor olabilirsin ama seni deviririm, diyordu. Biliyordum, devirebilirdi ama ona inandığımı gösterirsem beni daha da sindirirdi.
“Bugünkü kozun ne?”
“Birazdan buraya bir saldırı olacak.”
Yüzümde tutmaya çalıştığım alaylı sırıtış silinirken yaslandığım sağ ayağımdan doğruldum. “Baskın mı?”
Ne demek istediğini anlamamıştım. Baskın olacak olsa, Barlasların da bilmesi gerekmez miydi? Ya da… Ata’nın içerideki adamı son baskında tespit edilmişti, nasıl hâlâ haberdar olabilecekti ki? Belki de adamın içeride kalmasına müsaade etmişlerdi ama yanlış bilgiler aktarmasını sağlıyordu.
Dilini keyifle şaklattı. “Saldırı.”
“Nasıl yani?” diye sorarken korkum damarlarımda kan gibi aksa da sesim sinir saçıyordu. Ne söyleyecekse bir an önce söylemesi için sabırsızdım, keyifle oyalanıyordu. Ne saldırısından bahsediyordu?
“Müstakbel karımdan saklayacak değilim. Bazı iş ortaklarımla…” dediğinde isterik bir şekilde sırıtıp “Suç ortakların.” diye düzelttim. Omuz silkip ‘Ne fark eder?’ der gibi başını sallarken umursamaz baktı. “Aramda belirli sürtüşmeler yaşanıyor. İçlerinden biri bugün bana gözdağı vermek için saldıracak.”
Neredeyse kekeleyerek “Sen… Ne saçmalıyorsun ya? Ne saldırısı? Saldıracağını nereden biliyorsun?” dedikten sonra sinirden neredeyse çığlık atarak onu gösterdim. “Madem saldırıya uğrayacaksın nasıl bu kadar rahatsın? Burada işimiz ne?” dedikten sonra kapıyı, dövüş alanını kastederek gösterdim. “Barlas ve Meriç kafeste kapalı!”
Başını onaylar şekilde sallarken güldü. “Evet. Mükemmel bir detay değil mi?”
Gözlerime irileştikçe hissettiğim dehşet düşerken ellerim bir süre havada kalakaldı. Zihnim idrak etmeye çalışırken vücudum çoktan anlamış, titremeye başlamıştı. Halime keyifle baktı ve anlatmaya devam etti. “Benim düşmanımın ininde bile dostum vardır. Saldırıya uğrayacağımı elbette biliyorum. Onların işlerini kolaylaştırmak için en korunmasız mekânıma geldim. Etrafta pek adamım da yok.”
“Derdin bizi öldürmek mi?” diye çığlık attım. O gülmeye devam ederken sinirle ona yaklaştım ve yakalarından tuttuğum gibi çekip kapıya doğru ittirdim. Cüsseli biriydi ama keyifle gülerken ağırlığıyla engel olmadığı için savrulmuştu. Bacağı yüzünden sendelese de düşmeden doğruldu ve ardından ittirmeye devam ettim. Kapıya kadar varmamızı sağladıktan sonra kapıyı öfkeyle açtığımda geri kapatarak yaslandı. Sinirle inleyip onu kapının önünden çekmeye çalışırken hırpalayıp duruyordum ama o sadece gülüyordu. “Siktirip gidip onları kafesten çıkaracaksın!”
“Yeni dövüş kurallarını sevmedin mi müstakbel karım? Bugün kurşunlarla dövüşecekler.”
“Çıkar onları!” diye çığlık atıp var gücümle onu kapıdan çekmeye çalıştım ama yapamadım. Tekrar yakalarına yapışıp onu sarstığım sırada “Beni de mi öldüreceksin?” diye bağırdım. Bana takıntılı olması hayatımı mahvetse de şu anda mekânda benim de olduğumu fark etmesi saldırıya karşı koymasını sağlamalıydı. Benden öte, mekânda o da vardı!
Yakalarındaki ellerimi tuttuğunda sinirle geri çekmeye çalıştım ama müsaade etmedi. Beni kendisine çektiğinde vücutlarımız yaslanırken dizimi kaldırıp bacaklarının arasına vurdum. Neyse ki gülüşü durdu ve acıyla inledi. O sıra ellerimi kurtararak geriledim ve etrafa, ne yapabileceğime baktım. Pencereye koşup ‘Saldırı olacak!’ diye bağırmayı düşündüm. Dışarıda, Barlasların da adamları olduğunu öğrenirse buradan kurtulduğumuzda başımız belaya girerdi ama buradan hiç kurtulamazsak bunun ne önemi vardı?
Pencereye doğru koştuğum sırada, büyük adımlarla ardıma varıp bileğimden tuttuğu gibi beni kendisine çevirdi. “Sen ölmeyeceksin sevgilim. Biz şimdi buradan tüyüyoruz.”
Korkum yüzünden kekeleyerek ama öfkem yüzünden de bir yandan bağırıp çağırıp onu ittirerek konuşmaya başladım. “Aptal! Barlas’a bir şey olursa senin yanında kalır mıyım sanıyorsun? Beni Barlas’la tehdit etmezsen sana boyun eğer miyim sanıyorsun?”
“Annen elimde.” diye hatırlattı. “O kadın umurumda bile değil!” diye çığlık attım. “Öyle mi?” diyerek kaşlarını kaldırdı ve sırıtışında dilini gezdirdi. “O zaman söyleyeyim de anneni arabamdan getirip kafese tıksınlar.”
Gözlerine bakakaldığımda kahkaha attı. Başını iki yana salladı. “Annesinin küçük kızısın hâlâ, öyle mi?”
Dişlerimin arasından tükürür gibi konuşurken “O beni kelepçelemene yetmez.” dedim. Onu sarsma çabama rağmen Allah biliyordu ki, yığılmak üzereydim. Onu mu hırpalıyordum, onu tutarak ayakta mı kalıyordum, bilmiyordum. Dizlerim, ellerim, kalbim, nefesim titriyordu. Ağlamaya başladıysam bile hissedemiyordum. Göğsüm öyle yanıyordu ki, başka bir şey hissedemiyordum.
“Öyleyse, Can’ı da alırım.”
Boğazım yırtılırcasına “Alamazsın!” diye bağırdığımda dudağını büzüp düşünürmüş gibi gözlerini tavana çıkardı. Başını iki yana sallayıp “Evet, onu şu an alamam.” dedikten sonra tekrar bana bakıp güldü. Belli ki gerçekten Adnan Bey’den çekiniyordu. “Ama bir yolunu bulurum.”
Ama yine de onu da yenilmez biri olarak görmüyordu.
“Yapamazsın!” diye bağırırken geriye doğru sendeleterek ittirecek gücü nasıl bulmuştum, bilmiyordum. Tekrar perdesi örtülü pencereye koşmaya çalıştım. Bu sefer beni durdurmadı ve hevesle perdeyi çektim. Duvarla karşılaştığımda ardımdan kahkahalar attı. “Nasıl…” diye fısıldayarak diğer perdelere baktım. O gülmeye devam ederken telaşla diğer perdelere koştum. Her birini çektim ama hiçbirinin ardında pencere yoktu. Gözlerim odaya girdiğimde gördüğüm kapıya döndü. Ata’nın kaçma planı varsa o kapı dışarı açılıyor olabilir miydi? Hızla kapıya koştum ama kapının önünde yanımda bitmiş olan Ata’yla çarpıştım. Kapının kulpuna uzanan ellerimden tutup beni diğer tarafa doğru çekti. “Bırak!” diye çığlık atarak ellerimi geri çektim ve gerilemeye başladım. İşaret parmağımı kontrolsüzce ona doğru sallarken “Barlas’ı öldürürsen beni kaybedeceğini biliyorsun!” diye bağırdım. Konu sadece Barlas da değildi ki… Meriç de oradaydı… Burada öleceğini bilmeden bekleyen müşteriler de vardı…
Ellerini iki yanında açıp alayla sırıttı. “Ben öldürmüyorum ki. Saldırıya uğruyorum hayatım, canımı zor kurtaracağım. Birkaç adamım da kaza kurşununa gidebilir, hayat bu.”
Yanımda kalan masaya avucumu acıtarak vurup “Seni gebertirim!” diye bağırdım. “Yemin ediyorum, seni gebertirim! Önce seni, sonra kendimi gebertirim!”
Elleri yavaşça inerken onaylamaz sesler çıkartarak başını iki yana salladı. Ağır adımlarla yaklaşmaya başladı. O yaklaştıkça ben geriliyordum. “O itleri ben öldürmeyeceğim. Şanslılarsa, kurtulurlar. Eğer kurtulmazlarsa ben seni ne yapar eder yine avucuma düşürürüm ama kurtulabilirlerse, asla unutmayacağın bir ders almış olursun,”
Sırtım duvara çarptığında gülümseyerek karşımda bitti. “Çıkarman gereken ders şu, hayatında her yer diken, konamazsın kelebek. Sadece benim etrafımda kanat çırpabilirsin. Yoksa o dikenler sevdiklerine de batacak.”
Elinin tersi yanağımı sevecek gibi uzandığında başım başka yöne dönerken sinirle onu ittirdim. Gülerek birkaç adım gerilediğinde tekrar ona döndüm. Yaklaştıkça ittirebilecek kadar güçlü kalsam da, şimdi duvara sinmiş bir şekilde bakıyordum. Nefes alış verişlerim ciğerimin ne denli zorlandığını göstererek sesli ve boğuk bir hale gelmişti. Ata da gözlerini halimde gezdirip “Yine kriz mi yaşayacaksın?” diye sordu. Ellerim göğsüme, oradan da boynuma giderken kolyeyi buldu. Kolyeye tutunurken yaşlı gözlerim çare arayarak odada gezindi. Nefes bile alamazken düşünmek zordu.
“Ölürüm,” demeye çalıştım. “O ölürse, ölürüm.”
“O zaman teklifim şu.” dediğinde yaşlı gözlerim hızla ona döndü. Elim de istemsizce kolyeden boynuma doğru kaydı. Tırnaklarım tenime batmaya başlarken ne diyeceğini bilerek baktım. Gözlerimden anladığımı fark etmiş olmalıydı ama keyifle dile getirdi.
“Barlas’ın canına karşılık sen.”
Yüzüm olabildiğince buruşurken boğuk ve titrek bir sesle “Ne demek oluyor?” diye sordum. Ne demek olduğunu biliyordum ama umutla başka bir şey bekledim.
“Ya şimdi benim olursun, ya da Barlas başının çaresine bakar. Ölür mü, kalır mı, bilemem artık ama o kafesten çıkması bir hayli zor.”
Hâlâ yanımızda bitmediyse, evet zordu. Etrafta adamları vardı ama bu odaya tıkılmıştım, şu an dövüş alanında neler dönüyordu, bilmiyordum. Sesim bir hayli kısık çıkarken “Senin?” diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı ve yavaşça dudağını yaladı. O sıra gözleri vücudumda gezindi. Bana ikili koltuğu gösterdi. Gözleri tekrar gözlerimi buldu, gözlerindeki karanlık beni de yuttu. “Tam olarak şu koltukta, sevdiğin adamın hayatını kurtarabilirsin.”
Onu başka türlü öldürerek.
Bir başka adamın olarak.
Bu sayede hayatta kaldığına bin pişman ederek.
Gözlerim koltukta kalakalırken “Evet, seçimini dinliyorum?” diye sordu. Zihnimde henüz atmaya başlamadığım çığlıklarım yankılandı. “Teklif açık ve basit.”
Boğuk nefeslerim kulağımda büyüdü. Titreyen bedenimde üst vücudum öne doğru kasılarak eğilirken ellerim ardımdaki duvara tutunuyordu ama dizlerim de alçalmaya başlamıştı. Bedenim direnemedi. Kalçamın üstüne yığıldığımda ellerim yeri bularak tutundu ve üst vücudumu en azından dik tutmaya çalıştım. Bacaklarımı kendime çektiğim sırada sırtımı duvara yasladım ve hırıltılı bir nefes eşliğinde yaşlı gözlerimi Ata’ya çevirdim. Sırıtarak kaşlarını kaldırdı ve eliyle tekrar koltuğu gösterdi. “Fazla zamanın yok. Teklif süreli. Hemen işimizi halledip gitmeliyiz.”
İşimizi halledip…
Göz göze kaldığımız süre boyunca keyfi arttı. Elleri ceketine geldi ve gülerek çıkarttı. “Öyleyse, vakit kaybetmeyelim sevgilim.”
Ceketi masaya doğru fırlattı. Sanki ceket bir bina kadar ağırdı ve altında kalan bendim. Eli kemerine doğru giderken bana doğru yaklaşmaya başladı. Kemerini çözdüğü sırada gözleri vücudumda geziniyordu. Gözlerime baksa, gerçekleri görürdü ama o sadece birazdan tadını çıkartacağı vücuduma bakıyordu. Alt dudağını arzuyla ısırdığı sırada bana doğru uzanarak eğildi. “Gel buraya. İki yıl bekledim, daha fazla oyalanmaya sabrım yok.”
Kolları belime dolanırken kasıldı. Boğuk bir nefesin izin verdiği kadarıyla “Bana dokunmana müsaade edeceğime ölür, öldürürüm.” dedim. Ara ara nefesim ve kelimeler kesilmişti ama söylediklerimden anlamadıysa, karnından anlayabilirdi. Başı bir an omzuma yaslanırken acıyla inledi. Yaşlar gözlerimde donmuş bir şekilde omzunun üstünden ileri bakmayı sürdürürken onu üstümden ittirdim. Geriye doğru düşerken elleri karnına doğru gitmişti. Dehşeti taşıyan gözleri benimle karnı arasında gidip gelirken “Sen ne yaptın?” diye soludu. Mekâna hızla yaklaşan araba seslerini duymamızla birlikte çatışma sesleri de başladığında Ata sinirle bağırdı. “Siktir! Erken gelmişler! Asya, kaldır beni kaçalım!”
“O zaman hep beraber ölürüz.” dedim, anneme ‘beni öldürmeye çalıştın’ derken sesimi bürüyen soğuk, ruhsuz bir tınıyla. “Düşmanların saldırır, kurşunlar dans eder ve şanslı olan yaşar.”
Ellerini karnına bastırıp bana bakabilmek için kaldırmaya çalıştığı başını güçsüz bir şekilde geriye yasladı. Yerden kıvrana kıvrana kalkmaya çalışırken çektiği acının harmanlandığı bir sinirle “Asya öleceğiz! Beni kaldırırsan seni de kurtarırım, hadi!” diye bağırmaya çalıştı ama pek sesi çıkamadı. Hâlâ duvarın dibinde çökmüş ve donmuş halde oturuyordum. Boş bakışlarım kurtulma çabasında dolaşıyordu. Beyaz gömleğinin karın kısmı hızla kana bulanmıştı, zemine akıyordu. Ondan akan kan, ruhumu da kirletiyordu.
Saldıran adamlar henüz mekânın bahçe duvarlarının ardında olmalıydı. Bulunduğumuz odada cam yoktu, bina taranıyorsa da fark edemezdim ama kurşun sesleri pek yakından gelmiyordu. Henüz Ata mekândan kaçamadan saldırı olduğu için Ata’nın adamları karşı koyuyor olmalıydı ama kendi söylemişti. Etrafta pek de adam tutmuyordu, bu saldırının başarıya ulaşmasını istiyordu. Sadece fark olarak, o sırada bu mekândan çoktan kaçmış olacağını varsaymıştı ama buradaydı. Duyduğum sesleri temiz bir şekilde algılayabilecek halde de değildim. Beynim durmuş, düşüncelerim durmuş, hislerim durmuştu. Adeta donmuş gibi hissediyordum. Hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeyi etraflıca düşünemiyordum. Birkaç saniyede bir aklıma Barlas geliyor, kalbim sızlıyordu ama mantıklı düşünemiyordum. Donuk bir şekilde belki de ölüyor olan Ata’yı izlemeyi sürdürüyordum. Benim yüzümden, ölüyor olan… Yaşamak istemiyormuş gibi hissediyordum. Yaşamak için çaba gösteremiyordum. Kalkıp kaçmalı, bir şeyler yapmalıydım ama donakalmıştım.
Yerde dönüp yaralı karnını daha da acıtmak pahasına sürünerek kaçmak istediği kapıya ilerlemeye başladığında elimde sımsıkı tuttuğum kanlı bıçağa baktım. Ata çağırdığında bu mekana gelmeden önce ceketimin iç cebine koymuştum. Ata’dan gittikçe daha çok korktuğum için aldığım bir önlemdi ama hemencecik kullanmam gerekeceğini düşünmemiştim.
Aklıma tekrar Barlas geldi. Bu sefer yaşam belirtisi olarak yüzüm buruşmaya başladı. Hırıltılı bir nefes hıçkırmak ister gibi aralanan dudaklarımdan gelir geçerken başımı yavaşça iki yana salladım. Ata’nın ayağa kalkmaya çalıştığını görebiliyordum. Acıyla inleyerek kapıya doğru ilerliyordu. Yavaşça emekleyerek ardından gittim. Telefonunu cebinden çıkartırken onu sol tarafa doğru ittirmiştim. Şu an pek güçlü olmadığı için acıyla inleyerek devrildi. Yeniden sırt üstü dönmüştü. Telefonu açıp çalışan Kadir’i aradım ve Ata’nın kulağına doğru götürdüm. Titrek elim yüzünden bunları yapmakta zorlanıyordum. Diğer elimle de bıçağı tekrar gövdesine doğru kaldırdım.
“Söyle, onları kafesten çıkarsınlar.”
Dehşetle bakarken “Asya sen…” dediği sırada “Söyle!” diye bağırdım. “Eğer onlar kaçabilirse, sana da izin vereceğim.”
Yalandı.
Ata, tekrar doğrulmaya çalıştığında dirseğimi yarasına doğru bastırdım. Acıyla inleyerek yeniden başını yere yasladı. Acıdan yaşlanmış gözleri korkuyla dönüp dururken “Kadir, aç kafesi!” diye bağırdı. Kadir ne dediyse Ata şaşırarak bana doğru baktı. Telefon ekranını kendime çevirip hoparlöre verirken Kadir’i ben de duymaya çalıştım ama bulundukları alanda da silah sesleri başladı. Telefon titreyen elimden düşerken gözlerim kapıya doğru döndü. Kalbim sıkışırken ruhum göğüs kafesime çarpa çarpa kıvrandı. Kapının ardında bir yerlerde Barlas vuruluyor olabilirdi…
Vücudum, ruhumun hissettikleri yüzünden işe yaramaz bir et yığını haline gelirken Ata beni ittirdiğinde geriye doğru savruldum. Başım sertçe sandalyenin demir bacağına çarptığında yüzüm olabildiğince buruşurken kesik bir nefes eşliğinde acıyla inledim. Yine de elim yere düşen bıçağı ararken gözlerimi aralamaya çalıştım. Görüşümde odak kazanamıyordum. Hareketsiz olmama rağmen dünya etrafımda dönüyormuş gibi görüyordum. Ata’nın korkusundan güç alarak acıyla inleyerek yerden doğrulduğunu bulanık bir şekilde görür gibi oldum. Doğrulamadan sola doğru sendelemişti. Sanırım düşmemeyi başardı. Bileğimden tuttuğunu hissettiğimde kendime gelmeye çalışıyordum. Beni de sürüklemeye başlamıştı. “Gel buraya, öleceğiz!”
Görüşüm odak kazanmaya başlarken bileğimi güçsüz elinden kurtardım. Öfkeyle “Asya!” diye bağırdıktan sonra bağırırken kasılmış olmalıydı ki acıyla inleyip bir küfür savurdu. Gözlerimi kırpıştırarak doğrulurken ellerimi yere yaslayarak destek aldım. O sıra beni masanın yanına, kapının yakınına kadar sürükleyebildiğini fark ettim. Gözlerim hızla ardımda bir yere düşmüş olan bıçağı aradı. O sırada tekrar bileğimden tuttu. “Gel buraya!”
Elimi tekrar kurtarıp olabildiğince güç sarf ederek yerden kalktım. Geriye doğru sendelerken onu da kolundan tutup çektim. Kurtulmasını istemiyordum. “Aptal kadın, öleceğiz! Gel, kaçalım!”
Tıslar gibi “Madem kurşun yağmasını istedin, şemsiye açamazsın orospu çocuğu.” derken onu bıçağın olduğunu gördüğüm yere kadar çekmeye çalışıyordum. Yavaş yavaş kendime geldiğim için bıçakla ona bir şey yapamayacağımı düşünmeye başlamıştım ama en azından düşmanları gelip de onu öldürene kadar oyalayabilirdim. Tabii, sonra da beni öldürürlerdi ama tek düşündüğüm Barlasların kendilerini kurtarıp kurtaramayacaklarıydı. Biliyordum, Barlas beni bırakıp gitmezdi ve ben kurtulamıyorsam, o da kurtulamamış, demekti. Durmaksızın ağlayıp durduğumu anca hissediyordum. Yanaklarım ıpıslaktı, boynuma doğru akmıştı. Ara ara hıçkırdığımı da uğuldayan kulaklarımda duymaya başladım ama çabamdan geri dönmemeye çalışıyordum. Bu şerefsizin evladı kendisini kurtaramamalıydı.
Ata topladığı güçle beni tekrar çektiğinde hafifçe eğilerek almak istediğim bıçaktan uzaklaşmış oldum. O beni kapıya, ben onu geriye doğru çekmeye çalışırken birbirimizi hırpalayıp durduğumuz sırada Ata’nın kaçmaya çalıştığı kapı gürültüyle açıldı. Korkuyla gözlerim kapıya doğru dönerken Atay’yla birbirimizi çekiştirmeyi de bırakmıştık. Bir adam silahla içeri dalarken Ata “Dur! Seni zengin ederim!” diye can havliyle bağırarak beni, vücudunun önüne doğru siper etmeye çalıştı. Kaskatı kesildiğim için engel olamazken adam silahı yüzümüze doğru kaldırdı. Adam ateş ettiğinde yerimde sıçrayarak gözlerimi sımsıkı kapattım.
Ata ardıma geçmeye çalışırken geç kalarak vurulmuş olmalıydı ki acıyla inledi ve ardından yığılma sesi geldi. Öleceksem bile Ata’nın da öldüğünü görmek için gözlerimi araladım ve başımı Ata’ya doğru çevirdim. Yerde acıyla kıvranırken eli kalkmaya, kurtulmaya çalışırmış gibi yeri itiriyordu ama yapamadı. Eli hareketsizleşirken gözleri de yavaşça kapandı. Ölmüş müydü, bayılmış mıydı bilmiyordum ama ölmüş olmasını diledim. Yaşlı gözlerimi Ata’yı vuran adama çevirdim. Ölüm şimdi gözümün ucundayken Barlas’ın buradan kurtulmasını ve kardeşime iyi bakmasını diledim.
Adam, ardından odaya giren birkaç adama “Ata itinin ölüsünü ya da dirisini alın.” derken gözleri ve silahı üstümdeydi. Nefes alamadığım için çabalarım hırıltılı ve boğuk bir şekilde duyuluyordu. Giren adamlar bana yaklaşmaya başladığında birkaç adım geriledim ve sırtım dolaba çarptı. Adamlardan biri, Ata’nın nabzını kontrol etti. Yaşayıp yaşamadığını söylemeden bacaklarından tutarak onu kapıya doğru sürüklemeye başladılar. O sıra bir tanesi, hâlâ silahı bana doğrultur halde duran adama “Kadını ne yapacağız?” diye sordu.
“Diğerlerine ne yaptıysak.”
Kurşun sesini beklerken ‘diğerleri’ dediği, öldürdüğü kişilerin arasında Barlas ve Meriç’in olmadığını umuyordum. Diliyordum. Yalvarıyordum. Silahı tutan adam tekrar gözlerini bana çevirdi. Ölüme çıplak gözle bakamayarak gözlerimi sımsıkı yumdum.
Aslında ne kadar da yaşamak istediğimi, ölüme bu kadar yakınken fark ettim ama artık çok geçti.
**
Bir önceki bölüm sakin olunca tabii bu bölüm biraz böyle oldu dkdsjhf Aranızdan böyle olacağını öngörenler vardı fskhgg
Nasıldııı?
Düşünceleriniiiz?
Sizce neler olacakkk?
Asya Tanyeli benim hüzünlü kekim ve Derin Andaş'la birlikte onlar benim kalbimin de en derinlerinde çok büyük bir yere sahipler <3
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereee ^^ Bir hafta, on gün içinde gelir yeni bölümm
Beğeni, yorum ve desteklerinizi bekliyoruuum. Çokça kalp, çokça sevgi <3
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!