6/31 · %16

BY -6-

20 dk okuma3.831 kelime28 Kasım 2025

Gözlerinin yoğunluğunu ezberlerken, araya giren kişiyle ikimizin gözleri de kolları dövme kaplı vücudunda delik olmayan yerin kalmadığı adama kaydı. “İçecek bir şey alır mısınız abi?”

Ayaz’a “abi” diye seslenmesini garipserken Ayaz sırıttı. “Ne içtiğimi biliyorsun. Bir tane de meyve suyu.”

"Meyve suyumuz galiba yok."

Ayaz "Ben meyve suyu istiyorum." dedikten sonra konuşulacak başka bir şeyin kalmadığını düşünerek tekrar bana döndü. Adam başıyla onayladıktan sonra yanımızdan giderken ben de Ayaz’a döndüm.

 “İçkiyle meyve suyu mu içeceksin?” Başını bana çevirip sırıttı. “Meyve suyunu mavi gözleri olan aptal bir kız içecek.”

Masada bizden başkasının olmadığını bilsem de gözüm kaydı. Sonra beni kastettiğini geç de olsa anlayıp gözlerimi kısarak ona döndüm. “Ha ha. Çok komik. Mavi gözlü olsan senin içeceğini düşünürdüm.”

Alayıma karşılık şirince sırıtıp, “Sana erkek olduğumu kanıtlayabilirim,” dediğinde yüz ifademi bozmamaya çalıştım.  “Aptal olduğunu kabul ediyorsun yani?” 

Omuz silktikten sonra, “Kız demen daha çok koydu,” dediğinde güldüm. Bir meyve suyu ve içki masamıza geldiğinde getiren deminki dövmeliyle göz göze geldim. Ayaz öksürürmüş gibi yaptığında çocuk hemen gözlerini kaçırıp Ayaz’a başıyla selam verdikten sonra yanımızdan ayrıldı.

“Neden herkes için bir tehditsin?” dediğimde güldü ve içkisinden içti. Yüzünü buruşturmasını bekledim ama aksine su içermiş gibi yuttu. “Ayaz Barkın olmak zor güzelim,” dediğinde meyve suyumdan yudumladım ben de. Bir bara göre güzel yapıyorlardı ve bu kadar saygılı davranıldığına göre sanırım burası Ayaz’a aitti. “Hem yakışıklı hem çekici hem de saygı duyulan biri olmak zor.”

Gözlerimi devirdikten sonra ona baktım ve “Mütevazılığa bak,” diye homurdandım. Egosundan daha korkunç bir şey varsa o da söylediklerinin tamamen doğru olmasıydı.

"Senin sevgili ne oldu?"

"Eski sevgili." diye düzelttim alelacele. "Aramıyor." dediğimde sırıttı. "Yumruklanmasını istiyorsan yani her zaman ben bur…"

"Kimseyi dövmeni istemiyorum Ayaz. Dünden hazırsın ama olsun." dedim keyifle. Telefonu çaldığında gülmeyi kesip telefona odaklandı. Arayana bakmadan kulağına götürdü. “Ne var?”

Karşı taraftan ses gelince oturuşunu düzeltip “Selin?” dediğinde yüzüm birden anlayamadığım bir şekilde asıldı. “Evet, evet. Biliyorum orayı.”

Karşı taraftan ses geldiğinde yüzü asıldı. “O saatte ne arıyordun orada?”

Yine cevap verince yumruğunu sıktı. Sinirle güldü. “Hatırlamıyorsun demek?”

“Tamam, Atalay’a söylerim,” deyip telefonu kapatmak için yöneldi ama sonra vazgeçip yine kulağına götürdü.

"Görüşürüz Selin." Sanki onun yüzüne kapatınca acı çekecekmiş gibi hızlı hızlı söylemişti. Söylemek istememişti ama söylemeden de duramamıştı. Ayaz Selin’i seviyordu. Bunu anlamamak için o dedikoducu ikizler gibi aptal olmak gerekirdi.

Telefonu kapattığında gergindi. Oysa mutlu olması gerekmez miydi? Sevdiğiyle konuşmuştu sonuçta. “Gidiyor musun?”

Sesin benden ve güçsüz çıktığını fark ettiğimde kendime küfürler savurdum. “Hayır,” dedi ters ters.  Çevreye bakınıyordu. Yeni bir sigara yaktı. “Atalay’ı istiyor.”

Ah… Selin’inin Ayaz’ı sevmemesi yetmezmiş gibi bir başkasını seviyordu ve gördüğüm kadarıyla Ayaz bunun gayet farkındaydı. “O zaman neden seni aradı?”

“Çünkü Atalay onun telefonlarını açmıyor. Ben söylemediğim sürece Selin’in yüzüne bile bakmıyor ama Selin bunu anlamıyor.”

Sigarasının dumanı dalgalar halinde yayılırken heykeltıraşın “ustalık eserim” diyebileceği burnu dumanların içinde gösteriş yapıyordu. “Sen niye Selin’in yüzüne bakıyorsun mal?”

Atalay,  Selin’in onu sevmesine rağmen yüz vermiyordu. Ayaz Selin başkasını severken yüz vermeye devam ediyordu. 

“Çünkü...” deyip sustu. Çevreye bakındı. Ne diyeceğini bilmiyor gibiydi. Konudan kaçmak istercesine telefonu açtığından beri taşıdığı sinirle bana dönüp “Sen bana mal mı dedin?” dediğinde sırıttım. Bakışları sırıtmama kaydığında sinirden kasılan çenesi gevşeyip bakışları yumuşamaya başladı.

“Aynen öyle dedim,” dediğimde yaramazca bana baktı.  “Aptal,” dedi tıslar gibi.

Kaşlarımı çattım. “Öküz.”

“Ayı.”

“Manda

“Panda,” dediğinde sırıttım. “Penguen.”

Kaşlarını çatıp, “Beni de kendi seviyene düşürüyorsun,” dese de son lafı söylemek için “Fok balığı.” demeyi ihmal etmediğinde artık dayanamayıp gülmeye başladım. Gülüşüme sırıttı.  “İğrenç gülüyorsun.”

 “Senin her şeyin iğrenç.”

‘Ciddi misin?’ dermiş gibi bana baktı. Gerçekten, ciddi miydim?

“Bu yakışıklıya iğrenç dersen çarpılırsın,” dedi kendini göstererek. Sonra gülmeye başladı. “Gerçi, belki tipin düzelir.”

Keyifli suratına somurtarak bakarken gözlerim kısıldı. “Ben sana çarpacağım göreceksin şimdi.”

Ona doğru kaldırdığım elimi gülerek tuttu ve elimi tutarken meyve suyuna götürdü. “Meyve suyunu iç, boş ver şimdi vurmayı,” dedi kendini kurtarmak için. Korkusuna sırıtıp meyve suyumu elime aldım. “Beleş meyve suyunun tadı da güzelmiş,”  dediğimde göz ucuyla ona baktım. Sırıttı ve düzgün dişlerini herkesin milyon dolarlar verdiği bir gösterideymiş gibi sergiledi.

“Berk’i hastaneye almışlar birkaç hocayla. Görkem Abi de var hocaların içinde.” Dönüp masanın yanında dikilen Mert’e baktım. Berk Ayaz’ın kavga ettiği çocuk olmalıydı. Görkem Abi?  Görkem Hoca’dan mı bahsediyorlardı? Hani şu müzik hocası.

“Şu piç bir işe de karışmasa,” diye homurdandı Ayaz içkisini masaya bırakıp. Meyve suyum hâlâ elimdeyken bakışlarım ikisi arasında gidip geliyordu. İstemsizce ikisini karşılaştırmaya başladım. Mert’in kumral saçları, mavi gözleri vardı. Ayaz kadar yapılı sayılırdı ama adının Berk olduğunu öğrendiğim çocuğun son halini gördükten sonra Mert süper kahraman olmadığı sürece Ayaz’ı dövemezdi sanırım. Ayaz ise kahverengi saçlara,  sütlü kahveye benzeyen bir göz rengine sahipti. Boyum onun omzunu hafif geçiyordu. Uzundu, yapılıydı.

Düşüncelere daldığım için meyve suyunu höpürdeterek içtiğimi sonradan fark ettim. İkisinin de gözleri bana döndüğünde bakışlarım hızlıca ikisinin gözlerinde gezdi. Şirince sırıtıp meyve suyunu masaya koydum ve Ayaz’a baktım. “Devam edin siz ya,” dedim sırıtarak. Rezillik valla rezillik.

Bakışlar hâlâ üzerimde olduğu için avel avel bakmayayım diye onlar tekrar birbirlerine odaklanana kadar bakışlarımı kaçırıp oyalanmaya çalıştım. Lanet, her gördüğümde ağlayacağım,  kâbuslarıma girecek olan pipeti çıkarıp masaya attıktan sonra yine başıma bela ve rezil olan meyve suyunu kafama diktim.  Bardağı tekrar masaya koyup da sessiz olan onlara döndüğümde hâlâ bakıyor olduklarını görüp meyve suyunu mutsuzlukla yutkundum. Ayaz bir an sırıtacak gibi oldu ama Mert’e döndüğünde yüzü kasıldı. Ben de Mert’e baktığımda bana baktığını fark ettim.

“Dudağının kenarında meyve suyu var.” Mert’in uyarısıyla elimi dudağımın kenarına götürdüm ama Ayaz elimi tutup durdurdu. Ona sorarcasına bakarken Ayaz bana bakmaya devam ederek “Sonra görüşürüz Mert,” dedi. Mert, Ayaz’ın başından savması karşısında bir süre yanımızda dikildikten sonra derin bir nefes alıp hızlı adımlarla barın çıkışına yöneldi.

Alaycı bakışları üzerimdeyken başka yere odaklansın diye,  “Peçete isteyebilir misin?” dediğimde sırıttı. “Benim daha iyi bir fikrim var,” dediğinde sorarcasına ona baktım. Elini yanağıma koyup yaklaşmaya başladığında nefes alışlarım hızlandı.

Gözlerim irileşirken, “Ne yapıyorsun?” dediğimde engel olamayacağım bir hızla dudağım kenarına eğildi. Öpücüğünü hissettiğimde gözlerimi kapadım. O geri çekilirken benim gözlerimi tekrar açmam birkaç saniyemi almıştı. Gözlerimi yavaşça açtım ve koltukta arkasına yaslanmış ve sırıtarak dumanlar içerisindeki barı izleyen Ayaz’a baktım. 

“Bu neydi?” dedim sinirli sinirli. Asıl sinirlendiğim küçük bir öpücüğünün bile bende bıraktığı heyecandı. “Bu ortamda cidden peçete olduğunu düşünüyor musun?” 

“Koluma falan da silebilirdim!” dediğimde sahte bir iyilikle gözlerini kırpıştırdı. “Pislenmene yüreğim dayanmazdı.”

Ben ona bön bön bakarken sırıttıktan sonra ayağa kalktı.  Aşağıdan Eyfel Kulesi uzunluğunda gibi gelen Ayaz’a baktım.  Siyah deri ceketini üstüne geçirdikten sonra içkisini kafasına dikip masaya geri koydu.

“Hadi gidiyoruz.”

“Nereye? Şimdi mi? Neden?” diye sorular sorarken yerim den kalktım. Ayaz masadaki sigara kutusunu ve anahtarlarını alıp cebine attı. “Çok konuşuyorsun.”

Arkasından yüzümü buruşturup onu taklit ederken peşine takıldım. Bar çıkışına ilerliyordu. Hızlı yürüdüğü için geride kalıyordum. Kolumda bir el hissettiğimde olduğum yerde durup telaşla kolumu tutan kişiye baktım. İçki kokan ağzıyla pis pis sırıtan sarışına, “Ne yapıyorsun be?” diye cırlayarak kolumu çekmeye çalıştım. Cırlamamla birçok yüz olduğumuz tarafa dönmüştü. “Bugünü güzel geçirmemi sağlayamaz mısın bebek?”

Dehşetle yüzüne baktım. “Ne diyorsun...” derken çocuğun yüzüne bir yumruk gelince çığlık atıp bir iki adım geriledim.  “Şimdi güzel geçiyor mu günün?” diye bağırdı Ayaz.

Bütün bar sessizleşmiş, zaten öğlen olduğu için yüksek seste çalınmayan şarkı kapatılmıştı. Herkesin ilgi odağıydık. Ah süper...

Ayaz elimden tuttuğu gibi çekiştirmeye başladı. “Uyuşuk olma.” Kapıdan çıkarken omzumun üstünden geriye baktım.  “Sanırım çocuk bayıldı.”

“Ölmediğine dua etsin,” diye tısladı Ayaz. Her şeyi gibi siyah arabasının önünde durduğumuzda kolumu bırakıp kilidi açtı ve sürücü koltuğuna oturdu. Ben de ön koltuğa otururken, “Centilmenlikle uzaktan yakından alakan yok,” diye homurdandım.

“Hayır,” dediğinde ona baktım. Anahtarı döndürüp arabayı çalıştırdı. Dudağını sarkıttıktan sonra omuz silkti. “Sadece bencilim.”

Güldüm. “Bir an ‘ben aslında iyi biriyim’ diyeceğini sandım,” dediğimde o da güldü.

“Ne kadar da aptalsın,” dediğinde ona dil çıkarıp önüme döndüm. Gaza basarken hareketime karşılık “Ve çocuk,” diye ekledi.

Son gaz gittiği için ellerimle ister istemez koltuğa yapışmışken “Daha hızlı git istersen. Uçalım,” diye alay ettiğimde sırıttı.  “Yeter ki sen iste güzelim,” deyip hızlandığında öleceğimi sanıp çığlık attım. Benim çığlığımla kahkaha attı. “Yeni hobim sensin,” dedi kahkahalarının arasından. Ona dönüp kötü kötü baktım. “Ne diyorsun sen be?” 

Bana döndüğünde telaşlanıp, “Bana bakma önüne bak, kaza yaparız,” diye hızlı hızlı konuşup çenesinden tuttuğum gibi önü ne baktırdım. Tek eliyle saçlarını karıştırıp sırıttı.

“Şimdi söyle ne diyorsun?” dediğimde yola bakarak, “İnsan yanında mutlu oluyor,” dedi. Kaşlarım kalkarken gülümseyerek ona baktım. Keyifli bir şekilde yola bakıyordu. Her ne kadar farkında olmasa da iltifat etmişti.

Alaya vurmak dışında bu heyecandan kurtulamayacağımı anladığımda gülerek “Biliyorum,” dedim. Güldü. “Seni nereye bırakayım?”

Çantam ve ceketim okuldaydı. Hande de okuldaydı ve şimdi eve gitsem hem anneme hem de otobüs durağında tek bıraktığım Hande’ye hesap verecektim. Cevap vermek için ona döndüğümde yaramazca baktı. "Ev adresini de biliyorum. İstersen evine bırakayım."

"Nasıl ezberledin ya?" diye homurdandım. Oysaki o kadar ‘sağ, sol’ demiştik.

"Yetenek meselesi kızım." diye dalga geçtikten sonra "Evine bırakıyorum." dedi. "Hayır hayır." dedim telaşla. Sanki dünyayı yok edeceğini söylemiş gibi tepki vermiştim. Telaşımı geçirmek istercesine sesimi temizledim öksürerek. “Okula.”

“Tamam,” dedi uzatarak. O direksiyonu sağa kırarken ben de önüme döndüm. Okulun önüne geldiğimizde durdurup bana döndü. “İnip kapını açmayacağım.”

Ona dönüp sırıttım. “Odunsun.”

“Hayvansı... Bir dakika. Yine onu yapmayacağım,” dediğin de güldüm. Bardaki laf yarışımızdan bahsediyordu. Gülüşüme bakarken yüzü keyifliydi. “Görüşürüz aptal.”

Gözlerimi devirdim ve kapıyı açtım. “Görüşürüz megaloman.” Dışarı çıkıp kapıyı kapattım. Okula doğru ilerlerken korna çalınca yanımda yavaş ilerleyen arabanın içindeki yüzüne alaycı yamuk bir sırıtış yerleştirmiş olan Ayaz’a baktım.  “Düzgün yürü.”

“Bak kaportanı çizerim,” diye gülerek tehdit ettiğimde sırıtışı genişledi. “Çiz de nasıl duvardan duvara çarpıyorum seni.”

“Çok kibarsın.”

Sırıttıktan sonra gaza bası ve son model arabanın tekerlekleriyle her yeri toz duman içinde bırakarak gitti. Dumanlara öksürürken Ayaz’a sövüyordum. Var mıydı daha gıcığı bu dünyada?

***

“Masal Sayer?”

Beni uyandıran sesle yerimde kıpırdanıp mırıldandım.

Sırtıma bir el vurdu. “Burada hocam, burada.” Ayaz’ın sesini duyunca gözlerimi araladım. Görüş alanıma sınıfın sırası dolarken kaşlarımı çatıp başımı sıradan kaldırdım. Caner Hoca’yla göz göze geldiğimde dersin çoktan başladığını ve benim hâlâ uyuduğumu fark ettim. Yoklamayı yeni aldığına bakarsak en fazla 20 dakikadır uyuyordum ama rüya bile görmüştüm.  Kuzular beni kovalıyordu. Sonra Ayaz gelip kuzuları kesiyordu.  Sonra gülmeye başlıyorduk. Bir daha sınıfta uyursam ne olayım.  Şu gördüğüm rüyaya bak.

 “Buradayım hocam.”

Caner Hoca sırıttı. "Uyumak istiyorsan çekinme."

Altan tehdit içeren cümlesine "Sağ olun. Ben iyiyim böyle." dedim sırıtarak. Caner Hoca'nın ilgisi sınıfın geri kalanına kayarken Ayaz da "Uykunu böldük ama." diye alay etti. Ona dönüp sırıttım. “Seni sonunda sınıfta da gördüm ya. Uykum bölünse de önemli değil.”

En son sınıfa girdiğinde pazartesiydi. Salı ve çarşamba gelmemişti. Perşembe öğleden sonraki seçmelilerde vardı. Kavga günü yani cuma da hiç derse girmemişti. Ben de yanına gittiğim için öğleden sonraki derslere girmemiştim. Beyefendi sonunda teşrif etmişti.

“Sınıfın seviyesini yükseltiyorum değil mi?” deyip ukalaca baktığında nefesimi dışarı verdim. “Sınıfı hayvanat bahçesine çeviriyorsun.”

Güldü. “İzin ver kerhaneye çevireyim başı senle ben alalım.”  Elimi yukarı kaldırıp gözümle elimi işaret ettim. “İşletmek manasında. Patron olacağız yani.”

Boş laflarına ifadesiz bakmaya devam ederken “Tokadım şekildir Ayaz,” dediğimde korkmuş gibi ellerini önünde siper etti ve gözlerini yumup yüzünü buruşturdu. “Vurdun mu? Yaşıyor muyum? Cennette miyim?”

Benimle dalga geçme uğruna düştüğü durum onu tatlı gösteriyordu. Dediklerine güldüm. “Sen bu hayatınla nah cennete gidersin.”

Başını yana eğip sırıttı. “Ne var be? Dört dörtlük çocuğum. Neden gidemiyormuşum?” Dudağımı yalayıp parmaklarımla saymaya başladım.

“İçki var. Küfür var. İnsanlara zarar verme hobisi var. Çok beddua topluyorsun.” Devam etmeye niyetliyken eliyle beni durdurup sırıttı. “Sen de varsın,” dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım. “Bana cenabet mi diyorsun?” diye çıkıştığımda güldü.

“Ben öyle demezdim,” dedi düşünürmüş gibi yapıp. Sonra gözlerini açıp bana döndü. “Domuz. Tam senlik.”

“Bak yine laf yarışına başlarım,” diye tehdit ettiğimde “Tamam, reis sensin,”  deyip arkasına yaslandı. Sırıtarak önüme döndüm. "Masal ödevin hazır mı?"

"Evet." diye soludum. Bu ödev için çok uğraşmıştım. Daha doğrusu ödevi kardeşim Umut'a yaptırabilmek için baya uğraşmıştım. Karşılığında sevdiği kızın arayıp da bulamadığı bende olan kolyeyi vermem gerekmişti ama beş sayfalık yazıdan kurtulup dizi izlemiştim. Ehehe.

Ayağa kalkıp hocanın yanına ilerledim. Sınıfın içindeki birkaç erkekten ‘üf’ sesleri yükselmişti. Her yerde böyle pisliklerden vardı ama bu okul direk pisliklerden oluştuğu için bu laflara şaşırmamıştım. Sinirle çocuklara döneceğim sırada Ayaz benim yerime "Önünüze dönün lan." dediğinde hocanın da benimde gözüm emir veren Ayaz'a kaymıştı. Çevredeki bütün erkeklerin gözü birden yere düşmüştü.

"Rapor da hazırladın mı?" dediğinde hocaya dönmek zorunda kaldım.

"Son sayfada." Hoca biraz inceledi. "Yazın çok çirkinmiş."

Kardeşinin yazısı demek istedin herhalde kanka.

Sırıttım. "Çok açık sözlüsünüz hocam." Hoca da sırıttıktan sonra "Şiiri okumak ister misin?" dedi. Hemen "Hayır." dedim. Dikkatin üstümde olmasını sevmiyordum.

"Eğer okumazsan sunmadığın için düşük not veririm." Hocayı camdan fırlatasım geliyordu. Kâğıtları elime alıp tahtanın önüne geçtim. "İki dakika boş yapmalarınızı erteleyin. Masal şiir okuyacak."

Sesimi temizlemek istercesine öksürüp hocaya baktım. "Başla Masal."

"Yıldızsız bir geceydi,

Bir dağ çiçeği gibi şimdiden hasretteydim,

sürgündüm, çok uzaklardaydım

Ve gözlerindi sürgün sebebim..

Çok çabuk çekildin hayatımdan,

Kaderle el eleydin,

Bense kederle sarhoş.

Yarım kalmıştı hikayemiz,

Göçmen kuşları gibi gelip geçtin bu şehirden,

Belki de hayatımdan.

Duymadın haykırışımı, acılarımı..

Benimsin sanmıştım, uçtun avuçlarımdan,

Tutamadım, gitme de diyemedim,

Olamadın bir yıldızın kayışı kadar hayatımda.. "

Şiiri okurken arada Ayaz'a bakıyordum. Camdan dışarı bakarken yüz ifadeleri değişiyordu ama düşünceleri her zamanki gibi duvarları ardındaydı. Gözleri beni bulduğunda nefesimi tuttum. Gözlerimi kaçırmak istiyordum ama zor geliyordu. Damon'u bile unutturabilecek bir duygu yoğunluğuydu onunla göz göze gelmek. Ah Damon. Seni aldatmıyorum yavrum merak etme.

Bakışlarımdan yanlış anlamasın diye gözlerimi tekrar kâğıda çevirip şiiri okumaya devam ettim.

“Zaman çok kısaydı bizim için,

Yetmedi gözlerimizden yaşı silecek kadar ,

Ne de elveda diyebilecek kadar..."

Şiir bittiğinde yine Caner Hoca'ya baktım. "En güzel şiirlerinden biridir."

"Adı pek güzel değil ama." diye mırıldandım. Hocadan uzakta olduğum için duymaz sanıyordum ama sırıttı. "Bence de." dedi dudaklarını oynatarak. Sırıtarak yerime oturdum.

"İsmi ne kadının?"

"Erkek Ayaz." dedim gülerek. "Adı, Abdulhak Hamid Tarhan." Gözleri anında beni buldu. "O ne lan küfür gibi." dediğinde kahkaha attım.

Kahkahamla sırıttı. “İğrenç güldüğünü söylemiş miydim?”  Gülerek omzuna vurdum. “Güldürme o zaman.” Omuz silkti. “Gülmen hoşuma gidiyor.”

Bipolar bozukluk nedir, kimlerde görülür, belirtileri nelerdir?

“Hakaret edebilesin diye mi?” dedim dengesizliğine mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırken. Ve muhtemelen cevabı da buydu zaten. Gıcık gıcık sırıtarak, “Büyük bir ihtimalle,” dediğinde gözlerimi devirip önüme döndüm.

Zil çaldığında Ayaz havalı bir şekilde kalkıp giderken arkama yaslanıp onu izledim. Kapıdan çıkarken omzunun üstünden bana baktı. Konuşmadan ağzını oynatarak "Yakaladım." dedi.

Ona baktığımı fark etmesinin verdiği telaşla gözlerimi kaçırıp doğruldum ve ellerimle oynamaya başladım. Teneffüste yiyişirken boş sınıfa girmek yerine yanlışlıkla müdürün hocasına giren sevgililerin müdüre karşı dramını izlemiştik Hande'yle. Ayaz derse geç girmişti.

"Neredeydin?" dedim yanıma oturan Ayaz'a fısıldayarak. Ders İngilizceydi ve bu kadın manyaktı. Konuşarak diline düşmek istemiyordum. Çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi eliyle yaklaş işareti verdiğinde ona yaklaştım. Kulağıma gelip "Sana ne?" diye fısıldayınca oflayarak onu omzundan ittirip arkama yaslandım. O da yanımda pis pis gülüyordu.

Ders boyunca Ayaz birkaç kez tahtaya kadının yazdıklarına bakmıştı. Deftere not alırken dirseğiyle beni dürttü. Ona döndüğümde ukalaca baktı. “You have to go,” dediğinde kelimelerin ağzından ne kadar büyülü çıktığını düşünüyordum ama dediği şeyi anlamadığım için ona tip tip baktım.

“Giderin var yani,” dediğinde güldüm. “İngilizler senin İngilizceni görseler dillerini değiştirirlerdi.”

Dudağını ısırıp sırıttı. “O değil de İngiliz kızları çok güzel oluyor.” Ben de ona sırıttım. “Erkeklerin de have to go hani,”  dediğimde güldü. Alayla, “Ulan erkekler cümleni duysa tipin den soğur,” dedi biraz önce aynı cümleyi kurmamış gibi. 

“Sanırım İngilizceyle pek ilgilenmiyorsunuz.” Hocanın sesiyle önüme dönerken gülüşümü silmeye çalışıyordum. Ayaz net bir sesle, “Aynen,” dediğinde sıraya bakarak sırıttım. “Öğrenmek istemeyen dışarı çıkabilir.” Hocaların klişe sözüydü işte.  Bu laftan sonra çıkmaya bizim sınıfta kimsenin götü yemiyordu.

Sıralardan kalkarken çıkan sesler kulağıma gelince hatırladım. Burası Son Lisesi’ydi. Herkesin fazlasıyla götü vardı.  Öğrenciler sınıftan çıkarken Ayaz da ayaklandı. “Hadi kalk.”

Şaşkınlıkla yerimden kalkıp Ayaz’la sınıfın çıkışına ilerledim.  Cidden dediği gibi istemeyen herkes sınıftan çıkıyordu ve dehşet dolu bir ifadeyle çıkışlarını izleyen hocaya “bunlar da geçer yavrum” dermiş gibi şirince sırıttım. Sınıftan çıktığımızda Ayaz’a döndüm. “Nereye?”

“Ben kapalı basketbol sahasında sigara içeceğim. Sen de yanımda laf sokmadan uslu uslu duracaksın.” Ben ona bunun imkânsız olduğunu söyleyecekken ilerlerken yaramazca sırıtıp bana baktı. “Tabii sen yine beni izleyeceksin.”

Ben de ne zaman lafını yapacak, diyordum. Homurdandım. “Türünün tek örneğisin. Nasıl izlemeyeyim.”

“Tabii dünya benim gibi bir yakışıklıyı ilk defa görüyor.”  Merdivenlerden aşağı inmeye başladık. “Ben hayvan olarak kastetmiştim ama...”

Göz ucuyla bana baktı. Şirince sırıttım. “Yani bir hayvandan mı hoşlanıyorsun?” dedikten sonra benim yüzüm düşerken dudağını büzüp başını onaylamazca salladı. “Bu hiç etik değil,” dedikten sonra yüz ifademe gülerek kapalı basketbol sahasına girdi.  Arkasından, “Senden hoşlanmıyorum,” diye sızlanarak basketbol sahasına girdim. Alayla, “Hı hı,” dedikten sonra sahaya baktı.  Birkaç kişi basketbol oynuyordu, Ayaz’ın kaslı tayfasındandı.  “Gençler sizi dışarı alalım.”

İçlerinden sarışın olanı elinde basket topunu tutarken sırıtarak, “Ben hariç mi?” dediğinde Ayaz dilini şaklattı. “Özellikle sen dışarı dingil.”

Sarışın çocuk basket topunu Ayaz’a attıktan sonra, “Yazıklar olsun,” diye dalga geçti. Ayaz topu tutarken keyifle, “Siktir Anıl,” dediğinde adının Anıl olduğunu öğrendiğim çocuk ve  yanındakiler kapıya yöneldiler. Arkamı dönüp ben de kapıya doğru yürüdüğümde Ayaz elini omzuma koyup beni döndürdü ve “Sen değil,” dedi gülerek. Ben rezilliğime üflerken o beni tribüne götürmeye başladı.

Yanımdan geçerken Anıl’la göz göze gelmiştik. Başını eğerek selam verdiğinde ben de gülümsedim. Samimi bir çocuğa benziyordu. 

“Saygılar yenge.”

İrileşen gözlerim Ayaz’a dönerken Ayaz Anıl’ın peşinden topu attı ama Anıl çoktan gülerek kapıdan kaçmıştı. Sinirle nefesini üfledikten sonra bana baktı ve gergin bir şekilde sırıtmaya çalıştı. “Pezevenk işte.” 

Ben gülmemeye çalışarak olduğum yerde dikilirken kapının dışına çıkan topu almaya gitti. Topu aldıktan sonra tekrar tribüne yöneldik. Oturduğumuzda topu da yanımızdaki oturağa koyup sigarasını çıkardı. “Tabii hiç vakit kaybetme. Zaten şu zehri neden içtiğini de anlamıyorum.” 

Gözlerini bana çevirip gözlerime bakmayı kesmeden sigarasını yaktı. Dumanı dışarı üflerken "Denemek ister misin?" diye sordu. Elimi kaldırıp "Yok kalsın." dedim. Sırıttı.

"Süt olduğunu unutmuşum."

Oturakta ona doğru dönüp bir ayağımı kalçamın altına koyarak oturdum. "Sağlıklı yaşamak ne zamandan beri 'sütlük' oldu?"

Zaten cuma günü üstüm başım koktuğu için iki saat Hande'yle beni eve nasıl sokacağımızı düşünmüştük.

Omuz silkti. "Sağlığını, güvenliğini, mutluluğunu düşünerek yaşarsan yaşamış sayılmazsın. Hatalar yapman gerekir ki yaşadığını hissedesin."

“Hata olduğunu kabul ediyorsun yani?” diye işime yarayan kısma takıldığımda bana baygın baygın baktı. Sırıttıktan sonra dediği şeyi düşündüm. "Sanırım ilk defa ağzından mantıklı bir cümle duydum."

"Salak olduğunu söylerken de gayet mantıklı konuşuyordum bence." Gözlerimi devirip sigara içişini izlemeye başladım.

"Daha önce hiç sarhoş oldun mu?"

"Evet. Bir kere."

İkinci sigarasını yakarken sırıttı. "Her zamankinden daha fazla mı salak oluyorsun?"

Sırıttım. Bana laf soksa bile haklı olduğu bir taraf vardı. Sarhoşken ben ben değildim. Snickers açlığını yok et, diyesim geldi birden.

"Muz Kafe'ye girip 'muz var mı?' diye sormuştum. Olmadığını orasının bir kafe olduğunu söylediklerindeyse onları insanları kandırdıkları için ve milletin buraya muz almak için girebileceği için azarlamıştım."

Güldü. "İyi ki barda meyve suyu söylemişim. Beni rezil etmeni istemezdim.”

Ukalaca söylediği şeye alayla baktım. “Sen zaten rezilsin.”

Bana cevap vermek yerine üçüncü sigarasını yaktığında kaşlarımı çattım. "Hep böyle fazla mı içersin? Gebereceksin çocuk." diye çıkıştığımda paketi gösterdi. "Bu bitecek." dediğinde gözlerimi irice açtım. Dopdolu paketti.

"Ya bitirememeni sağlarsam?"

Sorduğum soruyla bana sorarcasına baktı. Vereceği tepkiyi bilemediğim için dudağımı ısırdım. "Senin iyiliğin için." diye ön hazırlık yaptığımda kaşlarını çattı. "Yine neyin peşindesin?"

"O arka kapıdaki Selin mi?" dediğimde başı dönerken yanına koyduğu sigara paketini kaptığım gibi ayağa kalktım ve okulun koridoruna çıkan kapıya koştum. Ayaz’ın böyle bir şeye kanmış olmasından daha rezil olduğu bir şey varsa o da arkada kapının falan olmamasıydı. Demek ‘aa kuşa bak’ falan desem de bakacaktı.

"Seni pis yer cücesi!" diye çıkıştığında gülerek kapıyı açtım ve çıkmadan önce ona baktım. "Derste görüşürüz Ayaz."

Sırıtıp "O paketi vermezsen hastanede görüşeceğiz Masal." deyip bana doğru yaklaşmaya başlayınca çığlık atıp koridora çıktım ve kapıyı sertçe kapatıp merdivenlere koştum. Şaka yapıyordu. Şaka yaptığını düşünüyordum. Şaka yapmış olmasını umuyordum. 

Arkamdan "Yeni bir paket alabilirim biliyorsun dimi?" dediğinde omzumun üstünden ona baktım. "Onu da kolayca araklayabilirim biliyorsun dimi?" dedim ben de. Sırıttı ve ellerini ceplerine koydu. "Belasın."

Şirince gülümsedim. "Derse geç kalma." dedikten sonra merdivenleri koşarak çıktım. Sınıfa girdiğimde sınıf boştu ve dersin başlamasına yarım saat falan vardı. Paketi sınıfın çöpüne atmıştım. Yakalanma olasılığını düşünmemiştim çünkü çöp sigara paketlerinden çok bira kutularıyla doluydu. Ben de başımı sıraya yaslayıp uyumayı tercih etmiştim. Ensemde bir el hissettiğimde ürpererek başımı kaldırdım.

"Sigara paketim nerede?"

Gülerek Ayaz'a döndüm. "Çöpü karıştırmaya bayılacağına eminim."

"Ya da kafanı çöpe sokarım. Daha güzel bir fikir."

Dehşetle ona baktım. Elini koluma koyup sözde başımı çöpe sokmak için beni çekiştireceği sırada "Adam kaçırıyorlar, diye bağırırım dokunma." dediğimde sırıttı. Ben sırada otururken o da dibimde ayaktaydı. Eğilip bana yaklaştı. "O zaman ben de yalan söylemiş olma diye kaçırmak zorunda kalırım."

Beni tekrar kaldırmaya çalıştığında “Bırak!” diye cırladım. Yüzünü buruşturup "Cırlama Allah’ın cezası." dediğinde güldüm.

"Dokunma yoksa cırlarım."

Tehditimi göze alamamış olsa gerek ofladıktan sonra yanıma oturdu. Ayaz’a karşı Supermanin kriptonit taşı gibi bir zayıf nokta bulmuştum. Cırlamak! "Ben sana en büyük cezayı vereceğim zaten." dediğinde başımı ona çevirdim. Kollarını masaya dayamış sırıtarak tahtayı izliyordu. Hocanın sınıfta olduğunu yeni fark etmiştim. Başımdaki en büyük ceza oydu zaten!

"O sırıtışı beğenmedim." deyip işaret parmağımla tedirgince yüzünü gösterdiğimde sırıtışı genişledi. "Benim sırıtışım. Beğenmemen imkânsız."

Gözlerimi devirdim. İki dakika mütevazı ol ya. Tamam onu da istemiyorum iki dakika sus. "Ceza falan ne iş?" dediğimde güldü. "Benim için çok zevkli bir işti. Ceza değil de rezil oluşun diyelim."

Kaşlarımı çattım. "Günlüğümü mü okudun?" dedim korkarak.

Gülerek bana döndü. "Günlüğün mü var?"

Sorusuyla okumadığını anlayıp rahatladım. "Yoo." dedim uzatarak.

"Ve yanında?"

"Yoo."

"Bunu söylemen iyi oldu." dedi sırıtarak. Pot kırmanın verdiği iğrenç ruh ifadesiyle önüme döndüm ve çantayı masanın üstüne aldım. Bu çantayı iyi korumam gerekiyordu yoksa Ayaz günlüğümü okuduğunda bırak bir yılı ölene kadar diline düşerdim.

Çantadaki telefon titrediğinde telefonu çıkartıp çantanın içinden baktım.

Gönderen; Sürtük.

Yok ben kesin katil olacağım.

Kaşlarımı çattım. Allah bilir ayakkabısı ya da ceketi biriyle pişti olmuştur.

Gönderilen; Sürtük.

Nluyo ln.

Üşendiğim için kısa kısa yazmıştım. Ayaz yanımdan "Ergen misin?" dediğinde ona döndüm. Telefonuma bakıyordu.

Zil çalarken "Of belki özelim var." diye çıkıştığımda sırıttı. "Siyah puantiyeli geceliğinle fotoğraflarından mı bahsediyorsun?"

Hızla ona dönüp işaret parmağımı ona doğrulttum. Gözüm seğirerek  "Sen... Sen benim fotoğrafla..." diyorken sözümü kesti. "Vallahi benim için de sürpriz oldu ama sürprizler güzeldir.” dediğinde ona vurmaya başladım. Gülerek sıradan kalkarken benden uzaklaşmaya çalışıyordu. Ben de ayağa kalktım ve sıranın diğer ucunda karşısına dikildim. Sağa doğru adımladığında ben de sinirle kaydım ve yine olduğu yerde durdu. Keyifli suratının aksine sinirle  "Seni pislik!" diye çıkıştım. Sıranın arasından geçip de ona doğru ilerlemeye başladığımda gülerek geri geri gidiyordu. Sınıftaki birkaç yüzü üstümüzde hissedebiliyordum.

"Çok çekiciydin." deyip güldüğünde ona doğru koşmaya başladım. O da geriye doğru hızlandı. Sınıftan çıktığı için koridordaydık.

"Bak gelme, çakarım uçarsın." dedi gülerek.

"Çak da görelim." deyip ona vurmaya başladım. "Nasıl fotoğraflara bakarsın ya? Hem şifreyi nasıl çözdün? Seni şerefsiz!"

"Evet, evet ben de seni seviyorum." dedi dalga geçerek. Dalga da olsa sesinden bana karşı ‘Seni seviyorum’ cümlesinin çıkmasına başka bir zamanda olsak takılabilirdim ama şu an tek istediğim ölmesiydi. Tamam yaralansa falan da yeterdi.

"Bak bir de gülüyor ya!" diye cırladım. Koridordakiler film izlermiş gibi bizi izliyordu. Gülüşünü durdurmaya çalışıp "Tamam vurma. Elin de ağır ha." dedi kollarımı tutarken. Ben kolumu çekmeye çalıştığımda kolumu kurtarmamı engellemek için beni kendine çekti. Beni tutmaya çalıştığı için hafif eğildiği bir haldeyken burnum burnuna çarpınca dudaklarımız değecek kadar yakındaydı.

Zaman yavaşlarken bakışlarımı dudaklarından gözlerine çıkardım. Göz göze geldiğimizde ona ilk defa bu kadar yakından bakıyordum. Ve ilk defa bu kadar sık nefes alıp veriyordum.

464

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!