23/31 · %71

BY -23-

48 dk okuma9.416 kelime28 Kasım 2025

“Korumalarını daha dayanıklı seçmeyi dene Egemen. Tek yumrukla yıkılıyorlar.” Ayaz’ın sesi alaycıydı ama tedirgindi. Benden en az on adım uzakta Anıl’la yan yanaydılar. Diğer tarafıma Atalay’ın ve çetenin olduğu yöne baktım. Onlar Ayaz’dan da uzaktaydılar ama Egemen ve adamlarını görüp olduğumuz yere doğru gelmeye başlamıştılar. Egemense sadece birkaç adım ilerimde, aşağı doğru inen yolun başında dikiliyordu. Arkasındaki yirmi, yirmi beş adamla. Bana en yakın olan oydu.

“Evin içindeki önemli değil Barkın. O yüzden dayanıklı korumaları yanımda taşıyorum,” dedikten sonra Egemen bana baktı. “Masal’ımız da buradaymış.”

Ayaz sinirle bize doğru birkaç adım atınca Egemen hızla bileğimden tutup beni önüne çekti ve koluyla boynuma baskı yapıp başımı omzuna yaslamamı sağladı. Diğer koluysa arkamdan belime dolanmıştı. Güçlü kolları kıpırdayamayacağım derecede sıkıyordu.

“Eğer hemen o ellerini çekmezsen ellerin için başka bir yer bulacağım,” dedi dişlerinin arasından Ayaz. Yumruğunu sıkmış, direkt Egemen’e bakıyordu. Göz ucuyla Atalay’ın ve diğerlerinin olduğunu yöne baktım. Egemen “yiyorsa gelin” dermiş gibi beni rehin aldığı için onlar da durmuşlardı. Benden beş altı adım uzaktaydılar. Atalay bana bir abi edasıyla gülümsedi. Ağzını oynatarak “sakin ol” dedi. O ana kadar titrediğimin farkında değildim. Ne var yani, arkasında birkaç düzine silahlı adamla dolaşan Egemen'in boynuma baskı uygulayan kollarının arasındaydım.

“Tehdit savurma konusunda her zaman çok iyi oldun Ayaz. Ama şu durumda en büyük tehdit kollarımın arasında. Yani pek korkmuyorum."  Ayaz yumruklarını gevşetip sonra yine sıktı.

“Kollarında olduğu için korkmalısın ya. Ona dokunduğun her yeri yakacağım,” dedi bunu yapabileceği izlemini veren yüz ifadesi ve soğuk ses tonuyla.

“O zaman tadını çıkaralım,” dedi ve güldü Egemen. Ben ne yapacağını anlamamış bir şekilde kaşlarımı kaldırırken boynumdaki kolunu daha çok bastırdığında çığlık attım ama kolu yüzünden boğuk çıkmıştı. Nefes almamı engelliyordu. Ellerimi güçsüzce koluna götürüp kurtulmaya çalıştım.

“Çek ulan ellerini!” diye kükreyip Ayaz’ın bize doğru adım atmasıyla Egemen’in bir adamı silah çekip ona doğrulttu. Gözlerim irileşirken boğazımdaki kol yüzünden konuşamıyordum. “Köpeğine söyle indirsin o silahı yoksa ölümün elimden olur Egemen.” Atalay’ın sesiyle Egemen hafifçe başını ona döndürdü. Kardeşine silah doğrultulmuştu. Yüzünde o abi gülümsemesi yoktu. Korkutan bakışlarıyla Egemen'e bakıyordu.

Ayaz sırıttı. "Silahın beni durduramayacağını öğrenecek kadar uzun süredir tanıştığımızı sanıyordum Egemen." dedi Ayaz.

Egemen Ayaz’a doğrulan silahın indirilmesi için emir verdikten sonra güldü. "Tam da o yüzden elimdeki masum kıza ihtiyacım var. Sana zarar verebileceğim iki şey vardı. Atalay ve Selin." Konunun Selin'e gelmesine nerede olursam olayım gözlerimi devirirdim. "Sen yine tıpış tıpış istediğim gibi Selin'ini kurtarmaya geldin. E haliyle Masal'ımız da geldi. Selin'i kurtarayım derken Masal'ı kaybettin."

Bakışlarına korku düşmüştü ama bunu Egemen’in fark edebileceğini sanmıyordum. Ne zaman bu adamın bakışlarını yorumlayacak kadar yakınlaşmıştık bilmiyordum ama bu bakışlarını görmemeyi dilerdim. Korkusunu siniriyle örterken yumruğunu sıktı. Çenesi kasılmıştı.

“Eğer Masal’a bir zarar gelirse seni yaşatmam Egemen.”

“Hiç değilse intikamımı alırım,” dedi ve güldü Egemen. Vücudumdan bir elektrik dalgası geçti. Bana zarar verecek, belki de öldürecekti. Ayaz’ın gözleri bana kaydı.

“Sadece sana değil, çevrendeki herkese, değer verdiğin herkese zarar veririm,” diye kükredi. Egemen’in bırakması için çabalıyordu ama bu Egemen’in kollarını daha sıkılaştırmasına sebep oldu. Gözleri hızla gözlerime kaydığında canımın acıdığını belli etmemeye çalıştım ama irileşen gözleri beni tanıdığını gösteriyordu. Hamle yapmaya hazırlanıyor gibi gözüküyordu. Ya ben bunu anlıyordum ya da o bunu çok belli ediyordu. Ayaz'ın yüz ifadesinden yapacağını anlayacak kadar tanımış mıydım onu?

Bir hıçkırık boğazımdan tırmandı ama durdurdum. Bugün buraya gelmek için ben diretmiştim. Ayaz’ın reddetmelerine rağmen ben istemiştim. Neden? Ayaz’ın yanında olmak için. Şimdi yanındaydım işte. Ama aramızda mesafe vardı. Ve beni öldürebileceğini ima eden bedene ait kollar. Herkes seçim yapar ve bedelini öderdi. Bir çocuk yola çıkan topunu almak için yola ilerlemeyi seçerdi. Amacı masumdu ama sonucu, acıydı. Yolda hızla gelen araba ona çarpar ve metrelerce sürüklerdi. Belki de çocuğun en son düşündüğü şey topunu hâlâ alamadığıydı.

Benim en son düşündüğüm şey diye bir şey olmayacaktı. Çünkü aklımdan binlerce düşünce geçiyordu. Annem, ailem. Arkadaşlarım. Ayaz… Ama en son baktığım şey kesinlikle Ayaz’ın gözleri olacaktı.

“Benim kaybettiğim şeylere karşılık, tek bir şey kaybedeceksin.”

Sesi sokakta yankılanırken “Tek bir şey mi?” diye bağırdı. Kardeşini kaybetmesine sebep olmuştu. Ayaz’ın ve ailesinin acıyla sarsılmasını sağlamıştı ama hala yetinmiyordu Egemen.

Egemen ona aldırmadı. “Belki hiçbir şeyini kaybetmemişsin gibi hissedeceksin. Belki de her şeyini kaybedeceksin,” deyip yanağını yanağıma sürttü Egemen. Ayaz’ın yüzü dehşetle çarpıldı.

Omzumda bir acı hissettiğimde yutkundum. Gözlerimi ağır bir şekilde kapadım. Çevrede bir gürültü koptu. Bağırışların içerisinde sadece bir tanesi bana tanıdık geliyordu. Duyduğum en son şey de Ayaz'ın sesi mi olacaktı? Şikâyetim yoktu. Kükremesi yorgun bedenimi bile titretmişti. Ellerim yavaşça boğazıma dolanan koldan düşerken, bilincimi daha fazla açık tutamadım. Gerisi karanlıktı.

Ayaz’ın ağzından;

Masal’ın başı geriye düşerken, kolları aşağıya sarktı ve Egemen de kollarını çekince yere yığıldı. Çevrede bir sürü bağrışma koptu. Egemen’e doğru ilerlerken bana dönen silahları umursamıyordum. Gözümü yerdeki bedeninden zorlukla ayırdım. Yüzüne düşmüş saçları ve kapanmış gözkapakları Egemen’den önce onun yanına koşup kucağıma alma isteği uyandırıyordu. Şimdi gözleri kapalıyken alay ettiğim mavi gözlerinin değerini anlamıştım.

“Ne yaptın ulan?” Egemen birkaç adım gerileyip yanındaki adamına işaret etti. Adam Masal’ı yerden almak için hareketlendiğinde, “Çek ellerini! Sikmeyeyim belanı!” diye bağırdım. Masal’a ne olduğunu bilmiyordum. Omzuna iğne batırıp, bayılmasını sağlamıştı. İçimdeki bir yanım bunun sakinleştirici olması için yalvarıyordu. Başka ne enjekte edip Masal’ı bayıltmış olabilirdi?

Bir silah patladığında Atalay’ın bana silah doğrultan adamlardan tetiği çekmiş olanı vurduğunu gördüm. Günde ortalama yüz kez küfrümü yiyordu ama bu işlerde iyiydi sevgili(!) abim Atalay.

Bu silahla beraber hareketlenmiş çevreyle ben de koşmaya başladım. Egemen’in adamlarından biri Masal’ı kucakladığında oraya yöneldim ama yüzüme yediğim yumrukla geriye doğru yalpaladım. Benim Masal’a bakarkenki boşluğumdan faydalanmış, yumruk atmıştı pezevenk. Hemen toparlanıp bana yumruk atan adamın yakasından tuttuğum gibi eğip dirseğimi karnına birkaç defa geçirdim. Masal’ı kucaklayan adamın siyah bir arabaya doğru ilerlediğini gördüğümde yakasını bırakıp çocuğu ittirdim. Zaten hali kalmamıştı.

Masal’ın olduğu yere doğru hızlandığımda bu sefer önüme geçen silahın namlusuydu. Silahı doğrultan Egemen’e baktım. Yüzüne bir sırıtış yerleştirdi. Bilmiyordu ki o silahı götüne yerleştirecektim.

“Çek tetiği Egemen. Aksi halde o silahla ne yapacağımı biliyorsun.” Yüzündeki sırıtışı silindi.

"Bu kadar kolay olduğunu mu sanıyorsun? Herkesin bildiğinin aksine sen benden sadece adımı, şanımı almadın. Tek kurşunda bu işi bitireceğimi mi düşünüyorsun cidden? Masal'ın ölüsünün fotoğraflarını gördüğündeki yüz ifadeni görmeden seni öldüreceğimi mi düşünüyorsun?" Gözüm Masal’a kaydı. Sokağın sonunda arabaya doğru hızlanmışlardı. Bir an önce bu pezevenkten kurtulmazsam Egemen’in söylediklerinin olma ihtimali yüksekti.

“Peki, sen ben buradayken elini kolunu sallaya sallaya Masal’ı götürebileceğini mi sanıyorsun Egemen piçi?”

“Neden Barkın? Dört beş aydır tanıştığın bu kız için karşımda ter döküyorsun. Onun ölmesini neden istemiyorsun?”

Evet, bu sorular benim için yeni değildi. Kendimle çeliştiğim sorulardan sadece birkaçıydı. Egemen de cevabını öğrenmek amacıyla sormamıştı. Cevabını benden daha iyi biliyordu.

“Aslına bakarsan senin de ölmemeni istemeye başladım Egemen. Bana çektiğin silahın yüzümün hizasında durduğu her saniye sana edeceğim işkenceler artıyor.”

“Önce bir Masal’ın ölüsünü gör de. Sonra işke…” dediği gibi hafifçe eğilip ayağına tekme attım. Telaşla ateş ettiği kurşun duvara çarparken dengesini sağlamaya çalışan Egemen’in yüzüne tüm gücümü toplayıp bir yumruk attım.

“Bu elleri çek dediğimde çekmediğin için,” deyip kafasından tutup yere sertçe çarptırdım. “Ve bundan sonra seni nefes aldığın için bile hamle yapacağım bir eziyet bekliyor,” dedikten sonra yere düşmüş silahı alıp arkamda Egemen’in adamlarıyla dövüşen topluluğa, “Bu piçi paketleyin!” diye bağırdım. Biri duysa iyi olurdu. Yoksa Egemen’in yanına onları da koyardım.

Aşağı doğru inen yolda koşmaya başladım. Arabayı süren ve ön koltukta oturan adam beni gördüğü gibi kendilerini içeri atıp kapıyı kapattılar ve arabayı çalıştırdılar. Cidden bu kadar diplerine gelmişken Masal’ı onlara bırakacağımı mı sanıyorlardı? Pepe izlerken dozu kaçırmış olmalıydılar.

Silahımı doğrultup tekerleklere doğru ateş etmeye başladım. Direkt cama ateş edip ikisinin de kafasını patlatmak istiyordum ama içeride kedicik de vardı. Habire kendini tehlikeye atıp beni delirten kedicik. Belki de kafasını patlatmam gereken kişi kesinlikle Masal’dı. Ama ben burada bayıldığı için bile katliam yapacak derecede kükrüyordum.

Tekerlekler patladığında arabayı sürme çabalarını boş verip arabadan indiler. Sürücü koltuğunda oturan adam tüfekle inmişti. Bir kahkaha patlattım. Sonra ciddi ciddi adama kaşlarımı kaldırdım.

“Bu tüfeği aldığın yerden benim için de beş on tane sipariş etsene. Normal silahların havası gitti,” deyip elimdeki silahı kaldırdım ve dudağımı büzdüm. “Tüfek daha iyi değil mi?” deyip adamlara döndüm. Ellerinde silahları bana tip tip bakıyorlardı. “Bir soru sordum,” diye direttim. Silah tutan adam yutkundu. Evet, kesinlikle zarar vereceğim insanlarla önce dalga geçmeyi seviyordum. Ya da ben her türlü dalga geçmeyi seviyordum.

 “Bence silah daha iyi,” dedi tüfeği tutan adam. Kötü bakışlarıma maruz kaldığı için sessiz kalmaya daha fazla dayanamamıştı belli ki. Sırıttım. “Beyinsiz,” diye homurdanıp silahımı doğrulttum ve bacağının yanından yere ateş ettim. Adam korkuyla yere düşerken, “Tabii ki en iyisi taramalı,” dedikten sonra diğerine döndüm. Silahını yere atıp ellerini kaldırdı.

“Abi valla dediğin gibi. Taramalı daha iyi,” dedi aceleyle. Gözlerimi devirdim. “Uzi kadar değil ama,” deyip yakasından tuttuğum gibi sokağın solundaki duvara fırlattım. “Masal’ı kucakla- yan sendin değil mi?” diye tıslayıp yanına gittim ve bir tane de tekme attım. Sonra arabaya doğru yöneldim ama sinirimin hâlâ geçmediğini fark edip geriye döndüm ve bir tekme daha attım.

“Piç kurusu,” diye tısladım. Silahı yere attım ve koşar adımlarla arabaya yaklaştım. Arka kapısını hızla açıp içeride uzanan Masal’ı görmemle üzerimden bir yük kalkmıştı. Çattığım kaşlarım yavaşça inerken dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. Bayıltılmış gibi değil de benim rahat koltuğumda yayılmış gibi yatıyordu. Dizimi koltuğa yaslayıp arabanın içine doğru uzandım. Nefes alıp verişlerim onunkinin aksine hızlıydı. Egemen’i Masal’ı bırakması için tehdit ederken sorun yoktu. Tehdit savurmak işinde iyiydim ama Masal’ın onun kollarında çırpınışını görmek başlı başına savaş nedeniydi. Kesinlikle uzay mekiğini üzerine ateşlemeyi bile düşünmüştüm. Öfkeliydim ve düşüncelerim bir saniye bile yerinde durmuyordu. Ne yapacaktım? Ne yaparsam bırakırdı? Ne yaparsam daha da tehlikeye atardım? Masal’ın canı acıyor muydu? Neden giydiği etek o kadar kısaydı ki? Tabii sonuncu olan düşündüklerimin yanında çok da önemli kalmıyordu.

Onu kucağıma aldığımda bir şeyler mırıldandı. Keyfini bozmuştum herhalde kediciğin. Sırıtarak kucağımda Masal’la arabadan indim. Bizim adamlardan biri bana doğru koşuyordu. “Abi hallettik hepsini ama Egemen kaçmış.”

Dönüp ona “ben geyim ve abin Atalay’a âşık oldum” demiş gibi baktım. Gerçi öyle olsa pek umursamazdım sanırım. “Ulan çocuğu hareket edemeyecek halde bırakıyorum siz yine de kaçırıyor musunuz?”

Başını eğip tedirgince yere baktı. Dudağımı büzdüm ve düşündüm. Düşünürken başımı Masal’a çevirdim. Masum bir şekilde ağzı hafif aralık minik ellerini omzuma atmış, uyuyordu. Bir horlaması eksikti. Kendi kendime sırıttım. Şu anda keyfimi Egemen bozamayacaktı.

Bütün adamlarını toplayın, bizim şirkete ait olan boş bir depo bulup bağlayın. Hepsi için güzel fikirlerim var." Sinsi sırıtmam yüzümdeyken sokaktan yukarı doğru çıkmaya başladım. Egemen kaçmış olabilirdi ama adamlarının onun hakkında bildiği şeyler olmalıydı. Aslında şu anda bildiğim kadarıyla planlarını en iyi Selin biliyordu. “Evin içini de kontrol edin,” diye sızlandım. Egemen onu da alıp kaçmadıysa hâlâ evde olmalıydı. Beni sevmediğini biliyordum ama böyle bir şey yapması garibime gitmişti. Sonuçta Atalay’ı seviyordu. Ve Atalay’ın da ne olursa olsun yanımda olacağını bilmesi gerekiyordu. Aptal. Ondan vazgeçmememin tek nedeni kendi kişiliğim. Acımasızlığımı da, kötülüğümü de Selin sayesinde kazandım. Kendimi bildim bileli onu seviyordum. Masal’ın gelip dört beş ayda senelerin birikimini silip atamaması gerekiyordu. Bunu nasıl yaptığını anlayamıyordum. Neden böyle hissettiğini de anlayamıyordum. Bunları düşünmek yerine oturup o Damon’ı izlemem daha keyifli olurdu.

“Bizim adamlardan birkaçı dağıldı ama ağır bir şey yok,” diye açıklama yaptıktan sonra dediklerimi yapmak için yanımdan ayrıldı. Masal bir şeyler mırıldanınca araba doğru ilerlerken başımı eğip yüzüne baktım. “Bırakmayacağım.”

“Bırakmayacağım” mı demişti? Yine Damon’lı bir rüyaysa götü başı dağıtırdım abi. Mavi gözünü sikeyim. Bir mavi gözlü diye bu kadar da olmaz. Hem de ben varken.

“Söz veriyorum Ayaz.” Cümlesini algılamam birkaç saniye- mi almıştı. Bırakmayacağım Ayaz? Gördüğü rüya birden hoşuma gitmişti. Beni bırakmayacağıyla ve söz verdiğiyle ilgili şeyler söylemişti. Sırıtarak ona bakarken alnımdaki elle olduğum yerde durdum.

“Ağaca toslasan hanginiz devrilir diye düşünmüyor değilim,” diyen Atalay’a baktım. Sonra da az daha toslayacağım ağaca. Karizmamı, e haliyle hayatımı kurtarmıştı. Masal’ın da dediği gibi biraz(!) ego yığını olabilirdim.

“Serhat, bizim adamlardan birkaçı dağıldı dediğinde içlerin- den birinin de sen olduğunu ummuştum,” diye homurdanıp birkaç adım yanımda kalan arabaya yöneldim. Atalay homurdandı.

“Daha çok sevineceğin bir haberim var,” dediğinde ona döndüm. “Mert dağıldı.”

Sırıtarak, “Harbi mi?” dediğimde başıyla onaylayıp sırıttı. “Bir de o gücüyle bana dikleniyor,” diye tısladım. Atalay arka koltuğu açınca, “Hayır ön,” dediğimde ön koltuğun kapısını açtı. Yanımda oturunca daha fazla görürdüm. Arka koltuktan kaçırılacağıyla ilgili aklımda bin bir türlü kurgu geçiyordu. On, on beş dakika öncesinde yaşadıklarımızı göz önünde tutarsam tedbirli olmam saçma değildi. Gerekirse direksiyona bile oturtabilirdim Masal’ı. Gözümün önünde olacaktı.

Koltuğa oturttuğumda uykusunda bile kendini gösterip kol- tuğa yayıldı. Sırıtarak doğruldum ve kapıyı kapattım. “Sen ne yapacaksın?” derken sürücü koltuğunun kapısına ilerliyordum. Kollarını birleştirip, “Biraz adam döveceğim,” dediğinde sırıttım. “Abim olduğuna gurur duyduğum sayılı anlardan Atalay.”

“Keşke benim de sayılı olsa bile birkaç anım olsaydı,” diye lafı yapıştırdığında gözlerimi devirip sürücü koltuğuna geçtim ve kapıyı kapattım. Camı indirirken göz ucuyla Masal’a baktım. Bir- kaç saniye yalnız bıraksam, elimden gidecek diye korkuyordum. Kaçırılmadığına ya da gebermediğine, koltukta yayılmış bir vaziyette olduğuna emin olup araladığım camdan Atalay’a baktım. “Fazla döv. Bir tane sarışın adam vardı. Bana yumruk atmıştı. Mümkünse oraya geldiğimde onu görmeyeyim.”

“Yok etme işini ben hallederim,” dedi elini gönüllü oluyor- muş gibi kaldırarak. Sırıttım. “Sen ne yapacaksın?” dediğinde motoru çalıştırıyordum. Göz ucuyla Masal’a baktım. Bu gece sikseler onu bırakmazdım. Eğer onu bizim eve götürürsem de sabah uyandığında cırlayıp başımın etini yiyecekti. Ki cırlaması bir nevi kolumu bacağımı kopartma etkisi bırakıyordu. O yüzden onun evine kucağımda Masal’la anne veya babasına yakalanmadan girmem gerekiyordu. Girecektim de. Bu kaslarla ne yapamazdım ama değil mi?

Sonra da... Egemen'in kaçtığını ve geri dönüp bir kez daha Masal’a zarar vermeye çalışacağını düşünmemeye çalışacaktım. Ya da Selin'in bana kazık atmış olduğunu... Onu kollarıma alıp gözlerimi kapatacaktım. Sırıttım. Ne yapacağımı soran Atalay'a "Rahat bir uyku çekeceğim." diye mırıldandım.

Masal’ın ağzından;

Çığlık atarak yatakta doğruldum. Gördüğüm kâbusla beraber terden yüzüme yapışan saçları arkama atıp derin derin nefesler aldım. Vücudumu kavrayan kollar da benimle beraber doğruldu. “Kâbus mu gördün?” diyen boğuk sese döndüm. “Yoksa benim kaslarımı izlerken ‘taciz’den seni içeri alan polisli geleceğinden bir kesit mi gördün?” dediğinde yutkundum. Kaşlarım çatıktı. Anlamıyordum. Ben en son Egemen’in kollarındaydım ama şimdi Ayaz yanımdaydı. “Ne oluyor ya?”

“Yattık güzelim. Dün geceyi hatırlamıyor musun? Hani bir kez daha istediğini söylemiştin.” Gözlerim irileşirken ağzım aralandı. O muzip bakışlarıyla karşılaştığımda ağzımı kapattım. Dalga geçiyordu. Saçları dağınık, gözleri uykudan yeni uyandığı için kısıktı. Ben yine her zamanki gibi ona hayranlıkla bakıyordum. Bir sürü kâbus görmüştüm. Genellikle çoğu Ayaz’la ilgiliydi. Ama birinde hakkın rahmetine kavuşan çalar saatim Dolly hortlayıp ‘Sen nasıl başka çalar saatlerle uyanırsın?’ diye bana saldırmıştı. Sanırım en korkunç kâbusum oydu.

“Kâbus mu gördün?” dedi tekrar. Aklımda bir sürü soru vardı. Dün neler olmuştu öyle? Benim gözlerim kapanmıştı. Ölüyordum sanmıştım. Hatta o ışığı bile görmüştüm. Ak sakallı dede yoktu ama yine de ışık vardı yani. Belki de Ayaz başından beri bir uzaylıydı ve beni kurtarmak için kendi formuna dönüşmüştü. Gördüğüm şeyse onun vücuduydu.

“Kâbus görmek sana yaramıyor kızım. Bu ne mallık?” diyen iç sesime siktiri çektim. “Kâbus görmek kime yarıyor mal?” diye cevabı yapıştırdım. Ama iç sesimle de çatıştığıma göre cidden, bu ne mallık?

“Ama ben...”

Sırıttı ve sözümü kesti. “Ölmüş müydün?”

Kaşlarımı çattım. “Yoksa öldüm de... Sende burada olduğuna göre cehenneme gelmiş olmalıyım,” deyip tavana bakarken ellerimi açtım. “Allah’ım ya... Ben sana her gün dua eden kızım.

Tamam, çoğu Damon’la ilgili ama kafir de değilim yani. Neden cehennem? Neden Ayaz’ın yanı?”

“Ve mantık koşarak uzaklaşır,” diye homurdandı Ayaz. “Şu Damon’ı sokakta görsem tüm taşları ağzına sokar götünden çıkarırım. Yeter ulan. Ne Damon’mış. Top lan o, top.”

“Sus şurada sitem ediyorum,” diye tısladıktan sonra yine tavana döndüm. “Hem iyi bir insanım. Tamam, namaz kılmıyorum, kapanmıyorum. Ama oruç tutuyorum valla! Hacca da gitmedim ama… Ya ben nasıl bir insanım?” diye yakındım.

Sonra birden Ayaz'a döndüm. "Sen Damon'a top mu dedin demin?"

"Eğer susarsan uyumak istiyorum." deyip kıçını bana dönüp yattı. "Ve evet top dedim." diye ekledi. Poposu da güzel hani. Yok ya nerden çıkardınız? Hayır poposuna bakmadım. Hem konumuz o değil ki? Sapık değilim tamam mı?

Kollarımı belime koyup çenemi dikleştirdim. “Benim odam, benim yatağım. Susmak istemiyorum.”

Uzatarak, “Hayır,” dedikten sonra sırtüstü dönüp ellerini iki yanda yavaşça açtı ve odayı işaret etti. “Burası cehennem,” dedi fısıldayarak.

Ben ona ters ters bakarken sırıtarak yine kıçını döndü ama bu sefer poposuna bakmak yerine kaşlarımı çattım. “Benimle dalga mı geçiyorsun sen?”

“Senin motor yeni mi ısındı kızım?”

Yastığı alıp yüzüne fırlattığımda gülerek yastığı yere attı. Hem de içinde Damon’ın dergilerden kestiğim kafalarının olduğu poster. Adama sinir krizi geçirttiriyor ya.

Hızla başının altındaki yastığı çekip yüzüne attım. Ve elimle baskı uygularken üstüne çıktım. “Sıra senin motoru ısıtmada,” deyip kötü film kahkahası attım. Allahtan bu sefer domuz sesi çıkmamıştı. Teşekkürler Allah’ım!

Cehennemde de olmadığıma ve ölmediğime göre, kötülüklerime devam edebilirdim. İlk işim kesinlikle bu uyuz, seksi yaratığı öldürmek! Bir dakika... Seksi mi dedim ben?

 

Ben kaşlarımı çatmış düşünürken ellerimi fark etmeden gevşettiğim için hareketlenip beni altına aldı ve o yastığı da aşağı attı. O üstümde sırıtırken kaşlarımı kaldırdım. “Yastıklarla ne derdin var?”

“Uykumdan uyandırıyorsun, hakaret ediyorsun, bir de boğmaya çalışıyorsun. Asıl senin benimle ne derdin var?”

Omuzlarımı düşürdüm ve derin bir nefes aldım. Hemen üstümdeyken ve ellerini iki yanımdan yatağa yaslanmasa yüzü, yüzümün tam ortasına düşüp, e haliyle dudaklarımız birleşecekken mantıklı düşünmem ne kadar mümkündü bilmiyordum. Bu kalp çarpıntısıyla mantıklı düşünmem, mantıklı değildi.

“Çok uyuzsun,” dedim en sonunda. Kaşlarını kaldırdı. Gözlerimi devirdim. “Seni boğmam ve diğerleri için iyi bir sebep bence.”

“Benim de bunu yapmam için iyi bir sebep var.”

“Ne yapa…”

Yatakta ellerini başlığa doğru kaydırıp dirseklerini yatağa yasladı. Ve ardından aramızda nefes alacak kadar yakınıma geldi. Sessiz bir şekilde yutkundum. Bütün vücudumuz birbirine değiyordu. Ama değmesini istediğim yer değmiyordu. Dudaklarını değecek kadar yaklaştırıp inatla öpmüyordu.

“Ne yapıyorsun?” diye fısıldadım. Sesimin çatlak çıkmasından daha iyi bir sebepti fısıldamak.

Gözlerini kaldırıp bana baktı. “Bir söz vardı Atalay’ın okuduğu kitapta,” diye fısıldadı. Nefesimi tuttum. “Bağırıyorum ama duyulmuyor sesim. Öpecek kadar yakınım ama biliyorum. Öpersem yanarım öpemezsem de ölürüm.”

Gözlerimi dudaklarından ayırıp gözlerine baktım. “Hangisi daha iyi. Ölmek mi yanmak mı?” dedi gözlerimin içine bakarak.

“Yanınca da ölürsün Ayaz.”

“Bu beni yakan bir ateş ama öldürmüyor. Canımı yakıyor, bitmiyor,” dediğinde hayranlıkla ona baktım. Gözlerindeki anlamı çözemiyordum ama her zamanki yoğunluğu kalbimi ısıtıyordu.

“Belki de canın yanmasın diye, bunu sevmeyi denemelisin,” dedim gözlerimi gözlerine dikmiş bakarken. Beni sevebilirdi.

“Sorun sevip sevmemem değil,” dediğinde titrek bir nefes aldım. Yanağımı okşadıktan sonra saçlarımla oynamaya başladı. “Sorun bunu çok istemem,” deyip gözlerini gözlerime çıkardım. Gülümsedim.

“Peki bunun neresi sorun?”

Gözleri bir an parladı. Sonra sırıttı. “Seni her öptüğümde ‘sapık’ damgası yiyorum ya da kafama bir şeyler yiyorum. Ve bunu bile bile, seni öpmeyi bu kadar çok istemek hayatım için büyük tehlike.”

Kıkırdadım. “Şu anda sana fırlatmayı düşündüğüm şeyler yerde.” Sinsice sırıtıp yerdeki yastıklara sonra da gözlerime baktı. “Dolly de artık olmadığında göre, şu anda bir tehlike göremiyorum.” Sırıtıp ellerimi gösterdim. “Bunları unutma,” dediğimde iki elimizi de kenetleyip yatakta süründürerek başlığa kadar çıkardı ve burnunu burnuma sürttü. “Başka bir tehlike?”

Sırıttım. “Yüzüne tükürebilirim.”

Kaşlarını kaldırıp sırıttı. “Tamam, onun için de bir çözüm buldum.”

"Konu bu olunca çok zeki oluyorsun değil mi?" diye homurdandım. "Yatmamız söz konusu olunca sergileyeceğim zekiliğimi görmeden konuşma."

Kaşlarımı çattım. "Öyle bir konumuz olmayacak."

"Kızım doğanın kanunu bu. Bir erkek vardır, bir de kadın. Sevişirler. Zevk al.."

Yüzüm kızarırken "Sus yoksa dizimi değerline geçireceğim." diye tısladım.

"Ah unutmadan. O tehlikeyi de ortadan kaldıralım." deyip bacaklarımı bacaklarının arasına aldı. Şu anda tek oynatabildiğim yerim başımdı. Ayaz'a kafa atmak da cazipti aslında. Tabi kırılan şey benim kafam olurdu, her neyse.

"Tükürüğümden nasıl kurtulacaksın?" dedim hınzırca sırıtıp. Muzip bir şekilde dudakları kıvrıldı. "O işi de mükemmel dudaklarım halledecek."

"Ne?" dememe kalmadan dudağını dudağıma bastırdı. Tabii. Onunla öpüşürken, ona tüküremezdim ya. Sınav cevaplarını alıp benimle paylaştıktan sonraki en akıllı halleriydi herhalde şu an. Tabii cevapları benimle paylaşması benim bakış açımdan büyük zekilikti. O cevaplar olmasa atılanların gittiği okuldan “bu ne mallık?” diye atılırdım.

Ellerimi saçlarına götürmek istiyordum ama kenetlediği elleri engel oluyordu. Gerçi ellerimizin kenetli olmasından şikâyetçi değildim. Dudaklarımı aralayıp karşılık vermeye başladım.

Geri çekildiğinde nefes nefeseydik. Gözlerimi kırpıştırıp gözlerine baktım. “Sanırım asıl yanan sensin,” deyip yanağıma baktığında gözlerimi devirdim. Neden kızarıp bozarmak zorundaydım ki?

“Bu sıcakta bir öküz mesafesiz üzerimde. Kızarmam mantıksız mı?” Kızarmamın asıl sebebini gayet bilen sırıtışına ofladım.

“Çekilir misin üstümden?”

“Ne o? Çevrede fırlatılacak bir şey olmayınca kaba olamıyor musun?” Sırıtışına ben de sırıttım. “Biliyorsun hâlâ cırlayabilirim,” deyip kaşlarımı kaldırdığımda hemen kendini yanıma attı. “Bunu göze alamam,” dediğinde güldüm. Ellerini ensesinin altına koyduğunda ben de aynısını yaptım. Göz ucuyla bana baktığında şirince sırıttım. Ayak bileğini diğer bileğinin üzerine koyduğunda ben de aynısını yaptım.

“Çocuk gibisin. Ama bu oyunu sevdim,” dedikten sonra elini kendi göğsüne koyduğunda gözlerimi irileştirerek Ayaz’ın gözlerine baktım. “Yok oyun moyun oynamıyorum ben,” diye çıkışıp kalkmaya çalıştığımda gülerek kolumdan çekti başımı göğsüne düşürdü.

“Tamam, öyle şeyler yok,” dediğinde sırıtıp yine yanına uzandım. Elini tekrar göğsüne götürdüğünde, “Piç,” diye tıslayıp kalkmaya çalıştım ama yine çekti. “Sadece şansımı denemiştim bu sefer yok,” dediğinde gülerek uzandım.

Bana doğru döndü. Ben de ona doğru döndüm. Elini yanağıma getirdi. Yanağımdaki eline gülümseyerek baktıktan sonra ben de elimi yanağına götürdüm. Bu oyunu ben de sevmiştim.

Yanağımı okşadığında ben de aynısı yaptım. Dudakları kıvrılmıştı ama sırıtmıyordu. Gülümseme gibi bir ifadeyle gözlerimin tam içine bakıyordu. Elimin içinde hissettiğim pürüzsüz yanağını ilk defa okşuyordum. Başını yana eğip elini çeneme getirdi ve başparmağını dudağıma koydu. Ben de elimi kaydırıp çenesine koydum. Ve başparmağımı dudağına yasladım. Gözlerim istemsiz dudağına kaydı.

“Hişşt. Ben bakmadan dudağıma bakamazsın,” diye uyardığında gözlerine baktım alelacele. Sırıtıyordu. Yakalanmıştım işte. O böyle sırıttıktan sonra bir de bela okuduğum için arada laf çarpıtıyordu. Ben senin yüzünden kırmızının bütün tonlarını deneyeyim, iguana gibi kız olayım bir de üstüne bela okumayayım? Sen ne diyorsun gülüm ya?

Elini enseme götürdüğünde ben de götürdüm. Saçlarımla oynamaya başladı. Ben de ensesinde biten saçıyla oynamaya başladım. Oynarken gülümseyince, “Ben gülümsemeden gülümseyemezsin,” dedi. Gözlerimi devirdim. “O zaman ömrüm boyunca gülümsemeyecek miyim?”

“Oyun boyunca,” diye düzeltti sırıtarak. “Hem gülümseyemiyormuşum gibi konuşuyorsun.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Bana karşı pek göremedim de. Dur bir dakika. Hiç göremedim.”

“Bana hakaret ettiğinde sana gülümsememi mi bekliyordun?”

Dudağımı büzdüm. “Hiç güzel şeyler söyleyemiyormuşum gibi konuşuyorsun.”

Beni taklit ederek kaşlarını kaldırdı ve “Bana karşı pek göremedim de. Dur bir dakika. Hiç göremedim,” dediğinde ofladım. İşaretparmağını uyarırca kaldırdı. “Ben oflamadan oflayamazsın.”

Ben de işaretparmağımı kaldırdım. “Bu parmağı gözüne sokmak istediğimi tahmin edebiliyorsundur.”

“Bu oyunda benim istediğime göre hareket ediyorken benimle iyi geçin bence,” dediğinde dudağımı ısırdım. Güldü. Elimde olan elimle beni kendine çekti. Ben de aynısını yaptım ama o kıpırdamadı.

“Aynı şeyi yapmıyorsun,” dediğinde kötü kötü baktım. “Öküz gibisin. Hareket ettiremiyorum. Ben ne yapayım?”

Omuz silkti. “Aynı şeyi yapmak zorundasın.”

“Senin...” diye başlayıp sustum ve derin bir nefes aldım. “Senin kafanı duvara sürtmek istiyorum.”

“İstersen ilk ben sana yapıyım. Oyun gereği senin de yapman gerekecek. Tabii benden sonra halin kalırsa.” Sırıtan yüzüne dil çıkardım. “Aman kalsın.”

“Hadi ama hâlâ hareket ettiremedin.”

Oflayarak doğruldum ve omzundan tutarak onu yatakta kendime doğru çekmeye çalıştım. Kıpırdatamadığımı görünce, “Biraz yardımcı olamaz mısın?” diye tısladım. Sırıttı. “Ne gibi bir yardım?”

Şirince gülümsedim. “Kıçını kaldır, benim olduğum yere yaklaş.”

“Biliyor musun? Bugün çok yorgunum,” deyip kollarını yatağa bıraktı. Gözlerimi kıstım ve kötü kötü baktım. Sonra aklıma gelen fikirle sırıtarak yataktan kalktım ve odadan koşarak çıktım. Süpürgeyi kaptıktan sonra zar zor odama getirdim.

Nefes nefese yatağın yanına koyup sapını aldım. Ayaz bana deh- şetle bakarken güldüm ve sırtından sopayla ittirmeye başladım. “Bu nedir ya?” diye yakınan Ayaz kendi isteğiyle doğrulup yatakta ilerledi. Sonra yine uzandı. Süpürgeyi bırakıp saçlarımı geriye attım ve ben de yatakta uzandım. Ona doğru döndüm. Elini boynuma getirip okşadığında acıyla inledim.

"Orospu çocuğu." diye tısladı. Kaşlarımı kaldırıp boynuma bakmaya çalıştığım. "Ne var orada?" dedim buruşmuş yüzümle.

Ona baktığımda koyulaşmış gözleriyle bana bakıyordu. Dün geceyle ilgili küçük küçük kesitler hatırladım. Egemen'in bütün konuşma boyunca boynuma bastırdığı kolu.

"Morarmış mı?" diye sızlandım. Sessiz kalmasıyla mor olduğunu anladım. "Ah süper." diye homurdandım. "Anneme göstermemem gereken başka bir morluk."

"Merak etme. Onda midesi olana göstermemesi gereken morluklar bırakacağım." dedi dişlerinin arasından. Elini omzuma koyup üzerimdeki tshirtü çekiştirdi ve uçurumda bıraktığı ve silinmek üzere olan ize baktı. Ben de aynısını yapıp üzerindeki tshirtü çekiştirdim. Ama benim açtığım bir iz yoktu tabii. Ben açsam çukur açardım oraya. İntikam alamadığım uyuzlukları düzine olmuştu.

Gözlerine baktığımda bana bakarken yakaladım. Sinsi sinsi sırıttım. “Bana mı bakıyorsun?”

“Bacaklarına mı bakmamı dilerdin?” deyip gözünü kaydırdığında omzuna vurdum. Güldü. Gözüm güldüğünde kısılan gözlerinde ve bembeyaz dişlerinde gezindi. Nefes alıp gözlerimi kırpıştırdım. Eğer ben nefes almasam vücudumun bunu tamamen unuttuğunun farkındaydım. Alarm çalınca başımı diğer tarafa döndürüp saati kaptığım gibi duvara fırlattım. “Allah aşkına bu alarmı kim kuruyor her sabah?”

“Ben de o duvardaki izin nasıl oluştuğu hakkında teoriler yürütüyordum,” dediğinde kıkırdadım.

“Masal! Hadi kalk hazırlan. Sonra kahvaltı bana kalmadı diye katliam çıkartıyorsun.” Kapıdan bağıran anneme alelacele, “Hazırlanıyorum,” diye bağırdım. Odaya girip bizi görmesi istemediğim bir şeydi. Yatakta doğrulduğumda Ayaz sırtüstü uzanıp ellerini ensesinin altına koydu.

“Sen de kalksan diyorum.”

“Burada uzanıp senin hazırlamanı izlemek varken mi? Yok sağ ol iyiyim ben,” dediğinde gözlerimi devirdim. “Tabii ki yanında hazırlanmayacağım.”

Dudağını büzdü. “Neden?”

“O sapık bakışların üzerimdeyken mi?”

Ofladı. Elini yüzüne götürüp, “Tamam bakmıyorum,” dediğinde güldüm. “İyi denemeydi,” dedim parmaklarının arasından bakan Ayaz’a. Sırıttı. Dolabıma dönüp kapağı açtığım gibi sıkıştırdığım birkaç kıyafet yere düştü.

“Evinin kadını ha?” diye dalga geçtiğinde ona ortaparmağımı gösterip yere düşen giysileri aldım ve yine dolaba tıktım. Okul formalarımı aldıktan sonra kapıya doğru ilerledim. Bana baktığını görünce, “Sen de pencereden falan çık,” diye uyardım.

“Hı hı,” deyip kıçını döndü ve yattı. “Geri zekâlı.”

“Duyuyorum.”

“Duyman için söyledim,” dedim sırıtarak. Sonra odadan çıkıp lavaboya ilerledim. Koridorda Umut’la karşılaşınca ona kötü kötü baktım.

“Ne olur bana tuvaletten çıktığını söyleme.” Sırıttı. “Aynen öyle güzelim.”

“Allah’ın belası. Şimdi iki ay girilmez o tuvalete,” diye homurdanıp annemin odasına girdim. Onun tuvaletini kullanacaktım. Tabii önce duş almam gerekiyordu. Egemen bana her ne yaptıysa, kâbuslarım bitmek bilmemişti.

Duş aldıktan sonra iç çamaşırlarımı yanıma almadığımı fark edip bornozla odama geçtim. Ayaz’ın çoktan gitmiş olması gerekiyordu.

Ama sadece gerekiyordu.

Üstüne ceketini giyen Ayaz’ın gözleri kapının açılmasıyla bana dönünce bildiğim, uydurduğum tüm küfürleri içimden sıraladım.

“Kedicik o bornoz terletmiyor mu ya? Çıkar bence.”

Ağırlığımı diğer ayağıma verip kollarımı belime koydum ve ona ters ters baktım. “Sen de arada bir beynini kullan bence,” diye tısladım. Gözü yine neredeyse komple açık olan bacaklarıma kaydı. Yanımdaki masadan kaptığım kalemleri ona attım. “Sapık mısın ya? Yürü git pencereden atla, düş, öl. Çık odamdan!”

Kalemlerden kurtulabilmek için ellerini önünde tutup geriye doğru yürümeye başlarken güldü. “Sen karşıma bornozla gel. Sonra neden bakıyorum diye krize gir.”

“Gittin sanmıştım pezevenk!” diye tısladım ona bir kalem daha atarken. Kalemi havada tutup sırıttı. Kalemi uyarırcasına sallayıp, “Pezevenk benim repliğim,” dedi yapay sinirle.

Gözlerimi devirdim. “Stefan gibisin mübarek. Böyle bir uyuzluk, bir iticilik. Böyle bir anda gelen anne terliği gibi,” dediğimde yüzünü buruşturdu.

“Kızların iltifatlarından sonra senin ‘anne terliği’ hakaretini duyacak kadar ne yaşamış olabilirim?”

Kahkaha attım. Sonra birden ciddileştim. “Çık dışarı.”

“Yeter ki iste güzelim,” deyip kapıya yöneldiğinde önünde durdum. “Annem seni bu odadan çıkarken görürse, sonra bana terlik atmak için odaya girdiğinde beni bornozla görürse ne olur biliyor musun?”

Tek kaşını kaldırıp keyifle sırıttı. “Bilmiyorum. Ne olur?”

“Bilmezsin tabii. Daha böyle bir katliamın bilimsel açıklaması yapılmadı.”

Parmağını alnıma şaklattı. “Senin bu mallığının da bilimsel açıklaması yapılmadı.”

Elini ittirip elimde kalan en son kalemi ona fırlattım. Zaten dibimde olduğu için boynuna çarpmıştı. Homurdanarak boynunu ovuştururken “Şimdi sen de bir morluk bıraktın,” diye sızlandı. Kalemin ucu gelmiş olmalıydı.

“Ay kıyamam,” dedim yüzümü buruştururken. Sonra, “Diyeceğimi beklemiyorsun herhalde. Şimdi siktir git,” diye tısladım. Sırıtarak bana doğru eğildi. “Giderim ama dönüşüm seksi olur,” dediği gibi gelişi güzel vurmaya başladım. Pencereye doğru kaçtı.

“Bir dahaki duşunda bana da haber ver. Çok güzel kese yaparım,” dediğinde yerdeki yastığı kapıp ona fırlattım. Ama kaçmak için açtığı pencereden dışarı uçtu. Gözlerim irileşirken Ayaz’a dehşetle baktım. “Ayaz!”

Ellerini iki yanda açıp gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Dokunsan sıçacak gibi duruyordu. Ama bu hali bile tatlıydı tabii. Ne diyorum ben ya?

“Benim ne suçum var? Sen attın yastığı.”

“Onun içinde Damon’ın kafaları vardı!” diye bağırdım. Sonra annem duyup da ‘Kafa mı?’ deyip gelmemesi için sesimi kısmaya çalıştım. Annemin vereceği tepkiyi Ayaz verdi. “Kafa mı?”

Güldüm ama sonra birden ciddileştim. Ayaz'ın şu anki mimiklerine daha sonra Damon'un kafalarının gittiği gerçeğiyle girdiğim depresyondan kurtulduğumda gülecektim. Yani ömrüm boyunca gülemeyecekmişim gibi geliyordu. Boru mu? Bugüne kadar her dergide kestiğim Damon'un kafaları! Ah 'Bebeğim!' diye peşinden atlayacağım şimdi.

“Kafa tabii. Şimdi hemen aşağı atlayıp yastığımı ve kafalarımı kurtarıyorsun. Çabuk.”

“Sonra da oturur fincanda kahve yudumlarken oje renkleri hakkında konuşuruz,” diye dalga geçtiğinde ayağımı sinirle yere vurdum. “Ayaz seni gebertirim.”

“Hiç uygulamayan biri olarak çok söylüyorsun,” dediğinde ona doğru hareketlendim. Hızla pencereden alt kattaki teyzesinin balkonuna atladı. Pencereden aşağı baktığımda, “Görüşürüz güzellik,” deyip öpücük attı.

“Bir dahaki görüşmemizde gözüne kalem sokuyor olacağım için sen o görüşmemizden haberdar olamayacaksın!”

“Bu sevgi gösterilerin gözümü yaşartıyor kedicik,” dedi sırıtarak geriye doğru giderken. Ayağına bir şey takıldığında az daha düşüyordu.

“Düşeydin köpek,” diye tısladım gülmemek için yanağımı ısırırken. Düşmemek için elleriyle denge kurmaya çalışırken uçmaya uğraşan domuz gibi duruyordu. Tabii domuzlar uçmaya çalışırken nasıl görünüyordu bilmiyordum ama Ayaz’ın görüntüsünü anlatmak için başka bir şey aklıma gelmiyordu. Ayağına takılan şeyi alıp kaldırdı ve bana sırıtarak baktı.

“Yastığım!”

Sanki uzanabilecekmiş gibi ellerimi aşağıya doğru uzatıp, sarktım.

“Düzgün dur geri zekâlı. Öyle sarkmaya devam edersen millet aşağıda senin vücudundan kopmuş kafanı izleyecek,” deyip yastığımın içindeki Damon kafalarına gönderme yaptı. Gözlerimi devirip homurdandım.

“Verir misin yastığımı?”

“Peki sen verir misin?” dediğinde “Ayaz buradan üstüne atlarım,” diye bağırdım.

“O bornozla atladığın sürece benim için bir problem yok,” dediğinde hemen arkamı dönüp kitaplığımdan küçük defter alıp pencereden sarktım ve ona attım. Tam yüzüne düştüğünde sırıttım. Defteri yüzünden çekince hemen sırıtışımı sildim.

“Yastığımı verir misin artık?”

“Yüzüme defter yedikten sonra karşılıksız vereceğimi mi sandın?” Sırıtan yüzüne gözlerimi kısarak baktım.

“Yüzüne yumru...”

Yastığı aşağıya doğru tutup “Anlayamadım ne?” deyip tehditkârca baktığında ofladım. “Ne istiyorsun?”

“Gün içinde öğrenirsin,” deyip göz kırptı. Balkonda kapıya ilerlediğinde “Peki ya yastığım?” diye bağırdım.

"Komşuya uğrayacağım diye aşağı in. Bornozla inersen sevinirim."

"Geri zekalı giyinmem, kahvaltı falan derken yarım saatimi alır. Hem annem hangi komşuya ineceksin? diye sorar." diye tısladım. Şu anda vücudumun yarısı pencerenin dışındaydı. Allah'a emanet yaşıyordum. Arkadan biri üflese hunharca haykırıp yeri boylardım.

"Hayriye Teyze de." dediğinde güldüm. "Annem de yolda gördüğümde kaçtığım kadının evine gideceğime inanır zaten."

"Niye? Çok tatlı kadın." dediğinde "Doğru söyle teyzen o mu?" dedim sırıtarak. "Allah korusun." diye homurdandı. "Niye? Çok tatlı kadın." dedim onu taklit ederek. Gözlerini devirdi.

"Bir ara alırsın yastığını."

"Ama ben onsuz yaşayamam." diye söylendiğimde bana hareket çekip balkondan eve girdi. "Pislik." diye tıslayıp doğruldum. Biri şu çocuğunda kafasını kesebilir mi? Yastığımda değil odamın en özel köşesinde saklarım.

***

Sınıfa girdikten beş dakika sonra önde hoca arkasında Ayaz sınıfa girdi. “Hocam günaydın,” dedi Ayaz sırıtırken. Sınıftaki kızların hayran bakışları ona dönünce ayağımla ritim tutup dudağımı ısırdım. Hepsinin kafasını duvarla birleştirmek istiyordum. Bu sınıfın en az yarısıyla yattığını düşünüyordum ki düşüncelerim benim sakinleşmeme yardımcı olmuyordu. Hoca tip tip Ayaz’a bakarken Ayaz kapıya dönüp “gel gel” işareti yaptı. İki tane kaslı çocuk sınıfa girdi.

“Hocam gün boyu çocuklar burada dikilecek. Sizi rahatsız etmezler, nur topu gibi çocuklar,” deyip sırıtarak ikisinin de omzunu sıvazladı. “Rahatsız olursanız... Umurum da değil aslında. Bu çocukları sınıftan atarsanız, siz de okulun kadrosundan atılırsınız,” dedikten sonra başını bana çevirip göz kırptı. Kalbim hızlanırken sırıttım. Çevredeki birkaç kız bana kötü kötü bakarken gözlerimi devirdim.

Sonra Ayaz çocuklara döndü. “Masal bu sınıftan ayrılırsa, sizin kafanız vücudunuzdan ayrılır. Anlaşıldı mı?” Sırıtmam kesilirken tip tip onlara baktım. “Nasıl yani?”

Ayaz sırıtarak bana döndü. Sonra hocaya eliyle selam verip sınıftan çıktı. Ciddi miydi bu çocuk? Tabii ki sınıftan çıkacaktım. Şu ikiz dingiller buna engel olamayacaktı. Teneffüste Hande’ye zorla Atalay’ı aratıp akşam için buluşma ayarlatmıştım. Ben başarıma karşılık “Süpersin kızım Masal!” benzeri şeyler mırıldanıp egomu okşarken Mert sınıfa girince hemen sessizleşip bakışlarımı kaçırdım. Umuyordum ki ön sıramda oturan mümin Ayşe için sınıfa gelmişti. Gelip tam da yanımda oturunca göz ucuyla ona baktım. Gülümseyerek kapıdaki korumalara baktı.

“Ayaz koruma koymuş ha? Gerçi hak veriyorum. Sen de benim kız arkadaşım olsan ve dün gece böyle bir tehlike atlatsan ben de tedbirli olurdum.” Başımı ona çevirip kaşlarımı kaldırdım.

“Kız arkadaş?”

Dudağını büzdü. Gözlerinden bir an karartı geçti. “Sizi dün öpüşürken gördük.”

O anı sadece Anıl’ın görmesi bile benim delirmeme yeterken bir de Atalay’ın yanındaki herkes görmüş müydü? Aç camı Sebastian. İntihar edeceğim.

“Evet ama...” deyip sustum. Öpüştük ama arkadaşız diyemiyordum. Resmen kardeş ayağı göt ayağı olmuştuk. Sevgili olmadığımız halde neden beni öpmesine izin verdiğimi bilmiyordum. İyi hissettiriyordu ve istiyordum. Hele ki bugün beni öpmek istemesini, güzel sözlerle döküp romantiklik olarak gösterdikten sonra…

“Neyse canım,” deyip gülümsedi. “Sen iyi misin?” Elini boynuma koyunca yüzümü buruşturup elini ittirdim.  "Evet Mert. Teşekkür ederim."

“Masal özür dilerim,” dedi telaşla. Ona bozuk attığımı bu sınıftan girdiği an fark etmiş olmasına rağmen şimdi harekete geçebiliyordu. Gözlerimi devirdim. “Özürle geçmeyen şeyler var Mert.” Yemin ediyorum aldatıp aldatıp özür dileyen kocasına dert yanan kadınlar gibiydim.

“Biliyorum ama telafi etmeme izin ver. Seninle aramızda bir şey olamayacağını anladım ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Belki arkadaş olabiliriz,” deyip o mavi gözleriyle yavru kedi gibi bakınca derin bir nefes aldım. Mavi gözlü çocuklar her zaman 37862487 adım önde oluyor.

“Belki,” dedikten sonra hızla ekledim. “Ders başlayacak şimdi. Sonra konuşsak?”

“Tamam,” dedi ve hızla kollarını belime sardı. Kaşlarımı çatarken havada kalmış elimi koluna indirdim. “Tamam Mert,” diye sızlandım. Gülerek geri çekildi.

“Görüşürüz, arkadaşım,” dedikten sonra sınıftan çıktı. Gözlerimi devirdim. Eğer Ayaz sarıldığını görmüş olsaydı o arkadaşım diyen ağzıyla neler yapardı düşünmek bile istemiyordum. Benim Ayaz’ın uyuzluklarıyla gelişmiş caniliğim bile o kadar yetmiyordu. Öğleden önceki son ders de deftere karalamamla geçtikten sonra cüzdandan para alıp sıradan kalktım. Kapıya doğru ilerlediğimde birisi önüme geçti.

“Nereye gidiyorsun?”

“Kantine. Çekil şimdi,” diye tersleyip kenara ittirmeye çalıştım. “Ayaz Abi bizi öldürür. Ne istiyorsan söyle ben alıp geleyim.”

“Yok ya?” diye çıkıştım. “Ne bu ya? Dağ başı mı burası? Çekil önümden bağırırım ha.”

Bana alayla baktı. “Bağırınca da kesin önünden çekilirim,” diye dalga geçtiğinde cırladım. Kulaklarını hızla kapatıp çekildi. Ben dışarıya doğru sırıtarak adımladığımda diğeri koşarak önüme geçti.

“Abla dokunamıyorum da Ayaz Abi tembih etti diye. Lütfen zorlama ya.”

Sırıttım. “Dokunmayın mı dedi?”

Başıyla onayladı. Tamam, biraz hoşuma gitmişti. Hem kıskançlık yönünden hem de... Buradan koşarak kaçtığımda bana dokunamayacakları için beni durduramayacaklarından. “Bu sizin için kötü olmuş,” dedikten sonra gitmeye çalıştım ama kapıyı sertçe kapattı.

“Tamam, sana dokunamayabiliriz ama başka şeylere dokunabiliyoruz değil mi?”

Gözlerimi devirdim. “Çekil önümden.”

“Ya abla zorlama işte. Dayak yiyecek olan biziz lütfen. Ben gidip alayım.”

Nefesimi sıkıntıyla üfledim. Tamam, Ayaz’a gıcık olduğum için bu adamların dayak yemesine izin veremezdim. Paramı eline uzattığımda hemen geri çekti. “Sen bizi Ayaz tarafından öldürtülmek mi istiyorsun? Para falan alamam. Sen ne istiyorsun onu söyle ablacım.”

“Ne ablası be? Benden en az beş yaş büyüksünüzdür.”

“Abla ne istiyorsun?” diye diretti. Bak yine abla diyor.

“Simit ayran.”

“Aa olur mu? Alayım kaşarlı iki tost, ice tea.”

“Çabuk gidip bana simit ayran almazsan seni Ayaz’a şikâyet ederim,” diye tısladım. Koşarak sınıftan çıktı. Ben de gülüp yerime oturdum. Öğle teneffüsüm resmen saçma sapan fotoğraflar çekilerek geçmişti ve o dingil hâlâ simidimi getirmemişti. Sonunda simit ve ayranımı masaya koyduğunda ona kötü kötü baktım.

“Daha güzel oluyor diye simidi Fransa’dan mı aldın?”

“Abla özür dilerim geciktim ya. Yolda Ayaz bütün gün ne oldu ne bitti onu anlattırdı. Bir de elimdeki simitle ayranı alıp bana senin için yenilerini almamı söyleyince o sıraya bir daha girmek zorunda kaldım.” Kıkırdayarak simidimi ısırdım. Sonra birden ağzımda kaldı.

“Bütün gün olanları anlattın mı yani?” Başıyla onayladı. E o zaman Mert’i de anlatmıştı. Yumruk seslerini bu noktadan bile duymayı planlıyordum. Dudağımı ısırıp sıraya baktım. Önüme bir kutu konulduğunda başımı kaldırdım.

“Ve Ayaz bunu verdi,” deyip kapıda yerine geçti. Elimdeki si- midi sıranın üstüne koyduktan sonra gülümseyerek kutuya baktım. Koca kutunun içinde villa anahtarı istemem mallık mıydı? Kutuyu açtığımda otuz iki diş sırıttım. Tamam, villa anahtarı ya da Iphone değildi ama bunun da gideri vardı. Su mavisi elbisenin ve deri, bileğe kadar kapalı topuklunun üzerindeki nota baktım.

Üzerine ne giyeceğini biliyorsun kedicik :) Akşam sekizde alırım.

-Seksi

***

Okuldan geldikten sonra akşam dışarı çıkmam konusunda sorun çıkmasın diye anneme yalakalık yapıp ev işinde yardım etmiştim. Annem zeki kadın olsa da bunu anlamamış gibi yapıp bütün işi bana yaptırmıştı. Cani karı.

Daha sonra on dakikalığına Hande'ye uğramıştım. Bu akşam onlarda Atalay'la dışarı çıkacaklardı. Şimdiyse aynanın karşısında kendime bakıyordum. Açık renk su mavisi altına giydiğim siyah deri topuklularla güzel gözüküyordum. Ayaz elbise önermesi için bir kıza numarasını vermediyse, zevki güzeldi. Üzerime ne giyeceğimi bildiğimi yazmıştı notta. Evet biliyordum. Dolabı açıp siyah deri ceketi aldım ve üzerime geçirdim. Tekrar aynanın karşısına geçtim. Ceketin içinde kalmış, hafif dalgalı saçlarımı özgürlüklerine kavuşturup dudaklarıma da parlatıcı sürdükten sonra geri çekildim.

Bir yanım koşarak dolaba gidip altıma pantolon üstüme kazak geçirmemi istiyordu ama bu gece kıza benzemeliydim. Harry Potter tshirtlerimi Hande sürtüğüyle buluşurken de giyebilirdim. Hem bu gece bir çeşit flörtleşme gibiydi. Aramıza olaylar girmiş, bazı hislerimizi ortaya çıkarmıştı. Ve bu gecenin güzel olmasını istiyordum. Evden çıkmadan önce Umut'un yüzünü görmesem iyi olurdu yani. Günüm lanetlenirdi yoksa.

"Kız." diyen anneme döndüm. Elinde tabağı havluyla kuruluyordu. "Bugünleri de mi görecektik?" dedi alayla elbiseme bakıp. Gözlerimi devirdim. "Biliyorsun anne. Arada ben de elbise giyiyorum."

"Arada mı?"

Oflayarak yine aynaya baktım. "Hem senin böyle bir elbisen yoktu."

Yüzüm kızarırken yutkundum. "Nasıl yoktu ya? Hatırlamıyor musun? Hani şeyde almıştık. Şey günü. Yanımızda şey de vardı hatta. Hatırlamıyor musun?"

"Fazla konuşma notu gördüm." deyip yanıma geldi. "Seksi ne kız?" diye çıkıştığında şirince sırıttım.

"Ya biz aramızda öyle şakalaşma amacı yani." Ulan Ayaz. Yokken bile uyuzlukların peşimi bırakmıyor.

"Peki kim bu elbiseyi alan?" İnanmışa benzemiyordu ama konunun üzerinde durmadığına sevindim. Gülümseyerek "Ayaz." dedim. Odun olmadığı sayılı anlardan biriydi.

"Kız yoksa bu evlenme teklifi mi edecek?"

"Anne!" diye çıkıştım.

"Ama ne? Ölmeden torun görmek istiyorum."

Gözlerimi kısarak ona baktım. "Hayriye teyze mi uğradı bugün?"

"Evet ya. Her geldiğindeki gibi 'sen kilo mu almışsın?' deyip sinirimi bozdu." diye homurdandı. Sonra sinirle ayağını yere vurup tabağı odaya doğru fırlattı. Tabağın kırılma sesleri gelirken sırıttım. "Demek Hayriye teyze bize her uğradığında esrarengiz bir şekilde kaybolan tabakların kaderi böyleymiş." dedim Sherlock Holmes misali bir olayı çözerken.

"Şimdi git ve o tabağı temizle." deyip kapıya yöneldi. "Ne? Anne sen kırdın!"

"Evet. Ama ben anneyim. Tamam mı tatlım?"

Gözlerimi devirdim ve sızlanarak tabağı toplamaya gittim. Kesinlikle annem bazen acayip kafa kadın olabiliyordu. Bazen de kafasını kopartmak isteyeceğim bir kadın oluyordu.

Apartmandan çıkarken ağır kapıyı zorlanarak çekip kendimi dışarı attım. Kapı hızla gelirken kolumu son anda çektim. Apartmandan çıkarken geberdi, diye haberimin çıkması isteyeceğim son şeydi.

“Havalı bir giriş değildi,” dediğinde arabasına yaslanmış bir şekilde sırıtan Ayaz’a kıkırdadım. “Ama yine de büyülendim,” deyip gözlerini üzerimde gezdirdi. Yüzüm kızarırken ben de onun üzerine baktım. Üzerime giymemi istediği deri ceketlerimiz uyum sağlarken her zamanki gibi siyaha bürünmüştü. Ve her zamanki gibi iyi gözüküyordu. Fazla iyi.

“Sen de idare edersin,” dediğimde kaşlarını kaldırıp sırıttı. Yalandan çarpılacaktım şimdi.

“Benim hakkımdaki oyunu gece sonunda verirsin,” deyip elini uzattı. Kalbim birden gereğinden fazla atmaya başladı. Gözüm eline kayarken sırıtarak elini tuttum. Sonra gözlerimi kaldırıp gözlerine baktım.

“Kapımı da açacak mısın bari?”

“O günlere gelmedik güzelim,” dediğinde kıkırdadım. Beni kapıma kadar getirip kendi kapısına ilerlemeye başladı. Kendi kapımı kendim açsam da “yalnız ama gururlu kız” kafası sırı-tarak arabaya bindim ve kapımı kapattım. “Nereye gidiyoruz?”

“Hiçbirinde cevap vermememe rağmen bu soruyu sormaya devam ediyorsun,” dediğinde gözlerimi devirdim. “Belki vahiy iner, ışıklar çakar, sen nazik olursun diye falan düşünüyorum.” Gülerken motoru çalıştırdı ve son gaz sürmeye başladı. Elimle koltuğa tutundum. Ayaz nazik olmasa bile şu hızı yüzünden ışıklar çakacak ikimiz de geberecektik.

“Kişiliğime aykırı,” dediğinde başımla onayladım. “Bir pislik olduğunu kabul ediyorsun yani?”

“Sayende ikinci adım gibi oldu.”

Güldüm. Sonra birden sırıtması kesildi ve bana baktı. “Mert’le bugün konuştunuz mu?”

Ananın. O çocuktan her şeyi öğrenmiş yine de beni denemek için bana soruyordu. Şirince sırıttım. “Bir ara uğradı,” diye mırıldandım.

“Ya? Peki ne konuştunuz?”

Ellerimle oynarken “Bizim sevgili olduğumuzu düşünüyor,” dedim. Başı bir an bana döndü. Sonra yine yola odaklandı. “Olmadığımızı mı söyledin?”

“Konuyu değiştirdi. Bir şey söylemedim.”

Sırıttı. “Öyle bilmesi iyi olmuş,” dedikten sonra yüzü ciddileşti. “Öyle olduğunu düşünürken gelip sana sarıldı o piç değil mi?”

Dudaklarımı birbirine bastırıp ona baktım. “Ya arkadaş olmak istedi. Tamam dedim. Sevindi falan. O yüzden sarıldı. Başka bir niyeti yok yani.”

“Arkadaşlığını sikerim onun,” diye tısladı. “Ayaz sana ne ya?” diye çıkıştım. Göz ucuyla bana baktı. “Mert iyi biri ve artık sadece arkadaşı olarak bakıyor bana.”

“Kızım Mert’ten arkadaş olur mu? Bir mantığınla konuş.” Ofladım. “Bunu bana sevgili olmadığımız halde beni öpen çocuk mu söylüyor?” dediğimde sırıttı. “Bunu da bana karşılık veren bir kız söylüyor.”

“Geri zekâlı,” diye homurdanıp başımı cama yasladım. Tabii Ayaz’ın uçma derecesindeki hızı yüzünden kafam birkaç kez cama çarpınca oflayarak doğruldum. Güldü.

“Kes,” dedim gülmemek için direnirken. Kahkaha atınca oflayarak ben de güldüm. Allah bilir kafam çarparken nasıl görünüyordum.

“Mert de senin kaderini yaşayacak merak etme.”

Gözlerim irileşti. “Bir bana sarıldı diye çocuğun kafasını kıramazsın.”

Kaşlarını kaldırıp sırıttı. “Kim demiş yapamayacağımı?”

“Ben diyorum!”

Derin bir nefes alıp bıkkınlıkla bana baktı. “Mert’le görüşmeni istemiyorum.”

“Sadece arkadaşım. Ayrıca seni ilgilendirmiyor.”

“Benim için de ‘sadece arkadaşım’ diyor musun?” diye çıkıştığında derin bir nefes aldım.

“Seninle sadece arkadaş olmadığımızı biliyorum.” Dudakları kıvrıldı. “Neyiz peki?”

Pot kırdığımı fark edip dudağımı ısırdım. Dışarıya doğru baktım. “Neyiz?” diye direttiğinde ona döndüm. “En başta Adem ve Havva’nın çocukları olmak üzere…”

“Masal…”

Ofladıktan sonra tek, “Düşman?” dediğimde dudağını yalayıp güldü. Ama yapma öyle ya. Burada kalp krizi geçiriyorum. “Sen düşmanın için bıçağın önüne atlıyor musun?” diye lafı yapıştırdığında gözlerimi devirdim. “Ya da düşmanın için endişeleniyor musun?”

“Senin için endişelendiğimi de nereden çıkardın?”

“Bunu sorarken senden bahsetmiyordum,” deyip arabayı durdurdu. Gözlerim onda takılı kalırken sırıttı. “Benim için endişeleniyor musun?” diye fısıldadım. Sırıtarak kulağını bana eğip, “Buraya konuş,” dediğinde gülerek kulağına yönelip, “Benim için endişeleniyor musun?” dedim. “Evet,” dediğinde gülümseyerek yanağını öpmek için yöneldim. Başını birden çevirince dudaklarımız birleşti. Elini yanağıma çıkardı. Ben geri çekilecekken izin vermeyip öpmeye başladığında hızlı nefes alıp verişlerimle karşılık verdim. Geri çekildiğinde, “Ve Mert’ten uzak duruyorsun,” diye ekledi. Gözlerimi devirdim. Sırf o istedi diye yapacak değildim.

Önüme döndüm. Dışarıda yağmur yağıyordu. Kulağı dolduran yağmur sesleri huzur falan vermiyordu. Islanmaktan nefret ediyordum.

“Hadi aşağı.”

“Yağmur yağıyor. Havale mi geçirmek istiyorsun?”

“Üşürsen ben ısıtırım,” dediğinde oflayarak arkama yaslanıp kollarımı birleştirdim. “İnmiyorum ben aşağı. Hem bu makyaj için ne kadar uğraştım biliyor musun?”

“Bir şeye de benzese,” dediğinde gözlerimi irileştirip ona döndüm. Şirince sırıttı. “Şaka,” dedi korkuyla. Artık nasıl bakıyorsam. O yüz ifadesini gördüğümde gülerek önüme döndüm.

“Hadi kedicik,” deyip beni dürttüğünde “Hayır Ayaz. Ben arabada iyiyim,” dedim. “Bak Hüsno’ya derim seni kıçıyla fırlatır.”

Güldüm. “İnmiyorum.”

“Bir de bana uyuz diyorsun değil mi? İn lan aşağı, yoksa omzuma atarım,” deyip sırıttığında güldüm. “Cırla...” derken “O tehdit eskidi,” dediğinde güldüm. Sonra birden ciddileşip boğazımı temizledim.

“Bak cırlıyorum.”

Kaşlarını kaldırdı. Gözünden bir an korku geçti ama sonra derin bir nefes alıp eliyle cırlamam için işaret verdi. Ben cırlarken hızla ellerini kulaklarına götürüp “Tamam, sus Allah’ın belası,” diye bağırdı. Susup gülmeye başladım. “Tamam, eskimezmiş,” diye homurdandı.

“Masal hadi. Hem yaz yağmuru bu. Uzun sürmez.”

Onu takmazken koltukta yayıldım. “Hem senin için çikolata sosuyla, çilek bile getirdim.”

“Hadi canım?” dedim şaşkınlıkla. Sırıttı. “Seksi, zeki, yakışıklı, kaslı Ayaz Barkın yine halletti.” Gözlerimi devirsem de neşelenmiştim.

“Başka bir şey?”

Yakasını düzeltip “Ben varım,” deyip göz kırptığında, “Tamam o zaman arabada kalıyorum,” diye bozdum onu. Gözlerini devirdi. Arka koltuğu gösterdiğinde oraya baktım. Plastik piknik çantası vardı. Gözlerim ışıldarken Ayaz’a baktım.

“Ciddi misin sen?”

“Hadi,” deyip arabadan indi. İndiğinde ıslanmaya başlarken gülerek benim kapıma geldi ve açtı. Beni çıkarmaya çalışan kollarını iterken, “Ya bence çileği burada da yiyebiliriz. Ayaz yağmur yağıyor ya!” diye direndim. Hatta bir ara Ayaz’ın koltuğuna yapıştım. Tabii bacaklarımdan tutup çekince başka yolum kalmadı. Dışarı çıktığım gibi her yerim ıslanırken Ayaz’a sığınmaya çalıştım.

"Hem bu yağmurda yemek falan yiyemeyiz." diye bağırdım gülerken. Yağmur hoşuma gitmeye başlamıştı. Soğuk değildi. Sıcaktı ve gıdıklıyordu. Hem karşımda ıslanmış yüzü ve alnına düşmüş ıslak saçlarıyla Ayaz olunca daha da bir zevkli oluyordu.

"Kendi adına konuş. Ben her türlü yemek yerim." dediğinde kahkaha attım. "Madem beni zorla çıkardın." deyip ellerinden tuttum ve arabanın önüne çekiştirdim. "Ne yapıyorsun?" dedi sırıtırken.

“Yaz yağmuru,” diye hatırlattım. Ellerimi iki yanımda açıp etrafımda dönmeye başladım. Gelen yağmur taneleri saçımdan başlayıp ayaklarıma kadar kavis çizerken gülümsedim. Ayaz’a baktığımda orada odun gibi dikildiğini görüp karşısında dikildim ve kaşlarımı çattım.

“Hadi sen de.”

“Keşke indirmeseydim,” diye homurdandığında güldüm. “Hadi Ayaz,” deyip ellerinden tuttum ve kendime çekip ellerimiz kenetliyken daire çizmeye başladım. O benim zorlamamla birkaç adım atıyordu.

“Eğer dönmezsen Hüsno’ya tekme atarım,” diye tehdit ettim. Kaşlarını kaldırdı. “O ayağın havadayken yakalayıp seni dağlara uçururum.”

“Aman be,” diye homurdandım. “Dön hadi Ayaz.” Oflayıp bana ayak uydurmaya başladı.

“Dün ne oldu?” Cevaplamak istemediği sorudan sonra beni ileri ittirip birden ellerimden tuttu ve kendine çekti. “Uyarı mıydı şimdi bu?” dediğimde sırıttı. “Yaz yağmuru,” diye düzeltip elimden tutarak beni kendi etrafımda döndürdü. Ayağım kaydığı için bir an yalpaladığımda kollarını beline dolayıp beni kendine çekti. Yağmur azalırken dudaklarımı birbirine bastırıp yakınımdaki gözlerine baktım. Kolu belimi daha sıkı kavradı. Cevap bekleyen gözlerimi, “Hallettik işte,” diye geçiştirdi.

“Aslında dün ölmeme izin verip benden kurtulabilirdin,” dedim gülerek. Omuz silkti. “Senden sadece ben kurtulabilirim,” dediğinde Ayaz’ın arabasını çizdiği kıza söylediğim laflar geldi ve kahkaha attım.

O da sırıttı. “Senden kurtulmam için güzel bir mekân.” “Kurtulmak için mekân da mı seçiyorsun?” desem de gösterdiği yere baktım. Boğaz köprüsüyle aramızda sadece deniz olan dağlık bir alandaydık şehrin ışıklarıyla ayın aydınlattığı manzara güzel görünüyordu.

“Tüh. Sen benden kurtulursan senin hakkındaki planlarıma ne olacak?”

Çok gizli bir bilgi veriyormuş gibi bana doğru eğildi. “Hani şu namusumu kirletmen konusundaki planların mı?” diye fısıldayınca gülerek omzuna vurdum. Başını geriye çekip sırıttı. “Hani şu kafanı koparmakla ilgili olan planlarım.”

Omuz silkti. “Her gün bir şekilde bana zarar veriyorsun zaten.”

Sırıtmam silinirken kaşlarımı kaldırdım. “Kafama fırlattığın şeyler,” dediğinde yine sırıtmamı yüzüme yerleştirdim.

"Artık onlar bana yeterli gelmiyor. Direk kafanı kopartmaya karar verdim."

"Şu anda 'üçüncü dönem daha çok çalışacağım' demiş gibi konuşuyorsun.”

Güldüm. Yağmur tamamen durmuştu. Ayaz kollarını belimden çekti. Eliyle elimi tutup beni arabaya çekiştirdi. “Ben sana durur birazdan dememiş miydim?”

“Valla her gün ‘çok yakışıklıyım’ tarzı şeyler de söylediğin için artık sözlerine inanmıyorum.” Başını bana çevirip omzunun üstünden gözlerini kısarak baktı.

“Kızların numarasını almak için bin bir takla attığı çocuğa tipsiz mi diyorsun?”

“Yani bir Damon etmezsin ama,” deyip yakasını düzelttim. “Deri ceketinin, son model arabanın, villanın olduğuna bakarsam, giderin var.”

“Ulan var ya. O Damon’ı gördüğümde önce tırnaklarını kopartacağım. Sonra kolunu bacağını kesip ona göstereceğim. Sonra gözlerini oyacağım. Sonra kafasını fırlatacağım.”

“Benim için de böyle planlar kuruyor musun?” dediğimde güldü. “Senden ilham alarak Damon için bu planı kurdum,” dediğinde gözlerim irileşti. Uçurum gibi bir yerde hakkımda böyle planlar kuran çocuğu sinirlendirmesem iyi olurdu.

O piknik çantasını eline alıp arka kapıyı kapattı ve kilitledi. Yine elimden tutup beni aşağısı uçurum olan köşeye götürmeye başladı.

“Hem sen Damon’a zarar veremezsin. Vampir o çocuk vampir.”

“Yumruğu gözüne koydum mu vampirliği kalmaz,” dediğinde kahkaha attım. “Çocuk saniyede bin basıyor. Sen yumruğunu koyana kadar boynunu kopartır.”

Başını bana çevirip sırıttı. “Hüsno bin beş yüz basıyor.” Uçurumun ucuna geldiğimizde Ayaz sepetten altımıza koymak için kalın örtü çıkarırken tepesinde dikilen bana ters ters baktı. “Gelsene bu yemekleri ben mi hazırlayacağım?”

“Kim getirdiyse o hazırlasın diye bir laf var.”

“Benim de el hareketim var,” deyip ortaparmağını gösterdiğinde kıkırdayıp elindeki çantayı almaya çalıştım.

“Ya versene.”

“Bunu benim söylemem gerekmiyor mu?” dediğinde bacağına yediği tekmeye birkaç adım geriledi ve yüzünü acıyla buruşturdu. “Çıkardın patilerini, kedicik.”

“Sen de beynini çıkarmışsın yine,” diye bağırdım. “Hiç değilse çıkarıp takacak bir beynim var,” deyip çantayı yere koydu ve kapak yaptı. Gözlerimi devirdim.

“Ver şu çantayı.”

“Tamam lan, benden günah gitti.”

“Senin günahların bitmez,” diye homurdanıp uzattığı çantayı aldım. Elim birden alçalırken “Doğru söyle Damon’ı gebertip içine mi koydun. Bu ne ağırlık?” diye zorla konuşup çantayı kendime çektim. Kalın örtünün üzerine oturduğumda gülerek yanıma oturdu ve ayaklarını uçurumdan aşağı uzattı. Çantanın içine bakarken sırıttım. “İçki ha?”

“Ayyaş olduğun için istersin diye düşünmüştüm.”

“Kendin için de zehir falan alsaydın keşke,” dedim sırıtarak. Sonra çantanın içindeki diğer şeylere baktım. Dediği gibi bir saklama kutusunda çilek vardı. Başka bir kutuda da çikolata sosu. Birkaç tane hazır sandviç vardı. Termostaki şeyin su olduğunu düşünüyordum. Bir de şarap ve iki kadeh vardı.

“Bunları kime hazırlattırdın?”

“Ben hazırlamış olamaz mıyım?” dediğinde kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Olamazsın.”

Güldü. “Tamam. Anıl’dan çaldım.”

Sandviçleri ve kapları alıp Ayaz’a “Kenara kayar mısın?” diye sordum. Tamam, biraz daha kibar olmaya çalışacaktım. O başkasına yaptırtsa bile düşünmüştü. Bu çantayı hazırlatmış, benimle buraya gelmişti.

“Bacaklarından ayrılmak istemiyorum,” dediğinde kibarlığı falan unutup termosla kafasına yavaşça vurdum. Gülüp kenara kaydı. Aramıza bütün şeyleri tek tek koydum.

“Şarapla başlayalım.”

Sırıtırken şarap şişesini alıp kadehime doldurdu. “Aslında doğru düzgün ilk takılmamız galiba.”

Benim kadehimi bana uzatırken “Dünkü duş maceramızın neresini beğenmedin?” dediğinde gözüme Ayaz’ın havluyu çektiği o an geldi. Yüzümü buruşturdum. Ben kadehi alırken gülüp kendi kadehine de şarap doldurdu. Ayrıca günün sonunda Egemen yüzünden güzel bir son yapamamıştık. Sonra şişeyi kenara bıraktı. “Sonunu hatırla.”

“Lunapark? Bence şu dönme dolap gayet iyiydi,” dediğinde kıkırdadım. Tabii en tepesinde beni öptüğünü göz önünde bulundurarak bu Ayaz için güzel bir anıydı.

“Sonu nasıl bitti?” diye hatırlattığımda başıyla onayladı. “Yemeğe çıkmıştık?”

“Mert seni bayıltmıştı,” diye sonunu hatırlattım. “Sonra kafasını kopartamazsın diyorsun,” diye çıkıştı. Güldüm.

“Bugünün sonunun güzel biteceğini mi düşünüyorsun yani?” dediğinde, “Beni uçurumdan fırlatmazsan,” dedim. Güldü. “Aslında benim için güzel son, seni uçurumdan fırlatmam.”

Kahkaha attım. “Sen de bayağı romantikmişsin.”

Kadehin yarısına gelmiştim. “Bugünü normal geçirelim,” dediğimde omuz silkti. “Evet, dünyayı yarın kurtarırız,” dediğinde kahkaha attım. “Normalden kastım... Hani bugün sınıfa koruma koyup dışarı çıkmama izin vermedin ya. Bu normal değildi.”

“Ya kızım ne güzel götünü yayıyorsun. Ben senin yerinde olsam her teneffüs bir şey aldırtırdım.”

“Bir simit aldırttım onu da sen yemişsin,” dediğimde güldü. “Yenisini almadılar mı?”

“Aldılar,” deyip kadehimi bitirdim ve ona uzatırken, “Bayağı korkutmuşsun,” dedim. Sırıtarak doldurdu. “Bir de seni korkutabilsem.”

“Merak etme. Bu elbiseyi senin aldığını öğrendiğimde bayağı korkmuştum. Ayaz Barkın nasil kibar olabilir?” diye dalga geçtim.

“Ben de ‘Masal Sayer nasıl kız olabilir?’ diye düşünüp aldım o elbiseyi zaten,” dediğinde kadehimi sertçe elinden aldım. Güldü. Manzaranın güzelliğini izlerken “Tam kaçıp gelinecek yer,” diye mırıldandım. Düşüncelerden kaçıldığında burada dinlenilebilirdi. Sessiz ve güzeldi.

Biten kadehimi çantanın içine koyduktan sonra sandviçleri çıkardım. Ayaz da kadehini kafasına dikip hızla bitirdikten sonra çantaya koydu ve uzattığım sandviçi aldı ve yemeğe başladık. “Senin hayvanat bahçesi dışında öyle bir yerin var mı?” dediğinde attığı lafı es geçip, “Bizim apartmanın yangın merdiveninde bir kapı var. Teras gibi bir yer ama kirli olduğu için kullanılmıyor. Ama kapı en üst katta olduğu için manzarası güzel. Güneşte görüyor,” dediğimde gülüştük.

Sırıtarak, “Bir ara beni götürürsün. Orada da öpüşürüz,” dediğinde gözlerimi devirdim. “Oraya Hande’yi bile götürmüyorum seni mi götüreceğim?”

“Artık yerini biliyorum güzelim,” deyip yanağımdan makas aldı. “Anahtarı sadece bende var.”

“Bırak yeni anahtar çıkarmayı, binayı satın alacak kadar param var,” dediğinde kıkırdadım. “Ayaz kuş pislikleriyle dolu bir yere giremezsin. Egon izin vermez.”

“Yere bir şey serip otururum. Sorun mu?” dediğinde, “Deri ceketini serebileceğini sanmıyorum,” deyip güldüm.

Omuz silkti. “Ben de senin üzerine otururum,” deyip sırıttı. “Sana söylediğim güne...” diye homurdanıp son lokmayı da ağzıma attım. “Senin de böyle canın sıkıldığında kaçtığın yerler yok mu?”

Bana dönüp dudaklarını büzdü. Omuz silkip, “Sen,” dediğinde sırıtışım yavaşça silindi. Yine dalga geçtiği bir şey beklemiştim ama yüzüme samimi bir şekilde bakıyor, alay etmiyordu. Canı sıkıldığında kaçtığı, sığındığı kişi ben miydim?

Heyecanlı bakışlarım üzerinde donarken Ayaz “Keşke kerhane deseydim, şu tipe bak,” diyerek güldü. Ben hâlâ cevap veremezken üçüncü sandviçini eline alıp ısırdı. Çiğnerken gözlerini kıstıktan sonra çatılan kaşlarıyla sandviçe döndü. Sandviçin arasını açtığında, “Ulan Anıl,” diye homurdandı. Heyecanımı yavaş yavaş kontrol altına alırken anlamaya çalışarak sırıttım. “Yavşak içindeki malzemeyi yiyip boş koymuş.”

Güldüm. “İki sandviç neyine yetmiyor?”

Eliyle kaslarını gösterdi. “Bu bebeklerin beslenmesi gerek,” dediğinde gülerek başımı onaylamazca sallayıp çilek ve sos kabını açtım.

“Benim de bu bebeklerle beslenmem lazım,” deyip elime çilek aldım ve çikolata sosuna batırıp ağzıma götürdüm. Çileği yerken Ayaz bana dikkatle bakıyordu.

“Merak etme içi boş değil,” dediğimde gülüp o da çileği çikolata sosuna batırıp ağzına attı. “Anıl’ öldürmek istiyordum ama dört beş kemiğini kırmakla yetineceğim.” deyip memnuniyetle ikinci çikolatalı çileğini ağzına attı.

Sırıtıp dudağının kenarını gösterdim. “Çikolata bulaşmış.”

“Ya?” deyip arkasına yaslandı. “Temizlemek ister misin?” deyip sırıttığında ben de şirince sırıttım. Ona doğru yaklaşırken ve gözleri bendeyken çaktırmadan çantadan peçete aldım. Öpecek kadar yakınına gelip dudağının kenarına peçete doladığım elimle sertçe vurdum. Kaşları çatılırken şirince sırıtmaya devam edip, “Temizliyorum,” dedim. Gülüp elimi ittirdi.

Ayaz üçüncü çileğini ağzına atarken onu incelemeye başladım. Her zamanki gibi yüzü kusursuzdu. Dünkü dehşet yüz ifadesinin aksine keyifli görünüyordu. Dün tehlikedeydim, bugün ise yanındaydım ve bu ister istemez bununla bağlantı kurmama sebep oluyordu. Aklıma dün gecenin gelmesiyle gülümseyişim silinirken tedirginlikle çevreme bakındım. Egemen burada olduğumuzdan haberdar değildir değil mi?

“İzlenildiğimi hissediyorum.”

“O elbiseyi giyerken ne bekliyordun ki?”

Başımı ona çevirip kötü kötü baktım. “Senden bahsetmiyorum,” diye tısladım. “Hem bu elbiseyi sen aldın.”

Bana tip tip baktı. “Yani? Ne olmuş? İzleyemeyeceğim anlamına mı geliyor?”

“Amacın izlemekse neden aldın?” diye homurdandım. Kurumasına rağmen birkaç teli parlıyordu saçlarında. “Amacım izlemek olduğu için aldım,” deyip sırıttığında kalkmaya yeltendim ama gülerek oturttu. “Sana yakışacağını bildiğim için aldım,” diye düzeltti. Gülümsememek için direndim. Eliyle tuttuğu çileği kaldırıp “Çilek?” diye sorduğunda güldüm. “Hayır diyemem.” Çikolataya batırıp ağzıma doğru getirdi. Ağzımı araladığımda sırıtarak boş olan eliyle yerden destek alıp bana doğru eğildi ve çileği yaklaştırdı. Başımı hafifçe geriye eğip uzattığı çileği ısırdım.

“Güzel,” diye mırıldandım. “Bak ben tadını unuttum,” deyip dudaklarını dudaklarıma bastırdığında gözlerimi irice açtım. Hızla öptükten sonra geri çekildi. “Hangisi daha güzel çözemedim. Senin dudakların mı yoksa çilek mi?”

“Yoksa şarap şişesini kafanda kırmak mı?” dedim kızarmış yüzümü gizlemeye çalışırken. Güldü ve bana yedirdiği çilekten kalanı ağzına attı. Kutuda kalan son çileğe baktım. Ayaz’dan önce uzanıp çileği kaptığım için uzattığı havada kalan eline pis pis sırıttım ama sonra kıyamadım ve çileği çikolataya batırıp ona uzattım.

“Sen de öpecek misin?” dediğinde gözlerimi devirdim. “Ağzını aç.”

“Uçak geliyor yerine, öpücük geliyor dersen olur,” dediğinde çileği ağzıma atmaya yeltendim ama elimi tutup gülerek, “Tamam,” dedi ve ağzını açtı. Gülerek çileği ağzına götürdüm. Gülümsemeye yakın bir yüz ifadesiyle beni izlerken çileği umursuyormuş gibi görünmüyordu. Güzel bakışları yüzümde dolanırken çileği yediğinde elimi çektim ve heyecanlanan bakışlarımı manzaraya çevirdim.

"Hadi iyi günümdeyim. Kutuları ben toplayacağım." dediğinde gözlerimi devirdim. "Hayatımda gördüğüm en büyük centilmenlik." diye sızlandım. Aramızdaki şeyleri sepete koyup ellerini yere yaslayıp ileriye baktı. Yıldız kaydığında neşelenip, “Bak yıldız kaydı. Dilek tutalım,” dedim. Yıldızı kayarken yakaladığım nadir anlardandı. Şansım arada gözüküyordu. Gösterip vermemek kafasını yaşıyordu herhalde.

Ayaz’a baktığımda sırıtarak bana baktığını gördüm. Omuz silkti. “Salla. Zaten benimsin.”

“Ne?” diye çıkıştım. Sırıtması genişledi. “Senin değilim Ayaz,” diye ona tehditkârca yaklaştım. O da bana sırıtarak yaklaştı.

“Benimsin,” dediğinde kötü kötü baktım. “Allah Allah ya? Nasıl senin oluyormuşum?”

Dudaklarını yalayıp güldü. “Benden başkasıyla öpüştün mü? Ya da benden başkasıyla uyudun mu?” deyip “Sarılarak,” diye vurguladı. Benim çatılmış kaşlarım inerken beni göt ettiğini fark edip sırıttı ve konuşmaya devam etti. “Benden başkasıyla çılgınca şeyler yaşayıp güldün mü? Benden başkasının yanında bornozla durdun mu?” Son sorusunu söylerken kahkaha atmaya başlayınca oflayarak omzuna vurdum.

Kahkahasını zar zor durduğunda dudakları yukarı kıvrıldı. Başını burunlarımız değecek kadar yaklaştırıp gözlerimin içine baktı. “Benden başkasıyla olmadı çünkü ben izin vermedim. Vermeyeceğim de. Çünkü...”

“Senin değilim!” diye çıkıştım. “Bunlar olmadı çünkü istemedim.”

“Ama benimle istiyorsun?” dediğinde dudağımı ısırıp bakışlarımı kaçırdım. Her söylediğim şeyde kendini olaydan çıkaracak bir tarafını bulup o sırıtışları eşliğinde söylüyordu.

“Gidip de bir başkasıyla istesen de öpüşemeyeceğini sen de biliyorsun Masal.”

“Sen başkalarıyla birlikte olurken ben öpüşemiyor muyum?”

“Fark ne biliyor musun?” deyip ona vurmak için kaldırdığım elimi bileğimden tuttu. Sırıtmıyordu. Ciddileşmişti. Nefesimi sinirle üfledim. “Sen insanlarla oynamayan bir kızsın. Birini öpersen, ona karşı bir şeyler hissettiğin için yaparsın. Ama ben yaptıklarımı zevk için yapıyorum. O yüzden senin başkasıyla bir şey yaşamanı istemiyorum. Çünkü ben de yaşamıyorum. Şimdi karşıma tek tek dizsen o kızları tanıyamam. Ama senin mimiklerine kadar ezberimde tutuyorum.”

Bakışlarım yumuşarken, “Ayrıca kimseyle yattığım da yok,” diye ekledi mırıldanarak. Sinirden dikleştirdiğim omuzlarımı düşürdüm. Yorgundum. Uykuluydum. Şarabın verdiği bir mayışmışlık da vardı. Söylediği şeylere cevap veremezdim. Söyleyecek şey bulamıyordum. İçimde bir kıpırtı oluşturmuştu. Mutlu etmişti. Sadece birkaç cümlesiyle içimde bitiremediğim öfkemi alıp götürmüştü. Hem benden başkasıyla yakınlaşmadığını da dile getirmişti. Resmen… Bana sadıktı. Ne diyeceğimi bilmediğim halde ağzımı araladığımda eliyle beni susturup sırıttı. “Hem cümlemde asıl fark etmen gereken yeri es geçip bana bağırmayı tercih ettin,” dediğinde ne söylediğini düşündüm. Ben ona dilek tutmasını söylemiştim. Oysa “Salla. Zaten benimsin,” demişti. Yani beni mi dileyecekti? Kaşlarım kalkarken elimde olmadan gülümsedim. Dilimin ucunda bir sürü cümle vardı ama ağzımdan çıkmıyordu. Şaşırmış bir vaziyette gözlerimi Ayaz’ın gözlerine dikmiş, ayırmıyordum. Bir şey diyemeyeceğime emin olduğumda ona doğru kayıp kollarımı beline doladım ve başımı göğsüne yasladım.

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Kolunu belime dolayıp beni kendine yasladı ve dudağını saçlarımda dolaştırdı. Etrafta sıcak bir rüzgâr vardı. Ya da ben öyle hissediyordum. Anlatamayacağım derecede mutlu, sözlere dökemeyeceğim şekilde heyecanlıydım. Belimdeki elimin başparmağıyla beline daireler çizmeye başlarken ha uyudu ha uyuyacaktım. Günün yorgunluğu üzerime yoğunlaşmıştı. Yine de gülümsememi yüzümden silemiyordum.

“Hani…” diye mırıldandım zorlukla. Başını bana çevirdiğini hareketlenmeden anladım. Gözlerim kapalıyken devam ettim. “Bana beni tanıdıktan sonra Selin’in yerinde bir boşluk oluştuğunu söylemiştin.”

Sessizliğini hatırladığına yordum. Göğsünde biraz daha rahat bir pozisyon alıp derin bir nefes aldım. “Benim içimde bir boşluk her zaman vardı. Benimkisiyse seni gördüğüm zaman tamamlanmaya başladı,” dedim gözlerime bir ağırlık düşerken. Cevap vermek yerine kollarını daha sıkı sarıp saçımı öptü. Biraz bile olsa sarhoş olmasam bunu söylemeye cesaret edemezdim ama söyledikten sonra üstümden bir yük kalkmıştı.

"İyi geceler kedicik." dedi keyifli sesiyle.

"İyi geceler uyuz." dedim gülümseyerek.

Belki yarın Egemen ortaya çıkacak yine bir tehlike yaşayacaktım.

Belki Ayaz da Egemen'e karşı bir oyun oynayacaktı.

Belki de başka bir şey olacaktı.

Bugün normal ilerlemiş, normal bitmişti. Mutlu bitmişti.

547

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!