22/31 · %68

BY -22-

41 dk okuma8.044 kelime28 Kasım 2025

“Kızım o etek ne sen bizim namusumuzu mu kirleteceksin?” diye dalga geçip Hande’nin eteğini aşağıya çekiştirmeye başladım. Gülerek kafama vurdu. “Masal, sana mal mısın demekten bıktım. Kendi eteğin benimkinden kısa bana laf söylüyorsun.” Başımı ovuştururken okulun tuvaletinden çıktım. “İyi lan, rüzgârı arkadan yersin inşallah. Yardım etmiyorum sana.”

“Kardeşe bak hele,” dedi gülerek. Gözüm koridorun ortasında Atalay ve Anıl’la hararetli bir şekilde konuşan Ayaz’a kaydı. Hızlı adımlarla yanına ilerledim. Hande’yi de kolundan tutup çekiştirdim. Ben Egemen’i söylediğimde Ayaz’ın sinir krizini izlerken Hande de Atalay’la kesişebilirdi.

“Ayaz.” Yanına gelmiştik. Başını bana çevirdi. “Önemli mi?” dediğinde gözlerimi devirdim. “Merak etme ben de senin yanına gelmeye çok hevesli değilim.”

Pis pis sırıtıp kaşlarını kaldırdı. “İnanamıyorum açıkçası. Aramızda geçen o şeylerden sonra,” deyip bir de muzipçe bakınca suratına tüküresim geldi. “Basıp gider misin?”

“Ben de onu yapacaktım,” dedikten sonra Anıl’a eliyle işaret edip havalı yürüyüşüyle merdivenlere ilerlemeye başladı.

“Ayaz!” diye bağırdım arkasından. Bana bakmadan yürümeye devam etti ve güldü. “Bugün Ayazcığının işi var. Özlemini yarın giderirsin.”

Bugün keyfi yerinde gibi duruyordu. Ve bu sefer o keyfi beni uyuz etmeden ben onun keyfini kaçıracaktım. “Dün Egemen yanıma geldi!” diye bağırdım. Olduğu yerde durup vücudunu bana döndürdü. “Ne dedin sen?”

“Dün Egemen yanıma geldi ve bir şey söyledi. Okul çıkışında.”

İsterik bir kahkaha atıp gözlerini duvara çevirdi. Elini saçlarından geçirip karıştırdıktan sonra hızla bana döndü. “Ve sen bunu bana şimdi mi söylüyorsun?” Ses tonunda ki öfke bir iki adım gerilememe sebep oldu.

“Bütün gün telefonun kapalıydı,” diye çıkıştım… “Evime gelmeyi düşünemedin mi?”

“Senin peşinde koşamam Ayaz,” deyip Atalay’a baktım. “Atalay’ı da aradım ama meşguldü. Ben de fazla kurcalamadım.”

“Keşke gelseydin. Sonuçta hepimiz tehlikedeyiz ve Egemen’in her sözü bizim için önemli,” dedi Atalay. Bana kızgın değildi. Belki biraz kızmıştı ama hiç değilse Ayaz gibi gözlerini öfkeyle üzerime dikip sözlerini tıslarcasına çıkarmıyordu.

“Sen bu işin ne kadar büyük olduğunu anlamadın galiba Masal.” dedi Ayaz ukalaca. Başımı ona çevirdim. “İş o kadar büyükse telefonunu kapatmamayı deneyebilirdin Ayaz,” diye arka çıktı Hande bana. Sonra Ayaz’ın delirmesine sebep olan sözlerimi söyledim. Manyak falan olmalıydım.

“Merak etme Ayaz. Ne sen ne de çok sevdiğin Selin tehlikede. Çünkü Egemen’in bu seferki oyunu benim. Yani canı yanacak olan kişi de benim.”

Önce kaşlarını kaldırdı. Gözlerinin siyahın her tonunu tek tek denemesini seyrettim. Nefesimi tuttum. Bir küfür mırıldandı. Sonra hızla bana dönüp bileğimden tuttu ve dirseğimi büküp beni kendine çekti. “Yanımdan ayrılmıyorsun anladın mı? Kavga etsek bile saçma triplere girsen bile yanımdan ayrılmıyorsun!”

“Ne bağırıyorsun Ayaz? Canıma susamadım ayrılmam yanından.”

Atalay Ayaz’ın elinden kurtulmama yardım etti ama Ayaz bileğimi tekrar tuttu. Gözlerini gözlerime dikti. “Öfkelendiğinde mantığınla konuşamıyorsun Masal. Ve bu sefer sen mantıksız davranırsan, canına mal olur.”

Egemen’in beni öldürebilecek kadar ilerleyebileceğini sanmıyordum ama korku tünelinde yaşadığımız o yangın faciası yapabileceğini hatırlatıyordu her seferinde. Sonradan havalandırma kapağını açmıştı ama bu ölmememizi istiyor olduğunu mu yoksa henüz yeterince oyun oynamamış olduğu için mi kurtarmış olduğunu gösterirdi bilmiyordum. Ayaz’a sinirlenmiştim. Benim aklımla hareket edemeyeceğimi söylüyor, sanki ona muhtaçmışım gibi emirler yağdırıyordu. Bileğimi sertçe çektim.

“Beni korumana gerek yok Ayaz. Atalay da bu işi yapabilir. Hiç değilse o daha içten olur,” deyip Atalay’ın yanına geçtim. Ayaz göz ucuyla Atalay’a baktıktan sonra bana döndü. “Sikerim Atalay’ı da tribini de. Yanımda olacaksın Masal! Kimseye güvenmiyorum!”

“Uzatma kardeşim,” deyip bana doğru yürüyen Ayaz’ı geriye ittirdi Atalay. “Masal’ı ben de koruyabilirim. Bu sayede sen Egemen’i halledersin.”

“Ya biz halledene kadar Masal’ın başına bir şey gelirse?” dedi Anıl. Gelip kurtarırsın koçum, ekşına meraklı olan sen değil misin sonuçta.

“Ben burada ne diye duruyorum?” diye bağırdı Atalay Anıl’a. Okulun koridorunda kavga çıkması çok da cazip gelmemişti. Ayaz’a döndü. “Aklın kalmasın. Onu ben koruyabilirim,” dedi. Valla Elena’ya dönmüştüm. Herkes beni korumanın derdinde falan. Tabii Elena her seferinde bir mallık yapıp kendini tehlikeye atıyordu ama ben salak değildim. Atalay’ın götünden ayrılmayacaktım.

“Yanımdan ayrılmasını istemiyorum Atalay. Yaptığım her işte güvende olup olmadığı düşünmek istemiyorum.” Sözleri kalbimin etrafında dönüyordu. Umut etmek istemediğim için kalbime girmelerine izin vermiyordum. Ama her şeyin aksine kalbime en yakın olan şeylerdi. Ayaz’ın beni koruması içimde bir kıpırtı oluşturmuştu.

“Hem Masal’ı koruyup hem de Egemen’le ilgilenemezsin,” dedi Atalay. Ayaz’ın gözü bana kaydı. Düşünürcesine bakıyordu. Ama düşüncelerini dışarıya vurmuyordu. Aklından ne geçtiğini merak ediyordum. Aklından Egemen’in benim hakkında ne yapacakları geçiyor muydu? Beni neden Atalay’a bırakmak istemediği geçiyor muydu?

Tek bildiğim beni korumak istediğiydi. Burada bağırıp çağırırsam ona haksızlık yapmış olurdum. “Sorun değil. Atalay da beni koruyabilir. Hem senden daha güçlü,” diye mırıldandım. Gerçi daha güçlü olup olmadığından pek emin değildim. Atalay’ı kavga ederken hiç görmemiştim ve Ayaz’ı neredeyse her gün görüyordum ama Atalay onun abisiyse daha güçlü olmalıydı.

Bana doğru hafifçe eğildi. “Konu sen olunca, Atalay benden güçlü olamaz.”

Sonra Anıl’a başını salladı. Arkasından gelen Anıl ve çetesinden iki kişiyle merdivenlerden indiler. Benim gözüm ondan ayrılmazken o bana dönüp bir kez bile bakmamıştı. Gözden kaybolduğunda oflayarak Atalay’a döndüm. Gerekirse kızlar tuvaletine kilitlerdim, sorularımı cevaplamak zorundaydı.

Ağzımı araladığımda ne yapacağımı anlayıp sırıttı ve sözümü kesti. "Bugün okulda önemli bir şey var mı?"

"İlk ders sınavım var." diye sızlandım. "İyi. Bahçede seni bekliyorum. Sınavına gir gel."

"Ama..."

"Önce sınav." dedi işaret parmağını göstererek. Gözlerimi devirdim. "İyi." diye mırıldanıp arkamı döndüm ve Hande'nin de bana yetişmesini bekledim. Arkamdan "İyi eğlenceler." diye seslendiğinde omzumun üstünden ona baktım.

"Dalga mı geçiyorsun? Sınava gireceğim."

Güldü. Ve kesinlikle Ayaz'ın abisi olduğunu kanıtladı. Önüme dönüp sınıfıma ilerlemeye başladım. Ayaz... Aklımdaki tek şey Ayaz'dı. Ve onun cevap kâğıtları olmadan sınavı geçebileceğimi de sanmıyordum. Ayrıca her soruda onu ve onunla ilgili soru işaretlerim varken sınava odaklanabileceğimi de düşünmüyordum.

***

Şu anda resmen spor salonunu işgal etmiştik. Ben sınavıma girdikten sonra Atalay’ı sorguya çekmeyi amaçlarken Atalay toplu konuşacağımızı söyleyip hayallerimi yıkmıştı. Ayaz’ın yanında Atalay’a Ayaz’ın neden bu kadar mal olduğunu soramazdım değil mi? Ya da Ayaz’ın söylediği sözlerdeki anlamları. Tamam, o hikâye ve filmlerdeki salak kızlardan değildim. Az çok Ayaz’ın ne söylediğini fark edebiliyordum. Tek sorun, buna inanamayışımdı.

Şimdi Atalay işsiz bir şekilde potada atış yaparken ben bağdaş kurmuş sırtımı duvara yaslamıştım. Anıl yanımda ayaklarını uzatmış telefona bakarak komik paylaşımları bana gösteriyordu. Birkaç keresinde kahkahayı patlatmıştım.

“Mark şu adamın hesabını kapatmalı,” diye sızlandım. Adam aşk acısı çekiyor bizi de mahvediyor. “Aşkımı çöpçüler süpürdü” nedir abi ya?

Anıl, “Profil resmini görmeden konuşma,” deyip adamın profil resmini gösterince gözlerim irileşti. “Elindeki...” diye mırıldandım. Atalay durumu anlayıp kahkaha atınca yüzümü buruşturup telefonu ittirdim. Anıl da Atalay’a katıldı ve güldüler. Ayaz salona girince zar zor toparlanıp ona baktılar. Elindeki su şişesini sömürmekle meşguldü. Bitirdiğinde şişeyi kenara atıp başımızda dikildi.

“Çok keyifli gibisiniz,” dediğinde, “Ya sorma,” diye homurdandım. Anıl ve Atalay yine kahkaha attılar. “Yoksa siz de gördünüz mü?” dediğinde Ayaz’a sorarcasına baktım. “Turuncu ...” diye başladığında telaşla ayağa kalkıp ağzını kapattım. Atalayların kahkahalarına Ayaz da katıldı.

“Saç baş dalarım çocuk,” diye tısladım Ayaz’a. Elimi çektiğimde, “Yüzüme çalışma. Dünya kızlarından dayak yersin,” dedi ukalaca. “Benim aklımda bir tarafın var. Hani ekmek teknen.” Dudaklarını birbirine bastırdı. Sırıtarak ayakta duvara yaslandım. Atalay da gelip yanıma yaslanınca Ayaz’ın gözleri bir an bize kaydı. Sonra bir şeyler mırıldanarak Anıl’a ve yanındakilere baktı.

Anıllar da ayağa kalktı. “Dün Selin’in Ayaz’ı çağırdığı yerde bir patlama olmuş.”

“Gittin mi?”

“Tek vücut olduğuma göre?” dediğinde gözlerimi devirdim. Gitmemişti. Ama benim gitmekten kastım Selin’in onu çağırdığı yere gitmiş olup olmamasıydı. Selin’in çağırdığı yere… Ayaz birkaç saniye sonra bunu fark edip sırıtarak başını bana döndürdü. Sırf o ukala cümlelerini duymamak için, “Keşke gitseydin de kolunu bacağını ayrı toplasaydık,” diye homurdandım.

Ayaz ellerini cebine koyup sırıttı. “En büyük aşklar nefretle başlar biliyorsun değil mi kedicik?”

“Seni en son gördüğümde benim yanından ayrılmamam için çabalıyordun. Belki de benim yerime senin aşkından konuşmalıyız.” Bu sefer sırıtma sırası bendeydi. Gözlerini devirdi. Anıl araya girip, “Ayrıca Selin uzun zaman ortalıklarda da görünmüyormuş. Ya Selin Egemen’in elinde ya da Egemen’in yanında,” dediğinde gözlerim Ayaz’a kaydı. Sevdiği kız düşmanı olan çocuğun elinde olabilirdi ya da sevdiği kız düşmanı olan çocukla iş birliği yapıyordu. Her ikisi de çok güzel seçenekler sayılmazdı.

Ayaz ellerini cebinden çıkarmamış bir vaziyette Anıl’a bakıyordu. Muhtemelen şu anda bilgilendirilen kişi ben ve kaslı çetesinin geri kalanıydı. Ayaz’ın bunu ilk duyuşu olduğunu sanmıyordum. Sabah hararetli hararetli bu konuyu konuşmuş olmalıydılar. Atalay duvardan doğrulup Ayaz’a yaklaştı. “Bilmediğimiz bir yere baskın yapmayı düşünmüyorsun değil mi?” dedi uyarırcasına.

Ayaz omuz silkti. “Hiçbirinizi bu tehlikeye sokmaya hakkım yok. Ben bakar çıkarım.”

“Manyak mısın sen ya?” diye çıkıştım. Atalay da bana arka çıktı. “Daha Egemen’in düşündüğümüz yerde olduğunu bile bilmiyoruz. Tedbirimiz olmadan oraya giremeyiz.”

“Sen hiçbir türlü giremeyeceksin zaten,” dedi Atalay’a ters ters bakarken. Atalay kaşlarını kaldırdı. “Kedicik senin koruman altında,” dedi alayla. Bu konunun onun sinirlerini bozduğuna emin olmuştum artık. “Hem...” deyip çetedeki üç çocuğa döndü. “Size de gelmeniz için hiçbir şey söylemedim. Ben hallederim. Düşündüğümüz yeri bir kolaçan edin yaklaşmadan. Egemen’in girip çıktığı yerleri de araştırın. Bir sorun çıkmazsa bu akşam gideceğim.”

“Tek gidemezsin!”

“Ne o? Benimle mi geleceksin?” dedi alayla bana bakarken. “Atalay seninle gelebilir... Ya da varsa adamlarınız...”

Şirkete sahiplerdi sonuçta. Güvenliklerini sağlamak için adamlara ihtiyaçları vardı ya da yoksa bile adam tutabilirlerdi. “Atalaycığının seni korumasını istedin Masal.”

“Bunu hep başıma mı kakacaksın?” diye çıkıştım. “Sadece bazı konularda senin beni seçeceğini düşünmüştüm.” Sözleriyle olduğum yerde mıhlandım. “Çok abartıyorsun Ayaz. Her şeyle tek başına uğraşamazsın.”

Sözlerimi takmadan Atalay’a döndü. “Haberdar edersiniz,” dedikten sonra spor salonunun çıkışına ilerlemeye başladı. Sesli bir şekilde ofladım. Şu koruma olayını fazla abartmıştı. Neredeyse kıskanıyor diyecektim.

Gözlerimi kırpıştırdım. Gözlerim parlarken oflamamı durdurup kapıyı açan Ayaz’a baktım. Beni kıskanmıştı. Atalay ve Anıl’a, “Sonra görüşürüz,” deyip çıkışa doğru koştum. Şu hayatta beni koşturan üç şey vardı. Birincisi kesinlikle Ayaz’ın beni çıldırtan uyuzluklarıydı. İkincisi hayırsız kardeşim Umut’tu. Üçüncüsüyse geceleri mutfaktan su içtikten sonra odama koşturtan aklımdaki canavardı.

Salondan çıkıp ilerlediği otopark kapısına koştum. Beni koşturttuğu için benden ayı, manda, panda ve şerefsizin birleşimini duyacaktı. Ona yetiştiğimde durup bana ters ters baktı. “Hayır, seni evine bırakamam,” dediğinde gözlerimi devirdim ve elimi karnıma koydum. Yorulmuştum.

“Aman Hüsno’n yorulmasın,” diye homurdandım. “Hem senden eve bırakmanı falan istemiyorum.”

Bana bir süre baktı. Gözleri peşinden gelmemin nedenini arıyordu. Beni kıskandığını fark ettiğim için geldim diyemezdim. Kesinlikle yalanlar, bir de üstüne beni kızartacak şeyler söylerdi. “Yatmak mı istiyorsun? Biliyorsun söylemen yeterli.”

Yüzündeki sırıtışa gözümü kısarak baktım. “Gideceğim şimdi ha.”

Güldü ve cebinden çıkardığı anahtarın düğmesine basıp arabasını açtı. “Neden geldin?” deyip keyifle arabaya doğru yürümeye başladı. Ben de arkasından ilerledim.

“Canım sıkıldı işte.”

“Ve sen de Ayaz kesinlikle beni eğlendirir diye düşündün?” Arabanın yanında bana sırıtarak baktı. Benimle dalga geçiyordu. “Daha çok Ayaz’a laf sokarım, keyfim yerine gelir diye düşündüm.”

Sırıtarak arabaya bindi. Ben de hemen yanına geçtim. “Nereye gidiyoruz?”

“Valla ben duş almaya gidiyordum. Sen de geldiğine göre...” deyip başını bana çevirdi ve muzipçe baktı. Bir an aklıma Ayaz’la beraber duş aldığımız kısa bir kesit geçti. Allah yazdıysa bozsun. “Çok komiksin,” diye homurdandım. “Ben duş alırken kafana göre takılırsın. Banyoya gizlice girip beni izlemeni anlamamış gibi yapacağım,” dediğinde sırıttım. Bu söylediğiyle de ilgili aklıma bir kesit gelmesin diye hemen konuştum. “Gözlerimi seviyorum Ayaz. Böyle bir işkence yapmam onlara.”

“Ben de genellikle kızları otele atıyorum ama seni eve atmak da eğlenceli olacak,” diye muzipleştiğinde ona kötü kötü baktım. “Bir konuda anlaşalım. Evine sen duş al diye ben de senin eşyalarını karıştırayım diye gidiyoruz.”

Kahkaha attı. Gülünce elimi çekip göz ucuyla Ayaz’a baktım. Gözleri hafif kısılmış, dişlerini sergiliyordu. Gülüşü kesinlikle kulaklarımı dolduruyor, başka seslere kapatıyordu. “Ayıp olmasın diye gizli yapsaydın bari,” dediğinde ben de güldüm. “Laptopunun olduğunu umuyorum.”

“Sakın bana Damon pezevengini izleyeceğini söyleme,” dediğinde kıkırdadım.

“Aynen öyle yapacağım. Ayrıca kocam hakkında doğru düzgün konuş.”

“Kocan mı? Onun haberi var mı bari?” diye dalga geçtiğinde gözlerimi devirdim. “O günler de gelecek,” diye homurdandım. Kahkaha attı.

“Ayrıca sana kastan daha fazlasını izleyebileceğin bir şans sunuyorum.” Aklıma gelen Ayaz’ın duştaki hallerini defettim.

“Yok, ben almayayım.”

“İtiraf et, kaslarımı izlemek için deliriyorsun.” İnkâr et, inkâr et, inkâr et.

“O kahverengi saçlarını tutup pembe boyaya sokmamak için direniyorum.”

Ağzı açıldı. Bana tip tip bakıp önüne döndü. “Direkt öldürseydin güzelim. Ne uğraşıyorsun?”

“Acı çeke çeke ölmeni istiyorum,” dedim ve korku filmlerindeki kahkahadan attım. Gerçi benim kahkahamın kurgulandığı yeni bir korku filmi çekilebilirdi. Domuz sesine benzeyen bir ses çıkarmıştım.

“Evet, bu sesten sonra acı çeke çeke öleceğim,” dedi alayla. Sonra da güldü. Elimle yüzümü kapatıp, “Piç kurusu,” diye tısladım.

“Evet, bence de Mert tam bir p…”

“Senden bahsediyorum geri zekâlı.”

“Çok ateşlisin, kısmını duyamadım o zaman?” Yüzümden elimi çekip, “Arabayı durdurur musun? Ya da durdurma atlayayım kurtulayım senden,” diye tısladım. Güldü.

“Benimle gelen sensin,” deyip yoldan birkaç saniye gözünü ayırıp bana doğru eğildi. “Eğlenmek için,” dedi vurgularcasına. Yüzünü koltuğuna doğru ittirip güldüm. “Gelmeyi düşünürken arkada arsız bela çalmış olmalı. Yoksa ben hangi akla seninle gelmek istedim bilmiyorum.”

“Atalay’ı gördüysen de arsız bela etkisi bırakır,” dediğinde kıkırdadım. Atalay ya da Mert hakkında şans buldukça kötü şeyler söylüyordu. “O senin abin,” dediğimde omuz silkti. “Umut da senin kardeşin.”

Dudaklarımı birbirine bastırıp arkama yaslandım. Adam haklı dağılın. Ben Umut’a saç baş dalan bir ablaydım. Ayaz’ın abisi için birkaç hakaret söylemesi gayet normal kalıyordu benim yanımda. Bir şey söylemememe güldükten sonra villaların olduğu siteye girdik.

“Ulan adamda yumruk atmadığı gün bırakmıyorlar,” deyip bir arabanın park ettiği yeri gösterdi. Güldüm. “Yine ne oldu?”

“Orası benim yerim,” diye tısladı. “Her villanın garajı var biliyorsun.”

“Garaj anahtarını kaybettim,” diye homurdandı arabanın yakınlarına çekerken. “Yeni anahtar yaptırmak çok mu zor? Saçını yapmaya harcadığın zamanın bir kısmını ona harca.”

Bana ters ters baktı. “Saçımı yapmak için uğraşmıyorum. Kendi halleri mükemmel. Atalay’ınkinin aksine,” diye laf attıktan sonra, “Yeni yaptırdıklarımı da kaybediyorum. Ben de böyle bir yöntem buldum. Ama şu piç herif yerime park etmiş,” dedikten sonra arabadan indik. Yerine park edilen arabaya ne çeşit cani planlar düşündüğünü bilmek istemiyordum. Ayaz elini alnından saçına daldırıp önüne düşün bir tutamı geriye doğru yasladı. O sırada diğer eliyle arabayı kilitledi. Cidden burada durup bütün gün şunu kesebilirdim. Yanlış anlamayın Ayaz’dan bahsetmiyorum. Arkada bir yellozun elinde Iphone var.

Ayaz arabaya ilerlemeye başladığında peşinden gittim. "Ne yapacaksın?" dedim sırıtırken. Cidden park yerini kaptıkları için sinirlenebilen biriydi.  "Seni de içine atıp uçurumdan yuvarlamayı düşünüyorum. Bir taşta iki kedicik."

"Eğer beni öldürme planların varsa, keşke bunu bu sabah yapsaydın. Çünkü girdiğim sınav kesinlikle..." deyip sustum.

"Bok gibi miydi?"

"Aynen öyle." diye mırıldandım. Güldü. "Bak sana bensiz yapamayacağını söylemiştim."

"Cevap kâğıtlarınız." diye düzelttim. Sırıtıp arabaya döndü. “Şimdi ben bu pezevenkle ne yapacağım?”

“Araba mı sahibi mi?”

Dudağını büzüp arabaya baktı. “İkisi de. Ve Damon.”

“Damon’ı kaçırıp bana verebilirsin. Gerisini de sen hallet,” dedim umutla. Bana ters ters bakınca gözlerimi devirip ağaca yaslandım. “Hadi ama. Ne yapıyorsan yap. Ben bir an önce sizin evinize girip laptopunuzu istila etmek istiyorum.”

Gülüp cebinden anahtarını çıkardı ve arabanın kapısına tutup çizerek ilerlemeye başladığında gözlerim irileşti. “Ne yapıyorsun psikopat mısın sen ya? Adam bu arabayı görünce sana ana avrat kayacak. Belki davacı bile olur. Yani araba porsche sonuçta. Boru değil."

“Çok konuşuyorsun,” dedi sırıtırken. Sonra arabanın önüne gelip anahtarla çizerek imzasını attı. “Aferin. İmzanı kullanarak seni bulacak şimdi. Gerçi fazla aramasına gerek yok Türkiye’de kaç tane böylesine psikopat var ki?”

“Merak etme imzam her yerde değişiyor. Bir karar veremedim,” dediğinde sızlanmayı kesip güldüm. “Hadi işin bittiyse gidelim. Senin aksine ben adamın gazabına uğramak istemiyorum.”

“Kralı gelsin abi. Haklı olan benim. Benim park alanım burası,” diye çıkıştığında yöneldiğim evden Ayaz’a dönüp sırıttım.

“Ben nedense Ayaz’ın yeridir yazan bir şey göremiyorum.” “Göremezsin tabii. Pezevenk tam üstüne çekmiş arabayı.”

Kaşlarımı kaldırdım. "Ayaz'ın yeri yazdın yani?"

Güldü. "Hem de rujla."

"Senin rujun olduğuna eminim." diye homurdanırken yere çömüp başımı hafif yere yasladım ve arabanın altına baktım. Cidden. Yazmıştı. Hayır bu çocuk kesinlikle psikopat. Bir de onu yazmakla mı uğraşmıştı?

"Aslında senden aşırdığım rujla." dediğinde başımı kaldırdım ve aşağıdan ona baktım. Ellerini yine cebine koymuş sırıtıyordu. "Benim rujum falan yok."

"Kitaplığının en alt rafında dergilerin arasına saçtığın tokaların içinde üç tane ruj var." dedikten sonra fısıldayarak devam etti. "Kırmızısını aldım." Göz kırptı. Hande seni bölümün en ekşınlı yerinde giden elektrikler yesin, hatta becersin Hande. Senin 'Sen kızsın, Naci amca değil.' deyip zorla bana verdiği rujlardan birinden bahsediyordu.

“Yerde oturmaya devam mı edeceksin? Hayır, bu pozisyon benim gözlerim için çok cazip ama bu sitede çok erkek var ve katliam yapma isteğimi bu arabanın sahibinde harcayacağım.” Gözüm bacaklarıma kaydı. “Senden başka sapık olmadığına eminim,” deyip ayağa kalktım.

“Eminim baban da anneni ilk gördüğünde saç renginden önce başka bir şeyi fark etmiştir,” dediğinde omzuna vurdum. “Kendi taktiklerine babamı alet etme.”

Arabaya çizdiği imzasının yanına martı da çizdi. Güldüm. “O taktiği sende kullanamadım,” dediğinde başımı ona çevirdim. “Sende ilk gördüğüm şey bademciğin oldu. Öyle bağırıyordun ki,” deyip güldü. Sırıttım. “Kusura bakma sevgilimi kuzeninle gördükten sonra üstüm başım çamur içinde gittiğim yolda bir de araba çarpınca sakin kalamadım.”

“İnanmıyorum! Arabamı kim bu hale getirdi? Hey! Bir baksana sen.” İkimizin yüzü de iki metre topukluyla koşmaya çalışırken Mahmut Tuncer’in halayında mendil tutuyormuş gibi gözüken kıza kaydı. Ayaz eliyle yüzüne şapka etkisi yaratıp hızla başını bana döndürdü. “Allah beni kahretsin.”

Güldüm. “Amin,” dediğimde gözlerini devirdi. “Ayaz? Sen misin?” Ayaz yardım dilercesine bana baktı. Sinsice sırıtıp omuz silktim. Ağzını oynatarak, “İbne,” dedikten sonra yüzüne bir sırıtma yerleştirip kıza döndü. “Merve...”

“Maya,” diye düzeltti kız bozulmadan. Ayaz göz ucuyla bana baktı. Sırıtmamı engelleyemiyordum. Ayaz kızın karşısında resmen çırpınıyordu. Kızdan kurtulmak istermiş gibi bir havası vardı. Herhalde kızın yatağından zar zor kaçmıştı zamanında. Maya’yla Ayaz’ı yatakta düşündüğüm gibi o engelleyemediğim sırıtış bir anda gitti. Evet, şimdi ben de bu Merve’den kurtulmak istiyordum. Hem de çok canice yöntemlerle. Ya da Maya’dan. İsmi her ne ise her türlü kurtulmak istiyordum.

“Ah Ayaz! Nerelerdesin? Seni o kadar çok özledim ki. Beni arayacağını söylemiştin ama numaramı istemeden odadan çıkmıştın. Şimdi buradasın işte,” deyip kollarını beline sarmak için yeltendi. Ayaz saçını düzeltiyormuş gibi yapıp geriye çekildi. Kız yine bozuntuya vermeden kollarını indirdi. Sonra gözü bana kaydı. “Ayaz canım bu kız kim?” dedi küçümseyerek beni süzerken. Canım bu seni parça pinçik edecek kız, diye bağırmak istiyordum. Ayaz, “Kedicik,” dediğinde gözlerimiz pörtledi. Maya kahkahayı patlatırken ben Ayaz’a kötü kötü baktım.

“İsmi kedicik mi yani? Annenler senden çok mu nefret ediyor,” dedi son cümlesinde bana dönerken. Gözlerimi devirdim. “Annen seni yoğurt mayalarken mi doğurdu güzelim?” dedim ben de. Gülüşü hafifledi. “Ay bir de şakacı,” deyip güldüğünde Ayaz’a, “Al şu kızı siktir git yoksa arabasıyla aynı kaderi yaşayacak,” diye fısıldadım. Güldü ve omuz silkti. Gözlerimi kısarak ona baktım. Demin benden yardım isterken ona yardım etmediğim için intikam alıyordu.

Kıza döndüm. “Ayaz da senden çok bahsetti Merve,” dedim. Ayaz’ın kaşı gözü ayrı oynadı. Herhalde ne halt yediğimi ima etmeye çalışıyordu. Gülesim geldi. “Adım Maya,” dediğinde, “Ha,” dedim. “Her neyse. Senden çok bahsetti.”

“Öyle mi?” dedi bütün her yeri birden parlayan Merve Ayaz’a dönerek. Ayaz bana kaş göz yapmayı kesip sırıttı. “Masal abartıyor ya. Öyle çok da bahsetmedim yani.”

“Ama bahsetmişsin!” dedi kız cırlayarak. Ayaz başını bana çevirip yüzünü buruşturdu. Kıkırdadım. Sonra yine kıza döndü. “Ama çok da abartmayalım bence.”

Kız gülümsedi. “Ha bu arada. Yeni hat aldım ama telefon numaramı ezberleyemedim. Dur hemen bakıyım. Ararsın konuşuruz,” dedikten sonra bakışı muzipleşti. “Buluşuruz,” diye ekledi. Gözlerimi kısarak baktım. Kız çantasını çıkarıp uğraşırken Ayaz dirseğimden tutup beni çekti.

“Ne halt yedin sen?” diye söylendiğinde güldüm. “Kötü mü? Güzelim kız.”

“Haklısın. Belki bir şans veririm,” dedi sırıtarak. Gülüşüm dondu. “Ne?” diye tısladım. “Şans falan veremezsin. Kızın dip boyasını görmedin mi? Hem çok makyaj yapıyor bu. Güzel değil.”

“Yine götün başın ayrı oynuyor Masal,” dediğinde karnını çimdikledim. Benden uzaklaşmaya çalıştı ama izin vermedim. “Kıza çabuk buradan gitmesini ve bir daha seni görmemesini söyle.”

“Ne o? Kıskandın mı?” Ağzımı araladım ama sonra sustum.

“Hayır,” diye çıkıştım en sonunda. Ellerini kaldırıp sırıttı. “Eğer kızın gitmesini istiyorsan sen bir şeyler yap.”

“Bak tek derdim gidip Damon’ı izlemek. Çabuk kov şu kızı!”

“Ben karışmam,” diye fısıldadı. Gözlerimi kısarak kötü kötü baktım. “Pisliksin biliyorsun değil mi?” Yüzünü yüzüme eğip “Bayıldığın bir pislik,” dediğinde tam öpeceği sırada son anda kaçabildim. Gülerek doğruldu. Ben onun yaklaşmasının etkisini üzerimden atmak istercesine saçlarımı geriye atıp kıza baktım ve derin bir nefes aldım. Şu kıza yeterli bir şey söylemezsem Ayaz’ı kapacaktı. Kız Ayaz’a kâğıda yazdığı numarasını uzattığında gözümde küçük küçük Ayazlar dolaşınca Ayaz almadan elinden kaptım. “Sen benim yanımda sevgilime mi yavşıyorsun?”

“Ne?” dedi dehşetle. Ayaz arkada gülmeye başlamıştı. Onu tınlamamaya çalıştım. Kızın kolundan tuttum. “Topla arabanı iki metre topuklunu, seke seke git buradan.”

Kız kolunu elimden çekip Ayaz’a döndü. Ayaz gülmeyi kesip ciddi olmaya çalıştı. “Ne oldu Mira?” dedi ciddi çıkarmaya çalıştığı ses tonuyla.

“Maya!” diye bağırarak düzeltti. “Bana çok âşık olduğunu benimle evleneceğini söylemiştin!” diye bağırdı kız yine. Ayaz’a gözümü pörtleterek baktım. Şirince sırıtmaya çalıştı. Evet, sarhoş bir Ayaz vakasıyla karşı karşıyaydım. Ayaz’ın kıza bunları söylerkenki anını zihnimde canlandırdıkça gülesim geliyordu. Kız da ciddi ciddi dinlemiş miydi?

“Ayaz!” dedim rolüme devam ederken. “Bu da ne demek oluyor?” diye bağırdım göz ucuyla kıza bakıp. Ayaz tek kaşını kaldırdı. “Kedici…” dediği gibi çılgın sevgili rolüm bahanesiyle uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yaptım. Tokadımla yüzü sağa dönerken “Bunu bana nasıl yaparsın?” diye bağırdım.

Ayaz elini dudağına koyup bana ‘ne oluyor lan?’ bakışı attı şaşkınca. Gülmemek için yanağımı ısırdım. “Ya da bana bunu nasıl yaparsın?” deyip elini kaldırmış kızın bileğinden tuttum. “Sen ona vuramazsın,” diye tısladım. Sözde rolüme devam ediyordum ama herkes bileğimden tuttuğu için bilekten tutmanın ne zevki olduğunu çözmeye çalışıyordum.

Kız başını bana çevirdi. “O bizi aldattı. Bırak da dövelim.”

“Onu sadece ben pataklayabilirim.”

Ayaz arkadan bir ‘hah’ sesi çıkardı alayla. Gözlerimi devirdim. “Şimdi defol git buradan,” deyip kızı ittirdim. Kız yere düşmüş çantasını sinirle alıp Ayaz’a kötü kötü baktıktan sonra arabasına girdi. İndirip ‘ona sadece ben kötü kötü bakabilirim’ diyerek bir tane patlatmak istiyordum. Kızın gidişini izledik.

“Keşke arkayı da çizseydin,” diye sızlandım. Ayaz kahkaha atıp beni kendine döndürdü. “Sen biraz önce ne yaptın öyle kedicik?”

“Amacım Damon’ı izlemek tamam mı?” diye kendimi korumaya geçtim. “Bir an yıllardır maç izlerken süpürgeyle televizyonun önünden geçen kıskanç bir karıya sahip olduğumu düşünmedim değil.”

Güldüm. “Bir kere cümlen başından yanlış. Ben ev temizlemem.”

“Biliyorum beceriksizliğini anlatmana gerek yok,” dedi sırıtarak. Kolunu omzuma atıp beni kendine çekti ve onun arabasına ilerlemeye başladık. “Bir kere o beceriksizlik değil. Üşengeçlik. Ayrıca cümlenin başından başka yanlışlıklar da var. Ben kıskanç değilim.”

El hareketi çekip elini gösterdiğinde bakmadan vurdum.

Güldü. “Kıskanç değilim.”

“Rihanna da kapandı biliyor musun?” diye dalga geçtiğinde ben de ona elimi gösterdim. “Biliyorsun zevkle vururum,” dediğinde hemen elimi indirdim. Güldü. “Sen geç eve. Sen araştırmadan söyleyeyim odamdaki dolabın en alt çekmecesinde çıplak fotoğraflarım var,” deyip ev anahtarını bana attı. Tutamadığımda oflayarak eğilip aldım. “Ben neredeyim sen nereye atıyorsun. Geri zekâlı.”

“Olduğun yere attım,” diye çıkıştı. Tamam, dediği gibi yapmıştı ben tutamamıştım. Konuyu değiştirmek için, “Çıplak fotoğraf mı çekiniyorsun?” diye sorduğumda sırıtarak arabaya bindi. Camı indirip şirince sırıttı. “Üzümü ye bağını sorma.”

“O üzüm çürümüş,” dedim yüzümü buruştururken. Güldü. “Fotoğrafa bak öyle konuş.”

“Yaşamayı seviyorum Ayazcığım. Senin gibi bir psikopat anca öyle fotoğraflar çekinir. Ayrıca yine senin gibi bir sapık o fotoğraflara bakar,” deyip eve yöneldim. Arkamdan “Tamam, baktığın gizli kalsın istiyorsan öyle olsun,” diye dalga geçti. Tam dönmüş ona küfredecektim ki Hüsno’yu boşalttığı yerine park ettiğini görüp sırıtarak önüme döndüm. Başarısız on beş denememden sonra kapıyı açıp eve girdim. Anahtarı portmantoya atıp salonuna havalı bir şekilde giren kişilerden olamadığım için benim anahtarım merdivenlere gitti. Ayrıca salon kapısının girintisine takılıp yeri boyladım. Söverek başımı yere yasladım. Sanırım bileğimin ırzına geçmiştim.

“Sapık fotoğraflarım yerde değil. Karıştırdın galiba.” Bu sefer de rezilliğin ırzına geçtiğimi düşünüyordum. “Sen ne ara geldin ya?” diye söylendim yerde arkamı dönerken. Ayağa da kalkmayı planlıyordum ama öncelikle şu bileğimdeki sızının geçmesi gerekiyordu. Gerekirse ömrümün sonuna kadar bekleyebilirdim. Hem yerleri bile rahattı anasını.

“Senin rezilliğinden hemen önce,” deyip deri ceketini portmantoya atarak olduğum yere havalı havalı gelmeye başladı. Evet, bu iş kesinlikle böyle yapılırdı.

“Kapının altına girinti koyan tek mal sizsiniz değil mi?”

“Kapının eşiğine girinti diyen tek mal da sensin değil mi?”

Gözlerimi devirdim. Tepemde dikilmiş bana bakıyordu. “Ne var?” “Bu sene içerisinde kalkmayı düşünüyor musun yoksa ben sizin aşkınızı daha fazla bölmeyip yerle seni yalnız mı bırakayım?” deyip sırıttı. “Sen benim sinirlerimi bozmayıp dünyada beni yalnız bırak.” Dudağını büzüp güldü. “Ama özlersin.”

“Ya. Çok,” diye dalga geçtim. “En çok da parçalamak istediğim o suratını, kesmek istediğim saçlarını...” Cümlemi tamamlamama izin vermeyip “Kesip yastığının altına mı koyacaksın?” dediğinde ona el hareketi çektim.

“Dolapta dondurma var. Ama sen yerde iyi gibisin. ‘Yer misin?’ diye sormuyorum,” deyip piç gülüş yaptıktan sonra salonla birleşik mutfaklarına ilerledi. “‘Kalkabiliyor musun?’ diye sorsana. Vicdansız.” Durup vücudunu bana döndürdü. “Yerden kaslarım daha mı iyi kesiliyor?”

“Kaslarını keseceğim şimdi!”

“Kestiğini biliyorum zaten güze...”

“Makasla!” diye ekledim. Her lafımda kendine bir pay çıkarabiliyordu. Ve bunu muzip bakışları eşliğinde söylüyor “uyuzluk” kategorisinin başına yerleşiyordu. Gözlerini devirdi. “Bacağını mı kırdın?” dedikten sonra, “Aptal,” diye vurguladı. “Bilmiyorum acıdan duramıyorum,” diye sızlandım. Sonra ben de “Geri zekâlı,” diye vurguladım. Bana yaklaştı ve yanımda diz çöktü. “Kırılsaydı acıdan duramazdın. İncinmiştir herhalde,” dedi alayla.

“Ben ne diyorum geri zekâlı!”

“Ama ben sana yardım ediyorum sen bana bağırıyorsun,” deyip elini sertçe ayak bileğime koydu. Acıyla inleyip onu ittirdim. “Bilerek mi yapıyorsun?” diye sızlandım yüzümü buruştururken. Canım yanmıştı. Buruşturduğum yüzüme bakıp o da yüzünü buruşturdu. “Pardon,” diye mırıldandı. Ayak bileğimi ellerinin arasına alıp başparmaklarıyla hafif ovuşturmaya başladı. Acı her dokunuşunda gidiyor gibi hissediyordum. O bileğime bakarak masaj yaparken ben yerde ellerimden destek alarak ayaklarımı uzatmış onu izliyordum. Sanki çok tehlikeli bir ameliyat yapıyormuş gibi dikkatle bileğime bakıyor, dokunuşlarına dikkat ediyordu. Kirpikleri bu mesafeden bakınca gözaltına gölge olarak düşüyordu. Saçları söylediği gibi uğraşılmamıştı ama dağınık haliyle bile hoş duruyorlardı. Yüzünün kusursuz hatları her şeyiyle dibimdeydi. Dokunmak istiyor, çekiniyordum. Ona dokunduğumda vereceği tepkiden korkuyordum.

Birden başını bana çevirince gözlerimi kırpıştırdım. Hafifçe başını yana eğip o da yüzümü incelemeye başladı. Sessizce birbirimize bakıyorduk. Onun düşüncelerini bilmesem de kendi düşüncelerimin yoğunluğu beni yoruyordu. Bileğimdeki acıyı tekrar hatırlamak istiyordum çünkü düşünmek bundan daha ağırdı. Neden Ayaz’a bakma isteğim vardı? Neden ona dokunmak istiyordum? Neden kıskandığını anladığımda o kadar sevinmiştim? Neden Atalay’ın da beni koruyabileceğimi bilmeme rağmen içimde bir kısım Ayaz’ın kollarına sığınmak istemişti? Neden Ayaz’ın bu gece Egemen’in olduğunu düşündükleri eve gitmesinden korkuyordum? Neden Ayaz için endişeleniyordum? Neden şimdi bana böyle baktığında kalbim göğsümü zorluyordu?

“Bana kızıyorsun,” dedi. Kaşlarımı kaldırdım. Yakınlığını bozmamış, sadece sessizliğimizi bozmuştu. “Sabah sana bağırdığım için, emir verdiğim için.”

Evet o an tıpkı onun gibi öfkelenmiştim. Beni korumak istese bile bunu bu yoldan yaptığı için sinirliydim.

“Egemen konusunda her açıdan gerildiğini biliyorum. Ama bunu benden çıka…”

“Senden çıkarmadım,” diye kendini korudu. “Sabahtan beri ruh halim değişiyor. Bir sinirli bir sakin bir mutlu oluyorum. O ruh halime bağlı çevremi de etkiliyorum. Senden çıkarmadım.”

Haklıydı. Anılların yanında da bir an espri yaparken birkaç dakika sonra kükreyebiliyordu. Benimle keyifli bir şekilde uğraştıktan bir süre sonra bağırabiliyordu.

Omuz silktim. “Sorun değil.”

“Nasıl?” dedi kaşlarını kaldırıp. “Sana kırgın ya da kızgın değilim Ayaz. Sorun değil.”

“İyi. ‘Bana kızamazsın çünkü ben bir meteorum’ konuşmamı yapmama gerek yok o zaman.” Kıkırdadım. “‘Sana kırgın ya da kızgın değilim’ derken bilmeden kendimi ölümden kurtarmışım,” diye dalga geçtim. Gözlerini devirdi.

“Ee ölecek misin?” deyip bileğime baktığında bileğimi sağa ve sola yatırdım. “Fazla acımıyor.”

Bilmişçe, “Demek ki dediğim gibi incinmiş,” deyip kolumun ve bacaklarımın altından kollarını geçirip beni kucağına aldı ve kalktı. “Çok zekisin ya. Einstein mübarek,” diye dalga geçtim. Buzdolabının kapağını ayağıyla açıp, “Dondurması olan bir Einstein,” dediği gibi keyfim yerine geldi.

“Biliyorsun Ayaz. Paylaşmak güzeldir.”

“Turuncu sutyenini istediğimde öyle demiyordun,” dediği gibi ona ters ters baktım ama söveceğim sırada sırıtarak dondurma kutusunu alıp karnıma bıraktı ve titrerken, “Dondum,” diye sızlandım. “Yanman için güzel fikirlerim var,” deyip burnunu burnuma sürtünce gülerek başını ittirdim. Biraz yana ilerleyip raflardan iki kaşık kaptı ve onu da kucağımdaki dondurmanın üstüne koydu. Çok amaçlı tepsi oldum mübarek.

“Su da al,” dediğimde su bidonuna ilerledi ama “Yuh,” dediğimde gülerek küçük şu şişesini alıp karnıma koydu. O bidonu karnıma koysa ruhuma el Fatiha herhalde.

Ayaz’ın kucağında olmanın verdiği rahatlıkla merdivenlerden çıkarken dondurma kutusunu elime alıp kapağını açtım. Bana bakıp, “Odaya gidene kadar bitirmezsen sevinirim,” dediğinde güldüm.

“Söz veremem.”

Ayaz’ın odası tamamen beklediğim gibiydi. Koskocamandı ve içinde bir bizim Hayriye Teyze yoktu. Televizyon mu istersin bilardo masası mı kum torbası mı? Her şey vardı. Beni yatağının üzerine koyup yanıma oturdu. “Sen duş almayacak mıydın?”

“Dondurma kutusunu sana bırakacağımı mı sandın?” diye tısladığında güldüm. Çoktan daldırdığım kutuya o da kaşığını daldırıp yemeye başladı. Su şişesini yatağa koydum. “Çikolatalı yerler benim!” diye çıkıştım Ayaz’ın neredeyse yarısını mideye indirdiği çikolatalı yerdeki kaşığını kaşığımla ittirerek.

“Yok ya?” dediğinde gülmemeye çalıştım. Ciddi olmam gerekiyordu. “Yürü git yeşilli yeri ye.”

“Dondurma benim ulan,” dediğinde kendimi tutamayıp güldüm. “Kim kucağında taşırsa onundur lafını duymadın mı sen?”

“Acaba neden duymadım?” dediğinde yine güldüm. Sırıttı. “Hani laptopun?”

Uzanıp yatağın yanındaki masadan laptopu alırken çikolatalı yerden büyük bir parça aldım kaşığıma. Hızla bana döndüğünde bütün parçaya ağzıma götürdüm. Bunu yutabilirsem büyük bir ihtimalle yarın da boğazımın ağrısı geçsin diye pastil emecektim. “Allah belanı verdi,” dedi gülerek. Ben yutmaya çalışırken laptopu yatağa bırakıp çikolatalının gerisini ağzına aldı benim kadar zorlanmadan yuttu. Ben hâlâ emip yumuşatmaya sonra yutmaya çalışıyordum. “Su...”

“Susamamıştım ama madem istiyorsun,” deyip bütün şişeyi bitirdi. Kaşlarımı çatıp omzuna geçirdim. Pis pis güldü. Zar zor dondurmayı yuttuktan sonra, “Suyu sen iç diye mi istedim?” diye tısladım.

“Kızdığında neredeyse birleşecek derecede çattığın kaşlarınla Şarapçı Hüseyin’e benziyorsun. Bir de demin ağzındaki kaşığı sigara olarak düşünürsek, tam o görüntüydü,” diye dalga geçti. Bütün o dalgasını es geçerek, “Şarapçı Hüseyin’e baktın mı?” dedim sırıtırken. “Senden cahil damgası yedikten sonra bakmazsam olmazdı.”

“Damon’a da baksaydın,” dedim gülerek. “O topla laptopumu lanetlendiremem,” deyip yataktan kalktı.

“Ne diyorsun be?” diye cırladığımda sırıtarak koskoca dolabını açtı. “Diyorum ki sence siyah baksır mı mavi baksır mı?” Yastığı alıp ona fırlattım. “Kapıyı açık bırakıyorum. Bakmak istersen.”

“Defol git!” diye bağırdım. Gülüp banyoya girdi. Oflayarak arkama yaslandım. Yatağa koyduğu laptopu elime aldım. The Vampire Diaries’ten rasgele bir bölümü açıp izlemeye başladım. Banyodan su sesleri geliyordu. İçimde striptizci iç ses gidip Ayaz’ı dikizlemem için beni dürtüklese de diziye odaklanmaya çalıştım.

Islık sesi geldiğinde başımı kaldırdım. Ayaz ıslık çalarak masadaki kıyafetlerine ilerliyordu. Ve kesinlikle dizideki Damon sahnesini bile es geçip ona bakacağım bir görüntüye sahipti. Beline bağladığı havluya doğru akan sular saçından başlayıp boynunun girintisine, karın kaslarından da havluya iniyordu. Zaten ilgi çekici olan kasları, üzerinde dolaşan su tanecikleriyle şimdi... Nefesimi tuttum. Islık sesi kesinlikle bu görüntü için fon müziği yapıyordu.

Ellerini yatağa yaslayıp üzerime doğru eğildi. Ekrana baktıktan sonra “Damon’dan daha çekiciyim derken şaka yapmıyordum,” dedi. Bakışları onun üzerinde olan gözlerime kaydığında sonunda toparlanıp, “Ben de sana geri zekâlı derken şaka yapmıyordum,” dedim sırıtarak ve önüme döndüm. Kesinlikle bütün vücudum yanıyordu. Hadi ama Ayaz Barkın’ı neredeyse çıplak görmüştüm ve o... Ayaz Barkın’dı işte!

“Eğer üstüme atlamayacağına söz verirsen bir şey yapacağım,” dediğinde ona sorarcasına baktım. Üzerindeki havluyu çekince çığlık atıp gözlerimi kapadım ve elimi sertçe yüzüme çarptırdım. “Mal mısın? Manyak mısın? Uyuzun önde gidenisin ya. Sende hiç utanma yok mu? Kızım ben kız. Benim yanımda nasıl öyle rahatsın?” Söylenmelerimi, “Kaslarımı süzerkenki o bakışını gördükten sonra kızmayacağını düşünmüştüm,” dedi gülerek. Elimi ilk gelen şeyi ona fırlattım. Sonra laptop olmaması için dua ettim. “Ulan telefonumdan ne istiyorsun?”

Elim hâlâ yüzümdeyken kahkaha attım. “Elimden gelse yatağı kaldırır atardım.”

Yatakta bir ağırlık hissedince giyinmiş olmasını umarak ellerimi yüzümden çektim. Altına giydiği siyah pantolon ve üzerinde yine siyah tişörtle yanıma oturmuş laptopa bakıyordu. Başına bir tane geçirdim. “Bir daha öyle bir şey yaparsan uçan şey kesinlikle telefon değil, sen olacaksın.”

Bana bakarken güldü. “Yani bir daha senin yanında duş alacağımı düşünüyorsun. Tek sorun havluyu çekmem?”

“Ben dizi izliyorum sus,” diye tısladım ve laptopa döndüm. “Daha çok beni izliyormuşsun gibi geldi.”

“Korku filmlerini sevmem Ayaz.”

“Kulağımı sağır eden çığlıklarını hatırlıyorum,” diye homurdandı. Güldüm. “Hadi git başımdan dizi izleyeceğim.”

“Aç izleyelim.” Şaşkınca Ayaz’a baktım. Büyük gelişmeydi. Birinci sezondan rasgele bir bölüm açtım. “Güzel kız var mı?” dediğinde sırıttım. “Laptop ekranının yansımasına bak.” Bana dönüp sırıttı. “Sen bu işi kapıyorsun,” dediğinde kıkırdadım.

“Gününü ukalalık yaparak geçiren bir çocukla takılıyorum. Ne bekliyorsun?”

“Ama şimdi benim ukalalık yapacak malım var. Sen bu gözlerle neyin ukalalığını yapıyorsun?” Sırıtışına tükürürcesine baktım.

“Benim gözüm denize benziyor. Seninse...” deyip gülmeye başladım. “Çocuk musun?” diye söylendiğinde gülmemi zar zor durdurup ciddileştim.

Stefan’la Elena’nın öpüştüğü bir sahnede gözlerimi kaçırdım. Ayaz güldü. “Ben yokmuşum gibi davran. Rahat rahat bak.”

Yaklaşık iki saattir bölüm izliyorduk. Ayaz ve uyuzluğu iş başındaydı. Damon’ın her sahnesinde illa bir sorun buluyordu. Neymiş o rol öyle mi oynanırmış, o kız öyle mi öpülürmüş, o kıyafet öyle mi giyinirmiş, oraya öyle mi koşulurmuş, dişler öyle mi gösterilirmiş...

“O boyun öyle mi ısırılır?” dediğinde, “Çok mu tecrübelisin?” diye patladım. “Bir Playboy’cuya söylenecek laf mı bu şimdi?” dediğinde yüzümü buruşturdum.

“Fantezilerini kendine sakla,” diye tısladım. Güldü. “Aslında senin dayanamayıp üstüme atladığın güne saklıyorum.”

“‘Dizi izleyelim’ dediğini sanıyordum.”

“Tamam be,” diye çıkışıp diziyi izlemeye devam etti. Sırıtarak önüme döndüm. “Aaa Elena evlatlık mıymış? Var ya başından beri biliyordum. Böyle küçük odayı ona vermişler, kızın başına her şey geliyor,” dedi alayla. Kahkaha attım. “Tamam, yeter bu kadar,” deyip kapağı kapattım.

“Ne güzel izliyorduk.”

“İzlemiyorduk Ayaz. Sen susmuyordun.”

“Ama şimdi haklı değil miyim? O sahnede...” diye başladığında, “Ayaz,” diye susturdum gülerek. Sırıttı ve yatakta yayıldı. “Kalk bana yemek hazırla kadın.”

“Mutfağınızdaki yangını söndürmeleri için Amerika’dan bile yardım gönderilmesini istiyorsan hazırlarım, adam.”

Alayla “Adam mı? Ağzını topla,” dediğinde gülüştük. Adam hakaret duymaktan dengesi şaşmıştı. Güldükten sonra yere attığım telefonla bakıştı. “Telefonu uzatsana.”

“Kalk a…”

“Pizza söyleyeceğim,” deyip sözümü kestiği gibi telefonu ona uzattım. İşin sonunda pizza var yani. Telefon birkaç kez çaldı ama kimse açmayınca telefonu kulağından çekti. “Yarım saat gecikirse beleş vereceğiz diyorlar. Biz burada yarım saat telefonda bekliyoruz. Bu da gecikme sayılır. Kalk gidiyoruz,” deyip ayağa kalkınca gülerek ona baktım. Sonra deri ceketini üstüne geçirince gülüşüm durdu.

“Sen ciddisin.”

“Harbi mi?” diye dalga geçti. Oflayarak ayağa kalktım. “Ne yapacaksın pizzacıları da mı yumruklayacaksın?”

Odadan çıkarken “Sonunda beleş pizza varsa, evet,” dedi rahatlıkla. Sonuçta bütün işi Ayaz yapacaktı. Ben de işin sonunda pizza yiyecektim. Omuz silktim. “Bana uyar.”

Evden dışarı çıktığımızda olduğu yerde durdu. “Artık pankart asacağım ha,” diye homurdandı. Gülerek kapıyı kapadım ve arkasından geldim.

“Orası da mı senin?”

Arabasının olduğu yerden ilerideki ağacı gösterdi. En az beş araba sığardı. “Burası komple benim mekân,” dediğinde kıkırdadım. “Hiç kimse sana uymak zorunda değil biliyorsun değil mi?”

“Zorundalar,” dedikten sonra sözde kendi yerinde olan motoru aldığı gibi ileri fırlattı. “Psikopatsın.” Bunu ona “sen ciddisin” demiş gibi söylemiştim. Bana bakarak sırıttı. “Daha yeni mi anlıyorsun güzelim?”

Arabaya bindik. “Sanırım motorun sahibi polismiş,” dediğinde Ayaz’a baktım. Camdan motora iki metre açılmış ağzıyla bakan polise baktım. “Bence kaçalım,” dedim gözümü polisten ayırmazken. “Merak etme. Hüsno bizi yarı yolda bırakmaz,” dedikten sonra gaza bastı ve beni koltuğa yapıştırdı. Gerçi pek sızlanmıyordum. Bu rahat koltukla evlenebilirdim. “Hazır beleş pizza alacakken sufle de al.”

“Ben de senden bir öpücük alırım o zaman.”

“Haftada bir gün olan okul satın alıyormuşsun gibi konuşma,” dediğimde güldü. “Satın almama gerek yok. İstediğimde haftada hiçbir gün okul olmuyor bana.”

He valla. Ben her gün ya annemin cırtlak sesiyle ya alarmla ya da şu sıralar Umut’un favorisi burnuma tutulan çorapla uyanıp okula giderken Ayaz gel keyfim gel hesabı yatıyordu. “O işi nasıl yapıyorsun ya? Benim devamsızlıklara bir el atsana.”

“Her gün aksatmadan bana hakaret eden bir kıza böyle bir iyilik yapacağımı sanmıyorum. Ah. Kız dedim.”

“Pardon ama sen Damon’a top diyen çocuksun. Kızla erkeği ayırt edebildiğini sanmıyorum.”

“Birileri beleş pizza istemiyor herhalde,” dediğinde hemen şirince sırıtıp ona baktım. Pizza önemli. “Ayaz biliyorsun sana hakaret ederken şaka yapıyorum.”

“Ve muhteşem olduğumun da farkındasın?” dedi göz ucuyla bana bakıp sırıtırken. “Hıı,” diye sızlandım.

“Ve çok seksi olduğumun.”

“Hı…”

“Ulan sevdim bunu. Kullanırım,” dediğinde ona el hareketi çektim. Güldü. Dominos’un önüne geldiğimizde arabayı rasgele park etti ve sırıtarak indi. Pizzacıdaki o yakışıklı görevlinin son gördüğü Ayaz’ın yumruğu olacaktı. Ayaz’ın telefonunu arabada bıraktığını fark edip neşelendim ve dizilerdeki çevreye bakınarak telefonları alan akıllı kızların aksine telefonu rahat bir şekilde alıp koltukta yayıldım. Korku tünelinde başka fotoğraf çekip çekmediğini merak ediyordum. Sonra hayattaki en çirkinler listesine girebilecek o görüntü geldi ekrana. Şifre! Neydi şifre? Püskevit bilmem ne? Bisküvi miydi yoksa?

Kapı açıldığında elinde büyük boy pizza kutusu bir de sufle paketiyle Ayaz arabaya bindi ve içeriye soğuk hava gelmesini sağlayan lanet kapıyı kapattı. Hava birden soğumuştu.

“Telefonumu mu karıştırıyorsun?”

Yalan söylesem bile anlayacağını bildiğimden, “Aynen,” dedim. Sırıttı. “Şifreyi de görmüşsündür o zaman.”

“Püskevitli bir şey olduğunu hatırlıyorum sadece.”

Kahkaha attı. “Yaklaştın diyebileceğim bir şey söyleseydin bari,” diye sızlandı. “Hem şifreyi değiştirdim zaten.”

Pizza kutusunu iki koltuğun arasında açtığında şifreyi mifreyi unutmuştum. Sıcacık pizza dilimlerinden birini aldım. “Hüsno’yu yerine park ederken yani senin rezilliğini görmeden dakikalar önce...” Gözlerimi devirdim. “Atalay’la konuştum. Düşündüğümüz evin çevresinde korumalar varmış. Egemen’in başına kuş sıçtı herhalde. Koruma tutacak parası olmadığını sanıyordum. Neyse konumuz bu değil.” Ayaz’ın ağzına attığı dilimini yemesini beklediğimiz için söyleyeceği şeyin devamı için iki dakika beklemem gerekti. Ben de bu sırada “gel bana aşkım” diyen sufle paketiyle bakışıp pizza dilimimi bitirirken arada ayrandan yudumluyordum.

“Yani Egemen’in orada olduğu bir yönden kesinleşmiş oldu. Bu gece gidiyorum,” deyip uzanarak arka koltuktaki telefonundan saate baktı. “Bir saat sonra.”

Hava kararmıştı. Muhtemelen akşam sekiz falandı. Bu da bütün günümü Ayaz’la geçirdiğim anlamına geliyordu. Ne yalan söyleyeyim, arada sinir krizine girsem de eğlenmiştim.

Telefonumu elime alıp anneme proje ödevinin uzadığıyla ilgili bir mesaj attım. Sözde bugün Melislere gidecektim. Ardından Melis’e de upuzun özür dolu bir mesaj attım. Ardından da “Yarın sana anlatacaklarım var,” dedim. Maksat bana trip atma isteğinin, anlatacağım şeyi öğrenme isteğine yenilmesi. “Seni Melislere bırakabilirim. Her nerede oturuyorsa.”

“Özel hayat diye bir şey var. Niye telefonuma bakıyorsun?” diye tıslamama sırıtarak ikinci ya da üçüncü diliminin son lokmasını ağzına attı. “Bakmadım. İçime doğdu,” diye yalan söylediğinde gözlerimi devirdim. “Melis’e beni mi anlatacaksın?”

“Şu arabada sana bir şeyler fırlatmamı engelleyen tek şey bu arabadan sufle yemeden inmemek istemem,” diye uyarımı yaptım. Güldü. “Melislere gitmeyeceksen annene niye mesaj atıyorsun?”

Sırıttım. “Çünkü seninle geliyorum.”

Kaşlarını kaldırdı. “What dedin gülüm?” diyesi varmış da demiyor gibiydi. Güldüm. “Masal o sufleyi yüzüne yediririm,” diye tısladı. “Neden? Bir mi daha iyi yoksa iki mi?”

“Sen bana nasıl yardım edebilirsin ki?”

“Tamam, bir buçuk,” diye düzelttim. Güldükten sonra, “Cırlarsan üçe katlarsın,” dedi.

“Eğer gelmeme izin vereceksen cırlarım,” dedim ümitle. Güldü. “Nah, diye bir kelime var…”

“Ayaz!”

“Sus ve pizzanı ye.” Pizzamı yemek bana da cazip geliyordu ama Ayaz’ın oraya tek başına gitmesini istemiyordum. “Geberip gitmek mi istiyorsun? Selin’i kurtaracağından bile emin değiliz. Belki Selin, Egemen’in yanında? Elinde değil?”

“Bilmek zorundayım,” diye direndi. Elimdeki ayranı pizza kartonunun üzerine bıraktım. “Selin’i çok seviyorsun değil mi?”

Gözlerini kaçırdı. “Ayaz bir soru sordum.”

“Bilmiyorum!” diye kükredi. İrkilerek geriye çekildim. “Selin’i sevdiğimi düşündüğüm için onu kurtarmak istemiyorum. Eskiden olsa onu kurtaracağımı bildiğim için kurtarmak istiyorum. Çevremde yakın olduğum herkes değiştiğimi söylüyor ve ben değişmek istemiyorum! Çünkü ben Selin’den başkasını görmeyen, onun acısıyla yaşamayı öğrenmiş Ayaz’ı tanıyorum. O Ayaz’a göre kötü olmak kolay. Çünkü sevdiği kız kötü olmasını istiyor. Şimdi bir boşluk hissediyorum. Bu Selin’le ilgili hissettiğim acılardan daha çok yakıyor. Çünkü bir boşluk varsa, onu dolduracak kişi de gelir.”

Hızlı hızlı konuşuyor, bazı yerlerde sesini yükseltiyordu. Gözlerini arada kaçırıyor arada rahatsız olmamı gerektirecek derecede gözlerime dikiyordu. Derin bir nefes aldım. “Sen Selin’i unutmaktan korkuyorsun?” dedim sorarcasına. “Alıştığın Selin acısından başka bir acıyı hissetmekten korkuyorsun. Başka birine âşık olmaktan...”

“Tanıdığım Ayaz’ı kaybetmekten korkuyorum,” dediğinde nefesimi tuttum. “Tanıdığın Ayaz’la tanıdığım Ayaz’ın aynı olduğunu sanmıyorum.”

Bana sorarcasına baktı. “Yalnız başınayken acı çekip çekmediğini bilmiyorum. Belki aklına Selin geliyordur. Belki benim yanımdayken de aklına Selin geliyordur...”

“Hayır,” diye sözümü kesti. Yanlış bir düşünceye kapılmamı istemez gibiydi. “Eğlencelisin. Sevdiklerini koruyorsun. Sana zarar vermeyene ciddi anlamda zarar vermiyorsun. Tamam, bazen tam bir pislik oluyorsun ama sonra toparlıyorsun. Kötü değilsin. Ve hayatını Selin’le yaşayan biri olduğunu düşünmüyorum.”

“Çünkü bunlar seninle beraber başladı.” Gözlerimi kırpıştırdım. “Ne?”

“Bilmiyorum. Selin’i unutturuyorsun ve iyi geliyorsun.” Çok dalgın gözüküyordu. Düşünüyordu. Düşüncelerinin ne kadarını bana söylediğini bilmiyordum.

“Biz takılıyoruz tabii iyi geleceğim,” dediğimde dudakları hafifçe kıvrıldı. "Atalay'la hiç öpüştün mü?"

Konuyu neden bir an da buraya çektiğini anlayamamıştım. "Hayır."

"Tek öpüştüğün kişi ben miyim?"

"Bir de yastığım ve Damon posterlerim ve..."

"Tamam." dedi gülerek. Birden keyfi yerine gelmişti. Pizzaları bitirdik. Sufleye geçtik. Küçük bir 'hayır senin parçan daha büyük' savaşı yaptıktan sonra arkamıza yaslanıp sufleyi yemeye başladık.

“Ayaz oraya tek giremezsin.”

“Sen hâlâ orada mısın kedicik?”

“Ya!” diye yakındım. Sırıttı. “Bana değer verdiğini bu kadar belli etme,” dedi keyifli keyifli. Gözlerimi kısarak ona baktım. Verecek cevap bulamadığımdan, “Konuyu değiştirme,” diye geçiştirdim. “Asıl sen değiştiriyorsun. Döndün şu anda.” Suflesi bittiği için motoru çalıştırdı. “Hayır, eve gitmeyeceğim.”

“Masal,” diye sızlandı. “Atalayların içeri girene kadar yardım etmesini kabul ettim ama içeri girdikten sonrası bende. Ben onlardan yardım istemeden içeri dalmaları için birilerinin üzerine yemin ettirdim. Anıl’ın gözünün bende olduğunu düşündüğüm için onu benim üzerime yemin ettirdim.”

Bitmiş sufle çöpümü pizza kutusunun üstüne koydum ve güldüm. “Gey olduğunu sanmıyorum. Bugün spor salonunda seni beklerken baktığı kızları gördükten sonra yani…” Güldü. “Hem gey olsa sana mı bakacak?”

“Kızım kasım var, karizmam var, Hüsno’m var. Daha ne istiyorsun?”

“Hüsno’n varsa tamam. Sorun değil,” diye dalga geçtim. “Ayrıca eve sürersen arabadan inmem.”

“Omzuma atarım.”

“Cırlarım,” diye tehdit ettiğimde yüzünü buruşturdu. “Masal içerideyken bir de seni düşünmek istemiyorum.”

“Ya dışarıda bekleyen Anılların yanında dururum işte.”

“Ters bir olay çıkarsa... Tehlikeye atamam.”

“Çok pinpiriklisin Ayaz. Ne olacak? Hüsno’yu da bize bırakırsan sorun çıkmaz bence.” Dudakları kıvrıldı. “Uzatma kedicik. Evine bırakıyorum,” deyip bizim apartmana çıkan sokağa girdi. “Sen gittikten sonra Atalay’ı arar beni almasını söylerim.”

“Atalay da alır zaten,” dedi alayla. Ofladım. “Mert’i ararım.” Birden yüzü ciddileşti. “Sikerim sülalesini.”

“O zaman beni de götür.”

Göz ucuyla bana baktı. Gözlerinden bir sürü duygu geçiyordu ama hiçbirinde takılı kalmadığından anlayamıyordum. “Eğer, geberirsen mezarına soğan dikerim,” dediğinde kahkaha attım. “Düşünme sen beni. O tehditten sonra yani,” dedim keyifle. Hiç değilse yanında durmaya ikna edebilmiştim. Aramızda metreler olsa bile, o evin içinde ben arabada olsam bile yanında sayılırdım yani.

Anılların yanına gittiğimizde dört beş siyah arabayı çekmiş, neredeyse piknik yapmaya geldiklerini düşüneceğim bir havayla dikilmişlerdi. Atalay’la Anıl bir şeyler konuşup gülüşüyorlardı. Diğerleri de arada sohbete katılıyordu. Kaslı çetenin arasında Mert’i de görünce şimdiden bir Fatiha okudum. “Bunun ne işi var lan burada?”

Ayaz’ın sesi bana gelmekle yetmemiş, bütün çocukları olduğumuz yöne döndürmüştü. Mert’le göz göze geldiğimizde gülümsedi. Bakışlarımı kaçırdım. Hâlâ ne yaptığını unutmamıştım. “Bize yardım etmek istiyormuş,” dedi Atalay alayla. Göz ucuyla Mert’e baktı. Mert gözlerini devirip öne çıktı. “Egemen benim de düşmanım. Seni en son gördüğümde beni yumrukluyor olsan da yanındayım.”

Ayaz sırıttı. “Ne güzel günlerdi,” dedi. Gülmemek için yanağımı ısırdım. Ciddi bir an olması gerekiyordu. Anıl ve Atalay sabahtan beri dikildikleri evde fark ettiği detayları anlatıyorlardı. Egemen'i hiç görmemişler ama birkaç kez Egemen'in yanında gördükleri adamlar eve girip çıkmış. Selin'i görmemişler ama Selin bugün her zaman uğradığı yerlerde görülmemiş falan.

“Haydi o zaman.”

Ben de peşlerinden gidecektim ki Ayaz dönüp sırıtarak bana baktı. “Kedicik arabam seni bekler,” dedikten sonra Atalay’a baktı. Atalay yanıma gelip gülümsedi. “Senin için yabancı radyo bulurum.”

“Aman ne kadar centilmensin,” diye homurdandım Atalay’a. Güldü. Ayaz’a döndüm. “Mezar tehdidi senin için de geçerli.”

“Ben turuncunu dikmenden yanayım. Emin ol, onun için geberirim.”

Oflayarak omzuna vurdum. Hiç değilse Atalayların yanında şifreleyerek söylemişti. “Sonra görüşürüz o zaman,” diye mırıldandım. Bir şekilde Ayaz’ın gitmesini istemiyordum. Bakışları Atalay’a dönünce aklı kalmasın diye güven verircesine gözünü kapatıp açtıktan sonra arkasını döndü ve eve doğru gitmeye başladı. Atalay da beni arabaya çekti. “Torunu polis olan ve her operasyonda ayrı kalp krizi geçiren nineler gibi davranma.”

“O ninelerin bastonu çok acıtıyor biliyor musun?” deyip tırnaklarımı tehditkârca gösterdim. Dudaklarını birbirine bastırdı. Bu haline gülmek istesem de tedirgindim.

“Bir şey olmayacak değil mi?” Başımı ona çevirdim. Bana biraz düşünerek baktı. “Ya yok Egemen söz konusu. Egemen’in direkt Ayaz’a zarar verme planları hiçbir zaman işe yaramadı. O yüzden bilmiyorum.”

“Öyle bir başladın ki ‘Kralı gelse zarar veremez’ diyeceksin sandım,” diye homurdandım. Bilmiyormuş!

“Hiç değilse bakıcılık yaptığımız kız güvende,” dedi arkasına yaslayıp kollarını birleştirirken. “Senin evde uyuyor olman gerekmez miydi?” diye bir soru yönelttiğinde sırıttım.

“Pek yerimde duramıyorum galiba.”

Sonraki on dakika Atalay tedirginliğim azalsın diye izlediği bir filmi anlattı. Başta pek dinlemiyordum ama bunu fark edip başrolünün sarı saçlı mavi gözlü olduğunu söylediği gibi dikkat kesildim. Taş çocuklar önemli.

Her ne kadar benim sakinleşmem için çabalasa da kendisi de tedirgindi. Her an kapıdan çıkıp Ayaz’ın yanına koşacakmış gibi duruyordu. Ya da Ayaz’a zarar gelirse arabayla evi yıkacakmış gibi. Tabii ben buna izin vermezdim. Koltuğu rahat abi. Böyle bir mükemmelliğin hurdaya dönmesine gönlüm el vermezdi. Ama ben de Ayaz’a bir zarar gelirse cırlama ve tırnaklama profesörü olarak buradan “Allah, Allah, Allah” nidalarıyla eve koştururdum.

Önde Ayaz arkasında grup hizamıza girince nefesimi tutup arabada doğruldum ve hızla kapıyı açıp indim. “Ne oldu?” dedim gözlerimi Ayaz’dan ayırmazken. Keyifli olduğunda genellikle ellerini cebine yerleştirir, ıslık çalar ya da muzipçe bakardı. Ama şimdi koyulaşmış gözleri, dokunduğu yeri sarsacak derecede sert adımları, rüzgârdan geriye yatan saçlarıyla üzerime geliyordu.

“Egemen piçi içeride değil miydi?” dedi yanıma gelen Atalay. Ayaz göz ucuyla bile çevreye bakınmıyor, direkt gözlerime bakıyordu. Yanıma gelince, “Bir sorun mu va...” derken bileğimden tutup beni çekiştirmeye başladı.

“Ne oluyor ya?” deyip omzumun üstünden baktım. Çetesinin geri kalanı arabanın yanında kalmıştı. Atalay bir abi edasıyla arkamızdan geliyordu.

“Ayaz dur!” diye kükredi. Ayaz’ın umurunda olmadı ve beni çekiştirmeye devam etti. “Ayaz ne oluyor?” Bu sefer de benim dışında her yere bakıyordu. Bileğimdeki eli canımı acıtıyordu. Atalay koştuğunda bize yetişti ve elini Ayaz’ın omzuna koydu.

“Kardeşim ne oldu?”

“İki dakika siktirin hepiniz!” diye bağırdı Ayaz yerinde durup. Atalay’ın da yeşile dönük gözleri koyulaşmaya başladı.

“Her istediğinde Masal’ı oradan oraya çekiştiremezsin.”

“Her istediğinde yoluma çıkamazsın Atalay,” dedi tane tane. Ayaz gözlerini dikmiş, bütün ürkütücülüğüyle Atalay'a bakıyordu. Atalay da sakin sayılmazdı. Koyulaşmış gözleriyle, burnundan soluyordu.

“Ne olduysa anlat,” dedikten sonra sakinleştirmeye çalıştığı ses tonuyla ekledi. “Kardeşim.”

Ayaz Atalay’a bir şey demeyip bileğimdeki acıtan elini elime indirdi ve elimizi kenetledi. Sonra dönüp biraz önce ilerlediği yere doğru beni çekiştirmeye devam etti. Atalay elini saçına daldırıp arabanın oradaki çeteye döndü. Ben de önüme dönüp beni çekiştiren Ayaz’a baktım. Onlardan yeterince uzaklaştığımızda elimi bıraktı.

“Sana âşık değilim!” Kükremesi sokağı doldururken gözlerimi kırpıştırdım. Evet, bunu biliyordum ama böyle tükürürcesine söylemesi...

“Sana öyle olduğunu söylemedim Ayaz,” dedim kırgın çıkmaması için dua ettiğim sesimle. Ne var ki Ayaz’ın şu andaki öfkesi benim ses tonumu araştırmıyordu zaten. Cümlemi umursamadan bağırmaya devam etti. “Neden o zaman öyle söylüyor?”

“Kim?” diye çıkıştım. Kalbime birden ağrı girmişti. Bin parçaya bölünmüş, buna sebep olan bir parçaya yanmaya başlamış gözlerimle bakıyordum.

Cevap vermeyip yan döndü ve elini saçına daldırıp ileriye doğru öfkeyle baktı. O evde ne görmüş ya da ne duymuştu? Derin bir nefes alıp elimi koluna koydum. “Anlat Ayaz.” Kolunu birden çekince afalladım. Sanki benden tiksiniyormuş gibi davranıyordu.

“Pekâlâ. Atalay’a anlattığında öğrenirim ben de ya da... Sonra görüşürüz,” diye mırıldanıp arkamı döndüm. Kolumu tutup durdurdu.

“Evde Egemen yoktu. Selin’i gördüm. Telefonda Egemen’le konuşuyordu,” deyip sustu. Çevreye bakındıktan sonra gözlerini yine bana çevirdi. “Sana âşık olduğumu söyledi. Bu şekilde bana zarar verebileceklerini.”

Bunu söylerken yüzünü buruşturdu. Ağzımdan bir “hah” sesi çıktı. Ağlamamak için avucumu tırnaklıyordum. “Sorun değil Ayaz. Sen de ben de ne olduğunu biliyoruz! Bana âşık değilsin!”

Bir-iki adım geriledi. Gözlerindeki duyguları çözemeyecek kadar yorgundum. “Sorun Selin’in böyle düşünmesiyse koş, ‘Ben sana aşığım!’ diye bağır o zaman. Gelip bana çatma,” diye bağırdıktan sonra yine arkama dönüp gitmeye yeltendim. Bu sefer beni durduran bağırışıydı.

“Aklımda Selin olsaydı burada sana ‘Sana âşık değilim,’ diye değil de ’Sevdiğim kadın neden bana düşmanlık yapıp Egemen’in yanında?’ diye bağırırdım.”

Ona döndüm. “Neden bağırıyorsun o zaman?”

“Çünkü inanmaya ihtiyacım var!” diye kükredi. Gerilemek yerine ona yaklaştım. “Eğer sorguluyorsan bana âşık değilsindir Ayaz. Eğer düşüncesinden bile bu kadar tiksiniyorsan, değilsindir.”

“Tiksinmiyorum. Korkuyorum,” dedi dişlerinin arasından.

Gözlerimi kırpıştırdım. “Selin’den sonra korkuyorum.”

Selin ona çok acı vermişti. Onu sevmemesine rağmen kullanmıştı. Abisini severken Ayaz’la yatmıştı. Sonra hiç düşünmeden tüm acımasızlığıyla bunları Ayaz’ın yüzüne çarpmıştı. Âşık olmak istememesi çok normaldi. Bir korna sesi geldiğinde başımı sağa çevirdim. Bir araba bize hızla yaklaşıyordu. Sonraki olanlar saniyeler içinde gelişti. Arabanın içindeki adam “Çekilin!” diye bağırmaya kornaya basmalara başladı. Sonra kolumdaki eli, ardından üstümdeki ağırlıkla gelen sırtımdaki taşları hissettim. Ayaz ikinci defa, beni araba kazasından kurtarmıştı. Ama bu sefer kaçan taraf ben değildim. Ayaz düşüncelerinden kaçıyor, cevaplarını bilmeyi reddediyordu. Ama yine de kurtaran kişi oydu.

Üzerimdeki bedenindeki en alıcı yer olan gözlerine yutkunarak baktım. Rengi koyulaşmamıştı. Bu sefer benim bayıldığım o yoğun kahverengiydi. Ve gözlerime anlayamadığım bir şekilde bakıyordu. Gözleri dudaklarıma kaydı. Bir an sonra dudaklarını dudaklarımda hissettim. Öpüşünün sert olmasının yanında hissettirdikleri tüm yumuşaklığıyla vücudumu sarmalıyordu. Onu öpmek hem sessizlik hem de gürültüydü. Hem ıssız hem de kalabalık hissettiriyordu. O yoğunlukta boğulurken, boşlukta düşüyordum. Ve beni yine tutan şey, Ayaz'dı.

“Aa ben şey. Özür dilerim bilmiyordum. Resmen bastım.” Sesin gelmesiyle dudaklarımızı geri çektik ve sesin geldiği yöne baktık. Anıl sırıtarak bize bakıyordu. Resmen bizi basmış mıydı? Telaşla Ayaz’ı yanıma atıp doğruldum. “Anıl öyle değil. Araba bize doğru geliyordu ve duramayınca Ayaz benim üzerime atladı. Ama öyle değil. Kurtarmak için sonra… Ayaz sen de bir şey söylesene.”

Ayaz rahatlıkla ellerini yere koyup yaslandı ve sırıttı. “Ne söyleyeyim Masal? Her şey ortada,” deyip birde muzipçe bakınca gözlerim irileşti. Resmen yerde öpüştüğümüzü ima ediyordu. Tamam, öpüşüyorduk ama bunun için yerde değildik ya da… Oflayarak ayağa kalktım. Ayaz da kalktı. “Tamam kanka ya, ben unuturum bunları,” deyip sırıttı Anıl. “Hepiniz geberin,” diye tıslayıp arabalara doğru Ayaz’a beddua ederek ilerlemeye başladım. “Allah’tan belaların tutmuyor ha. Yoksa şurada iki adım atamazdım.” Omzumun üstünden ona bakıp, “Kapa çeneni,” diye tısladım. Sırıttı. Sonra yine önüme dönüp ilerliyordum ki hatırlamayı hiç istemediğim Egemen’in sesiyle olduğum yerde mıhlandım.

“Ben de benim korumalar nereye gitti diyordum. Meğer Ayaz Barkın mekânıma misafir olmuş.”

495

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!