20/31 · %61

BY -20-

28 dk okuma5.464 kelime28 Kasım 2025

“Yaşamayı seviyorum tamam mı?” diye çıkışıp Ayaz’ın ilerlediği hız treninden geriye kaçıştım. Ayaz olduğu yerde durup elleri ceplerinde bana döndü ve sırıttı. “Lunapark!’ diye tuttururken aklında atlıkarıncaya binmek falan mı vardı?”

Gözlerimi kıstım. “Ne tutturması be? Bir kere söyledim geldin.” Konuyu değiştirmiştim çünkü aynen aklımda atlı- karıncaya binmek vardı. Alay dolu bir kahkaha attı. “Hayır dediğimde kahve fincanını kafamda tutup ‘Bir daha söylesene yiyorsa’ diye tehdit ettin. Tutturmamışsın değil mi?” diye dalga geçti. Tamam, öyle yapmış olabilirdim. Hem o kahveden hem de Ayaz’dan kurtulmak istiyordum. Bence güzel bir yöntemdi. “Dökmediğime dua et.”

Dökecektim de Atalay da gülerek Ayaz’ın arkasına geçince ikiye tek kalmıştım. Ayaz “turuncu sutyeninden Atalay’a bahsederim” demişti. Salak çocuk Atalay zaten arkanda daha ne kadar bahsedeceksin? Atalay da yere dökülen kahveleri temizlememle tehdit ettiğinde –aman ne acımasızca– elim mahkûm kahveyi bırakmak zorunda kalmıştım. Ayaz kahveyi elimden alıp kafasına dikmişti. Sonraki on beş dakikamız Ayaz’ın kahvenin ne kadar berbat olduğu hakkında homurdanmasıyla geçmişti. Kahveyi içerkenki yüz ifadesine Atalay’la kahkaha atmıştık. Önce kaşlarını çatmış, sonra yüzünü buruşturmuştu. Fincanı uzaklaştırıp burnunu eğmiş ve koklamıştı. Artık ne bekliyorsa. Sonra, “Bu ne lan?” diye bir tepki koymuştu ortaya.

“Eğer o kahveyi dökmüş olsaydın fincan şu anda mutfakta duruyor olmazdı.”

İşaretparmağımı ona savurup, “Defol git hız trenine geber. İnşallah direkler sana fantezi uygular,” diye söylendikten sonra arkamı dönüp ilerlemeye başladım. “Biz sıra arkadaşıyız. Anca beraber kanca beraber.”

Ne saçmaladığına bakmak için başımı çevirdiğim sırada beni omzuna attığı gibi hız trenine ilerlemeye başladı. Telaşlanıp Ayaz’ın omzuna vurmaya başladım.

“Ya Ayaz mal mısın oğlum ya? Bırak beni tekmeyi koyarım çocuğun olmaz valla.”

“Şşt. O benim ekmek teknem rahat dur,” diye iğrençleştiğinde kusuyormuş gibi yaptım. Güldü. Hız treni sırasından geçip görevli adamın yanına geldiğimizde kalbim hızlanmaya başladı. “Ayaz ne olursun bırak ya. Sen takıl burada ben atlıkarıncada akacağım. Hadi bırak.”

Yalvarır ses tonumun yanında köpek yavrusu bakışlarımı da sergilemiştim ama Ayaz kanmayıp adamın gösterdiği yere ilerlemeye başladı. Son çare kel adama sığınmayı denedim. “Amca yardım et canıma kastediyor. Git polisi falan çağır. Hadi öleceğim bak. Ahirette boğazına çökerim hadi ya.”

Ayaz kahkaha attıktan sonra adam da sırıtmaya başladı. “Amca sen dinleme bunu,” deyip eliyle deli olduğumu gösteren bir hareket yaptığında eline vurdum. “Amca bu cenabet tipliye mi inanacaksın benim gibi hacı kızı tipliye mi? Mantıklı ol ya.”

“Lunapark benim. Bence bana inanır,” deyip adamın omzunu sıvazladıktan sonra beni vagonlardan birine oturttu. “Yardım edin!” diye bağırdım. Ayaz elini ağzıma koyup yanıma oturdu. Elini ısırdığımda kolunu boynuma sarıp beni göğsüne çekti. “Eğer susmazsan adama son hıza ayarlamasını söylerim,” diye tehdit edip bir de ibnece sırıttığında, derin bir nefes alıp kollarımı beline sardım ve yüzümü göğsünde gizledim. “Korkuyorum bahanesiyle kaslarımın da tadını çıkaracaksın işte. Neşelen biraz.” Başım göğsünde yaslı olduğu için görmeyeceğini bile bile gözlerimi devirdim. “Direkler hakkında söylediğimi hatırlıyor musun?” dediğimde kahkaha attı. “Lunaparkta on sekiz yaş üstü şeylerin söylenmemesi için kurallar var. Ben koydum.”

Kıkırdadım. “Bunu söyleyen adam rahat yiyişsinler diye sevgili kabini koydurttu.”

Güldü. “Ben düşünceli bir insanım.”

“Eğer kusarsam tişörtün gidecek. En iyisi sen bırak beni,” diye mırıldandığımda Ayaz “Senin o tipini görmek için tişörtüm feda olsun,” dedi gülerek. Belini çimdikledim. Adam emniyet kollarını taktıktan sonra yine Ayaz’a yapıştım ve üç Gulhü bir Elham okumaya başladım. İmana gelmek için umreden sonraki yol lunapark yeminle. “Keyfini çıkarmazsan ne anlamı kalır?” dediğinde başımı hafifçe kaldırıp Ayaz’a baktım. “Keyfimi buradan indiğimizde ayakkabımı kafana uçururken çıkaracağım,” diye tısladım. Gülerek burnumu çekiştirdi. Elinden kurtulup yine göğsüne yaslandım. Adam başlattığında belindeki kollarımı sıktım. “Öldürmeye mi niyetlisin? Bence gücünü korku tüneline sakla.” Ağzım irileşirken ona baktım. “Beni ona nah bindirirsin. Buradan eve atlı koştururum.”

Ayaz bindirebileceğini gösteren bir şekilde sırıttığında ağlarcasına “Ayaz sakın,” dedim. Gülerek beni göğsüne çekti. “Burada üstüme kusmazsan düşünürüz.”

“Düşünürüz deme!” diye çıkıştım. “Düşünürüz denilenlerin yüzde yüzü düşünülmü..” derken tren birden hızlanınca çığlık atarak Ayaz’a sığındım. Ayaz gülerken ben sesli bir şekilde küfrediyordum. “Ne suçum var?” dediğinde, “Kes sesini,” diye tıslayıp küfürlerime devam ettim. “Hadi ama Hüsno’nun motoruna da mı küfrediyorsun?” Başımı hafif geri çektim. “Hüsno’nun motoru girsi...” derken aniden beni öptüğü için sustum. Hâlihazırda hızlanmış olan kalbim bu yakınlaşmayla iyice zorlanırken gözlerimi kapadım. Beline doladığım elimin titrediğini fark etmemesini umuyordum.

Geri çekildiğinde, “Bir çeşit küfrü sansürleyen ‘bip’ etkisi yarattım,” dedi. Tren birden aşağı doğru hızlandığında tekrar çığlık atarak başımı göğsüne yasladım. Annem şu halimi görse bu yaşta beni cami avlusuna bırakmaya kalkışırdı. “Amca ne yaptın ya? Durdursana şunu,” diye cırladım. “Kızım bir sen şöyle cırlıyorsun. Önde on iki yaşında kız var lan. Kendinden utan.”

“Yanda sevgilisiyle dönme dolaba binen adam var. Sen kendinden utan,” diye tısladım ben de. “Onlar en yukarıda yiyişecekler, eğer sen de istiyorsan bana uyar, bineriz,” deyip piç gülüş yaptığında gözlerimi yüksekliğimizi görmemek için kapattım. “Aman kalsın.”

"Kedicik..." Gözlerimi aralayıp Ayaz'a baktım. Sırıttı. "Şimdi derin bir nefes alıp manzaranın keyfini çıkartıyorsun." deyip omzuma attığı koluyla belimi sardı. "Uçarsan yakalarım merak etme." dediğinde gözlerimi devirdim. "Yakalamak yerine havada resmimi çekeceğinden eminim."

Güldü. Elini çeneme götürüp başımı çevirdiğinde en üst noktada olduğumuzu fark ettim. Aşağı doğru inmeden önceki değerli birkaç saniye Bütün İstanbul önümdeydi. İstanbul’un en güzel tarafıysa yanımda beni sımsıkı tutuyordu. Yüzüme esen rüzgârın saçlarımı karıştırmasına söylenmek yerine gülümsedim. Tren hızla aşağı doğru inmeye başlarken Ayaz’a daha sıkı tutundum ama gözlerimi kapatmadım. Önümdeki vagonlarda gülüşen, küfreden gençler vardı. Ayaz’ın bahsettiği on iki yaşındaki kız yanındaki annesine dokunmadığı halde korkusuz bir şekilde ellerini kaldırmıştı. Bu çocuk defolu lan buradan korkulmaz mı? Hız treni durduğunda nefesimi rahatlıkla dışarı üfledim.

“Sanırım tek parçayım,” dediğimde Ayaz şöyle bir süzdü. “Taş gibi bir parçasın.” Belindeki ellerimi çekip omzuna vurdum. “Niye bu kadar sapıksın?”

“DNA’mda var.”

“DNA’nda sadece salaklığın olduğunu sanıyordum,” diye tısladım ve kolu kaldıran amcaya kötü kötü baktım. Hiç vicdan yok ya. Burada diğer tarafa göçüyordum adam yavaşlatmadı. Ebesini yolda görsem taşlayacaktım. Ayaz kalktı. Elini uzatmasını bekledim ama direkt ceplerine koyduğunda gözlerimi devirdim. Vagondan zar zor indim ve üzerimi düzelttim.

Yırtık kot pantolon üstüne mor omzu açık üst giymiştim. Beyaz spor ayakkabılarımı da giyip saçımı salık bıraktığımda güzel gözüktüğümü düşünmüştüm.

“Şimdi korku tüneli,” dedi keyifle. Şirince sırıttım. “Tabii.” Ona göz ucuyla bakarken birkaç adım attım. Sonra lunaparkın çıkışına doğru koşmaya başladım.

“Kedicik çantan arabamda. İçinde fotoğraflarının olduğu telefon da çantanda,” diye bağırdı arkamdan. Nefesimi tutup durdum. Ağır çekimde ona döndüm.

“Senden nefret ediyorum biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum bana bayılıyorsun. Ve aynen dediğin gibi, odama gizlice girmek için her akşam planlar yapıyorsun,” diye dalga geçtikten sonra birkaç büyük adımda yanıma gelip kolunu omzuma attı ve korku tüneline çekiştirdi.

“Önce dönme dolaba binsek?” diye öneri sundum. Korku tüneline ne kadar geç binersek o kadar işime gelirdi.

“Ya da sevgili kabinleri,” dedi neşeyle. Sonra elimden tutup siyah olan kabinlere çekiştirdi. “Tamam, korku tüneli!” diye bağırdım. Beni dinlemeyip kabinin kapağını açtı. Beni içeriye çekti ve kapıyı kapattı.

Küçük kabindeki koltuğa oturup beni kucağına çekti. “Anı yaşa kedicik.”

“Anı sana sokacağım aslancık,” diye tısladım.

Başını yana eğip sırıttı. “Bu masum düşüncelerin gözümü yaşartıyor.”

“Bak bir fikrim var,” dedim kabinden çıkmayı amaçlarken. “Soyunmanı gerektiriyor mu?” dediğinde saçını bozdum. “Davulcu Vedat’ın bile önünde soyunurum senin önünde soyunmam.” Bana kötü kötü baktı. “Sikeceğim davulunu da Vedat’ını da.”

Kıkırdadım. Sonra fikrimi öne sürdüm. “Yemek mi yesek?” Tamam Ayştayn falan değildim –Einstein değil o– sadece aklıma bu gelmişti.

“Ben yemeğimden memnunum,” dediğinde dehşetle baktım. Güldü ve ellerini enseme götürdü. Benim bütün vücudum kasılırken beni yanıltıp başımı göğsüne çekti. Ne oluyor ulan? Ben şaşkın şaşkın ona bakarken kahkaha attı.

“Sapık olan sensin,” dediğinde düşünürcesine çevreye baktım. Cidden aklıma öpüşmekten başka bir şey gelmemişti. Ona dönüp kötü kötü baktım.  "Biraz daha masum tipli olsaydın böyle olmazdı." diye suçu ona attım.

"Bunu bana her gün başka tehditle gelen bir kız mı söylüyor? Masum tipli?" Gülerek başımı göğsünde daha rahat bir noktaya koydum. "Dolly hakkı rahmetine kavuştu." dediğimde gülerek kolunu belime doladı.

"Aptallığından yorulup intihar mı etti?" diye dalgaya vurduğunda güldüm. "Daha çok saati yanlış ayarlayan annem yüzünden sabahın beşinde çaldığı için." dedim bu sabah aklıma gelirken. Hafta sonu sabahın beşinde kalkıp bir daha uyuyamamak ne demek bilir misiniz siz?

"Şu Damon posterlerinin de başına bir şey gelse fena olmaz." diye homurdandı. "Onlar benim her şeyim."

Ders çalışırken duvar bile dikkatimi dağıtabiliyorken Damon posterleri resmen 'Gel bana' diyordu. Sırf o posterler yüzünden akşam yemeklerini odamda yemem konusunda annemle çoğu gün çatışmaya giriyordum. Araya terlikler de girince kaybediyordum orası ayrı. Dizisini izlerken Stefan'lı yerlerde Damon'u özlemeyeyim diye posterlere bakıyordum. Uyumadan önce, kalktığımda, saçlarımı taradığımda Damon'a bakıyordum. Üstümü giyinirken bakmıyordum tabii. Utanmak diye bir şey var.

"Bir gün yerde yırtılmış bir şekilde bulursan şaşırma." dediğinde dehşetle başımı kaldırıp ona baktım. "Ayaz çok pis yaparım." dedim alelacele. Sırıttı. "Benim kaslarım poster yerine gerçekken onlara gerek duyacağını sanmıyorum." diye bilmişçe konuştuğunda gözlerimi devirdim. "Mavi gözlerin olmadığı sürece saçların siyah ve hafif uzun olmadığı sürece, vampir ve katil olmadığın sürece onlara gerek duyuyorum.”

Kaşlarını çattı. "Vampir mi?" Sonra sırıttı. "Beyninin neden sulandığını şimdi anlıyorum."

Omzuna vurup kucağından kalktım. Yine laf yedim. “Ben patlamış mısır standına gidiyorum. Oradaki çocuk mavi gözlüdür inşallah,” diye homurdandıktan sonra kabinden çıktım. Dışarıda oranın sevgili kabini olduğunu bilen birkaç kişi sırıtarak olduğum yere bakınca yüzüm kızarırken patlamış mısır almaya ilerledim. Gözleri mavi olmasa da yeşildi. İdare ederdi.

“Büyük mü küçük mü?” deyip gülümsediğinde “Büyük,” dedim. Elhamdülillah hayvanız. Çantamın arabada olduğunu fark ettiğimde çocuk paketi mısırla doldururken çaktırmadan arkama baktım. Ayaz ortalıklarda yoktu. Çocuğa "Sonra versem olur mu?" da diyemezdim. Bizim mahallenin bakkalı değildi sonuçta. O adam da bozukluk yerine sakız veriyor çıldıracağım bir gün. Ben de aldığım şeyde bozukluk eksik çıkacağı günü bekliyordum. Sakız uzatacaktım amcaya. Gün intikam günü.

Ayaz’ı göremeyince elimi cebime daldırdım Belki para bulabilirdim. Onun yerine elime parça parça olmuş mendil gelince gözlerimi devirdim. Benim şansım kocaya kaçmıştı herhalde. “Cüzdanınızı mı unuttunuz?” Başımı kaldırıp yine gülümseyen çocuğa baktım. “Arabada kalmış,” diye mırıldandım. Arabayla takas etmeye kalkışsam çocuk donuna kadar çıkarır elime verirdi herhalde. Ayaz’ın babasına gidip “beni evlat edin!” diye yakasına yapışmak istiyordum. “O zaman kredi kartından geçelim,” dediğinde çocuğa sanki “Geçen gece Damon’la Stefan’ı öpüşürken gördüm” demiş gibi baktım.

“Cüzdan arabada kalmış diyorum,” dedim yavaşça. Çocuğun algılamasını sağlamaya çalışıyordum, “Benim kredi kartı yöntemim çok başka,” deyip stanttan yanıma doğru birkaç adım attı Kaşlarımı kaldırırken ne bok yaptığına baktım. Elini belime koyduğunda irkilerek geri çekildim. “Ne yapıyorsun ya?” diye çıkıştım. “Mısırın ödemesini alıyorum,” dediğinde gözlerim irileşti. Birden beni kendine çekip kolunu belime doladı.

“Ya sapık mısın nesin? Defol git,” diye bağırıp ittirmeye başladım. Hayatımda laf yemeye mahkûm bırakan kaslı kötü çocuğumuz geldi ve küfrederek çocuğu yakasından tuttuğu gibi geriye savurdu. Çocuk standa çarpıp düşerken gözünü bana çevirdi. “İki dakika yerinde duramıyorsun değil mi?”

“Benim ne suçum var ya?” Burada acıların çocuğu gibiyim, gelen geçen bileğimi tutuyor suç yine bana kalıyor. Yerinde toparlanmaya çalışan adama baktı. “Abi kız seninle mi? Bilmiyordum,” dedi çatlak sesiyle gözlerinin yeşiline sövmeye başladığım çocuk.

“Bildireceğim ben sana,” dedikten sonra çocuğu kaldırdığı gibi patlamış mısır dolu yere attı. Kapağı da üstüne kapatıp çocuğun orada kalmasını sağladı. Gülmemeye çalışırken Ayaz’a yaklaştım. Çocuğun hazırladığı patlamış mısır paketini alıp diğer eliyle de elimden tuttuğu gibi yürümeye başladık.

“Parasını kazık attık.” deyip sırıttığımda dudakları kıvrıldı. “Babama.”

Kıkırdadım. Lunaparkın onlara ait olduğu gerçeğini unutmuştum. Patlamış mısırını boşta olan elime verip elini pakete daldırdı ve ağzına bir avuç patlamış mısır doldurdu. “Acayip hayvanlara benziyorsun,” dediğimde ağzı doluyken sırıttı. “Pislik,” dedim gülüşlerimin arasından. Şaşırtıcı olansa, o halde bile havalı duruyordu. Bay her şeyde mükemmel.

Ağzındakileri bitirdiğinde dönme dolabı gösterdi. “Korku tünelinden önceki son durak.”

Kenardaki bir çifti gördüğümde, “Biri şunlara kabinlerin yolunu göstersin,” dedim yüzümü buruştururken, “Biri de sana hayvanat bahçesinin yerini göstermeli,” diye lafı yapıştırdığında uzandığı patlamış mısır paketini çektim. “İntikam mı alıyorsun?” dediğinde sırıttım. “Hem de ne intikam,” deyip mısırları yemeye başladım. Ona da uzatmadım. Kötülük.

Dönme dolabın yanına geldiğimizde balkabağı şeklindeki bölmelerden birine oturdum. Ayaz da bölmeye bindiği an sallandım. “Üff hayvan,” diye homurdanırken ellerimi kenarlara yapıştırmıştım. Şu anda burada düşüp rezil olmak isteyeceğim son şeydi. Ayaz’la dönme dolaba biniyor olduğumuz gerçeğini fark edince sırıttım. Ayaz kolunu omzuma atınca ona döndüm. “En tepede öpüşeceğimiz için mi sırıtıyorsun?” dediğinde alaycı bir şekilde güldüm. “Öpüşmek istiyorsan kendine başkasını bul. Ben en tepede aşağımızdaki bölmede oturanlara patlamış mısır fırlatmayı düşünüyorum.”

“Şu yanındaki kız arkadaşına yeni aldığı telefonunu anlatan çocuğa mı?” dediğinde gösterdiği yere baktım. Gösterdiği yerde yükseklik yüzünden salak salak bağıran bir kız vardı. Kaşlarımı çatarak ona döndüğümde benim dikkatim dağılmışken paketten aldığı bir avuç patlamış mısırı ağzına atan Ayaz’a kötü kötü baktım.

“National Geographic’e beş bölüm çıkaracak tipsin,” diye laf attım. “Tabii insanlara bu yakışıklılığı anlatmaları gerek,” dedi sırıtarak. Sonra bir avuç patlamış mısır daha aldı. Gözlerimi devirip ben de yemeye başlarken çevreme bakındım. En tepe noktasına yaklaşıyorduk. “Ne kadar yüksek.”

“Hatırlattığın iyi oldu,” deyip yayıldığı oturakta doğruldu ve sırıtarak bana baktı. Kaşlarımı çattım. “Dizi çekmiyoruz Ayaz. Elektrik falan kesilmez. Ayrıca dizi çekseydik kesinlikle başrole seni koymazlardı.” Kaşlarını kaldırıp sırıttı. “Çünkü daha televizyonlar benim kalitemde değil.” Kıkırdadım. En tepe noktasına geldiğimizde kalbim hızlanmaya başladı. “Elektrik kesilmeyecek, benim yükseklik korkum yok, biz sevgili değiliz,” diye dizi klişelerinden bahaneler öne sürerken, “Çok konuşuyorsun,” dedi sırıtarak. Sonra başını hafif aşağı sarkıttı ve eliyle işaret yaptı. Birden dönme dolap durunca oturduğumuz bölüm hafifçe sallandı. Elimi balkabağı şeklindeki yerin kenarına yapıştırıp Ayaz’a sorarcasına baktım. Başını bana çevirdi ve sırıttı.

“İstediğim şeyin olması için mucize beklemem,” deyip başını bana yaklaştırdı. Sırıtışı alaydan daha çok, samimiye dönmüştü. Gülümsemekle sırıtmanın arasında durduğu nadir anlardan biriydi. Yüzü yaklaşmışken, “İstediğim şeyden vazgeçmem,” diye fısıldadı. Yutkunup gözlerimi dudaklarına indirdim. Bir elini benim yanımdan balkabağına yapıştırdığım elime koydu. Sonra gözlerini yine bana çevirdi. Diğer elini de belime koydu. Nefeslerim hızlanırken zaten dibimde olan başını biraz daha yakınlaştırdı.

“Fark etmesen de benden hoşlanıyorsun,” dediğinde gözlerimi zar zor gözlerine çıkardım ve kaşlarımı çattım. “Yine ukalal...” derken lafımı kesti. “Benimle vakit geçirmek istiyorsun,” dediğinde aklıma Ayaz’ın ortadan kaybolduğu haftalarda arada isyana girdiğim zamanlar geldi. “Benimle gülüşüyorsun,” dediğindeyse aklıma neredeyse Ayaz’la her anım geldi. “Benim için endişeleniyorsun.” Aklıma çakıyla Ayaz’a yaklaşan adamın önüne geçtiğim an geldi. Nefesimi tuttum. Düşündüğümü gözlerimden anlamış olacak ki memnun bir şekilde dudakları kıvrıldı. Gözümün önünden geçen anılara yenileri eklenirken gözlerim parladı.

Onun gibi, “Fark etmesen de benden hoşlanıyorsun,” dediğimde kaşlarını kaldırdı. “Benimle vakit geçirmek istiyorsun,” diye başladım onun gibi. Karşıma çıkıp durmak bir yana dursun artık odama bile çıkıyordu. “Benimle gülüşüyorsun,” diye devam ettirdim her gün defalarca gülüşünü duyduğum adamın şaşkın gözlerine bakarken. “Benim için endişeleniyorsun,” dedim. Beni ilk defa öptüğü gün araba çarpmasın diye üstüme atladığı zamanı hatırlarken. Eğer hoşlanma belirtileri bunlarsa Ayaz da benden hoşlanıyordu ve bu düşüncenin ihtimali bile heyecanlandırıyordu.

Belimdeki elini yavaşça yukarı kaydırıp saçımı kulağımın arkasına götürdü. Götürürken aynı zamanda yaklaşıyordu. Kabul etmemişti ama inkâr da etmiyordu. Öpeceğini anladığımda gözlerimi kapattım. Dudağını dudağımda hissettiğimde içimde oluşan kıpırtı düşüncelerimi arka plana attı. Ayaz’ın elinin altında olmayan elimi Ayaz’ın omzuna çıkarıp tecrübesizce karşılık vermeye çalıştım. Öpüşü sıcaktı. Çevremizde esen rüzgârın aksine içimi ısıtıyordu. Aceleye getirmiyordu, Yavaş öpüyordu. Saçımdaki elini belime indirdi ve başparmağıyla bel boşluğuma daireler çizmeye başladı. Dönme dolap hareketlendiğinde memnuniyetsizce homurdanıp dudaklarını dudaklarımdan çekti ama uzaklaşmadı. “Bu çocuğa ben hareket yapana kadar devam ettirmemesini söylediğimi hatırlıyordum.”

Nefesimi düzenlemeye çalışırken sırıttım. “Çocuk ölene kadar bekleyemez ya,” diye mırıldandım. “Neyse önümüzde karanlık bir korku tüneli var. Hem orada bir şeyi durdurmam da gerekmiyor,” deyip hınzırca sırıttı ve geri çekilip kolunu omzuma attı. Yapay bir sinirle, “O koluna sahip ol,” diye çıkıştığımda sırıttı. “Lunapark benim. İstediğimi yaparım,” deyip ağzına boşta olan eliyle patlamış mısır attı.

“Lunaparkın senin olduğu sevgili kabinlerinden, sapık görevlilere kadar belli zaten,” deyip avucundaki patlamış mısırlardan birini alıp ağzıma attım. Sırıttıktan sonra, “Ee senin masum fikirlerine ne oldu?” dediğinde pis pis sırıtıp başımı önümdekilere çevirdim. “Hepsini atayım bence. Zaten tadı da bir şeye benzemiyor.”

Ayaz gülerek paketi uzattı. Direkt öndekilere boşalttım. Cazgır kadından bir, “Ayyy!” senfonisi dinledik. Sonra başını hafifçe yukarı çevirdiğinde kıkırdayarak arkama yaslanıp başımı Ayaz’ın göğsünde gizledim Ayaz kabak gibi ortada kalmıştı. Hafif öne eğilip “Çocuk var da, yanlışlıkla attı,” dediğinde kadının, “Hıı,” dediği birkaç homurtu duydum. Ayaz arkasına yaslanınca başımı çekip omzuna vurdum. “Çocuk ha?” Güldü.

“Yalan mı?” dediğinde omzuna vurdum. “Bu acıttı,” dedi sırıtarak omzunu ovuştururken. Bir tane de ayağına geçirdim. “Bu da fena değildi,” dediğinde tekmemi değerlisine vuracaktım ki gülerek kollarını bana doladı. “Orası olmaz işte,” dediğinde kıkırdadım. Dönme dolap durduğunda resmen Ayaz’ı çiğneyerek ondan önce indim. Ana bacı kaymıştı ama yine de ayakkabımı yüzüne geçirmeyi başarabilmiştim. Bahanemse masumdu. Dönme dolaptan inmek. Ayaz’ın yaşlarındaki görevli çocuğa durduk yere yumruk attığında, “Yok artık,” diye mırıldanarak yanlarına gittim. “Yine ne oluyor ya?”

“Ben söylemeden devam etmemen konusunda uyarmıştım.” Gözlerimi irice açtım. Bu çocuk Smack Down’daki o kastan gözükmeyen adamın oğlu değilse ben de Masal değildim. “Abi durdurmak dışında bir şey söylemedin ki.” Ayaz tek kaşını kaldırıp geriledi. “Ha öyle mi? Tamam ölmedin,” deyip çocuğun omzunu sıvazladı. “Git kendine yemek falan al,” diye öneri sunduktan sonra sırıtarak kolunu belime doladı. “Yanlış alarm,” dediğinde yüzüne tükürmek istesem de kendimi zor tuttum. “Çocuğun neredeyse burnu kırıldı be!”

“Yamuktu zaten. Düzelttim,” dediğinde dudaklarım kıvrıldı ve gülmemek için yanağımı ısırdım.

Korku tüneline gittiğimizi fark ettiğimde dudağımı ısırdım. Hızla çevremi Sherlock Holmes misali taradım. Ayaz'a köşedeki çocuk kusuyor desem korku tüneline binmekten vazgeçmezdi herhalde Suratımı astım. Bugün ölmezsem geometri sınavında bile ölmezdim. Gözüme 'Lunapark hatırası' kısmı çarpınca sırıttım. "Ayaz önce fotoğraf çekinsek?" Bana göz ucuyla baktı. "Lunapark işini sana bırakmakla hata ettim."

Gözlerimi devirdim. "Senin sevgili kabininden daha yararlı." diye homurdandım. Sonra onu o tarafa çekiştirdim. Bir çift yiyişerek fotoğraf çektiriyordu. Yanlarında dikilip geçmelerini bekledik ama öpüşmeye devam ettiler. 'lyy'larken çevreme bakınmaya başladım. Ayaz elimdeki elini çekip onlara doğru ilerlemeye başladığında kaşlarımı çatıp ne yaptığına baktım. Biri şu çocuğu bağlayıp tuvalete kilitlesin.

Çocuğun yakasından tuttuğu gibi kızdan çekti. "Lan oraya kabinleri boşa mı koydum?" deyip çocuğu kabinlere doğru ittirdi. Kız da 'aa'larken sevgilisinin peşinden gitmeye başladı.

Kıkırdayarak Ayaz'ın yanına gittim. "Bunu yapmak zorunda mıyız?" dedi bıkkınca Sırıtarak onayladım. Korku tünelinden sıvışabilmek için plan bulmam lazımdı ve bulmam için de zamana ihtiyacım vardı. İlk fotoğrafta Ayaz umursamazca çevreye bakınıyordu. Bense sırıtarak Ayaz'a bakıyordum. İkinci fotoğrafta ona yaklaşıp elimi çeneme koymuş bir şekilde ilgisini çekmeye çalışıyordum. Üçüncüsünde bir anda beni kucağına aldığı için düşmeme savaşları veriyordum, oysa gülüyordu. Sonuncusundaysa ben dengemi sağlamış Ayaz'ın "Şu fotoğrafları Atalay'ın duvarına asacağım." dediği için gülüyordum. Ayaz da gülüşüme bakıp sırıtıyordu.

Dört fotoğraf da çekildiği için kucağından inmeye kalkıştım ama beni daha sıkı kavradı. "Tek bir fotoğraf daha." dedi çeken adama bakarak. Adam gülümseyerek onayladı. "Bunu yapmak zorunda mıyız?' diyene bak." diye dalga geçtim sırıtırken. Ayaz da başını bana çevirip sırıttı. "Çıkarım var kızım." dediğinde sorarcasına baktım. Birden dudaklarına yapıştı. Ben gözlerimi kapatıp havada kalmış ellerimi göğsüne götürdükten sonra fotoğrafın çekildiğini anladığım ses geldi. Ayaz sırıtarak geri çekildi. "Bu fotoğrafıysa okulun duvarlarına asacağım."

Fotoğrafı adamdan aldıktan sonra cebim küçük olduğu için fotoğraflar elimde kalmıştı. Ayaz'ın deri ceketinin cebine koydum. Sonra oyuncak tüfekle tahta ördeklerin kırıldığı standa çekiştirdim. "Bana yeni bir Dolly kazanman gerekiyor."

“Bence Memo kazanalım,” deyip koskocaman pofuduk balık oyuncağını gösterdi. Buradan bakıldığında yumuşacık gözüküyordu. Ona dokunmak için cinayet işleme isteği duydum. Omuz silktim. “Becerebilirsen Gogo’ya bile razıyım,” deyip küçük denizkızı oyuncağını gösterdim. “Bence ikimiz de isim koyma işini bırakalım,” dedi yüzünü buruştururken. Sırıttım.

Ayaz adama para verdiğinde adam oyuncak tüfeği uzattı. Ayaz, “Gör baklavalı meteorunu,” deyip egosunu okşadıktan sonra isabet alıp ateş etti. Iskaladı. Kahkaha atıp el çırptım.

“Gördüğüm tek şey şekerpareli tuvalet taşı,” dedim gülüşlerimin arasından. Bana ters ters baktı. “Biliyorsun isabet ettirdiğimde Memo’yu ben değil, sen alacaksın.” Yüzüm birden asıldı. “Ciddiye alsana şu işi,” diye çıkışıp yanına gittim ve onu yine hedeflere yönelttim. “Haydi göreyim koçumu,” deyip sırtına birkaç tane geçirdim. Sırıttı. “Seksimi, dersen isabet ettiririm.” Gözlerimi devirdim. “Kafana göre ya bu işler.” “Lunapark benim. İsabet ettiremesem bile ‘ettirdim’ der Memo’yu alırım.”

Dudağımı büzdüm. Memoyu istiyordum.

Derin bir nefes alıp “Haydi göreyim seksimi,” dediğimde kahkaha attı. “Birader yolla oradan Memo’yu,” deyip tek tek bütün ördekleri vurdu. “Tabii egon artınca...”

Memoyu adamdan alıp kucağıma verdi. Sırıtarak kollarımı sardım. “Balığa da mı yumruk atayım? Çek lan ellerini,” deyip Memo’yu kollarımdan geri aldı. Kötü kötü baktım. “Oyuncak o mal!”

“Oyuncak ayağı göt ayağı,” dediğinde sırıttım. “Verir misin Memo’mu? Onun için senin gibi eziğe bile seksi dedim ben.”

“Ezik mi?” dedi gözleri irileşirken. “Kendini Damon falan mı sanıyorsun?”

“O pezevengin gö…” diye başladığında gülerek ağzını kapattım. “On sekiz yaş artı kurallarını unuttun mu?”

Yaramazca baktıktan sonra avucumu öptüğünde donan vücudumun birkaç saniyelik rötarından sonra elimi geri çektim. O heyecanlanmış yüz ifademe gülerken Memo’yu kapıp tekrar sarıldım. Boşta olan elimi tutup korku tüneline doğru çekiştirmeye başladı. İki saattir erteliyordum ama aklımda tek bir plan vardı. O da binmemek için Ayaz’ın ayaklarına kapanmaktı.

“Bak gece yarısı olacak neredeyse. Eve gitmem lazım.”

“Hüsno seni yetiştirir merak etme,” dedikten sonra beni korku tünelinin girişine getirdi. Bekleyen insanların yanından elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçtik. Ben Memo’yu sallıyordum tabii. Herhalde iki saat bekledikleri yerde bizim iki saniye beklemememiz onlara küfür gibi geliyordu. Bize kötü kötü bakan kıza ortaparmağımı çıkardım. Hayvan gibi olan kız bana doğru bir adım atınca adımlarımı hızlandırıp Ayaz’a yapıştım. Göt korkusu.

“Memo’yu kenara bırak.”

“Olmaz,” diye çıkıştım. Korku tünelinde Ayaz’la tek vücut olmamam için korktuğumda Memo’ya sarılacaktım.

“Kedicik oraya ikimiz zor sığacağız o oyuncağı nerene sokacaksın?”

“Sana!” desem de Memo’yu görevlinin kabinine üzgünce bıraktım. Ona acıların çocuğu gibi baktıktan sonra Ayaz’ın elimi tutup beni çekiştirmesine izin verdim. Vagona oturduk. Görevli güvenlik kollarını indirdikten sonra başlatmak için düğmelerin olduğu yere gitti. “Ya yol yakınken inelim bence,” diye sızlandığımda gülerek kolunu omzuma attı.

“Cırlamalarını dinlemeye çok niyetli değilim kedicik. Ama ben seninle dönme dolaba bindiysem sen de benimle korku tüneline bineceksin.”

“Çıkarın olmasa binecektin sanki de,” diye homurdandım ve önüme döndüm. Görevli kadına “git makyajını tazele, boş ver ne yapacaksın düğmeye basarak?” dercesine yavru kedi gibi baktım. Takmadı pis karı.

“Senin de çıkarın var.” Başımı Ayaz’a çevirdim. Kadın düğmeye basmış vagon hareketlenmeye başlamıştı. “Kaslarım,” dediğinde, “Yüzüne tüküreceğim ha!” diye çıkışıp elimi vagonun koluna yapıştırdım. Kapkaranlık mağaraya benzeyen vagonda ilerlerken kalbim çıkacakmış gibiydi. Başımı Ayaz’ın göğsüne yaslamış çevreye bakınıyordum.

“İyi de hiçbir şey yo…” diye söyleneceğim sırada şom ağzım batsın üstüme doğru birden oyuncak örümcekler gelince çığlıklar içerisinde çırpındım. Elime vıcık vıcık değiyordu ve sanırım şuracıkta mağarayı kusmuklarımla dolduracaktım.

“Ne gülüyorsun geri zekâlı? Şunları atmama yardım etsene.”

“Güzelim onlar ipli. Süresi bitince kendi kendine geri çekilecekler.”

Yüzüme değen örümceği kusacakmış gibi bir ses çıkarıp Ayaz’ın olduğu yere attım. Gülerek, “Bencil,” dediğinde terslendim. “Sus.”

“Sus mu?” deyip örümceği yanağıma sürtünce çığlık atıp başımı Ayaz’ın dizine yasladım. “At şunları ne olursun,” dedim yalvarırcasına. “Tamam, süresi bitti,” deyip omuzlarımdan sıkıca tuttu ve arkama yaslandırdı. Saçlarımı önümden çekip derin bir nefes aldım. “Daha başında bu kadar korkunçsa sonunda senin resmin falan çıkacak herhalde,” diye laf atıp sırıttım. “Üzerine elinde baltasıyla gelen robotu gördüğünde de bunu tekrarla.”

Gözlerimi irice açtım. Şu anda tek güvencem Ayaz’ın kollarıydı. “Tamam ya öyle demek istememiştim. Valla bak,” dediğimde Ayaz kahkaha attı. “Sana bayılıyorum da dersen anlaşırız.”

Karanlık olduğu için el hareketim az kalır diye direkt küfrü bastım. Ayaz gülerken sırıttım. Garip sesler gelirken önüme döndüm. Döndüğüm gibi çığlığı basmam bir oldu. Oyuncak yarasalar üzerimizden geçerken eğildim. Elimi uzatıp Ayaz’ın yakasından kaptığım gibi onu da sırtımın üstüne çektim. Maksat yarasalar bana değmesin. “Sanırım kulağım ve boynum kalıcı hasar gördü.”

“Beynine üzülmeyi ne zaman bıraktın?” diye tısladığımda, “Seninkini gördüğümde,” diye lafı yapıştırdı. Yarasa sesleri gittiğinde ve Ayaz geri çekildiğinde ben de geri çekildim. Bu sefer de tam karşımızda bize doğru gelen koskoca treni gördüm. “Ya ne oluyor?” diye bağırdım. Güldü.

“Ayaz önce sen,” deyip başını önüme çektim. Tren ona çarparken yavaşlayacaktı ve ben de kaçacaktım. Güzel fikirdi. “Şuraya gizli kamera koysalar tüm dünyayı kahkahalara boğarsın,” demesini aldırmamaya çalıştım. “Korku tünelini bulanın babaannesi kaşar,” diye bağırdım. Tren yaklaştıkça altımızda raylar sallanıyordu. Ve gözümün ağzına sıçan ışığı da önemsenmeyecek bir şey değildi. Ayaz da “Mert’in babaannesi kaşar,” diye bağırdığında, “Şimdi sırası mı?” diye çıkıştım. Omuz silkip sırıttı. “Önemli bir mevzu,” dediğinde gözlerimi devirdim. Trenin dibimizde olduğunu fark ettiğimde çığlık atarak elimle yüzümü kapattım. Vagonumuz son anda sarsılarak sağa döndü. Parmaklarımı aralayıp önüme baktım. Ölmüşe benzemiyorduk. Elimi yüzümden çekip kalbimin üstüne koydum ve nefesimi dışarı üfledim.

“Çok mu hızlı atıyor?” dediğinde başımı ona çevirip, “Sence?” diye çıkıştım. Sırıttı. “Dur bir de ben bakayım,” deyip elini uzattığında eline vurdum. “Korku tünelinde en son isteyeceğim şey senin sapıklığın Ayaz.”

"Kaslarımı istediğini itiraf ediyorsun yani?"

"Geri zekalı." diye homurdandım. Korku filmlerindeki canavarın sesi sonra da çığlık geldi. Çığlığın bana ait olduğunu Ayaz’ın, “Kulağımı siktin,” demesiyle anladım. Sırıtarak ona baktım. “Hak ediyorsun.” O da sırıttı. “Sen bir önüne baksana,” dediğinde korku filmlerindeki ilk önce ölen salak sarışın gibi hemen başımı önüme çevirdim. Çevirmez olaydım. Önden sağdan soldan vagona eğilen zombiye benzeyen robotlar vardı.

“Hay ben...” diye başlayıp salak salak çırpınmaya başladım. Çığlıklarımı Ayaz elini ağzıma koyduğunda durdurabildim anca. “Yemin ediyorum salaklıktan başka bir şey beceremediğini sanırdım. Cırlamakta da üstüne yok.”

Elini Isırdım. Robotlar yavaş geliyordu. “De siktir lo!” diye bağırasım vardı hepsine. Ayaz ısırdığım için elini çekti. “Ödeşmezsek olmaz,” dediğinde dönüp ona baktım. "Yeni bir imza falan istemiyorum diye çıkıştım. Sırıttı. "Önüne gelen bileğini tutuyor. İmzamı görürlerse götleri yemez."

"Ah. Ego yığını."

"Bir morluktan benim Ayaz Barkın'ın sıra arkadaşı olduğumu eğer bana dokunurlarsa zaten kafa atmaya meyilli olan Ayaz'ı başlarına salacaklarını anlayacaklarını sanmam."

"Beni kışkırtma. Alnının ortasına zorla 'Ayaz Barkın' dövmesi yaptırmayı düşünüyorum zaten." dediğinde gözlerimi irileştirdim "İmzayı yeğlerim."

Pis pis sırıttı "Öyleyse." deyip zaten dip dibe olduğumuz vagonda bana doğru eğildi ve saçlarımı geriye attı. “Ya korkunçlu şeyler çıkacak şimdi çekil.”

Kahkaha attı. “Korkunçlu?”

“Korkunç,” diye düzelttim gülerken. "Bak cırlamaktan Türkçe’n de bozuldu."

"Ben neden sana imza yapmıyorum. Masal Sayer'in malıdır' falan." deyip kahkaha attım. Kahkahamı yarıda kesen gökten zembille inmiş gibi önümüzde eğilen iskeletti. Çığlık atarak geriye kaçıştım. Ayaz güldü ve kolunu belime dolayıp beni kendine çekti. “Aha Kavak Yelleri’ndeki Efe yine hortladı,” dediğinde korkuyu morkuyu unutup kahkaha attım. Zaten birkaç saniye sonra iskelet de geri çekilmişti.

“Ne olur bana bittiğini söyle,” diye mırıldandım. Bir gürültü duyduğumuzda “Sanmıyorum,” dedi sırıtırken. Gelecek aleti görmemek için gözlerimi kapattım ve Ayaz’a sığındım. “Çığlık atma,” dedi yalvarırcasına. “Beni buna sen bindirdin!” diye çıkıştım. “Korku tüneli on dakika daha sürse sağır olacağım herhalde,” dediğinde gözümü açmadan bacağına bir tane indirdim. Ayaz’ın göğsü de rahattı hani. “Gel beni zorla hız trenine bindir. Sonra tut zorla korku tüneline bindir. Bir de çığlık atıyorum diye söylen, dalga ge...”

“Masal sus,” diye mırıldandı Ayaz. Sinirle doğrulup ona kötü kötü baktım. “Ne sus ya?”

Cevap vermediğinde kaşlarımı çatıp baktığı yere baktım. “Ne olur bana bunun da korku tünelinin bir parçası olduğunu söyle,” diye mırıdanmamla vagon aniden durdu. Korkuyla “Ya niye durdu bu?” diye sorguladım gözlerimi alevlerden çekip vagona indirirken. “Sıcaklığa bakılırsa korku tüneliyle bir alakası yok.”

“Çok rahatlattın,” dedim ağlarcasına. Korku tünelinin sonunda yangın çıkmıştı ve biz resmen alevlerin yanında vagonda kalmıştık. Telaşla kolu kaldırmaya çalıştım. O düğme olmadan açılmıyordu. “Ayaz!”

“Tamam Masal, korkma,” dediğinde başımı ona çevirip ters ters baktım. “Titremen korkmamama yardım etmiyor!”

“Yangın yüzünden titremiyorum!” diye çıkıştı. Nefesimi tuttum. Al bir de buradan yak. “Kapalı alan korkun var,” diye mırıldandım. Sessiz kaldığına bakılırsa tahminim doğruydu Başımı geriye atıp ağlamaklı bir ses çıkardım. “Görevli falan fark eder değil mi?” dedim ümitle. “Alarm çalmadı. Biri kapatmış.”

“Ne yapacağız?” dedim çaresizce. Her saniye kolu zorlamama rağmen kalkmıyordu işte. Ayrıca Ayaz’ın da kapalı alan korkusu vardı. Eğer şurada krize girerse ne bok yerdim bilmiyordum.

“Bilmiyorum!” diye çıkıştı. Doğrulup ona baktım. “İyi misin? Nefes alabiliyor musun?” dedim elimle kolunu yoklarken. “Sorun yok.”

“Kötüsün işte. Eğer iyi olsaydın ‘Dokunmaya yer arıyorsun,’ deyip bir de üstüne muzipçe bakardın!” Bir an titremesi durdu. Dudakları kıvrıldı. “Sanırım beni tanıman için yaptığımız takılma işi işe yarıyor.”

Gülümserken gözlerinin içine baktım. Gözlerini aydınlatan tarafımda koca bir yangın vardı. Şu anda gözlerine detaylı bakabilmem yangına sempati duymamı sağlıyordu. Bir çatırtı koptuğunda irkilerek arkama baktım. Alevler genişliyordu. Ayaz kolu birkaç kez sertçe zorladı ama kol kalkmadı Nefesini dışarı üfledi. Ben de zorlamaya çalıştım.  Eğer kol açılmazsa ve kaçamazsak tam anlamıyla pişmiş kelleye dönecektik. Tamam, Ayaz hakkında böyle suikast planlarım vardı ama işin içinde benim de yanacak olmam yoktu.

"Açılmıyor." diye fısıldadım.

Ayaz kolu tüm gücüyle zorladığında kol kırılıp açılırken rahatlarcasına nefes aldım ve vagondan çıkmaya yeltendim. Alevlerin sardığı üstteki tahtalardan biri üzerime doğru gelince, Ayaz kolunu belime sarıp son anda kendi tarafına çekti ve onun tarafından vagondan indik.

“Yangının çıktığı taraftan kurtulmayı amaçlayan tek mal sensin,” dediğinde ağzımı açtım. Ama sonra şu haldeyken ona laf sokmaya çalışamayacağımı fark ettim. “Nereden çıkacağız?” dedim çevreme bakarken Alevler bizim tarafa gelmeye başlamıştı. Ayaz korku tünelinin geldiğimiz yönünü gösterdi. Elimi sıkıca tutup beni oraya doğru çekiştirmeye başladı. Yolumuzu saran alevlerle geriye çekildik. “Hay ben böyle işin.”

Şu anda yanmaktan daha çok korkacağım bir şey varsa kesinlikle Ayaz’ın bağırmasıydı. Bana döndüğünde irkildim. Bakışları yumuşadı ve beni kollarının arasına çekti. Yemin ediyorum bir an alevlerin arasında olduğumuzu unuttum. Kollarının yatıştırıcılık özelliği vardı sanki. Birkaç saniye süren sarılmamız, “Çıkacağız buradan kedicik,” demesiyle kesildi.

Elini elime indirip kenetledi. Ayaz çevreye bakındı. Birden hızlanıp bir yere ilerlemeye başladığında elimdeki eli yüzünden ben de peşinden gittim. Ayaz’ın nefes alıp verişleri düzensizdi. Korktuğu ölmek ya da yanmak değildi. Korktuğu kapalı alandı. Ada’nın da böyle bir fobisi olduğundan ve bir keresinde beraber asansörde kaldığımızdan neler çektiğini görmüştüm ve yardım etmeye çalışmıştım. Tabii şimdi olsa “gebersin kâfir,” derdim.

Havalandırma kapağını çekmek için boşta olan elini kullandı. Bir şekilde elimi bırakmak istemiyor gibiydi. Sanki arkadan robotlar gelip beni ateşlere atabilirmiş gibi.

Eliyle geçmemi işaret ettiğinde elini bırakmaya yeltendim. Bir an tereddüt yaşadı ama sonra yavaşça bıraktı. Bakışları çok yoğundu ama çözemiyordum.

Artık kurtulmaya yaklaştığımız için rahatlayarak havalandırmaya girerken, “Ayaz doğru söyle ucuz mal mı kullandınız?” dedim. İlerleyip arkama baktım. Havalandırmaya girmesini bekledim. “Masal bekleme beni ilerle,” diye kesin bir ses tonuyla konuştuğunda ilerlemeye başladım ama tabii Ayaz’ın da yetişmesi için yavaş ilerliyordum.

“Bu işin içinde Egemen’in parmağı varsa ecdadını sikeceğim.” Kararlı ses tonu ürkmeme neden olurken bana yetiştiği için adımlarımı hızlandırdım. Havalandırmanın yanına girip elimi kola koydum ve ittirdim. Açılmadığında yüzüm birden düştü. Birkaç kere daha denedim.

“Ayaz...” diye mırıldandım. Ayaz da uzanıp denedi ama açılmıyordu. Ayaz birkaç küfür mırıldanıp havalandırma borusuna yaslandı. Ben yine kapağa dönüp açmaya çalıştım ama sıkışmıştı. “Bu kadarı da tesadüf olamaz,” diye mırıldandım. “Buradan çıktığımda, elimden kurtulamayacak,” diye tısladı Ayaz. Başımı havalandırmanın geldiğimiz yönüne çevirdim. Dumanlar sarmaya başlamıştı. Yani geriye dönüp başka bir yol da arayamayacaktık.

Başımı Ayaz’a çevirip gözlerine baktım. “Çıkabileceğimize inanıyor musun?”

Buradan çıktığında Egemen’in elinden kurtulamayacağını söylemişti. Gözlerimin tam içine baktı. “Üzgünüm,” diye mırıldandı. “Benim yüzümden. Ben zorladım Egemen de benim sorunumdu. Seninle alakası yoktu. Her şey benim yüzümden.” Çok hızlı nefes alıp veriyordu. Fobisi onu bayağı zorluyordu.

Gözlerinin yansıttığı şeyleri görebiliyordum üzgündü, çaresizdi. “Ölmeni istemiyorum,” diye mırıldandı gözlerini yumup.

Hıçkırığım boğazımda kaldı. Bugünün böyle biteceğini sanmıyordum. Belki kavga ederdik veya Ayaz muzip bir şey söylediği için omzuna vurup evime giderdim ama bunu beklemiyordum. Yaklaşan dumanlara gözüm kaydığında derin bir nefes bile alamadım. Havalandırma yavaşça dumanlarla kaplanıyordu.

“Seni suçlamıyorum.” Cevap vermeyince ellerimi yanaklarına yerleştirip gözlerini açmasını sağladım. “Seni suçlamıyorum,” dedim tekrar. “Senin suçun değil, bilemezdin.”

“Elimden bir şey gelmiyor,” diye mırıldandı. Şu anda egosunu kenara bırakmış sıkışan göğsünün acısıyla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Gözlerim doldu. “Eğer gelseydi yemin ediyorum buradan çıkmanı sağlardım.”

Her zaman korkak olan taraf olmuştum. Birilerine sığınan taraf ama şimdi Ayaz’ın ihtiyacı varken yine korkak olamazdım. Buruk bir şekilde gülümsedim. “Sorun değil biliyorum,” diye mırıldandım. Sonra ellerimi yanağından çekip yine havalandırmaya döndüm. Ne kadar zorlasam da açılmıyordu. Açılmıyor!" dedim öfkeyle. Ayaz'a döndüğümde derin derin nefesler aldığını gördüm. Elimi bacağına koyup, “Ayaz iyi misin?” dedim telaşla. Sanki iyi olması bir şeyi değiştirecekti. Biraz sonra ya dumanlar yüzünden zehirlenecektik ya da yavaş yavaş gelen alevler yüzünden yanacaktık. Cevap vermedi. Yanaklarım ıslanmıştı.

“Bak denizi falan düşün. Kumların denizden çıktıktan sonra ayağına yapıştığı o iğrenç anı düşün.”

Gözlerini aralayıp bana, “ne diyorsun kanka ya?” dercesine baktı. Gözlerimi devirdim. “Ayaz sakinleştirme işini bilmiyorum tamam mı?”

Gözlerini yine yumdu. Ölüyormuş gibi bir hali vardı. Sık aldığı nefesler göğsünü zorluyordu. Duman dolan bu yerde sık nefes alması da iyi bir şey değildi. Dudağımı ısırıp yüzüne baktım. Ölmesini istemiyordum. Şu anda kendi ölümümden önce ilgilendiğim şeylerden biri buydu. Diğerleriyse annemin duyduğunda ne tepki vereceğiydi. Hande'nin nasıl karşılayacağı, babamın kardeşimin, ailemin gerisinin.

Demirin yere çarpan sesi geldiğinde irkildim. Ayın aydınlattığı sokağın ışığı havalandırmaya doldu. Şaşkın bakışlarım havalandırma kapağına döndüğünde kimin açtığını görememiştim ama boş verip neşeyle Ayaz’a döndüm. “Ayaz kurtulduk!” Gülmeden yapamıyordum. İki dakika öncesinde ölümü kabullenmişken şimdi kurtulmuştuk.

Ayaz beni duymuyormuş gibi nefes alışverişlerine devam etti. İçeri hava doluyordu ama Ayaz sakinleşmiyordu. “Ayaz…” diye mırıldandım. Acı çekiyordu ki bu anlamadığım bir şekilde benim de canımın acımasını sağlıyordu. Hiç düşünmeden dudaklarına yapıştım. Aklının dağılması, kendine gelmesi gerekiyordu. Yoksa Ayaz'ı iterek buradan çıkartmam imkânsızdı. Hem havalandırma borusu da yüksekte gibi duruyordu. 

Dumandan kurtulalım derken beyin kanaması geçirirse çok trajik olurdu. Ayaz bir süre sonra elini enseme götürüp beni kendisine yasladı ve karşılık vermeye başladı. Sanki o susuzmuş ben de suymuşum gibi öpüyordu. Nefes nefese geri çekildiğimizde sırıttı. “Bir de sakinleştirmeyi bilmiyorum demez misin?”

İkimiz de nefes nefeseyken gülümsedim. Gözü açılan havalandırma kapağına kaydı. “Önce sen geç,” deyip beni hafifçe ittirdi. “Hayır sen. Ben aşağı atlarken beni tutmazsan yere yapışırım,” diye bahanemi öne sürdüm. Aslında onun bu ortamda daha fazla durmasını istemiyordum. Kendisine daha yeni gelmişti. Bana kararsızca baktı. “İki saniyede ölmem hadi.”

Hemen aşağı atlayıp elini bana uzattı. “Çabuk,” dedi emir veren ses tonuyla. Kendine kısmen gelmişti işte. Ayaklarımı havalandırmadan aşağı sarkıttım. Ellerini belimin iki yanına koyup beni aşağı çektiği gibi kollarını belime sardı. Ben de uzanıp kollarımı boynuna sardım. Sarılışı yaşadığımız bütün kötü şeyleri unuttururken gözlerimi kapattım. Araba sesi geldiğinde ikimiz de başımızı lunaparkın arkasında kullanılmayan fabrikaların olduğu boş arazideki yolda hızla giden arabaya çevirdik. Ayaz’ın vücudu kasıldı. Başımı hafifçe geri çektim. Giden arabaya öfkeyle bakıyordu.

“Egemen ve oyunları.”

512

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!