16/31 · %48

BY -16-

24 dk okuma4.654 kelime28 Kasım 2025

Güneşli bir günde elini habire gözünün önünde tutmamak için gözlük takarsın ya, o gözlük etrafı siyah görmeni sağlar. Bu sinir bozucu olsa da diğer taraftan güneşten korunuyorsundur. Şu anki halim tam olarak olmasa da bunun gibiydi. Ayaz’ın şu an beni öpüyor olması içimdeki tüm kanın cıvıldamasına sebep olsa da bir taraftan da beni yiyip bitiren bir rahatsızlık vardı.

Beni duvara yaslamış konuşurken öptüğü için aralık olan dudaklarımı emiyordu. Beni şaşırtan bir şekilde bu mükemmel bir hisken içimde o rahatsız olan his galip geldi. Ellerimi göğsüne koyup güçsüz bir şekilde ittirmeme rağmen dudaklarını benden ayırıp bir-iki adım geriledi. Gözlerimiz buluştuğunda gözlerini kırpıştırdı. Anlaşılan o da beni öpmeyi beklemiyordu. Hislerini çok nadir dışarı vururdu ve şu anda o nadir anlardan biriydi. Gözlerinden onu ittiğim için hayal kırıklığı geçiyordu. Ayrıca beni öptüğü için neşeliydi de. Ona atabileceğim en kötü bakışı atmaya çalıştım ama başarısız oldum. Ona sinirlenemediğim için kendime sinirlenirken önümden sertçe ittirip tuvaletin çıkışına koşar adımlarla ilerledim.

“Masal…” diye mırıldandı önce sessizce. Kapıyı açıp dışarıya adım atmamla, “Masal!” diye bağırdı arkamdan. Koridordan çıkıp kafenin içinden çıkışına doğru koşmaya başladım. Arkamdan adımı seslenerek koşuyordu o da. Birçok meraklı yüz diyemeyecektim çünkü bütün kafe bizi izliyordu. Atalay ve Selin de dâhil. Kafeden çıkıp duran ya da önümden geçen bir taksi aradım ama bende bu şanssızlık varken dizilerdeki gibi taksi bulmam imkânsızdı. Nefesimi dışarı üflerken kafeden aşağı doğru koşmaya başladım. Tarzım beni hayal kırıklığına uğratmamış, giydiğim spor ayakkabılar koşmama yardımcı oluyordu. Karnımda bir ağrı vardı buysa spor ayakkabıma savaş açıyordu. Koşmaktan mı yoksa bir az önce Ayaz'la öpüşüyor olmaktan mı bilmiyorum, bu ağrı beni öldürecekmiş gibi duruyordu.

“Masal dur!” Sesi çok uzaktan gelmiyordu. Omzumun üstünden bakmasam da arkamdan koştuğunu biliyordum. Benden daha hızlı koşuyordu. Lanet olası herkes benden daha hızlı koşuyordu. Belki de evde göt büyütmek yerine bir-iki alıştırma yapsam böyle olmayacaktı ama bugünleri asla tahmin edemezdim değil mi?

Beni yakalayabileceği düşüncesiyle telaşlanırken, “Peşimi bırak!” diye bağırdım. Yorulmaya başlamıştım ama yakalamasını istemiyorsam daha hızlı koşmam gerekecekti.

“Masal konuşalım! Dur artık!” Koşarken çarptığım insanlarla beraber gelen küfürleri umursamıyordum. Tek istediğim bir an önce eve gitmekti ve beni yakalarsa Ayaz’la yüzleşmekten ölesiye korkuyordum. Bir taksi durağı gördüğümde karşı kaldırıma doğru koşmaya başladım.

“Masal dur!” Ayaz’ın bağrışının hemen ardından gelen korna sesiyle olduğum yerde mıhlanıp başımı sola döndürdüm. Bana doğru hızla gelen araba götümü tutuştururken hareket etme fonksiyonumu kaybetmiş, olduğum yerde kalakalmıştım. Aklımdan bin bir türlü düşünce geçiyordu. Öncelikle sabah kahvaltıda bitiremediğim tostumu düşünmüştüm. Şimdi guruldayan karnım ölmeden önce onu yemem gerektiğini söylüyordu.

Öğle yemeğinde de bir şey yememiştim. Ayrıca bugünkü salak kızı dövemeden Ayaz beni tutmuştu. Bunlar da içimde kalmıştı. Kafede masada bıraktığım tatlıysa evlat acısıydı zaten. Ve erkekler tuvaletinde öpüşüne karşılık vermediğim Ayaz'sa yüzde bir şarj acısıydı. Bari karşılık verseydim…

Güçlü kollar belime dolanırken sırtım sertçe asfalt zemine çarptı. Üstüme ağırlık çökerken arabanın bana çarpacağı düşüncesiyle kapattığım gözlerimi araladım. Üstümde bana bakan kahverengi gözleri tanımamak imkânsızdı.

Burnuma değen burnu, gözlerime bu kadar yakından bakan gözleri, ikimizin de hızlı inip kalkan göğsü… Karnımın ağrısı artarken bunun koştuğum için olmadığı kesinleşti. Kesinlikle üstümdeki camışla bir ilgisi vardı.

“İyi misiniz evladım?”

“Ambulans çağıralım mı?”

“Ay gencecik de kız. Şoka mı girdi acaba?”

Evet, kesinlikle şoka girmiştim. Ben yutkunurken Ayaz üstümden kalktı ve kalkmama yardımcı oldu. Çevreden gelen “iyi misin?”li sorulara başımı sallamakla yetiniyordum.

“Aptal mısın sen?” diye kükreyen Ayaz’a döndüm. Elini saçlarına geçirmiş diğer eliyle beni gösteriyordu. Gözleri ateş saçıyordu. “Kendini de beni de öldürtmek mi derdin?” Bağırışıyla karnımdaki ağrıyı arttıran bir şeyi fark ettim. Ayaz beni kurtarmak için üstüme atlamıştı ve beni yoldan çekip kaldırıma düşürmüştü. Kendisi de zarar görebilirdi ama o kısa süre içerisinde bunu düşünmeden üstüme atlamıştı. Ayaz’a olan nefretim gittikçe uzaklaşırken diyebileceğim hiçbir şeyimin olmadığını fark ettim. Ayaz benden bir şey söylememi bekliyordu ama ben ne diyeceğimi bilmiyordum. Belki de kızın dediği gibi şoka girmiş gibi yapabilirdim.

“Masal bir şey söyle!” Ayaz’dan gözlerimi alıp çevreye baktım. Hepsi bana Ayaz gibi beklentiyle bakıyordu. Tek fark Ayaz’daki öfkeydi. Derin bir nefes alıp sağa döndüm ve önümdekileri kenara ittirip taksi durağına ilerlemeye başladım.

Bileğimdeki elden kurtulmaya çalışsam da diğer bileğimden de tutup kendine döndürünce yapabileceğim bir şey kalmamıştı. “Ne var?”

“İyi misin?” Sakince sormuştu. Başı kanıyordu. Muhtemelen benim üstüme atladığında asfalta çarpmıştı. İçim burkulurken elimi saç dibindeki kanayan yere götürdüm. “Başın kanıyor.”

“Önemli değil,” dedikten sonra hızla ekledi. “İyi misin?” Karnımın, içinde öküz tepiniyormuş gibi ağrıması ve seni tekrar öpmek istemem dışında süperim.

Elimi başından çekerken, “İyiyim,” diye mırıldandım. Elini yanağıma getirdi ve yutkunup dudaklarını araladı. Bir şey söyleyeceği sırada, “Ayaz sonra konuşuruz,” dedim alelacele. Konuyu öpüşmeye çekeceğini biliyordum. Ben taksi durağına ilerlerken yanağımdaki ve bileğimdeki eli yavaşça gitti. Ona arkamı döndüğümde dudağımı ısırarak bir taksiye bindim. Taksiciye adresi verirken taksinin arkasında bıraktığım yerde dikilen Ayaz’ı umursamamaya çalışarak başımı cama yasladım. Harçlığımın yarısının taksiye gideceğini de umursamamaya çalışıyordum. Anlarsınız ya. Öğrenciyiz işte.

***

Bebek arabasıyla parka ilerlerken, “Sen önde bir işler çevirmiyorsun değil mi?” deyip güldüm. Çocuğun otuz bir çekecek hali yoktu ya.

Bulut, namı değer ‘baş belası’ kuzenim oluyordu. Amcamın bir buçuk yaşındaki oğlu. Çocuklardan, özellikle götünün üstüne bir türlü oturmayanlardan nefret ederdim ama söz konusu zengin amcamdı. Gözüm dolar işaretine dönerken parka girdik. Boş bir bank aramaya başladım. “Yuh,” diye mırıldandım. Nefes alan parka gelmiş. Bir bankta beş yaşlarında bir oğlanla bir kız çocuğunun oturduğunu görünce bebek arabasını oraya yönelttim. Bebek arabasını bankın yanına bıraktığımda ikisinin de ilgisini çekmiştim. “Hadi gidin kayın,” deyip banktan kaldırdım. Abileri ya da ablaları yoksa iyi olurdu.

“Ya neden biz oturuyoruz burada!” Kız olan ellerini beline koyup bana kafa tutunca sırıttım. Elimi başına koyup, “Büyü de gel,” dedikten sonra banka oturup bebek arabasını yanıma çektim. “Öykü sen karışma. Bu erkeğin halledeceği bir iş.” Karşımdaki beş yaşındaki oğlana tip tip baktım. “Kalk lan oradan.” Kahkaha attım. Bunun abisi Ayaz değilse başka kimse olamazdı. “Hadi ya? Sen mi kaldıracaksın beni?” dedim alayla. Bana kötü kötü baktı. Çocukları sevmediğimi söylemiş miydim? “Sen ne kadar çirkin bir kızsın,” dediğinde adının Öykü olduğunu öğrendiğim kıza döndüm. “Ben bile senden daha güzelim,” diye ekledi. Pis pis sırıttım. “Aynaya boyun yetmiyor mu bacaksız?” dediğimde sinirle saçlarını düzeltti. Oğlan olan, “Abimi çağırayım da gör,” dediğinde bıkkınca ona baktım. Aha lan, abisi varmış cidden.

Cevap vermeme kalmadan bir yere koşturmaya başladı. Kız da arkasından. Ayaz demişken Ayaz’la üç gündür görüşmüyorduk. Karşı karşıya gelmemek için cuma günü okula gitmemiştim. Hande'yi de esir almıştım. Bütün gün boyunca pizza ve dondurma yiyip film izlemiştik. Benim kütüphanede geçirdiğim öğlen de Hande'yle Mert vakit geçirmişler. Mert'in arada beni sorması dışında eğlendiğini söyledi. Ben de daha fazla içimde tutamayarak ona Ayaz'ın beni öptüğünü anlattım. Yemin ediyorum iki dakika nefes almadan çığlık attı. Hafta sonunu da ders çalışarak geçirmiştim. Şansım varsa pazartesi olan iki sınava girdikten sonra telefonda ölüyormuş taklidi yapıp annemi okulu asmam için ikna ederdim. Sabah Atalay aramıştı ve Ayaz'ın perşembe gününden beri eve uğramadığını söylemişti. Selin'de kalıyordur kesin. Şerefsiz. Oflayarak arkama yaslandım. Bebek arabasını kendime döndürdüğümde Bulut’un uyumuş olduğunu gördüm.

“Uyu diye mi getirdim seni buraya? Vicdansız. Evde ağlayıp durmasaydın bebek bakıcılığı yapmak zorunda kalmayacaktım,” diye homurdandıktan sonra telefonumu bebek arabasının cep kısmına attım. Bebek ilk defa bir işe yaramıştı. Telefonum cebimdeyken oturup kalkınca telefon fırlamasın diye neler çekiyorum biliyor musunuz?

Şu oğlanlar falan da ortalıkta değildi. Abisi taş bir şeyse bir an önce gelseler iyi olurdu. Dün ders çalışmaya verdiğim beş dakika arayı dizi izleyerek kırk dakika yapmıştım. Dünkü bölümle Elena Damon’ın poposunu ellemişti. Şimdi ben de Elena’yla el sıkışırsam Damon’ın poposunu ellemiş olacaktım. Hah. Tek yapmam gereken Nina Dobrev’i bulup el sıkışmaktı. Düz mantık.

“Abim geliyor,” diyen oğlan çocuğuna döndüm. “Ebeni de çağırsaydın,” diye tısladım. Çocuk gözlerini kısarken kahkaha gelince o tarafa döndüm. “Ayıp olmuyor mu çocukların yanında kedicik?”

Gözlerim irice açılırken sesimi düzene sokmaya çalıştım. “Ayaz?”

“Siz tanışıyor musunuz?” Birden tatlı kız havalarına dönen Öykü’ye döndüm. “Evet. Bir sorun mu var?” Bu kızın kesin Ayaz’da gözü vardı.

“Ayazcığım bana hiç senden bahsetmedi de,” diye bilmişçe konuştuğunda yüzümü buruşturdum. Büyümüş de küçülmüş.

“Nereden Ayazcığın oluyor o senin be!” diye çirkefleşip ayağa kalktığımda kızın yarıma geldiğini görüp sırıttım. “Parçalarım seni,” dediğinde sırıtmam yüzümde soldu. “Ne diyorsun sen be!” diye kızın üstüne yürüdüğümde Ayaz gülerek önümden kollarını belime sardı. Yüzünü boynuma gizlerken kahkahalarla güldü. Dokunduğu yerler yanarken nefesimi tuttum. Şu anda bir bakıma sarılıyor sayılırdık. Yani ben de kollarımı sararsam. Havada asılı kalan kollarımı sırtına indirdim ama saramadım. “Ne gülüyorsun mal?” Sesim sinirli olmanın yanından bile geçmiyordu. Aksine bir anda neşelenmiştim. Ayaz’ın hareketlerine göre ruh halim değişebiliyordu.

“Mal deme Ayaz’a,” diye tısladı Öykü. Bak sen.

Sinirim yine geri dönerken, “Senin dilin çok uzun,” diye işaretparmağımı Ayaz’ın omzunun üzerinden tehdit edercesine salladığımda dil çıkardı. Ayaz hâlâ gülüyordu.

“Öleceksin gülmekten,” deyip onu ittirdim. Elini saçlarına daldırıp gülüşünü durdurmaya çalıştı. Allah’ım... Bu kadar yakışıklı olan bir çocuk aynı zamanda bu kadar uyuz olmasaydı ne olurdu? Ha, ne olurdu?

“Tanıştırayım,” deyip Öykü’yü belinden tuttuğu gibi kucağına aldı. Kız bana nispet yaparmış gibi kollarını Ayaz’ın boynuna dolarken gözlerimi kıstım. “Bu Öykü. Benim kuzenim oluyor. Nejdet de Öykü’nün arkadaşı. Aynı zamanda ailesi aile dostumuz.”

Öykü’yü yere indirip yanıma geldi ve kolunu belime sardı. Gözüm belimdeki eline kayarken sırıttım. Sonra Öykü’ye dönüp göz kırptım. Kız kollarını çaprazlayıp ayağıyla ritim tutmaya başladı. Ah. Kıskandı.

“Bu da Masal. Benim... Kız arkadaşım.” Dehşetle Ayaz’a döndüğümde sırıtıyordu. Yapay bir şekilde sırıttım. Burada olay çıkarıp Öykü’nün Ayaz’ı kapmasına izin veremezdim. Beş,altı yaşında bir velet de olsa kıza fena gıcık kapmıştım ve Ayaz’ı kapmanın derdindeydi.

Sırıtmamın ardından dibimdeki Ayaz’ın duyabileceği bir sesle, “Kız arkadaşın, ha?” diye mırıldandım. O da sırıtışının ardından, “Öykü’yü üstüne salmamı istemiyorsan ayak uydur,” dediğinde ona döndüm. Salak salak sırıtmaya devam ediyordum. “Sal üstüme. Kuzenini duvara yapışık bir halde bulursun.” O da salak salak sırıtıyordu. “Sonra ben de seni yapıştırırım. Ha? Dene istersen.”

 “Siz niye sırıtıp duruyorsunuz?” diyen Nejdet’e baktık ikimiz de. “Sus Neco ya. Al şunları götür başımdan,” dedikten sonra Ayazın belimdeki elini yavaşça ittirip banka oturdum.

“Abiniz bankı benden alamayacak,” deyip iyice yayıldım. “Kralınız gelse kalkmam buradan.”

Ayaz tepemde pis pis sırıttı. “Çocuklar siz gidin biraz oynayın. Biraz sonra sizi çağırdığımda oyununuza boşalmış bankta devam edersiniz.”

İkisi de bana dil çıkarıp park oyuncaklarına koşuşturdular. Gözüm Öykü’deyken, “Düşersin inşallah,” diye homurdandım. “Beddualarının tek sahibinin ben olmadığıma sevindim.”

“Çoğunlukla sana yönelikler Ayazcığım.” Öykü’nün ses tonunu taklit edermiş gibi Ayazcığım derken sesimi inceltmiştim. “Öykü söylediğinde daha tatlı duruyor.” Ona kötü kötü baktım. Dudaklarını yalayıp sırıttı. Ayaz yanıma oturmaya kalkışınca oturacağı tarafa kaydım. Diğer tarafa geçmeye çalıştığında da o tarafa kaydım.

“Üstüne oturmamı istemiyorsan hareket etme kedicik.” Ben homurdanırken yanıma oturdu. Kolunun birini ardımdan bankın yaslanma kısmına yaslayıp sırıtarak bana döndü.

“Ee. En son görüştüğümüzden beri ne yapıyorsun?” En son görüştüğümüzde öpüşüyor olduğumuz için fazla imalı bir şekilde konuşmasının yanında muzipçe sırıtınca onu banktan ittirmeye kalkıştım ama küçük çaplı savaşımda yenilmiştim. Oflayarak arkama yaslandım. Sorusuna 'seninle öpüştüğümden sonra pek ekşınlı şeyler yaşamadım." olarak cevap veremezdim yani.

 “Bir uyuza katlanmak zorunda kalmadım.” Başını yana eğip sırıttı. “Bence biz o söylediğini ‘Bir yakışıklının kaslarına bakmama savaşına girmek zorunda kalmadım’ olarak değiştirelim,” dediğinde derin bir nefes aldım. Fazla mı uyuzdu?

“Mert’in kaslarına bakmama savaşlarına girmiyorum,” diye cevabı yapıştırdığımda “Çünkü kasları yok,” diye cevabı yapıştırdı o da. Gözlerimi devirip önüme döndüm.

“Banktan kalkmayacağım Ayaz.” Omuz silkti. “Kalkma.”

“Çocuklara kaldıracağını söyledin,” dedim ona dönüp. Yine omuz silkti. “Kaldıracağım.”

“Kalkma, dedin biraz önce.” Tepem iyice atıyordu. “Sen istersen kalkma. Ben zorla da kaldırabilirim Masalcığım.”

Yüzümü buruşturdum. “Senin yüzünden ismimden soğuyorum Ayazcığım.”

Ukalaca bakıp, “Ayaz mı? Aşkıma ne oldu?” dediğinde ona sorarcasına baktım. “Seni baban mı doğurdu? Ben sana ne zaman ‘aşkım’ dedim?”

Gözlerini kısarak güldü. Sanırım kalpten gideceğim şimdi. Ama gidersem Öykü Ayaz’ı kapar. Hortlar gelirim yemin ediyorum.

“Demek akşam ev boş ve size gelmemi istiyorsun. Tabii gelirim aşkım,” diye sesli sesli konuştuğunda gözüm çevreye döndü. Birkaç yüz bize dönmüştü. Kızını kaydıran kadın bize ‘bu gençler azmış’ gözüyle bakıyordu. Ayaz’a dönüp dehşetle baktım. “Ne diyorsun sen ya?”

“Evet, kırmızıyı çok severim. Kırmızı gecelik giyebilirsin akşam.” Yine sesli konuştuğunda omzuna vurdum. “Kes şunu,” diye tısladım. Güldükten sonra, “Tamam, tamam. Geç kalmam,” diye bağırdı. Neredeyse tüm park bize bakıyordu şimdi. Hayat bana da gülüyordu tabii. Ama götüyle.

“Sesini kesmezsen seni uykunda boğarım!” diye bağırdım. Tüm parka rezil olmuştum ve üstüne bebek arabasındaki Bulut kıpırdanmaya başlamıştı. Bu çocuk ağlarsa kesinlikle Ayaz’ın üstüne atıp kaçacaktım.

“Kedicik, birlikte yatmamızı mı teklif ediyorsun?” dediğinde dehşetle ona baktım. Bu çocuk lafları neresinden anlıyordu? Beyninin olmadığını onu ilk gördüğüm anda anlamıştım ama bunca senedir götüyle yaşadıysa artık biraz anlamada ilerlemesi gerekmiyor muydu?

“Ne alaka?”

“Yatakta yanımda yatmadıkça beni nasıl boğabilirsin?” Kıs kıs güldü. “Bunu bir düşün,” diye de ekledi. Birkaç kez ağzımı açtım ama sonra söyleyecek şey bulamayıp kapattım. Ayaz’sa bu halimden fazlasıyla memnundu. Parktaki insanlar, insanlık yapıp işimize burnunu sokmayı bırakmış, kendi çocuklarıyla ilgileniyordu.

“Şaka mısın sen?” Sesim öfke kusuyordu. Bir şekilde gelip beni uyuz etmeyi başarıyordu. Bu işin mesleği varsa Ayaz’da gelecek görebiliyordum.

“Şaka olsaydım seni öptüğümde hissedemezdin değil mi?” Gözlerinden muziplik akıyordu mübarek. Sabahtan beri onun beni sinir ettiğini fark ettim. Bunu döndürecek bir yol bulmalıydım ama genellikle uyuzluk konusunda kimse eline su dökemiyordu. Sırf bilgisayar sırası bende olmasına rağmen bana vermedi diye kardeşim Umut’un saçını kesen ben bile.

“O kadar iğrençti ki şaka ya da kâbus olduğunu düşünmüştüm,” dedikten sonra sırıttım. “Senin öpüşüne anca mal kızlar ve Selin bayılır.”

“Çok tecrübeliymişsin gibi konuşma kedicik. Seni öptükten sonra dudaklarına su bile değdirmemişsindir sen,” deyip yanağımdan makas almaya kalkıştığında elini ittirdim. Sadece bir gün yaptım öyle bir şey!

“Emin ol dudaklarımdaki izinden kurtulabilmek için yolda geçen herkesi öpmeyi düşünmedim değil,” diye tısladığımda sırıttı. “Öpüşmeye çok meraklıysan ben buradayım güzelim,” deyip bana eğilmeye başladığında ustura kemal misali bir tokat indirdim. Başı sola döndüğünde bir süre bekledikten sonra gülerek bana döndü.

“Tamam. Bunu hak ettim,” dediğinde sırıtıp bebeğe döndüm. “Bak onu uyandırdın. Şimdi sen bakacaksın,” deyip bebeği aldığım gibi kucağına verdim.

“Masal mal mısın? Ben kim bebek bakmak kim?”

Pis pis sırıttım. “Örümcekler bile bebeklerine bakabiliyordur Ayaz. Beceriksiz olduğunu bu kadar belli etme,” dediğimde sırıttı. “Örümcekler bebeklerini yiyor Masal.” Kıkırdadım. “Tamam, yılın en güzel örneği sayılmaz,” diye mırıldandım. Sonra işaretparmağımla bebeği gösterip “O yere yapışırsa ardından senide yapıştırırım,” dediğimde elini beceriksizce bebeğin beline koydu. Kahkaha attım. “Şimdi bebeği aslan gelse kapamaz,” diye alay ettiğimde gülüp diğer elini de bebeğin karnına koydu. “Örnek verme işinde berbatsın. Çekici olma işinde olduğundan daha berbat. Düşün artık ne kadar berbat olduğunu.” Gözlerimi kısarak ona baktım. “Kes,” diye homurdandım. Güldü. Bebek hiç anlamadığım bir şekilde Ayaz’ı sevmişti. “Kıro gibi tutmana rağmen gülüyor,” dediğimde başını eğip bebeğe baktı. Bakarken yüzünü bürüyen ifadeye güldüm. “Bebeğe bakıyorsun uzaylıya değil. Hiç değilse gülümseyemez misin?”

Gözlerini devirip doğruldu. “Bebeğe yavşamamı mı istiyorsun?”

Kıkırdadım. “Gülümseyince yavşamış mı oluyorsun? IQ testi yaptın mı sen hiç?”

Tek elini kısa bir anlığına bebekten çekip saçına götürdü ve düzeltti. “Dâhi zekâmı görünce sistem çöktü.” Gülerek bebek arabasından Bulut’un yemek olarak gördüğü oyuncaklardan birini alıp Bulut’un eline verdim. Saniyesinde ağzına götürüp çiğnemeye başladı.

“Bebeği parka getirdin ve bankta götünü mü yayıyorsun?” dediğinde gözlerimi devirdim. “Onun adı bebek değil, Bulut. Bu bir.”

“Hadi ya,” diye dalga geçti. “Hem o bebek. Sallandırmaya kalksam en son havada görürüm bu da iki.”

Bana tip tip baktı. “Roket havalandırır gibi sallarsan bebek uzaydan sana el sallar. Yavaş sallayacaksın.”

Gülüp “Bence ikimiz de örnek vermemeliyiz,” dediğimde o da güldü. “Hem madem bu kadar biliyorsun kalk salla.”

Ayaz’ı bebek sallarken düşünemiyordum. Biscolata erkeklerine benzerdi herhalde. Karnımdaki ağrı yine kendini gösterirken Ayaz’a odaklandım. Şiirlerde uçuşan kelebek mi deniliyordu bu ağrılara?

“Bu konuyu üşenmediğim bir zaman konuşuruz.” Kahkaha attım.

Bulut elindekini kemirirken göz hizasına girmek için iguana gibi başımı döndürüp sonunda göz göze geldiğimizde Ayaz’ı gösterip, “Haydi Ayaz’a piç de,” dediğimde Ayaz güldü ve başını eğip Bulut’a baktı. İkimizde bebeğe eğilmiş bir halde olduğumuzdan kulaklarımız değiyordu.

“Biraz terbiyeli olsana. Bebeğe çok kötü bir örneksin,” diye beni azarladığında bir an kötü hissettim. Cidden ne diyordum ben ya? “Şimdi... Bulutçuk hadi Masal’a ‘şıllık’ de,” demesiyle içimdeki kötü his de gitti ve gülmeye başladım. “Benim kuzenim lan o. Sence bana ters yapabili…” derken Bulut elini saçıma geçirdiğinde ufak çaplı bir çığlık attım. Ayaz kahkaha atarken geri çekildi. “Çocuğa ne yaptın da bu kadar nefret ediyor Masal? Elindeki şekeri mi arakladın?” O gülmeye devam ederken ben de en kötü ihtimalle Bulut’u fırlatmadan önce son şansımı deneyip saçımdaki elinden kurtulmaya çalışıyordum. Çekiştirdiği için bacaklarına doğru eğilmiştim. Hiç de güzel bir pozisyon değildi yani.

“Çok konuşma da al şu şeytanı,” diye tısladığımda ona demin söylediğim lafa ima ederek “Onun adı şeytan’ değil, Bulut. Bu bir. Bu anı ölümsüzleştirmeden Bulut’u alamam, bu da iki,” dediğinde sesli şekilde sövmeye başladım.

Ben söverken o gülerek telefonunu çıkarıyordu. “Şşş. Bebek var karşında. Daha doğrusu, saçında.”

“Ha-ha çok komik. Aç da götüne gül,” diye bağırdım. Saçıma hafifçe vurdu. “Ağzına kolonya sürerim.”

“Biber değil miydi o ya?” diye mırıldandım. Belim ağrıyordu ve saçım kökünden çıkacakmış gibi acıyordu. Şu bebeği kaydıraklara fırlatıp kafasının kopmasını sağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

“İkisini de denemiş biri olarak söylüyorum, kolonya daha canice.” dediğinde sırıttım. “Sütünü yatmadan uyuduğun için annen ağzına biber mi sürdü?” diye dalga geçtim. Elini bebeğin eline koyup daha da çekmesini sağladı. Çığlık attım ve elini tırmaladım. “Boşuna kedicik demiyorum,” diye homurdanıp elini çekti. Kamera sesi gelince ellerimi yüzüme koyup olabildiğinde başka birisiymiş havası vermeye çalıştım ama Ayaz’ın eğer benim olduğumu göstermek isterse fotonun yanına pankart açıp, “Bu Masal Sayer” yazacağından adım gibi emindim. Ya da kısaca “kedicik” yazardı. Telefonu cebine koyup saçımı bebekten kurtardığında doğrulup saçlarımı geriye attım ve sıcaklayan yüzüme ellerimle hava çarparken derin bir nefes aldım.

“Kızardın,” diye dalga geçtiğinde kafasına geçirdim. “Morartacağım!”

Bir tane daha vurmak için yeltendiğimde, “Bebeği siper ederim. Kuzen katili olmak istemiyorsan dur,” deyip hayvan gibi cüssesini sanki yapabilecekmiş gibi bebeğin arkasına saklamıştı. Kahkaha atıp arkama yaslandım.

Nejdet ve Öykü yanımıza geldiğinde bilerek bankta Ayaz’a yaklaştım ve Öykü’ye şirin bir gülüş attım.

“Hani banktan kaldıracaktın Ayaz Abi?” dedi Nejdet. Ayaz neşeyle, “Daha iyi bir fikrim var,” deyip Bulut’u hediyelik eşya gibi kaldırdı. “Bebekle oynayın.” Nejdet tip tip bakarken Öykü el çırptı.

“Erkek adam bebekle oynamaz,” diyen Nejdet’in kafasına Ayaz yavaşça geçirdi. “Erkek adam kızları ve bebekleri korur şerefsiz,” dediğinde Neco sanki üstün bir görev bahşedilmiş gibi başını salladı ve bebeği aldı.

“Beş yaşındaki çocuk ne bilsin bebekle oynamayı,” deyip engel olmaya kalkıştım ama Ayaz beni yerime oturtturdu. “Kum havuzunda oynayacaklar. Dibimizde havuz,” dediğinde hemen birkaç adım ötemize oturduklarını fark ettim.

“Ya boğulursa?” dediğimde kahkaha attı. “Kum havuzunda mı?”

Sırıtıp arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Senin intikamın sağ olsun havuzlara karşı bir nefretim var.”

“Adam gibi intikam da alamadım. Senin kadar ıslandım ben de,” diye yakındığında ona dönüp şirince sırıttım. “Ah yazık. Bunlar da geçecek. Bir gün sen de intikam alacaksın,” deyip omzunu sıvazladım.

O da elini omzuma koyup sıvazlamaya başladı. “Üzülme Masal. Sen de bir gün benim kaslarımın tadını çıkarabileceksin.” O gülerken sırıtıp omzumdaki elini ittirdim. “Pislik.”

“O değil de iki kez hayatını kurtardım. Başını belaya sokma da üçüncüsü olmasın. Bu kahramanın tatile ihtiyacı var.”

Ona kötü kötü baktım. “İkisi de senin yüzünden zaten mal. Yoksa ben kendi halimde sakin bir şeyim.”

“Sen mi? Sakin mi?” deyip kum havuzunda oynayan Öykü’yü gösterdi. “Beş yaşındaki çocukla bile kavga ettin.”

“Çocuk mu be o? Koca karı!” Arkasına yaslanıp bana imayla sırıttı. “Bunu sen mi diyorsun?” dediğinde gözlerimi devirdim. Laf atmasa olmayacaktı. Yeni idrak ettiğim şeyle yüz ifademe tedirginlik düştü ve ona döndüm. “Sen benim o halde fotoğrafımı mı çektin?” Dudağını ısırıp güldü. Bu bir çeşit “evet” deme yöntemiydi. Gözlerimi dudağından alıp cebine götürdüm.

“Nerede telefonun?”

“Taciz ediyorlar diye bağırmayı düşünmüyor değilim,” dediğinde başımı kaldırıp ona baktım. Cebine doğru eğildiğim için başımı ona çevirdiğimde burunlarımız birbirine çarpmıştı. Şu burnumun Ayaz’ın burnundan çekmediği şey kalmadı be.

“Bebek arabasını üstünde parçalarım,” diye tehdit ettiğimde gülerek kollarını geriye çekti. “Reis sensin,” dediğinde sırıtıp ceplerini aramaya devam ettim.

“Nerede şu telefon?”

“Bence şuraya da bak,” dediğinde başımı gözlerine çevirdim. Gözüyle elini işaret ettiğinde eline baktım. Gözlerim irice açılırken yüzüne tokadı geçirdim. “Oo sen de alıştın bana vurmaya,” diye homurdandığında dâhi aklım deri ceketinin cebine bakmayı da düşündü. Telefonu alıp arkama yaslanırken, “Lanet olasıca pislik İtalyan, sandalye dölü, ornitorenk çakması, orangutan özlü, kurumamış çamaşır, kankası sokak serserisi,” diye homurdanıyordum.

“Neredeyse amin diyecektim,” dediğinde sırıtıp galeriye girdim. “Şifren ne?”

“Öyle sorduğunda cevap verecektim değil mi? Çok zekisin sen ya.” Eyvallah diyesim gelse de ona dönüp kötü kötü baktım. “Ne istiyorsun?” dediğimde, “Öpüşsek iyi olur,” diye mırıldandı. Elimi gösterdiğimde sırıttı. Yemin ediyorum sapık bu çocuk. Yanağını gösterdiğinde derin bir nefes aldım.

“Ama şifreyi söyleyeceksin.” Başıyla onayladı. Telefon elimdeyken ona doğru yöneldim. Otururken bile benden uzun olduğu için telefonu tek elime alıp diğer elimi banka yasladım ve yanağına uzandım. Dudağım yanağına değdiğinde ve bir anda başını çevirdiğinde dudaklarımız birbirine sürtündü. Telaşla geri çekildim. “Bir ibnelik yapacağını bilmeliydim.” Başımı öne çevirdim ve ona bakmadan telefonu yüzüne vururcasına tuttum. Alelacele, “Gir şifreyi,” dedim. Yüzüm kızarmıştı ve sırıtan yüz ifadesinden rahatça anlaşıldığı üzere Ayaz da bunu anlamıştı.

Şifreyi girip telefonu uzattığında ona bakmadan aldım. Öpüşmüş sayılmazdık değil mi? Sadece değmişti sonuçta. Bir de orada mıhlandığım için birkaç saniye sürmüş olabilirdi. Ah kahretsin.

Ortada bir konu olmaması hoşuma gitmiyordu. Yüzümü süzdüğünün farkındaydım. Fotoğraflara bakarken, “Şifren neydi?” deyip göz ucuyla ona baktım. Sırıtıyordu. Bu sırıtış hayra alamet değildi.

“Qua redit nescitis,” dediğinde dehşetle ona döndüm ve gözlerimi kırpıştırdım. “Bir daha de bakayım?”

Gülüp yine, “Qua redit nescitis,” dedi. Gözlerimi irice açtım. “Çocukluğunda beşiğine bunak dişi mi koydular? Sendeki psikoloji ne Allasen?” dedikten sonra telefona döndüm. Uzun süre temas kurmadığım için ekran kararmıştı. Yine açtığımda tekrar şifre sorduğunu gördüm.

“Neydi şifre? Quark edit bisküvi. Ya da qua neskuik moskito. Hangisiydi?”

Kahkaha atınca ona döndüm. “Qua redit nescitis,” dediğinde dudağımı büzdüm. “Eh. Yaklaşmışım,” deyip önüme döndüm. Dediğinin bir harfi bile aklımda olmadığından telefonu ona uzattım. Şifreyi girdiğinde geri aldım. Fotoğraflarına bakıyordum ama bir tane bile rezil olacağı foto yoktu. Hayal kırıklığına uğrarken ofladım. Hem benim fotoğrafım da yoktu ortalıkta. Yeni çekilmiş olan fotoğraf parkı gösteriyordu ve benim fotoğrafım değildi.

“Hani fotoğraf? Çekmedin mi yoksa? Boşuna mı öptüm seni?” Sinsice sırıttığında ofladım. Elini uzattığında ağzımı oynatarak ‘nah’ dedim. Telefonu ona vermeyip mesajlarına girdim. Yine şifre istemişti.

“Bıktım artık ha,” diye homurdandım. Gülmeye başladı. Bulut’un ağlaması kulağıma gelince telefonu banka bırakıp yanlarına gittim. “Ne oldu?” deyip kum havuzunda yanlarına oturdum.

“Sana ne?” diyen Öykü’ye tip tip baktım. “O benim kuzenim, bücür.”

“Öyle mi? Bilseydim bezine kum doldururdum.” Yemin ederim o bakış bunu yaptığını düşünmemi sağlıyordu ama bebeğe baktığımda yapmadığını anladım. “Sonra bezinden çıkardığım kumları sana yedirtirdim ben de.” Öykü bana kötü kötü bakarken Bulut’u kucağıma alıp kum havuzundan çıktım. Ayaz kum havuzunun yanındaki ağaca yaslanmış sırıtarak bizi izliyordu.

“Ne o? Çok mu komik?”

Onaylarcasına başını salladığında gözlerimi devirip bebeği ona uzattım. Benim repliğimi çalarak, “O senin kuzenin, bücür,” dediğinde gözlerimi kıstım. “İçinde bir benim olmadığım çantayı açıp içinden biberonu bulmak istemiyorsan bebeği tut.”

“Ya da ikisini de yapmam,” dediğinde şirince sırıttım. “Yarın Atalay’la buluşurum.”

Oflayarak bebeği aldı. Sırıtıp bebek arabasının yanına gittim. Çantayı açtığım gibi biberonu görünce sanki sınav haftası bitmiş gibi bir rahatlık yaşadım. Ağaca yaslanıp Nejdet’e erkeklik dersleri veren Ayaz’a gözlerimi devirip bebeğe su içirmeye başladım. Bebeğin şapırdatma sesleriyle Ayaz ilgisini bize verdi. “Iyy. Kokuyor.” Öykü’nün sesiyle uzun bir nefes aldım. Bulut altına yapmıştı.

“Masal kaç kez dedim halk içinde tuvaletin gelince söyle diye.” Başımı kaldırıp sırıtan Ayaz’a “ciddi misin?” bakışı attım. Öykü kıkırdıyordu. Pis velet seni.

“Bulut’un bezini suratına fırlatmamam için tek bir neden söyle.” Gözüm tehditkârca bakıyordu. İkimiz de bunu yapabileceğimi biliyorduk. “Çünkü şaheser suratımı mahvetmek istemezsin.”

“Ah bunu ne kadar istediğimi bilemezsin,” diye homurdanıp Bulut’u aldım ve bebek arabasına ilerleyip oturttum. O koku geldiği an bizim eve dönüş zilimiz de çalmıştı.

“Gidiyor musun, kedicik?”

Sorusunu takmadan bebek arabasını parkın çıkışına sürmeye başladım. “Çok kibarsın,” deyişiyle sırıttım. Yanıma gelip elini bileğime koydu.

“Elini oradan çekmek ve ayakkabımı bacak arana yememek için beş saniyen var.”

Elini çekmeden muzipçe sırıttı. “Beş saniyenin tadını mı çıkarıyorsun?” dediğinde sinirle güldüm. Birden beni kucakladığında elim bebek arabasından çekilmişti. Alnını alnıma yaslayıp derin bir nefes aldı. “Bunu bir daha yaparsam cidden bacak arama tekme atacağını bildiğimden kendime hâkim olmaya çalışıyorum.”

Anlayamadığım için sessiz kaldığımda “Göstermemi ister misin?” deyip sırıttı. Neyden bahsettiğini anlayıp kucağından zar zor indim.

Ayaz’ın o güne kadar beni öpmemesinin tek sebebi istemiyor olmamdı ama o gün istediğimi öğrenmişti ve şimdi yanında olduğum her an tehlike arz ediyorduk. “Git Nejdet’le oyna Ayaz,” deyip başımdan savar gibi kolumu sallayıp bebek arabasını sürmeye başladım.

“Öykü’yle oynayamaz mıyım?”

Omzumun üstünden ona bakıp sırıttım. “Cadı o.”

“Tek tanıdığım cadı o değil,” dediğinde, “Benimse tek tanıdığım şerefsiz sensin,” dediğimde sırıttı. “Ve tarih hocası,” diye ekleyip önüme döndüm. Gülüşü kulağıma gelirken gülümsedim. Eğer ana yoldan gidersem eve varışım yirmi dakika sürerdi. Altına yapmış bir bebek ve arabasıyla otobüse ya da taksiye binemeyeceğime göre... Gerçi geçen bebek arabasıyla otobüse binen bir baba görmüştüm. Tekerlekleri her araba hareket ettiğinde ayağımı eziyordu. Belki de tanıdığım üç şerefsiz vardı.

Yirmi dakika yürümek yerine on dakika yürümeyi vakit nakittir kafasıyla tercih ettim ve sokak aralarına girdim. Sokak aralarından geçmeyi pek sevmiyordum çünkü buraları tekin değildi ama şimdi üşengeçlik diye bir şey de vardı. Ağır bebek arabasını süre süre tam tamına yirmi dakika yürümek hiç cazip gelmiyordu. “Hanginize bebek demeliyim bilemedim.” Yerimde durup sağımdaki kaldırımdan kalkan üstü başı yırtık kelleşmeye başlamış adama yüzümü buruşturarak baktım.

“Pardon?” dediğimde pis pis sırıttı. Dişlerinin sarısı benim uzağımda olsa bile belli oluyordu. Yalpalayarak bana yaklaşmaya başlayınca bu kadar gösteri yeter diye düşünüp adımlarımı hızlandırdım. Elimdeki bebek arabasıyla kolay olmuyordu tabii. Dönüp arkama baktığımda o adamın yanına iki adamın daha geldiğini gördüm. Hepsinin tek odak noktası bendim. Söverek önüme döndüm ve nerdeyse koşarcasına hareket ettim. Size demiştim dimi yirmi dakikalık yoldan yürümeliyim diye. Hep siz aklımı karıştırdınız.

Arkamdan bana hitap eden bağrışlar ve ayak sesleri gelince bebek arabasını jetski yaptım diyebilirim. Resmen bebek arabasıyla koşarken adımlar yaklaşıyordu. Bileğimde bir el hissettiğimde çığlık attım. Aynı elin sahibi diğer elini de ağzıma koyduğunda gözüm endişeyle bebek arabasına kaydı. Bize yaklaşan adam, “Korkma güzelim. Bizim kurbanımız o değil, sensin,” dediğinde gözlerimi deviresim geldi. Bizim kurbanımız sensin, deyince bütün korkum gitmiş gibi demiyor muydu bir de. Üç kişilerdi. Karşılarında hiçbir şansım yoktu. Ama yine de elini ağzıma koymuş adamın avucunu ısırdım. Adam elini çekerken bacak ortasına tekme attım. Elim bebek arabasına gitti ve bebek çantasını bana yaklaşan adama savurdum. İçinde bir ben yoktum ve adamı uçurmaya yetmişti çantanın ağırlığı. Diğer adam bana tip tip bakarken cebinden çakı çıkardı. Yuh lan o kadar korkuttum mu gözlerini? Normalde fantastik filmlerde bu noktada kızın özel gücü falan çıkardı. Ki benimki de çıkmıştı. Cırladım. “Yardım edin!”

Adam yaklaştıkça geriye doğru adımlıyordum. Sırtım bebek arabasının tutmalık yerine çarpınca olduğum yerde mıhlanıp nefesimi tuttum. Bulut yaklaşık beş dakikadır ağlıyordu. Yerdeki adamlarda kendine gelirken derin bir nefes aldım.

“Para mı istiyorsunuz?” dediğimde pis pis sırıttılar. Demek para istemiyorlardı. Zaten param falan da yoktu isteseler “ben de istiyorum” derdim herhalde. “Bakın… Yemin ediyorum bu olayı kimseye söylemem ama bırakın gideyim. Yanımda bir bebek var ayrıca. Bu kadar kötü olamazsınız.” Alelacele konuşuyordum. “Aslında...” deyip üstümü süzerken pis bir şekilde sırıttı. “O kadar kötüyüz.”

“Piç kurusu,” diye tısladım gözlerim dolarken. Buradan yardırsam belki kendimi kurtarırdım ama Bulut burada kalırdı. Adamlar bana doğru yürümeye başladığında sanki dinleyeceklermiş gibi, “Uzak durun!” diye bağırdım.

“Uzak durmanızı söylediğini hatırlıyorum.” Hepimizin ilgi odağı birkaç adım ötemizde bütün ihtişamıyla dikilen Ayaz’a döndü. Yüzüm birden neşelendi. Hiç değilse adamlar Ayaz’ı döverken ben Bulut’la kaçabilirdim. Hayır, bencil değilim. Ne alaka? Kesin sesinizi tamam mı?

“İşimize karışma delikanlı. Görmemiş gibi git buradan.” En yaşlı olanları konuştuğunda yüzümü buruşturdum. Ayaz’la bir an göz göze geldik. Bana güven verircesine baktı.

“Kaç dediğimde ikiletme kedicik,” dediğinde adamlardan biri bana gelmeye başladı. “Hayır, hiçbir yere gitmiyor,” deyip elini bana uzattığında telaşlanıp geriledim.

“Ona dokunursan, elin için başka bir yer bulurum.” Sesi boş sokakta yankılanırken çocuk elini geri çekti ve şerefsiz yandaşlarına baktı. Tanıdığım şerefsizler ikiye katlanmıştı.

“Üçe karşı teksin. Bir sürtük için değer mi delika...” derken yüzüne yumruk yediği için birkaç adım ötedeki duvara sertçe çarptı. Başının çarpmasıyla çıkan ses yutkunmamı sağlarken adam yere yığıldı. Bayılmış gibi bir hali vardı. Diğerleri Ayaz’a saldırdığında çığlık attım. Ayaz kolaylıkla hamlelerinden kurtulabiliyor ya da hamlelerini onlara karşı kullanabiliyordu. Birinin yakasından tutup kafa attığında çocuk yere yapıştı. Bana doğru yaklaşan çocuğa koşup kendine döndürdü ve yumruk attı. Çocuk tek yumrukla yere düşerken Ayaz üstüne çıktı. Yumruklarını ardı ardına sıralarken nefesimi tutmuş onları izliyordum. Bulut da filmden etkilenmişe benziyordu ki sesini çıkarmıyordu. Boş sokakta yumruk sesleri doluyordu. Benden beş on adım ileridelerdi. Duvarın dibindeki adam kendinden geçmişti. Kıpırdamıyordu. Diğeriyse...

Bir çığlık atıp ileriye atıldım. Diğeri elinde çakıyla Ayaz’ın arkasından ve benim önümden Ayaz’a yaklaşıyordu. Ve Ayaz altındaki adamı yumruklamaktan kendisine yaklaşan adamı fark etmemişti.

530

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!