BY -14-
“Ben burada bu akşam! Ben burada bu akşam! Ben burada bu akşam!” Salak salak zıplayan topluluğun içinde ben de vardım. Dumanın konserindeyiz oğlum. Boru mu?
“Masal zıplıyorsun falan tamam anladım güzelim de neden ayağımın üstünde zıplıyorsun?” diye bağırdığında gülerek Ayaz’a döndüm ve zıplamaya devam ettim. “Daha zevkli oluyor.” Bağırmak zorunda kalmıştım çünkü konuşsam götünü yırtsa duymazdı.
Gözlerini devirdiğinde sırıttım ve ayağından geri çekildim. “Haberin Yok Ölüyorum” şarkısını söylemeye başlamışlardı. “Hadi sen de!” diye bağırıp ellerini tuttum ve sallanmaya başladım. Bir sürü insan olduğu için sıkışık bir haldeydik ve Ayaz bir an önce gidelim havasındaydı.
“Ya Ayaz hadi,” diye cırladığımda oflayıp o da sallanmaya başladı. “Tüh Selin olsaydı öpüşürdünüz şimdi. Canın sıkılmazdı.”
“Hâlâ böyle bir şansım var,” deyip ellerini belime kaydırdı ve kendine çekti. Başım omzuna çarptığında acıyla inledim. “Camış!” diye bağırıp kolundan çıkmaya çalıştım ama izin vermeyip birbirimize sarılmış bir halde müzik ritminde sallanmaya başladı. “Neyse. Öküz gibi dikilmenden iyidir aslancık,” dedim ve sallanmasına ayak uydurdum. Boy hizamdaki omzuna bakmaktan sıkıldığımda başımı kaldırdım ve göz göze geldik.
"Sahi neden Selin'le gelmedin?" Omuz silkti. "Sorun çıkardı. Her zamanki gibi ısrar etmemi bekledi. Etmedim."
Sırıttım. "Masaya yumruğunu koydun yani." dedim. Selin’in peşinden koşan Ayaz’dan izler göremiyordum. Sallanmaya devam ederken başparmağıyla belimi okşadı ve sırıttı. "Senin için de şu 'masaya yumruk koyma' işi geçerli mi?"
Sırıttım ve başımı onaylamazca salladım. "Senin sözün bana geçmez aslancık." dediğimde belimdeki bir elini çekip burnumu sıktı. Gülerek elinden kurtulmaya çalıştım. Sonunda elini çektiğinde "Bana aslancık deme, kedicik." dedi.
“Pardon. Öküzü mü tercih ederdin?” Sırıtıp demin burnuma işkence çektirdiği elini tekrar belime yerleştirdi. Keşke eline sümkürseydim, diye düşündüm bir an. Cidden sahneye çıkar gitarı alır, üstümde parçalardı.
“Beni öp Ayaz’ ı tercih ederdim,” dediğinde kahkaha attım. Kahkaham Duman grubu için götünü yırtan kişilerin arasında yayılırken Ayaz da sırıttı. Şu anda Ayaz'a rezil olmayacağımı bilsem sahneye atlar hepsine tek tek sarılırdım. Ama Ayaz'ın onları da yumruklamayacağını nereden bilebilirdim ki? Manyağın tekinden bahsediyoruz.
Kasları olan bir manyak. İç sesimi onayladım. Kas önemli abi. Bizim kahveci Mustafa amcanın şeker paresi var Ayaz'ın baklavası. Arada çok fark var yani.
Asla “beni öp Ayaz” demeyeceğimi belirtmek istercesine, “Al abi bir Snickers ye,” dediğimde sırıttı. “Ben de gider yanımdaki kızı öperim.”
Tek kaşımı kaldırdım. “Ben de gider yanımdaki çocuğu öperim,” diye tehdit ettim.
“Duman konserinde katliam yapmak istemiyorum Masalcığım.”
Arkada çalan şarkıları bir müddet dinlememiştim ama sevdiğim şarkıyı söylemeye başladıklarında kulak kesildim. Grubun solisti ve benim vampire benzettiğim Kaan Tangöze “Sor Bana Pişman Mıyım?” dediğinde şarkıya eşlik etmeye başladım. Şarkı bittiğinde Ayaz’la hâlâ sarılarak sallanıyorduk. Şimdi “Olmadı Yar” şarkısına geçmişlerdi.
“Hem yanındaki kızı öpebileceğini sanmıyorum. Tırnaklarıyla gözünü çıkarabilecek kapasite var kızda.”
Yaramazca sırıttı ve “Kırılıyorum ama. Bir yakışıklıya ‘öpebileceğini sanmıyorum’ denilir mi?” diye şakayla karışık hayıflandığında omuz silktim. “Eğer öpebilirsen, bir istediğini yaparım. Altını çiziyorum, yanında ünlem koyuyorum öpüşmek falan yok. Ama öpemezsen ben gider yanımdaki çocuğa yürürüm.”
Düşünürcesine bir elini belimden çekti ve çenesine koydu. “Ne istersem?”
Alelacele, “Öpmek falan yok,” dediğimde sırıttı. "Yatmak var o zaman."
“'Öpüşmek falan'dan ne anlıyorsun sen?" dediğimde ofladıktan sonra "Hayallerim suya düştü." diye homurdandı. Sırıtıp omzunda olan elimi kolunun altından sırtına götürdüm ve birkaç kez vurdum.
“Bunlar da geçer küçük Emrah,” diye dalga geçtiğimde, “Peki seninkiler geçecek mi?” diye dalga geçti o da. Ona kötü bakışlarımı sergilerken sırıtıp ellerini belimden çekti ve göz ucuyla kıza baktı.
“Ben bu kızı yatağa bile atarım.”
“Öpsen yeter çünkü yanımdaki çocuğa yürümek istemiyorum,” deyip sevgilisiyle yiyişen çocuğa baktım. Kız benden çok daha kalıplıydı ve en sevdiğim müzik grubunun konserinde can vermek istemiyordum. Tekrar ona döndüğümde yaramazca sırıtıyordu. “Eğer öpersem yürüyeceğin kişi o olmayacak merak etme.” Gözlerimi irice açtım ve elimi yumruk yapıp başparmağını kıza gelecek şekilde tuttum. “O kızdan dayak yemeyi göze alırım da sana yürümem Ayaz.”
Dudağını yaladı. “Göreceğiz, kedicik.”
Omzuna hafifçe geçirdim. “Kedicik deme bana.”
Gülerek kızın yanına gitmeye başladığında bana da bulaşmış gibi gülüp kollarımı karnımda birleştirdim. Kızın yanına gittiğinde bir anda gülüşüm silindi. Kendi elimle onu kıza yollamıştım. Bir an kötü hissetsem de dönüp konseri izlemeye başladım. “Helal olsun aşk olsun. Gözlerimde yaşlar...” diye devam ederken Ayaz’ın olduğu yere döndüm. Kızla öpüşüyordu. Avucumu tırnaklayıp gözlerimi kaçırdım. Hem iddiayı kaybetmiş, hem de Ayaz’la kızın vıcık görüntüsüne şahit olmuştum. “Ben kazandım,” dedi neşeyle yanıma geldiğinde.
“Kusacağım şimdi,” diye homurdandım. Dönüp ona baktığımda sırıtıyordu. Gerçekten herhangi bir kızı etkilemesi bu kadar kolayken benim hâlâ ona karşı direnebiliyor olmama şaşırıyordum.
“Evet, isteğime gelelim...” diye uzattığında yüzümü buruşturdum. Ah, bir de o mesele vardı.
“Umarım seni öldürmemi istersin.” Tıslamamla sırıttı. “Sarışın falan da değilsin. Nereden geliyor bu mallık?” deyip alnıma parmağıyla vurdu. Acıyla inleyip alnımı ovuşturdum. “Ailecek öküz müsünüz siz? Amcan, sen, kuzenin falan.”
“Hadi kuzenim, amcam neyse de. Bana nasıl öküz diyebilirsin?” dedi dehşetle bakıp. Kahkaha attım. “Kendinde ne romantikliği gördün de ‘öküz’ dememe şaşırıyorsun?”
Sırıttı ve ellerini omzuma koydu. Omzumdaki ellerinden kurtulmaya çalıştığımda tam “başardım” diyordum ki ellerini koluma indirdi. “Evet, öküzüm belki. Ama yine de bu iddiayı benim kazandığım gerçeğini değiştirmediği için sorun yok.”
Alaycı sırıtışına gözlerimi kısarak baktım. “Ne istiyorsun?”
“Benimle şarkı söylemeni.” Kaşlarım kalkarken gözlerimi kırpıştırdım. Şaşkınlığımı geri çekilip sırıtarak izledi. “Ne?” diye mırıldandım. Elini elime kaydırdığında içim kıpırdansa da beni çekmeye başladığında tedirginleştim. Nasıl yani?
Sahneye çıkan merdivenlere geldiğimizde onu durdurmaya çalıştım. “Ayaz saçmalama nereye ya? “
Bana omzunun üstünden sırıtarak baktı. “İddia, kedicik. Mızmızlanma.” Nefesimi dışarı üfleyip yine durdurma çabalarına girişmişken “İşte konuklarımız da geldi,” diye bir ses duyunca sahibine döndüm. Kaan Tangöze?
Gözlerimi yumup ona kadar saysam bu an geçer miydi? Binlerce kişinin olduğu konserde solistin de sözüyle tüm ilgi bizdeydi şu an.
“Ayaz kardeşim nasılsın?” deyip sırıtarak erkeklere özgü bir şekilde elini uzattığında Ayaz sırıtarak tuttu ve sarılıp birbirlerinin sırtını sıvazladılar. Ulan bunlar tanışıyor mu? Allah’ım paranın gücü…
“Hangi şarkı?” dedi bir Ayaz’a bir bana bakarken. Ayaz da dönüp bana baktığında, “Şansını zorlama,” diye fısıldadım. Gülüp elindeki elimi çekti ve sahnenin ortasına geldik.
Solist mikrofonu ayarlarken önümdeki insan topluluğu dışında her yere bakmaya çalışıyordum. Ayaz elimi bıraktığında bir an peşinden koşup tutmak istedim çünkü korkuyordum ama daha güzel bir şey yaptı ve arkamdan sarıldı. Nefesimi tuttum. Cidden bunu onca kişinin önünde yapmalı mıydı? Tamam, yap- sın ama hiç değilse başka yerde. Çenesini omzuma yaslarken, “Senden daha güzel?” diye sordu. Başımı ona çevirdiğimde yakın yüzünde gözlerine çevirdim bakışlarımı. “Senden daha güzel…” diye mırıldandım.
Onaylayışımla kollarını belimden çekti ve gruba gidip şarkıyı söyledikten sonra yanıma döndü. Elinde mikrofon vardı. Diğer elindeki mikrofonu da bana uzattığında titreyen elimle mikrofonu alıp derin bir nefes aldım. Şarkı başlayınca önümüzdeki kalabalığa bakıp dudağımı ısırdım. Heyecandan ölmek üzereydim ve böyle giderse sesim titreyecekti.
Ayaz şarkıya başlayınca karşımızdaki topluluktan gözümü alıp Ayaz’a döndüm. Beş altı adım uzağımdaydı ve bana doğru dönmüştü. Arkasına sahne ışıklarını almışken ve ışıldayan gözleri üzerimdeyken kulağıma gelen sesi bizi izleyen kalabalığı unutturuyordu.
“Kimseyi görmedim ben, senden daha güzel. Kimseyi tanımadım ben, senden daha özel. Kimselere de bakmadım, aklımdan geçen. Kimseyi tanımadım ben, senden daha güzel.”
Sözleri gerçekle çelişirken gözleri bana ithaf eder gibiydi. “Senden daha güzel.”
Durmadan atıştığım ve hayatımda bir yeri olmadığını düşündüğüm adam uyumadan önce hayal edeceğim anları yaşatırken neredeyse gülümsedi. “Senden daha güzel.”
Karşımdaki kalabalığı unuturken vücudumu ona döndürdüm ve şarkıya eşlik ettim. “Sana nerden rastladım? Oldum derbeder. Kendimi sana sakladım. Senden daha güzel. Kimseleri de takmadım. Ölsem değişmem. Kimseyi tanımadım ben, senden daha güzel.”
Şarkıya eşlik edişimle bana yaklaşmaya başlamıştı ve şimdi tam karşımdaydı. Aramızdaki mikrofonunu indirdiğinde ve daha da yakınlaştığında şimdi sadece benim mikrofonum duyuruyordu seslerimizi.
“Senden daha güzel,” diye devam ederken çevrenin bir önemi kalmamıştı.
“Senden daha güzel.” Bir elini mikrofonu tutan elimin üzerine koyduğunda konseri izleyenler de şarkıya eşlik ediyor olsa da bir şekilde sadece onun sesini duyuyor gibiydim.
“Senden daha güzel.” Uzatarak bitirdiğimiz sondan sonra diğer eliyle ellerimizi kenetleyip aramıza indirdi. Şarkı bittiğinde alkışlayanların yanında en önemlisi Ayaz’la birbirimize bakıyorduk.
“Güzel şarkı. Güzel sesler. Güzel bir çift,” deyip ikimizin de omzunu sıvazladı. Bir “teşekkürler, kendine iyi bak” konuşmasından sonra sahneden indik. Aslında, “Duman, Duman!” diye bağıran hayranlar biraz daha kalmamız ihtimalinde bizi boğmayacak olsaydı “ben sizin hayranınızım, ne olur evlenelim” konuşmalarına da girişebilirdim.
Sahneden indiğimizde ve kalabalığın arasından ilerleyip konser alanından çıktıktan sonra sakin sokakta birbirimize döndüğümüzde, “Sesi…” diyeceği sırada sarıldığım için konuşmaya devam edemedi.
Kollarım boynuna dolalı bir şekilde gülümseyerek ona sarılırken birkaç saniyelik hareketsizliğinin ardından ellerini belimde hissettim. Resmen en sevdiğim müzik grubunun konserinde sahnede şarkı söylemiştim! Ve bana eşlik eden adam uyuzun teki olsa da bu güzel anımı paylaştığım kişiydi.
Kapattığım gözlerimi aralarken gülümseyiş yavaşça silindi ve Ayaz’ın kollarından hızla çıktım. Önüme düşmüş olan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken bakışlarımı kaçırdım ve alaya vurmaya çalıştım ama keyifli bakışları üzerimde geziniyordu.
“İddiayı öne sürerken böyle acımasız olacağını düşünememiştim,” dedim sırıtırken. Bakışlarımı tedirgince ona çevirdiğimde kollarını göğsünde kavuşturdu ve muzipçe sırıttı. “Üstüme atlarken memnun gibi görünüyordun.”
Gözlerimi devirdim. Ben de bir an anlayışla konusunu bile açmayacak sanmıştım ama onun kim olduğunu bazen unutuyordum sanırım. O Ayaz Barkın’dı. Gıcık olan tüm şeyler ve kimyasal X’in birleşimiydi. “Şarkı söylemeyi seviyorum Ayaz. Senin yerine Davulcu Vedat olsa bile memnun olurdum.”
“Davulcu Vedat kim kızım? Dövülecekler listesi çıkaracağım artık.”
Kahkaha attım. “Tabii sen bilmezsin.”
Arabanın yanına geldiğimizde durup bana döndü ve sırıttı. “Aman ne çok şey kaybettim.”
“Facebook’tan arkadaş değiliz.” Omuz silkti. “Olmamız gerekiyor mu?” dediğinde şirince sırıttım. “Takılıyoruz. Unuttun mu? Ha bu arada, profil resmimi beğen ve arkadaşlık isteği yolla.”
Yüzsüzlüğüme dehşete düştükten sonra bana “yok ya?” dercesine baktı. “Rekorum var kızım. Onca arkadaşın içinde birine bile ben yollamadım. Kimsenin fotosunu da beğenmedim. Senin yüzünden bozamam.”
Egosunun böyle yerlere kadar düşmesine gözlerimi devirmemek için zorlanırken ben de ona “yok ya?” dercesine baktım. “Eğer yollamazsan Facebook’ta seni rezil ederim,” diye tehdit ettim. “Eğer sen rezil edersen bin kişiye rezil olurum. Ama ben rezil ederken takipçilerimle beraber rahat on, on beş bin kişiye rezil olursun.”
“Seni pislik,” diye homurdanıp arabaya bindim. O da gülerek sürücü koltuğuna geçti. Telefonunu bana uzattı. “Hesabına girip arkadaşlık isteği yolla. Sonra benden kabul ederiz.”
Ona dönüp kötü kötü baktım. “Benim de gururum var tamam mı? Yollamıyorum sana istek mistek,” dedim. Omuz silkip sırıttı. “Sen bilirsin güzelim,” deyip telefonu çektiğinde izin vermeyip telefonu geri aldım ve hesabıma girdim.
“Arkadaşlık isteği yollamazsan telefonu alırım,” dediğinde, “Tamam be!” diye çirkefleşip arkadaşlık isteği yolladım.
“Profil resmini değiştirmişsin. Eskisi daha iyiydi. Bu ne...” derken “Sen benim eski profil resmimi nereden biliyorsun?” dediğinde ona döndüm. “Ne ayak?” deyip göz kırptı. Oflayıp, “Bir kez bakmıştım profiline,” diye itiraf ettim.
“Sana kızamıyorum. Sıkıldıkça benim resmime bakıp ‘oha ne taş’ demen benim için sakıncalı değil,” dediğinde kafasına bir tane geçirdim. “Yerdeki taş bile senden daha çekici be!” dediğimde güldü.
“Tişörtümü çıkarsam bayılacaksın hâlâ yerdeki taş daha çekici diyorsun.” Sırıttıktan sonra camdan dışarıyı gösterdim. “Yerdeki taş derken şunu kastetmiştim,” deyip yerde uzanan çocuğu gösterdim.
Daha bakmamış olsa bile iğrenen bakışlarını camın ardına çevirdikten sonra ters bir şekilde bana bakıp kendini gösterdi. “O taşsa arabadaki ne?”
Sırıtıp yine ona döndüm ve yakasını düzeltim. İltifat edecekmişim gibi davrandığım için şaşıran gözlerine gülümsedim. “Arabadaki öküz,” dediğimde saçımı tutmak için eğildi ama gülerek arabadan inip kaçtım. O da sürücü koltuğundan inip, “Seni arabayla ezesim var ama arabaya yazık. Malum biliyorsun…” dediğinde, “Çok pahalı,” diye bitirdim cümlesini. Başıyla onaylarken “Zaten öyle bir anımız var, hayat sağlığım için başkasına gerek yok,” dediğimde ikimiz de güldük. Normal insanlar kafede, kütüphanede, ortak arkadaşları vesilesiyle falan tanışıyordu bu adam bana çarpmıştı resmen.
“O değil de bu dingil neden burada yatıyor?”
Ayaz’ın sorusuyla tekrar çocuğa odaklandım. Söz konusu Ayaz’a laf yetiştirmek olunca zaman mekân kalmıyordu malum. Arkamı dönüp arabaya yaslanmış Ayaz’a sırıttım. “Yerde taş eksikmiş,” dediğimde ciddileşen bakışlarını çocuktan bana çevirdi ve sinirle dudağını yaladı. Kıskançlığı karşısında güldüm. “Şu çocuğa bir baksana.”
“Ne o? Korkuyor musun dokunmaya?” Oflayıp yine çocuğa döndüm. Yüzüstü yerde hareketsizce yatıyordu ve yüzünü göremiyordum. Şimdi öldüyse ve ben dokunduğumda hortlarsa altıma ede… “Böö!” Ayaz omzumu sarstığında çığlık atıp elime ilk gelen şeye yapıştım.
Şansım ibne ki… Yapıştığım şey yine Ayaz’dı.
Başımı kaldırdığımda ve dudaklarımız neredeyse değecek gibi olduğunda geri çekilip kekelemeye başladım. Sonra derin bir nefes alıp yapmam gerekeni yaptım. “Ne korkutuyorsun be? Hayvan mısın ödüm koptu!”
Bu tanıştığımız ilk günü hatırlatmıştı. Gülüp beni kenara ittirdi ve çocuğa yaklaştı. “Senin cırlamana bile uyanmadıysa ölmüş olmalı.” Soktuğu lafı umursamamaya çalışırken yerde yatan çocuğun omzundan tutup döndürdüğünde yüzünü görmek için Ayaz’ın yanına yaklaştım. “Meriç bu!” diye cırlayıp Ayaz’ı sola ittirdim. Meriç’in yanına oturdum ve parmağımı boynuna koyup nabzını yokladım. Rahatlayarak nefesimi dışarı üfledim. Muhtemelen sarhoş olmuş sonra da sızmıştı.
“Kim kim?” diyen ellerini beline yerleştirmiş Ayaz’a döndüm. “Teyzemin oğlu.”
“Sizin bütün aile keş mi? Sen, kardeşin, kuzenin.” Benim ona “sizin aile öküz mü?” dediğimdeki ses tonumu taklit etmişti. Sırıtıp ayağa kalktım. “Yardım eder misin arabaya koyalım. Bize götüreceğim.”
“Nedenmiş o? Evi yok mu?” Salak salak çıkışan Ayaz’a gözlerimi kısarak baktım. “Teyzem onu böyle görürse kalpten gider. Sonra teyzemin kalpten gitmesine neden olduğum için annem kalpten gider. Sonra annem kalpten gidince babam kalpten gider ve babam gidin…” derken sözümü kesip, “İki saattir senin kalpten gideceğin kısmını bekliyorum,” dediğinde gözlerimi devirdim.
“Ne kadar da seviyorsun beni öyle,” diye homurdandım. Uzatarak, “Çok,” derken yanıma gelip Meriç’i omzuna attı. “Senden daha hafif.” Kolunu çimdiklediğimde gülerek uzaklaştı. “Atarım kuzenini görürsün.”
Oflayıp arka kapıyı açtım. Meriç’i resmen içeri fırlattığında, “Yavaş olsana. Çocuk beyin kanamasından gidecek!” diye tısladım.
Pis pis sırıttı. “Eğer sizin ailedense beyinle alakalı bir derdi olabileceğini sanmıyorum.”
Sinirle, “Taş olmaya çok meraklıydın değil mi sen?” diye sorduğumda “Zaten taş…” derken sözünü kestim. “Seni Meriç gibi ‘yerdeki taş’ yapmamı istemiyorsan bin arabaya.”
Sırıtarak, “Tehlikeli kadın,” deyip yanağımı sıktığında eline vurdum. Gülerek sürücü koltuğuna geçerken başımı sağ tarafa çevirip gülmemeye çalıştım. Hem sinir edip hem de mutlu etmeyi nasıl beceriyordu hâlâ çözemiyordum. Arabaya binip emniyet kemerini taktığımda sürmeye başladı. Arkama yaslanıp dışarıyı izlerken ofladım. Ben Meriç’i yukarı nasıl taşıyacaktım cidden? Şirince sırıttım ve Ayaz’a döndüm. “Sen yukarı kadar Meriç’i taşırsın değil mi?”
Eliyle nah işareti yaptı. “Ya ben nasıl taşıyacağım onu yukarı?”
“Oradan bakıldığında umurumdaymış gibi mi görünüyorum?” “Buradan bakıldığında ‘salak’ gibi görünüyorsun.” Arabayı durdurup tek kaşını salladığında tedirgince güldüm.
“Şaka.”
Ben daha apartmanda yukarıya nasıl taşıyacağımı düşünürken şimdi Meriç’le beni arabadan atarsa sokakta oturup mafyanın şekerle kandırıp böbreklerimi çalmasını falan beklerdim sanırım. Keyifle, “Aferin, böyle haddini bil,” dedikten sonra arabayı tekrar sürmeye başladığında oflayıp önüme döndüm. “Gece uykunda karabasan basar inşallah.”
Sırıttı. “Günün çoğunu seninle geçirdiğimi göz önünde tutarsak karabasandan çekineceğimi sanmıyorum.”
“Selin de Beyonce zaten değil mi?” Alayıma sırıtarak cevap verdi. Arkamı dönüp Meriç’e baktım. “Kim bilir yine kimin aşk acısını çekti de sarhoş oldu.”
“Çok mu şıp sevdi? Bana bak sana da yavşarsa içtiği içki şişesini başında kırarım,” dediğinde ona dönüp sinsice baktım. İbnelik yapmazsam olmazdı. “O işlere Atalay bakar canım sen merak etme,” dedikten sonra gözlerimi devirdim. “Ayrıca kuzenim olduğunu unuttun sanırım.”
Çenesi kasıldıktan sonra hızını arttırdı. “İkimizle de takılıyorsun,” dediğinde “Elena’ya benzedim,” diye mırıldandım. “Bu sefer de Elena mı? O kız ismi değil mi? Sen ne sapık bir şeysin ya?”
Kahkaham arabada yankılandı. Kaşlarını kaldırıp bana döndü. “Elena kız zaten geri zekâlı aslancık. The Vampire Diaries izleseydin ne demek istediğimi anlardın. Kız önce iyi kardeşle tanıştığını sanıyor ama kötü kardeş aklından tanıştıkları parçayı silmiş. Kız o yüzden ilk tanıştığını sandığı Stefan’a âşık oluyor. Daha sonra da Damon’ı tanımaya başlıyor. Damon da kötü kardeş. İkisiyle takılıyor.”
Omuz silkti. “Peki hangisini seçiyor?” dediğinde sırıttım. “Kötü olanı. Aslında ‘kötü’ olmadığını anlıyor. Aslında iyi olandan daha iyi olduğunu görüyor.”
“Peki bizim hikayemizde başta kötü olan kim?” Atalay’ı tanımıyordum aslında. Hangisi kötü bilmiyordum ama içimden bir taraf Ayaz’ın olduğunu söylüyordu. Şu Ayaz’ın kaslarına bayılan taraf.
“Bizim bir hikâyemiz yok,” diye geçiştirdim.
“Sen, seni yakıp kül edecek bir aşk istiyorsun Masal. Normal tanışmalarda gözün yok. ‘Seni seviyorum’ları önemsemiyorsun aslında. Herkesin bildiği sevgi sözcüklerini istemiyorsun. Sen herkesin olduğu bir salonda sahnede oyun sergilemek istemiyorsun. Herkes karanlık salonda oyunu izlerken sen arkada ışıklar saçarak kendi oyununu yaşamak istiyorsun. Sen ne Mert’i ne de Atalay’ı istiyorsun. Sen bu oyunda kendin gibi normalle yetinmeyen birisini istiyorsun. Yanmayı göze aldığınız bir aşk istiyorsun.”
Bu sensin, diye düşünsem de “Bunları neden anlatıyorsun?” dedim.
Başını bana çevirip omuz silkti ve sırıttı. “Çünkü bu bizim hikâyemiz.” Güzel yüzüne olan bakışlarım derinleşirken omuzlarım duyguların ağırlığıyla düştü. Dudaklarım gülümsemek istese de tek yapabildiğim ona bakmaktı. Gözleri bir an dudaklarıma kaydı. Sonra gözlerime çevirdi her renkten daha yoğun gözlerini. Sonra önüne dönüp hızını arttırdığında dudaklarımı birbirine bastırıp önüme döndüm. Hissettiğim duygunun neye dair olduğunu çözemiyordum. Bir duygu yoğunluğu yaşıyordum ama buna bir isim bulamıyordum. Tek bildiğim gerçekten bunun bizim hikâyemiz olmasını istediğimdi.
Evin önüne geldiğimizde emniyet kemerini çıkardım. “Demek Meriç’i taşımayacaksın ha?” diye son kez şansımı denediğimde sırıtıp ağzını araladı ama telefon çalınca sustu. “Bekle bir dakika,” dedikten sonra cebinden telefonu çıkardı. Onunla beraber merakla ben de telefona baktığımda bir sürtüğün aradığını gördüm. Kim sizce? Tahmin etmek zor olmamalı.
“Efendim Selin?” dedi Ayaz anahtarla oynarken. Yüzündeki ifadeyi çözmeye çalışıyordum.
“Durumu nasıl?” Sesine endişe düşmüştü. Bu benimde endişelenmemi sağlamıştı. Gözleri bana döndüğünde sorarcasına kaşlarımı kaldırdım.
“Tamam, geliyorum.” Gelmek eylemine bu kadar küfredeceğimi ömrüm boyunca düşünmemiştim. Telefonu kapatıp cebine attı. Kıskanç düşüncelerimi dağıtarak, “Eğer onu taşımaya kalkarsan muhtemelen yarına çıkamazsın,” deyip arabadan inince ardından baktım. Arka kapıya yöneldiğini gördüğümde ben de arabadan indim. O arka kapıdan Meriç’i alırken yerimde rahatsızca kıpırdanıp, “Selin’e mi gideceksin?” dediğimde Meriç’i omzuna atıp arka kapıyı kapattı ve içinde formalarımın olduğu poşeti bana uzattı.
“Hastaneye gideceğim.”
“Ne olmuş?” Selin’i sevmesem de sesime endişe düşmüştü. Sonuçta bir insandı ve hastalığı vardı. Dedikoducu kızlardan öğrendiğim kadarıyla yaşadığı kaza sonucunda oluşan hastalık. Ara sıra hafıza kayıpları yaşayabiliyordu. Çantamdan anahtarı çıkarıp dış kapıyı açtım.
“Babası fenalaşmış.” Kapıyı sona kadar açıp Ayaz’ın geçmesi için yer verdim. “Ciddi mi?” dediğimde kısa bir an bana baktı.
“Neden soruyorsun?”
“Babası sonuçta. Selin bile olsa babasının ölmesini hak etmiyor,” deyip asansörü çağırdım. Karşımda dikilip bön bön baktı. “Selin babasının ölmesini dört gözle bekliyor Masal.”
Kaşlarımı çattım. “Saçmalama Ayaz. Bu Selin için bile fazla.” “Selin bencil bir kız. Gözü babasının parasında.” Asansör geldiğinde kapıyı açtım ve Ayaz omzunda Meriç’le içeri geçti. “Sana yer kalmadı,” dediğinde ofladım. “Sıkışırız ya,” deyip içeri girmeye çalıştığımda eliyle engel oldu. “Şansını zorlama bence Masal. Meriç’i taşımak zorunda değilim biliyorsun.” Sırıtışına gözlerimi kısarak baktım.
“O kadar kat nasıl çıkacağım ben ya? Yorgunum yorgun!” Abarta abarta, “İkinci kat?” diye bastırdığında gözlerimi devirdim. “Ayrıca ben mi dedim konserde hopla zıpla diye?” dediğinde dil çıkardım. “İnşallah asansörde kalırsın...” deyip geri çekildim. Yüzüme yaramaz sırıtışımı yerleştirip “…aslancık” dedikten sonra asansörün kapısını hızla kapattım ve merdivenlere kaçıştım.
Merdivenlerin her basamağında Ayaz’a ayrı beddua ediyordum. Ayaklarım ellerinden gelse kendilerini aşağı atarlardı. Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra sonunda ikinci kata geldiğimde Meriç’i kapının önünde yığılmış bir şekilde gördüm. Çevreye bakındığımda Ayaz’ı göremedim. Asansöre baktığımda giriş katındaydı. Evet, Ayaz Barkın kibarlık yapıp yukarı kadar çıkarmıştı ama kibarlığının da bir kotası vardı. Çocuğu yavaşça bırakmış olmasını dilerken çantamdan anahtarı çıkardım. Yere birden atmışsa ve çocuk beyin kanaması geçirdiyse sabah uyanmadığında falan öğrenecektik artık.
***
Telefonumun sesiyle uykumdan uyanırken ekranda “Maldonaldo” yazısını görünce gözlerim irileşti ve yatakta doğruldum. “Ayaz?”
“Geri zekâlı?” dediğinde gözlerimi devirdim. “Neden aradın?”
“Selin’in babasının durumu ciddiymiş. Beni bir hafta bekleme. Biliyorum özlemekten gebereceksin ama,” diye ukalalaştığında gözlerimi devirmek istesem de gülümsemeden edememiştim. Arayıp haber veriyordu.
“Hayatımın en güzel bir haftası olacak,” dedim keyifle. “Belki Atalay’la takılırız.”
“Atalay’ı da bekleme canım. O da burada. Çok sevdiğin arkadaşın Ada var ya. O da burada. İstersen telefonu vereyim,” dediğinde küfredip, “Ada batsın,” diye tısladım.
“Sinirlenme, kedicik.” Keyfi sesinden belli oluyordu. Yine yatağa uzandım ve sırıtarak tavana baktım. “Sinirlendirme, aslancık.”
“Sataşma hastane falan demem söverim,” dediğinde güldüm. Arkadan Atalay’ın “Doktor çıktı,” diyen sesi gelince, “İyi geceler Ayaz,” diye mırıldandım.
“İyi geceler geveze.”
“Maldonaldo,” dediğimde güldüğünü duydum. Sonra da telefon kapandı. Gülüşüne gülümserken telefonu göğsüme yasladım. Beyaz boş tavana salak salak gülümsediğimi fark ettiğimde ciddileşmeye çalışıp telefonu rasgele yatağa attım ve yastığımı kucakladım. Damon’dan sonra tek aşkım yumuşak yastığımdı. İlk öpücüğümü, Ayaz’ın da dediği gibi ona verebilirdim.
***
"Masal kalksana!" Annemin sesiyle yüzümü buruşturdum.
"Kalkıyorum be ne bağırıyorsun?" diye cırladım.
"Bana bak küçük hanım. Gelirsem oraya ayağımın altına alırım seni!" diye bağırdı o da.
"Sen buraya gelene kadar ben kapıya dört kilit çekmiş olurum!" dediğimde "Öyle mi dersin?" dedi. Sesi çok yakından geliyordu. Gözlerimi araladığımda tepemde dikilen annemi görünce şirince gülümsedim. "Günaydın annecim."
Gözlerini devirip neredeyse soğuktan ilişkiye girdiğim yorganı üstümden aldı ve kaşlarını çattı. "Dışarıda giydiğin kıyafetlerinle mi yattın sen?"
Yataktan kalkıp "Sana kirli çamaşır olmasın diye anne." dedikten sonra yanağını öptüm. Lavaboya ilerlerken "Abla kardeş yalancısınız. Umut da sınava çalıştım diyor ama gelen not ayakkabı numarasından düşük." diye yakındı annem.
Hazırlandıktan sonra Hande’yle okula gittik. Bugün perşembe günüydü. Ayaz bir haftadan fazla süredir ortalıklarda yoktu. Mert'in dediğine göre Selin'in babası ölmüştü. Bunun için salı günü bir ders depresyona girmiştim ama sonra Hande'nin kafama vurmasıyla kendime gelmiştim. Hayatta ölümler olabilirmiş falanmış bir şeyler zırvalamıştı. Bu arada Mert'in kaşı ve dudağı patlamıştı. Ayaz işini görmüştü anlaşılan.
Tam sınıfa girecekken telefon çaldığında telefona baktım. Atalay arıyordu. Telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Efendim?”
“Masal, nasılsın?”
“İyiyim, sen?”
“İyi gibi. Ayaz bana seninle ilişkimiz hakkında sorular sorunca çok boş verdiğimizi düşünüp seni aradım. Seninle konuştuğumu biliyor ve çaktırmadan dinlemek için yakınlaşıyor ama ben uzaklaşıyorum.”
Ayaz’ın o hallerini hayal ettiğimde gözüme gelen tatlılığa gülüp, “Sherlock Holmes olacak başımıza,” dediğimde o da güldü. “Güldüğüm için kötü kötü bakıyor,” dediğinde sırıttım. “Selin nasıl?”
“Olması gerektiği kadar kötü değil. Aslında kötü bile değil,” dediğinde, “Duygusuz,” diye homurdandım.
“Biz şimdi hastaneden çıkacağız. Ayaz muhtemelen hesap sormak için yanına gelir falan,” dediğinde sırıttım. “Malını iyi biliyorsun.” Ayaz duymasa da ona “mal” demiştim. Bu sinsi sinsi sırıtmama neden oldu. Çünkü kötü olmak bunu gerektirir.
“Çıkışta bir şeyler yapalım mı?”
“Bana tarih çalıştırırsan neden olmasın. Yarın sınavım var.” “Çalıştırırım çalıştırmasına da o sınavdan kaç alırsın bilemem.”
Sırıtıp, “Hep kötü alıyorum zaten. Boş ver. Bir kere de senin sponsorluğunda kötü alayım,” dedim. Güldü. “O zaman okuldan sonra seni evinden alırım, kafeye gideriz. Yanına tarih kitabı falan da al. Hiç değilse çalışıyormuş gibi yaparız.”
Güldüm. “O zaman... Okuldan sonra görüşürüz.” “Görüşürüz.” Telefonu kapatıp sınıfa girdim. Öğleden önceki son dersteydik ve uyumayı planlıyordum. Ayaz olmadığı için sıra da bana kalıyordu. Gel keyfim gel hesabı. Sırama geçip kafamı yaslayarak gözlerimi kapadım.
Dersin yarısına geldiğimizde telefonum titremeye başlayınca öksürmüş gibi yapıp çaktırmadan telefona baktım. Ayaz arıyordu. Bir an içimden elektrik geçince ne yapacağımı bilemez halde hareketsiz kaldım. Sonra dâhi(!) aklım yerine geldiğinde hocadan tuvalet için izin alıp sınıftan çıktım.
“Efendim Ayaz?”
“Demek Atalay’la buluşacaksınız?” diye direkt konuya girdiğinde gözlerimi devirdim. “İyiyim ben Ayaz. Sorduğun için sağ ol. Sen iyi misin?”
Alayımı geçip, “Buluşacak mısınız?” diye direttiğinde nefesimi dışarı üfledim. “Evet.”
“Nerede?”
Alayla, “Dünya’da,” dediğimde birkaç saniye sessiz kaldı. “Dünyanı karartmayayım senin.”
“Tamam, tamam,” diye araya girdiğimde sabırla derin bir nefes aldığını duydum. “Türkiye’de.”
“Masal başlayacağım şimdi eb…” diye sinirle konuşmaya başladığında sözünü kestim. “Neden söyleyeyim? Gelip buluşmamızı boz diye mi? Yok ya?”
“Masal.” Sesi sabır dilermiş ve biraz daha uzatırsam yanıma uçup ardından beni uçuracakmış gibiydi. “Abine sormaya götün yemiyor mu?”
“Bulabilsem senin çekilmez sesini duymak zorunda kalmazdım Masal. Çocuk ortadan kayboldu.” Gözlerimi devirdikten sonra, “Belki de benimle buluşacağı için kendine çekidüzen vermeye falan gitmiştir,” dediğimde alayla güldü. “Buluşmanızı zehir edeceğim Masal.”
Okulun koridorundaki panolardan birinin köşesiyle oynarken alayla, “Neden mesela anlatsana biraz?” diye sordum. “Çünkü öyle istiyorum,” dediğinde ayağımı sertçe yere vurup, “Uyuz!” diye bağırdım. Sesim koridorda yankılandı. Caner Hoca’nın gazabına uğramamak için sınıftan uzaklaştım.
“Bence benimle iyi geçin. O saçının bozulmasını istemezsin.”
“Yanımda olmadığın sürece istediğim kadar uğraşabilirim Ayaz. Mal, öküz, pislik, hayvan, böcek, ezik, şerefsiz, aslancık…” diye devam ederken, “Korkarım yanındayım,” dediği için sustum. Yutkunup endişeyle, “Ne?” dediğimde gülüp, “Arkana bak,” dedi. Derin bir nefes aldım ve telefonu kulağımdan çekmeden arkama baktım. “Beni özledin mi kedicik?”
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!