11/31 · %32

BY -11-

55 dk okuma10.812 kelime28 Kasım 2025

“Durdur arabayı!”

Bana dönüp tip tip baktı. “Ne diyorsun lan?” “Durdur arabayı diyorum!”

Bir anda frene basıp anlam veremeyen gözleriyle bana döndü. “Derdin ne?”

“Üstüm. Okul formasıyla partiye mi gideceğim?” Gözlerini kırpıştırdıktan sonra gülmeye başladı. Başını direksiyona yaslayıp kahkahalar attıktan sonra gülüşünü durdurmaya çalışarak bana döndü. “Ne ‘durdur arabayı’ diye şekil yapıyorsun? Derde bak ya.”

Omuz silkip sırıttım. “Azcık ekşın olsun dedim.”

Arabayı yine çalıştırırken “Partideki çoğu kişi okuldan kaçmış olacak. Yani amele gibi formayla duran tek sen olmayacaksın merak etme,” dediğinde gözlerimi kısarak ona baktım. “Yine ‘durdur arabayı’ seansı yaşamamızı istemiyorsan kes sesini,” diye tısladığımda sırıtıp yola bakmaya devam etti.

“Of bu Mert dağda mı yaşıyor kaç saattir nereye gidiyoruz biz ya?”

“Kızım daha yeni çıktık yola.”

Oflayıp, “Sıkıldım,” diye söylendim. “İlla bir eğlence istiyorsan partide bakarız,” dediğinde sorarcasına baktım. “Parti oyunlarından kaçamazsın. Mesela ben bugün seninle öpüşmeyi planlıyorum,” dediğinde ona dehşetle baktım.

“Seninle öpüşeceğimi düşünmüyorsun değil mi? Eğer öyle düşünüyorsan parti yolunu hastane yoluna değiştirelim,” diye tıslarcasına konuştum. Kahkaha atıp önüne döndü. İnsanı titreten ses tonuyla, “Göreceğiz,” deyince dudağımı ısırıp önüme döndüm. Beklemekten firavuna döneceğimi düşündüğüm sıralarda sonunda Ayaz arabayı durdurdu ve beklediğim gibi büyük bir villanın bahçesinde coşan insanlar göz hizama girdi. Ayaz arabadan inip benim tarafıma geldiğinde kapıyı açtım ama uyum sağlayabileceğim bir partiye benzemiyordu. "Belki de ben arabada beklemeliyim." dediğimde Ayaz dilini şaklatıp sırıttı. "Parti oyunlarını unuttun mu Masal?" deyip elimden tutup arabadan indirdi ve kapıyı kapattıktan sonra partiye çekiştirdi. Tamam elimde olan eli şu anda burada olmak yerine okulda derse girmem gerektiğini unutturuyordu.

Geniş bahçesine girdiğimizde birkaç yüz bize döndü. “Hoş geldin kardeşim.” Sesin geldiği yöne baktığımda birkaç kez Ayaz’ın yanında gördüğüm esmer yapılı bir çocuğu gördüm.

Ayaz, “Bakıyorum da sapsın. Partiden kendine kız bulamadın mı?” dediğinde sırıttım. Arkadaşlarının yanındaki Ayaz da böyleydi demek. Gerçi biz de onunla arkadaştık. Arkadaştık, değil mi?

Çocuk sırıttı. “Parti yeni başladı. Bana ‘sap’ demek için daha çok erken. Sen kendine bulmuşsun bile,” deyip gözlerini bana çevirdi. Baştan aşağı süzdüğünde rahatsızca yerimde kıpırdandım. Ayaz’ın çenesi kasılırken elini çocuğun omzuna koyup sıktı. Çocuğun yüzü buruşurken olduğu yerde alçalıp acıyla inledi. “Git ve bana içki getir Eray.”

Omzunu bıraktığında çocuk eliyle omzunu sıvazlayarak yanımızdan ayrıldı. Ayaz da elimi tutarak ilerlemeye başladığında peşinden gittim. Çevrede yere koyulan ve buradan rahat görünen büyük puflar vardı. Denemek lazımdı tabii. Çoğu kişi ya dans ettiği ya da yiyiştiği için puflar hak ettiği ilgiyi görmüyordu. Neyse. Ben birazdan gider iki pufu birleştirip yatardım artık.

Adının Eray olduğunu öğrendiğim çocuk Ayaz’a iki içki verdikten sonra yine yanımızdan ayrıldı. “Sana da meyve suyu alırı...” derken elindeki içkiyi alıp kafama diktim. Boş kadehi eline verirken yaramazca sırıttım. Güldükten sonra, “Şaşırtmaya devam et,” dedi. “Bu parti kaça kadar?” Kendi kadehini de bitirdikten sonra, ”Gece boyunca sürecek,” dedi.

“Ve öğlen başladınız?”

Omuz silkti. “Mert’in aptallığı işte.”

Güldükten sonra “Ona aptal deme,” dedim. Tek kaşını kaldırdı. “Çok seviyorum onu ben. Evleneceğiz biz. Kara sevda.” Gözlerini devirip arkadaki banktakilere parmaklarını şaklattı. Bank boşalırken gülerek bankın masasına oturdum. O da oturağa oturduktan sonra bacaklarımdan tutup kendine döndürdü.

“Bacaklarıma dokunuyorsun,” dedim gözlerimi kısarak. Sırıttı. “Evet.” Eline vurduğumda elini çekti. “Sadece kendime döndürmüştüm,” diye homurdandığında sırıttım. “Bu işler böyle güzelim,” deyip yanağından makas almak için elimi götürdüğümde bileğimden tutup birden döndürdüğü için kucağına düştüm. “Ne yapıyorsun be sapık?” Sadece el ele yürüdüğümüzde dönen yüzler, artan müzik sesi yüzünden cırlamama rağmen dönmüyordu. Burada başıma bir şey gelse haberlerde öğreneceklerdi herhalde.

“Sen düştün ben sapık oluyorum. Bence bende gözün var,” dediğinde başımı çevirip hemen arkamdaki başına baktım. Bu hareketimle burunlarımız çarpmıştı.

"Benim? Sende? Gözüm var?" Bir kahkaha attım. "Ajdar'ı yeğlerim." Ellerini belime koyduğunda huylanıp kucağında hareket ettim ve güldüm.

"Bir daha tekrarlama bence." Dediğinde kaşlarımı kaldırıp ona döndüm. "Neyi?"

İmayla bana baktığında gözlerim irice açıldı. "Huylandım be!”

"Tamam, ben aksini söylemedim." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Yanaklarım kırmızının tonlarını tek tek deniyordu. Yanaklarıma bakıp güldüğünde oflayıp önüme döndüm ve düştüğüm kucağından kalktım. Kalktığım gibi ona dönüp bacağına tekme attım.

Bacağını başka tarafa kaçırıp bir de üstüne gülerek, “Iskaladın,” dediğinde dişlerimi gıcırdattım. Yine tekme atmayı denedim ama yine kaçırdı. “Ayaz bir kez vurmazsam daha fena bir şey yaparım,” diye tehdit ettiğimde kahkaha attı. “Sanırım korkudan altıma yaptım.”

Yüzümü buruşturdum. “Pislikleşme.”

“Seni tanımaya çalışıyorum,” deyip laf soktuğu için sırıttı. “Bak bir de laf atıyor. Şimdi görürsün sen,” deyip çevreye bakındım. Yanımdan geçen bir çocuğun elindeki tepsisiyle kendi grubuna götürdüğü kadehlerden birini alıp içindeki içkiyi Ayaz’ın yüzüne fırlattım. Ayaz gelen içkiyle gözlerini yumarken sonunda birkaç kişinin ilgisini çekebilmiştik, hepsi Ayaz’a gülüyordu. Kadehi tepsiyi taşıyan çocuğa verdikten sonra bir kadeh de ben aldım. “Devam et,” deyip sırtına vurduğumda gülerek grubuna gitmeye başladı.

Ayaz’a döndüğümde çevredeki gülüşenlerin susması için kısa bir bakış atmıştı ki bu yetmişti. Kadehi kafama diktikten sonra banka bıraktım. “Tekme atmama izin vermeliydin. Cezanı çektin,” deyip sırıttım. O da pis pis sırıtarak oturduğu yerden kalktı ve bana doğru gelmeye başladı.

“Şimdi sıra benim cezamda,” deyince gözlerimi kırpıştırdım. Yüzümdeki sırıtış çoktan silinmişti. Geri geri giderken aynı hızda Ayaz da bana yaklaşıyordu.

“Ne cezası ya?” diye yakındığımda kolumdan kavradı ve bir yere doğru çekiştirmeye başladı. “Ayaz ne yapıyorsun? Of bıraksana kolumu. Senin yüzünden bileğimde kocaman bir morluk olacak. Hep de aynı yerden tutuyorsun,” diye yakınmalarım devam ederken, “İstersen başka yerden tutabilirim,” deyip sırıttı. Boşta olan elimle tokat attım. Yanağı bile sağa çevrilmemesine rağmen, “Bunun da cezası olacak,” dedi. Bir de pis pis sırıtıyordu. “Madem birbirimize ceza verebiliyoruz yapacağın şeyler için de ben ceza vereceğim. Ona göre adam ol kolumu bırak.”

Olduğu yerde durunca “Ha şöyle,” deyip insafa geldiğini zannettim ve kolumu çekmeye çalıştım ama daha sıkı tutup kendine çekti. “Bıraksana,” diye tısladığımda nefesini yüzüme üfleyerek güldü.

“Henüz cezanı vermedim.”

“Sen ne çeşit bir psikopatsın ya yemin ediyorum cebine uyuşturucu koyup polise şikâyet edesim var.” Sırıttıktan sonra, “Bence uyuşturucuyu suyuma koyup beni yatağa atmalısın,” dediğinde yüzümü buruşturdum. “Senin fantezilerin bana uymaz Ayaz.”

Sırıttıktan sonra “Neyse. Cezaya geçelim,” dedi. Yine ne bok yediğini falan bağıracaktım ama kolumdan kavradığı gibi fırlatınca bir an allak bullak oldum. Ayaz beni fırlatmış mıydı?

Evet mal.

İç sesime gözümü devirdikten sonra ‘madem öyle nereye fırlattı zeki iç ses? Hadi bunu da açıkla bebeğim’ diye düşündüm. Vücuduma çarpan soğuk suyla iç sesim bana büyük bir kapak yapmış oldu.

Havuzun dibine doğru çökerken yukarı çıkmak için çırpındım. Şubat ayında hangi mal havuzuna su doldururdu ki? Ha. Mert.

Yukarı doğru çıkarken bir şey bacağımı tutunca suyun içinde çığlık attım ve su baloncuklar halinde dağıldı. Bacağımdaki şeyden kurtulmak için diğer ayağımla vurmaya çalışıyordum ama gücüm yetmiyordu. Ne olduğunu da göremiyordum ama anladığım kadarıyla bir eldi. Kim beni neden tutmaya çalışırdı ki? Yine bir çığlık dalgası yaşadım ama çığlığım suyun içinde kayboldu. Nefesim azalıyordu ve burnuma çok su kaçmıştı. Bacağımı tutan eller gidince rahatlasam da bu sefer yukarıya çıkmaya gücüm yoktu. Bir kol belime dolanınca yukarı çıkma derdinden kurtulup kendimi bıraktım. Gözlerim kararırken zaten su içerisinde olduğum için uğuldayan sesler kayboldu.

“Bir... İki… Üç...” Dudaklarımda bir baskı hissettiğimde gözlerimi aralamaya çalıştım ama tek yaptığım, hiçbir şey yapmamaktı. Dudağımdaki baskı çekilince göğsümdeki baskıyı hissettim.

Ne oluyor lan, baygınken benden mi faydalanıyorlar?

“Hadi Masal…” Kamu spotu gibi konuşan ses tanıdık geliyordu. Tekrar dudağıma bir şey baskı yaptığında gözlerimi araladım. Baskı gittiğinde sarsılarak öksürmeye başladım. Yanağımdan aşağı akan suları hissedebiliyordum.

Görüşüm netleşirken ilk gördüğüm şey, etrafımda yukardan bana üçüncü bir gözüm çıkmış gibi dehşetle bakan topluluk olmuştu. Daha sonra da üstümde oturan Ayaz’la göz göze geldim. Gözlerimi kırpıştırdığımda, “Gebereceğini sandım. Çok ümitlenmiştim,” dedi. Çatallı ses tonumla, “Kurtarmasaydın,” diye mırıldandım ve boğazım acıdığı için birkaç kez öksürdüm. Üstümden kalktığında kalkmaya çalıştım ama doğrulamadan yere yığıldım. Halime, “Bebek,” diye söylenen Ayaz’ın kolları güven verircesine belimi sardığında söylediği lafa karşılık verme zahmetinde bulunmadan başımı göğsüne yasladım. Hareket ettiğimizi hissediyordum ama gözlerimi açmayı şiddetle reddediyordum.

Ayaz beni rahat bir yere yatırdıktan sonra o da gelip yanıma oturdu. Elini yanağıma koyup, “İyi misin?” diye sorduğunda gözlerimi aralayıp direkt gözlerinin içine baktım. O da benim gibi ıpıslaktı. Demek benden sonra o da suya atlamıştı. E bir zahmet. O kadar atıyorsun bari kurtar değil mi yani?

“İyiyim canım iyiyim. Bir öküz tarafından havuza atıldım. Bir geri zekâlı ayağımdan tuttuğu için sudan çıkamadım. Az daha boğu…” derken, “Ne dedin sen?” diye yükseldi. Neye sinirlendiğine anlayamayıp gözlerimi kırpıştırdım. Koltuktan hızla kalktı ve ellerini sinirle saçlarına daldırdı. “Bileğinden biri mi tuttu?” Onaylarcasına başımı salladım. “Yoksa neden sudan çıkamayayım?”

“Yüzmeyi bilmiyorsun sandım,” diye mırıldandıktan sonra bahçeye çıkan kapıya yöneldi. “Bekle burada.” Elimle destek alıp koltukta yine doğruldum ve bacaklarımı aşağı sarkıttım. Nereye gitmişti bu manyak?

Dışarıdan bağrışlar gelince cevabımı çok iyi almıştım. Yine birini yumruklamakla meşguldü. Benim bileğimden tutan kişiyi. Hızlı adımlarla kapıdan çıktım. Başımdaki sancıyı umursayacak durumda değildim. “Derdin ne lan senin?” deyip bir yumruk geçirdi ve çocuğun yüzü geriye savruldu. “Ayaz!” diye bağırdım. Onun dışında herkes bir bakış atmıştı bana. Dayak yiyen çocuk bile.

“Abi şaka yapıyordum.”

“Ölüyordu lan kız! Ne şakası?”

“Ayaz yeter!” diye bağırıp neredeyse koşar adımlarla yanına ilerledim. Kolundan tuttuğumda beyefendi meşgul(!) olduğu için kolunu sertçe çekti ve neredeyse yere yapışıyordum. Biri beni tuttuğunda bakışlarımı ona çevirdim ve Mert olduğunu gördüğümde Ayaz’ı işaret ettim.

“Durdur şu herifi!”

“Ayaz hadi abi, yeter artık,” deyip Ayaz’ı çekti. Birkaç kişi doğrulmaya çalışan çocuğa yardım ederken tekrar saldırma ihtimaline karşılık Ayaz’ı uzağa çektim. Engel olmayan Ayaz durduğumuzda gözüyle beni süzdükten sonra “Mert bize kıyafet ayarlasana,” dedi. Beni kurtardın, çocuğu dövdün şimdi derdin giyinmek mi?

Mert başıyla onayladıktan sonra içeri girdiğinde biz de peşinden girdik ve bir odaya çıktık. “Az daha boğuluyordum diye çocuğun ırzına geçtin. Asıl nedeni senin beni havuza atman.

Ben de senin ırzına geçeyim mi?” dedim fısıldayarak. Dolaplara bakan Mert’e rezil olmak istemiyordum.

Bana döndü ve “Üstüme içki boşalttın,” dedi. Kollarımı belime bağladım. “Üstünü sikeyim,” dediğimde önce gözleri irice açıldı, sonra dudakları yukarı kıvrıldı ve sırıttı. “Gittikçe bana benziyorsun,” deyip kendini öven babalar gibi saçımı bozdu.

“Allah korusun.”

Bana cevap vermek için ağzını açtı ama aramıza Mert girince sustu. “Ayaz sana benim kıyafetlerimden, Masal sana da kardeşimin kıyafetlerinden ayarladım.”

Uzattığı pantolonla uzun kolluyu alırken, “Kardeşin mi var?” dedim. Az daha ölüyor olsak bile sonuna kadar dedikoducuyuz hacı. “Evet,” deyip gülümsedi Mert. “Tam bir cadaloz.”

Güldükten sonra, “Tüm kardeşler aynı olmak zorunda mı?” diye yakındım. “Senin de mi kardeşin var?”

“Evet. Abilik taslamaya çalışan biri. Tabii ortamı ona bırakmıyorum,” dediğimde güldü. Başımı çevirdiğimde yetim evlat gibi bizi izleyen Ayaz’ı gördüm. “Flörtleşmeniz bittiyse, Mert artık çıksan diyorum? Üstümüzü değiştireceğiz.”

Mert de ben de aynı anda, “Ha?” dedik. “Aynı yerde mi giyineceksiniz?” dedi Mert düşüncelerimi dile dökerken.

“Uzatma da çık dışarı.”

Mert son kez bana baktıktan sonra dışarı çıktı. “Bizi yanlış anlıyor Ayaz,” dediğimde Ayaz umursamadığını belirten bir bakış attı. Oflayıp gözlerimi odada gezdirmeye başladım. Anladığım kadarıyla Mert’in odasındaydık. Oda mavinin farklı tonlarından oluşuyordu ve bir araya getirdiği parçalara bakılırsa zevkli biriydi. “Ben seninle aynı odada giyinmem,” deyip Ayaz’a dön- düğümde çığlık atıp elimle yüzümü kapattım. “İnsan bir haber verir şerefsiz!” diye bağırdım. Güldükten sonra, “Asıl insan bir bakacağına haber verir. Sapık mısın ya?” dediğinde küfrettim.

“Terbiyesiz.”

“Giy çabuk üstünü. Nefessizlikten öleceğim,” dedim elimi yüzümden biraz uzaklaştırırken.

“Masalcığım bakabilirsin,” dediğinde elimi çektim. Pis pis sırıtıp, “Kaslarıma,” diye eklediğinde daha tam olarak giyinmediğini fark edip oflayarak arkamı döndüm.

“Sana dünyadaki tüm küfürleri armağan ediyorum Ayaz. Hepsini bir tarafına sok.”

“Ben bunu ‘kasların beni çok etkiledi Ayaz’ olarak algılıyorum,” dediğinde kaşlarımı çatıp ona döndüm. Altını giymişti ama üstü hâlâ çıplaktı. Kaslarına bakmamaya çalışarak üstüne yürüdüm. “Yumruk atayım sen de onu ‘canın cehenneme Ayaz’ olarak anla,” dedim. Dudağını büzdü.

“Bana kıyabilir misin ki?”

Kahkaha attım. Sonra birden ciddi bir hal aldım. “Elimde olsa kafanı klozete sokardım,” dediğim şeyle sırıttı. “Denemeye göt bulduğun zaman konuşuruz bunları.”

Konu sonsuza kadar kapanmıştı yani.

“Eğer sorun olmazsa odadan çıksan diyorum!”

Arkasındaki tekli koltuğa oturdu. Daha doğrusu yayıldı. “Sorun olur vallahi,” deyip sırıttığında elimi saçlarıma daldırıp sinirle inledim. “Uyuz!”

“Evet, benden hoşlandığını biliyorum,” dediğinde yere attığı Mert’in tişörtünü üstüne attım. “Giyin ve çık şu odadan artık.” Ağzını yayarak, “Yoksa?” dediğinde dudağımı yalayıp sırıttım. “Odada ne bulduysam sana atarım.” Kahkaha attı. “Nedense hiç çıkasım yok.”

Bunu diyen Ayazcık, bundan sadece iki dakika sonra odadan koşturarak çıkmıştı. Çünkü başta hafif şeyler fırlatırken sıra vazolara kadar gelince göt korkusu olmuştu çocukta. Allah’tan bir şey kırılmadan Ayaz’ı odadan çıkarmayı başarmıştım. Yere attığım şeyleri yerine koyduktan sonra giyindim.

"Giyindin mi?" Kapıyı aralamış Mert'e baktım. "Sence?" deyip sırıttığımda üstümü süzdü. "Fazla…” dedikten sonra bakışlarını gözlerime çıkardı. “…yakışmış." dediğinde modelmişim gibi birkaç adım attım. Güldü.

"Bana bir poşet verebilir misin?" dediğimde bön bön baktı. Sırıtıp "Formalar için." dedim. Hemen başını sallayıp kapının yanında ayakkabılığa benzeyen dolabı açtı. İçinde bir sürü kitap ve dergi vardı. Dergi poşetlerinden birini çekti ve dergilerin yığılmasını umursamadan kapağı dergiler dışarı çıkmadan kapatmaya çalıştı.

Ayaz’la Mert'in arasındaki farklardan biride buydu. Ayaz poşeti vermez "Kalk kendin al." diye kabalaşırdı. Mert’se ikiletmeden poşeti dolaptan çıkarmış, şimdi de bana uzatıyordu. Mert’e gülümserken iç sesim devreye girmişti.

Neden şimdi Mertle Ayaz'ı karşılaştırıyorsun ki? Mert zaten Hande’nin hoşlandığı çocuktu, aramızda bir şey geçmesinin ihtimali yoktu, aksine onları ayarlamaya çalışıyordum ama Ayaz niye aklıma gelip duruyordu?

"Senin boğulduğunu Ayaz çocukla kavga ederken duydum. İyi misin şimdi?" deyip elini koluma koydu. Başparmağı güven vermek istercesine kolumu okşuyordu.  Ayaz gibi değil, diye düşündüm tekrar. Ayaz'ın beni kucağına aldığındaki gibi bir güven bulamıyordum Mert’te.

Şunları karşılaştırmayı kes artık, diye bağırdı iç sesim bana. Gördüğüm herkeste aklıma Ayaz geliyordu.

Mert bana sorarcasına bakınca hala cevap vermediğimi fark ettim. "İyiyim evet. Bugün de ölmedim."

 "Ölme de zaten." deyip gülümsedi. Garip bir samimiyet düştüğünü fark ettiğim gülümsemesine donuk bir şekilde bakarken konuyu değiştirmek için "Saç kurutma makinesi falan?" diye mırıldandığımda elini kolumdan çekti.  "Banyoda var. Gel götüreyim."

"Tarif edersen bulabilirim." dediğimde "Sağa bak." dedi sırıtarak. Güldüm. "Demek odanın içinde." dedikten sonra banyoya ilerledim.

"Ben aşağıdayım. Yolu biliyorsun değil mi?"

"Evet." diye mırıldandıktan sonra banyoya girip saçımı kuruttum. Taraklardan birine alıp saçımı tararken tarağı araklamayı düşünmedim değil yani. Zengin olunca tarak bile şekil oluyor abi ya.

Saçımı da taradıktan sonra aşağı indim. Bir yanım Mert'in odasını karıştırmak istese de mantıklı tarafım devreye girmiş engel olmuştu. Tamam, sadece kapı açıldı sanıp telaş yapmıştım ve göt korkusuyla aşağı inmiştim. Ayaz’ı duvara yaslanmış bir şekilde sigara içerken görünce yanına ilerledim.

“Hiç yakışmamış.” Yanındaki masadan içki alırken ona sorarcasına baktım. “Üstündekiler,” dedikten sonra sırıttığında elimdeki kadehi gösterdim.

“Yine yüzüne yemek istiyorsan...” diye başladığımda dilini şaklattı. “Ben iyiyim böyle.”

“Telefonunu alabilir miyim?” Eli cebine gitti ama sonra bir an durdu. “Ne yapacaksın?”

“Haklarımı yemem merak etme. Hande’ye mesaj atacağım,” dediğimde telefonu bana uzattı. “Haklarım sınırsız benim,” dediğinde sırıttım. “Hava mı atıyorsun?”

Sigarasını yere atıp üzerine basarak söndürdükten sonra bana döndü. “Hava atma derdinde olsaydım kaslarım boşuna durmuyor değil mi?”

Ona alaycı bir bakış attıktan sonra telefona odaklandım. Hande’ye kısa bir çantamı almadan okuldan çıkma mesajı attıktan sonra telefonu ona uzatacakken son anda vazgeçtim. Sigarasını yakıyordu ve ilgi odağı kesinlikle ben değildim. İlerideki kız kavgasını izliyordu. Zaten çoğunluk dans ediyordu. Yemin ediyorum parti parti değil, teen wolf çekimleriydi. Her yerde başka bir olay...

Hızlıca menüye girdim ama galeriye mi yoksa mesajlara mı girmem konusunda tereddüt yaşadım. Hangisini daha çok istiyordum? Ayaz’ın kimle ne konuştuğunu okumayı mı yoksa Ayaz’ın rezil fotoğraflarını görmeyi mi?

Kararımı verip galeriye girdiğim an telefonu elimden aldı. “Bir ibnelik yapacağını biliyordum,” diye homurdandığında omuz silktim. “Bunu sonra bir ara yine deneyeceğim,” diye uyardığımda kolunu omzuma atıp, “Nah,” dedi. “Bir daha sana telefonumu verir miyim sanıyorsun?”

Söylediğiyle kaşlarımı çattım. "Sen benim telefonumdaki fotoğrafları ezbere biliyorsun ama!"

Pis pis sırıttıktan sonra içkisini kafasına dikti. "Şu benekli geceliğini de bir ara görmek isterim."

Tek sorun buymuş gibi “Puantiyeli.” diye düzelttiğimde gülmeye başladı. Ona sinirim yetmiyormuş gibi kendime de oflayarak yanından gitmek için hareketlendim ama kolumdan tutup kendine çekti. "Şu kolumla ne derdin var?" diye söylendim ama yakınlığımız sorumun sonuna doğru sesimin kısılmasını sağladı. Yetmezmiş gibi burnunu burnuma sürttü. Diğer eli de belime gittiğinde nefesimi tuttum. Onunla kurduğum temaslar, saniyeler içerisinde nabzımı oynatabiliyordu.

“Aranızda hiçbir şey olmadığını söylemiştin.” Bu ses kesinlikle bir sürtüğe ait olmalıydı. Başımı çevirdiğimde Selin’i görünce tahminimin doğru çıktığını fark ettim.  Ayaz ellerini yavaşça çekti. “Aramızda hiçbir şey yok. Tıpkı senin yattığın kişilerden bahsederken söylediğin gibi.”

Gülümsedi. “Tabii ki yok sevgilim.” Abartılı bir şekilde gözlerimi devirdim. İşine gelmeyince alttan almayı, işine gelince kıskanç sevgili rolünü üstlenip kola cam batırmayı biliyordu. Elini Ayaz'a uzattı. "Hadi dans edelim." Ayaz bana kısa bir bakış attıktan sonra Selin’in uzattığı eli tuttu. Elimdeki kadehi sıkmaya başladım.

Selin bana dönüp "Aa bakın kimler hala burada." dediğinde başımı yana eğip yapay bir şekilde sırıttım. Sanki demin görüp kıskanmamış gibi…

"Bana bulaşmak istemezsin." deyip elimdeki kadehi gösterdim. "Kafanda kırmaktan çekinmem." Sesim hırlarcasına çıkmıştı. Selin gözlerini devirdikten sonra Ayaz'ı dans edenlerin yanına doğru çekmeye başlamıştı. Ayaz omzunun üstünden bana bakınca gözlerimi kaçırdım. Kesinlikle şu an olmak istediğim son yer Ayaz’la Selin'in dans ettiği bir yerdi.

Yeni bir kadeh alıp kafama diktim. Sarhoş olmak istiyordum ama havuza düşmeden önce içtiklerim etkisini çoktan kaybetmişti. Soğuk su sağ olsun. Kendime geldikten sonra içtiğim ikinci kadeh yeterli gelmediğini hissettiğimde diğer kadehe de uzandım ama sonra elimi geri çektim. Burada sarhoş olsam benimle uğraşacak hiç kimsem yoktu. Bu gerçek sinirimi bozarken evin içine ilerledim. Boş salonda koltuğa oturup yayıldım.

Yaklaşık bir saat öylece oturmuştum. Uyuyamıyordum ama okuduğum tüm kitapları ve filmleri gözümün önünden geçirmiştim. Sırf dışarıda ne bok yediklerini bilmediğim Ayaz ve Selin’i düşünmeyeyim diye ama düşünüyordum işte. Boş salonda koltuğa oturup yayıldım. Sanırım biraz şekerleme yapabilirdim. Hem gece Hande malı sağ olsun uyuyamamıştım. Yaklaşık yarım saat öylece oturmuştum. Uyuyamıyordum ama okuduğum tüm kitapları ve filmleri gözümün önünden geçirmiştim. Sırf dışarda ne bok yediklerini bilmediğim Ayaz ve Selin'i düşünmeyeyim diye ama düşünüyordum işte.

Kalkıp salondan çıktığım an sert bir şeyle çarpışmamla acıyla inledim. “İyi misin Masal? Özür dilerim, özür dilerim.”

Mert tek elini koluma diğerini de tuttuğum burnuma götürdü. Ve yine, “Özür dilerim,” dedi.

Gülerek, “Tamam sus,” dediğimde sırıttı. Elimi sızlayan burnumdan çektiğimde o da ellerini üstümden çekti. “Ne arıyorsun burada?” dediğinde ona sorarcasına baktım. Koluma girdikten sonra beni bahçeye sürükledi. “Dans etmek yerine,” diye ekledi. Onaylamazcasına sesler çıkarıp kolumu çekmeye çalıştım ama izin vermedi. “Hadi ama Masal. Partideyiz.”

İtiraz edecek gibi oldum ama Selin-Ayaz ikilisini görmemle sesimin kesilmesi bir oldu. Mert de bu fırsattan istifade beni dans edenlerin yanına çekti. Onların tam çaprazına.

Kollarını belime dolayıp sallanmaya başladı. Barda dans etmek için uygun bir şarkıydı ama kesinlikle benim şu anki çökmüş yüz ifademe uymuyordu. Ayaz göz göze geldikten sonra beni gördüğünü fark edip yine bana baktı. Gözleri belimi kavramış Mert’in kollarına kayınca çenesi kasıldı. İbnelik değil mi? Gülümseyerek kollarımı Mert’in boynuna doladım ve biraz daha yaklaştım. Mert’in gözleri parladı ve dansa daha hızlı ayak uydurmaya başladı. Benim tek derdimse rezil olmayacak kadar dans edebilmekti. Dansla aram iyiydi ama şu saçma sapan hareketler yapıp eğleniyormuş gibi gözükenlerden değildim.

Ayaz’la yine göz göze geldiğimizde gözleri sanki buna hakkı varmış gibi ateş saçıyordu. Bize doğru gelecek gibi oldu ama Selin Ayaz’ın çenesinden tutup kendine çevirdi ve gülümseyerek dudağına bir öpücük kondurup geri çekildi. Dişlerimi gıcırdatıp hızla önüme, Mert’e döndüm. O salak kızın Ayaz’ın sevgilisi olmasını ve onu istediği zaman öpüp onunla yakınlaşabiliyor olmasını kaldıramıyordum. Ben düşüncelere dalmışken Mert alnını alnıma yaslayıp, “Çok güzelsin,” dediğinde aklım Ayaz’da olsa da ayıp olmasın diye gülümsemeye çalıştım ama niyeti bana yürümekse diye de kırmadan önüne set çekmem gerekiyordu. Aklım Ayaz’da olduğu için zihnim cümle kurmamı zorlaştırıyordu.

Gözlerim yine Ayazların olduğu yere kaydığında bize yaklaşmış olduklarını fark ettim. Selin ona bir şeyler anlatıyordu ama Ayaz duymuyor gibiydi. İlgisi üzerimizdeydi ve çenesi kasılmıştı. Ağzını oynatarak, “Ne halt yiyorsun?” dediğinde şirince sırıttım. “Dans,” dedim ben de ağzımı oynatarak. Bir küfür mırıldandı ama gözlerimi Mert’e çevirdim.

“Ayaz’dan mı hoşlanıyorsun?” Sesinden anladığım kadarıyla “evet” cevabını istemiyordu. Benim cevabım zaten “evet” değildi. Değildi, değil mi?

“Hayır,” diye mırıldandım düşünmemeye çalışırken. Gülümsedi. “O zaman bunu yapmam seni rahatsız etmez,” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Sırıtarak başını bana yaklaştırmaya başla- yınca yapacağı şeyi anlamıştım. Hayır, hayır, hayır.

Kaçmak için bir yol arıyordum ama beynim durmuş gibiydi. Kolumdan hızla çekildiğimde sert bir bedene çarptım. Evet, bu Ayaz’dan başkası değildi. “Partner değişikliği.” Selin’i Mert’e ittirip beni elimden tuttuğu gibi onlardan uzaklaştırdı.

“Elimi bıraksana!” diye tısladığımda durup beni birden kendine çekti. “Ne yapıyorsun?” Öpecek kadar yakınımdaydı ama hiçbir hamle yapmıyordu.

“Dans,” dedi benim Mert’le dans ederken ona söylediğim gibi. Kollarını belime doladı. Aramızda kalmış kollarımdan rahatsız olduğum bahanesiyle ellerimi omzuna koydum. Kesinlikle bunu yapmak istediğim için yapmamıştım. Hiç değilse bahanem vardı.

Gözlerimi sonunda dudaklarından alabilip gözlerine baktığımda o da bana baktı. Şimdi gözlerinde her şeyi unutuyordum. Ona olan sinirim geçiyordu ve sanki Selin’in varlığı bitiyordu. Omuzlarım duyguların ağırlığıyla çökerken nefesimi üfledim.

“Bugün ilk öpücüğünü aldım. Sana yapacağımı söylemiştim,” dediğinde kaşlarımı çattım. Sırıtıp, “Suni teneffüs yaparken,” dediğinde kekeleyerek “O öpücük sayılmaz,” dedim. Sırıttı. “İki dudak birbirine değiyor. Nasıl sayılmaz?”

“Manyak mısın ya? Kendimde bile değildim.” Yine birbirimizle uğraşırken ortama ayak uydurmak için sallanmayı da eksik etmiyorduk.

“Ama ben kendimdeydim,” dediğinde dudağımı dişleyip gözlerimi kaçırdım. “İlk öpücük değildi o. Ben öpmedim.”

“Her türlü ilk öpücüğünü ben alacağım Masal.”

İddialı bir şekilde sırıttım. “Öyle mi? Çünkü eğer sen kolumdan çekmeseydin Mert az daha beni öp...” derken şarkının ritmi eşliğinde sinirle beni itip sonra yine elimden tutup beni döndürerek kendine çekti. Ellerim omzuna düşerken kolları belimi daha sıkı sardı ve beni kendine yasladı. “Mert seni öpmeyecek.”

Söylediği şeyden emin gibiydi. Allah bilir bundan emin olmak için kaç kez yumruklarını konuşturacaktı.

“Emin olma o kadar,” dediğimde sinirle üstüme yürümeye başladı. Ben de kolu belime sarılı olduğundan geriye doğru gitmeye başladım.

“Eğer öperse ne olacağını ona göstereceğim,” dediğinde sorarcasına ona baktım. Ama bu sefer ne yapacağını merak etmiyordum. Merak ettiğim şey çok farklıydı.

“Neden?” dedim. “Neden beni kıskanıyorsun?” Söylediğim şeyle gözlerini kırpıştırdı. “Öyle bir şey yapmıyorum.”

“Emin misin?” dediğimde sıkıntıyla nefesini dışarı verdi. Cevaplamak yerine, “Peki sen neden bizi izleyip duruyorsun?” diye bir soru yöneltti. Ben de gözlerimi kırpıştırdım. Cevap verememem onu keyiflendirmişti. Sırıttı. Sonunda, “Öyle bir şey yapmıyorum,” dedim ben de.

“Emin misin?” dedikten sonra beni şarkının ritmine göre geriye doğru eğdi ve yüzlerimiz arasında kısa bir mesafe bıraktı. “Sanırım ikimiz de yalan söylüyoruz.”

Fısıldayışı yüzümde dağılırken derin bir nefes alıp dudaklarına bakmamak için savaş verdim. Ve kaybettim. Gözlerim bir an dudaklarına kaydığında hemen toparlanıp yine gözlerine baktım.

 Şarkı bittiğinde bedenlerimizi doğrulttu. “Benden hoşlanıyorsun,” dediğinde gözlerimi devirdim. Kolları arasından çıkarken "Yine ukalalık yapıyorsun." dedim duygusuz çıkarmaya çalıştığım sesimle. Beynim düşünmeyi reddediyordu. Söylediği şeyi düşünmek istemiyordum.

Başını onaylamazcasına salladı. "Benden hoşlanıyorsun Masal."

“Yeter artık!” diye çıkışıp onu ittirdim. “İstediğin zaman Selin’le olup istediğin zaman yanıma gelemez- sin. Sevgilin olmasına rağmen benim birileriyle yakınlaşmama laf edemezsin. Senden hoşlanmıyorum Ayaz! Eğer bir saniye bile senden hoşlansaydım bundan kurtulmak için elimden geleni yapardım zaten,” diye çıkışıp yanından geçmeye çalıştım ama kolumdan tutup durdurdu. “Mert’i düzgün biri mi sanıyorsun?” diye bağırdığında geri çekilmeye çalıştım ama izin vermedi. Söylediğim şeylerden işine gelene takılıyordu. Zaten diğerlerine verecek ne gibi bir cevabı olabilirdi ki?

Mert’le aramda bir şeyin geçme ihtimalinin olmadığını bilmediği için sinirlenip duruyordu. En yakın arkadaşım ciddi olmasa bile Mert’ten hoşlanıyordu ve ben de Mert’e arkadaş gözüyle bakıyordum. Sadece Ayaz’a haddini bildirmek için bu ayrıntıları söylemiyordum ama o da bir türlü haddini bilmiyordu.

“Senden daha düzgün olduğu kesin.”

"Seninle bir ortamda baş başa kalsa seni bir kez bile dinlemeden yatağa atar o be!"

Söylediği terbiyesizliği umursamadan yine kurtulmaya çalıştım.

“Niye beni yargılayıp onu yüceltmek yerine onun gerçek yüzünü görmeye çalışmıyorsun?”

“Belki de âşık oluyorumdur. Âşık olunca böyle olur değil mi? Ne olduğunu umursamadan seversin!” diye bağırdım. Sinirden boynundaki damarlar belirginleşmişti. Burnundan nefesini veriyordu. Beni duvara yasladıktan sonra başımın yanından duvara yumruk attı.

Nefesini burnundan verdi. “Sus Masal!” Sırıttım ve yavaş bir şekilde onu ittirdim. Söylediklerimden sonra güçsüz kaldığı için kolayca birkaç adım geriledi.

“Aramızda hiçbir şey olmadığını sanıyordum,” dedim onun Selin’e söylediklerine gönderme yaparken. Omzuna çarparak yanından geçtim ve kıyafetlerimin olduğu poşeti aldıktan sonra bahçenin çıkışına ilerledim.

“Masal nereye?”

Omzumun üstünden bana seslenen Mert’e baktım. “Başım ağrıyor biraz. Eve gidip yatsam iyi olur.” Gitmek için önüme döndüğümde ardımdan “Dur ben bırakayım,” diye bağırdı yine. Sabırla ona dönecekken Ayaz’ın sesini duyunca oflayıp yürümeye devam ettim.

“Sana ne lan Masal’dan? Ben bırakırım.”

Bahçeden çıkıp boş sokakta otobüs durağı bulma umuduyla ilerlerken tam da beklediğim gibi kolumdaki elini hissettim. “Ya gitsene başımdan!”

Sertçe kendine döndürdü. "Sana bayılmıyorum. Partide sevgilim varken senin yanında durmak cazip değil. Ama seni buraya ben getirdim, ben geri götürürüm. Sandığının aksine otobüs durağının olmadığı bir yerde gece vakti ortada bırakmayacak kadar adamlığım var hiç değilse.”

Ben söyledikleriyle sarsılırken kolumdan çekiştirip arabaya bindirdi. Kapıyı sertçe kapattıktan sonra o da sürücü koltuğuna geçti. Arabayı çalıştırdığında oflayıp arkama yaslandım ve camdan dışarıyı izlemeye başladım. Onu bilmiyordum da ben sonradan söylediklerime pişman oluyordum ama kırgınlığım da geçmiyordu işte. Gözlerim cama düşen yansımasına takılırken olduğum yerde rahat bir pozisyon aldım. Başı bana döndüğünde camdaki yansımasıyla göz göze geldik. Bir süre baktı ama sonra vazgeçip önüne döndü. Evin önüne geldiğimizde bir şey demeden kapıyı açtım. Elleri direksiyonu kavramış bir şekilde önüne bakarak hareketsiz kalmaya devam eden Ayaz’ın da bir şey demeye niyeti yoktu zaten. Kapıyı sert bir şekilde kapattıktan sonra apartmanın kapısına yöneldim. Kapıyı açarken engel olamadığım bakışlarım Ayaz’a döndü. Arabasının araladığı camının ardından bana bakan bakışlarını göz göze gelişimizle kaçırdığında başımı onaylamazca sallayıp içeri girdim.

Birbirimizi kırıp duruyorduk ve bunu bilerek yapıyorduk.

 

***

Dondurma kutum bittiğinde ofladım. "Umut gelip kutumu alıp çöpe atsana!" diye böğürdüm.

"Tabi ablacım." alaylı sesi gelince bunun onun dilinde 'nah' olduğunu biliyordum. Oflayıp ayağa kalktım ve elimde kutuyla mutfağa ilerledim. Mart ayına gelmiştik. Pazar gününde çoğu yaşıtım dışarıda arkadaşlarıyla dolaşırken ben evde hiçbir şey anlamadığım filmi izlerken dondurma yiyordum. Neden mi? Sevgili arkadaşım Hande bugününü uyumaya ayırmıştı. Ben de denemiştim tabii ama hayat bana götüyle güldüğü için uykusuz bir gün daha geçiriyordum.

Mutfaktan çıkarken koridorda siyah bir şey gördüğümde kaşlarımı çatarak eğildim. Söverek doğrulup bir iki adım geriledim.

"Bana dokunma tamam mı lan?" dedim tedirgince. Ay resmen böcek vardı yahu.

"Bekle ebeni senin terlik alıp geliyorum." deyip vestiyere koşturdum. Elimde geçen ilk terliğin benim değil de Umut'un olması iyiye alametti.

Terlikle böceğe vurmaya kalbim dayanamayacağından terliği böceğe attım. "Öl a*ına koyayım öl."

Birkaç dakika geçince "Öldün mü lan?" deyip terliği parmak ucumla ittirdim. Böcek ‘ölmedim’ dese ben ölecektim haberim yoktu. "Hala kıpırdıyor." deyip geri çekildim. Kara kara ne yapacağımı düşünürken böceğe işaret parmağımla tehdit ettim. "Bekle oğlum annemi çağırıyorum öleceksin sen." deyip annemin yatak odasına koşturdum.

Kapıyı açmamla o da çıkıyor olduğu için çarpıştık. "Masal ne oluyoruz kızım?" diyen anneme mevzuyu ölüyormuşum gibi anlattım.

"Ferhattt!!" diye bağırdı annem. Üstünü giyinen babam homurdanarak böceği peçeteyle aldı ve camdan attı. Öldürünce ‘yazık’ diye düşündüğü için camdan atıyordu ve hiçbir farkı olmadığını babama anlatamıyordum. Böcek ölmeden önce bungee jumping yaptığı için babama minnettar mı kalacaktı? 

Umut omzuma çarpıp koşarak kapıdan çıkarken "Üh be hayvan!" diye bağırdım. "Geç kaldım gerizekalı." diye sövdü o da.

"İki saat saçını yapacağına erken çıksaydın. Bari bir şeye benzesen." Bana dönüp kötü kötü baktı. "Üstüne böcekler gelir inşallah."

Korkup ona doğru gitmeye başladım. "Bedduanı geri al!" diye çıkıştım. Gülerek asansöre bindi. Şerefsiz ya.

Annemleri de yolcu ettikten sonra yine salona geçtim. Olum bu film bitmedi mi hala ya?

Yarım saat telefonumdaki oyunlarla zaman geçirdikten sonra zil çalınca oflayarak kapıya yöneldim. Umut yine bir şeyini unutmuştur kesin. Beynini herhalde. Hep unutuyor zaten.

 “Ne var Umut…” derken dudaklarımı birbirine bastırdım. Şu anda kapımda dikilen siyahlar içindeki kahverengi gözlü çocuk kesinlikle Ayaz’dan başkası değildi.

Kapıya yaslanmış bana bakan kahverengi gözlere biraz daha bakarsam bayılacağımı düşündüğüm için gözlerimi kaçırıp bir bahane aradım. “Evde yokum,” dedim tam da bana bakan gözlere. Evet, dâhi aklım bir bunu bulabilmişti. Hani alkışım?

“Yalan söyleme konusunda berbatsın,” dedi yüzünü buruşturduktan sonra.

“Ne demeliydim Ayaz?”

“Beni görmek istemediğini,” dediğinde oflayıp, “Seni görmek istemiyorum,” dedim. Omuz silkip beni kenara itti ve eve girdi. “Umurumda değil.”

O dış kapının hemen karşısındaki kapıdan salona girerken arkasında ona söven bir Masal bırakmıştı. Oflayıp kapıyı kapattım ve ben de salona geçtim. “Burada ne arıyorsun?” dediğimde ceketini koltuğa attı. Çocuk deri mont sıçıyor mübarek. En son bir tanesini aldığımı hatırlıyordum.

“Biraz yardım fena olmaz,” dedi. Sorarcasına ona baktığımda üzerindeki tişörtü çıkardı. Hızla arkama döndüm. “Ne yapıyorsun ya? Annemler evde yanlış anlayacak çık çabuk dışarı!”

“Annenler bir saat önce dışarı çıktılar. Yalan konusunda berbat olduğunu söylemiş miydim?”

Ellerim yüzümdeyken sırtım hâlâ ona dönüktü. Onu üstsüz görmeye falan niyetli değildim. Tamam, niyetliydim ama onun bilmesine gerek yoktu yani. “Evimi mi gözetliyorsun?”

“Yolumun üstü,” dedi o da. Gözümde omuz silken bir Ayaz canlandırınca nefesim kesildi. O kasları gözümün önüne gelebiliyordu. Sus Masal. Kes Masal. Ebenin Masal.

“Artık bana dönsen ve kaslarımı görmek istemiyormuş gibi davranmayı kessen?” Al işte.

“Sen de şu ukalalığını kessen!” diye tıslayıp onu odadan çıkarmak için ona bakmadan ittirmeye çalıştım. Elim karnına çarparken o acıyla inledi ve elime sıvı bir şey bulaştı. Dehşetle gözlerimi açıp elime baktım ve telaşla Ayaz’a döndüm. Ayaz’ın karnındaki kesikten pantolonuna kadar kan akıyordu.

“Ayaz... Sen ne yaptın Allah’ın cezası?” diye bağırıp ona yaklaştım ve yarasına dokunmamaya çalışarak elimi karnına koydum. “Tabii sana hikâyemi anlatmayı çok isterim ama önce şu yaraya bakalım derim.”

Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Yine ve yine çok yakınımdaydı.

“Bakıyorum da çok telaşlandın,” deyip sırıtınca gözlerimi kıstım. “Karnındaki yarayı büyütmemi istemiyorsan kes,” diye tersledikten sonra elimi aramızdan omzuna çıkarıp vurmayı planlıyordum ama yine karnına çarptı.

Kendini sıkarken, “Şunu yapmayı kes,” diye mırıldandı. “Özür dilerim,” deyip birkaç adım geri çekildim ve telaşla banyoya koşturdum. Allah’ın belası yine kim bilir kiminle kavga etmişti. Yüzünde ya da kollarında morluklar yoktu. Tek kusuru şu anda karın kaslarını kana bulamış kesikti. Gerekenleri aldıktan sonra çamaşır makinesinin üstüne koyup salona geçtim. “Banyoya kadar yürüyebilecek misin?” dediğimde salondaki geniş aynanın önündeki dolabın üstüne dizdiğimiz aile resimlerimizden gözünü alıp bana döndü.

“Yüz altmış beş yerimden bıçaklanmadım biliyorsun değil mi?” dediğinde gözlerimi devirdim. “Hem neden işte burası rahat,” deyip daha da yayıldı.

“O beyaz koltuk kan olursa, annem sağ olsun benim beyaz tenim de kan olur,” dediğimde sırıtarak kalktı. Acıyla inlediğinde telaş yapıp yanına gittim. “Neden ani hareketler yapıyorsun mal?” deyip kolumu beline doladım ve banyoya doğru ona birkaç adım attırdım.

“Bu halini görmeye değerdi,” dediğinde başımı çevirip hemen dibimde, benden uzun olduğu için yukarıdan bakan Ayaz’ın sırıtan yüzüne tip tip baktım. “İnsanım ben de ondan yani. Yoksa seninle alakası yok,” diye alelacele söylediğimde sırıtması silinmemişti. Oflayıp önüme döndüm. Banyoya geldiğimizde klozetin kapağını kapatıp onu oturtturdum.

"Bu kadar ilgiden sonra bir çorbanı içerim." dediğinde banyonun kapısını kapatıyordum. Umut malı aniden eve gelirse falan diye.

"Çorbamı içmek istemezsin." dediğimde sırıttı. "Zehirlenme tehlikesi?" Gülüp onaylarca başımı salladım ve karşısına geçip diz çöktüm. Kolum kesildiğinde Ayaz’ın yaptıklarından yola çıkarak oksijenli suyu gazlı beze döktüm. Çok normal (!) bir hayatımız olduğu için sırayla kesiliyorduk ve bu tarz şeyleri öğreniyorduk. Oksijenli bezi yaraya doğru götürürken Ayaz’ın yüz ifadesine bakıyordum. Acıdığını hissettiğim an bezi kenara atmayı düşünüyordum. Ayaz tam gözlerimin içine bakarken bez kesiğe değdi. Yüzünü buruşturduğunda benim de buruşturduğumu fark ettiğimde onun bakışları yüzümde gezinirken iç çekip gözlerimi yarasına çevirdim. Üzerindeki kanı sildiğimde derin olmasa da uzun bir kesik olduğunu fark ettim.

“Üh,” diye mırıldandım. “Bari daha insancıl kesseymiş.”

Alaycı sesini duyduğumda başımı kaldırıp ona baktım. “Kavga anında söyleyemedim ‘bıçaklarsan insancıl olsun’ diye,” dediğinde gözlerimi devirdim ve bezi kesiğine bastırdım. Vücudu kasıldı. Selin kolumu kestiğinde yaptığı gibi “Benle iyi geçin bence,” dediğimde başıyla onayladı. Haline güldükten sonra tekrar yaraya baktım.

Dikiş atılacak bir şeye benzemiyordu. Uzundu ama derin değildi. Beze tentürdiyot döküp yarasına sürmeye başladım.

"Sırayla mı kesiliyoruz?" dedim gülerek. Gözümü kısa bir an ona çevirdiğimde sırıttığını gördüm.

"Sıra sende." dediğinde "Selin bir daha denemezse başka beni kesecek kimse yok." dediğimde güldü. Başımı kaldırıp gözlerimi ona diktim. "Bana bu kadar güvenme."

"Beni kesmekle mi tehdit ediyorsun?" dedim sırıtarak. "Dünya için bunu yapmalıyım." dediğinde keyifle tentürdiyotlu bezi de yere koyup yaranın üstüne sargı çektim. Yaraya hafifçe vurup, “Eskisinden daha yeni oldu,” diye dalga geçtiğimde sırıttı. “Şu yaraya vurma işinden vazgeçmezsen oturup yine sargılamak zorunda kalacaksın,” dediğinde bezleri alıp çöpe attım. Tentürdiyodu ve artan sargıyı da küçük ecza dolabımıza koydum. Ona dönüp kıçımı lavaboya yasladım.

“Ee artık anlatsan?”

“Önce bir mola,” dediğinde ona sorarcasına baktım. “Tuvalet diyorum…” dediğinde hâlâ anlamamıştım. Ben ona bön bakarken, “Eğer biraz daha banyoda durursan cırlamandan falan korkmayıp önünde tuvaletimi yapacağım,” dediğinde gözlerimi irice açıp lavaboda musluğu açtım ve “Seni geri zekâlı,” deyip ona su fışkırttım. Su şap diye direkt yüzüne geldiğinde kıkırdadım.

“Cırlama sakın,” dediğinde anlamayıp ona baktım ama hemen sonra kendini çok iyi anlatıp lavaboda akan suyu bana fışkırtmıştı. Elimi önümde tutup gülerek geri giderken, “Kes şunu!” diye çıkışıyordum ama atmaya devam ediyordu.

“Kasığına tekmeyi geçiririm!” dedim bu sefer de. Çamaşır makinesiyle Ayaz’ın arasında sıkışmıştım ve son umudum bu tehditti. Yine su fışkırttığında omzuna vurdum. “Benim evim lan burası. Kime artistlik yapıyorsun?” diye çıkıştığımda gülerek elini musluktan şükür ki çekti. Ama sonra koyduğu yerle şükrettiğime pişman oldum. Eli belimdeyken burnunu burnuma sürttü. “Yapma,” diye mırıldandım. Kaşlarını çattı. “Neyi?”

“Bana yakınlaşmayı kes,” diye çıkışıp onu ittirmeye çalıştım ama bana daha çok yakınlaştı. “Neden?” dediğinde gözlerimi ona diktim. “Cidden ‘neden’ diye mi soruyorsun?”

Gözlerini kırpıştırdı. “Anlamıyorum,” dedi.

“Geri zekâlı,” diye tıslayıp çamaşır makinesiyle arasından çıkmaya çalıştım ama izin vermedi. Elini çeneme koyup ona bakmaya zorladı. “Neden?”

“Senin sevgilin var. Onu seviyorsun. Sonra gelip yakınlaşmaya çalışıyorsun.”

Sırıttı. “Arkadaş gibi davranıyorum,” dediğinde son gücümle onu ittirdim. “Arkadaşlar bu kadar yakınlaşmaz,” deyip banyonun çıkışına yöneldim. Bileğimden tutup kendine döndürdü. Ona atabileceğim en kötü bakışı atmaya çalıştım.

“Beceremiyorsun,” dediğinde ne ayak dercesine başımı salladım. “Sinirli olmayı.”

“Ama sen çok iyi beceriyorsun, sinir etmeyi.” Güldükten sonra gözlerimin derinlerinde bir yerinde kayboldu bakışı.

“Çabaladığım şeyi mahvetme,” dediğinde ciddi yüzüne bakıp kaşlarımı kaldırdım. “Aramızdaki bu şeyi mahvetme.” İmayla, “Arkadaşlığı mı?” dediğimde sırıttı. “Fark etmesen de benden hoşlanıyorsun Masal.”

“Eğer bir daha ‘benden hoşlanıyorsun’ dersen yüzüne yumruğu geçireceğim!”

“Tamam demeyeceğim,” dedikten sonra “piçlik yapacağım” sırıtışıyla, “Bana âşıksın,” dedi. “Seni piç.” diyerek yumruğumu kaldırdım ama kolayca kaçtı. “Çık hadi, tuvaletim var.”

“Cırlama sakın,” dedim onun bana su atarkenki dediğini taklit ederek. Ama o benden zeki çıktığı için bana sorarca bakmak yerine ellerini önünde siper etmişti ve ona attığım sudan kurtulmuştu.

“Iskaladın,” deyip sırıttı ve kaşlarını indirip kaldırdı. “Bir daha deneyeyim ister misin?”

“Tabii önce tuvalet işini halledelim,” deyip eli pantolonunun düğmesine gittiğinde çığlık atarak banyodan çıktım. Arkamda gülen bir Ayaz bırakmıştım. Biri şunun kafasını tuvalete sokup üstüne sifon çekebilir mi?

“Yemek hazırla bana, kadın!” diye alay ettiğinde, “Sadece işine bak...” diye dalga geçtim ben de. Mutfağa girdim. O dedi diye değil de ben de çok acıkmıştım. Buzdolabıyla bakışırken göz hizama Ayaz’ın kolu girdi ve dolaptan sabahki kahvaltıda yediğimiz, daha doğru yiyemediğimiz kızartmadan kalanların olduğu tabağı çıkardı. Eğer o kızartmadan yemeyi düşünüyorsa daha çok beklerdi. Çünkü annem biberleri karıştırdığı için çok acı olduğundan ailecek hiçbirimiz yiyememiştik.

Tabağı masaya koyduktan sonra bana döndü. “Dolabı kapatmayı düşünüyor musun?” Hızla dolabı kapatıp şirince sırıttım. “Sen bir şey karıştırmıyorsun değil mi?” dediğinde ellerimi arkamda bağladım ve sırıtmam devam ederken yanına yaklaştım. Yanağım ağrıyordu sırıtmaktan yahu. Ama o acı kızartmayı yediğindeki yüz ifadesi için değerdi.

“Oturup yesene. Dur ben çatalla ekmek getireyim. Sen yorulma,” deyip onu sandalyeye ittikten sonra çatalla ekmeğini önüne koydum ve karşısına oturup sırıtarak ona baktım.

“Sen yemeyecek misin?”

“Aç değilim.”

Ne halt yediğimi anlamak istercesine beni süzdü ama sonra vazgeçip kızartmalardan birini ağzına attı. Gözlerim intikam aleviyle yanarken yüz ifadesine baktım. Hay ebenin, neden sırıtıyor?

Sırıtmamı bozmamaya çalışırken, “Tadı nasıl?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Güldükten sonra bir biberi daha ağzına attı. “Neden sırıtıp durduğunu şimdi anladım,” deyip sırıttı. Gözlerimi devirdim. “Seni mahvetmek için illa bir yol bulacağım.”

Yemeğe devam ederken, “Kolay gelsin,” dedi. Oflayıp masadan kalktım ve dolaba yöneldim. Peynir zeytin falan çıkarıp masaya koyarken “Hani aç değildin?” diyen Ayaz’a sırıttım. “Hani yalan söylemem berbattı?” dedim ben de. Onu aç olmadığıma inandırmıştım.

Ayaz, “Göz teması kurmadığın sürece yalan söyleyebiliyor- sun,” derken masaya oturuyordum. Başımı onaylarcasına salladım. “Ve sen de fark etmiyorsun,” deyip sırıttım. “Aman ne büyük kayıp,” diye homurdandı.

Ekmeğime sürdüğüm reçeli ağzıma attım. Reçeli çiğnerken ikimize de meyve suyu doldurdum. “Sen en büyük kaybını kafanda yaşamışsın.”

Meyve suyumu yudumlarken, “Sen de bel altında yaşamışsın,” dediğinde boğazımda kaldığı için öksürmeye başladım. Gülerek karşımdan uzanıp sırtıma birkaç tane geçirdi. Travesti mi diyordu o bana?

 Eline vurup yerine oturmasını sağladım. “Boğularak ölmesem, ciğerlerim çıktığı için ölecektim,” diye homurdandım. Sırıtıp peynirden ağzına attı. “Ne zaman yardım istersen ben hep buradayım,” dediğinde güldüm. “50 IQ kaybettiğimde gelip senden yardım isterim.”

“Fark ettiysen havuzdan seni ben çıkardım,” dedi çatalıyla beni gösterirken.

Ben de çatalımla onu gösterdim. “Fark ettiysen havuza atan da sendin.”

Çatalıyla çatalıma vurduğunda dudaklarım kıvrıldı. Yüzümde gezinen bakışlarından sonra iç çekti ve bakışlarını kaçırdı. Konumuza dönmeye çalışırken sırıttı. “Bu arada kızartmalar çok güzel,” dediğinde, “Kimin annesi yaptı değil mi yani?” deyip sırıttım.

Ekmeği ağzına tıktıktan sonra ağzında ekmekle, “Hiç annene çekmemişsin,” dedi. Şu anda itici birinden çok, tatlı duruyordu. Bu korkutucuydu. Bu haliyle bile tatlı olan çocuk gülümsediğinde nasıl olurdu? Onu gülümserken görmüştüm ama bana karşı değildi. Ayrıca yakından da görmemiştim. Bana karşı neredeyse otuz iki dişini de gösterip sırıtıp duruyordu ama sırıtmak eğlenmekle alakalıydı. Gülümsemek duygularla alakalıydı. “Sen tıpa tıp annenin kızısın ama,” dediğimde de bu sefer o boğulma tehlikesi geçirdi. Bu anı bekliyormuşum gibi doğrulup gülerek sırtına vurdum. “Otur yerine Allah’ın belası,” diye homurdanınca keyifle oturdum. “İyi misin? Yaşıyor musun?”

“Yaşamıyorsam bile karşımda hâlâ sen varsan cehennemde olmalıyım,” dediğinde gözlerimi devirip ağzıma salam attım.

“Okula gelecek misin yarın?”

“Eğer kızlar çok tatlı olduğum için üstüme atlamazlarsa,” dediğinde sırıttım. “O kızlar Allah tarafından lanetlenmişler,” dediğimde, “Sen de lanetlenmiş gibi duruyorsun,” deyip meyve suyunu bitirdi. Henüz üzerine atlama seviyesine erişmesem de bazen tatlı bulduğum doğruydu ama bunu ona asla kabul etmezdim. “Benim lanetim senin gibi bir çocukla tanışmış olmak.” “Öyle lanete kurban,” dediğinde kahkaha attım. “Pis kıro,” deyip ağzıma yeşil zeytinlerden attım. “Hadi. Doymadın mı hâlâ? Tüm kızartmayı bitirdin.”

“Sen de kahvaltıları yürüttün,” dedi. Elimi karnıma götürdüm. “Benim göbek tasam yok. Kendini düşün sen.”

O da elini göbeğine götürünce ani bir hareketle yüzünü buruşturdu. Sorarcasına ona baktığımda, “Yara,” deyip durumunu açıkladı. Dudağımı ısırıp güldüm. “Eğer bir şey olursa yine sargılamam. Gidersin Selin’e yaptırırsın.”

Benim tabağımdaki salamlardan birini alıp ağzına attı. Hırsızlığına laf edecekken “Selin de uğraşırdı zaten,” diye alay edince dudaklarımı birbirine bastırdım. Kendine acıyormuş gibi duruyordu.

“Siz onunla nesiniz?” dediğimde ağzına ekmekleri tıktı. “Bu senin dilinde ‘konuşmak istemiyorum mükemmel Masal, lütfen susar mısın?’ demek mi?” dediğimde ağzındakileri çiğnerken güldü. Zar zor yutkunduktan sonra, “Benim dilimde ‘mükemmel Masal’ diye bir şey yok. Sana mükemmel deyip sofrada çarpılmak istemiyorum,” dedi meymenetsiz.

Gözlerimi devirdikten sonra, “Soruma gelelim,” dedim ve bardaklara yine meyve suyu döktüm. Şu anda gece nerede olduğunu öğrenmek için kocasını sarhoş etmeye çabalayan kadınlar gibi hissediyordum.

Omuz silkti. “Bilmiyorum.”

“Öpüşüyorsunuz, belki de yatıyorsunuz,” deyip yutkundum. “Buraya kadar sevgili gibisiniz,” diye ekledim. “Ama devamına bakarsak o başkalarıyla da öpüşüyor başkalarıyla da yatıyor. Sen de yapıyorsun galiba. Buradan sonrasında pek sevgili gibi durmuyorsunuz.”

Sırıttıktan sonra, “Soru mu çözüyorsun Masal?” dedi. Güldükten sonra, “Cevap?” dediğimde ofladı ve ağzına tıkmak için ekmeğe uzandı. Uzanıp elini ittim. “Tek bir şey soruyorum, mutlu musun onunla?”

“Genel olarak mutluyum ama onunla olup olmadığından emin değilim,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Sorun mutlu olup olmadığın mı yani?” diye mırıldandığımda “Sorun kiminle mutlu olduğumu bilmemem,” dedi. Oflayıp biraz daha açmasını istedim. “Yani bakkal Mehmet Amca’yla bile mutlu olma fikri geçiyor aklımdan,” dediğinde kahkaha attım.

“Sen?” deyip meyve suyunu bitirdi. Birbirimizin hayatına dair konuşuyor olmamız ve Ayaz’ın da anlatıyor olması hoşuma gitmişti.

“Mutluyum. Sınavlar başlamadı. Odama çikolata stokladım. Sen evden gittiğin gibi krize girmeyi düşünüyorum. Mutluyum yani,” dediğimde o da sırıttı.

“Getir bakalım bana da,” dediğinde dilimi şaklattım “Hepsi benim.” Omuz silkip ayağa kalktı. “İyi o zaman ben alırım.”

Odamın son hali gözümde canlanınca, “Hayır!” diye bağırıp peşinden koştum. Allah’tan eve yeni geldiği için odaları bilmiyordu ve bakmaya Umut’un odasından başlamıştı. Odamın hemen yanında olduğunu göz önünde tutarsak pek de iyi bir durumda değildim.

“Tamam, ben vereceğim dur sen.”

“Cidden verecek misin?” dediğinde bacağına tekme attım. “Pislik,” deyip kapıyı açtım. “Bekle burada,” deyip hızla kapıyı kapattım ve bankama doğru ilerledim. Yani giysi dolabıma.

Çikolataları tıkıştırdığım elbiselerin altına saklamıştım. Elime aldığım çikolataya evlat acısı çekiyormuş gibi baktım. “Seni ona vermem lazım dostum. Hakkını helal et,” deyip öptüm ve dışarı çıktım. “Al. Çikolatan,” deyip gözüne sokarcasına ona uzattığımda birkaç adım geri çekilip eli gözündeyken sırıtarak çikolatayı aldı.

“Gitmiş en ucuzunu getirmiş,” diye homurdanınca güldüm. “Getirdiğime dua et.”

Çikolatayı açtığı gibi bitirirken, “Hayvan,” diye homurdandım ben de.

“Ha bu arada, onun turuncusu da mı var?” Kaşlarımı çattım. “Ney?”

Gözüyle arkamı işaret ettiğinde arkama baktım. Kapatmayı unuttuğum kapıdan içerideki yatağıma attığım turuncu sutyenim görünüyordu.

“Seni geberteceğim!” diye bağırıp önüme döndüm ama çoktan kaçmıştı. Daha fazlasını görmemesi için kapıyı sertçe kapatıp dış kapıya koşturdum. Onu kaçmaya çalışarak kapıyı açarken yakalayınca kafasına geçirdim. “Sen ne terbiyesiz bir ego yığınısın ya!”

Gülüşlerini durdurmaya çalışırken kapıya yaslandı. “Biraz daha bağırırsan birkaç komşu apartmana çıkacak ve ben de ‘benden faydalanmaya çalışıyorlar!’ diye bağırmaktan çekinmem,” dediğinde gözlerimi kıstım.

“Ben de faydalanmaktan kaçınmam,” dediğimde muzipçe sırıtıp elini enseme koydu. “Faydalan o zaman,” deyip dudağıma doğru eğildiğinde öpecek gibi yaklaşıp kafasından tuttuğum gibi aşağı eğip ayağına tekme attım. Amacım karnına diz atmaktı ama yarası olduğu için kıyamamıştım. Onunla alakası yoktu! Ben vicdanlıydım. Tekmemle dengesini kaybedince bunu fırsat bilerek onu kapıdan dışarı çıkardım.

“Benim bahsettiğim ‘faydalanmak’ buydu,” deyip sırttım. Saçını düzeltip derin bir nefes aldı. “Ceza vakti,” deyip yaklaştığında kapıyı kapatmaya çalıştım ama hayvan gibi güçlü olduğu için kolaylıkla içeri girdi.

“Burada atabileceğin bir havuz yok Ayaz,” diye tıslayıp dışarı çıkarmaya çalıştım ama kıpırdamadı namussuz.

“Turuncu sutyenin de yeter,” dediğinde gözlerimi irice açtım. “Hatıra kalsın,” deyip güldükten sonra odama hızlı adımlarla ilerledi. Peşinden yardırıp önüne geçtim. “Beni ezmen gerekecek.” “Zevkle,” deyip beni annemin odasına ittirdikten sonra kapıyı kapattı. Kapıya doğru geri koşup açtığımda elinde turuncu sutyenimle odamdan çıkan Ayaz’la göz göze geldik. “O en çok sevdiğim sutyenim be!” diyemedim tabii.

“Bırak onu Allah’ın belası, bırak!” deyip almaya çalışmaya başladım. Saldırışlarımdan kurtulmaya çalışırken gülerek, “Rahat dur,” diyordu. “O şeyi bırakmadan durmam!”

“O şey?” deyip kaşlarını kaldırdı ve sırıttı. “Sutyen?” diye devam ettirince kanımın yanağımda pompalandığını hissettim. “Kendine mi takacaksın?” O bana ters ters bakarken fırsattan istifade elindeki kaptığım gibi geriye kaçtım. “Şimdi defol evimden!” deyip elimi savurduğumda elime bakıp güldü. Ben de elime baktığımda sutyeni tuttuğum elimi kaldırdığımı fark ettim. Hızla elimi indirdim. Süper ya. Sutyeni bayrak gibi sallamıştım resmen. Rezillik.

“Turuncu sana çok yakışıyor,” deyip güldüğünde, “Çık evimden!” diye cırladım. Gülerek dış kapıya ilerledi. Sutyeni annemin odasının açık kapısından atıp peşinden gittim.

Kapının önünde durup yaramaz çocuklar gibi, “Tüh ya,” diyerek bana döndüğünde, “Çık dışarı,” deyip kapıdan ittirmeye çalıştım. “Önce sutyen...” derken, “Defol git Ayaz!” diye bağırdım.

“Yalvar,” deyip sırıttığında üstüne yürüdüm. Kolumdan tutup hızla yanağımdan öptükten sonra kapıdan kaçtı. Merdivenlerden gülerek inen Ayaz’ın arkasından, “Uyuz!” diye bağırdım. Tabii ki eksik kalmayıp keyifle, “Pislik!” diye cevapladığında ardından ayakkabı fırlattım. Elbette kaçmıştı. Ayakkabıyı yerden aldıktan sonra eve girdim. Yüzüme bir sırıtış yapışmıştı ve gitmiyordu. Sırf o öptü diye yanağını aylarca yıkamayacak olan delilerden değildim. Tamam, belki bir gün yıkamazdım.

Adımlarımdan bile keyif akarken bir numaralı favorime ilerleyip yayıldım. Bu koltuk kadar rahat bir yer yoktu. Koltuğun önündeki orta sehpada bana tip tip bakan tavşan biblosuna kötü kötü baktım. "Bana bakma öyle." diye tısladım. Bakmaya devam etti.

"Porselen falan demem kırarım ha." diye tehdit ettiğimde de bakmaya devam etti.  Ayağımla uzanıp sehpadan düşmesini sağladım. Allahtan kırılmamıştı. Ona kıçımı dönerken gözlerimi kapadım. "Seni uyarmıştım." deyip kahkaha attım.

Cidden bu Ayaz psikolojimi bozuyordu.

**

Kapıyı sertçe kapatıp merdivenlerden koşarcasına indim. Dış kapıdan çıkarken binanın dışında beni bekleyen Hande'ye çarparak koşmaya başladım.

"Masal nereye? Masal!"

Peşimden koştuğunu anlamam için arkama bakmama gerek yoktu. Handeydi o. Kardeşim. Beni ağlarken gördüğü anda yapışır bırakmazdı.  Benden daha hızlı koştuğu için okul formamdan tutup beni kendine çevirdi.  “Ne oldu?”

“Umut Ada’ya saldırmış.” Hande ağzını birkaç kez kapatıp açtı. En sonunda, “Ha?” dediğinde nefesimi dışarı üfledim. Elimle alnımı ovuşturdum. Düşüncelerim karman çormandı.

“Şunu anlatsana baştan.”

“Karşılaşmışlar. Ada laf atmış. Onu dövmemi hazmedemedi de hırsını çıkarmaya çalıştı herhalde. Umut aramızda geçenleri az çok bildiği için muhatap olmamaya çalışmış ama Ada anneme falan da laf etmeye başlayınca Umut da Ada’yı ittirmiş. Ada da düşmüş. Başını duvara çarpıp bayılmış. Önemli bir şeyi yokmuş ama ‘saldırdı’ diye davacı oluyor.”

Ağzım bir karış açıldı. “Ben bu kızın saçını başını yolarım.” Yanaklarımı sertçe sildim. “Amcası şerefsiz,” dediğimde, “Umut nerede şimdi?” diye sordu. “Polisler aldı.”

“Kalk gidiyoruz Ada’ya,” deyip ayağa kalktı. Ben de kalkıp kolundan tuttum. “Hande zaten Umut’un başı dertte bir de üstüne biz gelirsek iyice sıçarız.”

Ofladı. “İyi o zaman karakola gidelim,” deyip beni çekiştirdi. Annemleri bulmak için işkence çektikten sonra yanlarına gittik. “Ee Gökçe Teyze, Umut’a ne olacak?” dedi Hande annemin yanına otururken. Hande’nin annesi ve babası da gelmişti. “Davadan vazgeçmeleri için uğraşıyoruz,” dedi annem de.

Bıkkın bir hali vardı. Oflayıp arkamdaki duvara yaslandım. “Ferhat, Murat ve Ada’nın babasıyla bir tane daha adam içeride polisle konuşuyor.” Murat Amca, Hande’nin babasıydı. Babam, Murat Amca ve Ada’nın babası Fuat Amca yakın arkadaşlardı. Ama sonra gittikçe zenginleşen Fuat Amca üçlüden ayrılmıştı. “Üzülme Gökçe. Hallederler şimdi aralarında,” dedi Sema Teyze.

Kapı açıldığında hepimizin yüzü kapıya döndü. Önce sinirle babam çıktı, sonra da onun omzunu sıvazlayan Murat Amca. Derin bir nefes alıp yanına giderken Hande beni durdurdu. Telaşla yine kapıyı gösterdiğinde kapıya baktım. Fuat Amca’nın arkasından çıkan...

“Ayaz?”

Şaşkınlıkla dile getirdiğim isimle yüzler bana dönerken, Ayaz da önce bana sonra babama baktı. Bir şeyleri yeni anlıyormuş gibi bir hali vardı. Yanına doğru ilerleyip “Burada ne işin var?” diye fısıldadım. Annemin ve babamın kulağının bizde olduğunu biliyordum.

“Asıl senin burada ne işin var?” dediğinde “Şşş,” deyip işaret- parmağımı dudağıma “sessiz” dercesine götürdüm. Sorusunu es geçip, “Ada senin neyin oluyor?” diye bir soru yönelttim. “Kuzenim,” dediğinde yüzümü buruşturdum. “Kişiliğiniz çok benziyor,” dediğimde gözlerini devirdi. “Peki Umut senin neyin oluyor?”

“Kardeşim,” dediğimde sırıttı. “Sizin de cazgırlığınız çok benziyor.” Bunu annem duysaydı herhalde Ayaz’ın üstüne atlardı. Hiç değilse ya tıslarcasına ya da fısıldayarak konuşuyorduk. Babam sorarcasına bize bakıyordu. Annemle Sema Teyze ise bizim hakkımızda teori yürütüyordu.

Yine Ayaz’a dönüp, “Biz cazgır değiliz,” diye tısladım. Sırıtması büyürken, “Kardeşin kuzenime saldırmış,” dediğinde ona doğru bir adım atıp işaretparmağımı göğsüne bastırdım. “Peki sen benim sevgilimle bastığım için işini devam ettiremediğinden bana kızgın olan kuzeninin bana ve anneme küfrettiği için Umut’un ona saldırdığını biliyor musun?” dedim ve “Tabii siz anneleri tarafından…” diye başlayan uzun cümlesinden sonra Bihter’in Matmazel’e attığı bakıştan attım.

Sırıtması silinmişti. Elini koluma koyup çekiştirmeye çalıştığında babam araya girdi. “Ne oluyoruz evlat?” dedi sinirle. Herhangi bir kavgaya hazırlık için kollarını sıvamıştı bile. Annemler oturduğu yerden kalkıp babamı tutmak istercesine yaklaşırken babamın yandaşı Murat Amca da tetikte bekliyordu. Fuat Amca babamla Ayaz’ın arasına geçerken Ayaz inatla kolumu bırakmadı. Bu işin sonunun polislerin tam ortasında kavga olacağını anladığımda araya girdim.

“Ayaz benim arkadaşım baba. Umutla ilgili bir yanlış anlaşılma olmuş onu konuşacağız.” Babam emin olmak istercesine gözlerime baktığında gözlerimi kaçırıp anneme baktım. Annem de “Bırak konuşsun çocuklar. Belki de Fuat Bey’e Umut’un suçlu olmadığını anlatabilir Ayaz,” dedi. Annem “suçlu” kelime- sinde vurgu yapmış ve kötü bakışlarını Fuat Amca’ya çevirmişti. Babam onaylarcasına başını sallayınca Ayaz’la beraber karakolun çıkışına ilerledik.

Dışarı çıktığımızda beni karakolun arkasına çekti. “Kuzenim başını çarpmış. Ne olursa olsun Umut’un cezalandırılması lazım,” dediğinde sinirle omuzlarından ittirdim. “Bir ittirme yüzünden mi cezalandırılacak? Ada’nın kışkırtmalarının bir önemi yok mu?”

Omuz silkip ellerini cebine koydu. “Başka bir yol var tabii.” Sorarcasına ona baktım. “Benimle bir akşam yemeğine çık, benim istediklerimi yap, amcamı şikâyetçi olmaması için ikna edeyim.”

Cümlesini bitirdikten sonra pis sırıtışını yüzüne yerleştirdi. Şerefsizin tekiydi. Ve ben bu adamla müzik dersinde aynı grupta, sınıfta aynı sırada, çoğu zaman da yan yanaydım. Hayır, biriniz de çıkıp demiyor ki “Masal mal mısın?”

Ters bakışlarımı muşmula suratında gezindirirken, “Hayır,” dedim.

Karşı gelmeden omuz silkip karakola yöneldi. “O zaman kardeşin Umut’a bir süre ‘bay bay’ de,” dediğinde bileğinden tuttum. Sırıtarak bana döndü. “Kararını değiştirdin ha güzeli...” derken yüzüne yediği yumrukla beraber yüzü sola döndü. Onu orada bırakıp karakola girerken elimi ovuşturdum. Ha- yatını tehditleriyle ve bencillikleriyle yaşıyordu.

Annemlerin yanına döndüğümde babamla Murat amca ortalıkta yoktu. Hande beni kenara çekiştirdi. “Ne konuştunuz kız?” dediğinde dişlerimi gıcırdattım. “Ayaz hayatımda tanıdığım en uyuz adam.”

Dudağını ısırdı. “Şikâyetini çekmeyecekler miymiş?” dediğinde omuzlarım düştü. “Hayır. Şikâyeti çekmek için onunla yemeğe gitmemi istiyor,” dediğimde gözlerini iri iri açtı. “Sen ne dedin?” dediğinde yüzümü buruşturdum. “Yumruk attım,” deyişimle cırladı.

“Kızlar ne oluyor?” Sema Teyze seslenince Hande’ye dirsek attım. “Hiçbir şey anne,” dedikten sonra ikimiz de Sema Teyze başka yere dönsün diye ona bakıp gülümsemeye başladık. Söylenerek anneme döndü yine Sema Teyze.

Döndüğü gibi biz de birbirimize döndük. “Kızım Masal aferin. Elindeki küçücük şansı da kaybettin. Umut iyice sıçtı,” dediğinde suçluluk duygusuyla homurdandım. “Sence kabul etmeli miyim? Tabii hâlâ teklifi geçerliyse.” Çocuğa resmen yumruk atmıştım.

“Dua edelim de geçerli olsun,” dediğinde oflayıp önüme döndüm. Ayaz’ı gördüğümde Fuat Amca’ya ilerliyordu.

“Davayı açtınız değil mi amca?” deyip göz ucuyla bana baktı.

“Sence açmalı mıyım? Umut daha bir çocuk,” dedi kararsızlıkla Fuat Amca. Ayaz “Bence...” diye başladığında Hande, “An bu an,” deyip beni onlara ittirdi.

Gökten zembille inmiş gibi aralarına çıkışımla ikisinin de yüzü bana döndü. Şirince gülümsedim. “Ayaz iki dakika konuşabilir miyiz?” dediğimde Ayaz da şirince sırıttı. Sonra birden yüzünü düşürüp, “Hayır,” dediğinde gülümsememi bozmadan dişlerimin arasından, “Hadi,” diye mırıldandım. Ayaz gözlerini devirip amcasına, “Birazdan geliyorum,” dedikten sonra koridorun sonuna yürümeye başladı. Ben de arkasından tabii. “Tüh gözün morarmamış,” dediğimde bana tip tip baktıktan sonra amcasının yanına yöneldi ama “Tamam dur sustum,” diye alelacele konuşup bileğinden tuttuğum gibi merdivenlere çekiştirdim. Olası bir yumruğa karşı Fuat Amca’nın ya da annemlerin gözü önünde olmamalıydık. “Ne var?”

Kabalığına artık alışmıştım. Hem yargılayabileceğim en son anı yaşıyorduk şu an.

Dudağımı ısırıp, “Teklifin hâlâ geçerli mi?” dediğimde yüzündeki pis somurtması gitti ve pis sırıtması yerini aldı. “Sanmıyorum,” dediğinde nefesimi dışarı verip, “Ayaz seninle yemeğe çıkmaya çok niyetli değilim. Şansını zorlamasan,” dediğimde güldü. “Akşam sekizde alırım seni.” Sonra dudağını yalayıp, “Nasıl olsa evini biliyorum,” dediğinde gözlerimi devirdim. İşaret parmağıyla üstümü gösterip kulağıma eğildi. Alayla, “Biraz kadınsı şeyler giy. Başka türlü seni yanımda taşıyacağımı sanmıyorum,” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Sinirle, “Sana inat pembe pijamayla geleceğim,” dedim. Omzundan ittirdiğimde anca başını çekmesini sağlayabilmiştim. Valla hayvan gibiydi. Ona hayvan dediğim için bana kötü kötü bakan birkaç hayvandan özür diledim. Size layık olamaz hayvan kardeş. Sağ olasın. Evet, çok güzelim eyvallah.

Bak şu Ayaz’ın beni nasıl delirttiğine…

Sinirli bakışlarıma güldükten sonra, “Ciddiyim özenli giyin. Yoksa söylediğin gibi masum kardeşin bu işten kurtulamaz,” dediğinde yüzümü buruşturdum. “Akşam yemekte yüzüne çuval geçirsen olur mu? Senin pis sırıtışını görüp yediklerimi kusmak istemiyorum.”

“Şansın varsa başka bir şey görürsün,” deyip yanağımdan makas aldı ve merdivenlere yöneldi. Şu anda ona küfretmek, kafasını duvara sürtüp kıvılcım çıkarmak istiyordum ama bir de bana açılan dava için Hande’nin Ayaz’ın kuzeniyle yemeğe çıkmak zorunda kalmasına gerek yoktu.

“Şikâyet işi?” diye bağırdığımda elindeki telefonu gösterip sırıttı. Neşeyle sırıtıp lavaboya ilerledim. Günün kahramanı Masal Sayer.

***

"Kadınsı ha?" diyen Hande'ye onaylarcasına başımı salladım. "O zaman…" dedi uzatarak ve dolabımın kapağı kapattı. "Senin kıyafetlerini kullanmıyoruz."

"Çocuk mu diyorsun bana?" dedim gözlerimi kısarak. Güldükten sonra "Hadi ama Masal. Dolabındakileri ikimiz de biliyoruz." dediğinde gülüp "Çaktırma." dedim. Tamam, süslü falan değildim. Ne olmuş yani?

"Bekle burada iki dakikaya geliyorum. Seni kadınsı yapacak kıyafetlerimden getireceğim." deyip odadan koştura koştura çıktı. Arkasından sırıtıp yatağıma oturdum.  Telefonum titrediğinde elime aldım. Mesajı telefonumda kayıtlı olmayan bir numara atmıştı.

Umarım vejetaryen değilsindir. Öyleysen gelirken kendine yemek getir :D -Yakışıklın.

Elimde olmadan sırıttım. Mesajın sonuna sırıtma işareti eklemesi hoşuma gitmişti. Yüzümde pis sırıtışı canlanmıştı. Her ne kadar sinirimi bozsa da güzel bir görüntüydü. Hemen cevap verdim.

Tabii ki vejetaryen değilim. Öyle olsaydım sebze de yemediğim için muhtemelen aç kalırdım :) -Akıllın.

Telefon numaramı nereden bulduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Gerçi o mesaj atmasa ölene kadar telefon numarasını sormayı düşünmüyordum. Bana habire şerefsizlik yapan birine "Kanka numaranı versene ya mesajlaşırız." diyecek halim yoktu.

Rehberimde 'aptal' olarak kaydettiğimi düşünürsek seni akıllı olarak gördüğümü sanmıyorum :D -Yakışıklın.

Mesajını tekrar ve tekrar okuyarak güldüm. Hemen numarasının üstüne basıp 'kişilere ekle' ye bastım ve Maldonaldo diye kaydettim.

Yüzüne çuval geçirmeyi düşünüp duran biri olarak seni yakışıklı bulduğumu sanmıyorum :D (Bu arada ben de seni 'maldonaldo' diye kaydettim:P )

Kapının zili çaldığında telefonu elimde döndürdüm. Nasıl olsa Umut açardı. Ah evet. Ayaz sözünde durmuş, Fuat Amca'yı ikna etmişti. Ve bunun yüzünden hayatımdaki en uyuz geceyi geçirecektim. Umut bilmese de, bana çok şey borçluydu. Kerata.

Bu lafını akşam ben kadınsı olmamış sana bakarken tekrar edersin :P Bir saat sonra aşağıya in. Bekletme, sabırlı değilimdir. -Kaslarınabakmakiçinöldüğünçocuk

Mesajının her harfinden ukalalık damlıyordu. 'hayır ben senin kaslarına falan bakmak istemiyorum!' diye mesaj atmak istesem de Hande elinde poşetlerle içeri girince vazgeçip telefonu yatağa koydum ve ayağa kalktım. Kadınsı olmamış sana, ha?

"Kendimi ellerine bırakıyorum Hande. Ne yaparsan yap karışmayacağım. Yeter ki şu Ayaz'ı göt edeyim."

**

Akşam sekiz olmasına tam olarak on dakika vardı. Hande eserine bakan bir ressam gibi beni süzüyordu. Gülerek omzuna vurdum.

"Sapık olduğunu düşüneceğim artık." dediğime o da güldü. "Kızım sen neymişsin de bizim haberimiz yokmuş." dediğinde yine güldüm ve podyumdaymışım gibi yürüdüm. Tabii her zaman 'rezil olma keyfi' olduğum için takılıp az daha düşecektim orası ayrı.

"Şu topuklu ayakkabıyla yürüme işini de halletsek süper olacak."

Nefesimi dışarı üfledim. "Yavaş yürüyeceğim, Ayaz'ın kolundan çıkmayacağım. Bir şekilde halletmeye çalışırım."

"Şimdi aynaya bakma zamanı." dediğinde heyecanlanmadım değil. Omzumdan tutarak beni odamdaki boy aynasına yöneltirken derin bir nefes aldım. Aynanın karşısına geldiğimde gözlerim irice açıldı. Siyah straplez elbisenin eteği belimden başlayıp gittikçe bollaşarak dizimin bir karış üstüne kadar devam ediyordu. Siyah topuklu ayakkabıların tamamladığı görüntüme bakarken saçlarımı önüme aldım. Kumral dalgalı saçlarım omuzlarımdan dökülüyordu ve gümüş kolyem boynumda parlıyordu. Siyah far gözlerimin maviliğini ortaya çıkarıyordu. Koyu kırmızı ruj sürülü dudaklarımı birbirine sürtüp ruju dağıttıktan sonra gülümsedim.

"Göreyim seni koçum." dediğinde gözlerimi devirip odanın çıkışına ilerledim. "Annemin gözleri yaşaracak." dediğimde kıkırdadık. Annemin iki saat 'güzel kızım' konuşmasını çektikten sonra aşağı indim. Ayaz’ın arabasını apartmanın önünde gördüğümde heyecanla ellerimi eteğimde gezdirirken ona doğru ilerledim. Araladığı camın ardında gözüken güzel yüzüne baktım. Bana değil de ileriye bakıyordu. Topuklu ayakkabıların zeminde bıraktığı tok ses hoşuma gitmiyordu. Kendimi korku filminde canavara yaklaşan aptal sarışın gibi hissediyordum. Ayaz’a yaklaşıyor olduğumu ve neredeyse sarışın olduğumu göz önünde bulundurursak yanlış hissediyor da sayılmazdım.

Kapıyı açıp arabaya bindim. Bana bakmadan, “Bekletme dediğimi sanıyor...” derken bana döndü ve dudaklarını birbirine bastırdı. Sesi kesilirken kaşları kalktı ve gözlerini üzerimde gezindi. “Hassi…” diyeceği sırada tedirgince güldü. “Eh,” dedi en sonunda vücudumdan gözünü alıp gözlerime baktığında. “Bir şeye benzemişsin.” O arabayı çalıştırdığında ben anlayacağımı anladığım için keyifle güldüm.

“Keşke sen de insana benzesen.”

Bana dönüp tek kaşını “Umut’un davasını hatırla yavrum” dercesine kaldırdığında şirince sırıttım. “Ee gitmiyor muyuz?” dediğimde sırıtıp önüne döndü. Son gaz sürmeye başladığında alelacele emniyet kemerini taktım. “Kasis falan çıkarsa havaya uçacağız herhalde,” diye yakındım. Güldü. “Domuzlar uçamaz, lafına tepki koyarsın işte,” dediğinde gözlerimi devirdim.

“Sus yoksa çantamı yüzüne koyduğum gibi uçarsın. Sen de ‘ayılar uçamaz’ lafına tepki koyarsın.” Güldükten sonra güzel bir melodiyi ıslıkla çalarken yolu izlemeye başladı.

“Geldik,” dediğinde camdan dışarı baktım. Tüh lan burada mı yiyeceğiz? Yarın falan Umut Ada’ya bir kere daha saldırsa iyi olabilirdi. Lüks restorandan bakışlarımı alıp Ayaz’a çevirdim. Arabadan inip dikildiğinde sırıtarak arabadan inmedim. Bana döndüğünde hemen sırıtmamı sildim. “İnsene,” dediğinde kapıyı gösterdim ve yalan söylediğimi anlamasın diye kapıya bakarak, “Açamıyorum,” dedim.

“Beceriksiz misin kızım?”

“Ya çok konuşma da aç kapıyı. Karnım aç.”

"Sürücü kapısından in." dedi. Dudağımı ısırdım. Bunu söyleyeceği aklıma gelmemişti.

Aklıma gelen fikirle ona "He oldu canım. Sende fırsatını bulmuşken ben diğer koltuğa geçmeye çabalayınca bacaklarıma bak değil mi?" dediğimde ellerini beline koyup derin bir nefes aldı.

"Şu anda gelmiş geçmiş bütün küfürleri düşünüyorum." dediğinde sırıttım. "Sana girsin." dediğimde gözlerini devirdi. "Sana gireceğim şimdi." dediğinde kaşlarımı çattım. "Gel aç kapıyı başlayacağım ebene."

Lüks restoranın önünde lüks arabanın olduğu yerde lüks kıyafetlerle lüks gibi görünüyor olsak da içimiz böyleydi işte ne yapacaksın?

Ofladıktan sonra kapımı açtığında, “Bunu mu açamadın yani?” diye homurdandı. Gülüp arabadan çıktım ve yanağından makas aldım. “Sana da kapıyı açtırttım ya. Ölsem de gam yemem,” deyip gülerek restorana doğru ilerledim. Yanıma geldiğinde yüz ifadesine baktım. Sırıtıyordu.

“Öyle ya da böyle arabadan inerken bacakların çok çekiciydi,” dediğinde gülerek dirseğimi karnına geçirdim. Her ne olursa olsun kendine bir pay çıkarabiliyordu.

Restoranın girişinde bana elini uzattı. Kaşlarımı kaldırdığımda keyifle, “Ne istersem yapacaksın,” diye hatırlattı. Elimi belime koyup, “Elini yıkadın mı?” dediğimde bana bön bön baktı. Sırıtarak elini tuttum.

İçeri girdiğimizde Ayaz beni kendine döndürdü. “Ah şu işe bak. Bağcıklarım açılmış.” Kaşlarımı kaldırdığımda bağcıklarını gösterdi. “Ellerinden öper.”

Gözlerim irileştiğinde güldü. “Her istediğimi yapacaktın, hadi güzelim.” Oflayarak çömeldim. Eteğim bol olduğu için oturduğumda bacaklarımı da örtüp yere kadar uzanıyordu. Ben bağcıkları bağlarken restorana birisi daha girmişti.

"Tamam kalk."

Ayaz’ın bağcıklarını birbirine bağlayarak pislik yapmak peşinde olduğum için onu takmadım.

"Sana diyorum."

"Ne be?"

“Kalk dikkat çekiyorsun." Oflayıp üstüme baktım. Bacaklarım kapalıydı ama üstümün straplez olduğunu ve oturup eğildiğimde ne kadar dikkat çekebilecek olduğunu unutmuştum.

Ayağa kalkıp mutlulukla “Bağladım hadi gidelim." Dediğimde ilerlemeye başladı. Bağcıklarını birbirine bağladığım için az daha düşeceği sırada yine dayanamayıp tuttum. Kötü bakışları bana dönerken gülüyordum. “Bu ne Masal?”

“Bağla dedin, ayrıntı vermedin. Ben de böyle bağladım ne var?”

 Bağcıklarına baktığında "Hay senin bağlamana" diye homurdandı. Güldüm. “Deplasmandasın ve çok kaşınıyorsun.” Diyerek kendi bağcığını düzeltirken gülüşüm yavaşça sönmüştü. Her istediğini yapmak zorunda olduğum bir yemekteydik ve onu sinirlendiriyordum.

Bağcıklarını düzelttikten sonra doğrulup bana keyifle baktığında dudağımı ısırdım. Gün içerisinde bu yaptığım şeyi unutmasını diliyordum.

“Ayaz bey hoş geldiniz.” Sesini duyduğumuzda karşımızda gülümseyerek bize bakan görevliye döndük. Gözlerimi devirdim. Adam masamızı göstermek için önden ilerlerken "Neden sana 'bey' diyorlar?" dedim küçümsercesine kulağına. O da kulağıma eğilip "Neden sana 'kız' diyorlar." dedi küçümsercesine.

"Şimdi çığlığı basacağım ha." dediğimde "Aman." deyip elini susmamı istercesine tuttu. Gülerek adamın gösterdiği yere geldik. Ayaz direk oturduğunda gözlerimi kısarak ona baktım. Yeminle öküz ha.Ayaz’ın yapması gerekeni görevli yaparak sandalyemi geri çekti. Gülümseyerek sandalyeye oturdum. “Teşekkür ederim.” Ayaz masanın ortasındaki kanepelerden ağzına attıktan sonra bize döndü. “Sen şimdi benim yanımdaki kızın sandalyesini mi çektin?”

Gözüm görevliyle Ayaz’ın arasında gelip gitti. Bu bir soru değildi. Yumruktan önceki önsöz gibi bir şeydi. Olacakları anlayıp elimi Ayaz’ın elinin üstüne koydum.

“Menü isteyebilir misin?” deyip şirince gülümsediğimde Ayaz’ın gözleri bir an bana döndü. Yine görevliye dönünce görevli koşar adımlarla menü getirmeye gitti. Elimi anında elinin üstünden çektim. Sırıttı. “Bence iyiydi orada,” deyip ağzına yine kanepe attı. “Bir de bana sor,” diye homurdandım.

Menü gelince bir an “bunun Türkçe olanı yok mu?” demeyi düşündüm. Menüyü masaya koyup Ayaz’a baktım. Halimi anlayıp güldü. “Ee ne istiyorsun?” dedi gıcıklığına. Okuyabildim mi de söyleyeyim?

“Sen ne alacaksın?” dedim gülümsemeye çalışarak.

“Sen ne alırsan onu,” dediğinde gözlerimi kısarak ona baktım ve dişlerimi gıcırdattım. Benimle resmen oyun oynuyordu. Tekrar menüye baktım. Bari resim falan koyaydınız. Vicdansız.

İsmini telaffuz edemesem de samimi gelen bir yiyeceğe baktım. Menüyü garsona gösterip, “Şundan,” desem rezil olur muydum acaba?

Gözümü Ayaz’a çevirdiğimde bana bakıp sırıtıyordu. Kaş göz yaptığımda gülmemek için dudağını ısırdı. Yanakları bu hareketiyle çukurlaşmıştı. Güzel bir görüntüydü. Gözlerimi kırpıştırıp konuşmadan ağzımı oynatarak, “Bu ne be?” dedim. O da ağzını oynatarak, “Yemek,” dedi

“Her zamankinden iki porsiyon,” deyip günü kurtardığında nefesimi dışarı üfleyip menüyü garsona uzattım. Garson giderken sonunda güldü.

“Ne bekliyordun ‘adana kebap’ falan mı?” dediğinde ben de güldüm. “Her zamanki dediğin şey ne? Bana yengeç falan yedirmeyeceksin değil mi?”

“Al grille marine dö filla bouten mi krizot,” dediğinde ağzı- mı birkaç kez araladım. En sonunda konuşma yetimi kazanıp, “Ha?” dediğimde “Yani bonfile,” dedi.

“O zaman ne şekil yapıyorlar ya,” diye yakındığımda “Maksat telaffuz edemeyen müşterileri rezil etmek,” dediğinde güldüm. “Ki bu ben oluyorum,” dediğimde başını salladı. Yemekler önümüze gelince ellerimi masadan çektim. Bonfilelerimiz ama havalı adıyla “al grille marine dö filla bouten mi krizot”un yanında masayı mezeler, salatalarla donatmışlardı. Ve masanın kenarına şarap şişesi koymuşlardı. Yemeğin ismini gördükçe “amin” diyesim geliyordu.

“İsteğim geliyor,” dediğinde çiğnediğim eti tedirginlikle yuttum. “Ne istiyorsun?”

Eliyle bir mezeyi gösterdi. “Yemeni.” Fazla telaş yaptığım için güldüm. “Bunda ne var?” diyerek çatalı mezeye batırıp ağzıma götürdüm. Ayaz kaçırmamak istercesine yüzüme dikkatle bakıyordu.

Yüzümdeki gülüş yavaşça silinirken elimi ağzıma yelpaze yapıp öksürmeye başladım. Bardağa su doldurup bana gösterdi. “Bunu mu istiyorsun?” dediğinde yüzünün ortasına yumruk geçirmek istemiştim ama ağzımın yanmasından ölüyordum.

Elimi bardağa uzattığımda geri çekti. “Yüzün kızardı,” dediğinde sertçe eline vurdum. Gülerek bardağı uzattı. Su boğazımdan geçerken rahatladığımı hissediyordum ama yine de kendini belli eden bir tat vardı.

Büyük şişeden bardağa biraz su doldurdum. “Ne oldu yetmedi mi?” dediğinde sırıtarak bardağı gösterdim. “Bunu mu istiyorsun?” deyip suyu üstüne çarptım. Bilerek yüzüne çarpmamıştım. Bir havuz sendromu daha yaşamak istemiyordum. Allah bilir bu zengin yerin havuzu da vardır.

Peçeteyle bardakta az su olduğu için hafifçe ıslanmış üzerini silerken “Sen de şu içecek çarpma işini bayağı benimsedin,” dediğinde bardağı masaya koydum. Sırıtıp, “Yetenek,” dediğimde o da sırıttı. “Bunları günün sonunda soracağım Masalcığım,” dediğinde dudağımı ısırdım. Al işte.

Yemeği yerken arada Ayaz’a bakıyordum. Beni takmadan yemeğini yiyordu. “Çok baktın,” dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. Gözünü bana çevirip sırıttı. “Sana bakmıyorum ki.”

“Ben de Austin Mahone,” dediğinde gözlerimi devirdim. “Sen Austin’sen ben Jennifer Lopez olurum herhalde.”

“Ondan daha yakışıklıyım,” dediğinde felaket gerçekle sarsıldım. Ondan daha yakışıklıydı. “Ama bir Damon etmezsin yani,” dediğimde tek kaşını kaldırdı. “O kim?”

“Cahil,” diye söylendim. “The Vampire Diaries’teki Damon.” “Öyle bir dizi mi var?” dedikten sonra içeceğini yudumladı. “Cidden yaşıyor musun sen?”

“Kavak Yelleri’ndeki Efe üçüncü kez hortladığından beri dizilere olan inancım kalmadı,” dediğinde kahkaha attım.

“Aslı da gruptaki bütün çocukları tek tek elden geçirmişti,” dediğimde gülüp, “Şıllık,” deyip, “Ama güzel kızdı. İlk aşkımdı diyebilirim,” diye devam ettirdiğinde sırıttım. “Damon da benim ilk aşkım,” dedikten sonra, “Ve son,” diye ekledim. Bu dünyada aşkımı hak edecek başka biri yoktu.

“Benim kadar yakışıklı mı?” dediğinde, “Mavi gözleri var. Sus konuşma,” dediğimde imayla bana bakıp, “Mavi gözlü olmak bir şeyi değiştirmiyor,” dediğinde gözlerimi kıstım. “Bana çirkin mi diyorsun?”

“Yoo,” dedi beni şöyle bir süzerek. “Giderin var.” Yüzümü buruştururken “Senin o da yok,” dediğimde çatalını ve bıçağını tabağına bıraktı ve geniş bir şekilde sırıtarak arkasına yaslandı. Tehditkâr hallerinde gözüm takılı kalırken bu hallerinden ne çıkacağını merakla bekledim.

“Hadi ne kadar mükemmel olduğumdan bahset.” Kaşlarım kalkarken alayla güldüğümde uzun bakışları yavaşça gülüşümü söndürmüştü. Tabii ya. Seçme şansım yoktu ki. Sinirle ben de çatal ve bıçağımı tabağa bıraktım. Başka yere bakarak “Çok mükemmelsin,” dediğimde, “Niye başka yere bakıyorsun?” diye sordu. Şirince sırıtıp, “Gözlerine bakarak yalan söyleyemediğim için,” dediğimde kaşları kalktı.

Bana yaptırtabileceği şeyler aklıma gelirken tedirgince gülüp hemen konuşmaya başladım. “Geçen sözlüğe baktım ‘mükemmel’ ne demekmiş diye. İnanır mısın ‘Ayaz Barkın’ diye çıktı. O kadar diyorum yani.”

Dudağını büzdüğünde umutla baktım. Derin bir nefes aldıktan sonra yaslandığı sandalyeden doğruldu ve dirseklerini masaya yaslayıp sırıttı. “İnanırım.”

Gözlerimi devirdim. Yemeğimiz şarap şişesini ortaya çekti ve ikimizin kadehine de şarap doldurdu. “Kırmızı şarap. Sever misin?” dediğinde, “Hiç içmedim,” dedim.

Sırıtıp “O zaman sarhoş olman kolaylaşacak,” dediğinde “Sarhoş olmayacağım,” diye çıkıştım. “Bu da bir isteğim.”

“Senin isteğini si…” diye başladığımda tek kaşını kaldırınca sustum. “Allah’ın cezası.”

Kadehi bana uzattığında aldım. Hiç değilse oyalayabilirdim. “Selin’le aranız nasıl?”

Kadehi kafasına dikti ve tek içişte bitirdi. “Berbat.” Yanağımı ısırmaya başladım. “Neden?”

“Cuma gün biz gittikten sonra Mert boş odada onu birisiyle basmış,” dediğinde gözlerim irice açıldı. “O kişiye acıdım. Hem senin gazabına uğruyor hem de Selin’in çirkin yüzünü görme şansızlığını yakalıyor.”

Sırıttı. “Gazabıma uğramadı,” deyip beni şaşırttıktan sonra, “Ayrıca Selin güzel bir kız Masal,” dediğinde, “Sadece seksi,” diye düzelttim. İkinci kadehini de içerken, “Bu devirde ona bakıyorlar. Belki de o yüzden şansın yok,” dediğinde yüzümü bozmadan sırıttım. “Mert’in bakış açısıyla şansım var ama,” dediğimde bozulan kişi o olmuştu.

“İlla çocuğun kafasını duvara mı çarpıyım?” dediğinde şirince gülümsedim. “Selin söz konusu olduğunda ‘gazabıma uğramadı’ diyorsun ama bana gelince kafasını duvara çarpmak istiyorsun,” dedikten sonra göz kırptım. “Ne iş?”

Ben diyene kadar bunu fark etmemiş gibi kaşları çatıldı. Bakışları kadehine inerken düşünüyormuş gibi görünüyordu. Sevdiği olan Selin’di, Selin’i kıskanması gerekmez miydi?

Bakışları tekrar bana dönerken sırıttı. “Konu tamamen Mert’in kafasını duvara çarpmak güzelim. Senlik bir durum yok.”

İnanmadığımı gösteren bir şekilde baktığımda, “Mert piçinde ne buluyorsun?” diye sordu. “Ne yok ki?” dedim. İkinci kadehi de hızla bitirdi. “Ben daha yakışıklıyım,” dediğinde kendisiyle Mert’i karşılaştırmasına sırıtıp, “Ama o daha iyi,” diye ekledim.

Dişlerini gıcırdattı. “Bir tercih yapsan kimi seçerdin?” Birinci kadehimin son damlasını içerken, “Ne önemi var?” diye bir soru yönelttim. Kadehi elimden aldı ve şarap doldurdu. Kendi üçüncü kadehini doldurmuştu.

“Söyle,” diye diretti. Arkama yaslandım. “Nasıl bir tercih?”

“Resmen,” dediğinde gözlerimi devirdim. “Arkadaş olarak mı? Kişilik olarak…” derken sözümü kesip, “Sevgili olarak,” dedi ve üçüncü kadehini de bitirdi. Fazla hızlı gidiyordu. O dördüncü kadehini doldururken ben daha ikinci kadehin yarısına gelebilmiştim. Meraklı ve gergin gözleri yüzümde gezinirken düşünürcesine bir ses çıkarıp çevreye bakındım. Ayaz, Selin’i seviyordu ve üstüne üstlük sevgililerdi. Bu durumda Mert daha mantıklı duruyordu.

"Mert'i herhalde." dediğimde cam kırılma sesi geldi. Ona döndüm. Kadehi fırlatmıştı. Bütün restoranın ilgisi bizim masaya dönmüştü.  "Ne yapıyorsun?" diye tısladığımda kalktı. Peşinden kalktığımda masaya bir deste para bıraktı. Ayaz elimi tutup restoranın çıkışına çekiştirirken ne durumda olursak olalım yine ona hayıflandım. “Acaba mal mısın? İki şey yedik servet ödedin. O parayı bana verseydin bir ömür yemek yapardım san...” derken sırtımı duvara yasladığı için susmak zorunda kalmıştım. Restoranın arkasındaki sessiz sokakta taş duvar sırtıma batıyordu.

“Mert de neymiş be?” dedi alayla. Sarhoş mu olmuştu? “Ayaz yeter artık.”

“Niye hiç kimsenin ilk tercihi değilim?” diye bağırdığında dudağımı ısırdım. Evet, sarhoş olmuştu. Üstüne bir de onu sinirlendirmiştim.

“Saçmalama Ayaz. Sana çok değer verenler var.”

“Peki benim değer verdiklerim?” diye bağırdığında ellerimi göğsüne koydum. “Selin sana değer veriyordur,” dediğimde, “Ondan bahsetmiyorum,” diye tısladı. Gözlerimi kırpıştırdım. “Onun da ilk tercihi değilim.” Bunu öyle bir söylemişti ki kalbime ağrı girmişti. Sarhoş Ayaz da böyle bir şeydi demek.

Acıları yüzüne vuran bir Barkın. Uyuz deyip durduğum adamın da dertleri vardı.

“Üzgünüm.”

“Beni öper misin?” dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. Bana doğru eğilmeye başladığında mantığım olmaması gerektiğini söylüyordu ama duygularıma engel olamıyordum. Beni öpmesini istiyordum ve onu uzak tutamıyordum. Beni öpmesini istiyordum ve bu yüzden onu uzak tutamıyordum.

Duvara yasladığı elleri belime gitti ve burnunu burnuma sürttü. İlk öpücüğüm Umut'a dava açılamaması için kabul ettiğim teklif yüzünden geldiğim restoranın yakınında mı olacaktı?

Dudağı dudağıma değecek mesafedeyken Ayaz acıyla inleyip kollarımın arasından düştüğünde telaşla, “Ayaz!” diye bağırdım. Yanına otururken hemen karşımda dikilen Mert’e baktım.

“Sen ne yaptın?”

Elindeki şırıngayı gösterdi. “Bayılttım.” Sorgular bakışlarım şırıngada gezdiğinde “Sakinleştirici. Bazen ihtiyacım oluyor,” diye açıklama yaptı. Yerde uzanan Ayaz’ın yanağını okşadım. “Neden?” Zaten mahvolmuş durumdaydı ve bir de Mert’in yaptığı…

“Seni zorla öpmeye çalışıyordu.”

Kafamı kaldırıp Mert’e baktım. İstemesem de Ayaz beni öpebilecek güçteydi ama istemiyor değildim. Hatta bütün vücudumu bir heyecan kaplamıştı, gözlerimi kapatmıştım. Ama birden Ayaz kollarımdan kaymış, boşluğa düşmüştüm. “Zorla değil,” diye mırıldandım. Mert’in yüzündeki hayal kırıklığını düşünmemeye çalışıp gözlerimi yine Ayaz’a diktim. Mert’in yardım etmeyeceğini biliyordum. Allah aşkına ben onu nasıl taşıyacaktım?

616

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!