🔮 8 ⚡ Kehanet
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum
Bölüm şarkısı : Ruelle - Monsters
**
1. KISIM ♛ NİX'İN GÖLGESİ ♛
🔮 8 ⚡ KEHANET
**
EFTEL – AMORSUS -
"Sevgili Amorsus halkı, krallığımızın atlattığı elem ve üzücü dramların ardından Amore soyu, dört yüz yıldır olduğu gibi sizlere, halkına hizmet etmek üzere yeniden karşınızda. Büyük anne ve babalarınız gibi, torunlarınızın da güvende ve sefaletten uzakta yaşayabilmesi adına bugün yeni kraliçemiz tacını takarak soyuyla hak ettiği tahta oturacak."
Eftel'in bakışları konuşan amcasından halka döndü. Alkışlar kulaklarını henüz doldurmamışken bu alkışların nasıl başladığını izlemeye başladı. Bu, yukarıdayken hep merak ettiği bir detaydı. Gerçekten, onca açlık ve sefaletten, bencil bir krallıktan sonra halk hala kendi isteğiyle mi alkışlıyordu yoksa kraliyet muhafızları müdahale mi ediyordu, merak edip durmuştu. Şimdi kapüşonunu hafifçe tutarak baktığı etrafında, cevabı görebiliyordu. Başkent halkının, kraliyeti dinlemesi için oluşturulmuş alanı, demirlerle çevrelenmişti. Demirlere yakın kimseler, demirler ardındaki kraliyet muhafızlarının silahlarının ardıyla dürtülüyordu. Korku ile alkışlamaya başlayanlar muntazam bir dalgalanma oluşturuyor ve alkış alkışı getiriyordu. Nasıl ki Xaliaların en büyük kusuru bir arada bulunamamalarıydı, insanoğlunun en büyük zaafı da çoğunluğa uyumlu olma korkusuydu. Tek başlarına susamaz, tek başlarına konuşamazlardı.
"Karşınızda Amorsus krallığı Amore yönetiminin on birinci taht sahibi, kraliçe Eftel Amore!"
Eftel, halkın arasında olduğu yerde hafif bir reverans yaptı ama tabii kimse fark etmedi. Kraliçeleri, karşılarında değil aralarındaydı. Amcası Regar, büstte kenara çekilip hafifçe ardına döndüğünde neye baktığını bulunduğu alçaklıktan göremiyordu ama tahmin edebiliyordu. Büstten hafifçe saray terasının kapısına doğru yöneldi ve muhtemelen ona yaklaşan muhafızı dinlemiş olmalıydı. Amcası o sıra, halkın kendisini duyması için kullandığı ses dağıtıcısını kapatmıştı. Halkı izlemeye devam etmek ve tepki vermemek konusunda inatçı olmaya çalışan konsey üyelerinin bile gözleri ardına dönmeye başlayıp da dudakları düz bir çizgi halini alırken kaşları kalktığında Eftel'in dudakları kıvrıldı. Seçmedikleri prenses, şimdi de onları seçmemişti.
Daha fazla burada durması kendisi için tehlike oluşturmaya başlayacağından kapüşonunu iyice önüne çekerek ardına döndü ve halkın arasından ilerlemeye başladı. Şu zamana kadar bile çoktan gitmiş olması gerekirdi ama amcası Regar'ın hemen yanında dizilmiş olan konseyin yüzündeki o ifadeyi görmek için beklemişti. Amorsus'un başkent şehrinde halk, diğer şehirlere nispeten daha rahat ve refah ile yaşardı. Üst, baş ve giyinimleri, yarım küreyi özetlemez, aksine ortalamanın oldukça üstünde kalırdı. Yine de buradaki halk bile Eftel'in yüreğini sızlatırdı. Yine de onları kurtarmayı kendisine görev bilmiyordu. Bu kraliyetin herhangi bir parçası olmak istemiyordu. Konsey, yöneten değil yönetilen arıyordu. Konseyin gözünde Kraliçe, soylu bir halktan daha farklı bir şey değildi.
Sokaktan geçen ticari tip bir voltriderın durmasını sağladığında şoför hafifçe ardına bakıp Eftel'in giyim kuşamına baktı. Buralarda herkes parasını alabilme endişesi duyardı. Eftel, halk ile pek yüz yüze gelme şansı elde edemediğinden soysuz giyinme çabasını biraz abartmış olabilirdi ama bu şehirden çıkıp da kutuplara yaklaştıkça ne kadar soysuz gözükürse, o kadar işine gelecekti. Eftel arka koltuğa oturdu ve şoförün içini rahatlattı. "Paranı baştan veririm."
"Nereye?" derken önüne dönmüştü ama Eftel, "Severna'ya en yakın nereye götürebiliyorsan." dediğinde adamın gözleri ardını gösteren aynaya döndü. Eftel'in gözlerine dehşetle baktığında Eftel hafifçe omuz silkti. "Yaparsan, seni zengin ederim."
Halihazırda taç takmamış olsa da Amorsus yarım küresinin en güçlü isimlerinden biriydi, onun için savaşmaya ve ölmeye yemin etmiş muhafızları vardı ama kraliyete sırtını döndüğü an, hepsini kaybediyordu. Bu sebeple bu cehennemden, başka bir cehenneme gitmek istiyorsa başının çaresine bakmak zorundaydı. Prenses ya da Kraliçe Eftel olmadıkça, ona hizmet edebilecek herhangi bir muhafızı kalmıyordu. Yelta, bile yoktu. Söyleyeceğini söylemişti. Eftel'in kraliçe olmasını ve başkasıyla evlenmek pahasına bile güvenle yaşamasını istiyordu, başka bir kararına yardımcı olmayacaktı.
Üzerindeki baskı ve kontrollerin kalkması için Kraliçe olmayı kabul etmesi gerekmişti. Bugün de taç töreni vardı. Bir önceki taç töreni fiyasko ve dramasından sonra güvenlikler törene yönlendirilmişti. Gelenekler gereği, bir önceki kral ya da kraliçenin devir töreninden itibaren yıllandırılan şarap, törende içilirdi fakat bir önceki kraliçenin çok yakın bir zamanda üstelik bizzat o şarap yüzünden ölmesi dolayısıyla Eftel'in içmesi planlanan şarap fazla dinlendirilememişti. İçmeden önce kontrol etmek zorunda kalacak muhafız şu an rahatlayarak nefesini üflemiş olmalıydı. Ortada kraliçe yoksa, şarap da içilmez, taç da devredilmezdi.
Eftel de, uyumlu davranmasının getirdiği rahatlama ile, güvenlikler törene odaklanmışken saraydan çıkabilmişti. Böyle günlerde, saraya davet edilen soylular dolayısıyla giren çıkan sayısı artardı. Bu sebeple Eftel önce alelade bir soylu gibi, sonrasında da oldukça soysuz gibi giyinmesi gerekmişti. Neyse ki, prenses ve prensler, kraliçe ya da kral olmadıkça fazla insan görmezdi. Yanlarında bulunan muhafızların bile başları eğik olurdu. Bu sebeple başkent halkı ve hatta saray çalışanları, kral ya da kraliçe olmadıkları sürece onları görebilme şansına pek sahip olmazlardı. Başkent dışında yaşayan halk ise, ömrünü kendisini yönetenlerin neye benzediğini bilmeden geçirirlerdi.
Kraliyet ile halk arasındaki bu kopuk bağ, bugün Eftel'in işine yaramıştı. Önce bir soylu gibi saraydan çıkabilmiş, şimdi ise düz bir halk gibi insanların arasına karışabilmişti. Amcası Regar, yeğenine uyumsuz olduğunda değil, uyumlu olduğunda güvenmemesi gerektiğini bilmeliydi, şu an yaptığı hatanın pişmanlığını çekiyordu. Eftel, hiçbir zaman uyumlu bir prenses olmamıştı. Bundan şüphelenmeliydi.
"Yitan'da bırakırım. Oradan Severna'ya giden araçlar var." dedikten sonra ekleme ihtiyacı hissetti. Önemli bir detay olsa gerek aynaya bakarak değil bizzat ardına bakarak söylüyordu. "Uçan araçlar değil. Kara yolundan ilerleyen araçlar."
Bu da, siyah ölüme temas edebilme tehlikesiyle ilerleyen araçlar demekti. Herhangi bir temas halinde, Eftel'in ölümüne yol açabilecek araçlar. Eftel, olabildiğince tenini kapatacak şekilde giyinmesine rağmen siyah ölümden korunma yollarını tam olarak bilmiyordu. Kraliyet, kendisine oldukça uzak olan siyah ölüme dair konuşmayı da, önlem almayı da sevmezlerdi. Oradaki halkın başında, seçilmeyen prens ya da prenseslerini göndermek dışında bir fedakârlık yapmaz, oradan gelen bilgileri de pek gözetmezlerdi. Eftel'in bilmediği bir kurtarma ve önleme çalışması var mıydı, henüz öğrenememişti ama sanmıyordu. Yüksek bütçe gerektiren teknolojiler, kraliyetin işine yaramayan topraklara gönderilmezdi. Bu sebeple Severna yakınlarında uçan araç voltriderlar yoktu.
"Kabul."
"Yüz bin lirion alırım."
Eftel, piyasaya dair herhangi bir bilgiye sahip değildi ama Eftel'i oraya götürerek sürücünün de kendisini tehlikeye attığının bilincindeydi. Severna'ya gittiğinde paraya da ihtiyacı olmayacaktı. Orada parayla satın alınabilecek hiçbir şey yoktu. Adama, parasının olduğu el torbasını uzattıktan sonra yeniden ardına yaslandı.
"Başta, sadece yüz bin lirion alırım. Oraya vardığımızda ise..."
"Aptal da sanma."
Eftel araya girdiğinde, adam nefesini sıkkınlıkla üflese de başka bir şey demeyerek önüne döndü. Eftel, hemen parayı çıkardığında az istediğini ve karşısındaki kişinin daha fazlasını verebileceğini düşünmeye başlamış, ücreti arttırmıştı ama Eftel, kandırılmayı sevmediği gibi yanında daha fazlası da yoktu. Orada, Severna'ya sürecek olan araçlar için de paraya ihtiyacı olacak olmalıydı ve elinde kalanı da bu adama verirse Severna'ya yürümesi gerekirdi.
"Hadi, sür."
Adam sürmeye başladığında, voltriderın camları kapandı ve Eftel için halkı, yine camların ardında kaldı. Gittikçe uzaklaştığı için göremediği sarayın etrafındaki hareketlilik, onu Severna yolunda aramayacakları için kendisi için pek tehlike arz etmiyordu. Sadece başkent çıkışındaki güvenlikleri atlatmaları gerekecekti. Onunla ilgilenmekle görevli baş muhafızlar sorgulanacaktı. Bu da, Yelta'nın da sorgulanacağı anlamına geliyordu. Severna'ya gidebileceği, sadece Yelta'nın aklına gelirdi ve Yelta'nın kendisini satmayacağını düşünüyordu ama sırf onu korumak için söyleyebilirdi. Yine de onlardan önce Severna'ya erişebilirse, kraliyetin kraliçeleri için bile olsa siyah ölüme çok yaklaşmayacaklarını düşünüyordu.
"On yedinci çıkıştan çık."
Bunu Yelta'dan duymuştu. Babasını görmek için hep oradan çıkardı. Kraliyet, muhafızların aile ile ilişkilerine karışırdı. Muhafızlarının kimsesiz kalmalarını isterdi. Böylelikle, koşulsuz, şartsız kraliyete hizmet edebilirlerdi. Yelta, ise Eftel gibi kraliyete uyumsuzlardandı. Kendi bildikleri doğrultusunda Kraliyet yolundan çıkabilirdi. Eftel'in değil belki başka bir soylunun ya da ablasının muhafızı olsa, kuralsızlıkları başkaları tarafından tespit edilip belki de idamına yol açabilirdi ama Eftel görmezden geliyor, hatta yardımcı oluyordu. Yelta da Eftel'in uyumsuzluklarını görmezden geliyor, hatta yardımcı oluyordu. Böyle böyle bugüne kadar gelmişlerdi ama geldikleri aşamada, ayrı düşmüşlerdi. Bu sefer de yine ikisi birbirine yardımcı olmaya çalışıyorlardı ama seçtikleri yollar farklıydı.
"Oradan çıkmak için kart gerekiyor."
Eftel, "On yedinci çıkıştan çık." diye tekrarlamak dışında bir cevap verme tenezzülünde bulunmadı. Orası, halkın değil saray çalışanlarının kullandığı bir çıkıştı. Hemen ardında, muhafızlarının bazı ihtiyaçlarını görebildikleri pasajlar olurdu. Yelta da, söz konusu ihtiyaçlarını görmek için çıkarmış gibi çıkar, babası ile görüşürdü. Eftel, hazır oraya kadar gitmişken başkaca yerlere de uğramadığını umut ediyordu. Gerçi umut etmekle de kalmıyordu, birkaç kere eğer öyleyse onu idam ettirebileceğini söylemişti. Yelta, Eftel'in bu tehdidinin ne kadarının ciddi olduğuna hiçbir zaman emin olamamıştı ama zaten endişeleneceği bir durum yoktu. Gözü, Eftel'den başkasını görmüyor, teni başka bir teni istemiyordu. Üstelik henüz Eftel'in teniyle doğru dürüst tanışamamasına rağmen...
"Muhafıza benzemiyorsun. Muhtemelen bir kılıç kaldırmaya kalksan kol kasların..." demeye kalmadan Eftel, pelerinin altından kemerine bağlı kılıcını kabzasından tuttuğu gibi çıkarıp voltrider içerisinde savurduğunda adam korkuyla nefesini tutarken voltriderın dengesini kaybetmişti. Kılıcın havada oluşturduğu rüzgâr ense tüylerini ürpertirken sadece adamın kolyesi iki parçaya ayrılarak bacaklarına düştü. Adam yutkunarak aynadan Eftel'e baktı ama saniyeler içerisinde bakmaktan bile korkup yeniden yola döndü. Az daha boynu gidiyordu.
On yedinci çıkışa vardıklarında, çoğu muhafız başkentten çıkmak yerine girdiği için fazla sıra yoktu. Kraliyet, muhafızları saraya geri çağırıyordu çünkü görev dağılımı yapıldıktan sonra Eftel aranmaya başlayacaktı. Muhtemelen baş muhafızlardan oluşan bir ekip aramaya başlamış olmalıydı. Yelta, peşinde olabilirdi. Buradan dönüş yoktu. Yakalanırsa, Konsey'in eline düşecekti. Konsey, onu idamla cezalandırmak ile yerine kimseyi koyamayacakları için idam tehdidi altında kukla Kraliçeleri yapmak dışında bir seçenek sunmayacaklardı.
Çıkış kapısındaki cihaz, araç içini mavi ışınlar ile tarayıp kraliyetten çıkarılması yasak herhangi bir ürün, teknoloji var olup olmadığını tespit ederken Eftel, sıkkın nefesler alıp veriyordu. Başkentten çıkmak bir kenara, saraydan bile ilk defa çıkmıştı. Buraları, Yelta'nın anlattığı kadarıyla biliyordu. Adamın Severna'ya yakın olduğunu söyleyip orada bırakabileceğini dile getirdiği şehir olan Yitan'ı ise harita derslerinde görmüştü. Harita derslerini, hologramlar ile aldığından Yitan'ın görüntülerini de görmüştü fakat ne kadar gerçekçiydi, bilmiyordu. Kraliyet'te, doğru olduğunu iddia ettikleri bir bilgi ne kadar yanlışsa, bir yanlış bilgi de o kadar doğru çıkabiliyordu. Eftel, emin olamıyordu.
Bir anda mavi ışıklar, kırmızı ışıklara dönüp de önlerinde tarama testini geçmiş kartını gösteren aracın önü bile kapandığında Eftel, sırtını koltuktan ayırdı. Eftel, böyle bir gelişme olabileceğini öngörmüş ama bu tehlikeye karşı ne yapabileceğine dair net bir plan yapamamıştı. İşte tam da böyle anlarda Yelta'ya ihtiyaç duyardı. Aldığı onca derse rağmen, hatta az daha yönetmek üzere olduğu yarım kürenin onca sene prensesi, şimdi de kraliçesi olmasına rağmen buraları, bir muhafız kadar bile bilmezdi. Onun için Zenith, hologramlardan izleyebildiği, terasından görebildiği kadardı.
"Arabadan in."
"Ne?"
Eftel, emniyet kemerinin çıkartılması için tuşa bastıktan sonra voltriderın ön kısmına geçmek üzere ayaklandı. Adam ne yapacağını bilemez halde bir önüne, bir Eftel'e bakarken Eftel ön koltuğa geçebilmişti. Adam hala hareketsiz kaldığı için onun emniyet kemerinin de çıkartılması için tuşa bastı. O sıra gözleri, etrafındaki hareketlilikteydi. Muhafızlar giren çıkan araçları fiziki olarak kontrol etmeye başlamıştı. İkinci sırada oldukları için, fazla zamanları yoktu. Eftel, kapıların açılması için de tuşa bastıktan sonra kemerine asılı torbayı sertçe çekerek kopardıktan sonra şoförü dışarı attı. Şoför acıyla inlerken yerine oturduktan sonra tekrar kapının kapanması için tuşa bastı. Voltriderı, her zaman kısıtlı bir alan içerisinde kullanmıştı. Yeni başlayan muhafızlar bile saray dışarısında talim yaparlardı fakat kraliyet üyeleri için sarayın arka kısmında etrafı teknoloji ile çevrili geniş bir alanda parkur yapılmıştı. Eftel de sadece orada sürebilmişti. Vefat eden ablasının bunların kapısını bile açmayı bilmediğinden şüphesizdi. Onu hiç parkur alanında görmemişti.
"Bari kolye..."
Eftel, gözlerini devirip adamın kılıç ile kestiği, korkudan geri alamadığı kolyeyi düştüğü yerden alıp kapı kapanmadan dışarı attı. O sıra muhafızlar, ön araçta tehlike arz eden bir durumun olmadığına emin olmuş, ön araç için kapıların açılmasını sağlamıştı. Eftel, o sıra hızla sürmeye başladığında önündeki muhafızlar kendisini iki yana atmak zorunda kaldı. Önündeki araç için açılan teknoloji kapanmadan Eftel geçtiğinde alarm sesleri yükseldi. Eftel, bir küfür mırıldanırken en azından saray içerisinde küfür etmeyi öğrenebildiği için minnettardı. Yoksa, bazı hisleri ne şekilde dile getirirdi, hiç bilmiyordu.
Dakikalar içerisinde ardına başka muhafızların voltriderlar ile takılacağını biliyordu. Muhafızların voltriderlarının daha hızlı olduğunu da biliyordu. Ticari, dört kişilik bir voltrider içerisindeydi. Voltriderlar ne kadar büyürse, hızları o kadar azalırdı. Muhafızların ise iki kişilik voltriderları olurdu. Eftel'in parkurlarda kullandığı voltriderlar ise tek kişilikti. Bu sebeple, bu voltriderın ağırlığı ile hızını, direksiyona hâkim olma açısından kontrol etmekte zorlanacaktı. Yine de, iki ucu boklu bir değnekte, dursa da kaçmaya devam etse de kayda değer bir değişiklik olmayacaktı.
Muhafızların voltriderında saldırabilecekleri teknolojilerin olduğunu da biliyordu. Aradıkları kişi sadece suçlu biri değil, suçlu bir kraliçe olduğundan saldırmayacaklardı. Sadece yakalamaya çalışacaklardı. Bu sebeple, kaçabildiği sürece hayatta kalacaktı.
Ardına düşen voltriderların uyarı seslerini dinlememek için bildiği bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Buralardaki çoğu şarkı, kraliyet için yazılırdı. Kraliyetin tarihi, başarıları, kahramanlıkları, fedakârlıkları... Ama başkente uzak şehirlerde duygulara yazılmış şarkılar olduğunu bilir, bazılarını dinleme şansı elde ederdi. Şimdi de bunlardan birini mırıldanıyordu.
Kendisinden daha hızlı olan voltriderlardan birinin yan hizasına geçtiğini gördüğünde ani bir şekilde sağa kırarak düz yoldan binaların arasına girdi. Başkente yakın alanlarda binalar yüksek, binalar arasında ise farklı yüksekliklerde sokaklar bulunurdu. Sokak katlarına çarpmamaya dikkat ederek hızla ilerlerken diğer voltriderlar da hızını azaltmak zorunda kalmışlardı çünkü bu sokaklarda ne kadar hızlı olurlarsa, o kadar kontrol edemezlerdi. Şimdi hızları eşitlenmişti.
Bir yandan voltridera hâkim olmaya çalışırken bir yandan da ilk defa karşılaştığı halkına bakmaya çalışıyordu. Sokak aralarından hızla geçen voltriderlar yüzünden herkes binalara sığınmaya çalışıyordu. Muhtemelen çığlık atıyor olmalılardı ama gürültülü voltriderlar yüzünden duyamıyordu.
Üst kat sokaklardan birinin zeminine çarpmak zorunda kaldığında yüzünü buruşturarak savrulan voltriderın hâkimiyetini yeniden kazandı. Direksiyonu sertçe tuttuğu için kolları kasılmıştı. Neyse ki üstünde insan bulunmayan sokağın beton parçaları parçalanarak diğer sokakların üstüne doğru düşmeye başladığında Eftel, ardında herhangi bir insana zarar verip vermediğini görmeye çalışmaktan önünü kontrol etmekte zorlanıyordu. Muhafızların zorlanması için girdiği sokaklarda, kendisi de zorlanıyordu.
Zarar verdiyse bile, en azından daha fazlasına sebep olmamak için derin bir nefes alarak önüne odaklanmaya çalıştı. İleride üretim alanları başlıyordu ve bu şehrin sokakları içerisinde dönüp durmayacaksa, ilerlemeye devam etmeliydi ama üretim alanlarına girdiğinde yolları yeniden genişleyecek, muhafızlar hızlanabilecekti. Üretim alanlarında da yüksek binaların olduğunu, görsel ve hologramlardan görmüştü. Tabi üretim alanları, çalışanlar ve işleyişi, güvenliği bilmeyenler dışında yakınlaşılamaması gereken alanlardı. Bir anda kendisini kimyasal havuzunda ya da güvenlik için oluşturulmuş elektrik akımlarının ortasında bulabilirdi.
Aslında, Yelta'dan bile çok, o geçenlerde odasına uğrayan gizemli adama ihtiyacı olurdu. Alkar. Alkar Harzem. Kraliyet güvenliğine takılmadan şehre, hatta yarım küreye girip çıkmayı başarabilmişti. Kullandığı bir yol olmalıydı. Kendisini de çıkartabilirdi ama o adam, Eftel'in çıkmasını değil, aksine kraliçe olmasını istiyordu. İşbirliği vadetmişti. Eftel, hiçbir Xalia'ya güven olmayacağını biliyordu ama adam, konu bir Xalia'yı alt etmekse, Xalia'dan başkasına güven olmayacağını söylemişti. Eftel, Gölge Kral Karanir denilen adamdan intikam falan almak istemiyordu. Halkını yönetmek de istemiyordu. O kadar çok, yönetmeye layık olmadığı ve yetersiz olduğu söylenilmişti ki artık kendisi de inanıyordu. Tek istediği, konseyi zor durumda bırakmaktı. Gölge Kral Karanir, her kimse, ve şüpheler doğruysa, gerçekten ailesinin ölümlerine o yol açtıysa bile, ailesinin de ona karşı bir işler çevirmiş olduğuna emindi.
Üretim alanlarının hizasına geldiklerinde ardındaki voltriderlar yeniden hızlandı. Eftel, alçalarak üretim alanlarındaki binaların arasından geçmeye başladı ama teller, engeller ve düzgün şekle sahip olmayan çıkrıntılar işini zorlaştırıyordu. Kendisini Zenith'te gözlerini ilk defa açmış bir bebek gibi hissediyordu. Nereden gitmenin güvenli, ne yapmanın güvensiz olduğunu asla bilmiyordu. Yelta ise buraları adı gibi ezbere biliyor olmalıydı. Kalbi, yanında olmadığı için yeniden öfkeyle çarptı. Biraz olsun Eftel'i tanıyor olsa, onsuz bile olsa kaçmaya çalışacağını biliyor olmalıydı. En azından yanında olsaydı, kaçabilme ihtimalleri artabilecekti.
İlerlediği alanda beyaz bir dalgalanma oluştuktan sonra sürdüğü voltrider hafifçe sarsıldı. Ardında kontrol panelinde ikaz ışıkları yanmaya başladığında Eftel bir küfür daha mırıldandı ve ne yapacağını bilemeyerek kontrol paneline baktı. Bir güvenlik sistemine çarpıp geçmiş olmalıydı ve kullandığı voltrider arızalanmaya başlamıştı. Üretim alanına voltrider ile izinsiz girilemezdi ve bu sebeple devre dışı bırakılmamış olan güvenlik sistemi, voltriderın sistemiyle oynuyordu. Önünde birçoğu daha olması gerekirdi ama muhafızların hızlı emriyle olsa gerek Eftel başka birine çarpmadı. Çarpmaya devam ederse bu yükseklikte arızalanan voltriderı hızla düşmeye başlardı ve yakalamaya çalıştıkları kraliçelerinin cesedini götürmeleri gerekirdi.
Eftel, binaların arasına dönerek yayan devam etmeye karar verdi. Voltriderın gücü azalmaya başladığından yavaş yavaş alçalıyordu. O kadar yolu yayan yürümeyeceği şüphesizdi ama en azından muhafızları atlatana kadar hacmini ne kadar küçültürse o kadar iyiydi. Üretim alanlarından birine saklanmaya çalışacaktı. Öldüğünü düşünürlerse, onu aramazlardı. Bu sebeple kemerine takılı torbalardan birinden çıkardığı ortasında mor bir taşın olduğu küreyi kurduktan sonra dikkatlice iki koltuğun arasındaki eşya boşluğuna koydu. Küçük bir darbe aldığı an patlayacaktı.
Bir kere daha döndükten sonra voltriderının kapısını hızla açması, alçaldığı yükselikteki zemine atlayıp hızla koşması gerekecekti. Tüm bunları hızla yaparsa ardındaki voltriderlar olduğu alana döndüğünde atladığını anlamamış olacaktı çünkü voltrider hala zemine kadar alçalmamıştı. Eftel de yüksekte bir alana atlayacaktı. Dengeli düşemezse, en iyi ihtimalde bir yerlerini incitecekti ama bunu göze almıştı. Düşerken bir taraflarına girmemesini umarak kılıcını da tuttuktan sonra kapıyı açma tuşuna bastı. Açılmaya başladığını dönene kadar göremezlerdi. Döndükten en yakın üretim alanı katına inmek üzere kapıdan atladı. Kılıcını çelik kılıfında tutma çabasını sürdürerek düştüğü yerde birkaç kere yuvarlandıktan sonra yüzünü buruşturarak bir ayağını yere yasladı ve hızla kalktı. Biraz topallayarak koşmaya başladıktan sonra durmayacağını anlayan bileği sızlanmayı bıraktı ve adrenalinin getirdiği yetkiyle birlikte koşmaya başladı. Bulunduğu kattaki duvarların arasına girdikten sonra nefes nefese yaslanırken voltriderların gürültüyle hizasından geçmesini bekledi. Binalara yakın geçtikleri için betonun bile titremesini sağlarken Eftel istemsiz nefesini tuttu. Gürültü uzaklaştığında nefesini üfleyip herhangi bir kapı aradı. Nereye açılacağını bilmiyordu ama gökyüzünde uçup duran araçlardan kaçan biri için açıklıkta durmak daha tehlikeliydi.
Koşarak ilk ulaştığı kapı kilitli olduğundan kemerindeki güç silahını çıkartıp kilide yöneltti ama kilidi kırarsa alarmların çalıp çalmayacağı konusunda emin olamamıştı. Kulaklarını patlama sesleri doldurduğunda gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Voltriderı zemine düşmüş, darbe alan güç küresi ise patlamış olmalıydı. Ticari voltriderın güvenlik sisteminin hasarından sonra yere düşmesiyle aldığı darbeyi kaldıramayarak patladığını düşünmelerini istemişti. Daha detaylı bir inceleme ile güç küresinin parçalarını görürler, cesedinin herhangi bir parçasına ulaşamadıklarını fark ederlerdi ama bu, o zamana kadar kendisine vakit verirdi.
Hacmini küçültmek için yere doğru alçalırken gözleri etrafında, binalar arasından görebildiği kadarıyla gökyüzündeydi. Voltriderlar, patlayan voltriderının etrafına doluşmuş olmalıydı. Arkada kalanlardan birini kaçırabilirse, iyi olurdu ama bu, sabahtan beri aldığı risklerden bir diğeri olurdu. Uzaklaşana kadar alçaktan gitmeye çalışırdı ama aralarından biri bile görürse, ölmediği, kaçtığı anlaşılırdı.
"Hm..."
Eftel, sıçrayarak sese doğru döndü ama duvarların arasında kalıyor olsa gerek, kimseyi göremedi. Yine de bu sesi tanıyor gibiydi. "Yani şimdi... Sana kaçmak için bir araç mı gerek?"
"Sen..."
Duvarı dönmesiyle, Eftel'in olduğu alana çıkan Alkar Harzem, elindeki başka bir güç küresini döndürürken alaylı sırıtışı ile yaklaşıyordu. "... burada ne arıyorsun?"
"Benim gibi görünen birine herhangi bir yerde ne aradığı pek sorulmaz ama sen Amorsus Kraliçesi... Asıl sen burada ne arıyorsun?" derken kadının yanına yaklaşmıştı bile. Eftel sinirle bileğinden tutarak alçağa doğru çekti. O sıra güç küresi Alkar'ın elinden kaydığında kısık sesle "Hih." diye tepki verirken güç küresini tutmaya çalıştı. Güç küresi tutamadığı için zemine doğru yol aldığında yüzünü buruşturarak duvara doğru yöneldi. Duvara yönelme çabasındaydı ama hemen yanındaki adamın göğsüne sığınmak zorunda kalmıştı. Başını göğsüne doğru eğdi. Ellerini de kalkan olabilecekmiş gibi yüzüne doğru kaldırdı. Birkaç saniyenin ardından herhangi bir patlama sesi gelmediğinde fakat Alkar Harzem'in hafif gülüşünü duyduğunda yavaş bir şekilde ellerini indirip yutkunarak gözlerini araladı. Başını hafifçe kaldırıp ona alayla gülen Alkar Harzem'in oldukça yakınında olan gözleriyle göz göze geldiğinde şimdiye kadarki ağır hareketlerinin aksine hızla kendisini geriye doğru attı. Elleri zemine yaslanırken öfkeyle baktı.
Alkar, hafifçe omuz silkip "Henüz kurmamıştım." dedi ve Eftel'in gözleri yeniden karşı duvara çarparak durmuş güç küresine döndü. Bu seferkinin ortasında ise kırmızı bir taş vardı. Güç küreleri, enerji saçabilen her taşa uygun tasarlanırdı. Bazı taşların enerjisi daha büyük olduğundan, küçük darbeler ile bile patlayabilirken, bazı taşlar için daha büyük darbeler gerekirdi. Amorsus tarafında fazla doğal taş bulunmazdı.
Eftel, kendisine geldikten sonra ellerini, ardında yasladığı zeminden çekip vücudunu öne doğru eğdi ve emekleyerek biraz önce uzaklaştığı Alkar'a yaklaşırken fısıldasa da öfkesi yüzünden tükürür gibi "Neden yine peşimdesin bilmiyorum ama benim dikkat çekmemem lazım." dedikten sonra gözleri ve bir eli adamın kırmızı saçlarına çıktı. "Sen de oldukça dikkat çekici birisin."
Tüm insanlar kahverengi saçlı ve gözlüydü. Genelde ten renklerine göre hangi şehrin mensubu oldukları tahmin edilirdi ama bu bile doğru sonuçlar vermeyebilirdi. Hal böyle olunca kırmızı saçlı birinin, Xalia olmaması imkânsızdı. Buralarda Xalia görüldüğünde ise, kraliyete teslim edilirdi. İnsanlar Nix'e giremez, Xalialar ise Amorsus'a giremezdi. Karşısındaki adamın en az iki kere bu kuralı çiğnediğine şahit olmuştu.
Alkar'ın dudakları keyifle kıvrılmışken kaşlarını kaldırıp indirdi. "İltifat kabul ederim."
Eftel, sinirle "Alakası bile yok." dediğinde Alkar ayaklanmaya çalıştı ama Eftel hızla bileğinden tutup yeniden zemine çekti. "Birazdan burayı kraliyet voltriderları doldurur. Hâlihazırda burada olanlardan söz etmiyorum bile. Son kez söylüyorum, yanımda ilgi çekme. Git başka yerlere emekle, oralarda ilgi çek. Bir an önce defol git."
Alkar, sakin bir şekilde tıslayan Eftel'i dinlerken gözleri kadının yüzünde geziniyordu. Kadının söyleyecekleri bittiğinde ve 'hadi emekle' der gibi onu zeminde ileri bir noktaya itmeye çalıştığında Alkar engel olup yeniden duvara yasladığı için Eftel nefesini sinile üfledi. Alkar, üzülmüş gibi dudağını kenarına doğru kıvırdıktan sonra hafifçe omuz silkti. "Yardıma ihtiyacın olduğunu sanmıştım ama madem..." dedikten sonra sırıtarak etraflarını gösterdi. "... bu kaostan kendi kendine kurtulabileceğini sanıyorsan, sen bilirsin." dedikten sonra doğruldu. Emekleyesi pek yok gibiydi ama pelerinini başına takıp da kapıya yöneldiğinde dışarıdan ilerlemeyeceği anlaşılmıştı. Eftel, ardından hafifçe doğrulurken kapının kilidine yaklaştırdığı küçük, alete gözlerini kısarak baktı.
"Niye bana yardımcı olasın ki? Sen kraliçe olmamı istiyorsun."
Alkar, "Artık yardımcı olmayacağım zaten." derken Eftel, Alkar'ın elindeki alet ile kilit arasında oluşan hava dalgalanmalarını görebiliyordu. Mıknatıs gibi yapışmak üzereymişçesine aleti geride tutmaya çalışıyormuş gibi elinin kasıldığını görebiliyordu. Mekanik bir sesle kilit açıldığında Alkar'ın gözleri Eftel'e döndü.
"Sana kolay gelsin Amore mumu." derken kapıdan içeri doğru geçti. Eftel, yüzünü buruşturup derin bir nefes aldıktan sonra hızla kapıya yöneldi. Kapanmak üzere olan kapıyı açtığında, merdivenlere yönelmiş olan Alkar, sırıtarak tekrar kapıya döndü ve kulpunu tuttu. Böylelikle Eftel'in açıp girmesine izin vermeden aralık tuttu.
Eftel, endişeyle etrafına bakarken "İçeride konuşalım." dedi.
"Kusura bakma da bir an önce defolup gitmemi isteyen bir kraliçenin emrini yerine getirmekle meşgulüm."
Eftel, sinirle bakıp kapıyı açmaya çalıştığında Alkar yeniden engel oldu. Eftel, silahına yöneldiğinde Alkar kaşlarını kaldırdı ve kaşlarının altındaki kırmızı gözleri ışıldamaya başladı. Eftel, silahına giden elini geri çekerken fısıldayarak "Bana niye yardımcı olasın?" diye sordu.
"Sen de bana yardımcı ol diye."
"Severna'ya gideceğim."
Alkar başını onaylar şekilde salladı. Eftel tek kaşını kaldırıp "Orada sana nasıl yardımcı olabilirim ki?" diye sorduğunda Alkar, iç çektikten sonra yeniden sırıttı. "Oraya vardığında, zaten dönmeye, yeniden Kraliçe olmaya karar vereceksin ve sen ölmeden geri dönebilmen için yanında olmam lazım."
"Siyah ölüm gözümü korkutamaz."
Alkar başını onaylar şekilde sallarken gönlünü hoş tutmak için yapmıyordu. Gerçekten karşısındaki kadının bu kadar gözü kara olduğunu biliyordu. "Doğru." dediğinde Eftel de zafer kazanmış gibi başını onaylar şekilde sallamaya başladı ama Alkar "... ama onu kastetmemiştim zaten." diye eklediğinde başı durdu. Eftel, yaklaşan voltriderları duyduğunda hızla yeniden kapıyı çekmeye çalıştı. "Neyden bahsediyorsun bilmiyorum ama bana yardımcı olacaksan, tamam. Şimdiden söylüyorum, oradan dönmeyeceğim ama orada bir şekilde sana yardımcı olabileceksem, ben de olurum."
Alkar, içeri girmesine izin verdikten sonra kendisi çıktı. Hızla merdiven yönelen Eftel yeniden kapıya döndü ve kapanmak üzere olan kapıyı ittirdi. Gözleri irileşmiş, kaşları kalkmış bir şekilde Alkar'a baktı. "Ne yapıyorsun? Kabul ettim ya!"
Alkar "Buraları biraz karıştırmak lazım." derken sırıtıyordu. Karşı duvara çarparak durmuş güç küresini aldıktan sonra Eftel'e merdivenleri gösterdi. "Aşağı in, yer altı kapısını bul. Yolun sonunda seni bir voltrider bekliyor."
"Voltrider ile yer altından nasıl çıkacağız? Çıkış yeri mi var?"
"Şehrini, hatta yarım küreni hiç tanımıyorsun, değil mi?"
Eftel, sessiz kalsa da rahatsız olmuş gibi baktığında Alkar yeniden sırıtarak Eftel'i gösterdi. "Ayrıca söyleyeyim de, beni burada bırakarak git, değil mi? Sen beni aptal mı sandın?"
"Benimle gelmek yerine, buraları biraz karıştırmak derdindesin. Ne kadar zeki olabilirsin ki?"
"Çıkacağımız yerden uzaklaşırken buradaki muhafızların peşimize takılamayacak kadar meşgul ya da ölü olmaları işimize yaradığında, bana teşekkür edeceksin."
Eftel nefesini üfledikten sonra kabullendi. "On dakika beklerim, yoksa çıkışı bulamasam bile zemini kıra kıra çıkar giderim."
"Bana beş dakika yeter."
Eftel, karşısındaki adamın özgüvenden çok ego dolu sırıtışına ve ses tonuna gözlerini devirdikten sonra hızla merdivenlere yöneldi. Kulağını patlama sesleri ve gürültüler doldurmaya başlarken Alkar'ın bahsettiği yer altı kapısını buldu. Beş dakika kadar sonra voltridera binmeye hazırlanıyorken ıslık sesleri duydu. Bir şarkı ritminde ıslık öttürüyor olmalıydı ama Eftel'in bildiği ya da anımsadığı bir şarkı değildi. Gerçi ikisi de farklı yarım kürelerin canlılarıydı, Nix taraflarının şarkısını Eftel bilemezdi.
"Beş dakikayı biraz geçti."
Yer altı yolu karanlıktı. Kendisi de güç silahın taş ışığı ile ilerlemişti. Karanlık ve dar yolda, sadece ıslık seslerinden tanımıştı ama bir anlığına doğru kişi olup olmadığından emin olamamış, endişe etmeye başlayacakken adam avucunun üstünde bir alev oluşturduğu için nefesini üfledi. Ellerinden alevler çıkan bir adamın kendisine yaklaştığını fark ettiği için rahatlayacağını, hayatının hiçbir döneminde tahmin edemezdi.
"Senin Yelta'yı öldürmek yerine etkisiz hale getirmeye çalışırken biraz oyalandım. Genelde, öldürmekte daha iyiyim."
Eftel, "Yelta mı?" derken elindeki güç silahını neredeyse düşürecekti. İsmini duymasıyla titremeye başlayan elleriyle beceriksizce kemerine bağladıktan sonra kendisine yaklaştıkça turuncu, kırmızı ışıkların yüzünde dalgalandığı adamın gözlerine baktı.
"Ne demek Amore mumu. Ortağımın sevgilisini öldürecek değilim."
Eftel, teşekkür etmemişti ama Alkar'la karşılaşmasına rağmen hala hayatta olduğu konusunda ne kadar memnun baktıysa, Alkar teşekkür kabul etmişti. "Ama sen onu öldürmüş gibi bir şey oldun. Senin öldüğünü düşündüğü için olsa gerek mahvolmuş gözüküyordu."
Eftel'in kalbi ezilirken, sıkkın bir nefes alıp voltridera döndü ve Alkar'ı cevapsız bıraktı, başka bir soru sordu. "Bu voltrider tek kişilik."
"Tüh. Onu düşünemedim bak. Yani ya sen benim kucağımda gideceksin, ya da ben senin." dedikten sonra alev tutmayan eliyle cüssesini gösterdi. "Bence, sen benim kucağımda ol."
"Nasıl yapıyorsun bilmiyorum ama burada olacağımı, hatta sana ihtiyaç duyacağımı da bilerek geldin. Hatta gitmeye çalıştığım yerden dönmeye karar vereceğime de öyle eminsin ki, o sıra güvende tutmak için yanımda olmak istiyorsun ama yine de iki kişi olacağımızı hesap edemedin mi?"
Alkar, elindeki alevle öyle yaklaşmıştı ki Eftel'in eline yakın olan yanağı ısınmaya başlamıştı. Sıcaklık gözlerinin kırpışmasını sağlarken bir adım geri çekildi. Alkar alayla sırıttı. "Aynı anda bir sürü şey düşününce, o arada kaynadı demek ki."
Eftel, inanmadığını belli ederek baktığında Alkar, "Merak etme. Ölümsüz ömrümde bir insanla ilişki yaşamaya çalışmam. En hızlı voltrider, tek kişilik olanlar ve onunla gelmem gerekti." dediğinde Eftel, inanır gibi oldu ama emin olamamıştı. Alkar, Eftel ile aracın arasından geçerek kapıya yöneleceği sırada Eftel hafifçe uzaklaştı ve yol verdi. Alkar voltridera bindikten sonra çalıştırdı ve araçtan yayılan ışıklar alanı aydınlattığı için alevini, teninin içine geri çağırdı. "Fikrini değiştirmediysen..." dedikten sonra Eftel'e döndü ve elini uzattı. Eftel, birkaç saniyenin ardından nefesini üfleyerek elini tuttu ve kucağına çekmesine yardımcı olmasına müsaade etti. Kapılar kapandıktan sonra emniyet kemeri, araçta sol taraflarından ilerlemeye başlayarak vücutlarını, voltrider koltuğunun sırtına doğru çekerek sardığında vücutları oldukça yakınlaşmıştı ama Eftel göz ardı etmeye çalıştı. Alkar, ellerini kadının iki yanından uzatarak direksiyonu tuttu.
"Severna'ya yolculuğa hazır mısınız Kraliçem?"
Eftel "Sür hadi." dediğinde Alkar, sırıtarak hareketlendi. Voltrider sadece yükselmeye başladığında Eftel'in kaşları kalktı ve saydam tavana baktı. "Nasıl yani çıkış yukarıda mıydı?" diye söylendiğinde Alkar hafifçe güldü. Voltrider yaklaştıkça voltrider genişliğinde bir boru gibi yukarı uzanan alanın tepesindeki kapak da yavaşça açılmaya başladı. Başka bir yarım küreden gelen bir adamın, kraliçesi olduğu ülkeyi kendisinden iyi biliyor olması can sıkıcıydı ama çıkışı ondan önce bulup da gitmediği için bir taraftan memnundu. Bir yanı da, oraya gidince neye şahit olduğu için gerisin geri dönmeye karar vereceğini kastettiğini düşünmekten huzursuzdu.
Çıkışı, Alkar gelmeden bulsaydı kesin giderdi ve bulamadığı için gitmediği iyi olmuştu. Belli ki yanındaki, daha doğrusu hemen altında ve ardındaki adam, bu yarım küreyi kendisinden daha iyi biliyordu ve gerçekten yardımcı olabilirdi.
Yani, en azından öyle umuyordu.
**
VEYLA – NİX -
Veyla, etrafını inceleyerek ilerlerken Gölge alayla "Her zamanki merakın mı yoksa o zehir gibi zihnin yine bir şeyler mi arıyor?" dediği için gözlerini ona çevirdi. Yan yana ilerliyorlardı. Veyla, o kadar üşengeçti ki Gölge gibi hızlı ilerleyebilme yeteneklerine sahip olsa hiçbir yere normal hızda yürüyerek gitmezdi. Gölge, neden öyle yapıyordu, anlayamıyordu. Gölge, Veyla'nın aksine bu hayattan daha çok keyif alıyor gibi görünüyordu. Veyla ise voltriderlarından biraz önce inmiş olmalarına ve sadece birkaç dakikadır yürüyor olmalarına rağmen erken indikleri için sızlanıyordu.
"Terraların yaşam alanını pek görmemiştim."
Aslında yalan değildi. Biraz da meraktan bakıyordu ama evet, bir şeyler aradığı da doğruydu. Büyü duvarlarının Terraların kontrolünde olduğunu düşünüyordu. Amorsus'un teknoloji ile oluşturduğu sınır duvarını çalan Gölge, büyü ile güçlenmesini sağlayarak şehrinde kullanıyordu. Bu da düzenli bir büyü akışı demekti ve bunu, Terralar yapıyor olmalıydı. Bu da, buralarda güç duvarının işleyişine ya da kontrolüne dair bir şeyler olabileceği anlamına geliyordu.
"Hala yaşadıklarına göre, görmediğine eminim."
Veyla hafifçe sırıtırken yeniden etrafına bakmaya dönmüştü. "Her gördüğümü öldürmüyorum ama Terraların renkleri biraz can sıkıcı, evet."
Saçları ve gözleri, yeşil ve sarı renginin arasında bir renge sahip olurlardı. Erya gibi yeşil renge sahip olanlar, Veyla'yı çok da rahatsız etmezlerdi ama Terralar Veyla'ya göre görüntü kirliliğiydi. Yine de güçleri, görüntülerinden daha ihtişamlıydı. Veyla, arada güçlerini Terralarınkine benzetirdi ama Veylanınkiler daha kompleksti. Terraların ne yapabilecekleri belli, sınırlıydı fakat Veyla'nınki belli değildi.
Bitki bükenlere benzer yaşam alanlarına sahiplerdi. Zaten Veyla'nın bildiğine göre, zamanında aynı soya sahip oldukları, sonrasında yüzyıllar geçtikçe yetenekleri ayrılmaya başladığı söylenirdi. Veyla için, Erya'nın soyunun da bir zamanlar, en güçlü Xalia soylarından biri olan Terralardan olması şaşırtıcıydı. Şimdi ise bitki çağırıp duruyordu. Oysa, üst soyları aynı Terralar gibi neler neler yapabiliyordu...
Terralar, yaşam alanı oluşturmaz, aslında doğal alanlara yerleşirlerdi fakat kendi yerleşkelerinden uzağa, Gölge için Nixsus'a gelmişlerdi. Bu sebeple, Gölge Nixsus'taki en doğal alanı onlara tahsis etmişti. Bu sebeple şimdi Veyla'nın gözleri, devasa ağaçların içerisinde oyularak oluşturulmuş evlerde, büyüyle aydınlanan meşalelerde, etrafta uçuşan ışıklı böceklerde, etrafta koşturan daha önce görüp görmediğine emin olamadığı Lunalarda geziniyordu. Veyla'nın mor kelebekleri ile uçuşan ışıklı böcekler temas kurarak birbirleri etrafında döndüğünde Veyla hafifçe güldü. Parmağını hafifçe kaldırdığında kelebeklerinden biriyle, böcek aynı anda kondu. Yürüyüşü yavaşlarken yüzüne yansıyan ışıkların ardından onlara baktı. Veyla'nın duraksamasıyla Gölge de durmuş, hafifçe Veyla'ya dönmüştü. Kadının yüzüne yansıyan sarı mor ışıkların yüzünde oluşturduğu dalgalanmaları izlerken "Lunalardan, Xalialara olan duygularının aksine nefret etmiyorsun sanırım." dedi.
Veyla, bir anlığına Erya gibi sevgi dolu gözükmüş gibi hissedip rahatsız olarak parmağını hafifçe havaya doğru kaldırdı ve kelebek ile böcek yeniden uçuşmaya başladı. Lunalardan nefret etmediği doğruydu. En azından, karşılaştıklarında onu öldürmeye çalışmayan Lunalardan. Bazı Lunalar oldukça saldırgan olurdu ve uğursuz kelebek unvanıyla canlarını sıkmamış olsa bile Veyla'ya saldırabiliyorlardı.
Gölge alayla "Bu da Yıldat'tan neden hoşlandığını açıklıyor." dediğinde Veyla yeniden ilerlemeye başlarken sırıttı. Kardeşine hayvan muamelesi yapmasına karşın diyeceği bir şeyi yoktu. Yıldat'ı koruyası gelmemişti. Ara ara Yıldat'tan da nefret etmiyormuş gibi davranmaya çalışıyordu ama bunu çok da abartırsa, inanılması güç olacaktı.
"Bazen kimden daha çok nefret ettiğine emin olamıyorum. Benden mi yoksa öz kardeşinden mi?"
Yıldat'tan nefret etmediğini biliyordu ama söylemleri, nefret eder gibiydi. Belki de anlaşma tarzları buydu ya da aslında nefret etmesi gereken bir kişiliğe sahipti ama sırf kardeşi diye edemiyordu. Bu son seçenek daha olasıydı.
Veyla, yanından koşarak geçen kanatlı ve ışıltılı bir Luna'ya bakarken ardında kaldıkça omzunun üstünden bakması gerekmişti. Luna iyice uzaklaştığında yeniden önüne döndü. "İkiniz arasında seçim yapmak çok zor. Yetmiyormuş gibi bir de çift oldunuz."
Veyla, "Senin emrinle." diye hatırlattığında Gölge "Burnumun dibinde biteceğini bilmiyordum." diye sızlandı. Veyla, sırıtarak Gölge'nin peşinden ilerlemeye devam etti. Gölge'yi rahatsız edebilmekten memnundu.
Yanlarından geçtikçe karşılaştıkları Terralar, Gölge'ye hafifçe eğilerek selam verdiğini fark ettiğinde Veyla'nın hafifçe kaşları kalktı. Lunalara odaklanmaktan, Terralara pek odaklanamamıştı. "Boyun eğmemeleriyle bilinen Terralar önünde eğilerek selam veriyor, öyle mi?"
"Ben de boyun eğdirmekle biliniyorum." dedikten sonra önünde eğilen bir Terra'nın daha selam vermesine başıyla karşılık verdi. Veyla alayla gülerek adımlarını hızlandırdı ve Gölge'nin önüne geçip hafifçe Terralar gibi eğilerek selam verirken Gölge de duraksamıştı. Sırıtarak Gölge'nin selamını izlerken karnında birleştirdiği elleri ile kendisine orta parmaklarını gösterdiğini fark etti ve dudaklarını yaladıktan sonra hafifçe güldü. Kendisi de bir anlığına şaşırmıştı zaten.
"Peki, bu kadar güçlü ve üstelik hala bir arada yaşamalarına izin verdiğin bir soy, neden sana boyun eğiyor? Birlikte seni alaşağı edebilecek kadar güçlü olmalılar. Üstelik, kehanetleri ile nasıl alaşağı edebileceklerini de öğrenebilecekken. Hatta şu an birine bizzat bunun cevabını sormaya gidiyorken?"
Veyla, gerçekten merakla soruyordu. Gölge'nin yanındaki güçlerden en önemlisi Terralardı. Onların da Gölge'ye ihanet etmek istemelerini sağlamazsa, güç duvarını kapatabilse bile Terralar onun için yeniden oluştururdu.
Gölge hafifçe başını sallarken "Öncelikle..." diye başladığında sırıtışını hafifçe sildi ve "... çok konuşuyorsun." diye sızlandı. Veyla, ne kadar çok cümle kurduğunu yeni fark etmişti ama herhangi bir rahatsızlık hissetmeden "Ve cevaplar?" diye sorarak şirince sırıttı.
Yanından geçen bir Terra'nın selamına daha başını sağladıktan sonra gözlerini, önce Veyla'nın şirin sırıtışına, sonra da mor gözlerine çevirdi. "Bana inanıyorlar."
Veyla kaşlarını kaldırdı. Cevaplamasını beklemiyordu, geçiştireceğini sanmıştı ama verdiği cevabı da anlamamıştı. "Neyine tam olarak?"
"Onlar için yapabileceklerime."
Gölge, yeniden ilerlemeye başladığında Veyla, memnuniyetsiz bir bakış attı. İçinden 'öyle sansınlar' diyordu çünkü Gölge'yi öyle bir hale getirecekti, halkı için değil kendi için bile hiçbir şey yapamayacaktı. İçindeki rahatsızlık hissinden de rahatsız oldu. Gölge gibi istediğinde korkunç hale gelebilen birinin bile, bu hayatta yapabilecek bir şeyler bulmasından hoşnutsuzdu. Veyla'nın da amaçları vardı ama Gölge gibi elle tutulur amaçlar değildi ve yapmakla tükenecek amaçlardı. Hepsine de ulaşmak üzereydi. Sonrasında ne yapacağını ve ölümsüz ömrünü nasıl geçireceğini bilmiyordu.
Gölge'nin ardından ilerlemeye başlayacağı sırada etrafta Lunalarla oynayarak koşturan çocuklardan birinin, Gölge'ye doğru meyve attığını gördüğünde ilerlemeden, Gölge'nin tepkisini bekledi. Gözleri önünde bir şehri yok ettiğini görmüştü. Gölge duraksadıktan sonra önce yerdeki elmaya, sonra da ona atan Terra çocuğun gülücükler saçan yüzüne baktı. Veyla, çocuğun son gülüşleri olduğunu düşünürken Gölge eğilerek meyveyi aldı ve pantolonu ile temizleyerek çocuğa geri uzattı.
"Yenildiğinde daha eğlenceli oluyor."
Bu meyveleri, Gölge, şimdi Veyla ile gelirken ardındaki taşıma voltriderlarıyla getirtmişti. Amorsus'tan gelen yeni teslimattı. Terraların kentinde de meyveler ve sebzeler yetişirdi ama Gölge, halkının hiçbir şeyden eksik kalmamasını istiyor olmalıydı. Terra çocukların görmediği kadar değişik görünen meyveyi, oyuncak gibi ona atmalarına karşın, sadece yemelerini önermişti.
Çocuk, kralından meyveyi geri aldıktan sonra dudaklarına götürdü ve tadına baktıktan sonra beğenmiş olsa gerek neşesi arttı. Gölge, gülümsemeye benzeyen bir sırıtışla başını onaylar şekilde sallayıp saçını sevdiğinde Veyla, kaşları çatılmış, yüzü hafifçe buruşmuş bir şekilde bakıyordu. İnsanlarınkine benzeyen bir sevgi, merhamet gördükçe rahatsız hissediyordu. Özellikle de ne kadar acımasız olabildiğini yakından bildiği bir adamın merhametini görmek, şaşırtmıştı.
Gölge yeniden ilerlemeye başladığında, Veyla da memnuniyetsiz bakışlarla ardından ilerlemeye başladı. O sıra, diğer çocuk elindeki meyveyi Veyla'ya atmak için kaldırdığında çocuğa öyle bir baktı ki çocuk elini geri indirmek zorunda kaldı.
"Aklından bile geçirme."
Çocuk başını onaylar şekilde salladığında Veyla da hızlanarak Gölge'ye yetişti. "Çocuklardan bile nefret mi ediyorsun?"
"En çok da onlardan. Büyüyünce hepsi birer canavara dönüşmeyecekmiş ve Zenith çok güzel bir yermiş gibi neşeyle ortalarda dolaşıyorlar."
"Belki de öyle olur." derken, bir sokağa girdiğinde Veyla da takip etti. Gölge ileriye bakarak ilerlerken, Veyla'nın gözleri ona döndü. "Nasıl?"
"Belki de büyüyünce gerçekten canavar olmazlar ve Zenith güzel bir yer olur."
Veyla, son zamanlarda en yüksek sese sahip olan bir kahkahalarından birini attı. "Çok çocuk tanıdım, kendim dâhil, hiçbiri için bu söylediğin olmadı."
"Gelecekteki çocuklardan bahsediyorum zaten." dediğinde Veyla, yüzünü buruşturarak baktı. "Bunu mu yapmaya çalışıyorsun? Güzel bir Zenith falan?" dedikten sonra memnuniyetsiz bir inleme çıkarıp önüne baktı. "Kimlerin eline düştük."
Gölge, şaşırarak güldükten sonra "İyi şeyler yapmaya çalıştığım için mi?" diye sordu. Veyla ileriye bakmaya devam ederken başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Bunu yapabileceğine inanacak kadar aptal olduğun için."
Gölge, Veyla'nın bileğini tuttuğunda Veyla hızla çekerek ona döndü ve ikisi de durdular. Gölge, sinirlenmiş gözükmese de uyarır gibi bakarken hala sırıtıyordu. "Daha azını söylediği için öldürdüklerim var."
Veyla, başını hafifçe sol tarafa yatırıp sırıtarak arkalarında kalan çocukları gösterdi. "Sana bir şeyler fırlatıyorlar ve başlarını seviyorsun, sana 'aptal' dediğim için öldürmekle mi tehdit ediyorsun?"
Gölge, gözlerini yavaşça kapatıp açtıktan sonra bunu hatırlatmak zorunda kalmasının getirdiği baygınlıkla "Onlar çocuk." dediğinde Veyla "Ee?" diye sordu. "Benim için geleceğin canavarlarıyla şimdinin canavarları arasında hiçbir fark yok. Hani beni öldürmek istiyorsun ya. Zamanda geçmişe gidebilsen ve benimle bebekken karşılaşsan, bu kadar güçlü olmadığım zamanlarda, beni öldürmez miydin? Onca kötülüğü yapmadan önce?"
Gölge'nin sırıtışı silindi. Ciddiyetle başını sallayıp "Öldürmezdim." dediğinde Veyla'nın kaşları kalktıktan sonra alayla gülüp bakışlarını kaçırdı. "Hadi oradan."
Gölge, Veyla'nın çenesini tutup kendisine çevirdiğinde Veyla bir adım geri çekilerek elini ittirdi. "Benim de çok daha azı için öldürdüklerim var. Bana dokunup durma!"
Gölge, ellerini deri ceketinin ceplerine yerleştirdikten sonra hafifçe omuz silkip yeniden "Öldürmezdim." dedi. "Başka biri olman için çabalardım."
Veyla, çifte standart olarak gördüğü şeye karşı şaşkınca kaşlarını çattıktan sonra ellerini inanamayarak kaldırdı ve "Ee? Peki şimdi iyi niyet timsali? Şimdi niye öldürmeyi tercih ediyorsun?" diye sordu. Gerçekten anlayamıyordu. Onun için çocuk ya da yetişkin fark etmezdi. Xalia, Xalia'ydı. En iyisi bile kötüydü. İnsan da öyleydi. Bu Zenith'te, tümüyle iyi olan kimse yoktu. Herkes yeterince kötü olacağı günü bekleyerek yaşardı. Çocuklar da böyle bir ortamda doğup, bir kısmı doğarken bile ilk cinayetlerini işleyerek annelerinin ölmesini sağlarken nasıl sırf daha büyümediler diye canavar kabul edilmezlerdi? Şu Terralara sorsak, sadece olasılıklardan bahsediyor olabilseler de onlar bile 'kesin katil olacaklar' diyebilirdi.
"Artık düzelemeyecek kadar bozulmuşsun. Çocuklar eğilip bükülebilir, büyükler ise her neyse odur."
Veyla, iyimser bakış açılarını sevmezdi ama karşısındaki adamın dengesiz bulduğu bakış açıları onu artı olarak sinirlendiriyordu. "Büyüklere acımasız, küçüklere merhametlisin yani. Sen hep bu adam mıydın peki? Büyüdükten sonra?"
Gölge, kendinden emin bir şekilde başını onaylar şekilde salladı. "Doğru bir adam değilim. Ama her neysem oyum işte. Nasıl ki ben artık değiştirilemezsem, sen de değiştirilemezsin."
Veyla olumsuz şekilde başını sallarken kollarını göğsünde birleştirdi. "Seni anlayamıyorum Gölge Karanir."
Erya'yı bile daha fazla anlıyordu. Erya, çoğunlukla iyimser düşüncelere sahip biriydi ve ortada sevgi dolu dolaşıyordu. Evet, onun da içinde yeri gelse çıkabilecek bir kötülüğün olduğunu düşünüyordu, sevgi timsali olmasından pek haz etmiyordu ama en azından dışarıdan bakılınca ne olduğu anlaşılabiliyordu. Gölge'yi ise anlayamıyordu. Bu kadar karanlığa gömülmüşken, öldürdüğü kişi sayısı belki de Veyla'nınkiler kadar fazlayken, ihanet, acımasızlık, kötü olan tüm özelliklere sahipken bir yandan iyimser bakış açılara da sahip olabilmesini aklı almıyordu. Veyla, için gri renkler yoktu. Kendisi sadece siyah değil, simsiyahtı, Gölge de simsiyahtı. Niye beyaz renklere de sahipmiş gibi davranıyordu? Ya da sahipse bile, nasıl sahip olabiliyordu? Oysa Veyla kendisi için bu bulaştığı karanlığın çıkışının olmadığına çok emindi.
"Anlayamazsın Veyla Aldar. Çünkü belirli özelliklerden yoksunsun. Sanki senden alınmış ya da hiç verilmemiş gibi." dedikten sonra ilerlemeye devam etti. Veyla'nın gözleri karşısındaki ağaçta takılı kalmışken belki de haklı olabileceğini düşünmüştü. Çocuk yaşında, büyülü bir gayzerde verilen güçleriyle birlikte alınan duyguları sebebiyle belki de anlayamıyordu. Belki de bu yüzden içinde iyiliğe hiç yer yoktu ve buna sahip olabilenleri garipseyerek bakıyordu.
Veyla ağaca bakarken sırıttı ve hafifçe omuz silkti. Bu sayede bugüne kadar hayatta kalabilmişti. Gerekirse, babasını bile öldürebilecek biri olarak. Ve öldürecekti de, zamanı geldiğinde...
Her zamanki alaylı neşesiyle Gölge'nin ardına takıldığında Gölge, omzunun ardından hafifçe ona baktıktan sonra başını onaylamaz bir şekilde sallayarak önüne döndü. Bir anlığına canını sıkabildiğini sandığı için keyiflenmişti ama yanılmıştı. Veyla Aldar, sözlerle zarar görmüyordu. Gölge, yapabilse, yapacaktı ama yapamıyordu.
Diğerlerine nispeten daha büyük bir olan ağaca yaklaşırken Veyla, bir kehanet ısmarlayacakları Terra'nın içeride olduğunu anladı. Diğer ağaç evlerden daha uzak, daha tenhaydı. Buralar ondan soruluyor olmalıydı. Söz konusu Terra'nın evinin arkasında kalan boşluklarda, yeşillerin ve ağaçların arasında beyaz bir dalgalanma görür gibi olduğunda gözleri kısıldı. Kelebeklerinden birine baktığında, kelebekleri oraya doğru kanat çırpmaya başladı. O sıra Gölge, eve girmek üzereydi.
"Niye buraya kadar biz geldik? Söyleseydin Terra'ya, kalkıp malikânene gelseydi? Kral olmanın hiç tadını çıkartamıyorsun."
Gölge, duraksarken Veyla'nın gözleri arada kelebeğine dönüyordu. Gölge, istediği gibi Veyla'ya döndükten sonra "Terraların kendi güç alanlarından uzaklaştıklarında büyülerinin büyük ölçüde zarar gördüğünü biliyorsun, değil mi? Kehanet için güçlü büyü lazım." diye sordu.
Veyla, ellerini ardında birleştirip parmak uçlarında yükselip alçalırken "Evet. Zenith'i yönetmek üzere herkese boğun eğdirememelerinin sebebi." dediğinde Gölge "Ee?" der gibi başını sallayıp parmaklarını şıklattı. Veyla da aynı şekilde başını sallayıp parmaklarını şıklattıktan sonra "Senin ayağına geldiklerinde kendi güç alanlarından uzaklaşmış olmuyorlar ki."
"Oluyorlar." dediğinde Veyla kaşlarını kaldırarak sebebini soracağı sırada Gölge, cevapsız bırakarak içeri yöneldi. Cevabı her ne ise söylemek istememişti. Veyla gözleri kısılarak ardından baktı. Neden, başkent mıntıkasına geldiklerinde, kendi güç alanlarından uzaklaşmış olduklarını anlayamasa da bunun sonuçlarının ne anlama geldiğini biliyordu. Bu, olası bir saldırıda Terralar'ın Nixsus başkent mıntıkasına gelmeden, bulundukları yerden yardımcı olacaklarını gösteriyordu.
Gölge'nin peşinden girmeden önce beyaz dalgalanmalara ulaşmış olan kelebeğini izlemeye başladı. Beyaz dalgalanmaya çarptığı gibi kül olarak düştüğünde Veyla'nın kaşları çatıldı. Orada, büyüyle, hem de Gölge'nin büyüsüyle korunan bir şey vardı ki kelebeği yeniden canlanamadı.
Gölge içeriden "Hadi." diye seslendiğinde Veyla, gözlerini o alandan alarak Terra'nın evine girmek üzere hafifçe eğildi ve sarmaşıkları iki yana açarak oyuktan geçti. "Şuraya doğru düzgün bir kapı yapamadınız mı?" diye söylenirken doğrularak deri ceketine yapışan toprakları temizledi.
Gölge, Veyla'nın memnuniyetsiz davranışlarını göstererek direkt "Şunu öldürme imkânım var mı?" diye sorduğunda Veyla, gülerek onlara yaklaşmaya başladı. O sıra Terra'nın evini inceliyordu. Yüzyıllardır ayakta duruyormuş gibi gözüken devasa bir ağaca açılan oyuktaki ev, doğanın şekillendirdiği duvarlarla çevriliydi. Ağaç kabuğu pürüzlü ama yaşla birlikte cilalanmış gibi parlaktı. Hafif, kehribar rengi bir ışık süzülerek içeriyi aydınlatıyordu. Veyla emin olamamıştı. Işığın rengini, Terra'nın yetiştirdiği parlayan yosunlar ya da ışıldayan mantarlar da veriyor olabilirdi.
Tavandan ince asma dalları ve sarmaşıklar sarkıyordu. Bazıları minik çiçekler açmıştı. Küçük rüzgâr çanları, her esintiyle hafif tınılar yayıyordu. Zemini ise yumuşak yosunlar kaplıyordu.
Odada, Terra'nın iksirlerini ve tılsımlarını sakladığı raflar, oyulmuş ağaç gövdelerinden doğal bir biçimde şekilleniyordu. Cam şişelerde kehribar renkli iksirler, kurutulmuş ot demetleri, kristaller ve kehanet taşları sıralanmıştı. Bir köşede, açık duran eski bir şifa kitabı, sayfaları hafifçe dalgalanan bir rüzgârın etkisiyle kıpırdıyordu. Etraflarda bir Terra varsa rüzgâr doğadan değil, onlardan geliyor da olabilirdi. Bulundukları ortamda hafif rüzgârlar eserdi. Terraların da doğaya en yakın canlılar olduğu düşünülürse, doğadan geliyor da sayılırdı.
Odanın merkezinde, Terra'nın oturduğu bir taş daire bulunuyordu. Bu alanın ortasında, ışığı içine hapseden bir su kasesi vardı. Terra, Veyla'nın sağında kalan bir çentikte uyuyordu. Duvara oyulmuş küçük bir yatak girintisi, yaprak ve kuş tüyleriyle doldurulmuştu. Veyla'nın yatağından daha rahat görünüyordu.
Veyla, inceleye inceleye odanın merkezine, Terra'nın oturduğu taş daireye vardı. Gölge, taş dairenin önündeki ahşap sandalyelerden birine oturmamış, Veyla gibi ayakta bekliyordu. Veyla, dışarıda oyalanırken ilk sohbetleri atlatmış olmalılardı. Veyla bu kısma sevindi, zorunda kalınan giriş konuşmalarını pek sevmezdi. Direkt olaya atlamak isterdi.
Terranın gözleri Veyla'ya döndüğünde, Veyla da ona baktı. Yaşı tahmin edilemezdi. Terralar ölümsüz değildi ama uzun ömürlülerdi. Bir ağaç misali, doğayla bir kaldıkları müddetçe yaşarlardı. Yine de Veyla bir koşu boynunu kırsa, oracıkta ölürlerdi. Yine de Terra'yı öldürmek güçtü çünkü büyüleri güçlüydü. Saçları, ormanın derinliklerinde büyüyen koyu yeşil sarmaşıklar gibi uzun ve dağınıktılar. Aralarına ufak çiçekler ve yapraklar karışmıştı.
Veyla, eliyle kadının saçlarını gösterdi. "Güzel gözüksün diye mi saçlarına yaprak maprak serpiştirdin yoksa..." dedikten sonra hafifçe gülerek etrafını gösterdi. Her yer yeşillikti. Özellikle de evin içerisine girerken geçtiği sarmaşıklar, Veyla'nın da olduğu gibi üste başa toprak, yeşillik bulaştırıyordu. "... buralarda dolanmaktan mı bu hale geldin?"
Kadın cevaplamadan bakmaya devam ettiğinde Veyla da etrafı göstermeyi bırakıp hafifçe omuz silkti ve yeniden kadının saçlarını gösterdi. "Hayır yani, güzel gözüksün diye yaptıysan..." dedikten sonra söylerken üzülüyormuş gibi bir yüz ifadesine bürünüp "... gözükmüyor." dedi.
Kehribar, yeşil karışık bir renkte bulunan gözleri hafifçe kısıldı. Veyla, o sıra kadını süzmeye devam etti, kadının kısık gözleri de Veyla'yı süzüyordu. Kadının teninde doğanın izleri vardı. İnce damarlar gibi uzanan soluk dövmeler, bir ağaç kabuğunun pürüzsüz dokusunu andıran motifler gibiydi. Üzerinde, rüzgârın esintisiyle hafifçe dalgalanan doğal kumaşlardan yapılmış giysiler vardı. Kahverenginin, yeşilin ve toprağın tonlarında bir pelerin, üzeri işlemeli tunik ve hareketlerini kısıtlamayan rahat kıyafetler giyiyordu. Beline bağladığı ince deri kemerde, kurutulmuş bitki keseleri, ufak kristaller ve küçük kemiklerden yapılmış tılsımlar asılıydı.
Gölge, Veyla'nın sinir bozucu davranışlarına karşı sırıttı. Rahatsız edici davranışları, ara ara Gölge'yi eğlendiriyordu. "Seni ağacın..." dedikten sonra yukarıyı gösterdi. Veyla o sıra sarmaşıklardan daha yukarısının gözükmediğini sandığı tavana baktı. Yukarıda ışıldayarak uçuşan böcekleri fark etti. Ağaç boyu kadar uzanıyordu. "... tavanına asıp ölümsüz ömrün boyunca ölüp yeniden yaşamanı sağlayabilir." diye Veyla'yı uyardığında Veyla hafifçe omuz silkti. "Sarı, yeşil kentinin mor ışıklarla aydınlanmasını istemiyorsa, bana dokunmaz."
"Ağacının avizesi olmak dışında hiçbir şey yapamazsın."
Veyla, gıcık olduğu Gölge'ye, burada neler yapabileceğini uygulamayı göstermek üzere olduğunu dile getireceği sırada Terra konuşmaya başladı.
"Senden alınanları geri kazanacaksın."
Veyla, yavaşça Terra'ya döndükten sonra ciddi yüz ifadesine dayanamayıp güldü. Bir anlığına Gölge'ye bakıp önce kadını sonra kendisini gösterdi. "Bana mı diyor?"
Gölge de hafifçe sırıtıp ağaç kabuğuna yaslanırken "Tam emin olamadım ama sanki evet." diye dalga geçti. Kadın gözlerini Veyla'ya dikmişti, başka bir seçenek yoktu.
"Alınan yere geri döndüğünde, her şeye yeniden başlayacaksın."
Veyla işaret parmaklarını sallayarak Terra'ya yaklaşırken gülerek "Sevgili Terra, ben böyle bir kehanet ısmarlamadım. Lütfen huzursuz edici, anlamsız cümlelerini kendine sakla." dediği sırada Gölge, "Devam et." dedi. Veyla gözlerini kırpıştırarak ellerini havadan indirmeden, ardında kalan Gölge'ye döndü.
"Böyle anlaşmamıştık."
Gölge, 'ne yapabilirsin?' der gibi hafifçe başını sallayıp Veyla'yı sinir eder bir keyifle baktığında tam bir küfür mırıldanacakken Terra konuşmaya devam etti. "Unutmayın, iki tarafa da ait değilsiniz ama iki taraf da size ait."
Veyla, Terra'ya döndükten sonra ellerini bellerine yaslayıp sinirle güldü. "İki taraf ne? Biz kimiz? Siz Terralar hep böyle anlamsız konuşmak zorunda mısınız?" dedikten sonra yanına gelmiş Gölge'ye bakarak "Sence biraz şov olsun diye değil mi?" diye sordu.
Gölge hafifçe güldükten sonra ayakları aralı güçlü duruşunda kollarını göğsünde birleştirdi. Veyla, o an Gölge'yi içerisinde bulundukları devasa ağaç kadar dik ve kökleri sağlam buldu. Duruşu da, halkına güven veriyor olmalıydı.
Gölge, "Onlar dışında biri anlayacak diye ödleri kopuyor." dediğinde Veyla da güldü. Terra'nın gözleri, Gölge'ye döndüğünde Veyla'nın gülüşü arttı. "Sanırım artık ağacının avizesi olarak seni kullanmayı düşünüyor. Mor ışıklardansa mavi ışıklar ilgisini çekiyorsa demek..."
"Sorunun cevabına gelirsek, onu öldürmek için iki yol var."
Gölge keyifle güldükten sonra Veyla'ya baktı. "Bir değil, iki. İki yolu da bulup aynı anda ikisini de kullanarak öldüreceğime emin olabilirsin."
Veyla memnuniyetsiz bir şekilde bakarken sinirle önündeki su tasını gösterdi. İşaret parmağını su tasının etrafında gezdirdi. "Oralara iyice bak. Emin misin? Bir bile değil, iki mi? Bir yanlışın olmalı."
Terra, baygın bir şekilde su tasına bakıp yeniden Veyla'ya baktı. "O benim Luna'mın su kabı."
Gölge, kahkaha attığında Veyla gözlerini kırpıştırdı. "Ama ben hep böyle bir şey hayal etmiştim. Sudan görüleri gördüğünüzü sanıyordum." dediğinde Gölge, "Hayallerini benden önce bir Terra'nın kırmasına tadım kaçtı." dese de keyifliydi. "Neyse, yine de kırıldığı için mutluyum."
Veyla, "Bir susar mısın?" dedikten sonra hafifçe Gölge'nin önüne geçti. "Hayvanın su kabını yere koysaydın, böyle bir yanlış anlamaya sebebiyet vermezdin." dediğinde Terra gözlerini yavaşça kapatıp açmak dışında bir tepki verdi. Veyla'nın gözleri kısıldı. Karşısındaki Terra, buradaki en güçlü Terra olmasına karşın gücünün tamamını kullanamıyormuş gibi bitkin görünüyordu. Gücünü yönlendirdiği bir yer olmalıydı.
"Yanılmadığına emin misin?"
Terra "İki ihtimal var." dedikten sonra gözlerini Gölge'ye çevirdi. "Senin için de."
Bu sefer, gözlerini kırpıştırıp rahatlığından eser kalmayarak kollarını çözen Gölge, kahkahalar atan Veyla'ydı. "Bak şimdi keyfim yerine geldi." dedikten sonra bir adım geri çekilip Gölge'ye, Terra'nın masasını gösterdi. "Buyur, senin de itirazın varsa."
Gölge, Veyla'ya ters ters baktıktan sonra su kabını gösterip 'şuralara iyice bak' demese de "Emin misin?" diye sordu. Terra başını onaylar şekilde salladı. Gözleri, Veyla ile Gölge arasında dolaşırken "Birisi ortak." dediğinde Veyla'nın gülüşü yavaşlayarak bitti. İkisi de kaşlarını kaldırarak baktığında Terra hafifçe başını masaya eğdikten sonra kasılmış gibi gözüken omuzları çöktü.
Veyla, Gölge ile kendisini gösterirken Terra'ya bakıyordu ama Terra hala onlara bakmıyordu. "İkimizin de iki farklı yol ile ölebileceğini, bu yollardan birinin ise ortak olduğunu mu söylüyorsun? Yani ikimizi de öldürebilecek ortak bir ihtimal var. Öyle mi?"
Gölge, "Yine çok konuştun." dediğinde Veyla sinirle inleyip ona ters ters baktı. "Gerçekten, şu an tek derdin bu mu? Resmen ölebiliyormuşuz. Neyse ki sadece biz biliyoruz." diyerek önüne döndükten birkaç saniye sonra ikisi de yeniden birbirine baktı ve yüzlerini hafifçe buruşturdular. İşin kötüsü, buydu. İkisi de tüm diyarın bilmesi karşılığında bile, karşısındaki Xalia bilmesin isterdi.
"Biriyle güçsüz kalacak, diğeri için de savaşacaksınız. Taşlar bir olduğunda, diğerini yeneceksiniz."
Veyla, "Konuştu yine ağaç kabuğu." diye sızlandığında, Terra da eğildiği masadan doğruldu. Gözlerini Gölge'ye çevirdi. Gölge, "Ne demek oluyor bu?" diye sorduğunda Terra cevap vermedi. Veyla, "Ama bunlar ihtimal, öyle değil mi? Olup olmayacağı, belli değil." diye sordu.
Terra'nın gözleri ışıldıyordu. Büyüsü vücudunda dolaşıyordu. Bunları o değil, büyüsü söylüyordu. "Görüler ihtimal, kehanetler kesindir."
Veyla, "Keşke Veyla az konuşsa da Terra çok konuşsa, diye dilerdin değil mi?" dediğinde Gölge, gerginliğine rağmen hafifçe sırıttı. Terra, kısa cümleler kuruyor ve daha fazla detaylandırmıyordu. Muhtemelen, istese de yapamıyordu. Cümleler dudaklarından dökülüyor, ne anlama geldiğini Terra da bilmiyordu.
Sessizlik oluştuğunda Veyla hafifçe elini sallayıp "Ee? Başka yok mu?" diye sorduğunda Terra sessiz kalmaya devam etti. Veyla, kadını gözleri önünde parmaklarını şıklattığında kadın tepkisiz kaldı. Üfleyip bakışlarını Gölge'ye çevirdi. "Senin Terra bozuldu herhalde."
"Dinlenmeye geçti." dediğinde Veyla güldü ama sonrasında Gölge'nin ciddi olduğunu fark etti. Kadının omzu da başı da yavaş yavaş masaya eğiliyordu. "Dinlenmeye geçti ne demek?"
"Gücü yoruldu. Ruhu, bedeninden doğaya doğru yol aldı. Dinlendiğinde, geri dönecek."
Veyla, dehşetle kadına baktığında kadının başı masaya yaslanmıştı. İşaret parmağıyla kadını gösterip "Ruhu şu an içinde değil mi?" diye sorduğunda Gölge, alayla bakıp "Gerçekten, sadece adam öldürmeyi mi biliyorsun? Ölümsüz ömründe hiçbir şey öğrenemedin mi?" dedikten sonra kapıya yöneldi. Veyla söylenerek ardından giderken "Uzun zamandır hayatta değilim." dedi. Kapıdan çıktıklarında Veyla söylenmeye devam ederek omuzlarını ve saçlarını temizliyordu.
Saçından, solucanın da olduğu ıslak bir toprağı iğrenme sesleri çıkartarak çıkarıp yere attıktan sonra "Şu sarmaşıkları koparacağım." diyerek ağaç eve döneceği sırada Gölge'nin hızla önüne geçmesi sebebiyle ona çarparak duraksadı. Gerilerken, ağaca çarpmış gibi hissettiği omuzlarını ovuşturdu. Acı, büyüsü sayesinde saniyesinde geri gitmişti ama hissi hatırlıyordu. Gerçekten, onu devasa bir ağaca benzettiği fikrine her an kanıt buluyordu.
"Ne? Dokunma, deyip duruyorsun. Durdurma çözümünü böyle buldum."
Gölge "Ne zamandır hayattasın?" diye sorduğunda, Veyla cevap vermek yerine "Bu Terralar çok güçlü değil mi? İki üç cümle kurdu diye niye bu hale geldi?" diye sordu. Bir yanı, aynı zamanda gücünün başka bir yere aktığını düşündüğü için Gölge'nin ağzını arıyordu.
Gölge, "Gücünü ne kadar harcarsa, büyüsü o kadar bozulur." dediğinde Veyla, ne demek istediğini anlamıştı. Dile getirdiği kehanetlerinin gücü, büyüsünü yormuştu. Bu da, kulaklarına anlamsız cümleler gibi gelmiş olsa da kehanetlerin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu.
Veyla, "Hiçbir şey anlamadım. Keşke not alsaydık." dediğinde Gölge alayla sırıtırken çenesinin ucuyla saçını gösterdi. Veyla, yüzünü buruşturup "Yine solucan mı?" diye sorarken saçında, Gölge'nin gösterdiği her neyse aramaya başladı. Eline bir şey gelmediğinde Gölge'ye ters ters baktı.
"Dalga mı geçiyorsun?"
Gölge, rahatlıkla başını onaylamaz bir şekilde salladığında Veyla yeniden aradı ama bulamadı. "Nerede? Göster."
Gölge, bakmaya devam ettiğinde Veyla gözlerini devirdi. "Ne? Gidip Terra'yı ayıltıp saçımda her ne varsa görmesi için kehanetlerine mi başvurayım?"
Gölge'nin eli hareketlendiğinde Veyla başının o yönünü hafifçe Gölge'ye çevirdi. Gölge göstermek yerine saçından aldığında Veyla'nın engel olmaya çalışan eli yetişemedi. Gölge, aralarında küçük bir yaprak parçasını tuttuktan sonra yere attı. Veyla, sıkkın bir nefes aldıktan sonra konuya odaklanmaya çalıştı.
"Bunu Ash'e söylemeyeceksin. Yemez, içmez, tüm yolları üstümde dener ve en sevdiğin baş savaşçını öldürmek zorunda kalırım. Yatağın soğuk kalmaz eminim ama belki bir saniyeliğine de olsa, canın sıkılır diye uyarıyorum."
"Daha fazla sıkılır." dediğinde Veyla gözlerini devirdi. Gölge'ye inanmıyordu. Gölge hafifçe gülüp "İnanmıyor musun?" diye sorduğunda Veyla başını onaylar şekilde salladı. "Nasıl ki sen Yıldat'la ilgilendiğime inanmıyorsan..."
"İlgilenmiyor musun?"
Veyla hafifçe sırıtıp "Yani sen de Ash'le ilgilenmiyorsun?" diye sorduğunda Gölge sırıtışına eşlik etti. "Ya da ikimiz de yalan söylüyoruz."
Veyla başını onaylar şekilde sallarken dudağını büzdü. "Bu da bir ihtimal."
Gölge, "Ama Terra'nın söyledikleri ihtimal değil." dediğinde Veyla ne hissedeceğini bilemedi. Ölebileceğini öğrenmişti. Yaşamaktan çok keyif aldığından değildi de, bu en güçlü olma isteğine gölge düşürmüştü. Ölmemeyi, kimsenin bunu yapamamasını seviyordu. Cümlelerinin ya da planlarının yarıda kalmasını sevmezdi. Bunu genelde o başkalarına yapardı. Şimdi onun da başına gelebileceğini öğrenmişti. Üstelik hemen karşısında bunu yapmak için her yolu deneyebilecek bir adam varken.
Gölge, "Var mısın?" dediğinde Veyla sırıtarak "Varım." dedi. Gölge'nin keyfi arttı. "Daha ne teklif edeceğimi bilmiyorsun."
Veyla, anlamıştı. "Benim hiçbir tekliften korkum yok." dediğinde Gölge kaşlarını kaldırdı. Dudakları muzipleşirken daha konuşmaya başlamadan Veyla, konuyu nereye çekeceğini anlayarak sıkkın ve bıkkın bir şekilde inlediğinde Gölge gülmeye başlayarak "O zaman bu gece odamda bekliyorum." dedi.
Veyla, alayla baktığında Gölge gülmeye devam etti. Veyla en sonunda, Gölge'nin de gülüşü dursun diye konuyu değiştirdi. "İlk aklına geleni yapmak üzere, gece odanda olacağım."
"İlk aklıma bu gelmişti."
Veyla, 'hadi oradan' der gibi bakarak sırıttıktan sonra ilerlemeye başladı. Buraya yeniden gelmesi gerekecekti. Gelmişken Terra'nın sarmaşıklarını da koparırdı ama asıl derdi, ileride Gölge'nin büyüsüyle korunan alanı keşfetmekti. Terra'nın gücünün bir kısmının da orada ne varsa bu sebeple azaldığına neredeyse emindi. İşine ne kadar yarardı, bilmiyordu ama Gölge korumaya değer görüyorsa, önemli olmalıydı.
**
Veyla, Ash ile Gölge'nin odasının kapısının önünde karşılaştığında Ash duraksarken yaklaşan Veyla'ya ters bakışlar attı. "Odanın kapısını karıştırdın herhalde?"
"Hayır tatlım." derken Ash'in önüne geçip kapının kulpunu tutu ama açmadan Ash'e bakmaya devam etti. "Gölge'yle işimiz var."
Ash, sinirle yutkunduktan sonra alayla sırıtıp Gölge'nin odasını gösterdi. "Gölge'nin yatak odasında?"
Veyla, başını onaylar şekilde sallarken sırıtışı gittikçe artıyordu. Ash'i sinir etmek hoşuna gidiyordu. Yanlış anlarsa, daha da işine gelirdi.
"Yıldat'la evleneceğinin farkındasın, değil mi?"
"Henüz karısı değilim."
Ash çatık kaşları eşliğinde engel olamadığı bir sinirle "Niye ikiniz de böyle söylüyorsunuz?" diye sorduğunda Veyla'nın kaşları kalktı. Ash, bunu söylediğine pişman olarak hızla toparlamaya çalıştı. "Doğru düzgün davranmasını önerdiğimde Yıldat da böyle söylemişti."
Veyla, inanmadı. Yıldat'tan bahsetmiyordu. Gölge'nin böyle söylediğini dile getirmişti ama sonrasında toparlamaya çalışmıştı. Gölge de 'Henüz karısı değil' demiş olmalıydı. Veyla başını sağa yatırıp bakmayı sürdürdüğünde Ash, toparlayabilip toparlayamadığına emin olamadı.
"Odana dön Ash. Gölge bugün müsait değil." dedikten sonra kapıyı açtığında, Ash hazmedemeyerek ardından yumruklarını sıktı. Veyla, keyifle kapının ardına geçtikten sonra omzunu ve kollarını kapıya yaslayarak sırıtışını uzun süre boyunca görebilsin diye yavaş yavaş kapatırken gözlerini bir an olsun Ash'ten ayırmıyordu. Kapatmadan önce öpücük attığında Ash, dişlerini de sıkmaya başlamıştı ama daha fazlasına bakma tenezzülü göstermeden kapıyı kapattı. Ardına döndüğü gibi bir uğultuyla Gölge karşısına dikilmişti. Keyifle sırıttı.
"Fikrini değiştirdiğini varsayıyorum. Çünkü en son..."
Veyla "Şş..." diyerek ellerini Gölge'nin dudaklarına götürdüğünde Gölge mani olmazken gözlerini kadının ellerine indirmişti. Eldivenleri vardı ama yine de normalde yapmamaya çalıştığı bir temastı. Veyla da ellerini geri çekerken kapısının ardını gösterdi. Ash'i kastederken dudaklarını oynatarak "Bizi duyuyor." dediğinde Gölge başını onaylamaz bir şekilde salladı ve kapının iki yanında dalgalanan büyüyü gösterdi.
"İçeriden dışarısı duyulur ama dışarıdan içerisi duyulamaz."
Veyla, "Benim odama da istiyorum." dediğinde Gölge gözlerini kadının vücudunda gezdirirken "Ben de çok şey istiyorum." diye dalga geçti. Veyla gözlerini devirip Gölge'yi önünden bir kenara iterek ilerlemeye başladı. Gölge mani olsa itemeyeceğini, Gölge'nin dağ gibi olduğunu biliyordu ama ne var ki engel olmamış, kenara çekilmişti.
"Ash'in sinirini bozmak için beni kullanmayı bırak. Aramızda bir şeyler geçtiğine inanırsa, Yıldat'ın da inanması için elinden geleni yapar."
Veyla, Gölge'nin odasında da olan taş bıçaklara bakarak ilerlerken hafifçe güldü. "Kardeşinden mi korkuyorsun?"
Gölge, kendisine bir calin doldururken Veyla gibi alayla güldü. "Senin için söylüyorum. Sevgilinle aranız bozulmasın."
"Sen bizi düşünme." dedikten sonra, kokusundan ve sesten anladığı için taşlara bakmaya devam ederek elini Gölge'ye uzattı.
"El ele tutuşmayı sevmem."
Veyla, gözlerini devirerek Gölge'ye çevirdiğinde Gölge yeniden güldü ve Veyla'nın istediği gibi içki bardağını uzattı. Veyla, Gölge'nin elinde aldıktan sonra yeniden taşlara döndü. Gölge de kendisine yeni bir içki doldurup Veyla'nın yanına geçti.
"Centilmen bir Kral'ım. İlk sen."
Veyla, gözlerini bıçaklarda gezdirirken kelebeklerine "Seçin." dedi. Kelebekler aynı anda kırmızı bir bıçağa doğru kanat çırptılar. "Bu konuda da kelebeklerin uğur, uğursuzluk zamazingolarını çalıştırıyorsa, hile sayılır."
Veyla, sızlanıp kelebeklerine baktığında kelebekleri bir yanındaki kahverengi bir bıçağa yol açtılar. Gölge ses çıkarmadığında ve kelebekler, raftan aldıkları bıçağı Veyla'ya getirmeye başladığında Veyla sırıttı. "Belki de, böyle olması gerekiyordur. Başta izin vermemen, hemen yanındakini seçmeleri... Belki de uğur böyle işlemiştir."
Gölge ihtimaller sıralamasına baygın bir şekilde baktığında Veyla, emin olamamasını sağladığı için hafifçe güldü. Kelebekler yanına vardığında Veyla bıçağı alıp teşekkür eder gibi öpücük attıktan sonra vücudunu hemen yanındaki Gölge'ye çevirdi. Elindeki calini bitirdikten sonra bardağı kelebeklerine uzattı. Kelebekleri bardağı alıp masaya götürdü.
Gölge alayla "İzninle." diyerek bardağını bitirirken Veyla sırıtarak onu izliyordu. "Tabii. Belki de son içeceğin olur."
Gölge, kaşlarını kaldırıp indirdikten sonra yutkunarak bardağını dudaklarından indirdikten sonra kelebeklerime uzattı. Veyla kaşlarını kaldırdığında Gölge sırıttı. "Ölmek üzere olan birinin son ricası?"
Veyla, düşünürmüş gibi dudağını büzerek baktıktan sonra sırıtıp kelebeklerine başını onaylar şekilde salladı ve kelebekleri Gölge için de bardağı alıp masaya götürdü. Birbirlerinin gözlerinin içerisine bakarlarken Veyla, elindeki bıçağı Gölge'nin göğüs hizasına doğru kaldırıp ona bir adım yaklaştığında, Gölge de yaklaştı ve ortada birleştiler. Öğrenmişlerdi ki Zenith'te, hem Veyla'yı, hem de Gölge'yi öldürebilecek doğa güçleri vardı. Hem de biri ortaktı. Doğa güçleri, çoğunlukla kendisini doğal taşlar ile gösterirdi. Sırayla denemek üzere anlaşmışlardı. Bir gün birbirlerini öldürme sözlerini, riske çevirerek taçlandırmışlardı. Bugün, ikisinden biri ölebilirdi.
Veyla, bıçağın sivri ucunu Gölge'nin kalbinin üstünde göğsüne yasladığında Gölge'nin yüzünde bir tepki beklemedi ama bulamadı. En az, Veyla kadar keyifli bir şekilde bakıyordu.
Veyla, "Öldürmeden önce son sözleri severim." dediğinde Gölge sırıtışında dişlerini gezdirip "Ben sevmem." dedikten sonra Veyla'nın bıçağı tutan ellerinde tutarak kalbine saplamasını sağladı. İkisinin de gözleri bir anlığına irileşip kaşları kalkarken gözleri, Gölge'nin göğsüne indi.
Veyla keyifle "Yoksa..." derken ellerini, Gölge'nin ellerinin altından çekti. Gölge de bıçağı kalbinden çıkarıp "Belki bir gün, ama bugün değil." dedi ve kanlanmış bıçağı yere attı. Göğüs kısmı parçalanmış ve kanlanmış üstüne baktıktan sonra "Hatırlat da bir dahakine soyunayım. Hem belki, o sıra kapıyı açıp Ash'in yanlış anlamasını sağlamak istersin. Belki hemen sonra Ash biraz daha yanlış anlasın, diye yatağa geçeriz. Belki sonra..."
Veyla, gülerek taş bıçakları gösterdi. "Seç hadi Kral. Bu sefer de sen çok konuştun."
Gölge, kelebekleri gösterip "Benim için de seçsinler." dediğinde Veyla'nın kaşları kalktı. "Uğursuzluk zamazingolarımdan çekinmiyor musun?"
"Gölge, ben hiçbir şeyden çekinmem." dediğinde Veyla gözlerini devirip kelebeklerini yönlendirdi. Kelebekleri bir bıçağın üstünde durduğunda Gölge "O olmasın." dedi ve Veyla yeniden gözlerini devirirken güldü. Sırf, Veyla'nın şansını azaltmak için eğer uğurunu kullanıyorsa seçilebilecek tercih sayısını azaltmıştı. Veyla'nın kelebeklerine "Şu üçüncü sırada, sağ köşedeki olsun." dediğinde Veyla, "Git kendin al o zaman." diye söylendi.
Gölge, "Benim de uğultuyu bu konuda eğitmem lazım." diye söylenerek taş bıçakların sıralandığı raflara yöneldi. Veyla ardından gülerken kelebeklerinin kendisi için getirdiği yeni içkisini alıp yarısına kadar içti. Birazdan ölebilirdi ama pek bir şey hissetmiyordu.
Gölge, elindeki siyaha çalan bıçakla döndüğünde Veyla, Gölge'nin güç aldığı taş olmasını istememişti ama Gölge de zaten başka bir taşı tercih etmişti. Çenesinin ucuyla bardağı gösterdiğinde Veyla, geri kalan içkisini Gölge'ye uzattı. Gölge bir yudumda bitirdikten sonra kelebeklere uzattı ama kelebekler hareketlenmediğinde Veyla'ya baygın bir şekilde bakarak bardağı yere bıraktı. Bardak kırılarak parçalara ayrılırken elindeki bıçağı, kadının göğsü hizasında kaldırarak yaklaşmaya başladı. Veyla da Gölge gibi yaklaştı ve dip dibe durdular. Gölge, Veyla'nın göğsüne yaslanmış bıçağa baktıktan sonra, gözlerini Veyla'nın mor gözlerine çevirdi. Aynı şekilde sırıtıyorlardı.
"Son bir söz ister misin?"
"Benden ne kadar nefret ettiğini söyle."
Gölge hafifçe gülüp "Hoşuna mı gidiyor?" diye sorduğunda Veyla'nın sırıtışı arttı. "Böylelikle ölmediğimde ne kadar hüsrana uğradığını daha iyi anlarım."
"Ya ölürsen?" derken ucunu hafifçe batırmıştı. Veyla, bir anlığına bile titremeyip hafifçe omuz silkti. "Ölmüş olurum." dedikten sonra fısıldayarak hafifçe parmak uçlarında yükseldi. "Ve, Ash hiçbir zaman bu odada ben ölmeden önce ne yaptığımızı bilemez."
"Bilir, çünkü daha uzun sürdüğünü biliyor." dediğinde Veyla iğrenir gibi bakarak ayak tabanlarına geri döndü. Gölge de alayla güldü. "Sen konusunu açınca miden bulanmıyor ama ben bahsedince bulanıyor mu?"
"Ben hayal ederek söylemiyorum ama sen öyle yapıyorsun." dediğinde Gölge bu sefer samimiyetle güldü çünkü haklıydı.
Gülüşü azaldıktan sonra Veyla'nın da eşlik edeceği bir şekilde sırıttı. Veyla gibi fısıldayarak "Senden öyle nefret ediyorum ki, bir gün seni öldürmek uğruna şehrimden vazgeçebilirim." dediğinde Veyla'nın kaşları kalktı. "Bu çok şairaneydi."
Gölge, Veyla'nın alayına karşılık başını ağır bir şekilde sallarken hızla bıçağı Veyla'nın kalbine sapladı. İkisinin de çenesi hafifçe havalanırken kaşları kalkmıştı. Veyla, nefesini üflerken gözlerini bıçağa çevirdi. Gölge de, biraz önce Veyla'nın söylediği gibi keyifle "Yoksa..." dediğinde Veyla başını onaylamaz bir şekilde salladı ve ellerini, Gölge'nin ellerinin üstüne getirerek bıçağı çıkarmasını sağladı.
"Belki bir gün, ama bugün değil."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!