59/64 · %91

🔮 59 ⚡ Katil Kraliçe

49 dk okuma9.683 kelime28 Kasım 2025

4. KISIM  KRAL VE KRALİÇE

🔮 59 ⚡ KATİL KRALİÇE

**

EFTEL – AMORSUS –

"Hedefleri görebiliyor musunuz Kraliçe?"

Bulundukları geniş alanda tepelerindeki ışık haricinde hedeflerin olduğu ilerisi neredeyse karanlıktı ama Eftel Amore'un gözleri zora alışıktı. Çok daha güç talimlerden geçmişti. Ablası Ely Amore ile henüz çocukken sınanmaya başlamışlardı ve Eftel'in asi kişiliği, ailesi ve Konsey'in gözünde Kraliçe olamayacağına dair yeterince izlenim oluşturmuştu. Takip eden yıllar ise düşüncelerini pekiştirmişti. Gün gelmiş, seçmediklerine muhtaç kalmışlardı. Halkın ve soyluların, en çok da düşmanların gözlerini doyuracak bir taç ve şatafatlı, giyenin ne kadar önemli olduğunu altın işlemelerinden alan kat kat etekli elbiseleri ile görünüşünü kullanmak kolaydı ama ona güvenmiyorlardı. Konsey birbirlerine neredeyse hiç, başkalarına ise kesinlikle hiç güvenmezdi. Eftel ise hiç ama hiç güvenmedikleri bir isimdi. Eftel Amore'un bu izlenimi değiştirmek ya da halkının siyah ölüme kurban gitmesi dışında bir seçeneği kalmamıştı. Bu sebeple son bir yılını onlardan biri olmaya çalışarak geçirmişti. Bu yönde zahmet gösterse de, onlardan biri olmaya yaklaştığı anlardan nefret etmişti.

Konsey'in güvenini kazanmak zordu, bu yüzden merhametine keskin bir kılıç geçirip neredeyse son damlasına kadar kanatmak zorunda kaldığı anlar yaşamıştı. Zenith gezegeninin insanların yaşadığı Amorsus tarafında adaletin en üst mercii Amorsus Konsey'i ve Kral veyahut Kraliçe'sinden oluşan yüce divanıydı. İdamı gerektirir suçların önemli çoğunluğu bu divanca takdir edilirdi. Zira bir kimsenin yaşam hakkı, hürriyetinden bile elzemdi. Bu akıllara 'adalet' amacı güdüldüğüne dair yanılgı getirebilirdi. Oysaki Konsey'in niyeti, bu suçların cezasını bizzat kesmekti. Bizzat, can almak. Halkın izlediği ekranların karşısına geçip de onlara karşı gelirlerse ne olacağını göstermek. Ve bunu müthiş bir gülümseme ile yerine getirirlerdi. Çünkü yansıttıklarına göre yaptıkları can almak değildi, Amorsus'u korumaktı. Karşılarına çıkan beş kişiden dördünün idamına karar veriyor olmaları da, niyetlerinin adaletin teccelli etmesi olmadığını gösteriyordu. Çoğu zaman dosya görülmezdi bile. İdam edilsin, diye oy veren konsey üyeleri suçlunun ismini dahi bilmezdi, suçu bir kenara. Onlar sadece korku salardı. Yüce Divan, affetmezdi.

İnsanlık tarihi boyunca Amorsus yarım küresi nice soylu iktidar aile ve konseylerinin eline geçmişti. Her birinde suçlara, ya henüz yerine getirilmeden önleyici ya da işlendikten sonra bedel ödeten cezalar öngörülmüştü. Niyet işlenen suçu cezalandırmak ve henüz işlenmemiş olanları caydırmaktı. Günümüz Yüce Divanı ise farklı bir yol izliyordu. Suç olsun ya da olmasın, halkı cezalandırıyordu. Öyle ki, yüzlerce kişi arasından biri bile suçluysa hepsini ateşe vermek onlar için işten bile değildi. Bir suçlu için, yüzlerce masum ölebilirdi. Masumlar yeniden doğar, büyür ve belki yaşar, belki alelade bir şey için ölebilirdi ama suçlular, mutlaka ölmeliydi. Konsey'in düşüncesi bu yöndeydi.

Eftel çok geçmeden anlamıştı ki, Yüce Divan'daki varlığının sebebi, kararları açıklamaktı. Yoksa karar verdiği yoktu. Kulağına elçi yaklaşıyor, kararı fısıldıyordu. Eftel ise defalarca kez masum olup olmadığını bilmediği insanların idamını ilan etmişti. Birini kurtarmak için geri kalanını riske atamamıştı. Ve bir amaç için, başkalarını feda ettiği her gün, Konsey'e benzemeye biraz daha yaklaştığını hissediyordu. Başka çaresi yoktu, Konsey'in istediği gibi davranmazsa çok geçmeden varlığı silinen isimlerden biri olurdu ve yerine onları dinleyecek yeni bir soylu bulurlardı. Eftel ise bu gerçekleşmeden, Konsey'i devirmenin bir yolunu arıyordu. Eline bir kılıç verseler ve savaşsalar, hepsini öldürmesi birkaç dakikasını almazdı. Ama her biri meta askerleri ile dolaşırdı, her girdikleri oda defalarca kez kontrol edilirdi, muhafızlarına denetmeden bir bardak su dahi içmezlerdi. Bir başka konsey üyesiyle dahi baş başa kalmazlardı. Çünkü bilirlerdi, düşmanları onları öldürmek isterdi ama bir fikir çatışması için bile birbirleri de bu amacı güdebilirlerdi.

Geçen bir yıl içerisinde Eftel, ailesinin vahim sonu sebebiyle psikolojik bir buhran içerisinde gibi davranmıştı. Uyumlu sessizliğini başka bir sebebe dayandıramazdı. Konsey, Eftel'in çocukluğunu bilirdi. Defalarca kez psikolojik testlere tabi tutulmuştu ve psikoz sahibi olduğuna inandırmak Eftel için zor bile değildi. Her ne kadar bu işine yaramış olsa da, bir yandan da korkutucuydu çünkü bir yanı, akıl sağlığının git gide bozulduğunun farkındaydı. Suçlu olup olmadığını bilmediği halkından insanların idamını ilan etmesi, her idamı gözlerini bile kırpmaması gerekerek izlemesi, halk sefalet yüzünden başkaldırmaya çalıştıkça isyan ateşini, daha büyük yangınlarla söndürmek için askerlerine emir vermek zorunda kalışı...

Konsey halkı bastırmak için hatırı sayılır kadarını öldürmeyi uygun görürdü ve Eftel'e düşen de bu emri askerlere iletmekti. Karanlığın etrafında dolaşmaya çalıştıkça parça parça teslim oluyor gibi hissediyordu ve günün birinde Konsey ona gerçekten güvendiğinde onları devirmek yerine onlardan biri olmaktan korkuyordu. Bu da psikozunu güçlendiriyordu. Kendisini her nedense sadece Alkar Harzem'in yanında güvende hissediyordu. Adam geceleri yanına geliyor, kadını sakinleştiriyordu. Nix tarafından getirdiğini söylediği şifalı bir içecek ile, kadının kaygılı düşüncelerini ve psikoz ataklarını kontrol altına alıyordu. Bu nedenledir ki Eftel, özellikle de son zamanlarda uzun yıllardır sevdiği Yelta'dan çok, Alkar'a güvenir olmuştu. Yelta bu konuda Eftel'i uyarıp duruyor, Alkar'a güven olmayacağını, Xaliaların hiçbir zaman insanlardan yana olmayacağını dile getiriyordu ama bunu söylemesinin Eftel'le arasını açtığını fark etmesinden beridir ağzını kapalı tutmaya çalışıyordu. Alkar Harzem sadece yetenekleriyle değil, diliyle de büyülü gibiydi. Tanıdığı en zeki kadınlardan biri olan Eftel'i bile, cümleleriyle büyülemiş olmalıydı. Yelta bu işteki bityeniğini çözmeye çalışıyordu.

Eftel ise, gölgelerde geziniyor, ulaşması mümkün olan her bilgi, belge ve toplantıları inceliyordu. Ondan gizlemek isteyecekleri kadar önemli hiçbir şey yanında alenen konuşulmuyordu. Amcası Regar dahi, Eftel'den birçok şey gizliyordu. Eftel, acımasızlar Konsey'i içerisine amcasının ne denli yakıştığına karşı hayretler içerisindeydi. Amcası, 'seni korumak için' diyordu. Kısır olması sebebiyle tahtın varisi olamamıştı, Kraliyet ailesinin katılmamasının halk veyahut soylular tarafından hoş görülmeyeceği toplantı ve törenler dışında bir gününü bile iktidarlık ile ilgilenerek geçirmemişti ama şimdi her gününü Konsey saçmalığıyla geçiriyordu ve bu sebeple Eftel, 'senin için' deyişine inanıyordu. Amcasının gözü hiçbir zaman yönetmekte olmamıştı ama... Şimdi oturduğu koltuğun onun için biçilmiş kaftanmış gibi vücudunu sarması da Eftel'in hoşuna gitmiyordu. Madalyonun diğer yüzünde, Kraliçe tahtı da Eftel'e yakışmaya başlamıştı ve kendisi hedefi uğruna bu denli gözünü karartabilmişken amcasını da garipseyemiyordu.

Eftel, Konsey'den çok, Alkar Harzem'den emir alır gibiydi. Alkar, nerede ne yapması gerektiği konusunda Eftel'e akıl veriyordu. İşin aslı, bu ana kadar Eftel'i hayatta tutmayı başarmıştı. Eftel'in karanlıkta gezinmesine yardımcı oluyordu ve ışık Eftel'e döner gibi olduğunda Amorsus'ta kaos yaratarak Konsey'in gözlerini kadının üstünden bir süreliğine alıyordu. Eftel hala, Alkar'ın Nix tarafından Amorsus'a nasıl girip çıktığını anlayamıyordu ama adamın yapabildiği diğer şeylere şahit oldukça, artık şaşırmıyordu. Alkar, siyah ölüm konusunda da Eftel'i bilgilendiriyordu. Öğrendiğine göre siyah ölüm, Nix tarafını neredeyse yutmuştu. Bir yıl önce, Zenith gezegeninin güney yarım küresi olan Amorsus tarafının kutbunda, Alkar'ın tanıtmasıyla Eftel, Esvedlerden haberdar olmuştu. Konsey ve öldükleri güne kadar bilmemeleri mümkün olmayan Kraliçe anne ve Kral babası, maruz kalana kadar halktan bu bilgiyi muntazam bir şekilde gizlemişlerdi, maruz kalmayanlardan hala gizliyorlardı. Şimdi de gizleyen yine Konsey ve yeni Kraliçe Eftel'di. Siyah ölüm gezegenin iki kutbunda başlayıp canlı ve cansızları yutmak için ilerlemeye başlamış olsa da, süreç iki yarım kürede farklı gelişmişti. Eftel o günden beridir biliyordu, Konsey, siyah ölüm ile işbirliği içerisindeydi. Ortak bir amaç güdüyorlar, ölmüş topraklarda Esvedler, henüz yaşayan topraklarda ise Konsey bu doğrultuda adımlar atıyordu. İşbirliği yapmak yerine savaşmaya çalışan, bu savaşta da henüz bir araya gelip birlikte savaşamayacak kadar birbirlerinden kopuk olan Xalialar, yok oluşun eşiğindeydi. Eftel, her ne kadar Gölge Kral Karanir ailesinin ölümüne sebep olsa da bu savaştaki tutumuna hayrandı. Konsey'i devirdikten sonra, yaşayanların ölülere karşı verdiği savaşta Gölge Karanir'le aynı safta durabileceğini düşünüyordu. Alkar ise bu düşüncesine oldukça karşıydı ve git gide Eftel'i de ikna etmeye başlıyordu. Alkar'ın dediğine göre, Gölge Karanir gezegeni kurtarsa bile, yaşayan tek bir insan bırakmazdı ve Nixsus'la yetinmeyip tüm Zenith'i yönetmek isterdi. Şimdi, Kelebek Kraliçe'sine de sahipti.

Veyla Aldar, artık Karanir, Alkar'la tanışana kadar Eftel'in kulağına sadece bir efsane olarak gelirdi. Nix tarafıyla ticaret yapan tüccar ve soyluların sokaklara yaydığı bir efsane... Bazıları uzaktan gördüğüne yemin edebilirdi, bazılarının malları kelebeğin saldırısına uğramıştı, bazı gemiler mürettebatıyla okyanusun dibini boylamıştı. Alkar ise, efsanenin gerçekliğini ama eksikliğini doğrulamıştı. Her ne anlatıldıysa ve Eftel'in gözünde nasıl bir canavar oluştuysa, mutlaka eksik anladığına emindi. Söylediğine göre, Gölge Kral Karanir'den bile kötüsü, onun Kraliçe'si olmuştu. Alkar, 'durdurulamazlar' demişti. 'Bırak, onları Esvedler halletsin, her şey bittiğinde insanları sen, siyah ölüme yenilmemiş Azritleri ben yöneteceğim ve binlerce yıllık düşmanlık son bulacak'

Eftel, her şeyin nasıl biteceğini bilmiyordu. Alkar, 'Sen sadece Konsey'i devir, Konsey'in sahip olduklarına ulaş, gerisini ben halledeceğim' demişti. Eftel'e, tüm bu kıyameti nasıl bitireceğini söylememiş, 'gereksiz her bilgi, taşıyana yüktür' demişti. Eftel'in bu hayatta güvendiği iki isim arasına, Alkar da eklenmişti ama belli ki Alkar, böylesine bir bilgiyi Eftel'le paylaşmak istemiyordu. Eftel'in Konsey'e yakalanma ihtimalini gözetiyor olmalıydı, Eftel günün sonunda gezegeni ve insanlığı kurtaracaksa, şimdilik ondan da gizlemesine karşı rahatsızlık hissetmiyordu. Alkar biliyorsa bile belli ki bunu yapabilmek için Konsey'in devrilmesine ve gizledikleri her neler ise, bu bilgi, belge, eşya veyahut maddelere ulaşmaya ihtiyacı vardı.

Siyah ölüm Amorsus tarafında, Nix kadar vahim derecede olmasa da geçen seneye kıyasla ilerlemişti. Belirli mıntıkalar, hiç var olmamışlar gibi yok olmuşlardı. Öyle ki, o mıntıkalarda yaşayanların bir zamanlar var olduğunu sesli dile getirmek bile suçtu. Halk nereye gittiklerini, neden gittiklerini, neden tüm güney yarım küresi Amorsus'a ait olmasına rağmen kutba yaklaştıkça Kraliyet sınırının çizildiği ve geçişlerin engellediğini bilmiyordu. Zaten, peşine de düşmüyorlardı. Her biri akşam yiyip yiyemeyecekleri belli olmayan bir parça besin peşindelerdi. Amorsus'ta, Doğa Yeri neredeyse hiç kalmamıştı. Doğa, insanlardan elini ayağını çekmişti. Bu da insanları seracılık ve laboratuvar ürünü besinlere muhtaç bırakmıştı. Nix tarafıyla yapılan ticaretler de, siyah ölümün o yarım kürede çoğu halkı ve şehri yutması sebebiyle neredeyse son bulmuştu. Süren ticaretlere ise sadece Kraliyet ailesi, Konsey ve onlara en yakın olan soylular erişebiliyordu.

Esasen Eftel, Konsey siyah ölüm ile işbirliği içerisinde miydi yoksa yitip gitmemek uğruna boyun eğiyor fakat gittikçe toprak mı kaybediyorlardı, bilemiyordu. Alkar'ın dediğine göre işbirliği mevcuttu ama Eftel, adamın her bilgiye hep doğru şekilde ulaşmasına imkân tanıyamıyordu. Belki de Alkar da yanılıyordu.

Eftel, son zamanlarda Kraliyet bütçesi ve imkânlarının, soyluların lüksünden ve üretim ihtiyacından bile daha çok harcandığı bir durum olduğunu biliyordu. Birkaç saniyeliğine gördüğü belgeler, Eftel giderken açılırken, gelirken kapatılan hologram görüşmeleri ve kulağı kemiren fısıltılar, Eftel'i bu düşünceye itiyordu. Eftel, belirli konumlar yakalamıştı. Zaman içerisinde yakın olduğu muhafızlar gelişmişti. Neyse ki insanlık hem yaşamayı hem de lüksü, boyun eğmeye değer görüyordu ve bu da onları yönetilebilir kılıyordu. Xaliaların hem şansı, hem de laneti yönetilmek istememeleriydi. Organize olamamaları, onları siyah ölüm karşısında savunmasız bırakmıştı. Alkar'ın dediğine göre Gölge Kral'ın siyah ölüme karşı verdiği mücadelede, diğer şehirler onu yalnız bırakıyor, her biri kendi dertlerine düşüyor, çoğu da yitip gidiyordu. Ama Alkar, bir şeylerin değişmeye başladığını söylemişti. Bazı şehirler, Gölge Kral'la görüşmeye başlamış, planlarını dinler olmuştu. Alkar Eftel'e, Gölge Kral'ın planlarından da bahsetmiyordu. Söylediğine göre, Alkar da bilmiyordu.

Eftel'e askeri ağı, daha çok Yelta sağlıyordu. Baş muhafızlarından biriydi ve muhafızların bile Kraliçe'den saklamakla yükümlü olduğu birçok bilgi vardı. Yelta, saklamıyordu. Ulaşabildiği kadarıyla çoğu okyanusun altında, farklı konumlarda yapılar vardı. Amore başkentinden bu yapılara düzenli aralıklarla şüpheli kargolar gidiyordu. Belki silah, belki besin, belki de başka bir şeydi, Eftel henüz bilmiyordu ama ara ara Konsey'in ortalıktan kaybolduğunu da biliyordu. Belki de her biri aynı yere gittiğini düşünüyordu. Birkaç kere 'laboratuvar' kelimesini duymuştu. Bunu Alkar'a da söylemişti. Alkar, konumlarını tespit edeceğine ama zamana ihtiyacı olduğuna dair güvence vermişti. Söz konusu yerler her ne ise, sadece belirli bir askeri grup ve soylu kimseler tarafından ulaşım sağlanıyordu. Bu sebeple Yelta da oraya gidenler arasında değildi.

Sanki... Konsey bir hazırlık içerisinde gibiydi. Uğruna tüm kaynaklarını kullandıkları bir hazırlığın içerisinde hem de...

Eftel, çocukluğundan beridir yasaklı olduğu bilinse de her Kraliyet üyesinin en az bir kere görmüş olduğu, kendisinin bizzat çaldığı ve Konsey'den kaçmaya çalışırken de kullandığı velmora taşının söz konusu şüpheli yapılara giden kargolardan biri olduğuna neredeyse emindi. O ışıltıyı bir kez gören, bir daha unutamazdı. Gece karanlığında başkent mıntıkasından havalanan ve okyanusa varınca daldığı zifiri karanlığı bile yeterince derine inene kadar aydınlatabilen o mor ışıltı, kargo voltriderlarının dayanıklı çelik parçalarının hava geçmeyen aralarından bile geçmeyi başarıyordu. Yasaklı olmasına karşın, olası bir Nix, Amorsus savaşında savaşacak kara, hava ve deniz mürettebatının teçhizatı, velmora taşıyla güçlendirilmişti. Amorsus'un Nix'le ayrıldığı sınırından yükselen gök kubbesi de velmora taşıyla korunurdu. Bu sebepledir ki, Konsey'in müsaade etmeyeceği hiçbir Xalia misafir, Amorsus topraklarına varamazdı. Gök kubbe onları hiç var olmamışçasına yok ederdi. Alkar'ın nasıl bu kubbeyi açtığı konusunda ise... Alkar, Eftel'in akıl sır erdiremeyeceği kadar gizemli bir adamdı.

"Evet, görüyorum."

"Otuz saniye. Otuz saniye içerisinde her birini vurmanızı istiyorlar."

Konuşan elçi Geral olsa da Eftel, Konseyce izlendiğini biliyordu. Bir silah deposu kadar büyük olan talim odasındaydı. Şimdi neredeyse karanlıkta olsa da, geniş camın ardındaki gözetleme odasında kamera aracılığıyla onu izleyen Konsey, her detayı görebiliyordu. Savaşçı yeteneklerini önemsediklerini bilmezdi. Onu Kraliçe yapmayacaklarına karar verdiklerinden beridir siyasi ve diplomatik dersler konusunda ablası Ely ile ilgilenirlerdi. Onu Kraliçe yapmak zorunda kaldıklarından beridir de, Eftel'e bu eğitimleri oldukça sıkı bir çalışma ile verir olmuşlardı. Şimdi ise, son bir yıldır olduğu gibi hayatlarının hiçbir döneminde önemsemedikleri Eftel'in savaşçı yeteneklerini görmek istemişlerdi. Sonunda Eftel'i yapmakta zorlanmayacağı bir şeyle sınıyorlardı.

"Anlaşıldı."

"Süreniz başladı."

Eftel, hedeflerin hareketli bile olmamasına karşı, hangi kısımda zorlanacağını düşündüklerini bilemeyerek on beş saniye içerisinde testi tamamlayıp silahı tekrar elçiye uzattı. Elçi kadın "Tebrikler Kraliçe." dediğinde Eftel, bir an önce Konsey'in gitmesine müsaade edeceği anı beklediği için sıkkın nefesler alıp vermek dışında cevapsız bıraktı. Elçi, silahı kadife kılıfına geçirip sandığa koyarken müthiş bir yavaşlık içerisindeydi.

"Konsey bu silahı Kraliçe'mize hediye etmeyi uygun gördü. Odasına götürün."

Eftel, sandığı taşıyan muhafızların ardından baktıktan sonra tekrar elçiye döndü. Eftel'in birçok silahı, birçok kılıcı vardı, hiçbiri biraz önce kullandığı silah gibi altın işlemeli değildi, Eftel öyle sevmezdi. Son bir yıldır da, Konsey'in uygun gördüğü eşyalar arasında bir silah olmadığından Eftel'e şimdi neden böyle bir hediyeyi uygun gördüklerini anlayamamıştı. Gözleri, karanlıkta göremediği ama orada olduklarını bildiği cam izleme alanına döndü. Nefesleri sıklaşırken çatılan kaşlarının altında gözleri kısıldı. Normal olmayan bir şeyler vardı...

Bulundukları alanın led ışıkları kademeli bir şekilde aydınlanmaya başladığında Eftel gözlerini talim alanına çevirdi. Her bir metre, aşamalı şekilde aydınlanıyordu ve ışıklar açıldıkça yükselen mekanik ses, gördükleriyle birlikte Eftel'in kalbini titretiyordu. Otuz tane insan formunda geliştirilmiş talim hedefini vurduğunu sanmıştı ama... Önce zemine akan kanları gördü, sonra da akıtan bedenleri. İrileşen gözleri hızla gezindi. On beş saniye içerisinde her birini öldürebilmişti ama bakması daha uzun sürdü. Kalbi kulağında uğuldarken aralık dudakları arasından nefes geçmiyordu. Ciğerlerinin isyanı, zihnini bastıramıyordu.

İşte, merhametinin son damlası da, bugün akmıştı.

Vücudu öne doğru sendeler gibi olduğunda muhafızlar müthiş bir saygı ama şüphesiz bir baskıyla kadını yakalayıp tekrar kaldırdı. Eftel, bunu yapmakta zorlandığı dudaklarından çıkan boğuk seslerden anlaşılan nefesler alıp vermeye başladı. Dik durmakta zorlandığı bedeni dizlerinden kırılarak alçalmak istiyor, muhafızlar izin vermiyordu.

"Görüyor musun?"

Eftel, amcasının sesini duydu. Bunu bizzat ona söyletmek, diğer Konsey üyelerinin kararı olmalıydı. Eftel'i mümkünmüş gibi daha da mahvetmek istiyorlardı.

"Pelixus mıntıkasından, isyana karıştıkları için tutuklanan ama her nasılsa salıverilen otuz mahkûm."

Eftel zaman zaman, buna imkân buldukça ve Alkar da yapabileceğini söyledikçe, halkından bazı kimselerin canını kurtarırdı. Özellikle de masum olduğuna emin olduğu kişilerin ölmesine katlanmak güçtü. Şimdi ise son kurtardığı insanlar karşısındaydı ve sonları onları yakalamıştı. Tek bir farkla, bu sefer Konsey'in idam eden muhafızları değil, bizzat Kraliçe öldürmüştü.

"Tebrikler ve teşekkürler Kraliçe. Amorsus sana minnettar, suçluların infazını bizzat yerine getirdin."

Eftel, ışıkların açılmasıyla göz önüne çıkan kameralardan gözlerini aldı. Elçinin sesini de kulağının ardında hissetti. "Dik durmalısınız Kraliçe'm."

Dik durmalı ve bu manzarayla gurur duyuyormuş gibi gülümsemeliydi. Konsey'in minnetini kabul etmeli ve en az onlarınkiler kadar boktan birkaç cümle kurmalıydı ama tek yapmak istediği kusmaktı. Yaşadıklarını artık kaldıramıyor olsa gerek, son zamanlarda midesi allak bullaktı.

"Hiç kimse adaletten kaçamaz."

Elçi Geral'ın fısıltısını sesli bir şekilde dile getirmeden önce sesini temizleyerek doğrulmaya çalıştı. Başardığında muhafızlar kollarını çekti ve kameralar Eftel'e döndü. Yüzüne memnun bir ifade yerleştirmeye çalışırken gözlerindeki parıltıyı da duyduğu gurura saymalarını diliyordu. Ağlama isteğinden saniyeler içerisinde kurtulamamıştı ama dudakları gülümsüyordu. Sikeyim, diye düşündü. Sonunda kendine bile hayret edebileceği kadar sahteydi. Kalbinin parçaları, tutmaya çalışan göğüs kafesine çarptıkça kulaklarını zonklatırken bile gülümseyebiliyordu.

"Hiç kimse adaletten kaçamaz."

Geral, "Kaçmaya çalışırsan, gelir sizi yakalar." dediğinde bunu, halka sesli bir şekilde bildirmesi için söylemediğini biliyordu. Bu bizzat Eftel'e söylenmişti. Bu işle ilgisi olup olmadığından emin olmasalar gerek, bir cezadan çok gözdağıydı. Ve kaldıysa Eftel'in son merhamet kırıntılarına da saldırmak istemiş olmalılardı. Kıyamet yaklaşıyordu ve yönetimde ikilik olmazdı. Konsey hep ve her zaman olacağına göre, ikilik yaratan diğeri onlara katılmalı ya da yok olmalıydı.

Kameralar kapandığında Eftel ardını göremediği camlara doğru baktı. Eftel göremese de ardında bir yerde amcasının da ona baktığını biliyordu. Senin için buradayım, dediği Konsey'de Eftel'i koruduğunu iddia ediyordu ama onu biraz bile tanısa biraz önce olanların Eftel'i mahvedeceğini bilirdi. Yine de uyarmamıştı, Eftel'in halkından otuz masum kişiyi bizzat öldürmesine sessiz kalmıştı. Yetmezmiş gibi bu acımasızlığın kanıtı olan silah, muhafızlarla odasına gönderilmişti. Hep görmesini ve her gördüğünde bu anları hatırlamasını istemişlerdi.

Eftel kendisini tuttu. Oradan çıkıp saraya ulaşana kadar da yanakları ıslanmadı. Boğazına kadar gelip duran o hissi defalarca kez yutkundu. Burnunun direği sızladı ama dudakları hıçkırmadı. Saray koridorlarında hala güçlü adımlar atıyordu. Odasına girdi, kapıları ardından kapandı ve vücudu öne doğru devrildi. Göz ucuyla yatağının üstüne bırakılmış sandığı gördüğünde çektiği saksıyı beceriksizce önünde tutarak öğürmeye başladı. Dakikalar birbirini kovalarken Eftel'in midesinde hiçbir şey kalmamıştı ama öğürme refleksinden kurtulması uzun sürdü. Sonunda dudaklarından bizzat midesini çıkartamayacağı için öğürmemeye çalışarak ellerinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Çiçekten kopardığı yaprakla dudaklarını silerek ayaklarını yere yasladı ve kalçasını kapıya kadar kaydırdı. Sırtı altınla kaplanmış çelik kapıya yaslanırken yaşlı gözleri perdesinin uçuştuğu aralık teras kapısından görünen Alkar'a döndü. Alkar kadının haline bakarak yaklaştı ve yavaşça yanında çöktü.

"Birazdan Wolk gelir. Kendini toparlamalısın."

Eftel başını da kapıya yaslayarak boğuk nefeslerle Alkar'a baktı. Alkar bir elini kadının yanağına getirip yaşlarına ıslanmış saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ve olabildiğince yaşlarını sildi. Her defasında yerine yenisi geliyordu ve her defasında Alkar tekrar siliyordu.

"Bana ne yaptıklarını bilmek istemiyor musun?"

Eftel, hıçkıra hıçkıra konuşuyordu ama Alkar anladı. Alkar kadının yanına oturdu ve kolunu omzunun üstünden geçirdi. Kadını kendisine doğru çektiğinde Eftel hiç ikiletmeden adama doğru yaslandı. Elleri adamın ceketinin uçlarından sımsıkı tutunurken gözleri de kapandı ve kirpiklerinde bekleyen yeni yaşlar da özgürlüğüne kavuştu.

"Ben, onlara ne yapacağımızı biliyorum. Ve o gün, bugün her ne yaptılarsa bunun da intikamı alınacak."

Ceketinin iç cebinden çıkarttığı küçük bir şişenin kapağını işaret parmağından destek alarak tek eliyle açtı ve başını göğsüne yaslamış Eftel'in yüzüne doğru uzattı. Eftel kokusunu aldığı gibi şişeyi aldı ve dudaklarına yaslayıp hızla içti. Şişeyi odasının köşesine yollayıp birkaç kere daha hıçkırdıktan sonra Alkar'ın da çekişiyle birlikte tamamıyla adamın kucağına yerleşti. Elleri, vücutları arasında sıkışmışken daha da fazlası, adamın ceketinin içine girmek ve bir süre oradan çıkmamak istiyordu. Alkar'ın kadının vücuduna sarılı elleri sakinleştirmeyi amaçlayarak sıvazlarken çenesini kadının başına yasladı.

Eftel, "Otuz masum insan öldü..." dedikten sonra tekrar hıçkırdı ama daha çok iç çekiş gibiydi. Alkar'ın getirdiği o şey her ne ise, yine işe yarıyordu ve Eftel sakinleştiğini hissediyordu.

"Masum insanlar ilk defa ölmüyor Eftel."

"Ama ilk defa benim yüzümden ölüyor..."

"Dilersen hemen şimdi bu sarayı yakabilirim."

Eftel yavaşça başını kaldırdı ve Alkar'ın kırmızı gözlerine baktı. Henüz büyüyle ışıldamıyorlardı ama ışıldadıklarında neler yapabildiğini Eftel de çok iyi biliyordu. Bir an bu ihtimal pek hoşuna gitti. Konsey'in içerisinde amcası da vardı ama... Bir an her şey şimdi, Eftel yeterince yara almadan bitsin istedi. Gerçekten bunu yapması her şeyi bitirebilecek olsa 'hadi, yap' da derdi.

"Tüm velmora taşlarını saraydan uzaklaştırmış gibiler. Belki de büyüme karşı koyamazlar ve konsey kül olur, ben küllerini bile tekrar yakarım." dedikten sonra kadının yanağını sevdi. "Ama bu bize kurtuluş getirmez. Konsey tüm sırlarıyla yanar ve biz de siyah ölümün gelip bizi yutmasını bekleriz."

Eftel, içtiği içkiyle birlikte bir hayli sakinleşse de acısı hala gözlerinden okunurken uysal bir şekilde dinliyor, ara ara burnunu çekiyordu. Alkar, "Ben ölürüm, sorun değil." dediğinde Eftel bu ihtimalden korktu. Sadece iş birliği yaptıklarını sanıyordu ama bu denli güvenmeye başladıysa ve ölmesinden korkuyorsa, daha fazlası da olmalıydı. Adamdan hoşlanmadığını varsayıyordu, Yelta var iken bu mümkün olmamalıydı. Son zamanlarda Yelta'dan daha uzak olsa da, kalbi kendisini bildi bileli onu sevmişti, başka adamı sevecek hali yoktu. Malis Lordu Wolk ile evlenmesine rağmen, Yelta'yı sevmeye ve onunla görüşmeye devam etmişti. Wolk'un bir kere bile kendisine dokunmasına izin vermemiş, her gece Alkar'ın ayrıca getirdiği içecek ile Wolk'un kendisinden geçmesini sağlamıştı. Sadece Eftel bir hayli karanlıktaydı ve Alkar büyüsüyle ateş yakıyordu, olan bu olmalıydı.

Alkar solur gibi "Ama sen ölme Eftel." dediğinde Eftel gülümser gibi oldu. Karmaşık hisleri müsaade etse, gülümserdi de. Alkar'ın gözleri kadının dudaklarına indiğinde, Eftel yüzlerinin ne denli yakın olduğunu fark etti. Daha önce de Alkar'a sığındığı çok an vardı, öyle anlar, Yelta'ya sığındığı anları azaltıyordu ama bu gibi bazı anlarda... Fazla yakınlardı.

Alkar kadının dudaklarına yöneldiğinde Eftel yükselen nabzıyla birlikte son anda parmaklarını dudaklarının arasına çıkarabildi. Gözleri sımsıkı kapatırken uyarır gibi "Alkar..." dedi. Alkar yolundan dönmeyip yavaşça kadının parmaklarını öptü. Dudaklarına ulaşamasa da, parmaklarını da onu öper gibi öpmüştü.

"Biliyorum, Yelta'yı seviyorsun."

Eftel güçlükle çekildi ve parmaklarını da yavaşça aralarından indirdi. Tekrar göz göze geldiklerinde yutkundu ve "O varken, başka kimse olamaz." dedi. Alkar'a ihtiyaç duyduğu, değer verdiği ve hatta artık Yelta'dan çok, ona sığındığı şüphesizdi ama bir anlığına Alkar'a içi gittiği bu ve benzeri gibi anlarda Yelta'ya olan sevgisi bir anda beliriyor, çelik bir duvar gibi yakınlaşmalarına engel oluyordu.

Alkar sadece, "Anlayabiliyorum." dedi. Eli kadının ensesine kaydı ve tekrar göğsüne çektiğinde Eftel direnmedi. Bir hayli yorgundu, Alkar'ın da dediği gibi Wolk birazdan gelecek olmalıydı ve onu yeniden etkisiz hale getirmeden önce biraz olsun Alkar'ın kollarında dinlenebilmeyi umuyordu. Nefes alış verişleri düzene girdiğinde Alkar cebinden test iğnesini çıkardı. Kadının saçlarını omzundan geriye doğru atıp tenini severek bileğine vardı. İğne bir sinek ısırığıymış gibi minik bir sızıyla Eftel'in tenine batıp çıkarken beklediği gibi kadın hissetmeden adamın göğsünde uyuklamaya devam etti.

Alkar, küçük cihazın sonucu gösterir ekranını kendisine çevirdi ve saniyeler sonra yüzünde geniş bir sırıtış belirdi. Artık uyuyan Eftel'in kulağına doğru "Tebrik ederim Kraliçe," diye fısıldadı ve kadını başının üstünden öptü.

"Hamilesin."

Cihazı cebine yerleştirip yeniden kadının beline götürdüğü elini karnına doğru kaydırdı. Kadının karnını severken keyifli bir yüz ifadesiyle teras kapısından ileriye, karanlık gökyüzüne doğru bakıyordu. Yakında her yer karanlık olacaktı, siyah ölüm sarayın koridorlarında da dolaşacaktı. Bugün değil ama o gün, her yer karanlıkta yankılanan alevlerle yanacaktı. Nix tahtı kapılmıştı ama Amorsus tahtında Alkar Harzem ile Eftel Amore oturacaktı. Bunun için, bebek Amore'un babası Yelta'nın ölmesi gerekiyorsa, ölecekti. Zaten kendisinden bekleneni yapmış, Eftel'i hamile bırakabilmişti.

"O varken, başka kimse olamazsa, ben de onun olmamasını sağlarım Kraliçe'm."

**

VEYLA - NİX

"Veyla sen..."

Gölge, müthiş bir baş sancısıyla karşılaştığında yüzü olabildiğince buruşurken dudaklarından kısık bir inleme çıktı. Veyla endişe ederek adamın kollarından tutarken "Ne oldu?" diye soludu. Gölge de kadının bileklerinden tutarken dizleri kırılarak alçaldı ve "Sen..." dedi. Yere neredeyse düşerek sırtını taş duvara verdi. Başını da yaslarken kaşlarını kaldırarak gözlerini irice açtı ve hızla yaşlanan gözleriyle yukarıya doğru baktı. Boğulmaya başlamış zihnini biraz olsun berraklaştırmaya çalıştı. O sıra Veyla da Gölge birlikte yere çökmüş, dizlerini adamın hemen yanında yere yaslamıştı. Kalçalarını ayaklarına yaslamıyor, hafif doğrulu şekilde Gölge'nin kollarından tutuyordu. Gölge başıyla ve düşünceleriyle mücadele etse de kadının bileklerini asla bırakmıyordu.

"Sen sek..."

Vücudu acıyla sarsıldığında kaskatı kesildi ve dudaklarından zorlandığına dair bir inleme çıktı. Veyla telaşla "Gölge korkmaya başlıyorum..." dedikten sonra Valdris'i çağırmak için yerden kalkmaya çalıştı. Veyla bu yaşına kadar her türlü deliğe girip çıkmıştı ama konu Gölge olunca çaresiz hissediyordu. Adam acı çekiyor gibi görünüyordu ve bu siktiğinin yerinin sınav ve eziyetlerinin ne zaman biteceğini, Veyla anlayamıyordu.

Gölge, "Gitme..." diye soluyarak kadını kendisine çekti. Hep göğsüne çekerdi, bu sefer bizzat göğsüne sığınmak ister gibi çekmişti. Veyla'nın kalçası ayaklarına yaslanarak yerde otururken Gölge'nin dağ gibi bedeni, kadının göğsüne doğru küçüldü. Veyla ne yapacağını bilemeyerek ellerini adamın sırtında, omuzlarında ve ensesinde gezdirirken "Ne oluyor? Bir şey söyle! İyi misin? Sana nasıl yardımcı olabilirim? Ne yapmalıyım?" diye soruyordu.

Gölge, kollarını kadının ince beline sımsıkı dolayarak göğsüne sığınmıştı. Veyla gibi dizlerini yere yaslayarak oturmuşken, kadının göğsüne doğru alçalmak için karnını bacaklarına doğru eğmişti. Tekrar "Sen..." dedi ama devam etmemesi gerektiğini fark edeli biraz olmuştu. Vücudu tepki veriyordu, belki de Doğa engel oluyordu. Dudakları mühürlenmiş de mührü çözmemeliymiş gibiydi. Zihninden düşünceler akıp giderken Gölge çoğunu kaybediyordu ama seçtiği, tekrar tekrar zihninde yankılanan bir düşünce vardı.

Seksen bir, Veyla olabilir miydi?

Söz vermişlerdi. Birbirlerini kaybettiklerini sandıkları andan hemen önce bir taş ya da yıldız olarak ama mutlaka birbirlerini bulacaklarını söylemişlerdi. İnsanlar ölünce yıldız olur, Xalialar ise doğal taşa dönüşerek Zenith'e dönerdi. Biz ikisi de değiliz, demişlerdi. Bu yüzden sonsuza kadar kaybolmaktan korkmuşlardı ama eğer kaybolmazlarsa bir taş ya da yıldız, her ne iseler birbirlerini bulacaklarına söz vermişlerdi. Gölge, ulaşabildiği tüm taşların koleksiyonunu yapardı. Birbirlerini bulduklarında farklı hissettireceğini düşünmüşlerdi, Gölge de bir taşa dokunduğunda farklı hissetmeyi beklemişti ama hiçbiri ona seksen bir gibi hissettirememişti. Gökyüzündeki yıldızlara her baktığında seksen biri aramıştı ama hiçbiri farklı parlamamıştı. Sebebini şimdi anlıyordu, seksen bir hala yaşıyordu.

Bir seneyi aşkındır taşları Veyla ile arıyordu. Her ne kadar son yıllardaki önceliği siyah ölüme çare bulmak olsa da her bulduğu taşta seksen biri hissetmeyi de umuyordu, hissedemiyordu. Kadını yüzlerce kez gökyüzünü izlerken görmüştü, defalarca kez onunla birlikte izlemişti ve... Birlikte buldukları taşlarda da, izledikleri yıldızlarda da birbirlerini mi aramışlardı? Son zamanlarda aynı gökyüzünün altında yıldızlardan çok birbirlerini izlemişler, siyah ölüme çare bulmak için gittikleri doğa yerlerinde ise taştan çok birbirleriyle ilgilenmişlerdi. Belki de ruhları, aradıklarını çoktan bulduklarını zaten biliyordu.

Veyla, kolları arasında acıyla, şaşkınlıkla harmanlanmış bir mutluluk yaşayan adama iyi gelmeye çalıştı. Bir eli sırtını okşarken diğeri adamın yumuşak saçlarına daldı ve seve seve başından öptü. Veyla da seksenin yaşadığını öğrense bu hale gelebilirdi, adamı yargılamadı. Sadece ne anlattığı belirsiz ve tamamıyla okuyamadığı bir kitapta Veyla'dan önce gayzerden sağ çıkmış bir melezin daha olduğunu öğrenmekle bile Veyla bir an seksenin yaşadığını düşünmüş, heyecanlanmıştı. Oysaki seksenin öldüğüne şahit olmuştu ama umut, ruhun zehiri gibiydi. Vücudun damarlarında gezse akıtılabilirdi ama ruhun her zerresine yapışıyor, böylelikle kurtulunamıyordu. Peşi sıra yaşadıkları olaylar ve her sırrın peşine düştükçe daha fazla sırla karşılaşmaları, çaresiz bir umut da olsa bu ihtimalin peşinden yeterince koşamamasını sağlamıştı. Şimdi Trumpkin'in gerçeği Veyla'ya da fısıldaması için nelerini vermezdi.

Veyla'nın kokusu ve kollarında olmak, Gölge'nin sancılarla baş etmesini kolaylaştırıyordu ama git gide daha da büyüyen düşünceleri beynini patlamasa iyiydi. Kafası çok karışıktı. Zihninde konuşan umudu muydu, mantığı mıydı ayırt edemiyordu. Bildiğini sandıklarıyla, gördüğüne emin oldukları çelişiyordu ama... Doğa yalan söylemezdi, fakat zihni söyleyebilirdi. Seksen bir yaşıyorsa, zihninde bozuk anılar olduğu anlamına gelirdi. Veyla'nın Gölgeler hala bir çocukken şu andaki gibi görünerek onları Konsey'e teslim ettiğini hatırlıyordu. Veyla yirmi yedi yaşlarında olduğunu iddia etmişti, son yıllar içerisinde görünüşünün artık gelişmediğini ve ölmedikçe sonsuza kadar görüneceği bu hale eriştiğini söylemişti. Her ölümsüz belirli bir yaşa kadar dış görünüşüyle de gelişir, sonrasında gelişimi durur, sadece yaralandıkça iyileşirdi. Bu Gölge'nin zihnindeki bozuk bir anıysa, Veyla da Gölge'yi ve seksen biri, diğer çocuklarla birlikte Konsey'e teslim eden değil de... Konsey'in mağdurlarından biri olabilirdi. Bizzat 'seksen bir' olabilirdi.

Olabilir miydi, yoka Gölge mi öyle olmasını istiyordu?

Gölge umutlanmamaya çalışıyordu. Umutlanmamaktan bile çok gayret göstermesi gereken bir şey varsa, konuştuklarıydı. Neredeyse herkes Zvarna'dan bahsetmişti. Zvarna'da birbirlerini tamamıyla hatırlamalılardı. Güvenilirliği ve gerçekliği şüpheli olsa da Kirix de bu konuda Veyla'yı uyarmış, o ana kadar kim olduklarını hatırlasalar dahi birbirlerine söylememeleri gerektiğini dile getirmişti. Biraz önce dudakları şaşkınlıkla aralanıp da birkaç cümle kurmaya çalıştığında vücudu acıyla susturmuştu onu. Lanet miydi onu susturan yoksa laneti zamanında kırmalarını isteyen Doğa mıydı, bilmiyordu ama bir şeyin onu susturduğu belliydi. Hemen şimdi kadına milyonlarca soru sormak, o tatlı sesinden seksen bir olduğunu duymak istiyordu ama göğsüne sığınmakla yetinirken ne yapacağını bilemiyordu.

Veyla ile bir geçmişleri olduğu şüphesizdi ki, zaten o geçmişi hatırlamaya çalışıyorlardı. Veyla da laboratuvarları kurduran babasından ve Konsey'den muzdaripti. Veyla'nın da çocukluğunda kaybettiğini düşündüğü birisi vardı. Gölge kadının boynundaki kolyeyi hatırladı. Defalarca kez o kolyeden kurtulmak istemiş ama her nedense yapamamıştı. Hep, Veyla'yı daha fazla üzebilmek için daha sonra tekrar kullanabileceğini bahane etmişti ama... Belki de eli gitmemişti. Olabilir miydi? Nasıl ki Veyla geçmişini hatırlamamasına rağmen, o kolyeyi korumak için zamanında nefret ettiği Gölge'ye bile diz çökmüştü, Gölge de korumuş muydu? Kendisiyle ilgiliyse bile hatırlamıyordu. Kalp şeklinde bir kolye ucuydu, Gölge'nin zihninde herhangi bir anısıyla bağdaşmıyordu.

Odasındaki o resimler... Başka resimleri rengârenk olsa da kendisini, kardeşini ve annesini çizdiğinde kullandığı kalem kahverengiydi ve Veyla bu konuda başka boyasının kalmamış olabileceğini iddia etmişti. Belki de... İnsan oldukları için, henüz gayzere girmemiş bir melez olduğu için kullandığı renk kahverengiydi... Annesi, Gölge'nin annesi gibi bir yaratığa dönüşmüştü. Gölge, kendi gözleriyle bir Xalia'nın öyle bir yaratığa sonradan dönüştüğünü görmemişti. O da deneylerin kurbanı bir insan mıydı?

Veyla tıpkı Gölge gibi kimsenin sahip olmadığı bir büyüye sahipti. Başka büyücüler soyunun büyülerini taşırdı ama Gölge ve Veyla'nın eşi benzeri yoktu. Bu da Veyla'nın da melez olduğu anlamına gelmez miydi? Zaten... Kıyameti öngören o efsanede de lanet böyle oluşmamış mıydı? Yıldız ve taş birbirine âşık olmuş, aşkının meyveleri de lanetin izini oluşturmuştu. Gölge ve Veyla, lanetin iziyseler, bu da ikisinin de melez olduğu anlamına gelirdi. Kadın bu bilgiyi her nedense saklamıştı ve bu konu üzerinde üstüne gitmekten de Gölge çekiniyordu. Eğer tüm bu düşünceleri gerçekse ve o seksen birse, Zvarna'ya varmadan kadına da hatırlatmak istemiyordu. Kaldı ki... Kendisi de hatırlamıyordu. Sadece öyle olduğunu varsayıyordu yoksa başkalarının dedikleri gibi tekrar tekrar birbirlerini hatırlayıp unuttukları o anılar zihninde bir yerlerde hala saklanıyordu. Seksen bire dair hatırladığı anılar vardı ama onlar bile silinikti. Tekrar tekrar hatırlayıp unuttularsa sandığından çok daha uzun yıllar boyunca bir arada olmalılardı. Belki de birbirlerinin sadece çocukluklarını değil, genç hallerini bile biliyorlardı. Gölge o Konsey'den kurtulduğunda yirmili yaşlarının başındaydı.

Kadına, Trumpkin ağacının sınavı olan okyanusta 'seksen bir' diye seslenmişti. Çünkü... Ölüm laboratuvarlarında seksen biri alıp götürmeye çalışan meta balık gibi, Veyla da okyanusun derinliklerine çekilmişti. Gölge, yeniden seksen biri kaybeder gibi hissetmişti. Aslında, daha da kötüsünü. Çok daha kötüsünü. Çünkü seksen biri kaybetmesine rağmen yara bere içerisinde hayatına devam edebilmişti ama Veyla'yı kaybederse bunu yapamazdı.

Birbirlerine, birbirlerinden nefret ettiklerini iddia ettikleri anlarda bile sığındıkları olmuştu. Kadın, defalarca kez Gölge'nin teniyle ve kokusuyla sakinleşmişti. Gölge karanlık odalarda Veyla ile sakinleşmişti! Tıpkı zamanında seksen biri sakinleştirip onunla birlikte sakinleştiği gibi... Karam'da dejavu olmuş gibi hissettiği anlar yaşamıştı. Hatta Veyla'nın annesine dair 'o hep uyur' deyişine karşılık, zihni hatırlayamadığı geçmişine maruz kalır gibi sancımıştı. Kadını seksen bire benzetmişti, hem de birçok yönden. Sadece Gölge'ye hissettirdikleri için değil, Gölge'nin gözleriyle de görebildikleri için.

Kâbus mağarasında, kadının anılarındaki acıları tekrar yaşadığı o anlarda, Veyla'nın bazı söyledikleri Gölge'ye yine dejavu oluyormuş gibi hissettirmiş, tanıdık gelmişti. Zaten önceden beridir tanıştıklarını, sadece hatırlamadıklarını öğrenmişlerdi ama... Ölüm laboratuvarlarında mı tanışmışlardı? Aynı işkencelere mi maruz kalmışlardı? Aynı odanın karanlığıyla mı baş etmişlerdi? Aynı canavarların kurbanıydı belki de onlar. Üstelik, aynı canavarlar yüzünden, asıl birbirlerini mi canavar sanmışlardı? Birbirlerini mi yenmeye çalışmışlardı? Bu ne sikik bir eziyetti?

Yanağında ve avucunda dövme vardı. Esved saldırısına uğradığı gün Baş Terra Veyla'yı kurtarmaya çalışırken kadının acısını hafifletebilmek umuduyla birbirlerine sırayla itiraflarda bulundukları o an Gölge 'Avucumda bir yara gizliyorum' demişti. Veyla da kendi dövmesi için aynı şeyi dile getirmişti. Avucunda, birbirlerini kaybettiklerini sandığı, hatırlayabildiği son an olan o anın, eriyen mumun yarası olabilir miydi? Gölge, kadının melez olduğunu bilmediği o anlarda, mecazen bir yaradan bahsettiğini, dövmesinin bir anlamı olduğunu düşünmüştü ama belki de dövmesi gerçekten bir yarayı gizliyordu. Mum yarasını...

Gölge hafifçe doğrulup Veyla'nın avucunda dövme olan elini omzundan aldı ve bacaklarının üstünde tutarak, avuçları arasına aldı. Veyla da Gölge gibi ellerine doğru eğilirken süren endişesiyle "Gölge?" diye sordu. Gölge karmaşık duyguların çattığı kaşlarının altında yaşlı gözlerle kelebek dövmesine bakarken başparmağıyla tenini sevdi. Seksen bir ile küçük bedenleri Ölüm Laboratuvarları'ndaki canavarların ortasında karşı karşıya oturtulmuştu. Avuçlarına bir mum vermişler, eridikçe acı avuçlarına akmıştı. Dayanamayıp mumu ilk düşürenin gayzere girecek bir sonraki denek olacağını söylemişlerdi ve Gölge, seksen birin çığlıklarını duymaya dayanamayacağı için mumu bilerek düşürmüştü. Seksen bir de, Gölge'den hemen sonra ölecek olsa bile, ölümünü izlemek istememişti.

Yaşlar yanaklarını ıslatırken alnını kadının bileğine doğru yaslayarak dudağını avucuna yakınlaştırdı. Büyük elleri arasında kaybolan avucunu soluyarak öptü. Kaşları iyice çatılırken gözleri sımsıkı kapanmıştı. Olabilir miydi? Mumu düşürmeden önce 'Benim için güçlü olacaksın. Seni kimse yenemeyecek...' demişti seksen bire. Canavarlara yenilmemesini, aksine onları yenmesini istemişti. Canavarlardan korumaya çalıştığı kıza defalarca kez canavar mı demişti? Seni kimse yenemeyecek, dediği kızı bizzat mı yenmeye çalışmıştı aylarca? İşin aslı... Gerçekten Gölge de yenememişti. Yenmemiş, teslim olmuştu. Şimdi onun için herkesi yenmeye çalışır olmuştu. Bütün bu düşünceleri... Gerçek olabilir miydi?

Sorular sormak, cevaplar bulmak istiyordu ama Doğa onu susturuyorsa, o da susmalıydı. Bu düşünceler zihnini yiyip bitirirken nasıl susabilecekti, bilmiyordu. Tüm sesler kulağına uğuldayarak ulaşıyordu. Veyla'nın endişeyle bir şeyler sorduğunu duyabiliyordu ama kelimeleri seçemiyordu. Vücudu titrer gibiyken yavaşça dudaklarını kadının avucundan çekti ve doğruldu. Gölge'nin gözleri his yoğunluğuyla yaşlanmıştı, kaşları şaşkın bir karmaşayla çatılmıştı, dudakları konuşamadığı için titriyordu, şimdi baktığı Veyla'nın da yüzünde aynı ifade vardı. Hisleri bir olmuş gibiydi. Onlar, bir olmuş gibiydi.

Veyla kısık sesiyle "Gölge?" diye sordu ve adamın yaşlardan ıslanmış yanağını sevmeye başladı. "Bir şey söyle, iyi görünmüyorsun."

Gölge seksen bir ile yaşadıkları bir anı, Veyla'nın gözlerine bakarak hatırlarken titrek bir nefes daha alıp verdi. Eğer o ölüm laboratuvarlarından kurtulurlarsa, büyülerinin ne olmasını istediklerine dair konuşmuşlardı. Gölge, 'Seni kurtarmak.' demişti, seksen bir ise 'Hep seninle olmak,' dedikten sonra yaptığı kâğıttan kelebeği Gölge'nin omzunun üstüne koymuştu. 'Belki küçük bir kelebek olurum, beni hep yanında taşırsın.'

Çatılmış kaşları kalkarak gevşerken yutkunduktan sonra dudakları aralandı. Yüzünde yavaş bir gülümseme oluştu. Burun delikleri için için ağladığı için titrerken konuşmaya başladığında ses tonu bir hayli yoğundu. Şaşkınlığı müsaade etse, hıçkırarak da ağlardı ama sadece sessizce akıyordu yaşları. "Nasıl başardın?"

Veyla "Ne?" diye sorarak yüzlerini yakınlaştırdı ve diğer elini de adamın sırtından çekip yanağına götürdü. Küçük elleri adamın yanaklarını sımsıkı tutarken başparmakları tenini seviyordu. Gölge de yavaşça ellerini kadının yanaklarına götürdü. Sever gibi saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı ve yanağına yerleşti. Solur gibi sordu. "Her seferinde kelebeğim olmayı?"

Gölge, başının yeniden sancımaya başladığını hissediyordu. Susmaya başlamalıydı ama Veyla da anlayabilmiş gibi bakmıyordu. Veyla, "Gölge, ben..." dedikten sonra yutkunup adama yardım edebilme isteğinin ama bir şey yapamadığını düşünmenin getirdiği çaresizlikle yüzü buruştu. "Seni anlayamıyorum..."

Gölge yavaşça başını iki yana sallarken yemin etmeden hemen önce çenesi bile söz verir gibi kasıldı. "Seni hep yanımda taşıyacağım."

Seksen bir olsan da, olmasan da, diye düşündü. Ben seni zaten bırakmayacağım ama eğer seksen birsen...

Eğer oysan...

Sadece geleceğimi değil geçmişimi de kurtarırsın kelebek.

Sadece bana hiç verilmemiş olanları bahşetmekle kalmaz, benden alınanları da geri verirsin.

İşte o zaman sadece en sevdiğim yaram değil, tek yaram olursun ve seni sadece kalbimde, bakmasa da ezbere tanıyan gözlerimde, her an zihnimde değil, avucumda da taşırım.

**

"Sen! Onu sen öldürdün!"

Veyla yerinde sıçradı ve etrafında dönerek neredeyse çığlık çığlığa konuşan Erya'yı aramaya başladı. Kadının kanlı suratı bir anda gözlerinin önünde belirdiğinde Veyla geriledi ama Erya kollarından tutarak kadını kendisine çekti. Gözyaşları yüzündeki kanlarla karışırken "Sen!" diye bağırdı. "Sen öldürdün!"

Veyla, solur gibi sordu. "Kimi?"

Erya "Katil Kraliçe!" diye çığlık atarak onu ittiğinde Veyla sırtının çarpmasını beklediği yere ulaşamadı. Vücudu havada savrulurken Erya'ya uzanmaya çalıştı ama kadın gittikçe uzağında, karanlık dumanların arasında kalıyor, oradan bakıyordu. Bir süre sonra eğdiği başı görülmez oldu ama Veyla düşmeye devam etti.

"Kraliçe!"

Veyla, onlarca elin üstüne düştü. Vücudu taşınmaya başladığında ve telaşla doğrulmaya çalıştığında fark etti ki yüzlerce, binlerce siyah elin üstüne düşmüştü. Veyla'nın vücuduna değen parmaklar teninde siyah izler bırakıyordu. Korkunç bir senkronize ile yere çarpan adım seslerine tiz çığlıklar eşlik ediyordu. Veyla çığlık çığlığa bacaklarını kurtarmaya çalışırken iki el omuzlarından da tuttu ve kadını geriye çekti.

"Bırak!"

Çırpınarak sağına, soluna dönmeye çalıştığı anda yanında, Veyla gibi eller üstünde taşınan bir diğer bedeni gördü. Veyla'dan cüsseli, çoğu kez felaket, o zamanlar bile ve artık tamamen sığınağı olmuş o tanıdık bedenin gözleri kapalıydı. Açmalıydı ve şimdi karanlık olan gökyüzüne de o mavilerini bulaştırmalıydı. Veyla defalarca kez ismini çığlık attı. Öyle ki artık kendisini bırakmaları umurunda değildi, Gölge'yi bırakmalılardı.

"Gölge!"

Eller boğazına da dolandı ve Veyla'nın nefesi kesilirken irileşen gözleri karanlık gökyüzüne dönmek zorunda kaldı. Dudakları boğuk bir nefes için aralandı ve güçlükle "Gölge..." dedi ama karanlık silüetlerin çığlıkları sesini bastırdı.

"Kraliçe!"

Veyla'nın dudakları bile karanlığa karışırken ancak zihni çığlık atıyordu. Silüetlerin parmaklarından Veyla'ya bulaşan karanlık boğazından tırmanıp gözlerine de ulaştı ve Veyla kontrol edebildiği son gücünü da kaybetti.

"Hayır!"

Veyla'nın üst vücudu bir hışımla yatakta doğrulurken hemen ardından Gölge de doğruldu ve kollarını kadının tir tir titreyen bedenine sardı. Çenesini omzuna yaslayıp defalarca kez boynunu, çenesini, yanağını öptü ve "Kâbus güzelim." dedi. Bu, bir gecede beşinci oluyordu.

Veyla'nın başı güçsüzlükle Gölge'nin yanağına yaslanırken ellerini de adamın vücudunu saran ellerinin üstüne getirdi. Birbirlerini sımsıkı tutarlarken Veyla soluk soluğaydı. Kâbusunda atamadığı çığlıklarının boğazında biriktirdiği his, uyanmasına rağmen yerli yerinde duruyordu.

Veyla birkaç boğuk nefesin ardından güç bulabildiği kadarıyla yatakta hemen ardından sarılan Gölge'ye döndü. Gölge hızla kadını kucağına aldı ve sırtını yatak başlığına yaslayabilecek kadar gerileyip kadına kollarını sardı. Veyla göğsüne sığınmış haldeyken adamın çıplak tenini birkaç kez soluyarak öptü. O gördüğü korkunç görü ya da görüşten, öyle çok etkilenmiş olmalıydı ki gecesi kâbuslarla geçiyordu. Her biri, birbirine benziyordu. Hepsinin sonunda Veyla hem kendini, en kötüsü de Gölge'yi kaybediyordu.

Baş Terra, Veyla'nın görü yeteneği olmadığını doğrulamıştı. Bu yetenek sadece Terralara ait olabilirdi. Söylediğine göre tüm bunlar, görüşmeydi. Karanlık taraf, Veyla ile bağ kurmaya ve onu kendilerine çekmeye çalışıyordu. Bunu mutlak bir sonmuş gibi yansıtıyor, zihnini ele geçirmeye çalışıyorlardı. Onlara yaklaştığı anlarda bu durum nüksetse de, Baş Terra'nın dediğine göre başka da çareleri yoktu. Veyla'yı siyah ölümden uzak tutmak çözüm değildi. Aksine Veylalar kaçtıkça siyah ölümün ilerleyebileceği alan genişliyordu. Üstüne gitmeliydiler. Böylelikle yakın zaman içerisinde Veyla'nın büyüsünün siyah ölüme tesirini denemek üzere yaşayanlarla çoktan ölmüşlerin sınırına gideceklerdi. Terra mıntıkasında obsidyen ve büyü duvarı ile hem Gölge hem de Terralarca hapis altında tutulan Esved'i denemeyi göze alamıyorlardı çünkü bir anlığına bile o binadan çıkmayı başarırsa, siyah ölüm henüz varmadığı Nixsus'ta da yayılmaya başlardı.

Gölge kadının başının üstünden defalarca kez öptü. Kolları, kadının iç çamaşırları dışında çıplak olan tenine sımsıkı sarılmış, tenini okşuyordu. Veyla öyle gergindi ki sevişmeleri ve ardından sarmaş dolaş uyumaları bile kadını yeterince mayıştıramamıştı. Gergin vücudu tekrar tekrar kâbuslarla uyanıyordu. Veyla kâbuslara alışkındı ama Gölge'nin yanında uyuduğu anlarda kâbus görmezdi, ondan nefret ettiğini sandığı zamanlarda bile görmemişti. Şimdi ise, yine de kâbus görüşü Veyla'nın aklına bunların kâbus olmayabileceğini getiriyordu. Yine bir görü ya da görüş müydü?

"Yine ölüydün... Ve Erya bana 'Katil Kraliçe' diyordu..."

"Oraya ne amaçla gittiğimizi biliyorlar. Elimizde artık devam etmek için muhtaç olduğumuz bir bilgi olduğunu da. Yeni kaoslar yaratmaya çalışıyorlar çünkü onların asıl kaosunu çözüyoruz."

Veyla, adamın sakinleştiren temasları ve saçını sevişleri eşliğinde kurduğu cümleleri ihtiyaçla dinledikten sonra yavaşça başını kaldırdı. Elleri adamın omuzlarına yükselirken vücudunu hafifçe çevirdi ve yan şekilde oturmuş olduğu kucağında tamamen ona dönüp yerleşti. Bacaklarını dizlerinden kırarak adamın kalçasının iki yanından yatağa doğru yaslarken "Senin için mutluyum ama..." dedi ve gerçekten öyle olmasını umdu. Zihninde bir ton karmaşa vardı, hisleri karman çormandı ama sevdiği adam için mutlu olmalıydı. Bu denli değer verdiği birinin yaşadığını öğrenmişti. Veyla o andan beridir ara ara bu konuda kaygı güdüyordu çünkü Baş Terra adama yine de ihanet edeceğini söylemişti. Bunun ne zaman olacağını söylememişti ve Veyla her zerresiyle adamın kendisini sevdiğini hissetse ve kulaklarıyla da bizzat duysa da o kız çocuğunun yaşayıp da bir yerlerde Gölge'nin anısına bile hala bu denli değer verdiği bir kadına dönüşmüş olmasına imrenmişti. Veyla adamın yine de sevdiği bir canavar, ölüm kelebeğiyken o kadın her kimse tüm masumluğuyla bir yerlerdeydi. Bu Gölge'nin hislerini değiştirir miydi? Veyla'yı sevdiğini bu gerçeği duymadan önce söylemişti. Yaşadığını öğrenmeden önce defalarca kez ona ne denli değer verdiğini ve özlediğini belli etmişti. Hatta birlikte büyüselerdi âşık olacakları da ortadaydı. Şimdi ise kadın hayattaydı ve Gölge onu bulduğunda, hayatında nasıl bir yer verecekti ki? Arkadaş mı olacaklardı? Veyla onu öldürmese dahi, Gölge'nin zamanında iddia ettiğine göre onları Konsey'e teslim etmişti ve kadın buna rağmen Veyla'yla birlikte Gölge'yi garipseyecek olmalıydı. Garipsediğini Gölge'ye de söylemeyecek miydi? Adamın aklı karışır mıydı? Belki de... Bu da bir yanılgıydı. Belki de onları Konsey'e teslim eden Veyla değildi. Sonuçta adam onun öldüğü konusunda yanılmıştı. Gölge'nin de zihni bozulmuş anılarla dolu olmalıydı.

"... onun yaşadığını öğrenmek, niye ihtiyaç duyduğumuz bir bilgi anlamadım. Belki de bizim değil..." dedikten sonra omuzları mümkünmüş gibi daha da çöktü. "... senin ihtiyaç duyduğun bir bilgi."

Belki de, böylelikle Veyla'dan kurtulacaktı. Her kafadan farklı bir ses çıkıyordu ama Veyla'yla Gölge'nin birlikte kıyameti getirme ihtimalini de herkes kabul ediyordu. Bu ihtimal gerçekse, Gölge'nin Veyla'dan kurtulması mı gerekirdi? Belki de o kadını bulursa, hisleri de tekrar ona doğru evrilecekti.

Gölge, karanlıkta boğulurmuş gibi bakışlara sahip olan sevgilisinin bir yanağını kavramak üzere beline veda etti ama elini çekmeden tenini de 'birazdan görüşürüz' der gibi okşamıştı. Yanağını sevmeye başlayarak yüzlerini yakınlaştırdı ve "O güzel aklından neler geçiyor?" diye sordu. Veyla çekingen bir kaygıya sahipti ve Gölge sebebini anlayamamıştı.

Veyla titrek bir nefes alıp verdi ve "Onu bulduğunda ne olacak? Doğa niye onu bulmanı istiyor olabilir ki? Beni bırakıp da onunla ol diye mi..." derken kendi kendine yüzünü buruşturdu ve utanarak başını eğdi. Böyle düşünmesi onu kötü biri mi yapardı? O kadının yaşadığına sevinmişti ama Gölge'yi kaybetmekten korkuyordu işte! Bunu normal bir şekilde de öğrenmemişlerdi ki, Doğa bu bilgiye Gölge'nin muhtaç olduğunu düşünmüştü. Trumpkin muhtaç olunan gerçekleri bahşederdi.

Gölge şaşkın bir şekilde güldü. Eli kadının çenesine kaydı ve nazikçe tutarak yüzünü kaldırdı. İç çekerek, ay ile loş kırmızı ışıkların aydınlatmaya çalıştığı yatak odalarında kadının güzel yüzünü Azrit gözleriyle izledi. Gölge Veyla'ya baktıkça kıyametten kurtuluyor gibi hissediyordu, Veyla ise kıyametten kurtulmak için onu bırakacağını sanıyordu. Hala anlamamış mıydı? Gölge artık kıyameti durdurmaktan çok Veyla'yla olmak istiyordu. Sadece lafta değildi, gerekirse bu gezegene bir kıyamet getirirdi. Belki de çoktan getirmişlerdi. Bir yandan da... Bir yandan da her nedense kıskanır gibi davrandığı seksen bir, bizzat Veyla olabilirdi.

Gölge'nin kalp atışları hızlandı. Düşüncelerini zihninde tutmak çok zordu. Eğer gerçekten doğruysa, Veyla'nın zihnini de tetikleyip Zvarna'dan önce bir şeyler hatırlamalarına neden olacak bir soru sormak istemiyordu ama... Yine de zihni soru üretip duruyor ve onları tehlikeye atmadan düşüncelerinden emin olabilmenin bir yolunu arıyordu.

Gölge düşüncelere daldığı için sessiz kaldıkça Veyla dudağının kenarını kemiriyor, kaygılı ve üzgün gözlerle bakıyordu. Adamın, mest olarak onu izlediğini görebiliyordu ama... Zihnini yiyip bitiren düşüncelerden de kurtulamıyordu. Zihnindeki her tilki Veyla'ya saldırıyordu ve Veyla'nın yeterince dış düşmanı varken içinden de darbe almaya ihtiyacı yoktu. Adam, Trumpkin'de neredeyse kendinden geçmişti, Veyla'yı bile duyamaz olmuştu, evet yine kadına sığınmıştı ama... Başka bir kadın için sığınmış gibi de olmuştu. Dağ gibi adam adeta kolları arasında küçülmüş, titremişti ve Veyla adamın mavilerindeki o parıltıyı görmüştü. O kadının yaşadığını öğrenmek adama bir ölümsüz ömrü daha katmış gibiydi. Veyla kıskanmadan ve endişelenmeden duramıyordu.

Gölge, Trumpkin'den beri kendisine gelememişti, evet. Veyla da iyi olmadığı için daha çok onunla ilgilense de, Gölge'nin de uyuyabildiği yoktu. Zihni düşüncelere boğulmuştu. Veyla'nın bu konuda sessiz kalması, Gölge'nin de işine yaramıştı. Şimdi anlıyordu ki Veyla, seksen biri bulursa ona dair bir şeyler hissedebileceğinden endişe ederek sessiz kalmıştı. Gölge bu düşünceye kahkahalar atmak istiyordu çünkü her ihtimalde ironik derecede komikti. Veyla en iyi ihtimalde kendisini, diğer ihtimalde ise gereksiz yere seksen biri kıskanıyordu. Gölge'nin hala ve muhtemelen sonsuza kadar seksen bire değer vereceği şüphesizdi. Çocukluğu onunla geçmişti, o lanet laboratuvarlarda onu kaybettiğini sanana kadar onunla hayatta kalmıştı. Onunla güç bulmuş, onu da koruyabilmek için güç sahibi olmuştu. Seksen bire hala değer vermesi için milyonlarca sebep vardı ama Veyla'ya âşıktı. Bunu yapmaması için milyonlarca sebep olduğu zamanlardan beridir hem de. Seksen biri bulursa ve eğer Veyla değilse, koruyup kollamaya çalışırdı ama Gölge'nin 'her şeye rağmen'i Veyla'ydı. Veyla için seksen biri dahi riske atabilirdi.

Gölge, düşünür gibi baktıkça kadının bedeninin kasıldığını hissediyordu ama zihnini yerli yerine oturtamıyordu. Trumpkin'den beridir kadına baktıkça kanıt arıyordu ve her bulduğu kanıt kalbinin göğsünde durmasını zorlaştırıyordu. Dudaklarına zor hâkim olduğu için Veyla kâbusları yüzünden kötü olmadıkça konuşmamaya çalışıyordu. Sessizliği Veyla'nın karmaşık zihnindeki karamsar düşüncelerini arttırıyordu. Çocukluk arkadaşının yaşadığını öğrendiğinden beri adam sanki daha mesafeli davranıyormuş gibi hissetmişti, elbette ki vesveseydi. Henüz uyumadan önce sevişmişlerdi, o anlarda Gölge hiç de mesafeli bir adama benzemiyordu. Veyla her şeyi kafasında kuruyor olmalıydı, adam haliyle düşünceliydi çünkü öldüğünü sandığı birinin yaşadığını öğrenmişti ve muhtaç olduğu bilgiymiş gibi Trumpkin'in bu gerçeği bahşetmesi dolayısıyla onu bulmak zorunda olduğunu da biliyor olmalıydı. Zaten geçmişine dair anlattığı bunca önemli ve güzel anıdan sonra zorunda olmasa dahi, onu bulacak olmalıydı. Veyla, böyle düşünüyordu.

Veyla Gölge'yi kaybetme korkusu, Gölge ise Veyla'nın seksen bir olabileceği şaşkınlığı içerisindeyken ve yataklarında, yan yana ama uykuya dalmadan sessiz bir şekilde geçirdikleri dakikaların ardından birbirlerine dönmüşler ve içlerinin de birbirine aktığı bakışları dakikalar içerisinde bir sevişme doğurmuştu. Veyla, Gölge ile yan yana olabildiği daha ne kadar an kaldığından emin değildi. Bir yanı kıyameti durduramayacaklarını düşünürken bir yanı gerçekten Gölge'yi öldürebilecek kadar karanlığa boğulmaktan korkuyordu. Umutlu yanı ise böyle anlarda susuyordu. Veyla Gölge ile özgürce yan yana olabildikleri anları şimdiden özleyerek yaşıyordu.

Gölge, 'seksen bir' dememeliydi ama dudakları aralandığında neredeyse diyecekti. Kadına, tekrar öyle seslenmek istemişti... Sonunda konuşmaya başlaması Veyla'nın gerginlikle harmanlanmış heyecanını yükseltirken kaşları kalktı ve adamın cevabını bekledi.

"Benim güllerim artık sadece senin Veyla."

Belki hep senindi, belki artık senin, diye düşündü. Belki de ömrü hayatı boyunca hep aynı kişiye gül vermişti. Belki aynı kişiyi tekrar tekrar sevmiş, aynı kadın için okyanusun derinliklerine kulaç atmıştı. Aynı kadını korkularından sakınmak istemiş, aynı kadınla korkularından kurtulmuştu. Kulağa 'efsane' gibi geliyordu ama zaten olan da bu değil miydi? Veyla ve Gölge kıyamet ya da kurtuluş efsanesindeki lanetin iziydiler. Onlar bir efsane gibi yazıya döküleli binlerce yıl olmuştu. Birbirleri ile tanışmak için doğmuşlar, birlikte ölüm ya da hayat getirmek için yaratılmışlardı.

Veyla, Gölge'nin bu cümlesinden hoşlansa da bu cümleyi kurabilmek adına fazla oyalandığı için huzursuzluğundan kurtulamadı. "Güllerinin geçmiş sahibini bulduğunda bile mi?"

Gölge yeniden heyecanla nefes alıp verdi. Güllerinin her zaman tek bir sahibi, olabilirdi. Heyecanının Veyla da farkındaydı ve kalbini sıkıştıran da buydu. Adam bu heyecanlı gözlerle Veyla'ya baksa bile konu başka bir kadındı. Veyla, öyle olduğunu sanıyordu.

Gölge, "Seni asla bırakmayacağıma inanman için sana kaç kere daha ilanı aşk etmeliyim kadın?" diye sızlanır gibi sorarak kollarını beline sardı ve kucağında daha yakın bir noktaya çekti. Veyla da içini kemiren endişelere rağmen gülümsemeden edemedi. Sönmüş gözleri yeniden parlamaya başlamıştı. Adam ilanı aşk etmişti... Yalan olsaydı, bizzat Doğa yerinde cezalandırılırdı. Oysaki dürüstlüğü ödüllendirilmiş, sarmaşıklardan kurtulmuştu. Kimsenin hisleri birkaç saat içerisinde veya öğrenilen bir bilgiyle değişmezdi ya...

Alınları birleşirken heyecanla güldü. "Üstelik senden bir kere bile duyamamışken?"

Veyla da aynı heyecana kapılarak hafifçe gülse de "Tekrar söyle." derken sesi yalvarır gibiydi. Bunu tekrar ve tekrar duymaya ihtiyacı vardı. Hayatının son dönemlerinde daha olumlu biri olsa da, ömrünün çoğu karanlıkla geçmişti ve karamsarlıktan kurtulamıyordu. Gölge'nin onu tekrar tekrar aydınlığa çekmesine ihtiyacı vardı. Zihnini tek başına susturamıyordu. Şimdi, Trumpkin'de zihninin eziyetine maruz kalan Gölge'nin halini daha iyi anlıyordu. Gölge de Veyla'nın dudaklarından onu sevdiğine dair itirafa ihtiyaç duymuştu, zihniyle mücadele etmekte zorlanmıştı. Şimdi de Veyla duyuyordu. Sanki... Görü ya da görüş her ne ise, Esvedleri gördüğü her seferinde zihni biraz daha karanlığa kapılıyormuş gibi hissediyordu. Sanki zihnine siyah ölüm bulaşmıştı ve git gide artıyordu. Bu korkunç bir düşünceydi ve Veyla'nın artık vesveselerden kurtulması gerekiyordu...

Gölge kadının dudaklarına doğru "Seni seviyorum," dedi. Bunu söylemeyi bile şimdiden çok sevmişti. "Çok seviyorum."

Veyla'nın kalbi hafifledi. Gülüşü gülümsemeye dönüştü, kasılmış omuzları gevşedi. Adam sorduğunda cevaplayamamıştı. Şimdi söyledi. "Zaafıma zaafsın Gölge Kral Karanir." dedikten sonra uzanıp adamı yavaşça öptü. Bir nefes kadar geri çekildi ve fısıldadı. "Znarva'ya kadar bu cümle yeterli mi?"

Gölge de onu geri öptü. Ve tekrar, ve tekrar. Yavaş ama kulaklarını dolduran sıcak bir sesle öpüp çekilen dudakları Veyla'yı geçmiş ve gelecek kâbuslarından kurtarırken kollarını adamın boynuna doladı. En sonunda burunlarını birbirine sürterek "Yetinmeye çalışacağım." dedi.

Veyla, "Orada ruhumla da senin olacağım. Dudaklarımın hapsettiği her cümleyi, kulakların orada duyacak." dedikten sonra hızla gülerek ekledi. "Geleneklerin uydurduğu cümleler kadar şaşaalı olmayabilir, beklentini yüksek tutma."

Gölge, "Karam konusunda evet ama Nixsus'un gelenekleri yok bebeğim." dediğinde Veyla hafifçe yüzünü çekip kaşlarını kaldırdı ve yüzünde yanaklarını şişiren bir gülümseme oluştu. Sorgular gibi baksa da anlamaya başlamıştı.

Şaşkınlığı, aralanan dudaklarından ancak birkaç saniye sonra sesin çıkabilmesine sebep oldu. "Onlar senin cümlelerin miydi?"

Nixsus halkının önünde bir törenle evliliklerini halka bildirirken Gölge, kadının gözlerinin içine bakarak yemin etmişti. Veyla da hazır bir metin olduğunu düşünse bile göz gözelerken duymaktan ve tekrar etmekten hoşnut kalmıştı.

Gölge yamuk gülümsemesi eşliğinde "İyiysen seni kötüden," dediğinde Veyla gülüşünde alt dudağını ısırdıktan sonra adamı tekrar etti. "İyiysen seni kötüden,"

Gölge yavaşça kadını, sardığı kollarıyla sağına, yatağa doğru çektiği sırada Veyla'nın gülüşleri eşliğinde "Kötüysen de iyiden korurum." dedi. Veyla'nın sırtı gibi başı da yatağa yaslanırken o güzel yüzüyle üstündeki yerini alan Gölge'ye baktı. Gülüşü iç çekişe döndükten sonra "Kötüysen de iyiden korurum." diye tekrar etti.

Gölge "Canavarsan canavarlıktan," derken bir kolu dirseğiyle kadının bedeninin yanından yatağa yaslanmış, eli saçlarında geziniyor, diğer eli ise iç çamaşırlarının çıplak bıraktığı teninde, vücut hatları boyunca kıvrandırıcı bir yavaşlıkta dolaşıyordu. Veyla'nın elleri de adamın çıplak göğsünde dolaşırken tekrar etti. "Canavarsan canavarlıktan,"

Gölge kadının saçlarını da yavaşça boynundan çekti ve gömülmeden önce "Değilsen, canavarlardan kurtarırım." dedi. Veyla, yanağını boynuna gömülen Gölge'nin başına doğru yaslarken zevkle çatılmış kaşları eşliğinde gülümseyerek tavana baktı. "Değilsen, canavarlardan kurtarırım."

Kadının teninden solur gibi "Yanımdaysan, karşında olanı yenerim." demek için birkaç saniyeliğine çekildi. Veyla adamın temasları yüzünden boğuklaşan sesiyle "Yanımdaysan karşında olanı yenerim." diye tekrar etti.

Gölge, "Karşında olansam," demeye başladığı gibi Veyla'nın kalbini korku saldı ve birbirine sürtünen vücutları arasında göğsünün üstünde kalmış ellerini hızla adamın yanaklarına yükseltip yüzünü boynundan çekti. Gölge'nin, alnına düşen dağınık saçları eşliğinde zevkle çatılmış kaşlarının altında parlayarak bakan gözleriyle göz göze gelince Veyla, yalvarır gibi "Onu söyleme." diye fısıldadı. Devamını hatırlıyordu, Gölge söyledikçe tekrar etmese de tüm cümleleri ezberden söyleyebilirdi.

Karşında olansam sana yenilirim, diyecekti. Veyla yakın zamanda bunu kanıtlar nitelikte olan korkunç ve umuyordu ki yanılgı olan görüntüler gördüğü için, adamın da tekrar buna dair yemin etmesini istememişti. Veyla da biliyordu, gördüklerinde ihtimalli olan bir şey varsa, o da gerçekten Gölge'yi öldürmek üzere olsa bile adamın o şekilde bakacağıydı. Her dokunuşunda, sözünde ve bakışında bunu hissettiriyordu. Buna rağmen nasıl oluyordu da, geçmişindeki kadını tekrar bulmasının hislerini değiştireceğinden korkuyordu, bilmiyordu.

Gölge, itiraz edeceği sırada Veyla telaşla cümleleri sürdürmek ve bu cümlenin üstünde durmamak istedi. "Sana sözüm," diyerek Gölge'den önce yemini tamamlamaya başladı. Gölge, iç çekse de kadını kırmayıp geri kalanıyla yemini tamamladı.

"Sana sözüm, sen benimsin." dedikten sonra kadını bunu kanıtlamak ister gibi öptü. Geri çekildiklerinde nefes nefese kalmışlardı. Veyla da "Sen benimsin, ben de senin." diye soludu adamın dudağına doğru.

Gölge, kadını tekrar öpme arzusunun acelesiyle "Ben de senin." dedikten sonra yeniden dudaklarına yapıştı. Derinleşen öpüşleri ve yoğun nefes alış veriş sesleri kulaklarını doldururken ruhları gibi bedenleriyle de birbirlerini sevdikçe sevdiler. Gölge 'Seksen bir olsan da, olmasan da' diye düşündü.

'Sen her kimsen, ben onu seviyorum'

Seksen biri bulmalıydı. Belki çoktan bulmuştu, belki hala bulmalıydı. Eğer Veyla ise neden bulması gerektiği ortadaydı, kurtuluş için birbirlerini hatırlamalılardı. Doğa bizzat lanetin gezegeni yiyip yutması için Gölge'ye bu gerçeği bahşetmiş olamazdı. Kıyametin ortasında bile olsa, bir yerlerde kurtuluş var, demekti. Eğer seksen bir Veyla değilse... Belki de kadının çekinerek ve kaygıyla bile olsa sorduğu gibi Doğa Gölge'yi Veyla'dan uzaklaştırmak istiyor olabilirdi. Birlikte bir kıyamet getirmemeleri için ruh evliliğini imkânsız kılacak kadar sevgilerinin kopmasını umuyor olabilirdi ama... Sırf Veyla henüz istemiyor diye o Doğa yerinde Gölge aşkını haykırmasına rağmen ruh evliliği başlamadıysa bile, Gölge başlatacaktı. Doğa bilmiyorsa bile, Gölge biliyordu;

Gölge bu saatten sonra Veyla'dan başkasını sevemezdi. O kişi, seksen birse bile sevemezdi. Bir yanı da emin gibi rahattı. Diğer yanı emin olmadan hareket etmek istemez gibi, düşüncelerine ve hislerine hâkim olmaya çalışıyordu. Doğa'nın ve hatta Baş Terra'nın ondan beklediği malikânesinden çıkması ve seksen biri araması olabilirdi ama Gölge yatak odalarında Kraliçe'sinin bedenine gizlenmiş huzur ve zevki, tekrar tekrar buluyordu. Aradığını çoktan bulmuş muydu? Aksi yönde şüphesi sürdüğü için emin olamıyordu ama ona kalırsa seksen birden önce Zvarna'yı aramalıydı. Zvarna'da ise, Veyla'nın seksen bir olduğunu hatırlayacağını düşünüyordu. Onlardan aldıkları tüm anılarla beraber... Seksen bir başkasıysa, bulup da geçmişteki dostuna sarılırsa kolları arasında sadece geçmişi olurdu ama eğer seksen bir Veyla'ysa, kolları arasında geçmişi, bugünü ve geleceği olacaktı.

Eğer gerçekten öyleyse, ne hissederdi bilmiyordu ama şu anda da, kolları arasında geçmişi, bugünü ve geleceği varmış gibi hissediyordu. Hal böyleyken, bu düşüncelerini ve heyecanını nasıl Veyla'ya yansıtmadan içinde tutacaktı, bilmiyordu.

Veyla, bedenlerinin yeniden, artık sayamadığı kez bir olduğu adam boynuna gömülmüşken onu ne kadar sevdiğinden bahsetmek istedi ama bunu Zvarna'da yapmak istiyordu. Yine de, bunu bakışları gibi artık dudaklarıyla da gizlemeyen Gölge'nin kulaklarına birkaç cümle duyurmak istedi.

Adamın yanaklarından tutarak yüzüne doğru doğrulmasını sağladı. Gölge'nin gel gitleri yavaşlarken zevkle kasılmış çenelerinde titrek nefesler alıp vermedikçe inleyen dudakları birbirini buldu. Nefes nefese öptükleri saniyelerin ardından Veyla güçlükle "Bir şey söylemek istiyorum..." dediğinde Gölge'nin gel gitleri neredeyse durdu. Kadını sabaha kadar tüketmek istediği anlarda bile içinde öylece kalması dahi Gölge'yi deli ediyordu. Veyla'nın her şeyi Gölge'yi deli ediyordu.

Gölge, bir dirseği yataktan destek almak üzere Veyla'nın bedeninin yanından yaslıyken eli ensesini kavramıştı, diğer eli ise beli ile bacakları arasında yumuşak tutmaya çalıştığı temasları ile dolaşıyordu ama yine de parmakları kadının tenine batıyordu. Arzu ses tellerinde dolaşırken "Söyle güzelim." diye soludu.

"Ömrümün hatırladığım kısmı bunu yapabildikçe gökyüzünü izleyerek geçti."

Gölge'nin, kadının tenini seven elleri duraksarken kalbi mümkünmüş gibi daha büyük bir heyecana kapıldı. Gölge de Veyla'nın seksen bir olabileceğine dair kanıtlarını toplarken bunu düşünmüştü. Kadının gökyüzünü izlemesinin özel bir sebebi vardı. O da Gölge'yi mi aramıştı? Sekseni? Gölge umutlarında haklı mıydı?

"Ben artık yıldızların altında sadece seni izliyorum Gölge Kral Karanir." dedikten sonra güler gibi oldu. Zaten adamın gözlerinde de yıldızları görebiliyordu. Özellikle de şimdi, her biri mavi harelerde parlıyordu. Başını yastıktan kaldırıp hâlihazırda yakın olan yüzüne uzandı ve yavaşça öptü. İkisinin de gözleri bir anlığına kapandı ve dudakları ayrıldığında yavaşça açıldı. Veyla yeniden başını yastığa yasladı. "Bunu bana sadece tek bir duygu yaptırabilirdi."

Tek bir şey, sekseni aramayı bile Veyla'ya unutturabilirdi.

Veyla söylemedi, ama Gölge yavaşça fısıldadı. "Aşk."

Veyla sadece gülümsedi. Gölge de derin bir nefes alıp verirken yavaşça yüzünde bir gülüş oluştu ve alt dudağını ısırdı. Adamın mutlu yüz ifadesi, Veyla'yı da heyecanla güldürdü. Adam biliyor olmalıydı, o Trumpkin doğa yerinde iyice emin olmuştu, şimdi de açıkça duymuş değildi ama bunu hissettiği her seferinde olduğu gibi mest olmuştu.

Bazıları defalarca kez tanışırdı. Ve her seferinde âşık olurlardı.

**

Gölge yatağın yanında gözleri merdivenlerde iç çamaşırını giyerken Veyla örtüyü göğüslerinde tutarak doğrulduğu yatakta en az Gölge kadar gerilmişti. Kapı ve Valdris'in çağrı bırakan sesiyle gözlerini aralamışlardı ve artık burasının sadece Gölge'nin değil, Kral ve Kraliçe'nin odası olduğunu gayet iyi bilen Valdris, buna rağmen kapıya dayandıysa önemli bir şey olmalıydı.

Gölge pantolonunu da kalçasına çekip fermuarı kapatırken gözleri endişeyle ona bakan Veyla'ya döndü. Yataktan tshirtünü aldı ve doğrulmadan önce diğer eliyle kadının yanağından tutup alnına yöneldi. Soluyarak öptükten sonra, "Bakıp geleceğim." dedi ve güven vermek isteyerek gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Veyla da başını onaylar şekilde sallayınca Gölge tshirtünü de giyerek merdivenlere yöneldi. Önceden mahremiyete düşkünlüğü yoktu ama Veyla'yla olduğundan beridir Veyla gibi gerek kadının vücudunu gerek kendi vücudunu birbirlerine özel tutmak istiyordu. Kapıdaki savaşçılardan biri kadınsa da Gölge'nin çıplak olması Veyla'nın hoşuna gitmezdi.

Gölge azrit hızıyla gözden kaybolunca Veyla da kalkıp olabildiğince hızlı bir şekilde giyinmeye çalıştı. O sıra Gölge kapıyı açmıştı. Tedirgin Valdris'le karşılaşınca derin bir nefes alıp verdi. Bir elini kapı pervazına yaslayarak destek aldı, çünkü Valdris'in gözlerinde gördüğü şey Gölge'yi güçsüz bırakmıştı. Dudağının kenarını yalayarak birkaç saniye boyunca duyacağı şeye hazır olmayı bekledi. Aklına bir ihtimal geliyordu ve henüz duymadan kaskatı kesilmişti.

"Yıldat mı?" diye sordu en sonunda.

Valdris yutkunup başını onaylar şekilde salladı. "Nixsus'a dönmeye ikna edemedim."

Gölge bir küfür savurarak elini pervazdan çekti ve yüzüne doğru götürüp sertçe ovuştururken odasının içine yöneldi. O sıra Veyla da giyinmiş, merdivenlerden inmeye başlamıştı. Valdris de Gölge'nin peşinden odaya girdi ve ardında kapı kapandı.

Gölge kardeşinden kendisiyle şehre dönmesini rica etmişti, mutlaka gidecekse güvenli bir yol bulabilmesi için Gölge'yi beklemesini istemişti. Trumpkin'in bahşettiği gerçekten sonra Gölge'nin kendisine gelmesi zaman almıştı. Siyah ölüm sınırını geçtikten sonra Valdris ve Yıldat, kendi voltriderlarına geçmişlerdi ve belli ki dönüş yolunda Yıldat yolları ayırmıştı. Valdris iletişim sistemleri ile ulaşmaya çalışmış olmalıydı ama kafasına bunu koymuş olan Yıldat'ı, belki de orada olsa Gölge bile vazgeçiremezdi. Yine de orada olmalıydı.

Gölge "Sikeyim!" diye bağırdıktan sonra yakaladığı konsolu cama doğru fırlattı. Camın parçaları gürültüyle okyanusu boylarken Veyla aşağı kata varmıştı. Valdris'in yanına geçti ve o da sinir krizi geçirmek üzereymiş gibi görünen Gölge'ye tedirgin bir şekilde baktı.

"Sikeyim, böyle yapacağını tahmin etmeliydim..." derken kırılmış camların yanına varmıştı. Kollarını korkuluklara dayadığında cam parçaları tenini kesti ama Gölge'nin umurunda gibi görünmüyordu. Yine de umursayan Veyla adama doğru yakınlaşırken Gölge korkuluğa doğru eğdiği başını sıkkın nefes alış verişler eşliğinde iki yana sallıyordu. Yüzü öfkeden çok korkuyla buruşmuştu. Nix ölüm doluydu ve kardeşi ölüme gitmişti.

Gölge tahmin etmeliydi ama zihni 'seksen bir'le, seksen birin Veyla olabileceğiyle ilgili öyle karışıktı ki, bu ihtimali gözünden kaçırmıştı. Veyla, "Hala siyah ölümün erişmediği topraklar var. Ayrıca Esvedlerin saldırısına uğramadıkça bir Azrit'i siyah ölüm bile öldüremez." dediğinde Gölge boynunu kaldıramadı ama başını yavaşça Veyla'ya çevirdi. Sıkkın bir şekilde "Saltar onu yakalamıştır bile." diye fısıldadı.

Veyla, "Öyle düşünme..." diyerek Gölge'nin kendisine yakın olan koluna sarıldı ve adamı da cam kırıklarından çekmek istedi. Gölge'nin canı yanmıyor olabilirdi ama Veyla'nın yanıyordu.

Valdris suçlu hissederek "Saatlerdir izini sürüyorum Gölge ben gerçekten denedim..." dediğinde Gölge Veyla'nın da istediği gibi dirseklerini camlardan çekti ama sakinleşmiş değildi. Valdris'e dönüp "Niye hemen bana haber vermedin?" diye bağırdı.

Valdris, ne diyeceğini bilemeyerek "İyi görünmüyordun..." dediğinde Gölge cam kırıklarını ezerek Valdris'e yöneldi. Veyla'nın da elleri adamın kollarından eksilmek zorunda kalmıştı, azrit hızına yetişemezdi.

Gölge, kaskatı kesilmiş, damarları belirginleşmiş yüzünde dişlerini sıkarak "O benim kardeşim." dedi ve gök gürledi. Gözleri büyüsüyle ışıldamıştı.

Valdris bir adım gerilemek zorunda kaldı ve "Sana yemin ediyorum elimden geleni yaptım. İletişimimizi kesti. Sana haber vermeliydim belki ama..." diye üzgün bir şekilde izahat vermeye başladığında Gölge "Seni şuracıkta öldürebilirim." dedi. Valdris boynu kıldan inceymiş gibi eğip eğer takdiri buysa diye bekledi. Gözlerini sımsıkı kapatmış, güçlükle yutkunmuştu. Gölge yumruğunu sıkıp sıkıp gevşetti. "Eğer diğer kardeşim de sen olmasaydın." diye eklediğinde Valdris hızla gözlerini araladı ve yaşlı gözlerle Gölge'ye baktı. Gölge ise gözlerini kaçırıp "Hazırlanın." diyerek kapıyı gösterdi. Valdris'in kendisinden uzaklaşmasını istiyordu. Oldukça öfkeliydi ve bu öfkesine rağmen zarar veremeyeceği tek kişi Veyla'ydı. Geri kalanlar Gölge'den uzaklaşmalıydı.

Valdris, Yıldat'ın peşine düşmekten bahsettiğini sanarak "Aramalar sürüyor..." diye açıklamaya çalıştığında Gölge, "Yıldat'ı değil, Yıldat'ı bulmuş olabilecek kişileri arayacağız." dedi ve ellerini ensesine götürüp ciğerinde nefes bırakmayana kadar üfleyerek tekrar okyanusa yöneldi. Veyla da tedirgin bir şekilde dudağının kenarını kemirerek tekrar Gölge'nin kolundan tuttu ve tenini okşayarak sakinleştirmeye çalıştı.

"İlk olarak, Saltar'ı tekrar devireceğim."

Saltar'ı indirirse en iyi ihtimalde Yıldat'ı kurtarırdı, hiç olmasa bile Yıldat'ın peşine düşebilecek isimleri azaltmış olurdu. Veyla büyüsüyle cam kırıklarını yok ederken Gölge de ellerini korkuluğa yasladı ve gözleri biraz önce günün ağardığı, şimdi ise fırtınaların koptuğu okyanusta gezinirken "Ölüsü ya da dirisi, kardeşimi buraya geri getireceğim." dedi. Sesi kısık, pürüzlüydü. Bunu söylemekte zorlandığı cümlenin ortasında es vererek yutkunmasından belliydi. Bu ihtimalden Veyla da korktu. Henüz Trumpkin'de Yıldat'ı kaybetmekten Veyla ayrı, Gölge ise çok ayrı korkmuştu ve şimdi... Gerçekten Gölge'nin düşmanları ya da Karanlık veyahut Konsey, Yıldat'ı yakalamış olabilir miydi? Böyle bir şey olursa Veyla hem Gölge mahvolduğu için, hem de Yıldat için mahvolurdu.

Valdris, "Ölmeyeceğinden emindi." dediğinde Veyla, Gölge'ye dönük bir şekilde durduğu için başını hafifçe sağına çevirerek, Gölge ise omzunun üstünden bakarak Valdris'e dikkat kesildiler. Valdris, Gölge'nin bakışlarında fırtınalar koparken göz göze kalmaktan hoşnut değildi ama direndi. "O Trumpkin ona hangi gerçeği bahşetti, söylemedi ama 'Merak etmesin, abimle tekrar görüşeceğiz. Doğru zamanda, olmam gereken yerde olacağım' dedi."

Gölge ve Veyla'nın düşünceli gözleri birbirine döndü. Trumpkin'in ona ne söylediğini ancak Yıldat bilebilirdi ama Yıldat'ı harekete geçirecek bir şeyler söylediği kesindi.

Ve kıyamet, herkes için farklı ama hızla yaklaşıyordu.

36

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!