5/66 · %6

🔮 5 ⚡ Alkar Harzem

24 dk okuma4.728 kelime24 Kasım 2025

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorummm.

Bölüm şarkısı:

In The End (Epic Cinematic Cover) feat. Fleurie & Jung Youth - Tommee Profitt

İyi okumalar diilerimm ^^

**

1. KISIM ♛ NİX'İN GÖLGESİ 

🔮 5 ⚡ ALKAR HARZEM

**

"Kutsama töreninde olman gerekmiyor mu?"

Eftel, "Öyleyim zaten." derken kuşun bacaklarına bağlı sepetin içerisine Mohal'ın küllerini döktü.

Yelta, "Kraliyetin kutsama töreni." diye daha açıklayıcı konuşurken balkon korkuluğunda Eftel'in yanına varmıştı.

"Senin de öyle olman gerekmiyor mu?" derken kuşun başını sevdi. Kuş korkuluğa yaslanmış bir halde gözlerini kapatıp açarak sevginin tadını çıkartırken Yelta'nın eli de kuşun kanatlarını sevmeye başladı.

"Kraliçe'min yanındayım."

Eftel, "Hadi." diye fısıldadığında kuş da son bir kez Eftel'e bakıp gülümser gibi gözlerini kapatıp açtı ve gökyüzüne doğru kanat çırpmaya başladı. Kraliyet töreninde olduğu gibi onlarca önemli insan tarafından hakkında samimiyetsiz övgüler ve gerçek dışı beyanlarda bulunulmadan gökyüzüne savrulmak üzere yola çıkmıştı ama Mohal'ın da böylesini tercih edeceğini biliyordu. Eftel, bile düşüncelerini sesli bir şekilde dile getirememişti. Ona olan minnetini, dolu gözleriyle gökyüzüne bakarak gösteriyordu. Zenith'in Amorsus tarafında ölülerin gökyüzüne, Nix tarafında ise yer altına gittiği düşünülür bu sebeple cenaze törenlerinde Amorsuslular naaşların küllerini gökyüzüne saçar, Nixliler ise yeraltında taş olup yeniden yüzeye çıkması üzere suya bırakırdı. Ölümlü kimselerin daha çok olduğu Amorsus'ta, Nix'te olduğu gibi sadece sokakta giderken bile ölme şansınız düşük olduğu için daha az ölüm yaşanırdı ama buna rağmen ölümlerin yası daha uzun sürerdi zira ölenin bir daha geri döneceği düşünülmezdi. Nixliler ise, insanlara nispeten daha duygusuz olmalarının yanı sıra, doğanın öleni yeniden geri getireceğini düşünerek yas yaşamazlardı.

Kuşun kanat çırparak ellerinden kayması sebebiyle, elleri birbirine kaldı. Eftel, elini çekip çekmemek konusunda çelişkide kalmışken, Yelta daha fazlasını yaptı. Eftel'in 'dur' demesine kalmadan kadını kolları arasına çekti. Eftel 'dur' demek isterdi çünkü ağlamak istemiyordu. Bir törende, ailesiz kalmış, yetmezmiş gibi doğduğundan beridir savaşçı olarak yetiştirilmesine rağmen şimdi ondan kraliçe olması bekleniyordu. Konsey, seçilmeyeni Kraliçe kabul etmeye mecbur kalmıştı. Ölümleri sırasında döktüğü gözyaşları haricinde, Eftel'in gözünden gözyaşı akmamıştı. Bir süredir gözleri ara ara kızarıyor ya da doluyordu ama gözyaşları gözlerinden özgürlüğüne kavuşamadan Eftel onları geri çağırıyordu. Şimdi ise oldukça tanıdık ve oldukça güvenilir kollar arasında, gözyaşlarına engel olmak zordu. Sarayın, herhangi bir yetkilisi, muhafızı ya da çalışanı tarafından kolayca görülebilecek balkonunda, konsey görse neden ablasını seçmeleri gerektiğine bir kere daha emin olacakları şekilde muhafızıyla sarılıyordu. Konseye ve kurallara göre soylu olmayanların bu saray ve şehirdeki yeri ancak ve ancak soylu olanlara hizmet etmek olmalıydı fakat Eftel, çocukluğundan beri diğer kurallar gibi bu kuralları da sık sık aşar, gerek Yelta ile gerek diğer arkadaşları ile samimiyet kurardı.

"Ailemi anlıyorum... Fakat Mohal? Bir kraliyet eğitmenine niye saldırdılar?"

Yelta, Eftel'in saçlarını severek sakinleştirmeye çalışırken çenesini başına yasladı. "Bana kalırsa güç ve fikir alabileceğin kimseyi bırakmamak istediler. Mohal'ı öldürmeselerdi, baş danışmanın yapardın fakat şimdi geriye kalan güvenilmez bir konseyle baş başa kaldın."

Yelta, genel olarak dürüst ve açıkça konuşan biriydi. Çocukluğu boyunca Kraliyet Muhafızı olmak üzere yetiştirilmiş, erkeklerin arasında büyümüştü. Yine de, Eftel'in yanındayken içgüdüsel olarak gelen bir kibarlığı da mevcuttu. Bu, o anlardan biri değildi. Yelta yüzünü buruşturup "Üzgünüm." dedi. Ne kadar sıkışık bir durum içerisinde olduğunu ona hatırlatmasına ihtiyacı yoktu.

"Neyse ki sana ya da amcama da saldırmadılar." dedikten sonra Yelta'ya daha sıkı sarıldı. "Kimsesiz kalırdım..."

Yelta, Kraliçe'sinin saçını öperken birinin görme ihtimalini düşünmüyordu bile. Kraliçe'yi koruyan muhafızlar, bulundukları balkonun ait olduğu odanın hemen dışındaki kapılardaydı. Yelta da baş muhafızlardan biri olduğu için odada güvenliği için Kraliçe ile bulunması mantıksız değildi fakat kurallara göre Kraliçe ya da prenses, kapalı kapılar ardında her zaman birden fazla muhafız ile korunurdu. Böylelikle Konsey, Yelta ile Eftel arasında olduğu gibi özel yakınlaşmalar yaşanması ihtimalini kaldırdığını düşünürdü ama tarih, odada bulunan iki muhafızla birden münasebete giren en az bir prenses yazmıştı. Asılsız saray dedikodularından biri de olabilirdi ama Eftel, doğru olduğuna neredeyse emindi. Prens ile prensesler, gösteriş zamanları haricinde saraylara kapanır, konsey ve kraliyet tarafından takdir edilecek evliliklerine kadar her günü, bir diğerinin benzeri olarak yaşardı. Sefalet sürüyor olsalar bile camdan bir kısmını izleyebildikleri halkı özgürce hareket ederken kendileri altın kafeslerde çaresizce kanat çırparlardı. Hal böyle olunca, insanın doğası gereği baş gösteren belirli ihtiyaçlar ve arzular yanlış kimselere karşı patlayabiliyordu. Prens ve prenseslerin özgürce gönüllerini eylemelerine izin verseler, bu tarz rezaletler ortaya çıkmazdı fakat varislerin, soylu olmayan kimseler ile çocuk sahibi olma ihtimalini hiçbir kraliyet veyahut konsey üyesi göze alamazdı.

"Kimsenin beni yanına yakıştırmadığı için yakının olduğumu tahmin bile edemeyeceğine sevineceğimi sanmazdım."

Konsey, Eftel'in soylu olmamalarına rağmen arkadaş olarak kabul ederek samimiyet kurdukları insanlara bir yere kadar sabredebilirdi ama bizzat bir muhafız ile gönül bağı kurması, kabul edebilecekleri bir durum değildi. Yine de Eftel'e mecburlarsa ve başka seçenekleri yoksa, bazı şeylere göz yummaları gerekirdi. Eftel'e bir şey yapamazlardı ama bir gece ansızın Yelta'ya yapabilirlerdi. Yelta'nın deyişiyle de bu gerçeği fark ederken yavaşça kollarından çıktı.

Yelta, Eftel için bu gezegendeki en önemli kimselerden biriydi ama aynı zamanda saldırganın zarar vermeye tenezzül etmeyeceği kadar uzak kabul ettiği biriydi. Bu oldukça ironik bir durumdu. Eftel'in amcası Regar'ın söylediği üzere saldırı, Gölge Kral Karanir tarafından yapılmıştı. Regar'ın araştırmaları sürüyordu ama o siyah gülün bir anlamı olmalıydı. Siyah gül ise, Gölge Kral'ın imzasıydı. Eftel, hiçbir zaman yönetimin bir parçası olmadığından ve saraydan pek çıkamadığından, Zenith'in diğer yarımküresine ve oradakilere dair pek bir şey bilmezdi. Amorsus'taki çoğu insan bilmezdi. İnsanlar, Amorsus'ta Amore Hükümeti onlara ne anlatırsa, gerçeği o bilirlerdi. Amore Hükümeti ise bol bol gerçeği eğip büker, işine geldiğince değiştirirdi. Eftel'in kulağına birçok bilgi gelirdi ama ne kadarı gerçek ne kadarı kraliyetin uydurmasıydı bilinmezdi.

"Severna'ya gidene kadar mesafeli dursak iyi olur."

Eftel ve Yelta'nın arasında herhangi bir cinsel yakınlaşma geçmemişti. Yelta'nın Eftel'in muhafızlarından biri olmasıyla başlayan gönül bağları git gide artmakta olsa da hala açık bir şekilde dile getirilmemişti. Küçük temasları ve Eftel'in cesur eylemleri haricinde henüz Konsey'in çok da sinirini bozabilecek bir yakınlaşmaları olmamıştı. Tabii, Eftel'in, Yelta'nın yanında soyunup suya, hamama girmesini de tasvip etmezlerdi ama en azından soysuz birinden gayrimeşru bir varis edinmemişti henüz.

Yelta'nın kaşları kalktı. "Severna mı? Eftel olanların farkında mısın? Kral, Kraliçe ve hatta yeni Kraliçe, üzgünüm ama öldü. Sen artık Severna ölüm prensesi değil, Amorsus Kraliçesi'sin."

Eftel "Değilim." dedikten sonra balkonundan odasına açılan geniş kapılara yöneldi. Hala prenses odasında kalıyordu. Kraliçe odasında, henüz kutsama töreni bile yapılmadan beridir süren hazırlığın farkındaydı. Oda kendisi için hazırlanıyordu fakat Eftel'in kullanmaya niyeti yoktu.

"Ne demek, değilim? Amcanın Kral olamayacağını biliyorsun. Hayatta senden başka bir Amore yok."

Eftel odasına girerken Yelta da ardından girdi. İkisi de vefat eden kraliyet üyelerinin kutsama töreninde olmalılardı ama değillerdi. Törene katılan konsey üyeleri ve soyluların yargılayan sesleri, tören alanından uzak olan Eftel'in odasına kadar gelir gibiydi. Eftel'in kapısına defalarca töreni hatırlatan muhafız gelmişti ama Eftel'in cevabı hiç değişmemişti. Gidip kendisini seçmeyen konsey üyelerinin sahte saygısıyla kürsüye çıkıp ne hissettiğini bilemediği ailesi hakkında eline tutuşturulan kâğıttan birkaç paragraf okuyası yoktu.

"O zaman Amore hükümeti düşer! Ne kadar kaos çıkarsa çıksın, eminim Konsey üyeleri yeni bir çözüm yolu bulur." dedikten sonra kabarık eteğini çıkarıp kendisini gerisin geriye yatağa bıraktı. Kabarık eteğini çıkartınca geriye elbisenin iç etekleri kalmıştı. Hepsini çıkartmak ve yüklerden kurtulmak istiyordu ama oldukça uzun sürdüğü ve kılını bile kıpırdatmaya enerjisi kalmadığını düşündüğü için yatmayı sürdürdü. Yelta'nın da gelip başında dikildiğini, hatta yataktan sarkan bacaklarını dürttüğünü hissetse de gözlerini aralamadı.

"Bir insan neden koca bir krallığı elinin tersiyle itmek ister?"

"Kraliçe olmamın ne anlama geldiğini biliyorsun, değil mi?"

Yelta cevap vermezken sıkkınlıkla iç çekti. Kraliçe olursa, Malis Lordu'yla evlenmesi gerekecekti. Bunu yapmamak için Malis Lordu'nu öldürebilirdi ama krallıkta bolca Lord vardı. Konsey hızla yeni bir seçenek bulurdu.

Yelta da kendisini güçsüzlükle yatağa, Eftel'in yanına bıraktı. Eftel gözlerini aralarken vücudunu hafifçe Yelta'ya doğru çevirdi. Yelta ellerini ensesinin altına koyup kollarını yatağa yaslarken ihtişamlı avize ve resim işlemelerinin olduğu yüksek tavanı izliyor ama baktığı hiçbir şeyi göremiyordu. Gerginliği dolayısıyla düşüncelere dalmıştı. "Kraliçe olmamanın ne anlama geldiğini de biliyorum. Kraliyete ihanetten idam edilmesen dahi, Severna'ya gönderilirsin. Bu da iki ihtimalde de ölüm anlamına geliyor."

"Öleceğime başka biriyle evlenmem gerektiğini mi düşünüyorsun? Sence bunu mu tercih ederim?"

Yelta göz ucuyla Eftel'e baktıktan sonra güçlükle yutkunup yeniden tavana baktı. "Ben her zaman yaşamanı tercih ederim."

"Şu an canımı korumakla görevli bir muhafız mı konuşuyor yoksa beni kalbinde taşıyan bir adam mı?"

"İki adam da aynı şeyi istiyor." dedikten sonra hızla yataktan kalktı. Eftel gözlerini mutsuzlukla kapatıp açarken sıkıntıyla üfledi. "Sadece yaşamak için değil, bu sefil halkın bir şansı olabilmesi için de Kraliçe olmalısın."

Yatakta doğrulup oturur pozisyon aldıktan sonra kapıya yönelen Yelta'nın ardından baktı. "Kraliçe olmaya yeterli bulunmadım. Unuttun mu? Seçilmedim."

"Onlar sadece kendileri tarafından yönetilebilecek birini seçtiler. Sen ise yönetebilecek birisin."

Eftel, kalbi sıkışır gibi hissederken ellerini iki yanından yatağa yasladı. Yatak örtüsünün saten kumaşları avuçlarının arasında kırışırken "Gerçekten, Kraliçe'n olmamı ve ömrünü Malis Lordu'ndan olan varislerimi koruyarak geçirmeni sağlamamı mı istiyorsun?" diye sordu.

Ömrünün bu şekilde geçeceğini fark etmek, Yelta'nın da kalbinin sıkışmasını sağlamıştı. Yine de çekip gitmezdi. Muhafızlıktan çekilmek istese, Kraliyet, yani artık Eftel, bunu kabul ederdi ama Yelta yapamazdı. Bir yerlerde Eftel'in ne yaptığını, güvende olup olmadığını bilmeden yaşayamazdı. Gerekirse evet, başka bir adamdan olan varislerini de canı pahasına korurdu.

"Tekrar söylüyorum, sadece yaşamanı istiyorum. Ben kafanı karıştırıyorsam, şu andan itibaren muhafızın olmaktan daha fazlası olmayacağıma emin olabilirsin."

Eftel üzgünlüğünü siniri ile örterek yataktan kalkarken "Ne saçmalıyorsun?" diye sordu. Yelta kendinden emin bir şekilde başını onaylar şekilde sallarken elini odanın geniş kapısının kulpuna götürdü. "Beni değil, kendini ve halkını düşünerek karar ver. Amorsus halkı kendilerini iş gücü olarak gören bir Kraliçe'den daha fazlasını hak ediyor."

"Bizden vazgeçiyorsun."

Kapıyı tutan eli, açmadan duraksarken titrediğini Eftel anlamasın diye kulpu sıkıca tuttu. "Eftel..." dedikten sonra burukça gülümsedi. "Sen bir prenses, ben ise bir kaptanın oğlu olarak doğduğumuzdan beri, 'biz' olmadığımız, olamayacağımız belliydi."

"Severna'da olabilirdik..."

"Severna'da ölürdün!"

Eftel yeniden gözyaşları içerisinde kalırken "Ölene kadar en azından bir kere gerçek bir hayat yaşamış olurdum." dediğinde Yelta da dolan gözleri eşliğinde başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Kraliçe olmayı reddedersen hain olarak yargılanacaksın. Cezan da belli. Üzgünüm Eftel, ölmene müsaade etmeyeceğim."

"Sonucu ne olursa olsun, ben Kraliçe olmayacağım. Buradan Severna'ya, Konsey'in gelip de aramaya tenezzül etmeyeceği o yere kaçacağım. Benimle gelmek ya da gelmemek senin tercihin."

Yelta da yükselen siniriyle "Eftel..." diyerek elini kapıdan çekip Kraliçe'sinin karşısına geçtiğinde Eftel başını kaldırarak kendisinden daha uzun olan Yelta'nın gözlerine bakarken gözyaşlarını sildi. Şimdi gözü yaşlı ve âşık bir kadından, inatçı ve savaşçı bir prensese dönüşmüştü.

"Kendine de halkına da yazık edersin. Seninle gelmeyeceğim."

Yelta, çaresizce Eftel'i ikna etmeye çalışıyordu. Kraliçe olmalı, güvende kalmalı ve halkını yönetmeliydi. Kendisi için ve halkı için tek şans, onun Kraliçe olmasıydı. "Çekilebilirsin.

"Eftel!"

Eftel sesini yükseltip kapıyı gösterirken "Çekilebilirsin!" diye bağırdı. "Madem sadece muhafızım olarak kalmak istiyorsun, emrimi dinle ve odamdan çık!"

"Eftel..." diyerek ona doğru bir adım attığında Eftel ısrarla kapıyı gösterdi. Yelta sinir ve çaresizlikle inleyip sıkkın bir nefes aldıktan sonra kapıya yöneldi. İkisinin de daha sakin oldukları bir anda, Eftel'in ailesinin ölümünün üstünden henüz sadece bir gün geçmemişken konuşsalar daha iyi ederlerdi. Kapıyı açtığında kapı önündeki muhafızlar çekildi. Kapıyı ardından kapatmadan önce Eftel'e bakmış olsa da Eftel hızla gözlerini kaçırıp ardına döndü. Kapı kapandığı gibi ellerini saçlarına götürüp çekiştirirken sinirle inledi. Hayatı, Severna'ya gitmek zorunda olduğunu düşündüğü zamanlarda bile çok daha yolunda ve güzeldi...

"Onu dinlemelisin."

Yumduğu gözlerini aralayıp ellerini hızla saçından çektikten sonra karyolasının dört köşesinde yükselen altın çıkıntılardan kendisine yakın olanın yuvarlak ucunu tutup çektiği gibi vortex kılıcını eline alıp sesin geldiği yöne döndü. Balkondan içeriye doğru giren siyah, kırmızı pelerini olan birisi kapüşonunu çıkartıp da başını kaldırdığında o kırmızı gözleri gördüğü gibi muhafızlara sesleneceği sırada "Bence yapma." diyen adama kaşlarını kaldırdı. Aralarından oldukça hızlı olanlar olduğunu biliyordu. Karşısındaki Xalia'nın da hızlı olanlardan biri olup olmadığından emin değildi. Muhafızlarına seslendiği an hızla gelip saldırabilirdi. Bence yapma, demişti. Elinde vortex kılıcını tutup karşı taraf saldırıya geçmeden güvenli bir şekilde uzak durmaya çalışmak daha mantıklı gibi duruyordu. Biraz önce siniri yüzünden hızla hareketlenmiş göğsü, şimdi korkuyla çarpıyordu.

"Sen kimsin? Burada ne arıyorsun? Amore sarayındasın, biliyorsun değil mi? Sarayın dört bir yanı sizin gibileri bile öldürebilen teknolojilerle dolu. Buraya nasıl girdin?"

"Eğer..." dedikten sonra alayla gülümseyerek yaklaştı. Oldukça büyük olan odada, karşısındaki Xalia'nın yaklaştığı kadar ondan uzaklaşırken kılıcı aralarında tutuyordu. "... susarsan, anlatacağım."

"Acele etsen iyi olur." dedikten sonra Xalia'dan uzaklaşırken kapıya yaklaşmaya çalıştı. "Şu an bir Kraliçe'nin odasına davetsiz girmiş bir haldesin. Nasıl girdin bilmiyorum ama aynı şekilde çıkamayacağına emin olabilirsin."

"Şimdi de..." dedikten sonra Eftel'in yatağının yanındaki şifonyerin üstünde duran altın bibloları incelerken güldü. "... Kraliçe olmaya mı karar verdin?"

Eftel, karşısındaki bu Xalia'nın konuşmalarının ne kadarına şahit olduğunu bilmiyordu ama sadece sonlarına şahit olsa bile Yelta'ya olan zaafını anlayabilirdi. Saldırı, Nix tarafından yapılmıştı. Karşısındaki Xalia, Nix'te yaşıyordu. Gölge Kral denilen Xalia, karşısındaki adam olabilir miydi?

"Ayrıca, benim Kraliçe'm değilsin."

"Kimsin sen?"

"Peki, en kolayıyla başlayalım. Alkar. Alkar Harzem." dedikten sonra altın bibloyu alıp pelerinin cebine koyarken "Bunu alıyorum, bu arada." dedi. "Nix'te iyi para eder."

Eftel'in sinir seviyesi yükselirken eli vortex kılıcının kabzasında, güç düğmesine yakın bir yerlerde dolaşıyordu. Kendisine ve kılıcına güveniyordu ama karşısındaki adamın neler yapabildiğini bilmiyordu. "Ne arıyorsun burada?"

"İşbirliğine dair bir umut."

Eftel'in kaşları kalktığında yüzsüzce Eftel'in yatağına bacakları aralayarak rahatça oturdu. Gözü, yanında götürmek isteyeceği başka neler var diye olsa gerek odada geziniyordu. Tüm odayı kaldırıp götürmek istiyor olmalıydı, odada altın olmayan tek şey yatak ve yastıklardı. Altın rahat bir madde olsa, onlar da altın olurdu.

"Ortak bir düşmanımız var."

"Gölge Kral'dan bahsediyorsun." dediğinde isminin Alkar olduğunu öğrendiği Xalia başını onaylar şekilde salladı. İşbirliği teklifi ile geldiğini öğrenmesine rağmen Xalialara güven olmazdı. Bu sebeple Eftel, kılıcını sımsıkı tutan ellerini biraz bile olsun gevşetmedi. Alkar da sırıtarak bakışlarını kadının ellerinden gözlerine çıkardı.

"Sana zarar verecek olsam çoktan yapardım. Sohbetiniz bir türlü bitmeyince gelip o muhafızı öldürerek bitirmek istemiş olabilirim ama..." dedikten sonra yatağa yasladığı ellerini iki yanında kaldırıp güldü. "... yapmadım. Bunu işbirliğimiz için ilk fedakârlığım olarak düşünebilirsin."

"Yanlış yere gelmişsin. Duydun, kraliçe olmayacağım. Bu artık Amore Konsey'inin sorunu. Onlara da bir uğramak istersen balkonlardan tırmana tırmana en kısa hangi yoldan ulaşabileceğini söyleyebilirim. Sen de bunu, fedakârlığına karşılık minnettarlığım olarak düşünebilirsin."

Eftel, alaya başvurmasına rağmen hala gergindi. Karşısındaki adam ise, sanki kendi yaşadığı yerden başka bir yarımkürede, üstelik oranın kraliyet sarayının kraliçesinin olduğu odada değilmişçesine rahattı.

"Doğru yere geldiğime eminim. İçindeki ateş söndüğünde, doğru olanı yapacaksın. Kraliçe olup ailenin ve halkının intikamını alacaksın."

Eftel alayla güldükten sonra "Peki sen ne yapacaksın?" diye sordu. Alkar yataktan kalkıp ona doğru birkaç adım attığında Eftel, bu sefer geri kaçmadı ama kılıcını da indirmedi. "Senin aksine, benim içimdeki ateş hiç sönmüyor." dedikten sonra sağ elini avucu yukarıya bakacak şekilde kaldırıp ateşi çağırdı. Eftel, geriye doğru bir adım atmamakta zorlanırken gözleri ile görebildiği ilk büyüye baktı. Her zaman Nix yarımküresi, masal kitaplarından ibaretmiş gibi gelirdi ama şimdi görüyordu, gerçekti. Kendisinin elinde tuttuğu kılıç kadar gerçekti onun ateşten silahı da...

Gözlerini, Alkar'ın şimdi ışıldayan kırmızı gözlerine kaldırdı. "Ben de sana yardımcı olacağım." dediğinde Eftel çocukluğundan beri ezbere bildiği cümleyi kurarak "Xalialara güven olmaz." dedi.

Alkar ellerini birbirine kavuşturduğunda avucundaki alev de sönmüştü. Geniş bir şekilde sırıtırken "Yanlış." dedi. "Konu başka bir Xalia'yı alt etmek olunca, Xalia'dan başkasına güven olmaz."

"İntikam istemiyorum."

"İsteyeceksin."

"Kraliçe olmak da istemiyorum."

Alkar, aynı rahatlıkla başını onaylar şekilde salladı. "İsteyeceksin."

"İstemeyeceğim!"

Alkar, balkona yönelirken pelerinin kapüşonunu başına kaldırdı. Balkondan çıkmadan önce Eftel'in dudakları aralanıp kapanıyordu. En sonunda kendi kendisine yüzünü buruşturup yine de sormaktan geri duramadı. "Seni nereden bulabilirim?" diye sorduğunda, ardına dönmeyen Alkar, gökyüzüne bakarken keyifle sırıttı. Uzun zaman sonra aydınlık bir gökyüzü görmek oldukça garipti.

"Ben seni ara ara bulacağım Amore'un mum Kraliçe'si. Sen hiç merak etme."

"Bir daha sakın odama..." diyeceği sırada adam ortadan kaybolunca elinde kılıcıyla balkona konuştu. Geniş kapılardan geçip iki yanına bakan gözleri de boş döndüğünde sinirle oflayıp balkonun korkuluklarına yaklaştı ve aşağı, etrafa baktı. Yoktu, hiçbir yerde yoktu. Hangi yokluktan geldiyse, o yokluğa geri dönmüştü.

**

Harzem,

Ateş diyarı.

Alkar Harzem,

Ateş diyarının Han'ı.

Odhan, kendisine yaklaşan Alkar Harzem'i izlerken, aklından bunlar geçiyordu. Yıllar önce bir çocuk olarak himayesine aldığı adam, artık şehrinin hanıydı. Ne şehri eski şehriydi, ne de halkı eski hanlarının özlemini çekiyordu. Halkının birçok kısmı siyah ölüm sebebiyle ölmüş, geriye sadece ölümsüz olanları kalmıştı. Ölümsüz azritlerin, Harzem'de yaşayanları yeni Han'larına sadakat sözü vermişti. Ölüm kokan şehirde, henüz istediği güce kavuşamamış Alkar, senelerdir yaptığını yapıyor, kimsenin sözüne güvenmiyordu. Aynı zamanda savaşçısı olan halkının, işler rast gitmezse kendisini bırakıp daha güçlü olanın yanında duracağını, ya da kendisinden daha güçlü olduklarını düşündüğü an Han'lığına başkaldıracaklarını biliyordu. Xalialar, bir arada tutulması ve kontrol edilmesi güç varlıklardı. Yine de Alkar, bunun yapılabileceğini biliyordu. Gölge Kral Karanir, bunu başarmış, Alkar'ın sahip olduğu halkın neredeyse yüz katına sahip olmasına rağmen yine de kontrol altında tutabilmişti.

Siyah ölüm sebebiyle, karanlığa gömülen topraklarda kurduğu Han'lık, baştan aşağı Alkar'ı yansıtsa da, Alkar bununla yetinmiyordu. Sahip olduğu topraklarda ölümsüz olmayan bir Xalia'nın yaşayabilmesi mümkün değildi. Siyah ölüm, temas anında Xalia, insan fark etmeden teni sarıyor, karanlığına çekiyordu. Sadece ölümsüz ve Azritler yer üstünde, siyah ölüme rağmen yaşam sürebiliyorlardı. Buna da, yaşam denilebilirse. Siyah ölümün işgal ettiği başkaca şehirlerde yer altında yaşamın sürdürülebildiğini duymuş, hatta görmüştü. Siyah ölüm sadece yüzeyde kalıyor, çatlaklar veyahut su ile ilerlemedikçe yer altına inmiyordu. Böyle olunca başta Karam şehri olmak üzere bazı kuzey kutbuna yakın şehirlerde yaşam, yer altında devam ediyordu fakat Harzem'de yer altında yaşamak mümkün değildi. Yer üstü bile yeterince sıcak ve tehlikeliyken yer altındaki kaynayan güç, Xaliaların barınmasına müsaade etmezdi. Her bakımdan dışarıya muhtaçlardı. Çalıp çırpmaları dışında herhangi bir kazanca sahip değillerdi. Besin üretme ihtimalleri yoktu. Canlı, cansız her şey karanlığa gömülmüştü. Devasa ağaç ve dağlar siyaha bürünmüştü. Şimdi Harzem şehrinin tek rengi, çatlaklardan ve dağlardan süzülen kızıl lavlar ile gökyüzüne yansımalarıydı. Gökyüzünde dahi kızıl ve turuncu alevler dans eder gibiydi, küller havada savruluyordu. Şehir, baştan aşağı Alkar Harzem'e benzese de, maalesef ki yaşamın olduğu bir şehre benzemiyordu. Alkar, şehrini kurtarmanın bir yolunu bulamıyordu ve artık aramıyordu. Alkar, kendisine yeni bir şehir istiyordu ve nasıl bulacağını da biliyordu.

"Planın işe yaramazsa, hem Amorsus'u, hem de Gölge Kral'ı karşına almış olacaksın."

Alkar, "Hemen mi?" diye sızlansa da yamuk bir sırıtış eşliğinde elinde büyüdüğü adama baktı. Yaptıkları yüzünden Odhan'ın eleştirisine maruz kalacağını biliyordu ama döndüğü gibi de olmamasını dilemişti. Saldırıya uğrarsa nasıl kurtulacağını öğretmişti, Lunalarla nasıl savaşabileceğini öğretmişti, kimi, nasıl kandırabileceğini öğretmişti ama birine değer vermeyi ya da değer görmeyi öğretememişti. İyi ki de öğretememişti. İstediği Kral'lığa ulaşma yolunda, kimseye değer vermemesi, hatta istese bile bunun ne anlama geldiğini bilmemesi işine yarıyordu. Böylelikle, bir gün gerekirse Alkar, Odhan'ın bile sonu olabilirdi.

Alkar, ağır kırmızı perdelerin ardından dışarıya baktıktan sonra devasa camın önünde duran siyah üstü törpülenerek düzleştirilmiş kayadan aldığı şişeden viskiyi bardağına dökerken Odhan onu izliyordu. Alkar'ın karşı yakınlarında, geniş, kırmızı kadife minderlerle kaplı bir koltukta rahatça oturuyordu. Önceden kendisinin oturduğu taht, sol tarafında kalıyordu. Alkar, iki bardak viski ile Odhan'a yaklaştıktan sonra birini uzattı. Odhan, ters bakışlar ile viski bardağını aldıktan sonra bir bacağını diğerinin üstüne atarak kolunu koltuğun üstünden uzattı. Alkar ise kendi bardağıyla birlikte tahtına yöneldi.

Odhan alayla "Yeterince süre geçti mi?" diye sorduğunda Alkar, tahtına henüz oturmuştu. Viski bardağından bir yudum aldıktan sonra başını kaya tahta yaslarken gözlerini yorgunlukla kapattı. Gezegenin bir ucundan, diğer yarımküreye gitmek kolay bir şey değildi. Amorsus, Nixus'tan bile daha iyi korunurdu. Davetsiz misafir olmak için açıklıkları bilmek ya da Amorsus'ta iş birliği yapılan insanlara sahip olmak gerekirdi. Alkar, her iki ihtimale de başvurabilecek şartlara sahipti.

Alkar, "Ne yaptığımı biliyorum." demekle yetindi. Ne yaptığını da olası sonuçlarını da biliyordu. Hepsini düşünmüş, hesaplamış ve göze almıştı. Gölge'nin istediğinde şehirleri ne hale getirebildiğini bizzat görmüştü. Alkar'ın şehri ise, hâlihazırda o haldeydi. Gölge Kral Karanir bile, bu şehri daha kötü bir hale getiremezdi. Amorsus ise, Nixus'u aşıp da kutba doğru yol alamazdı. Nixus'un çevresinden ama büyü duvarına yakalanmayacakları kadar uzağından dolaşarak devam etmeleri gerekirdi, o sıra başkaca birçok şehri aşmak zorunda kalırlardı. O sıra başkaca şehirler ile savaşırken gelip de kutba oldukça yakın Harzem'e varamazlardı. Varsalar dahi, Gölge gibi bu şehre daha fazlasını yapamazlardı. Gölge en azından ölümsüzdü, bu şehre gelmekle ölmezdi ama Amorsus'tan insanlar nelerle karşılaşacağını bilmeden bu şehre gelirlerse, Alkar'ın karşılık vermesine bile gerek kalmadan siyah ölüm gerekeni yapardı.

Alkar'ın her hesabında, kaybedecek bir şeyi yoktu. Ölme ihtimali bile yoktu. Amorsus ya da Gölge Kral, Alkar'ın yıllardır bulamadığı bir ölüm şansı bulabilirlerse, Alkar sadece tebrik ederdi. Odhan, Alkar'ın gözleri kapalı ve yorgun yüzünü inceledi. Alkar gibi bir Xalia'nın hareketle yorulmayacağı şüphesizdi. Alkar'ın zihni, ruhu yorulmuştu. Belki de siyah ölüm bedenini öldüremiyor ama zihnini karanlığına çekebiliyordu. Alkar kendini bildi bileli çiçekler açan bir zihne sahip değildi ama git gide daha da kontrolü kaybediyordu. Yapabileceklerinin sınırının olmaması, onu yolunda tutkulu bir savaşçı yapmasının yanı sıra, bu uğurda harcayabilecekleri konusunda çevresinin endişelenmesini sağlıyordu. En başta da Odhan endişeliydi. Şimdi izlediği adamın sahip olduğu yetki ve güçlerin hiçbirini, Odhan vermemişti. Alkar büyüdükçe, örtülü bir şekilde kendi kendine almıştı. Odhan ise Alkar her güç kazandığında, bir adım geri çekilmiş, Alkar'ın yoluna çıkmayarak kendisiyle savaşmak zorunda bırakmamıştı. Şimdi ise seneler öncesine dönse, bu çocuğu yine himayesine alırdı zira bu adamın düşman şehirlerinden birinde olmaktansa şehrini ona teslim etmeyi tercih ederdi. Kızıl turuncu saçları, parlak kırmızı gözleri ve keskin yüz hatlarıyla isminin ve şehrinin hakkını veriyordu. Göz altındaki siyah ve iki uçlu damla şeklindeki dövmeler yanaklarında büyük yer kaplasa da kırmızı ışıltılı gözlerinin çektiği ilgiyi bastıramıyordu. Sol kolunda ateşten bir yaratığı andıran kırmızı-siyah bir dövme bulunuyordu. Siyah ve kırmızı tonlarında bir pelerin, üst ve pantolon giyiyordu. Postalları da pantolon ve üstü gibi siyahtı. Yine bir şeyler düşündüğü belli oluyordu. Bir eli viski bardağını dudaklarına götürmek üzere sağ elindeyken, sol eli ise dirseğinden tahtının kol kısmına yaslanarak kıvrılmış yüzüne yakın tutarken parmaklarının arasından alevler dolaşıyordu. Gözlerini aralarken başını da tahttan ayırdı. Gözleri alevlerin parmakları arasında ve avucunda dolaştığı elindeyken yansımaları kırmızı gözlerini daha da aydınlatıyordu. Bileğindeki siyah bileklik, geri kalan kıyafetleri gibi ateşe dayanıklı olması sebebiyle yanmıyordu fakat kıyafetlerinin de bir dayanıklılık seviyesi vardı. Henüz çok yaşanmamış olsa da Alkar'ın bazı anlarında vücudu adeta Harzem şehrinin altında ve dağlarında yatan kaynar güç gibi fokurduyordu. Damarlarından kan gibi akan ateş, gözle görülür düzeye erişiyordu. Öyle anlarda yakınlarında bulunmak bile ölümsüz olmayan herhangi bir Xalia'nın ya da insanın ölmesine yetebilirdi.

"Gölge seni öldürecek yol bulamasa bile ölmeyi dileyeceğin birçok şey yapabilir. Drithar'la da güçlerini birleştiriyorlarmış."

"Şu mesele..." diye sızlandıktan sonra bardağındaki viskisini bitirdi. Yavaş hareketler ile bardağını Odhan'a uzattığında Odhan derin bir nefes alırken kaşlarını kaldırdı.

"Savaşçılarından birini çağırabilirsin."

"Ben..." dedikten sonra hafifçe gülümsedi. "Senden istiyorum."

Alkar, Odhan'ı ortadan kaldırmazdı ama artık konumunun neresi olduğunu sık sık hatırlatırdı. Odhan yapabileceğini bilse elinde büyüyen bu adamı öldürmeye çalışıp çalışmayacağını merak etti. Odhan Azrit'ti, Alkar'dan çok daha hızlıydı ama bir saniye olmadan yanına varsa bile onu öldürecek yolu bilmedikten sonra hızının ya da gücünün bir önemi kalmıyordu. Hızına rağmen ayaklarının geri geri gitmesi sebebiyle ağır bir şekilde kalktı ve Alkar'a doğru yol aldı. Alkar'ın sırıtışı, Odhan yaklaştıkça arttı.

Odhan bardağı aldıktan sonra viski şişesine yöneldi. "Eminim ki Drithar akıllılık etmeye çalışırken ağzına yüzüne bulaştırır. O uğursuz kelebeği kullanıp da ölüm ya da ihanet saçmadığı hiçbir işi yok. Sonunda Drithar da kızı da ölür. Bizim tüm bunlar olup bittikten sonra müdahale etmemiz gerekiyor. Gölge şehri düşürürse, kendi krallığından çok uzakta olan bir şehri başında durmayarak yönetmeye çalışacak. Nixus teknolojisini Karam'a taşıyamayacağına göre, ondan geri alabileceğiz."

Odhan, Alkar için viski doldururken o sıra devasa pencerenin başladığı taşlarına uzanan bir eli gördü. Harşah tutunduğu taştan güç alarak vücudunu pencereye çekti. Kalçasını taşlara yaslayıp bir bacağı hala dışarıdayken diğerini Alkar'ın taht odasına doğru attı.

"En azından yer altında yaşayabileceğimiz ve lavlar akmayan bir şehirleri var."

Odhan "Her konuşmayı dinleyemezsin." diye söylense de Harşah babasını dinlemeden diğer bacağını da taht odasına doğru attı. Alkar bacaklarını aralayıp tahtta daha gevşek bir şekilde otururken babasının elinden Alkar'ın viski bardağını alıp kendisine doğru yaklaşan Harşah'ı inceliyordu. Vücudunu saran siyah kumaş hatlarını ön plana çıkartırken göğüs dekoltesi, Alkar'ın Odhan'a 'Kızınla sevişebilmem için bize bir süre müsaade eder misin?' diye sormak istemesini sağlıyordu. Genellikle bunu sormadan yapıyor, bir şeylerin başladığını gören Odhan kendiliğinden taht odasından çıkıyordu.

Alkar'ın onun için araladığı bacak arasına oturup bacakları gibi vücudunu da sol tarafa çevirdikten sonra sırtını ardındaki, tahtın kol kısmına yasladı. Bacaklarını tahtın diğer kısmına doğru uzatıp sarkıttı ve bardağı Alkar'ın dudaklarına götürdü.

"Buyrun, Kral'ım."

Alkar, Harşah'ın tuttuğu viski bardağından bir yudum alıp yutkunduktan sonra sırıttı ve elini kızın yanağında dolaştırmaya başladı. Harşah, Harzem'in en güzel Azrit'lerinden biriydi. Eski Han'ın kızıydı ve Alkar'ın gözdesiydi. Bu, gerekmesi halinde kalbini söküp çıkartamayacağı anlamına gelmiyordu fakat kendisi dışında kimse Harşah için tehlike oluşturamazdı. Harşah'ın zarar görmesine müsaade etmez, Harşah için başka bir şehri de lavlar ve küller içerisindeki Harzem'e çevirebilirdi. Harşah'ın beyaz saçları dağınık bir şekilde başının tepesinde toplanmış, güzel yüzüne ve iki yanına tokasından özgürlüğüne kavuşmuş olan saçları düşüyordu. Sarı gözleri kısılmış, biraz sonra açacağı konuyu Alkar'ın tahmin edebilmesini sağlıyordu.

Harşah da, Alkar da hiç kimsenin Alkar kadar az savaşçı ile halka sahip olup da kral olamayacağını biliyordu. Güçlü savaşçıları vardı ama yeterince yoktu. Geri kalan gücü, onun için Amorsus'un sağlamasını planlıyordu. Yine de Harşah, Alkar'a "Kral'ım" derdi. Bir gün çok daha büyük bir şehirde ama şu ankinin benzeri ihtişamlı bir tahtta ona yeniden "Kral'ım." diyeceğini ve Kraliçe'si olacağını söylerdi. Alkar, böyle söylediğinde Harşah'tan daha çok etkilenirdi.

"Odhan..." dese de Harşah'a bakmaya devam etti. Sırıtışında dudaklarını yaladıktan sonra "... sonra konuşuruz." dedi.

Odhan, Alkar'ın bu küçük çabasını oldukça kibar bile görmüştü. En azından, bu sefer bildirmişti. Odhan kapıdan çıkarken en azından kızının kendisi için güvence olduğunu düşünüyordu ama bundan emin değildi. Alkar, Harşah için gezegeni yakabilir, kendisi içinse Harşah'ı yakabilirdi. Odhan, yıllarca büyüttüğü bu adamın Lavkan'ı haricinde herhangi birine bağlı olduğunu görmemişti. Lavkan ise, Alkar Harzem'in Luna hayvanıydı. Amorsus'ta henüz bu kadar doğal alan kaybı olmadan, şu andan yüzyıllar öncesinde bulunan ve şimdi tükenmiş olan aslan cinsi bir hayvana benziyordu. Tabii, sadece şeklen benziyordu. İnsanların aslanının lavlar ile yanıp katılaşmış siyah bir vücuttaki çatlak şeklindeki boşluklardan sızan ateşlerden oluşmadığı ve kükremek için ağzını araladığı gibi ateş pürkürtmediği şüphesizdi.

Harşah, bardakta geriye kalan viskiyi de içtikten sonra odanın bir köşesine yolladı. Bacaklarını tahtın kolundan çekip Alkar'a dönerek kucağına oturdu. Eli, gelecekteki Kral'ının çenesini kavrarken yüzü kasılmıştı. Tüm bunlar olurken Alkar'ın elleri gevşek bir şekilde tahtın iki yanında durmaya ve yüzü de sırıtmaya devam ediyordu.

"O Amore'un ölümlü mumuyla başka planların yok, öyle değil mi?"

Alkar'ın kaşları kalktı ve fısıldadı. "Ne gibi?"

Harşah, Alkar'ın kucağında hareketlenirken yüzlerini daha da yaklaştırdı. "Bizzat ayağına kadar gittin. Güçlerinizi birleştirmek istiyorsun. Umarım bunun için Kraliçe'ni sinir edecek bir yol tercih etmezsin."

Amore krallığının simgesi, hiç sönmeyen bir mumdu. Eftel Amore ise, krallığının kraliçesi olmuştu. Haberi tüm Zenith'te dolaşmıştı. Sadece yeni Kraliçe'nin değil, geçmiş Kral ile Kraliçe'nin vefat ettiği haberleri de duyulmuştu. Amore Konseyi, vefat sebebini gizlemek için üstün bir çaba içerisindeydi fakat Harşah, biliyordu. Kral ile Kraliçe Nix'in saldırısına uğramış, taç devir töreninde can vermişlerdi. Üstelik, Gölge Kral Karanir'in imzası olan siyah bir gül eşliğinde. Amore Krallığı bu gerçeği saklamaya çalışıyordu çünkü henüz harekete geçmemişlerdi. Amorsus, böylesine bir saldırının, karşılıksız kalmasına müsaade etmek istemezdi. Amore Krallığı ise karşı saldırıda bulunmaktan çekinirse, soylularının, halkının güven ve itibarını kaybederdi. Saldırının kolay ortadan kaldırılabilecek biri tarafından gerçekleştirildiği yanılgısını oluşturup sahte bir intikam alarak halkını mı susturacaklardı yoksa gerçekten Gölge Kral Karanir'e karşı savaş mı açacaklardı, henüz onlar tarafından bilinmiyor olsa gerek, Nixus'un saldırdığını gizliyorlardı. Saklamaları, Harzem'in de işine geliyordu çünkü Nixus saldırmamıştı. Gölge, aynı anda birçok iş karıştırmış ve hala karıştırıyor olabilirdi, bir zamanlar Amorsus'a ihanet ettiğine dair söylentiler bile vardı ama, Amore Kraliyet ailesine saldırmamıştı. Kendisinin yapmadığı bir saldırıda, kendisinin imzasını kullanan birinin olduğunu öğrense, kimin yaptığını bulması birkaç gününü almazdı. O birkaç gün içerisinde de Harzem yeni bir gezegen keşfedip kaçamayacağına göre, Harzem'deki halkın sonu olurdu. Öldüremeyeceği tek ölümsüz Alkar'dı. Onu da alır, şehrine götürür, halkının maskotu yapardı.

Harşah, tehditkâr yaklaşsa da, Alkar'ın istese kendisini, babasını ve diğer kalan tüm halkını aynı anda öldürebileceğini biliyordu. Cesaretini ve gücünü Alkar'ın vücudunda dolaşan ve gözlerine de rengini veren ateş gibi bakışlarının da Harşah'a bakarken yanmasından alıyordu. Bu adamın gözdesi olduğu süresince cüretkâr davranabiliyordu.

Alkar "Diyelim ki..." dedikten sonra ellerini tahtının kol kısımlarından çekip Harşah'ın bacaklarına, sonrasında ise kalçalarına götürdü ve kadını iyice kucağına çekti. Harşah tarafından sıkıca tutulan çenesine rağmen kızın dudaklarına yönelip alt dudağını ısırdıktan sonra hafifçe çekilip "... başkaca planlarım var. Ne yapacaksın? Beni sevmeyi bırakacak mısın?" diye sordu.

Harşah "Asla." dediğinde Alkar sırıttı. Alkar'ın Amore'un ölümlü mumunu kandıracağı şüphesizdi. Ailesini bizzat öldüren kişi olarak yanında duracak, ortadan kaldırmak istediği Gölge'ye yönlendirecekti. Bu yolda Eftel Amore'un kalbini kazanması gerekirse, kazanırdı. Harşah'ın Alkar'ın gücü karşısında gülünç kalan tehditleri işe yaramayacağı gibi, Harşah ne olursa olsun Alkar'dan vazgeçmezdi. Alkar, bir azurit bıçağı gibi azrit Harşah'ın kalbine saplanmış, tüm vücudunu ele geçirmişti. Azritler, en güçlü Xalialardan olmasının yanı sıra aşka düşkünlükleriyle bilinirlerdi. Bu düşkünlükleri onları güçsüz hale getirebiliyordu. Bu gezegende güç, kaybedecek bir şeyi olmayanların elindeydi. Âşıkların ise kaybedecek çok şeyi olurdu.

"O zaman kararını veremeyeceğin konuları bırak..." dedikten sonra elini çenesine, Harşah'ın eline getirdi. Gücü sayesinde Harşah'ın elini çekmesini sağladıktan sonra kadının iki elini de belinin ardında bir araya getirdi ve boynuna yöneldi.

"... ve Kral'ını memnun et Kraliçem."

49

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!