🔮 47 ⚡ Sonsuza Dek
3. KISIM ♛ KRAL VE KELEBEK♛
47.BÖLÜM♢ SONSUZA DEK
**
Derler ki,
Binlerce yıl önce, Zenith'in henüz genç olduğu çağlarda, gökyüzünde parlayan bir yıldız ile yeryüzünün derinliklerinde uyuyan bir doğal taş vardı. Yıldız, gecelerin en parlak gözbebeğiydi, doğal taş ise toprak damarlarının en kutsal kalbinde atan bir parıltıydı. Gökyüzü ile yeryüzü, birbirine dokunabilen tek âşıklardı.
Yıldız, geceleri gökten inip taşın üzerine ışığını bırakır; taş, o ışığı kendi damarlarında saklayıp sabah güneşle göğe geri yollardı. Onların sevgisi, rüzgârı tatlı, yağmuru bereketli ve denizleri dingin kılardı.
Fakat Doğa'nın kalbi, bir gün korkuya kapıldı. Eğer gökyüzü ile yeryüzü bütünüyle birleştirse, başka yaşamlara imkân kalmayacaktı. Böylece Ufuk Perdesi dokundu aralarına. Göğün en uzak çizgisi ile yerin en uç noktası arasına çekilmiş görünmez bir sınır. Artık yıldız yere inemez, taş göğe yükselemezdi.
Onlar ise her gece bu sınırın iki ucundan birbirini izledi. Rüzgâr, yağmur, volkan ve deniz... Hepsi bu aşkı taşımak için sırayla yeryüzü ile gökyüzü arasında elçi oldu. Fakat hiçbir elçi, birini diğerine getiremedi. Zaman geçti, yıldızın ışığı solmaya, taşın kalbi ağırlaşmaya başladı. Bir gün, birbirine dokunamamanın acısı dayanılmaz oldu.
Sonunda, ikisi de sonsuz bir karar aldı. Yıldız, kendi ışığını yeryüzüne düşürerek gökyüzünde ölümü göze aldı. Doğal taş, kalbini parçalayıp her bir parçasını toprağın damarlarına savurdu. O zaman büyü doğdu.
Yıldız, ışığını yeryüzüne göndermek için kendini feda ettiğinde, parçaları gökyüzünde sonsuz bir döngüye girdi. Bu parçalar, 'ruhun kıvılcımları'ydı. Böylelikle insanlık doğdu ve yıldızdan olan insan ruhu öldüğünde, bu kıvılcımlarla birleşerek yeniden gökyüzüne çıkardı. Doğal taş kalbini kırıp parçalarını toprağa savurduğunda, bu parçalar yeryüzünün damarlarında 'Büyü çekirdekleri' olarak yeniden filizlendi. Bu filizlerden Xalialar doğdu. Taştan olan Xalialar öldüğünde bedenlerinden ayrılan büyü, bu çekirdeklere çekişir ve orada tekrar taşlaşırdı.
Birbirlerini kaybeden yer ve gök, başka kimsenin bunu yaşamasına müsaade etmedi. Artık ölen insanlar gökyüzünde bir yıldız, Xalialar ise yeryüzünde bir taştı. Doğa'nın en büyük korkusu, bir gün taş ve yıldızın yeniden birbirine âşık olmasıydı çünkü taş ve yıldızdan doğmalar, yeryüzü ve gökyüzünü bir araya getirecekti. Böylelikle Doğa lanetledi. İnsanlar ve Xalialar birbirinden hep nefret etti. Farklı yarım kürelerde birbirleriyle savaşarak yaşadılar. Sonra bir gün, iki farklı taş, iki farklı yıldızla tanıştı. Lanetlenmek pahasına aşka yenildiler. Sadece birbirlerini değil, evreni de lanetlediler. Aşklarının meyveleri, lanetlerinin iziydi.
Artık siyah ölümle kaplı topraklarda, anıtlara yazılmış Terra Kehanetleri okumasını bilenler ve hala okuyabilenler için anlatır:
"Lanet ya da lanetlenenlerin intikamı,
Yasaklanan her şey,
Yasaklı ellerle yok edilecek.
Yıldızlar gökten birer birer düşecek,
Taşların kalbi toprakta çatlayacak,
Işık eksildikçe gök nefesini saklayacak,
Büyü indikçe yer kanını akıtacak.
İki uçtan karanlık yürüyüp kalbini yutacak.
Ve gün gelecek, taş ile yıldız tek bedende uyanacak.
Onlar birbirini bulduğunda,
Gök ile yer yeniden kavuşacak.
Her şey nasıl onlarla başladıysa,
Onlarla bitecek.
Lanet, 'yeniden doğuş, kıyamet' ile son bulacak."
Eski Terra dilince, bazı işaretlerin farklı kelimeler için de kullanılabilmesi, bu kavuşmanın laneti kıyametle mi yoksa, yeniden doğuş ile mi sonlanacağı konusunda şüphe yaratsa da, gerçek her ne ise mutlak suretle yaşanacağı şüphesiz. Doğa fısıldarsa, yaşatır ve Doğa'nın yarattıkları, Doğa'nın yaşatacaklarına engel olamaz. Ve Terralar bekler durur, bir kıyamet ya da kurtuluşu. Sadece umar, yer ile göğün yok ederek değil var ederek kavuşmasını...
Ve sadece aşk kavuşturur, yer ile göğü. Sadece aşk yener, bir büyüyü. Nefret, aşkın yolundaki küçük bir çakıl taşı ve imkânsızlar, aşk için imkânlı.
"İyi misin?"
Gölge, kalakalmış bir şekilde aynadaki yansımasına bakarken Veyla, uykulu gözlerini kırpıştırarak odak kazanmaya çalıştı. Sesini de temizledikten sonra başını Gölge'nin kolundan kaldırıp bileğinden tutarak kendisine çevirmek istedi. "Gölge? İyi misin?"
"Değilim ulan, değilim!"
Gölge bir anda kadına döndü. Geriye doğru sendeleyen kadının kollarından tutup yüzüne doğru eğilirken "Hiç iyi değilim!" diye bağırdı. Veyla anlayamayarak bakarken kaşları çatılmıştı. Gölge bağırmasına karşın öfkeli değil, dehşete uğramış gibi bakıyordu. Sanki gözlerinin önünde şehri alev alev yanıyordu. Bir nevi, öyleydi. Onun için âşık olmak, şehrini kaybetmekti.
"Muhtemelen bir daha da iyi olamayacağım." dedikten sonra başını yavaşça iki yana salladı. "Mahvettin beni..."
Veyla neredeyse kekeleyerek "Ben..." dediğinde Gölge tekrar sesini yükseltip "Beni mahvediyorsun!" diye bağırdı. "Sevdiklerim yetmezmiş gibi, şimdi de beni öldürüyorsun!"
Veyla öfkelenemiyordu. Adam yüzüne karşı bas bas bağırıp yine Veyla'nın ne olduğunu anlamadığı sebeplerden suçlasa bile, söylediği kadar mahvolmuş bakıyordu ve Veyla, dikenli gardın ardındaki karanlıkta yere çökmüş o adamı görebiliyordu.
Elini yavaşça kaldırdı. Gölge irileşmiş göz bebekleriyle bakıp burnundan solurken öfkesi ve bağırışları yüzünden nefes nefesiydi. Kızarmış esmer teninde yer yer damarları belirginleşmişti. Veyla korktuğu ateşle çıplak elle uzandı. Uysal bir şekilde "Neyin var?" diye sorarken eli adamın yanağına değmek üzereydi. Derken Gölge, kadının bileğini tuttu. Veyla, attığı adamın yüzlerce metre uzağına ittirileceğini sanıyordu ama adam elini yavaşça Veyla'nın eline doğru yükseltmeye başladı. Şimdi Veyla'nın eli, Gölge'nin elinin içinde kaybolmak üzereyken gözlerinin de bir farkı yoktu. Okyanusta yüzüyor, henüz boğulmuyordu. Yine de biliyordu, o mavi gözler her an boğabilirdi.
Gölge'nin nefes alış verişleri düzene girmeye başlasa da gözlerindeki hüzün dağılmadı. Çatılmış kaşlarının altındaki mavileri yavaşça Veyla'da geziniyordu. Yüzlerini hafifçe yakınlaştırdı. Tekrar konuşmaya başladığında bağıramayan sesi pürüzlüydü.
"Yapma..."
Veyla da kısık bir sesle "Ne yapıyorum?" diye sordu. Dün, ne zaman birine ihtiyaç duysa Gölge onun için oradaydı. Şimdi Gölge de bir şeylere ihtiyaç duyuyormuş gibi bakıyor, acı çekiyordu. Veyla da görüyor, elini uzatıyordu ama Gölge ne kadının elini itiyor, ne de ona varmasına müsaade ediyordu. Yüzünün hemen yanında, havada tuttukları ellerinde, başparmağı yavaşça kadının avucunu severken, diğer parmakları kadının elinin üstüne kapanmıştı.
"Benimle yanmayacaksan, beni de yakma..."
Veyla titrek bir nefes alırken yavaşça kaşları kalktı. Gölge'yi anlamaya çalışırken adam zaman tanımadı. Sadece 'Olur mu?' der gibi bir uysallıkla kaşlarını yavaşça kaldırıp indirirken yalvaran gözlerle bakmıştı.
Önce parmaklarını kadının elinin üstünden kaldırdı. Bunu yapmak için tüm gücünü harcamış gibi tüm parmakları aynı anda ama fazla da uzaklaşmayarak kalkmıştı. İkisinin de elleri, adamın yüzünün yanından alçalırken temasları bitmedi. Gölge'nin eli, kadının teninden tamamen çekilmeden önce bileğine, koluna indi ve en sonunda birbirlerine eşlik ettiği titrek bir nefesle eziyete son verdiler. Gölge, bir saniye daha es vererek baktıktan sonra hafif bir yüz buruşturmasıyla birlikte gözlerini kaçırdığı gibi yerden ayakkabısını ve gömleğini alıp kapıya yöneldi. Veyla'nın gözleri ileride, Gölge'nin bıraktığı boşlukta kalırken boy aynasından adamın yansımasını görmeye devam ediyordu. Adam kapıyı güçle açtı, güçsüzlükle duraksadı. Çıkmadan önce gözleri, aynadan onu izlediğini bilmediği Veyla'ya döndü. Bir iç çekti ve ardından kapının ardına doğru yok oldu. Kapı gürültüyle kapandığında Veyla'nın da ayakta durma gücü kalmadı. Soluna doğru dönerek gerilerken yatağa oturdu. Elleri iki yanından yatağa yaslanırken, Gölge'nin uyuduğu taraftaydı. Başparmağının istemsiz bir şekilde çarşafı sevme sebebi, belki de bundandı. Gözleri zeminde bir noktaya takılmışken, bu koku burnunun direğinden mi geliyordu yoksa yatağına mı sinmişti, ayırt edemiyordu. Buradan çıksa, koşarak uzaklaşsa, yine de bu kokuyu gittiği yere burnunun sızlayan noktasında taşıyacağını bilir gibiydi.
Adam her zamanki gibi bağırıp çağırmış, suçlamıştı ama Veyla, bu sefer farklı bir şeyler olduğunu hissediyordu. O dövme, her neydi Veyla bilmiyordu ama hemen öncesinde adamın gülümsüyor olduğunu hatırlıyordu. Sanki, farklı bir evrende bir sabaha uyanmış gibilerdi. Birbirlerinin en sevdiği düşmanı olmadıkları bir sabaha. Sanki 'düşman' eksilmişti de, geriye sadece...
Veyla iç çekerek kendisini yatakta geriye doğru attı. Gözleri sahte yıldızlarda gezinirken yanağını kemiriyordu. Adam telaşlı bir pişmanlık içerisindeydi. Bir şeyden deli gibi korkarak bakıyordu. Veyla daha önce de adamın bakışlarında, korktuğu bir şeyler olduğunu görüyordu ama bu sefer... Korktuğu başına gelmiş gibi bakmıştı. Pişmanlık dese... Dün gece birlikte uyudukları, hatta sarılarak birlikte uyudukları için miydi? Gerçekten pişman olmuşsa bile, zaten en başta neden yapmıştı ki? Veyla huzurla uykuya dalmışsa bile hala şaşkınlığını üstünden atamamıştı. İki düşman, sarılarak uyur muydu ki? Hem de... Gölge'nin burnunu saçlarında hissedebilmişti. Kolu sımsıkı sarılmış, kendisine çekmişti. Sonra bir ara Veyla da ona dönmüş olmalıydı ki, birbirlerine dönük ve sarmaş dolaş bir halde uyanmışlardı. Adamın tenini sevmeye başlamıştı... Eli tam yanağında, çenesinde gezinirken dövmeyi görmüştü. Görmese, bir rüyadan onları uyandırmasa özgürce sevmeye devam edecekti. Bir tene dokunmayı istemek...
Gece Gölge, Yıldat hakkında 'sana öyle dokunan tek kişi mi?' diye sormuştu. Soru doğru, kişi yanlıştı. Veyla'ya öyle dokunabilen tek kişi Gölge'ydi. Gölge, Yıldat sandığında, 'Zaafına zaaf mı?' diye sormuştu. Cevap beklemeden, sadece fark ederek... Eğer Veyla, birinin kendisine öyle dokunmasına izin verdiğinde zaafına zaaf kazanmış oluyorsa... Bu kişi Gölge miydi?
'Mahvettin beni!'
'Mahvediyorsun.'
'Şimdi de beni öldürüyorsun '
'Benimle yanmayacaksan, beni de yakma... '
Peki, onunla yanacaksa?
Ne yapıyordu Gölge'ye, tam olarak bilmiyordu ama her ne yapıyorsa, onunla yaşayacaksa peki? O zaman da 'beni yakma' der miydi? Ne demek istemişti? Yangın neye, kimeydi? Onu mahveden neydi? Öldüren?
Sol elini kaldırıp tavandan sarkan yıldızlara uzattı. Bazıları değebileceği kadar alçak, bazıları ise daha uzaktı. Yıldızlarda gezinen ellerine bakarken gülümsedi. Gölge zaafına zaaf mıydı yoksa tüm zaaflarının katili mi olacaktı, bilmiyordu ama yıllar sonra yatağında uyumasını sağladığını biliyordu. Sadece uyumak da değil, güzel rüyalar görmesini sağlamıştı. Şimdi, ellerini yıldızlara uzanıyor ve vardığında kardeşini, sevdiklerini tekrar kaybeder gibi değil de yad eder gibi hissediyorsa, bu da Gölge'nin sayesindeydi. Gölge kadına, bir şeyleri kaybetse ya da kaybedecek olsa bile sevebilmeyi öğretiyordu. Aslında, Gölge'yi de böyle seviyordu. Kaybedecek olsa bile.
Veyla'nın gözleri kızarırken elini indirip yanan göğsüne doğru yasladı. Dudakları suspus birbirine yaslansa da kapanan gözleri, dehşetle itiraf etti. Gölge'ye karşı bir şeyler hissediyordu. Çaresizce çabalasa da kurtulamadığı hisler... Ona değer veriyordu. Umarım, diye düşündü. 'Umarım sadece değer veriyorumdur. Çünkü Gölge Kral, sen tekrar sevmeyi öğrenen kelebeğin sevdiği son şey olabilirsin. Yine de, sevdiği en güzel şey de sen olursun...'
**
Veyla, "Yani Karam, bundan ibaret mi?" derken Gölge'nin savaşçısının yansıttığı hologramı inceliyordu. Yer altı haritalandırılması dün gece tamamlanmıştı. Gölge bizzat gelmek yerine incelemek isterse diye savaşçısıyla Veyla'ya yollamıştı. Bildiği kadarıyla nerenin, neresi olabileceğini de belirtmesini istemişti. Kalkıp yanına gelmiyordu ama birkaç saat sonra evlenecekleri tören hazırlıkları tüm hızıyla sürüyordu. Veyla'nın bir yanı bu ihtimale rahatlasa da, bir yanı üzülür gibi hissediyordu ki, Kral törenden vazgeçecek olabilirdi. Veyla, adamın son tepkisinden sonra basıp gitmesinden ve harita hakkında konuşmaya bizzat gelmemesinden dolayı böyle düşünmeye başlamıştı.
"Evet, Kraliçem."
Veyla'nın gözleri savaşçıya döndü. Heyecanlı hissetse de yüzüne ve gözlerine yansıtmadan "Henüz Kraliçe'n falan değilim." dedi. Belki de hiç olmayacağım.
"Gölge Kral, 'Haritayı Kraliçe'ye ilet' dedi."
Veyla'nın kaşları kalkarken karışık duygular göğsünde gezindi. Bu evliliğin felaketi olacağını bilse de dudakları kıvrılmak isterken başını holograma doğru eğdi ve böylelikle istediği gibi saçları yüz ifadesini kapattı. Demek ki, vazgeçmemişti. Dün 'vazgeç' diye bağırıp çağırmasına, son ana kadar da vazgeçsin diye uğraşacak olmasına rağmen vazgeçmemiş olmasına sevinir gibi hissettiği için, kendisini boğmak istiyordu.
Veyla "Tamam, git." diyerek eliyle kapıya doğru kışkışladı.
"Emredersiniz Kraliçem."
Veyla yeniden başını doğrultup kapıya yönelen savaşçıya "Dur, Kraliçe'nin yeni bir emri var." dedi. Savaşçı durup Veyla'ya dönse de bakışlarını kaldırmadı. Veyla, kemerinden çıkarttığı bıçağı savaşçıya uzattı. "Al şununla kendini öldür."
Savaşçı es vermeden bıçağa yöneldi. Alacağı sırada Veyla geri çekerken şaşkın bir şekilde güldü. "Oğlum, her dediğimi yapma. Aptal mısın?"
Savaşçı ellerini karnında birbirine kavuşturup Veyla'ya bakmadan "Kraliçe emreder de nasıl yapmam?" diye sordu.
Veyla, "İyiymiş." derken bıçağını yeniden kemerine yerleştirdi. "Normalde Xalialar'da tehdit, korku, şantajla da aynı etkiyi doğurabiliyordum ama böyle daha az yorucu."
Savaşçı sessiz kaldığında Veyla, "Kral'ın bana bakmamanı da emretti tabi." dedi. Savaşçı sessizliğini korudu, "Aferin, artık böyle söylememenizi de emretmeyi akıl etmiş."
Savaşçı açık vermemeye devam ettiğinde Veyla geniş bir şekilde sırıtıp "Kraliçe'n emrediyor, Gölge Kral niye bana bakmamanızı emretti?" diye sordu.
Başı eğik savaşçının gözleri irileştiğinde ve telaşla zeminde dolanmaya başladığında Veyla kahkaha attı. "Ne oldu?" dedikten sonra bir elektronik eşyaymış gibi adamın omzuna birkaç kere vurarak yokladı. "Bozuldun mu?"
Adam çaresizce kem küm etmeye başladı. Veyla haline acısa da sırıtmaya devam etti. "Tamam, korkma. Emri geri alıyorum. Sadece, Kral'a benden bir şey iletmeni isteyeceğim."
Savaşçı rahatlayarak "Elbette." dediğinde Veyla orta parmağını, başı eğik savaşçının da görebileceği şekilde tuttu. "Git, hemen ilet."
"Ama Kraliçe'm..."
"Şş. Kraliçe 'Kral'ına ilet' dedi, bir dahakine elçi göndermek yerine kendiniz gelirseniz bizzat görme şerefinize erişirmişsiniz, de."
Veyla tekrar eliyle kapıya doğru kışkışladığında savaşçı geriye doğru birkaç adım attı ama hiç de emin olamadığı için duraksayıp "Şey..." diye konuşmaya başladıktan sonra Veyla, "Hadi." dediği için sıkkın bir nefes alıp kapıya yöneldi. Kapıdan çıkmadan duraksayıp "Aynen, böyle mi ileteyim?" diye sordu.
"Haklısın, biraz sert oldu."
Savaşçı rahatlayarak hafifçe gülüp "Siz bilirsiniz tabii Kraliçe'm." dedi.
"Orta parmağı gösterirken 'Sevgi ve saygılarını iletiyormuş' da de."
Savaşçı kalakaldığında Veyla'nın kelebekleri kapı dışarı etti. Veyla'nın henüz gülüşü durmadan kelebeklerine haritayı gösterdi. Yer altında, ne olduklarını Veyla'nın bilmediği alanlardan, ilgisini çekecek ölçüde halktan uzak olanlarını gösterdi ve gidip bakmalarını emretti. Annesinin nerede olabileceğini bulmaya çalışıyordu.
Kelebekler döndüğünde olumsuz anlamda iki yana uçuştular. Veyla, iç çekerek haritaya baktı. "Neredesin anne?"
Gözleri haritada gezinirken bir odada takıldı. Karam yer altına doğru yedi kat boyunca uzanan bir şehirdi ama Veyla'nın gördüğü bu oda, çok daha derinlerdeydi. Kral katında olan bir konumdan, o derinliğe kadar yolun indiği gözüküyordu. Önceleri her kattan geçiş olsa gerek, diğer katlardan da söz konusu yola uzantı mevcuttu ama sonradan kapatılmıştı, haritada bağlantıları kapatılmış gözüküyordu. Karam'dan bile derinlerde olan...
Veyla, 'işkence odası' olduğunu düşündü. Gidip görmüşlüğü yoktu ama odasında aldıkları Karam tarihi derslerinde bahsi geçerdi. O zamanlar annesi... Bir yaratık değildi. Siyah ölüm Karam'a varmadan önce, idamlar orada yapılırdı ama artık, ölüm şelalelerinde yapılıyordu. Azrit olanlar dahi, siyah ölümle öldükten sonra yeniden canlanmadan kalplerine azurit bıçağının saplanması suretiyle idam edilirlerdi. Kelebeklerine o odayı gösterdi. Okyanus içerinde oluşmuş bir hava boşluğuna açılan alandan girilirdi. O zamanlarda ölü bedenler okyanusa, su lunalarına yem olarak bırakılırdı.
Alana gitmek için siyah ölümün hüküm sürdüğü okyanustan geçilmesi gerekiyordu, bu da halkı ya da düşmanı uzak tutabileceği bir yerdi. Zaten sadece Kral katından ulaşma imkânı bırakmış olması ve artık kullanılmayan bir yermiş gibi gözükmesi, ulaşma çabasına da girişilmemesini sağlardı. Veyla kelebeklerine o odayı gösterdi. Kelebekleri uçuşarak kapıya yönelirken tek bir bedene kadar birleştiler. İlgi çekinmeden, görünmeden ilerlemeleri lazımdı. Veyla, babası tepesinden eksilmeyecek, ne yapsa kontrol edecek ya da tehditlerini, eziyetlerini sürdürecek sanmıştı ama garip bir şekilde hala yanına gelmemişti. Veyla da, hazır Gölge buradayken babasının şansını zorlayabileceği kadar zorlamak pahasına, annesinin nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Eğer yakalanırsa, Gölge'nin, babasının gazabından sakınacağını düşünüyordu. Bunu umut ettiği için artık kendisine kızamıyordu, böyle hissetmesinin suçlusu tam da böyle davranan Gölge Kral Karanir'di.
Kelebeği geri döndü. Kapı eşiğinden neredeyse yok olana kadar küçülerek geçtikten sonra yeniden normal boyutuna ulaşırken sayıca artmaya başladılar. Veyla'nın karşısına geçip öylece durdular. Veyla'nın kaşları kalkarken sırtını yaslandığı koltuktan doğrulttu ve "Ne?" diye sordu.
Kelebekler daire çizerek dönmeye başladıklarında Veyla, "Anlamadınız mı?" diye sordu. Bilmiyoruz, der gibilerdi. Kelebekleri onaylar şekilde yukarı ve aşağı doğru uçtular. Saniyeler içerisinde sayıca iyice arttılar ve yan yana sıralanarak farklı şekiller oluşturmaya başladılar. Veyla'nın anlamaya çalışan gözleri kısılırken kelebeklerinin harfler oluşturarak bir cümle oluşturduğunu gördü.
Veyla sesli okudu. "Orada kesin bir şey var."
Veyla'nın eli dudaklarına doğru gidip de parmaklarıyla ritim tutarken düşünen gözleri odada geziniyordu. Kelebeklerin, siyah ölümün sardığı okyanustan sonsuz bir ölüm döngüsüne hapsolmadan geçmeleri mümkün değildi ama oraya kadar vardıklarında, bir şeylerden şüphelenmiş olmalılardı ki, böyle söylüyorlardı.
Sesi annesine ulaşmayı hayal etmesinin bile yaratmayı başarabildiği heyecanla titrerken gözleri kapıya döndü. "Öğrenelim bakalım, neler varmış."
**
"Kral Drithar, sizinle ancak törende görüşebileceğini, söyledi."
Veyla, Kral katına çıkmıştı. Odasına gelmesinden korktuğu babasının bizzat ayağına gitmişti çünkü bu kata yetki ve farklı bir asansörle çıkıyordu. Kelebekleri gibi neredeyse yok olarak gelemezdi. Babası, Veyla'ya her işkence etmesinin ardından özür dilemek için annesinin yanına giderdi. Kızını, işkence etmeyecek kadar sevmezdi ama Veyla'nın annesine, bu yaptığından dolayı özür dileyecek kadar takık ve bağımlıydı. Artık bir yaratık olan annesinin, herhangi bir özrü kabul edebileceği yoktu ama babası yine de giderdi.
Veyla da yine işkence uğramayı göze alarak, hatta sağlamayı planlayarak babasının yanına gitmek istemişti ama kapıdan geri çevriliyordu. Eğer istediği gibi önce eziyet görüp sonra babasının annesini ziyaret etmesini sağlayabilseydi kelebekleri Drithar'ı takip edecek ve aşağıya inen yola nasıl ulaşılabileceğini, varsa şifrenin ne olduğunu öğrenmeye çalışacaktı.
Veyla, babasının sinirlerini bozmayı düşündü. Eğer saygısızlık yaparsa, görüşmeme sebebi her ne ise vazgeçebilir, kızına bedelini ödetmeye karar verebilirdi. Dudakları tam aralanacakken, Karam askerinin eli kulağındaki cihaza gitti. "Tabii, efendim."
Asker, Veyla'ya koridordaki bir odayı gösterip "Sizi birkaç dakika o odada ağırlamamız gerekiyor." derken odaya doğru ilerlemeye başlamıştı. "Çıkabileceğiniz zaman söyleyeceğim." derken gözleri asansördeydi. Veyla'nın da gözleri asansöre döndü. Bu kata varmış olmasına rağmen kapı açılmıyordu. Her kim geldiyse babası, Veyla'nın görmemesini istiyor olmalıydı. Veyla, Kral katında da sessizliğin hâkim olduğunu fark etti. Koridorlarda, her zaman olduğu kadar asker yoktu. Çoğu asker, Kral katına çıkan asansörün önünde konumlanmış, asansörü korumaktaydı. Veyla yukarı çıkmadan önce görmüştü. Kral katı, şu an görüp görebileceği en savunmasız anında olabilirdi, tabii buraya çoktan çıkmayı başarabilmiş bir düşmana karşı. Çünkü çıkmak için aşağıdaki asker yığınını geçmek gerekirdi, Veyla babasını görmek isteyen bir prenses ve hatta Nixsus'un yeni Kraliçesi olarak o aşamayı geçmişti. Gölge Kral'ın 'önümde duranı öldürürüm' uyarısını, Drithar iletmiş olmalıydı ki sadece Gölge'ye değil, Veyla'ya da yollar açılıyordu. Babasının odasına girmek için de izin sorulmuş fakat babası izin vermemişti. Belli ki, misafiri geliyordu.
Veyla "Tabii." diyerek odaya yöneldi. Asker kapıyı kapattıktan sonra kelebeklerine başıyla işaret verdi ve olabildiğince kapıya yaslandı. Ama duyabildiği tek şey, adım sesleriydi. Kelebekleri, tek bir vücuda düşerek geri döndü ve olumsuz anlamda iki yana uçuştu. Her kimse, yüzü örtülmüş olmalıydı.
Veyla'nın olduğu odanın kapısı açıldı. Asker asansörü gösterdi. "Buyurun."
Görülmemesini istediği anlarda olduğu gibi, Drithar yine odasının kameralarını kapatmış olmalıydı. Veyla, "Bana Nixsus Kraliçesi mi derdin, Karam prensesi mi?" diye sorduğunda askerin gözleri Drithar'ın odasına dönüp duruyordu. Muhtemelen bir an önce Veyla'nın gitmesini sağlayıp odaya dönmeliydi.
Asker, "Karam prensesi." dedi. "Bizim için öncelik, Karam'dır."
Veyla dudak büktü. "Ben..." derken kapıdan çıkacakmış gibi askere yakınlaştı. "Uğursuz kelebek, derdim." dedikten sonra kelebekleri adamın asansörü gösteren kolundan tuttuğu gibi odaya çekti. Kapı yeniden kapanırken Veyla, "Şahsi algılama." dedikten sonra kemerinden azurit bıçağı çıkarttı. O sıra azrit asker kollarından ve bacaklarından tutarak yerde kalmasını sağlayan kelebeklerden kurtulmaya çalıştı.
Ses çıkarmaya çalıştığında dudaklarından onlarca kelebek girdi. Gözleri irileşmiş olmalıydı ama kırmızı üniformasının başlığı içinde görünmüyordu. "Aslında artık pek de öldüremeyen saçma sapan bir ölüm kelebeğiyim ama sen de masum sayılmazsın, değil mi?"
Kelebekleri üniformasını çıkartırken adam boğuk seslerle inliyordu. Drithar, onun için ışık vadedenleri askeri olarak yakınına alırdı ve bu da, askeri olan herkesin, küçük canavarları olduğunu gösterirdi. Drithar 'öldür' deyince, herkesi öldürebilen, Drithar 'yak' deyince her yeri yakabilen canavarlar. Veyla bıçağı kelebeğine uzattı ve kapıya doğru döndü. Kelebeği askerin kalbine azurit bıçağını saplarken Veyla'nın gözleri kapıda geziniyordu. Omuz silktikten sonra 'vay be' der gibi dudak büktü. "En azından hala kötüleri öldürebiliyorum."
Yoksa bir köşeye geçip Konsey'in onu düzeltmek üzere bulmasını beklese, daha iyiydi. Öldürme yetisini tamamen kaybetmek istemezdi ama Nixsus gibi bir yerde çoğunlukla kaybettiğini biliyordu. Orada kötüler yok gibiydi. Burası ise neyse ki, Veyla'nın hala öldürebileceği kötülerle doluydu.
Veyla iğrenerek de olsa, adamın üniformalarını giydikten sonra kırmızı başlığı taktı. Kelebekleri, Drithar askerini hiç var olmamışçasına yok ederken birkaç tanesi ise koridoru kontrol ediyordu. Adamın silahını da alıp askısını omzundan geçirdi. Veyla'nın bu silaha ihtiyacı olmazdı ama uyumlu gözükmeliydi. Güvenli olduğunu öğrenince odadan çıktı ve ardından kapıyı kapattı. Gözleri Drithar'ın odasındaydı. Bir yanı kelebeklerini yollamak istiyordu ama eğer fark edilirlerse, annesine ulaşma imkânı elinden kayıp giderdi. Bu sebeple, yerin derinlerine inen yolun başlangıcına doğru yürümeye başladı. Drithar askerleri gibi ritmik yürürken kelebekleri, tek bir beden halini almış, Veyla'nın cebindeydi.
Veyla bir başka askerle karşılaştı. Omzundaki işaretlerden Veyla'dan daha yüksek rütbede olduğunu anlayarak başıyla selam verdi. Yanından geçip gidecekken asker durdu. Veyla, 'Git be adam' diye düşündü. Şimdi onu gizlice öldürüp yok etmekle uğraşamazdı.
Yüksek rütbeli asker, "Niye Kral odasında değilsin?" diye sorduğunda Veyla, adamı öldürüp 'İyi mi oldu şimdi? Her şeyi merak etme aptal.' diye kızacağı sırada ölen adamdan alıp taktığı kulağındaki cihaza "Gölge Kral Karanir, Kral katına çıkmak istiyor." diye bildiri geldi. Kaskın ardından kaşları kalkarken aralanan dudakları kapandı. Arkandan iş çevirmiyorum, demişti ama gelip gelip Drithar'la ne konuştuğu, meçhuldü. Gelen önemli misafiri o da fark etmiş, o yüzden kontrol etmek istiyor da olabilirdi. Her ne ise, iyi ki yapmıştı. Yine bilmeden ya da bilerek yaptığı anlarda olduğu gibi, Veyla'ya yardımcı oluyordu.
Katta kaos havası oluşurken kapılar gürültüyle açılıp kapandı. Veyla'nın konuştuğu yüksek rütbeli asker de Kral'ın odasına doğru koşmaya başlarken "Oyalayın!" diye emretti. Veyla, "Size yardım etmeyi çok isterdim ama meşgulüm." diye mırıldanarak hızlandı. Aslında Veyla, Zenith üzerinde adamı oyalamayı başarabilen tek kişi olabilirdi.
Onlara ancak şans dileyebilirdi ama Gölge Kral'ın karşısında da pek şansları yoktu. Şansların kelebeği Veyla Aldar bile, çoğunlukla Kral'a yenilir gibi hissediyordu, onlar ne yapabilirdi ki?
Koşmaya başladığında her yerde, sağa sola koşan askerler olduğu için dikkat çekmiyordu. Zaten bir süre sonra, olduğu koridorda kimse kalmamıştı, herkes üstüne düşen göreve göre konumlanmıştı. Veyla işkence odasına inen yola varılan koridora döndü. Koridorun sonundaki duvara vardı. Gözleri ve elleri duvarda gezinmeye başladı. Bir çıkıntı, bir farklılık arıyordu. Muhtemelen manyetik bir alan vardı ve yetki çipi tutulduğunda açılacak olmalıydı ama Veyla'nın yetkisi yoktu. Gölge gibi, parmaklarının arasında yetkiyi taşırdı ama büyüsünü yönlendirirse babasına iz bırakmış olurdu.
Işıklar gidip gelmeye başladığında Veyla, "Yaramaz Kral." diye fısıldadı. Gölge'nin, Drithar'ı zor durumda bırakması, Veyla'nın işini kolaylaştırıyordu. Drithar, şu an misafiri her kimse, Gölge'ye yakalanmadan ortadan kaldırmaya ya da göndermeye çalışıyor olmalıydı. Gölge de önüne çıkan engelleri aşarken öfkelense gerek, şimşekleri duyamayacakları kadar yer altında olsalar da ışıkları görebiliyorlardı. Drithar, bunu bir savaşa dönüştürmezdi ama Veyla, Gölge'nin dönüştürüp dönüştürmeyeceğinden emin olamadı. Dönüp belki Gölge'yi durdurmalıydı ama her zerresi, annesine ulaşmak istiyordu ve bundan daha büyük bir şans bulamayabilirdi.
Veyla, duvarın ardındaki titreşimlerini dinlerken "Biraz daha öfke Gölge, hadi." diye fısıldadı. Elektrikler gidip geliyordu ama tamamıyla gitse, Veyla büyüsünü yönlendirerek açabilirdi. Elektrikler varken bunu yapsa, alarm çalmaya başlardı.
Işıklar tamamıyla gittiğinde Veyla "Hah." diyerek büyüsünü yönlendirdi. Önü mor ışıkla aydınlanırken içindeki karanlık korkusu dağılmıştı ama aklı Gölge'deydi. Konsey hala Gölge Kral Karanir'i öldürmenin yolunu bilmiyor olsa gerekti, zaten Veyla da öğrenip iletmemişti, bu sebeple bu evliliği istiyorlardı. O yüzden, Drithar'ın Gölge'yi köşeye sıkıştırmaya çalışmasına, bir savaş başlatmasına müsaade etmezdi. Gölge de, Drithar'ı öldürme şansı bulmasına rağmen öldürmemişti, Veyla'ya da isteyip istemediğini sormuş, sonra 'o zaman, hayır' demişti. Sanki sırf Veyla istemiyor diye öldürmüyormuş gibi... Şu an Gölge'ye inanmak istiyordu. İkisinin de birbirini öldürmeyeceğini düşünse de, bu karanlığın Gölge'yi de korkutmuş olabileceğinden endişe etti. Neyse ki, Gölge kendi ışığını yakabilenlerdendi. Her anlamda...
Veyla büyüsüyle kilide ulaştığında önündeki duvar bir köprü misali geriye doğru açılmaya başladı. Veyla ışığı avucunda taşırken köprüye dönüşmüş duvarın üstüne basarak ilerlemeye başladı. Kelebeklerinden birkaçı kilide yerleşirken saniyeler içerisinde çoğalan yüzlercesi ise duvarın üstüne yerleşti. Veyla, siyah ölümün hüküm sürdüğü okyanusun derinliklerinden yüzerek yüzeye çıkma niyetinde değilse, bu yoldan dönmesi gerekecekti ve döndüğünde elektrikler gelmişse, büyüsünü kullanmamalıydı. Bu sebeple kelebekleri yolun hiç kapanmamasını sağlıyordu.
Veyla'nın kelebekleri, kontrol ederek önden ilerlerken Veyla üstündeki fazlalıkları çıkartarak etrafına bakıyordu. Henüz, karanlıktaydı. İnce bir köprüde ilerliyordu ve ileride bir yerde, aşağıya inmesi için yol olması gerekiyordu. Adımları, boşlukta yankılanırken uzaklardan su seslerini duyabiliyordu. Tıkırtılar, karanlıkta dolaşan lunaların tiz sesleri vardı. Bir yerlerde düzenli bir şekilde yükseklerden su damlıyor olmalıydı, sesi her adımında Veyla'nın daha da sinirini bozuyordu. Veyla alanı büyüsüyle tamamıyla aydınlatmayı düşündü ama yukarılarda, aşağılarda bir yerlerde gözlem boşlukları olabilirdi. Karam'da Kral katına kaos hakim olsa da, her yerin mosmor olması bu ortamda dahi fark edilebilecek bir hareketlilik olurdu.
Veyla bir adım daha atacağı sırada kelebekleri durdurdu. Veyla başını aşağıya doğru eğerken ışığını görebileceği kadar yönlendirdi. Hemen altında, merdivenle inebileceği bir asansör vardı ama elbette ki şu an çalışmıyor olduğu gibi, çalışsa da Veyla kullanmayı tercih etmezdi. Asker kıyafetlerini ve kaskını ardına koyduktan sonra kelebeklerine bakıp "Keyifli bir yolculuk olsun lütfen." dedi.
Asansörü kullanmayacak olsa da, asansörün güzergâhı onu gitmek istediği yere götürecekti. Kelebekleri bir taht şeklini oluşturduğunda Veyla "Kraliçe'nin tahtı da bu mu?" derken oturdu. Binlerce kelebek Veyla'yı aşağı doğru taşımaya başlamışken onlarcası da Veyla'nın saçlarında mor bir taç oluşturmuştu. Veyla hafifçe güldü. Siniri mi bozulmuştu yoksa, 'Kraliçe' ihtimalinden iyice hoşlanmaya mı başlamıştı, hiç bilmiyordu ama şimdi güldüğü bu durumun, ileride onu ağlatacağını biliyordu.
Kelebekleri durduğunda, Veyla etrafını inceleyerek indi. Postalı kaygan zemin yüzünden kaydığında dengesini toparlamayı başardı. Gölge'nin onu tuttuğu anları hatırlarken kendi kendisine 'Ne alaka şimdi?' diye söylenerek ilerlemeye başladı. Kelebekleri, Veyla'nın da haritadan tahmin ettiği yöne doğru uçuştuklarında Veyla da takip etti. Bir araya girdiğinde, iki yanından uzanan duvarda renkli dalgalanmalar vardı. İleride su sesleri yükseliyor, yolun sonu aydınlığa varıyordu. Veyla elini renkli kayaç duvarlarda gezdirdikten sonra parmak uçlarında oluşmuş gökkuşaklarına bakıp gülümsedi. Olduğu yere varan ışık, doğal taşların rengini yansıtmakta yetersiz kalıyordu ama Veyla dokunduğu gibi büyü tozları kadının parmaklarında ufalanmıştı. Eşikten geniş alana çıktığında gözleri gibi vücuduyla da etrafında dönerek ilerlemeye devam etti. İşte şimdi, okyanusun hava boşluğunda, her yer rengârenkti. Taşlar büyüyle parıldarken kaygan ve siyah zeminde renkli yansımalar oluşturuyordu. Veyla neredeyse yeryüzüne kadar yükselen hava boşluğunun tavanına baktı. Diğer katlardan çıkış kapatılmış olsa da Veyla, yama yapılmış yerleri görebiliyordu. İç çekerek önündeki okyanusa döndü. Etrafı Doğa'nın büyüsüyle kaplıyken, siyah okyanus Doğa'nın lanetiyle dalgalanıyordu. Üç dakika. Üç dakika nefesini tutarak yüzdüğünde, siyah ölüm onu sonsuz bir döngüye hapsetmeden önce işkence odasına varabilecekti. Bazı görevlere çıkarken yanlarına aldıkları koruyucu kıyafet ve kaska sahip olsa, her şey daha kolay olabilirdi. Ya da Gölge'ye... Gölge'ye güvenebiliyor olsa ve buraya birlikte gelmiş olsalar, her şey o kadar kolay olurdu ki...
Veyla, derin bir nefes aldıktan sonra suya atladı. Büyüsünü söndürmüştü, ezberden ilerlemeye çalışıyordu. Basınç kulaklarını uğuldarken büyüsü hem silah ölümle, hem okyanus şartlarıyla savaşıyor, her saniye onu iyileştirmeye çalışıyordu. Daha öncesinde Gölge ile birbirlerine meydan okuduklarından, bunu yapabileceğini, siyah ölüm ya da nefessizlik yüzünden ölmeden oraya varabileceğini biliyordu. O gün, daha fazla süre boyunca bunu yapabilmişti. Tehlikeli su lunalarının ilgisini çekmediği sürece büyüsünü başka yöne yönlendirmesi gerekmez, onu yoracak efor sarf etmez ve varmayı başarırdı. Okyanusun kanallarının darlaştığı bu alanlarına da büyük balıklar girmezdi. Küçük balıklar da Veyla'nın yanından geçip gidiyordu. Canları ölmek isterse de Veyla kendisini ve büyüsünü fazla yormadan onları öldürebilirdi.
İşkence odası, Veyla'nın olduğu kanaldan çıkmadan hemen sağdaydı. İleride, her türlü Luna'nın olduğu uçsuz bucaksız okyanus devam ediyordu ve Veyla, karşılaşırsa orada tehlikeli bir lunayla karşılaşacağını varsayıyordu. O zaman da luna tenezzül edip de kanala sığmaya ya da yıkmaya çalışırken Veyla, sağa dönmüş, yeni bir hava boşluğunun başladığı işkence alanına varmış olurdu. Tabii önceleri, idam için gelmeleri gerektiğinde su araçları kullanmaları sebebiyle Veyla kadar zahmet çekmiyor olmalılardı. Drithar da buraya Veyla'dan çok daha kolay ulaşıyor olmalıydı. Belki daha kolay yollar da mevcuttu, Veyla bilmiyordu.
Veyla, kanalın ağzında gözlerinin üstünde alnından, üç farklı yöne doğru ip gibi sarkan ve uçlarında ışık taşıyan uzuvlara sahip su lunalarından birini gördüğünde 'iyi günler' deyip geçmek niyetindeydi. Sakin bir şekilde ilerlediği sırada neredeyse tüm vücudu siyah ölüme yakalanmıştı. Gözlerinin de görme yetisi birazdan gitmeye başlayacaktı. Luna kanalın ağzına doğru vücudunu bir sağa, bir sola çevire çevire yüzmeye başladığında, ışığıyla birlikte yaklaştıkça geniş ağzındaki sivri dişler de görülmeye başladı.
Veyla, lunanın cüssesini çözmeye çalışırken daha hızlı olmaya gayret gösterdi. Kanala sığamıyorsa, sorun değildi ama... Veyla sağa dönülecek boşluğa yakınlaştığında luna kanalın ağzından girdi. Veyla içinden defalarca kez küfrederken sağa döndü. Vücudunu çevirip kendisini geriye doğru yüzerek iterken lunaya bakıyordu. Luna daha küçük olan, Veyla'nın da biraz önce girdiği yöne girmek için çabalıyordu. Geriye çekilip sert bir şekilde yöneldiğinde ışığından görülebildiği kadar daire şeklindeki boşluğun tepesinde kayaçlar ufalanmaya başlamıştı. Veyla önüne dönüp olabildiğince hızlı bir şekilde yüzmeye devam etti. Tepesindeki kayaç yukarıya doğru eğim aldıkça Veyla da yukarıya doğru yüzer halde ilerliyordu. Sonunda tepesinde boşluk oluştuğunda hızla yükseldi. Siyah ölüm yüzünden gözleri yarım yamalak görürken ellerini yüzeye uzattı ve kendisini çekebilecek kadar tutabileceği herhangi bir şey aradı. Bulamadığında kollarını yüzeye yaslayarak kendisini çekmeye çalıştı ama henüz iyileşmeden zordu. Belden yukarısı iyileşmeye başlarken kelebeklerinin de iyileşmeye başlayıp cebinden çıkmasını umdu ama buna zamanı olmayabilirdi. İyileştikçe güç kazanan kollarını yeniden zemine yaslayıp var gücüyle kendisini yukarı çekmeye çalıştı ama sonuç, yeniden suya düşmesiydi. Sinirle inlerken suyun üstünde kaldıkça ulaşmaya başladığı büyüsüyle ardına döndü ve yaklaşan ışığı doğru ellerini çevirdi. Karanlık suda dalgalar halinde mor ışık dağıldı. Suyun içinden gelen bir uğultunun ardından, lunanın ışıkları sönerken bedeni de suda salınarak uzaklaşmaya başladı. Veyla, ölü bedeninin kanalı kapatmayacağını umuyordu yoksa, dönüş yolunda bir de ölüsünden kurtulmak zorunda kalacaktı.
Kelebekleri güç kazanarak sudan çıktıktan sonra Veyla'nın ellerine uzandılar. Veyla'yı sudan çektiler. Veyla uzandığı zeminde nefes alış verişlerini düzene sokmaya çalışırken gözlerini etrafında gezdiriyordu. Bulunduğu alan, mağaranın gerisine kıyasla alçak tavana sahipti ve tavanda kırmızı gözlerle ona bakan, siyah uçabilen lunaları görebiliyordu. Kanatlarını vücutlarına yapıştırmış, ayaklarıyla tutundukları tavandan sarkıyorlardı.
Veyla "Bence konuşarak anlaşabiliriz." diyerek doğrulduğunda lunalar ona doğru uçmaya başlamışlardı. Veyla sırtını yeniden yere atarken ellerini doğrulttu. Lunaların ölü bedenleri üstüne düşmeye başladığında iğrendiğine dair bir çığlık atarak bedeninin üstünde bir koruma çemberi oluşturdu. Bedenler koruma çemberine düşüp iki yanına kayarken Veyla da çemberin içinde, çoktan üstüne düşmüş lunaları iki yanına ittiriyordu. "Nixsus'taki lunalar bana tapıyor, sizin derdiniz ne?"
Siyah ölüme bulaşmış hiçbir şey, Doğa'yı sevmiyor olmalıydı. Veyla da artık, sadece Doğa'yı sevenlerin, onu da sevdiğinin farkındaydı. Buna istemeden ve hak etmeden sahip olmuştu. Bir de bakmıştı ki Doğa'ya yakın olan herkesle bağ kuruyor, bir Terra masalı perisi gibi etrafını lunalar sarıyordu...
"Umarım Drithar'a da saldırmışsınızdır." diye söylenirken doğruluyordu. Öldürecek bir şey kalmadığı için kuvarsın oyularak açıldığı kapıya yöneldi. Büyüsüyle ölü lunaları iki yana fırlatarak yolunu açtı.
Eşikten geçtiğinde koridor boyunca uzanan ve git gide artan led ışıkları gördü. Işıklar gidip geliyordu. Gölge Kral hala büyüsünü yönlendiriyor muydu? Veyla, yüzüne yapışmış ıslak saçlarını ittirdikten sonra crop üstünün uçlarından tutarak fazlalık suyu sıktı. Hemen ardından eteğine de aynı işlemi uygularken ilerlediği yolu inceliyordu ama ışık haricinde hiçbir şey yoktu. Yolun sonunda koridor ikiye ayrılıyordu. Veyla'nın bir kısım kelebekleri, sağa giderken bir kısmı da Veyla'yla birlikte sola döndü.
Veyla'nın ilerlediği yolda, iki yanı boyunca karşılaştığı odaların kapıları kaçak ya da arızalı akım sesleri çıkartarak açılıp kapanıyordu. Giden gelen elektrikler yüzünden olabilirdi. Sistem arıza yapmış gibi gözüküyordu. Kapıya kadar uzanan cam duvarlarda storlar çekiliydi. Veyla, aşağıdan yukarı doğru açılmaya başlayan ama yarıya gelemeden tekrar kapanan kapının ardını görebilmek için yere doğru eğildi. Ellerini ve başını yere yaslarken kapının açık kaldığı süre zarfında ardını görmeye çalıştı. Beyazlar içerisindeki odada, elektrikli kelepçelerin olduğunu görüyordu. Odada başkaca bir şey yoktu ve ya bu odadaki zincirler kullanılmıyordu, ya da hapsedilmek istenen kişi artık bağlı değildi. Veyla diğer odalara da kapılarının izin verdiği ölçüde baktı. Büyüsüyle sisteme müdahale etmek istemiyordu. Arıza yaptıysa bile henüz çalan bir alarm yoktu ama dışarıdan müdahale, alarmı çalıştırabilirdi. Diğer odalarda da benzeri görüntüler gördü. Belki de tüm bunlar işkence odası olduğu zamanlardan kalmaydı. İdamdan önce işkenceler bu odada sağlanıyordu ama... Babasının sadece idam için Konsey'den aldığı teknolojiyi buraya taşımayacağını düşünüyordu.
Yolun sonunda iki yana açılan elektronik kapı da açılıp kapanıyordu. Veyla geriledikten sonra açık kaldığı zamanı hesaba katarak hızla koşmaya başladı. Kapı arasında sıkışmadan bir saniye kadar önce ardına geçti. Elleri yere yaslanarak öne doğru düşerken başı hemen kalktı ve etrafına baktı. Belki de burası artık gerçekten kullanılmayan bir yerdi. Veyla'nın girdiği alanda camlar kırılmış, dolaplar devrilmişti. Bazı odalardaki yatak benzeri sedyelerin bir kısmı koridora taşmış, bazıları kapıda sıkışmıştı. Veyla dolaplardan düşen cam şişelerin saçtığı parıltılı sıvıyı görünce kaşlarını kaldırarak yükseldi. Yoldaki engellere çarpmamaya çalışarak hızla alanda ilerlerken kırık buzlu camlardan görülebildiği kadarıyla odalara bakıyordu.
"Anne?"
Veyla nereye gideceğini, ne yapacağını bilemediği bir telaşla etrafında dönüp durduktan sonra en yakınındaki olan ve kapı arasına yatağın sıkışmış olduğu odaya yöneldi. Sedyenin demirlerinden tutup yükselerek girdikten sonra odada ilgi çekici hiçbir şeyin olmadığını gördü. Yatak sürüklenilse bile zincirler hala tavandan sarkıyordu ve yatağın yanındaki cihaz bozulmuş olsa gerek elektrik saçarak cızıldıyordu. Tüm bu odalar, sadece annesi için olamazdı.
Lavin de bir zamanlar burada mıydı, diye düşünmeden edemedi. Burada olan biten her ne ise, artık yok gibi görünüyordu ama bir zamanlar, Veyla tam olarak burada mı Gölge'nin kalbini sonsuza dek kırmıştı? Girdiği hiçbir odada görüntüleri izlerken gördükleri odayla karşılaşmıyordu ama her kapıdan geçtiğinde aynı korkuyla bakıyordu. Odalar birbirinin benzeriydi, muhtemelen tutsakları da birbirinin benzeriydi.
Yolun sonunda, bir parçası kırılarak düşmüş, geri kalan parçası cızırdayarak açılıp kapanan kapıya vardı. Kırık parçanın üstünden, vücudunu yan çevirerek geçtikten sonra düşmekten son anda kurtuldu. Kelebekleri de geri çekmişti. Telaşı yüzünden bakmadan çıkmıştı, acele ediyordu ve az daha bedelini ödeyecekti. Gözleri düşmek üzere olduğu çukura döndükçe, bunun bir çukurdan daha fazlası olduğunu gördü.
İrileşen gözleri yerdeki bedenleri gördü. Bedenleri değil, yaratıkları... Ne şanssızlardı ki, hala yaşıyorlardı. Şekilsiz vücutlarında belli belirsiz nefes alıp verdiklerine dair emareler vardı. Bazıları hırıldıyor olmalıydı, silik bir ses olarak Veyla'nın kulağına ancak gelmeye başlamıştı. Bazıları ağlıyor gibiydi. Tiz sesler çıkıyordu dudaklarından. Bazıları sürünüyor, bazıları yeri yumrukluyor, artık bir pençeye dönüşmüş elleriyle kazmaya çalışıyordu. Tek ortak yönleri, hepsi çukurun ortasına varmaya çalışıyordu. Birbirlerini eziyorlar, çekiştiriyorlardı. Çukurun ortasında bir yaratık yığını oluşmuştu. Hepsi, bir şeyin üstüne kapanmıştı. Veyla, tüm yaratıkların ulaşmaya çalıştığı her ne ise, etrafı onlarla örtülmüş olduğundan anlayamadı. Biraz önce gördüğü odalar, onlara mı aitti? Hala yaşıyorlardı. Babası onlardan vazgeçmiş olsa, direkt öldürmez miydi? Yeni... Yeni düşmüş olabilirler miydi? Belki de yaşanan sistem arızası yüzünden kapılar açılmıştı ve onlar da şu an ulaşmak istedikleri her ne ise, ona ulaşma arzusuyla bu çukura düşmüşlerdi.
Korkusu yüzünden olsa gerek büyüsünü içinde tutmakta zorlanırken gözleri ışıldıyor, büyü teninde dolaşıyordu. Gidip gelen ışıklara gerek kalmaksızın her yer Veyla'nın mor ışığıyla aydınlanmaya başlamıştı. Veyla gözlerini sımsıkı kapatıp bir adım geri çekilirken "Hayır, lütfen. Burada değil..." diye yalvardı. Bir güç patlaması yaşamak üzereymiş gibi hissediyordu. Kalbi kulağında atıyordu, başına sancılar giriyordu ve nefes alış verişlerini düzene sokamıyordu.
Burada değildi. Burada annesi de vardı. Bir güç patlamasıyla burayı ne hale getirebileceğini de bilmiyordu. Annesiyle birlikte kendisini de okyanusa sürükleme imkânı vardı. Elleriyle yüzünü sıvazlarken Gölge'nin yanında olmasını dilerdi. Kendisi büyüsünü kontrol altına alamıyordu ama Gölge onu bunun yerine yapıyordu. Bazen var olarak, bazen sarılarak, bazen öperek...
Gölge'yi düşünmek, kalbine başka bir korku, başka bir heyecan ve acı düşürmek bile biraz olsun büyüsünü kontrol altında tutmasına yardımcı olurken gözlerini araladı. Kapıdan yeniden ancak bir adım çıkabilirken çukura bakmadan etrafını incelemeye çalıştı. Aşağıdakiler her kimse, annesi değildi. Annesi olsa, hissedeceğini düşünüyordu. Lavin de orada bir yerde miydi yoksa, çoktan ölenlerden miydi, bilmiyordu. Lavin, Veyla'nın babasının değil, Konsey'in esiri olmalıydı. Veyla, geçmişini tam hatırlamamakla birlikte Karam'da oldukça az bulunduğunu biliyordu. Veyla, yıllardır burada olmadığına göre bu yaratıklarla bir ilgisi olmamalıydı. Lavin'le ise, şüphesiz ki ilgisi vardı. Kadını hatırlayamasa da tanıyor, nasıl göründüğünü ve ismini biliyordu. Üstelik, yaratık bile olmadan önceki halini biliyordu. Veyla'nın burayla ilgisi yoksa, Lavin'in de burayla ilgisi olmasa gerekti.
Veyla'nın dehşete uğrayan gözleri iki yanına baktı. Çukuru çevreleyen ince yol iki yanından uzanıyordu. Belki de önceden zemin çökmüştü, bu sebeple yol parça parçaydı, yer yer daha da daralıyor, yer yer boşluklar oluyordu. Kelebekleri dört yana dağılırken Veyla da sol taraftan, duvara yaslanarak ilerlemeye başladı. Babası eğer burasını çukur bıraktıysa ve yol imkânı oluşturmadıysa, annesi ileride bir yerlerde olmalıydı. Sanki, buraya kadar biri varabildiyse bile devam etmemesini istemişti. Veyla da boşluklardan birinin geçebileceği ya da atlayabileceğinden çok daha büyük olduğunu gördüğünde kelebekleri yardımcı oldu. Kulaklarını aşağıda olanlara kapatmaya çalışıyordu ve onlardan uzaklaştıkça, büyüsünü daha da kontrol altına alıyordu.
Veyla'nın duvarları gezinen kelebekleri eli boş dönünce Veyla da duraksayıp "Burada bir yerde olmalı!" dedi. "Burada bir yerde, kapı olmalı, eşik olmalı. Bir şey olmalı!"
Kelebekler olumsuz anlamda uçuştuklarında Veyla, çukura doğru baktı. Belki de yaratıklar hep oradaydı. Belki de onu nasıl ölümsüz kıldılarsa, yaratıkları da kılabilmişlerdi. Her biri, bir noktaya varmaya çalışmıyor da, o noktayı örtüyor olabilir miydi?
Veyla'nın kelebekleri onun için merdivenler oluşturdu. Gözleri ileride boşluğa indi. Çukurun bulunduğu tarafı boştu, çünkü tüm yaratıklar ileride, o noktadaydı. Veyla, yüzünü hafifçe buruşturup nefesini üfledi. Her birinin yeterince canı yanıyor olmalıydı, biraz da Veyla yakacaktı.
Annesine varabilme umuduyla koşmaya başladı. Koştukça büyüsünü yönlendiriyordu. Yaratıklardan çıkan hırıltılar yükselirken ağlayışlar çığlıklara dönmeye başlamıştı. Veyla tüm seslere karşı kulaklarını kapatmaya çalışıyordu. Kontrol altına alma gayretinde olduğu büyüsünü kullanmak zorunda kaldığından beridir, kontrolü kaybetmeye yakınlaşır gibi hissediyordu. Kulaklarını uğuldatmaya başlayan tiz çığlıklar eşliğinde iki yana çektiği canavarlar büyüyü aşıp ilerlemeye çalışıyordu. Veyla, örtmeye çalıştıkları noktaya yaklaştığında önündeki son yaratıkları da büyüsüyle iki yana çekti. Zemin gözükmeye başladıkça yaklaşıyordu. Sonunda, hiçbir şey kalmadığında, gerçekten bir şey kalmamıştı. Veyla, düz zemine vardığında kaşlarını çatarak aşağıya baktı. Dizlerini kırarak alçaldıktan sonra ellerini yere yasladı.
Hırıltılar ve çığlıklar oldukça yakınından geldiğinde dağılan dikkati yüzünden büyüsünün neredeyse geri çekildiğini fark etti. Vücudundan hızla büyü dört yanına saçılırken yaratıklar da çukurun yarık duvarlarına yapışmıştı. Veyla nefes nefese tekrar aşağıya baktı. Yaratıkları uzakta tutma gayreti gösterirken ellerini yasladığı zemine de büyüsünü yönlendirdi. Ve daha fazla, ve daha fazla. Gözlerini sımsıkı kapatırken kasılan yüzünde dudakları aralandı ve neredeyse çığlık atarak büyüsünün vücudundan salınmasını sağladı. Kulağındaki çığlıklar silinirken büyüsünün havayı yırtan uğultusu ve etrafındaki havanın patlamayla dalgalanması yüzünden gözlerini araladı. Hızla etrafına baktı. Mağara duvarlarının titrediğini, ufalanmaya başladığını gördü. Büyüsünü geri çağırması gerektiğini biliyordu, yoksa okyanusun bu kadar derinlerinde, basınç da göz önüne alındığında, büyüsüyle birlikte bu alanın okyanusa karışmasını sağlayabilirdi. Veyla'ya ne olursa olabilirdi ama burada annesi de vardı.
Ellerinin altında bir boşluk oluşmaya başlamıştı. Avuçlarının yandığını hissederken git gide genişleyen boşluktan düşmemek için önce kendisini geriye attı, hemen ardından hızla doğrulup yerden kalktı. Geriye doğru adımlarlarken avuçlarına baktı. Her nedense biraz önce oluşmuş olan yara iyileşti. Boşluk oluştukça zeminin altını dolduran yapının maddesi gözükmeye başlarken Veyla'nın gözleri kısıldı. Obsidyen?
Elleri o yüzden mi yanmıştı? O yüzden mi bir büyü patlaması yaşamadığı sürece ulaşamamıştı? Babası, düşmanlarından ve Zenith'in en tehlikeli ismi olan Gölge Kral'a güç veren taşı, neden şehrinde tutuyordu?
Vücudundan salınan büyü saçlarını uçuşturuyor, acıyla inleyip durmasını sağlıyordu. Sadece kendisine değil, bulunduğu alana da zarar veriyordu. Yaratıklar hareketsiz gözüküyordu. Onları öldürmüş müydü? Bir yanı bu işkenceden kurtardığını düşünürdü ama bir yanı da... Yine ölüm kelebeği olan bir canavar olmasının hakkını verdiğini düşünürdü.
Veyla boşluk oluştukça aşağıdaki katın gözüktüğü alana doğru atladı. Ne kadar derin olduğuna bakmamıştı ama fazla zamanı yoktu. Bir an önce yaratıklardan uzaklaşıp büyüsünü vücuduna çekmeliydi. Ayakları zemine yaslandı. Düştüğü yerde hızla kalçasını yere yaslayıp başını kaldırdı ve tepesine baktı. Büyüsünü geri çekmeye çalışırken nefes nefeseydi. Tavanda mavi ve mor savaşır gibiydi. Mavi boşluğu kapatmaya çalışırken mor direniyordu. Direnen moru vücuduna çekmeye çalıştı. Sonra yeniden nasıl açacağını bilmiyor olsa da, şu an kapanmalıydı.
Bacaklarını kendisine çekip sımsıkı sarılırken başını dizlerine yasladı ve "Lütfen..." diye dinledi. Burnundan akan kanı, dudaklarında hissediyordu. Gölge'nin neyi başardığını, ancak anlıyordu. Böyle bir karmaşadan Veyla'yı çekip kurtarabiliyor, büyüsüne hâkim olmasını sağlayabiliyordu. Yetmezmiş gibi... Veyla, büyüsüyle acı çekerken Gölge'nin canının yanmasına izin vermiyordu. Bu nasıl olabilirdi? Kendi büyüsü, kendi canını dahi yakacak kadar şiddetliyken, Gölge'ye nasıl zarar vermiyordu?
Gölge'yi düşündü. Dün geceyi düşündü. Ona sarıldığında nasıl hissettiğini, onu öptüğünde, ona baktığında... Kokusunu anımsadı. Zaten nereye gitse burnunda taşıyordu. Yanında olunca varlığından güç bulduğu adamın yokluğunda, hayaline tutundu.
Kulaklarındaki uğultu azalırken gözlerini yavaşça araladı. Başını kaldırdıktan sonra etrafına baktı. Mor ışık sönmüştü. Ellerini önünde kaldırıp ellerine ve vücuduna baktı. Büyüsü, teninin ardına dönmüştü. Yapmıştı... Gölge yokken dahi ona sığınarak başarmıştı...
Nefes nefese ayaklandı. Obsidyen tavanda parlarken, bulunduğu katın duvarlarında taşlar ışıldıyordu. Işık varsa bile sönmüşken Veyla büyüsünü avuçlarına çağırdı. Kendi ışığını yakarken etrafında döndü. Annesi burada bir yerlerdeydi, hissediyordu ama bir hiçliğin ortasında gibi gözüküyordu.
Etrafı inceleyen kelebekleri dönüp bir yönü gösterdiğinde Veyla koşmaya başladı. Bir eşikten geçtikten sonra durmaya çalışırken duvarlardan tutundu. Gürültüyle gelmesi sebebiyle duvarda uyuyan ışık lunaları uyanmış, bazıları uçuşurken bazıları duvara yakın durmaya devam ediyordu. Veyla kelebeklerinin gösterdiği yönden koşarken yanından geçtiği alanları anlamaya çalışıyordu. Kelebekleri devam etmesi için yönlendirirken Veyla, solunda kalan taş duvarda bir çıkıntı görünce durdu. Dönüp ellerini çıkıntı boyunca gezdirdikten sonra çıkıntının iki kenarının tam ortasına ellerini yasladı ve büyüsünü yönlendirdi. Kapı, sürtünme sesiyle açılarak ardına düştükten sonra Veyla içeriye daldı. Kelebekleri ve ışık böcekleri uçuştukça aydınlanan odaya karşı sabır gösteremedi ve büyüsünü yönlendirdiği gibi her yer mor ışıkla aydınlandı.
"Burası..."
Veyla, arşiv gibi bir yerde olduğunu gördü. Raflarda kalın ve eski ciltli kitaplar, dosyalar vardı. Her birine bakmak istedi ama yüzlerce vardı. Başını yukarıya doğru kaldırdığında tavanın sandığından daha yüksek olduğunu gördü ve raflar tavana kadar uzanıyordu. Hayır, binlerce vardı.
Kelebekleri kitaplara doğru dağılırken birkaç tanesi de Veyla'nın asansörü görevi görüyordu. Veyla telaşla raflar arasında gezinirken burada önemli olan bir şey olduğunu sadece düşünmüyor, hissediyordu. Okyanusun derinliklerine saklanmıştı. Buradaki her kitap önemli değildi, bunu birkaç dakika içerisinde fark edebilmişti. Tüm bu karmaşa, asıl önemli şeyi gizlemek içindi. Veyla bir kitabı tutup hep yaptığı gibi raftan çekip bakacağı sırada eli beklemediği bir acıyla yandığında kitabı düşürdü. Kelebekleri yere düşmeden tutmaya çalıştı ama canları yanmış gibi onlar da bırakmak zorunda kaldı. Veyla, kelebeklerinin onu yere indirmesini sağladıktan sonra kitaba yaklaştı. Dizlerini kırarak alçaldı ve tahmin ettiği şeyi gördü. Kitap obsidyenle kaplıydı.
"Neyse ki canımın yanmasına alışığım." dedikten sonra derin bir nefes aldı. Elini hızla kapağına götürüp açtıktan sonra geri çekti. Elinin iyileşmesini beklerken ters konumda olduğunu gördüğü için diğer tarafına geçti ve dizlerini de yere yaslayarak kitaba yaklaştı. Elini sayfalara götürdü. Çevirmek istediğinde sayfaların obsidyenden olmadığını fark ederek rahatladı. Sayfaları çevirirken kelebekleri de etrafına toplanmıştı. Gözleri hızla kelimelerde gezerek ilerliyordu. Bir masal anlatılıyor gibiydi. Herhangi bir Terra kitabında okunulabilecek bir masala benziyordu ama bu alan gibi, obsidyenle korunmasının bir sebebi olmalıydı.
"Binlerce yıl önce, Zenith'in henüz genç olduğu çağlarda, gökyüzünde parlayan bir yıldız ile yeryüzünün derinliklerinde uyuyan bir doğal taş vardı. Yıldız, gecelerin en parlak gözbebeğiydi, doğal taş ise toprak damarlarının en kutsal kalbinde atan bir parıltıydı. Gökyüzü ile yeryüzü, birbirine dokunabilen tek âşıklardı.
Yıldız, geceleri gökten inip taşın üzerine ışığını bırakır; taş, o ışığı kendi damarlarında saklayıp sabah güneşle göğe geri yollardı. Onların sevgisi, rüzgârı tatlı, yağmuru bereketli ve denizleri dingin kılardı.
Fakat Doğa'nın kalbi, bir gün korkuya kapıldı. Eğer gökyüzü ile yeryüzü bütünüyle birleştirse, başka yaşamlara imkân kalmayacaktı. Böylece Ufuk Perdesi dokundu aralarına. Göğün en uzak çizgisi ile yerin en uç noktası arasına çekilmiş görünmez bir sınır. Artık yıldız yere inemez, taş göğe yükselemezdi.
Onlar ise her gece bu sınırın iki ucundan birbirini izledi. Rüzgâr, yağmur, volkan ve deniz... Hepsi bu aşkı taşımak için sırayla yeryüzü ile gökyüzü arasında elçi oldu. Fakat hiçbir elçi, birini diğerine getiremedi. Zaman geçti, yıldızın ışığı solmaya, taşın kalbi ağırlaşmaya başladı. Bir gün, birbirine dokunamamanın acısı dayanılmaz oldu.
Sonunda, ikisi de sonsuz bir karar aldı. Yıldız, kendi ışığını yeryüzüne düşürerek gökyüzünde ölümü göze aldı. Doğal taş, kalbini parçalayıp her bir parçasını toprağın damarlarına savurdu. O zaman büyü doğdu.
Yıldız, ışığını yeryüzüne göndermek için kendini feda ettiğinde, parçaları gökyüzünde sonsuz bir döngüye girdi. Bu parçalar, 'ruhun kıvılcımları'ydı. Yıldızdan olan insan ruhu öldüğünde, bu kıvılcımlarla birleşerek yeniden gökyüzüne çıkardı. Doğal taş kalbini kırıp parçalarını toprağa savurduğunda, bu parçalar yeryüzünün damarlarında 'Büyü çekirdekleri' olarak yeniden filizlendi. Taştan olan Xalialar öldüğünde bedenlerinden ayrılan büyü, bu çekirdeklere çekişir ve orada tekrar taşlaşırdı.
Birbirlerini kaybeden yer ve gök, başka kimsenin bunu yaşamasına müsaade etmedi. Artık ölen insanlar gökyüzünde bir yıldız, Xalialar ise yeryüzünde bir taştı ve Doğa'nın en büyük korkusu, bir gün taş ve yıldızın yeniden birbirine âşık olmasıydı çünkü taş ve yıldızdan doğmalar, yeryüzü ve gökyüzünü bir araya getirecekti. Böylelikle Doğa lanetledi. İnsanlar ve Xalialar birbirinden hep nefret etti. Farklı yarım kürelerde birbirleriyle savaşarak yaşadılar. Sonra bir gün, iki farklı taş, iki farklı yıldızla tanıştı. Lanetlenmek pahasına aşka yenildiler. Sadece birbirlerini değil, evreni de lanetlediler. Aşklarının meyveleri, lanetlerinin iziydi.
Lanet ya da lanetlenenlerin intikamı,
Yasaklanan her şey,
Yasaklı ellerle yok edilecek.
Yıldızlar gökten birer birer düşecek,
Taşların kalbi toprakta çatlayacak,
Işık eksildikçe gök nefesini saklayacak,
Büyü indikçe yer kanını akıtacak.
İki uçtan karanlık yürüyüp kalbini yutacak.
Ve gün gelecek, taş ile yıldız tek bedende uyanacak.
Onlar birbirini bulduğunda,
Gök ile yer yeniden kavuşacak.
Her şey nasıl onlarla başladıysa,
Onlarla bitecek.
Lanet, 'yeniden doğuş, kıyamet' ile son bulacak."
Bir sayfa daha geçtiği sırada kelebeği dürttü. Kaşları çatarak geri dönmek istediğinde, iki sayfanın yapışmış olduğunu gördü. Büyüsüyle ayırdıktan sonra yeni sayfayı okumaya başladı.
Gözleri kısılarak cümlelerde gezerken fısıldayarak okudu. "Yıldız ve taştan doğmalar, bulundu."
Artık bir masal değil, bir rapor gibiydi. Büyüsüyle ayırdığı için ya da en başta yapıştırıldığı için zarar görmüş kâğıtta çoğu kelime ve cümleler okunamıyordu. Veyla okuyabildiği kadarıyla anlamlı cümleler oluşturmaya çalıştı.
"Beklenildiği gibi, lanetlilerdi." dedikten sonra bir sonraki cümlenin ilk kelimesinden emin olamadı. Silinmişti. Üç harflik bir kelime olsa gerekti. O kelimeden sonra "... oluş vadediyorlar." diye devam ediyordu. Var oluş? Yok oluş?
Sonraki cümleler okunamayacak haldeydi. Veyla iç çekerek arka sayfaya geçmek zorunda kaldı. Buradaki cümleler daha kolay okunuyordu. "Deneyler tamamlandı. Proje başarıyla tamamlandı. Öngörülenden de iyi sonuçlar elde edildi. Melezler, büyüyle tanıştı."
Veyla'nın kaşları kalkarken tekrar okudu. "Melezler, büyüyle tanıştı?"
Dirseklerini de yere yaslayarak yüzünü iyice yakınlaştırırken gergin nefes alışverişler ile cümleye, tekrar, tekrar baktı. Büyüyle tanışan melezler? Tanışmadan önce büyüye sahip olmasa da, melez denildiğine göre büyüyü içinde taşıyor olanlar? Veyla yutkunduktan sonra devamını okumaya başladı. "Üç melez de gayzerden sağ çıktı."
Gayzer?
Veyla'yı ölümlü bir insandan, ölümsüz bir canavara dönüştüren yer...
"Melez bir, hiç görülmemiş bir büyüye sahip. Dirençli gözüküyor. İkinci gayzerine hazırlandırılıyor. Eğer oradan da sağ çıkarsa, evrenin en güçlü büyücüsü olabilir. Direnci sürerse, daha fazla işlem görebilir. Melez iki, melez birin sağ çıkmasının hemen ardından gayzere alındı. Sağ çıkmış olsa da büyüsü henüz anlaşılamadı. Testler sürüyor, iki, belki de üç gayzer işlemi daha gerekebilir. Büyüsü, içinde patlamaya hazır bir bomba gibi. Damarlarından mor büyü akıyor ama henüz kullanamıyor."
Veyla okumaya ara verip gözleri sayfanın sol üstüne baktı. On dört sene öncesi... "Bu benim..." derken sesi titriyordu. Gözleri hızla melez bire dair yazılan yazılara döndü. Veyla'dan önceki sırada gayzere alınmış olan kişi... Seksen?
Veyla, "Ne demek oluyor..." derken ellerini sayfadan çekip ensesine götürdü. Gözlerini sımsıkı yumarken baş sancısına rağmen düşünmeye çalıştı. Başından ensesine doğru katlanılması güç sancılar giriyordu. Parmaklarını ensesine doğru bastırırken acıyla inledi ve sancıların dinmesini bekledi. Belki de düşünmemeli, sakinleşmeye çalışmalıydı ama zihni durmuyordu. Veyla, Konsey'in ürettiği tek Xalia değildi. Üç melezin de gayzerden sağ çıktığı yazıyordu. Veyla, Konsey'in ürettiği ilk Xalia da değildi. Birinci melezin sağ çıkması ardından, ikinci melezin gayzere alındığı yazıyordu. Melez, insandan ve Xalia'dan doğma anlamında kullanılıyor olmalıydı. Veyla, seksenin de melez olduğunu biliyordu. Konsey'in tek bir ölüm laboratuvarı yoktu. Veyla'nın kardeşi Dahel, bir başkasına götürülmüştü. Melez bir, başka bir laboratuvarda Veyla'dan önce gayzere alınmış biri olabilirdi ama Veylaların olduğu laboratuvardaysa... Kesinlikle seksendi. Onlardan önce olan herkes ölmüştü ve onlar melez değil, insanlardı. Seksen... Yaşıyor olabilir miydi? Belki de hala Konsey'in askeri olarak? Konsey'in gücüne güç katanlardan olarak? Ya da... Yazılarda ikinci gayzerine alınacağı yazıyordu. Belki de oradan sağ çıkamamıştı. Bilmiyordu... Veyla belli ki hiçbir şey bilmiyordu!
Veyla'nın umudu sancıyla baş etmesine yardımcı olurken gözlerini araladı ve gayretle devamını okudu. "Üçüncü melez, rastlanılır bir büyüye sahip. Henüz ilgi çekici bir güç göstermedi. Hazır olduklarında melezlere kademeli bir şekilde arttırılarak ölümsüzlük testleri yapılacak."
Veyla, sağ çıkan üçüncü melezi de merak etti. Kardeşinin de melez olarak ölüm laboratuvarlarına götürüldüğünü biliyordu ama bir nebze bile bu konuda umut gösteremedi. Kardeşi, henüz gayzer aşamasına bile geçemeden, deneylerde, testlerde olumsuz sonuçlar alınması sebebiyle başarısızlık olarak görülmüştü. Belki de Drithar, bu sebeple kurtarmak yerine yakmayı tercih etmişti. Kurtarmaya değer görmemişti ama kimsenin elinde bırakıp da bir insan oğula sahip olduğunun duyulmasını göze almamıştı.
Veyla hızla diğer tarihe geçti. "Birinci melez, ikinci gayzerinden de sağ çıktı. Eğer yaşamaya devam ederse Zenith onun önünde diz çökecek, o ise Konsey'in önünde. İkinci melez de, ikinci gayzerinden sağ çıktı. Büyüsünü hala sakınıyor ama o gayzerdeyken, yüzlerce su lunası, okyanusun bulunduğumuz alanına yaklaşıyor, duvarları zorluyor. Bağlantısı çözülemedi ama güvenlik önlemi olarak üçüncü gayzerine yeryüzünde sokulması önerildi. Üçüncü melez..."
Veyla çığlıklar duyduğunda gözlerini kitaptan kaldırdı. Kapıya doğru baktı. Bir gölge, koridordan bulunduğu alana yakınlaşıyordu. Gittikçe büyüyen gölgede yaklaşan her ne ise, şekilsiz vücudu gözüküyordu. Veyla ellerini yere yaslayarak hızla doğrulduğunda yaratık da kapıya vardı. Sadece bir saniye göz göze kaldılar ve hemen ardından yaratık çığlıklarla içeri girmeye çalıştı. Cüssesi kapıdan geniş olduğu için taşları sarsıp ufalayarak zorlarken Veyla birkaç adım geri çekildi. Nefesi kesilmiş, gözleri irileşmişti.
Başta tanıyamamıştı. Çünkü onu en son gördüğünde vücudunun sağ tarafı hala insan biçimini korumaya çalışıyordu. Yüzü, eski güzelliğini hatırlatmaya çabalar gibi lanete karşı direniyordu. Şimdi ise, lanete yenilmiş olmalıydı.
Önceden büyüyle ve teknolojiyle atarmış gibi görünen, kırmızı bir ışık olarak yanıp sönen kalbi bile şimdi sönmüştü. Sönmesine karşın, hala hayattaydı. Durmaksızın kıvranan siyah dumanlar gibi gözüken saçları, şimdi tüm vücudunu sarmıştı. Duvara her darbesinde, vücudunu saran dumanlar da öfkeyle titreyerek yükseliyordu. Hala bir tarafı daha büyük olan yüzünde derisi çatlamış taş gibi sertti. Çatlaklardan siyah sıvılar akıyordu. Çarpık ve asimetrik olan omuzlarıyla duvarı zorluyor, her darbesinde delip geçmeye biraz daha yaklaşıyordu ve Veyla hiçbir şey yapamıyordu. Hareket ettikçe vücudundan pullar ve ufalanmış taş parçalar dökülüyordu.
Göğsünden karnına doğru inen büyük yara izinde, siyah parıltılar dolaşıyordu. Kemikleri eklemlerinden taşmış gibi gözüken elleri duvara yumruklar atmaya başladı. Tırnakları adeta pençeleri gibiydi. Sivri ve kıvrımlıydı, duvara sürtündükçe tiz sesler çıkartıyordu ama kadının çığlıkları, Veyla'nın kalp atışlarını bile aşıyor olduğundan tiz sesler duyulmuyordu.
Veyla'nın son hatırladığında sönük olan kanatları artık uçmasına da yarıyor olsa gerek iki yanında ve kalkıktı. Tavana doğru uçuşup indikçe daha güçlü darbeler indiriyordu.
Elaiah Aldar.
Karam Kral'ının karısı,
Aslında kurbanı.
Uğursuz kelebeğin annesi,
Yaratık Kraliçe.
Veyla olabildiğince gerilediğinde sırtı raflara çarptı. Yaratıktan korkmak isterdi. Çığlıklar atmak, kaçmak... Ama o yaratığa koşmak istiyordu. Hıçkırıklara boğulmak ve sımsıkı sarılmak. Yaratık pençeleriyle onu parçalara ayırırken bile olsa, şimdi karanlığa gömülen gözlerine yakından bakabilmek. Artık onda kahverengiden yana hiçbir parça yoktu. Drithar'ın istediği olmuştu. Karısı artık bir insan değil, yaratıktı ve kızını dahi hatırlamıyordu.
Duvar gürültüyle parçalandığında Veyla, ona yaklaşan karanlığa "Anne..." diye fısıldadı. Annesinin her adımında sadece yer değil, Veyla'nın anıları da titrerken Veyla ellerini aralarında kaldırdı. Annesini uzak tutmak değil de, annesine ona saldırmadan önce eğer mümkün olursa ona dokunabilmekti derdi. "Anne, lütfen..."
Veyla annesine dokunamadan pençesi kadının bileğini yakaladı. Uzun, siyah ve esnek tırnaklar Veyla'nın bileğine dolanarak kadını hapsi altına alırken kendisine doğru çekti. Çığlığıyla birlikte vücudundan çıkan rüzgârlı duman Veyla'nın saçlarını geriletirken nefesini kesiyordu. Veyla, gözyaşlarına boğulurken annesi sımsıkı sararak kemiklerini kırana kadar onu boğacak bile olsa göğsüne sığınabilecek sanmıştı fakat annesi ardındaki duvara doğru fırlattı. Veyla duvara çarpıp acıyla inleyerek yere düştü. Annesi gürültülü adımlarla yaklaşırken Veyla bir elini yere yaslayarak doğruldu. Annesi hızlı sayılmazdı. Cüssesi onu yavaşlatıyordu, Veyla savaşmak istemese bile kaçıp gidebilirdi ama yaşlı gözlerle ona bakarken hareket edemiyordu.
"Anne benim!" dedi umutla. "Benim!"
Annesi Veyla'yı yakalayıp kaldırdıktan sonra yüzüne doğru çığlık attı. Aralanan şekilsiz dudaklarında sivri dişlerinin ardından siyah dili, çığlığıyla titrerken Veyla hıçkırıklara boğulmuştu. Veyla'yı tekrar fırlattığında kelebekleri etrafta uçuşuyordu ama hiçbir şey yapamıyordu çünkü Veyla, yapmalarını istemiyordu. Veyla, elini muhtemelen kırıldığı ya da çatladığı için nefes almasını zorlaştıran göğüs kafesine götürürken yerde kaldı. Tek gayreti başını kaldırıp annesine bakabilmekti. Sözler vermişti, yeminler etmişti kendisine. Ona ulaşabildiği gibi öldürecekti. Onu bu eziyetten kurtarabilecekti. İşte tam zamanıydı. Annesi karşısındaydı. Onu kurtarabilirdi.
Annesi kendisine varmadan göğüs kafesi iyileşti. Yerden olabildiğince hızlı kalkmaya çalışırken onun aksi yönünde uzaklaşmaya çalışıyordu ama vücudunu ondan yana çeviriyordu. Ellerini aralarında kaldırırken büyüsünü konuşturmalıydı ama yine "Anne!" diye seslendi. Orada bir yerlerde gerçekten annesinden yana hiçbir şey kalmamış mıydı? Her şey mi? Her şey mi karanlığa gömülmüştü?
Kadın çığlıklar atarken kollarını iki yanında gererek açtıktan sonra kanatları hareketlendi. Uçmaya başlayarak Veyla'ya daha hızlı bir şekilde yöneldi. Veyla hızla eğilip yere yattığında annesi ardındaki raflara çarptı. Veyla yerde sürünerek birkaç adım ilerledikten sonra kalkmaya çalıştı. Kalktığı gibi geriye doğru adımlarken sendeleyerek tekrar düştü. Ayaklarıyla yeri iterek gerileme gayretini sürdürürken annesi yeniden ona yönelmişti. Kanatlarını kullandığında daha hızlıydı.
Veyla ellerini aralarında kaldırdı. Gözleri büyüyle ışıldarken ellerine büyüyü çağırdı. Mor ışık ellerinde patlarken Veyla acıyla inledi. Annesi pençe şekline dönüşmüş ayaklarıyla ona uzanırken üst vücudu gerisinde kalmıştı. Veyla, kadın ona varmadan önce defalarca kez onu öldürebilir hatta hiç var olmamış gibi yok edebilirdi, ama yapamadı.
Annesinin pençe ayakları Veyla'yı yakaladığında acıyla inledi. Veyla'yı ayaklarında taşıyarak kapıya yöneldi. Taşlara çarparak kapıdan çıktıktan sonra dar koridorda uçmaya devam etti. Uçtukça pençelerini sağına doğru eğerek taşıdığı Veyla'nın taşlara çarpmasını sağlıyordu. Veyla'nın bilinci bir kapanıp bir açılırken konuşabildiği zamanlarda "Anne..." diye fısıldıyordu.
Daha geniş bir alana çıktıklarında annesi Veyla'yı yüksekten yere fırlattıktan sonra etrafında uçuşarak alçaldı. Yere vardığında Veyla gözlerini aralamaya çalışıyordu. Acıyla inledikten sonra başını sağa doğru çevirip ağzında biriken kanı tükürdü. Bir eli sırtına, diğer eli göğüs kafesine doğru giderken sessiz sessiz ağlıyordu. "Seni öldürmem lazım..." dedikten sonra acıyla inledi. "Ne kadar korkağım..."
Hala annesini kaybetmekten korkan küçük bir kız çocuğuydu...
Annesinin çığlığı tekrar yaklaştı. Veyla'nın gözleri annesine döndü. Kollarını iki yana gerdiğine göğsünün ortasındaki yarıktan, siyah, ahtapot solungaçlarına benzer uzuvlar çıkmaya başladı. Her biri havayı yarıp hızla Veyla'ya yönelirken Veyla onu öldürebilecek cesareti bulana kadar yaşayacağı her acıya hazırdı ama bu cesareti hiç bulamazsa, annesinin yaşamaya devam edeceği acılarına hazır değildi.
Solungaçlar Veyla'ya varacakken mavi büyüyle titremeye başladılar. Annesinin çığlıkları arttı. Solungaçlar ve annesi Veyla'dan uzaklaşmaya başlarken Veyla'nın gözleri etrafta gezinerek elleri yere yaslandı. Telaşla doğrulmaya çalışırken vücudu da iyileşme sürecini tamamlama gayretindeydi ama henüz iyileşemediğinden ve ruhunun da en az bedeni kadar yorgun olması sebebiyle tekrar yere yaslandı.
"Veyla!"
"Gölge?"
Gölge, büyüsüyle yaratığı Veyla'dan uzak tutarken bir yandan yaratık ile arasındaki mesafeyi koruyarak Veyla'ya yaklaşıyordu. Gözleri de kadının durumunu anlamaya çalışıyordu. Bulundukları alana ışık lunaları gelmemişti ve Veyla'nın kelebekleri yeterince aydınlatmıyordu. Gölge, duvarları ve tavanı büyüsüyle ışıklandırdığında yanına varmıştı. Veyla'nın kanlar içerisinde olması, adamın bir anlığına güçsüz kalmasını sağladı. Büyüsünden kurtulan Veyla'nın annesi onlara yöneldiğinde Gölge hızla kendisini toparlayıp yaratığı tekrar geri püskürttü. Yaratığı uzakta tutarken bir yandan Veyla'ya doğru eğilmeye başladı.
Veyla, kendisine doğru eğilen Gölge'ye inanamayarak baktı. "Geldin..."
Veyla, gücü yetse kalkıp sarılmak isterdi. Sesini bile duymak, başta hayalini kurmuş gibi hissettirmişti. Buraya gelene kadar her adımında, Gölge de yanında olsa her şeyin daha kolay olacağını düşünmüş, içten içe de ihtiyaçla yanında aramıştı. Şimdi her nasıl oluyorsa adam gelmişti işte. Onu takip etmiş olamazdı, sonradan mı aramaya başlamıştı? Nasıl anlamıştı?
Gölge, kolunu, ayağa kalkmaya çalışan kadının beline doladıktan sonra doğrulmalarını sağladı. Kadının vücudunu kendisine yaslayarak sımsıkı tutarken diğer eliyle büyüsünü yaratığa yönlendiriyordu.
Gölge nefes nefeseydi. Veyla'nın da görebileceği kadar endişeli gözüküyordu. Veyla'nın aştığı yolları aştığı için ıslak ve perişan haldeydi. Yetmezmiş gibi yaratıklarla karşılaşmış, annesinin de onlar gibi olduğunu anımsamıştı. Onlardan biri olmadığını biliyordu, öyle olsa hissedeceğini düşünüyordu. Yine de büyüsünü güçlü tutuyordu. Sonunda Veyla'yı bulabilmiş olduğu için rahatlasa da, o gelene kadar kadının ne zorluklardan geçtiği üstü, başından anlaşılıyordu. Kanlar içerisinde ve mahvolmuş gözüküyordu. Veyla'ya kızmak, ona söylemeden başını böyle belalara soktuğu için bağırıp çağırmak istiyordu ama önceliği onu buradan çıkartmaktı.
Veyla'yı koluyla göğsü arasına alabildiği için yaratığa odaklanmaya başlayan Gölge "Gitmeliyiz." diyerek Veyla'yı eşiğe çekerken yaratığa döndü.
Bu saniyelerde iyileşen Veyla da adamın, yaratığa büyü yönlendiren kolunu tutup indirmeye çalışırken "Dur, yapma!" diye çığlık attı. Gölge duraksarken Veyla, "Sakın öldürme!" diye yalvardı.
Gölge anlayamayarak baktı. Veyla yüzündeki gözyaşlarına ve kanlara yapışmış saçlarını geriye çekiştirdikten sonra tekrar Gölge'nin kolunu tuttu. Bu sırada kolunun altından çıkıp karşısına geçti. "Büyünü yönlendirmeyi bırak, canı yanıyor..."
Gölge, "Bırakırsam yaratık bize saldırır..." dediği sırada anlamaya başlamıştı. Veyla da "O yaratık değil..." dediğinde emin oldu. Veyla ağlar gibi "Annem..." dedi.
Gölge şaşkın bir şekilde "Annen mi?" diye sordu.
Veyla hızla daha da endişelendi. Gölge'yi gördüğü bir şekilde istemsiz güvenmiş, rahatlamıştı ama belki de söylememeliydi. Lavin de bir yaratık olmuştu, belki de Veyla onu yaratığa dönüştürmüştü. Sonrasında ise muhtemelen öldürmüştü. Yetmezmiş gibi adam buraya gelene kadar diğer yaratıklarla karşılaşmış, daha da öfkelenmiş, nefret dolmuş olmalıydı. Şimdi ise Veyla'nın bir sevdiğinin canı, Gölge'nin ellerindeydi. Veyla bunu yapmak için gelse de, karşılaştıklarında hala onu öldüremeyecek kadar küçük bir kız çocuğu olduğunu anlamıştı. Gölge'nin de yapmasını istemiyordu.
Gölge'nin gözleri, büyüsüyle uzak tuttuğu ve çığlıklar atıp duran yaratık ile Veyla'nın yaşlı gözleri arasında gezindi. Veyla adamın elini indirmeye çalışırken "Gölge, lütfen!" dedi. "Özür dilerim. Lavin için özür dilerim! Eğer bir şey yaptıysam... Özür dilerim ama lütfen! Ona zarar verme. Gölge!"
Gölge'nin kaşları olabildiğince çatılırken başını hafifçe eğdi ve gözlerini sımsıkı kapattı. Şimdi sadece Veyla'dan da değil, Drithar'dan intikam alabilmek için elinde müthiş bir fırsat vardı. Canının yandığı kadar canlarını yakabilirdi. Mahvolduğu kadar, onları da mahvedebilirdi. Sadece annesi için de değil, burada yaratığa dönüşmüş herkes için intikam alabilirdi. Sadece saniyeler içerisinde hem de. Tek bir nefeste her şeyi bitirebilirdi.
Ama... Veyla'yı bulana kadar ne hale geldiğini biliyordu. Eğer bulamasa, bir bu kadar daha yerin altına iner, aramaya devam ederdi. Yetmezse, okyanusun dibine kadar giderdi. Şimdi, başına bir şey gelmesinden bu denli korktuğu kadının kalbini söküp çıkartamazdı ki... Kendisine ettiği yeminler, annesinin hayaline verdiği sözler, kalbinde tutmaya çalıştığı ve artık ulaşamadığı o eski nefret... Şu an hiçbirinin bir önemi yoktu.
Veyla, Gölge düşünceli gözüktüğü için ağlayarak "Lütfen..." dedikten sonra ellerini adamın elinden çekip yüzüne yakınlaştı. Önce adamın yanaklarını elleri arasına aldı. Yüzünü görebilmek için eğildi ve Gölge'nin de gözleri aralandı. Veyla alınlarının birbirine yaslanmasını sağlarken tekrar "Lütfen..." diye fısıldadı. Sesinde dahi güç kalmamıştı. "Onun bir suçu yok."
Gölge, 'Yalvarmana bile gerek yok' diye düşünüyordu. 'Artık gelip bizzat annem yalvarsa bile, ben seni mahvedecek bir şey yapamam.'
"Koşmaya başla, olabildiğince uzaklaşınca bana seslen."
Veyla alınlarını ayırırken "Sen..." dediğinde Gölge bir anlığına yaratığa bakıp tekrar Veyla'ya baktı. "Onu bıraktığımda saldırmaya başlayacak. O sırada yeterince uzaklaşmış ol."
Veyla, "Aynı anda gidelim. Sen azrit hızınla beni de al..." diyeceği sırada Gölge lafını kesti. "Neler yapabildiğini bilmiyoruz, riske atamam. Hadi, koşmaya başla!"
Veyla, "O kadar da hızlı değil. Gölge, birlikte gidelim." diye ısrarını sürdürdü. Adamın elinden tutup aralarında indirmeye çalışırken "Birlikte gidelim." diye tekrar söyledi.
Gölge, "Riske atamam!" diye bağırdı. Veyla da "Ben de!" diye yükseldi.
Veyla "Beni buradan sağ çıkartacağına eminim ama onun..." derken sesi kısılmaya başladı. Bir elini Gölge'nin elinden çekip yavaşça ardındaki yaratığı, annesini gösterdi. Hıçkırıkları boğazına dizilirken dudakları titriyordu. "... onun canını sana emanet edemem Gölge..."
Gölge, kadının ona güvenmemesine şaşırmadı. Kendi canı konusunda güvenmeye başlamasına şaşırdı. Belli ki, bir gün gerçekten öldürmek isteyeceği ana kadar onu yaşatmak için ne gerekiyorsa yapacağını düşünmeye başlamıştı. Eğer, onun için daha neler yapabileceğini bilse, her konuda güvenmeye de başlardı ama işte. Gölge anlatamıyordu, henüz anlatamazdı.
Gölge, "Sana söz veriyorum." dediğinde Veyla 'yapma' der gibi hüzünle inledi. O sıra hafifçe dizlerini kırarak alçalıp yeniden yükselmişti. "Sen düşmanlarına verdiğin sözleri tutmazsın Gölge..."
Veyla'nın elini tutup kendisine çekerken "Bugünden sonraki her gün, biraz daha göreceksin ki, ben sana verdiğim sözleri de tutarım Veyla." dedi.
Veyla, "Gölge, güvenemem!" diye bağırsa da yakınlıklarını bozmadı. "Alevlerin içerisinde kalsam, senin kurtaracağına güvenirim ama beni oraya senin atmayacağına, güvenemem!"
"Ulan seni kurtarmama izin ver o zaman!" dedikten sonra Veyla'yı eşiğe doğru yönlendirmeye çalıştı. "Seni alevlerin içinden çekmeme izin ver."
Veyla telaşla dönüp yeniden Gölge'nin elini tuttu. "Sensiz gitmeyeceğim."
Tek derdi, annesini hayatta tutmak da değildi. Eğer gittiğinde ve Gölge saldırmayı bıraktığında kendisini kurtaracak kadar hızlı olamazsa, Veyla Gölge'yi kurtaramazdı ki... Kurtarabilir miydi? Annesine nasıl saldırabilirdi? Aynı anda gitmeyi denemezlerse, Gölge ardında kalacaktı ve burada annesi Gölge'ye saldırırsa, Veyla zarar görmesini istemeyeceği iki kişinin savaşını ağlayarak izlemek dışında ne yapabilirdi?
Gölge kızgın bakışlarını diktiğinde Veyla başını iki yana salladı. Gözyaşları içerisinde olması Gölge'nin öfkesini yumuşatıyordu. Kadının vazgeçmeyeceğine iç çekerek ikna oldu. Kadın güvenmemekte haklıydı. Gölge'nin yerinde başka bir düşman olsa, şimdiye gözünü kırpmadan intikam alırdı. Gölge de büyük büyük konuşmuş, nefretler kusmuştu. Gölge, önceden yalayacağı lafı tükürmezdi, Veyla için bu kaçıncı sözünden dönüşüydü?
Gölge burnundan sıkkın bir nefes verip boşta olan eliyle kadının elini tuttu ve kendisine çekti. O sıra Veyla'nın annesinin çığlıkları kesilmiş, hırıltılı nefesler alıyordu. Veyla, endişeyle "Ölüyor! Büyünü geri çek!" diye bağırdığında Gölge büyüsünü yönlendirmeyi bıraktığı gibi Veyla'yı kucağına alıp hızla çıkışa yöneldi. Veyla da sımsıkı Gölge sarılırken yüzünü boynuna gömdü. Gölge azrit hızıyla koşarken ayaklarının altındaki yer gürültüyle sallandı. Işık böceklerinin olduğu alandan çıkmak üzereyken eşik tavandan kopan parçalarla kapanmaya başladığında Gölge zamanında geçemeyeceklerini fark ettiği için yavaşladı. Veyla başını Gölge'nin boynundan kaldırıp endişeyle "Ne oluyor?" diye sorduktan sonra arkalarına baktı. Duvarlar, tavan titriyor, taşlar ufalanarak üstlerine düşüyordu. İleriden koşarak gelen annesini görebiliyordu.
Gölge, "Ben oyalayacağım, sen şu taşlardan kurtul." derken kadını kucağından indirdi. Kadının kafasına doğru kolunu kaldırıp eğilmesini sağlarken daha güvenli gördüğü yere çekti. "Tavana dikkat et."
Gölge, kopan parçalardan Veyla'yı korumaya çalışırken kadının dehşete uğramış gözlerle annesi baktığını gördüğünde yanaklarından kavrayarak kendisine çevirdi ve yüzlerini yakınlaştırdı. "Bebeğim duyuyor musun beni? Büyüne ihtiyacımız var. Sallanmalar durmazsa, taşların altında kalırız. Büyünle kontrol altına almalısın. O sıra ben onu oyalayacağım."
"Canını..."
"Canını yakmayacağım." dedikten sonra güven vermek isteyerek başını salladı. "Sadece oyalayacağım."
Yaratık iyice yaklaştığında Gölge, Veyla'yı hafifçe taşlara doğru ittirirken "Hadi!" diye bağırdı ve yaratığa yöneldi. Yaratığı, Veyla'nın da girmiş olduğu arşiv odasına çekmek için yıkılmış eşikten girdi. Yaratık da onun peşinden girerken Veyla titreyen ellerini yüzüne yaslayıp kendisine gelmeye çalıştı. Rafların da devrildiğine dair gürültülü sesler gelmeye başladığında Veyla'nın gözleri arşive döndü. Koşarak arşiv eşiğine vardı ve annesini, Gölge'yi odanın diğer ucuna doğru fırlatırken gördü. Gölge düştüğü yerden kalktıktan sonra yaratık ona varana kadar duvar diplerinde ilerleyerek etrafında dönüyordu. Yaratık tekrar koşmaya başlayınca Gölge azrit hızıyla ardına geçti. Veyla bir an adam saldıracak sandı ama tek yaptığı yaratığı yanıltmak, oyalamaktı. Gölge, onu izleyen Veyla'yı fark ettiğinde "Hadi!" diye bağırdı ve sallantılar yüzünden üstüne düşen raf ve kitapları gösterdi. "Burası daha fazla dayanmaz."
Veyla hızla başını onaylar şekilde sallarken saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırıp etrafına baktı. Belli ki annesinin böyle bir yeteneği de vardı. Belki de savunma mekanizması. Her yer sallanıyordu ve burası yıkılırsa, olan sadece Veyla'ya olmazdı. Annesi ve Gölge de aynı enkazın altında kalırdı. Öyle olsa yine iyiydi, büyüyle kurtulma imkânları olabilirdi. Okyanusa katılacakları kadar yıkım yaşanırsa, sonsuz bir ölüm döngüsüne hapsolurlardı ve tüm bunlar, Veyla yüzünden olurdu. Adam, Veyla'nın peşinden gelmişti. Belki kontrol etmek için, belki de kurtarmak için...
Gölge tekrar bir yere savrulmuş olmalıydı ki adamın kısık inlemesini duydu. Dikkatini toplamaya çalışırken Gölge'nin canının yandığını duymak yardımcı olmuyordu. "Hızınla kaçsana!" diye bağırdı Veyla, onlara bakmıyor olsa da. Gölge o hıza sahip olarak yaratığa nasıl yakalanıyordu ki?
Gölge, "Beni yakalayamadıkça sana yöneliyor!" diye cevap verdiğinde Veyla'nın omuzları iyice çöktü ve üzgün bir şekilde karşı duvara baktı. Veyla'ya saldırmasın diye, bilerek yakalanıyordu.
Veyla ağlar gibi "Yapamıyorum!" diye bağırdı. "Dikkatimi toplayamıyorum."
Gölge, yeni bir darbe daha almış olacak ki acıyla inledikten sonra "Yapman lazım!" dedi.
"Ama korkuyorum..."
Yapamamaktan korkuyordu. Annesine bir şey olmasından korkuyordu, Gölge'ye bir şey olmasından korkuyordu.
Birkaç saniye es verişten sonra "Hadi, güzelim!" dedi. "Sana güveniyorum."
Veyla, sadece 'güzelim' kelimesiyle bile ne kadar güç aldığını fark ettikten hemen sonra 'güveniyorum' deyişini duydu. Herhalde, bu andan, büyüsünün gücünden bahsediyor olmalıydı ama Veyla'nın bunu duymaya ihtiyacı olmuş olmalıydı ki gözleri büyüyle ışıldadı. Büyü vücudundan özgürlüğe kavuşurken ellerini iki yanında kaldırdı. Gölge, yaratığın arkasına doğru kaçtıktan sonra yaratık tekrar eşiğe yöneldiğinde önüne geçti. Mor büyü git gide her yere ulaşırken yaratık Gölge'yi tekrar yakaladı. Kanatlarıyla havalanırken yerle bir ettiği kitaplığın ardına doğru uçmaya başladı. Ardındaki boşluğa doğru Gölge'yi fırlattıktan sonra hızla alanın üstüne doğru çarptı. Gölge yerden kalkmak üzereyken yaratık tekrar geri çekildi ve çığlık atarak duvara bir kere daha çarptı. Duvar gürültüyle parçalara ayrılırken ardı boyunca taşlar da yıkılmaya başladı. Gölge hızla kaçmaya çalıştı ama yerden kalkıp öne atılmaya çalışırken bir bacağı yıkılanların altında kaldı. Acı ve öfke karışık bir şekilde inlerken kemerindeki bıçağa yöneldi ama düşmüştü. Bacağını kesmek niyetindeydi, nasıl olsa uzvu kendisini yenilerdi ama kesecek bir alete ulaşamıyordu. Büyüsünü taşlara yönlendirerek yok etmeye başladı ama Veyla gibi her birine hükmederek kaldırmadıkça, Gölge yok ettikçe yenisi gelecekti. O sıra yaratık tekrar Gölge'ye yöneldi.
Gölge, "Ah kelebek..." derken kollarını vücuduna siper etti. Sen nelere kadirsin.
Veyla, sallantıları durdurup yollarını açtıktan sonra gürültüleri de duyduğu için hızla arşiv yerine döndü. Buranın arşivle alakası kalmamıştı. Her yer, her yerdeydi, raflar kitapların üstüne yıkılmıştı. Veyla, tam olarak okuyamadığı kitabı da yanına almak isterdi ama kim bilir, neredeydi. Belki de parçalara ayrılmıştı. Annesinin göğsünden çıkan solungaç benzeri uzuvların bacağının üstüne taşların yıkıldığı Gölge'nin boynuna dolandığını gördü. Adam hala karşılık vermiyordu. Veyla, adamın gerçekten sözünü tutmasına karşı şaşkınlıklar içerisinde onlara doğru koşmaya başladı.
"Durdurdum!" diye bağırırken gözleri annesi ile Gölge arasında gidip geliyordu. Gölge, boğuluyor olduğu için cevap veremediğinde Veyla yüzünü buruştururken ellerini yanaklarına götürdü. Annesinin ilgisini çekse, Gölge kendisini kurtarabilir miydi? Eğer kurtaramazsa Veyla ne onu, ne de kendisini kurtarabilirdi.
Veyla, Gölge'nin bacaklarının üstündeki taşlara büyüsünü yönlendirmeye başladı. Gölge'nin ezilmiş bacağını boşa çıkarttı. Yaratık, uzvuyla boğazını sıktığı Gölge'yi havaya kaldırarak hareketlendi. Kanatlarını çırpmaya başladığında Veyla "Hayır, hayır..." diyerek ona doğru birkaç adım attı ama annesi durmadı. Gölge ile birlikte eşiğe doğru uçmaya başladı. Uçarken daha hızlı olduğu için hızla eşikten çıkmıştı. Veyla, "Gölge!" diye bağırırken arkalarından koşmaya başladı. Eşikten çıktıktan sonra soluna döndü. Annesi hızla gözden kaybolmaya başlarken Gölge hala kendisini korumuyordu.
Veyla, neredeyse çığlık atarak ellerini kaldırdı. Yüzü olabildiğince buruşurken gözlerini sımsıkı kapatarak başını sağına çevirdi. Bakmadan büyüsünü yönlendirmeye başladı. Annesi mor büyüyle titreyerek dururken Gölge'nin boynunu sıkan uzvu gevşedi. Gölge'nin vücudu yere doğru düşerken kararan gözlerini kırpıştırarak kendisine gelmeye çalıştı. O sıra ellerini yere yaslayarak doğrulma gayretindeydi. Bacağı da, iyileşiyordu.
Birkaç saniye sonra Veyla gözlerini açmadan "Gölge!" diye bağırdı. Gölge, mor büyüyle titreyen yaratığa bakarak yerden kalktıktan sonra henüz iyileşmeyen boğazı yüzünden pürüzlü sesiyle "Veyla?" dedi.
"İyi misin?"
Gölge, sendeleyerek yaratığın yanından geçtikten sonra "Hiç bu kadar iyi olmamıştım." dedi. Veyla alay sandı, ama alay değildi. Gölge'nin vücudu hızla iyileştiği için birkaç adımdan sonra hızlanmaya başladı ve en sonunda azrit hızıyla Veyla'nın yanına vardı. Veyla'nın gözleri de aralanıp yanına gelmiş Gölge'nin vücudu üzerinde gezindi ve bu bakışlar Gölge için çok tanıdıktı. Gölge de, bir tehlikeden sonra Veyla'nın yanına vardığında böyle bakardı. Şimdi de kadının öyle baktığına şahit oluyordu.
Biraz önce ölümlerden dönmemişçesine dudakları kıvrılmaya çalışırken Veyla da Gölge'nin gözlerine baktı. Gölge, "Artık bırakabilirsin." dediğinde Veyla, büyüsüyle durdurduğu annesine doğru baktı. Hala mor büyü titreyerek büyük cüssesinde dolaşıyordu. Kendisini korumak için annesinin canını yakamamıştı ama... Gölge'yi korumak için yapmak zorunda kalmıştı.
Veyla'nın büyüsü vücuduna döndü. Bu gerçeği fark ettiği için güçsüz hale gelen vücudunda elleri iki yanına düştü. Yaşlı gözlerle annesine baktı. Vücudu, Veyla'nın büyüsünün yarattığı etkiden ve acıdan kurtulmaya çalışıyordu. Dudaklarından bir hıçkırık kaçarken canını ne kadar yakmış olabileceğini düşündü. Hiç kimse ona saldırmıyorken bile, annesinin canı yanıyor olmalıydı. Böyle bir yaratığa dönüşürken canını ne kadar yakmışlardı? Şimdi de Veyla yakmıştı... Onu tek nefeste öldürmeli, bu acıya son vermeliydi ama hem yapamamış, hem de saniyeler boyunca büyüsünü yönlendirmişti.
Gölge, yıkılmak üzereymiş gibi duran Veyla'yı kucağına aldığı gibi koşmaya başladı. Birlikte obsidyenin altına vardılar. Gölge büyüsünü yönlendirerek obsidyen boşluğu yaratırken Veyla'nın kelebekleri yukarı çıkmalarına yardımcı oldu. Veyla, yaratıkların yeniden bu alanın üstüne yatmış olmalarını beklerdi ama hala Veyla'nın savurduğu yerlerdelerdi. Gölge yoluna devam edeceği sırada Veyla "Ölmüşler mi?" diye sordu. Sesi titrekti, hıçkırarak ağlamak istiyordu.
Gölge, birkaç saniye dinledikten sonra "Yaşıyorlar," dedi. "Buna yaşamak denirse."
Yolları aşıp okyanusa atlamaları gereken alana vardıklarında Gölge, Veyla'yı kucağından indirdi. Veyla'nın gözleri ardında bir şekilde yere yığılacağı sırada Gölge hızla kadını tekrar tuttu. Birlikte yavaşça yere otururlarken Veyla hıçkırıklara boğuldu.
Gölge "Şş..." derken Veyla'yı kolları arasına aldı. Sırtını mağara duvarına yaslarken Veyla'yı kucağına çekti. Veyla hiç yabancılamadan adamın göğsüne yerleşti ve yakalarını sımsıkı tuttu. Gölge'nin bir eli kadının yanağında gezinirken, diğer eli de kolunda, omzunda ve sırtında geziniyordu.
Veyla, ağlayışları arasından "Bir yaratığa sarılmak istedim..." dediğinde Gölge çenesini, kadının başına yaslarken yüzünü buruşturdu. Ben de isterdim, diye düşündü. Eğer yaratık haliyle bile olsa, annesi Lavin'le karşılaşsa Gölge de sarılmak isterdi.
Gölge "Geçti..." derken çenesini kaldırdı. Kadının sırtındaki eli, saçlarına doğru yol aldı ve sevmeye başladı. Dudaklarını da kadının saçlarında gezdiriyor, sakinleştiren sessiz öpücükler bırakıyordu. Veyla'nın hıçkırıkları, iç çekişlere dönene kadar öylece kaldılar. Adamın burnu kokusuna dolarken ve şefkatli temasları dört bir yanını sararken Veyla gözlerini araladı. Yavaşça başını kaldırdığında Gölge de gözlerini araladı. Veyla'nın elleri, Gölge'nin göğsündeyken kadın hala ıslak olan gözleriyle adama baktı. Gölge'nin bu bakışlara içi giderken yetmezmiş gibi kadın pürüzlü sesiyle konuşmaya başladı. "Canını çok yakmış mıyımdır?"
Gölge çenesinin ucuyla Veyla'yı gösterirken kuruyan dudağını yaladı. Kaşları kalkarken gözleri hüzünle baktı. Bunu sorarken bile Gölge'nin de canı yandı. "O senin canını çok yaktı mı?"
Veyla başını iki yana sallarken eğip "Bu önemli değil." dediği gibi Gölge kadının yanağındaki elini bir çenesine götürüp nazikçe kaldırdı. Göz göze geldiklerinde Gölge kadının acılardan alıp huzura sürükleyen sesiyle "Söyle." dedi.
Veyla, "Elinde değildi." dediğinde Gölge burukça gülümsedi. "Senin de elinde değildi."
Benim için yaptın, diye düşündü. Orada da 'hiç bu kadar iyi olmamıştım' deyişi bundandı. Gölge yanlarına yetiştiğinde Veyla acılar ve kanlar içerisindeydi. Kendisini korumak için bile annesinin canını yakmamıştı ama Gölge için yakmıştı. Gözlerini ve başını kaçırıp zorlanarak olsa bile, yine de yapmıştı.
Veyla yavaşça başını onaylar şekilde sallarken, buna inanmaya ihtiyacı vardı. Gözleri adamın gözlerinde gezindikçe kalbindeki yük hafifliyordu ama yerini alevlere bırakıyordu. "Öldürmedin..." diye fısıldadı. Duygu karmaşası yüzünden yeterince şaşırmamıştı ama olanı biteni anca idrak edebiliyordu. Gölge, eline böyle bir şans geçmesine rağmen intikam almamıştı. Yetmezmiş gibi, kendisine ne olursa olsun sırf Veyla öyle istedi diye Elaiah'ın canını yakmamıştı.
Adamın kucağında, iyice ona döndükten sonra omuzlarına tutundu. Dizleri ve alt bacakları, adamın iki yanından yere doğru yaslandı. Gölge'nin de bir eli kadının beline inip sararken diğer eli saçlarında geziniyordu. Veyla idrak ettikçe yükselen şaşkınlığıyla birlikte "Beni mahvedebilirdin," dedi. "Lavin'in intikamını alabilirdin."
Gölge de gözlerini Veyla'nın gözlerinde gezindirirken yavaşça "Yapabilirdim." dedi.
Veyla, "Ama yapmadın." dediğinde Gölge de "Ama yapmadım." dedi.
Veyla, şaşkınlığı yüzünden okunur şekilde "Neden?" diye fısıldadı. Anlayamıyordu. Gözlerini kırpıştırırken kaşları çatık haldeydi.
Gölge dudağının kenarını yalarken gözlerini kaçırdı. Ölmüş lunalarda gözlerini gezdirirken nedenini düşünmesine gerek yoktu, biliyordu. Her şeyi, tek bir işaret açıklayabiliyordu. Bütün karmaşaların cevabı sol omzunda birikmişti. Bıçakla söküp atmaya çalışmış, kendisini defalarca kez öldürmüştü ama her hayata döndüğünde omzundaki işaret yerli yerindeydi. Nasıl ki Veyla'ya karşı olan hislerinden kurtulamıyor, artık o işaretten de kurtulamıyordu. Aşk, demek miydi? Aslında biliyor ama kabul edemiyordu... Döndüklerinde Baş Terra'nın yanına uğrayacaktı.
"Drithar'ı neden öldürmediysem." dedikten sonra gözlerini Veyla'ya çevirdi ve yutkundu.
Veyla'nın çatılmış kaşları kalktı. "Ben öyle istedim diye mi?"
Benim için mi?
"Sen öyle istedin diye."
Senin için.
Sessizlik başladığında Veyla da adamın anlam dolu bakışlarına eşlik ediyordu. Annesini o halde görmesiyle paramparça olmuş her kalp kırığı şimdi yavaşça birleşiyor gibiydi. Bir süre sessizlikten sonra "Peki, beni nasıl buldun?" diye sordu.
"Ortalıklarda yoktun, babanın yanındasın sandım. Öyle olmadığını görünce de, peşine düştüm."
Veyla, "Bu sıralar hep peşimdesin." dediğinde Gölge iç çekti. Başını hafifçe sağına eğip doğrulturken gözlerini de eş zamanlı kapatıp açmıştı. "Etrafındayım, diyelim."
Veyla bu kadar yoğun ve karmaşık duygularla baş etmeye çalışmıyor olsa gülümserdi ama dudakları şaşkınlık dışında bir tepki veremiyordu. "Peki, yukarıda Drithar'la neler oldu?"
"O da, bir şeyi benden saklamaya çalışıyordu, geri çekilmem ona yetti, sakladığı her ne ise onunla ilgilenmeye devam etti. Ben de buraya açılan yerde bekleyen kelebeklerini gördüm. Sonra da izleri takip ettim."
Kokunu.
Ezbere bildiğim kokunu, takip ettim.
"Yani, Drithar'ın sakladığı şeyin değil, benim peşime mi düştün?"
Gölge, birkaç saniye sessiz kaldı. O sıra düşünceli gözlerle bakarken dilini çiğniyordu. En sonunda sıkkın bir nefes alıp "Öyle oldu." dedi. Veyla şaşırarak sordukça, Gölge de şaşırıyordu. Dışarıdan duyduğunda, yaptıkları ne kadar da kulağa garip geliyordu. İntikam almaya yeminler ettiği düşmanlarından alabileceği intikam fırsatını elinin tersiyle itmişti. Drithar'ın peşine düşebilecekken, tek önemsediği Veyla'yı bulmak olmuştu.
Veyla'nın gözleri adamın omuzlarına doğru inerken ne kadar sorarsa sorsun elle tutulur cevaplar vermediğinin farkındaydı ama sadece bu soruları soruyor olabilmesi bile şu an Veyla'yı yeterince şaşkınlığa sürükleyebiliyordu. Gölge henüz neden yaptığını açıklamasa da... Bunları gerçekten yapıyordu. Veyla'yı tehlikelerden kurtarıp durması yetmiyor, Veyla'nın korkularını dahi kurtarmaya başlıyordu.
Veyla, "Kabul." dedi.
Gölge'nin kaşları ve gözleri şaşkınca oynamaya başlarken sırtını hafifçe duvardan ayırıp "Evlilik..." diye başladığı sırada Veyla, "O konuda seçim şansı bırakmadın." diye sızlandı. Gölge "Ha..." diyerek sırtını duvara yaslarken yüzündeki ifadeler donuklaştı. Veyla, "Seninle o görüntüleri arayacağım." dedi.
Belli ki, görüntüleri bilenlerin Konsey'le bağlantısı vardı ve Veyla'nın Konsey'le ilgili öğrenmesi gereken şeyler vardı. Seksen... Veyla umut etmek istemiyordu ama seksen yaşıyor olabilirdi. Belki de Veyla'nın da yakın zamana kadar olduğu gibi anılara ve duygulara sahip olmayan ruhsuz canavarları olarak ama... Veyla'da bir şeyler değişmeye başladıysa, belki seksende de değişmez miydi? Belki de seksen ölmüştü. Melez bir, başka biriydi ama Veyla bu işin peşini bırakamazdı. Belki de melez bir ve üç kendisini Konsey'den kurtarmanın bir yolunu bulmuştu. Veyla eğer onlara ulaşırsa, kurtulup kurtulamayacağını da öğrenebilirdi. Çünkü... Kurtulmak istiyor gibi hissediyordu. Sanki Konsey'den kurtulabilse, özgürleşecekti ve özgürleşirse... Hayatını başka türlü yaşayacak gibiydi. En azından isterdi, yaşayabilir miydi hiç bilmiyordu ama... Şimdi birbirlerine yoğun bir şekilde bakarken bu okyanus gözlerin düşmanı olmaya çalışmaktan çok yorulmuştu. Veyla eğer bu adamdan oldukça hak ettiği şehrini almak zorunda kalmazsa... Gölge Veyla'dan nefret etmeye devam etse de olurdu. Veyla bununla yaşamaya çalışırdı. Adamı o denli yaralamasa, Veyla'ya yeterdi.
Gölge, "Bir şartım var." dediğinde Veyla hala ağlamaklı bir sesle, "Tekrar sen teklif etmiştin." diye hatırlattı. Başta Veyla teklif etmiş bile olsa, sonrasında araları mahvolmuştu ve kimseden özür dilemeyeceğini iddia etse de af ister gibi davranan Gölge, yeniden teklif etmişti. Şimdiyse bir şart koştuğunu söylüyordu.
Gölge, şartını dile getirdi. "Başını bensiz hiçbir belaya sokmayacaksın."
Veyla sessiz kaldığında Gölge yüzlerini yakınlaştırıp "Duydun mu?" diye sordu. Kadının saçlarındaki eli çenesine doğru kaydı. Çenesinin ucunu nazikçe tutup yüzünü de kendisine doğru kaldırırken "Okyanusun dibine kadar inip tehlikeden tehlikeye atlaman gerekecekse,..." derken burayı kasteder gibi etrafına bakmıştı. Gözlerini yeniden Veyla'ya çevirip "... benimle atlayacaksın. Bulutların ardına ulaşıp gökyüzüyle savaşman gerekecekse, benimle savaşacaksın."
Yeryüzünde ve gökyüzünde, yanımda olacaksın.
"Seninle değil, senin yanında mı savaşacağım?"
Gölge, başını onaylar şekilde sallayarak "Evet." dedi. "Beni dinlemezsen, ben seni yine bulurum ama uğraştırma."
Beni korkutma, demek istiyordu. Gölge onu her şartta, her ihtimalde, imkânsızlıkta bulurdu ama bulana kadar aklı çıkardı.
Veyla'nın sessizliği şaşkınlıktandı. Gölge ise cevap bekliyordu. Yine seçme şansı bırakmamıştı ama yine de onay görmeye ihtiyacı vardı. Veyla'nın gözleri yeniden dolarken başını yavaşça onaylar şekilde salladı. Adama ne kadar güvenebilirdi, bilmiyordu ama güvenmek istediğini biliyordu. Hem de, başını her belaya soktuğunda adama ihtiyaç duyduğunun da farkındaydı. Adam yokken dahi, hayaline tutunmuştu. Böyle bir teklifi, nasıl reddederdi ki? Bir gün Konsey'le savaşması gerekirse, adamın da onunla savaşıp savaşmayacağını merak etti.
Onay verişiyle rahatlayan Gölge hemen ardından kadının ağlamaya başladığını gördüğünde, tüm vücudu tekrar gerginlikle kasıldı. Veyla kadar güçsüz kalan sesiyle "Şimdi ne oldu?" diye sorarken kadının çenesindeki eli yanağına yükseldi ve başparmağı kadının yaşlı kirpiklerine vardı. Veyla'nın gözleri kapanıp başı eğilirken yüzü olabildiğince buruştu. O sıra Gölge, kadının yaşlarını silerken, kadın gibi yüzünü buruşturmuştu. Veyla her şey yüzünden ağlıyormuş gibi hissediyordu. Biraz başına gelenler, biraz bugüne kadar yaşadıkları, biraz kaybettikleri, biraz annesi ve... Gölge. Gölge'nin bir düşman gibi davranmadığı her an, Veyla içinde tuttuğu duygularının saldırısına uğruyordu. Onları, artık kendi nefretiyle bastıramıyordu, nefret diye bir şeyi kalmamıştı ama Gölge böyle davrandığında, Gölge'nin nefretiyle de bastıramıyordu.
Ağlayışlarını açıklamak için, dudaklarından sadece annesine olan sebepler çıkabilirdi. Belki bir gün... Bir gün, daha fazlasını da anlatırdı. Gölge için olan her şeyi, Gölge'ye de anlatırdı. Belki o gün, Gölge'nin de anlatacakları olurdu...
"Onu öldürecektim..." dedikten sonra burnunu çekti. Veyla yüzünü eğdikçe, Gölge de başını duvardan ayırmış, kadının başına doğru eğilerek ona yakın olmaya çalışıyordu. Veyla'nın dudaklarından bir hıçkırık kaçtı ve o sıra başını iki yana doğru salladı. "Onu hatırladığımdan beridir kendime sözler veriyorum. Bir gün karşılaşırsak, onu bu eziyetten kurtulmak için öldürecektim."
Gölge, kadının yanaklarından kavramış bir yandan başparmakları ile gözyaşlarını silerken bir yandan da o güzel yüzünü görebilmek için kaldırmaya çalışıyordu. Veyla da teslim olarak başını kaldırdıktan sonra yaşlı gözlerini araladı. Gölge'nin şefkat ile Veyla'yla ilgilendiğini gördüğünde ağlama isteği arttı. Gerçek miydi? Gölge başlarda sadece felaketti, yakın zamana kadar ise hep felaketi olduktan sonra Veyla'nın sığınağı olurdu ama bugünlerde... Bugünlerde sadece sığınağıydı. Veyla yine mahvolacağı bir umuda mı sığınıyordu? Adamın ona dokunan ellerine, yumuşak bakan gözlerine, bu sefer delip geçmeyen, nefret kusmayan sözlerine, inanamıyordu.
Veyla ağlayışları arasından fısıldadı. "Güçsüzüm..."
Annemi öldüremeyecek kadar güçsüzüm...
Sana karşı güçsüzüm ama bazen de sayende güçlüyüm...
Gölge olumsuz anlamda başını iki yana salladığında Veyla tekrar hıçkırdı. "Bugün daha da anladım. Artık bunu yapamayacak kadar güçsüzüm."
Gölge, kadının gözlerinden akan yeni yaşı da nazikçe, gözyaşını bile sever gibi sildikten sonra "İçinde hala ona dair bir umut taşırken ondan vazgeçemezsin Veyla." dedi.
Benim sana olan hislerimden vazgeçemediğim gibi. Vazgeçmeye çalıştıkça daha da kapıldığım gibi...
Veyla burnunu çektikten sonra "Umut neden imkân beklemiyor ki?" diye sızlandı.
Gölge burukça ve yamuk bir şekilde gülümsedi. Gözleri kadının güzel yüzünde gezinirken iç çekti. "Biz de beklemeyelim diye..."
Veyla düşünerek bakarken Gölge'nin gözleri kadının dudaklarına doğru indi. Veyla, adamın gözlerinin yolculuğunda ufak bir duraksayış sandı ama adam bakmaya devam etti. "Yoksa imkânsızlar, imkânsız kalırdı."
Veyla titrek sesiyle "Zaten öyle değil mi?" diye sordu. Adamın düşüncelerini merak ediyordu. İkisi de birbirinden habersiz, birbirlerinden bahsediyorlardı. "Sence imkânsızlar, ihtimalli mi?" diye sorularını sürdürürken, onun da bakışları adamın dudaklarına doğru inmişti.
Gölge kadını öpmek istedi. Kadın, Gölge'nin kardeşine âşık olduğunu bağırıp çağırmasına rağmen, Gölge her zerresiyle onu öpmek istiyordu. Zamanında Veyla'ya, onu istese Yıldat'ın yolunda bir çakıl taşı bile olamayacağını söylemişti ama şimdi, tüm bu nefret sebeplerini aşsa, Yıldat'ı aşamayacakmış gibi korkuyordu.
Öperse, ne olacağını merak etti. Şu an bunu yapmak için, hislerinden başka hiçbir sebebi yoktu. Kadın rahatsız olursa, hiçbir bahaneye sığınamazdı ve bu kadar yakınlarken, kadın adamın temaslarına izin veriyor, hala kucağından inmiyorken Gölge bu anı bozmak istemedi. Kadının yanağıyla birlikte gözyaşlarını da severken fısıldadı. "Belki de imkânsız sadece, henüz yaşanmamış bir ihtimaldir..."
Gölge, içi gittiği dudaklardan gözlerini güçlükle alırken yutkundu. Gözlerini Veyla'nın gözlerine çıkardığında, kadının da onun dudaklarına baktığını gördü. Kaşları kalkarken Veyla'nın da gözleri yükseldi. Adama yakalandığını fark eden Veyla gözlerini kaçırırken sesini temizleyerek ellerini yüzüne götürdü. Gölge yavaşça ellerini kadının yüzünden çekse de temaslarını sonlandırmadı. Kadının belinin iki yanından tutmaya başladı. Veyla da o sıra yaşlı gözlerini siliyordu. "Sen de beni yeneceğine emin olmuş olmalısın." dedikten sonra alayla gülmeye çalıştı. "Ağlayıp duran bir düşman..." diye kendisiyle dalga geçtikten sonra ellerini, adamın dudaklarına bakıp bir de yakalandığı için oymak üzere olduğu gözlerinden çekip Gölge'nin karnına doğru indirdi. Adamın kurumak üzere olan gömleğinin uçlarıyla istemsiz bir şekilde oynamaya başlarken gözleri etraflarında geziniyordu. Bakışlarını Gölge'den uzak tutmaya çalışıyordu.
Gölge, kadının geri kaçar gibi davranmasına rağmen hala temaslarını kesmeyip aksine sürdürmesine baktıktan sonra gözlerini karnından alıp yeniden Veyla'ya yükseltti. Dudakları ondan izin almadan konuştu. "Bir sır vereyim mi kelebek?"
Veyla'nın gözleri Gölge'ye döndüğünde Gölge yavaşça başını iki yana sallarken "Uğursuz değil," dedi. "Sadece, kelebek."
Veyla, adamın gözlerine takılı kalırken göğsüyle aynı anda boğazına da bir his oturdu. Kızarık gözlerle bakarken hıçkırıkları, adamı duymayı beklemek için sabrediyor gibiydi. Veyla, 'uğursuz kelebek' olmaktan, buna dönüşmekten ne kadar rahatsız olduğunu belli etmişti. Adam da bunun üstüne gitmek yerine, dikkat ediyor, hatta öyle görmediğini söyler gibi 'sadece kelebek' diyordu.
Dudakları donup kalmasa kıvrılacaktı. Şaşkın bir şekilde yavaşça başını onaylar şekilde salladı ve her zerresiyle adama dikkat kesildi.
"Nixsus'a ilk geldiğinde seni yeneceğime emindim."
Veyla'nın gözleri kısılırken zihni, hemen ardından gelebilecekleri düşünüp tartıyordu ama kulaklarında atan kalbi, bir sonuca ermesine yardımcı olmuyordu.
Gölge "Ama artık biliyorum," dedi. Düşünceli ve kısık gözlerle bakarken dilini gergin dudaklarında gezdirdi. En sonunda söylemeye karar verip çenesinin ucuyla Veyla'yı gösterdi. "Sana her an yenilebilirim."
Veyla'nın kaşları olabildiğince yükseldi. Şaşkın dudakları hafifçe aralıktı. Gözlerini kırpıştırırken titrek nefesler alıyordu. Adam itiraf ediyordu. Veyla nasıl ki, Gölge'ye karşı yenilmek üzereymiş gibi hissediyordu, Gölge de öyle mi hissediyordu?
Veyla, zihniyle birlikte "Neden?" diye sordu. Sesi pürüzlü ve titrekti. Anlayamayarak bakıyordu ama kalbi istediğine yoruyor, heyecanlanıyordu.
Gölge'nin bir eli kadının belinden yükseldi. Parmakları hafifçe avucuna yaslanırken başparmağı ve parmaklarının üstüyle kadının yanağına sever gibi temas etmeye başladı. Öyle küçük, öyle belirsiz bir temastı ki, gerçekten Veyla'nın yanağını mı seviyordu yoksa tüm bunlar zihinlerinin tamamladığı hisler miydi, belirsizdi.
Gölge yavaşça yutkundu. "Çünkü ben sadece canavarları yenerim."
Kurduğu cümle, Veyla'nın zihninde yankılandı. Her yankı, kalbine de ulaştı. Şaşkın dudakları ancak bir süre sonra, o da yutkunma ihtiyacıyla birbirlerine kapandı. Anlamla çatılmış kaşlarının altında tekrar yaşlanmış gözleri, adamın bakışlarında geziniyordu. Veyla'nın gözlerini yaşlandıran, sadece baktığı değil içinde taşıdığı okyanustu. Sanki kalbinden yüzüne doğru dalgalar vuruyor, vurdukça gözlerini de ıslatıyordu.
'Ve senin gözünde ben artık bir canavar değil miyim?' diye düşündü. Konuşmaya gücü olsa, belki sorardı. Cevap almak için değil, inanamadığı için. Yoksa adam açıkça söylemişti. Veyla'ya 'canavar' demişlerdi, Veyla inanmıştı. Nixsus'a geldiğinden beridir, şimdi sessizce attığı adımın izlerini izleyen adamın da güzel dudaklarından defalarca kez aynı kelime çıkmıştı. Canavar... Veyla herkesten duymuş, en çok Gölge'den duyunca canı yanmıştı. Bir zamanlar... Bu kelime Veyla'nın hoşuna bile giderdi. Nixsus'a geldikten sonra ise... Canavarın kalbi atmaya başlamıştı. Attıkça canavar olmaktan yorulmuş, bıkmış, nefret etmişti. Erya, Lilith, başka kişiler ve hatta lunalar, Veyla'ya bir canavar değilmiş gibi davranmıştı ama kadına yetmemişti. Göğsünde hep, canavar olmanın ağırlığını taşımıştı. Ruhundan bu kılıfı çekip attıkça küçülmüştü ama bu sefer de kalbinin ortasına yerleşmişti. Şu an... Gölge bu yükü kadının kalbinden çekip çıkartmıştı. Şimdi kim gelip Veyla'nın gözlerinin en içine bakarak 'canavar' dese, Veyla 'hayır değilim' diyebilecekmiş gibi hissediyordu.
Adam nasıl böyle söyleyebilirdi? Nasıl böyle düşünebilmişti? Yakınlarda, kadının Lavin'i öldürmüş olabileceğine dair görüntüyü de izlemişti. Henüz devamına ulaşmamışlardı, gerçeği bilmiyorlardı. Buna rağmen böyle düşünüp bir de söyleyebiliyorsa, gerçek her neyse yine de Veyla'yı canavar değil, bir kurban olarak gördüğünü göstermez miydi?
Artık canavar olarak göremediği bir düşmanı da yenemeyebileceğini söylemişti. Veyla'nın da ayağına çelme olan bir sebep buydu ama... Veyla'nın başka sebepleri de vardı. Sadece canavar olmadığı için değil, hisleri yüzünden de Gölge'ye yenilmiş ya da yenilmek üzereymiş gibi hissediyordu. Bu yüzden Veyla'nın yenilmesi hala daha muhtemeldi ama... Gölge'nin dudaklarından bu cümleyi duyduktan sonra kime, nasıl yenildiği, yenileceğini şu an önemseyemiyordu.
Ağlamak, ağlarken gülmek, güldükçe ağlamak istiyordu. Tekrar tekrar, 'Ben canavar değilim' demek, buna inanmaya başlayabilmenin hafifliğiyle derin derin nefesler almak istiyordu. Bir yanı, adamın yanıldığını düşünüyordu ya da bunu söylemekten, bunu düşünmekten pişman olabilirdi. Bir yanı, adamın dürüst olmadığını düşünüyordu ama şu an gözlerini dolduran yanı, tahtta oturuyordu. Adama inanan, inanmak isteyen tarafı. Bir gün haksız çıkartmak zorunda kalacak olsa bile, bu anı yaşamak isteyen tarafı...
Kadın hiçbir şey diyemeden, yüzünde duygu karmaşasıyla bakarken sessizlik sürdü. Kadının dudakları bir şeyler söylemek ister gibi hareketlendi ama kelimelere ulaşmakta zorlanıyor ya da ne diyeceğini kendisi de bilmiyor olsa gerek tekrar kapandı ve tekrar aralandı. Gölge başıyla, okyanusa açılan boşluğu gösterdi. Kadın hiçbir şey söylemese, daha iyiydi.
Veyla da boşluğa doğru baktığında Gölge, yoğun ama yorgun sesiyle "Gitmeliyiz." dedi. Hisleri yoğundu, hislerinden yorgundu. "Yetişmemiz gereken bir tören var."
Zaten yakalanmadan dönerlerken de yeterince zaman geçecekti ve gece olmasına pek de zaman kalmamıştı. Gece yarısı, Karam yağmurlarının altında sadece Nixsus'un değil, birbirlerinin de Kral ve Kraliçesi olacaklardı.
Gölge, Veyla'nın cevap vermesini beklemeden bir kolunu kadının beline doladıktan sonra yavaşça yerden kalktı. O anlarda Veyla, adamın boynunu solurken gözleri gibi dudakları da kapanmış, her ne demeye çalışacaksa, vazgeçmişti. Henüz hiçbir kelimesi, hiçbir cümlesi yoktu. Sadece hisleri vardı. Bir sürenin ardından en azından şu anlığına bile olsa, hisleriyle boğulmuyor, nefes alıyor gibi hissediyordu.
Veyla'yı yavaşça kucağından indirirken Veyla da başını geri çekti ve göz göze geldiler. Birbirlerine birkaç saniye süren sonsuzluk boyunca baktıktan sonra Gölge kadının elini tuttu ve okyanusa yönelirken önüne döndü. Parmakları kenetlenirken Veyla da adamın ardından ilerledi. Heyecanlı gözleri adamın sırtında gezinirken kırpışıp duruyordu. Gölge boşluğun önünde durduktan sonra Veyla'ya döndüğünde Veyla da bakışlarını adamın gözlerine çıkardı. Yüz ifadesini tahmin bile edemiyordu. Adama mest olmuş bir şekilde bakıyor olmalıydı. Gölge de kadının oldukça uysal ve yumuşak, hatta etkilenmiş bakışlarının farkındaydı. İnanamıyor ama görüyordu. Veyla, bu farkındalığı arttırmamak için sesini temizledikten sonra önüne dönüp atlayacakmış gibi ilerledi ama Gölge, kadının elini bırakmadı. Veyla da ardına dönüp önce hala kenetli ellerine, sonra da Gölge'ye baktı.
Gölge "Birlikte, dedik." diye hatırlattı. Veyla yutkunduktan sonra başını onaylar şekilde salladı. Ve okyanusa birlikte atladılar.
Öyle anlaşmışlardı, bu yolda her tehlikeyi birlikte bertaraf edeceklerdi. Birbirlerine tehlike olup olmayacakları meçhuldü ama kesin olan bir şey vardı ki, başkalarına karşı yan yanalardı.
**
Veyla duş aldığı banyodan çıktı. Havluyla saçlarını kurularken odaya ilerleyen ıslak adımları, yatağın üstünde gördüğü şeyle yavaşladı. Birkaç saniyelik şaşkınlıktan sonra havluyu hızla kenara attı ve yatağa yöneldi. Veyla'nın paramparça edip Gölge'nin yüzüne attığı elbise, şimdi bütün bir halde yatakta duruyordu. Büyülü terzilere yeniden ya da sil baştan diktirilmiş olmalıydı. Veyla'nın elleri tül eteklerinde gezinirken gülümsediğinin farkında değildi. Elbise, baştan aşağı morun tonlarıydı. Tül ve dantel katmanları vardı. Transparan göğsünde tül üzerine koyu mor dantel işlenmişti. Sanki Doğa işlenmiş, dallarıyla, çiçekleriyle bir üzüm asmalarını taşıyordu. Kalp şeklindeki göğüs dekoltesi derindi, bele kadar iniyordu. Göğüslerin altından yine bele kadar inen mor dantel çizgiler, sanki doğadan mor sarmaşıklar iniyor gibi gözüküyordu. Çizgilerin arası transparandı, giydiğinde Veyla'nın beyaz tenini gözler önüne serecekti. Bele kadar sıkı geliyor, kadının vücut hatlarını ortaya çıkıyordu. Belinden başlayan etek, kat kat tüllerle iniyordu. Tüllerin üzerinde de mor dantel motifleri sarmaşıklar gibi ilerliyordu. Belinden üst bacağının ortalarına kadar yoğun ve yer yer daha aşağılara kadar sarkarak işleniyor, ardından oldukça açık bir mor olan tül etek devam ediyordu. Eteğin ucuna yaklaştıkça koyu mor dantel işlemeler yeniden artıyordu. Sırtı ise belinden kuyruk sokumuna kadar çapraz ipler ile bağlanıyordu.

Elbisenin eteğinin üstünde bir not gördüğünde uzanıp aldı ve okuyarak doğruldu.
'Bir yer bulurum, demiştim.'
Normalde, bu elbise Yıldat ile Veyla'nın evlilik töreni için tasarlanılmıştı. Terziler prova yaparken ise Gölge gelip böyle bir tören olmayacağını haber vermişti. O zamanlar sadece ertelediğinden bahsetmişti. Şimdi ise ertelenmiş bir tören olmadığı şüphesizdi. Sadece, Karam yağmurları altında Veyla ile evlenecek adam değişmişti.
O gün, Gölge yine de terzilerin elbiseyi bitirmelerini, Veyla'ya yakıştığını söylemişti ve Veyla da nerede giyeceğiyle ilgili çıkıştığında Gölge 'bir yer bulurum' demişti. Şimdi ise o anı hatırlatan bir not bırakmıştı. Bir yer bulmuştu, evleniyorlardı.
Veyla sırıtışında alt dudağını ısırarak baktığı dakikaların ardından notu elinden bırakıp yüzündeki aptal sırıtıştan kurtulmaya çalıştı. Ardına dönüp dolabına düşünceli gözlerle baktı. Ne giyeceğini hiç düşünmemişti, bir şeyler giyip geçeceğini düşünüyordu. Şimdiyse adam, ne giymesi gerektiğini bizzat yollamıştı ama Veyla, engel olmaya çalıştığı, son ana kadar da çalışacağı bir evliliğe Gölge'nin istediği elbiseyle gitmek istemiyordu. Bu, kabul anlamı taşımaz mıydı?
Veyla dolaba yönelip kulplarından tutarak iki yana açtı. Dolabında hiçbir elbisesinin olmadığını gördüğünde "Gölge..." diye sızlandı. Askılardan birine yapışmış notu alırken dudakları yeniden kıvrılmıştı. Notu kendisine çevirip heyecanlı sesiyle okudu. "İnat etme. Kraliçe'nin hediyesini aldım. Bu da Kral'ın hediyesi."
Omzunun ardından tekrar elbiseye baktı. Giymemek isteyeceğini, dolabına yöneleceğini tahmin etmiş, başka kıyafetlerini almış ve not bırakmıştı. Veyla banyodayken mi gelmişti? Veyla daha da heyecanlandı. Onun duvarların ardında çıplak olduğunu bilirken, buradaydı. Hediyeni aldım, dediği ise, Veyla'nın savaşçı ile yolladığı orta parmak olmalıydı. Veyla hafifçe güldükten sonra dudağını büzerek ardına döndü ve elbiseye yaklaştı. Notu tutmayan elini eteklerinde gezdirirken herhangi bir yerde bu elbiseyi giymek istediğine emindi ama şu an... İnat etmekle, uyum sağlamak arasında gidip geliyordu.
Bir elbiseyi giymekle ne kadar kabul etmiş olabilirdi ki... Zihni giyinmek için Veyla'nın içini rahatlamaya çalışırken Veyla notları yatağın boşta olan tarafına bırakıp elbiseyi göğüs kısmından tutarak kaldırdı ve boy aynasına döndü. Kelebekleri Veyla'nın yerini alıp Veyla'nın üstüne doğru tuttuğunda ellerini elbiseden çekti ve aynadaki yansımasına baktı. Veyla üstündeki bornozun iplerini çözdü ve omuzlarından kaydırarak yere düşmesini sağladı.
"Sadece deneyeceğim..." diye kendi kendisini ve kelebeklerini kandırmaya çalıştı.
Kelebekleri elbisesini giydirdikten sonra birkaçı ardına dönüp ipleri sıkarak bağlamaya başlamıştı. Birkaçı da mor dantel eldivenleri getirip Veyla'nın uzattığı ellerinden geçiriyordu. Son dokunuş olarak, Veyla'nın saç aksesuarını da getirip başının iki yanından kondurdular. Veyla, tacına bakarken iç çekti. Zenith üzerinde henüz mor bir taş görülmediğinden, Veyla'nın tacı başkaca değerli taşlardan yapılmıştı. Gölge sayesinde artık Veyla'nın odasında da olan pembe taşlara yönelinmişti.
Kapısı çaldı. Veyla, Gölge'nin gelmiş olabileceğinden endişe ederek ardına dönüp "Evet?" diye seslendi. Üstünde görürse giymeyi kabul ettiğini sanırdı ve Veyla henüz karar vermiş değildi. Bir kadın sesi duyulunca, Veyla rahatladı.
"Kraliçe'm. Sizi törene hazırlamak için gönderildim. Müsaitseniz, gelebilir miyim?"
Büyülü kuaförler olmalıydı. Veyla'nın bizzat dokunacak herhangi bir Xalia'yı kabul etmeyeceğini, Gölge de biliyordu. Veyla düşünceli gözlerle kapıya bakarken dudağını kemiriyordu. Giymeli miydi?
**
Gölge, siyah ölümün hüküm sürdüğü taş köprüden kendisine doğru yaklaşan Veyla'yı gördü. Kurşuni bulutlarla örtülmüş bir gökyüzünün altındalardı. Bu sefer Gölge'den kaynaklanmayan yıldırımlar, uzaklardaki yıkık kulelerin sivri uçlarını bir anlığına aydınlatıyordu. Bir zamanlar, Karam şehrinin yer üstünde de uzantıları vardı ama artık, siyah ölüme terk edilmişti.
Şehir, ebedi bir geceye mahkûm gibiydi. Karam halkı, güneşten uzakta, yer altında yaşardı ama yer üstünde yaşasa dahi, güneş Karam'ı pek de aydınlatmazdı. Buralara soğuk ve karanlık hâkimdi. Veyla'nın adım sesleriyle birlikte yağmurun tok sesleri yankılanıyordu. Karam yağmurları, artık dokunduğu yere siyah ölüm bırakıyordu. Veylaların tenine de yağmur damlaları değiyor fakat tenleri hızla iyileşiyordu.
Mağaradan çıkılan uçurumun kenarında, taş köprüyle varılabilen daire şeklindeki çıkıntıda Gölge ve mühür büyüsü sahibi Veyla'yı bekliyordu. Veyla, siyah ölümün yutmaması için mağaradan, uzaktan onları izleyenlerin arasından geçip öyle gelmişti. Mağara, kırmızı ışıklarla aydınlanmış, tavandan sarkan damlataşlar yağmur damlalarının ritmine eşlik ediyordu. Buradan uçurumun ucundaki tören alanı net bir şekilde görünüyordu. Tam orada, gökyüzünün ölüm saçan yağmurları altında iki ölümsüz evlenecekti.
Köprü, yüzyılların yükünü taşıyan siyah bazalt bloklarından yapılmış, altındaki boşlukta sisler içinde kaybolan dipsiz bir karanlık uzanıyordu. Tören alanını ise şimşekler ve ay aydınlatırken siyah-bazalt karışımı koyu taş plakaların oluşturduğu zemine işlenmiş, dairesel ve iç içe geçmiş spiral desenler vardı. Bu desenler tek parça halinde değildi. Taş plakaların birleşim yerlerine oyulmuştu. Merkezdeki yuvarlak platformun üzerinde ise kadim bir mühür işareti vardı. Simetrik ve mistik bir motifti. Motif, dıştan içe doğru üç halka şeklinde ilerliyordu. En dış halka, sivri uçlu yaprağa benzer kabartmalarla süslenmişti. Doğa'nın tehlikeli yanını yansıtıyordu. Orta halkada mühür büyücüsü duracaktı. Keskin hatlı runik semboller vardı. Bu semboller, büyücünün iki ölümsüzün yeminlerini mühürlerken büyüsünü yönlendireceği ve büyüsüyle parlayacak olan detaylardı. En iç halkada ise, Gölge ve Veyla duracaktı. Hemen yanlarında yine bazalttan oyulma bir sunak vardı. Şimdi üstünde iki kadeh ve bir bıçak duruyordu. Yağmur damlaları kadehlere birikiyordu.
Gölge'nin gözleri yavaş ve mest olmuş bir şekilde Veyla'da gezinirken vücudu da kadına döndü. Gölge, uzun, vücuda oturan siyah bir ceket giymişti. Omuzlarından geriye doğru pelerini iniyordu. Gece mavisi yansımaları vardı. Ceketinin içine parlak siyah tonlarındaki gömlek giymişti, yakası göğüs kaslarını gösterir şekilde açılmıştı. Pelerininde ve kemerinde siyah obsidyenler işlenmişti. Belindeki kemer, ceketini de çevreliyordu. Veyla, gördüğünden memnun kaldı ama burada ve hatta Zenith'te olan hiçbir göz, Gölge kadar memnun olamazdı.
Veyla, mor elbisesiyle yaklaşırken dantelli bir çift eldiven takmış olan elleri, eteklerinden tutuyordu. Gözleri başta birbirlerinin gözlerini bulmuş, sonrasında üstlerinde yolculuğa çıkmış ve son durak olarak yeniden başladıkları yere dönmüşlerdi. Birbirlerine bakarken Gölge'nin yüzünde gizlemeye çalışmadığı bir memnuniyetle yamuk bir sırıtış oluşmuştu. Veyla taş köprüden inmek için yakınlaştığında Gölge de pelerinini önünden ardına doğru, rüzgâra bıraktıktan sonra platformdan inmeye başladı. Veyla köprüden inmeden yanına vardı ve kolunu Kraliçe'sine uzatarak yanına geçerken gözlerini bir an olsun ondan ayırmamıştı. Veyla yavaşça adamın koluna girdi. Kendi yüzündeki hoş ifadeden habersizdi ama Gölge'nin keyifli sırıtışını görebiliyordu. Veyla sadece Gölge'nin gözleri parıldıyor sanıyorsa, yanılıyordu.
Veyla, titrediğini hissedebiliyordu. Gölge'nin de fark etmemesini umdu. Kalbi kulağında atıyordu, muhtemelen Gölge de duyabiliyordu. Gölge'nin koluna girmiş ve yoğun bakışları altındayken istemediği, hatta vazgeçirmeye çalışacağı bir evliliğe yürüyormuş gibi hissedemiyordu. Aralanan dudaklarının ne diyeceğinden korktu ama neyse ki merak ettiği soruyu sorabildi. Ne var ki, titrek bir sesle...
"Küçük bir kaza dediğin, babamın ellerinin ve dilinin kopması mıydı?"
Gölge platforma vardığında Veyla'nın elini, diğer eline emanet ederek Veyla'nın eteğinin onun tarafında olan kısmını tuttu. Hafifçe kaldırdı ve merdiven benzeri plarforma çıkmaya başladılar. Veyla adamın kibarlığına şaşırdı. Dün ve bugünü, şaşırmakla geçmişti. Karam'a gelirken burada Gölge'nin sebep olduğu eziyetlere maruz kalacağını sanmıştı ama yanılmıştı. Adam eziyet etmenin yanından bile geçmiyor, aksine Veyla'yı her türlü zorluktan koruyor, sakınıyordu. Gölge, "Başına gelebileceklere kıyasla oldukça küçük bir kazaydı." dedi.
Yemin edecekleri platforma vardıklarında yavaşça ellerini birbirlerinden çektiler ve birbirlerine döndüler. Veyla, "Ondan, ona güç veren her şeyi almışsın." dediğinde Gölge "Ondan..." diye başladıktan sonra hafifçe çenesinin ucuyla Veyla'yı gösterdi. "Seni güçsüz bırakan her şeyi aldım."
Mühür büyücüsü yerine geçerken Veyla gözlerini kırpıştırdı. Dudakları aralanıp aralanıp kapandıktan sonra "Çünkü?" diye sorduğunda sesi iyice içine kaçmıştı. Gölge, "Sana söylemiştim," dedi. "Senin canını ancak ben yakabilirim."
Ve ben bile yakamazken, kimsenin yakmasına da müsaade etmem, diye düşündü.
Veyla, ilk defa teşekkür etmek istedi. Babası, bileklerine geçirdiği metal protezleriyle ellere kavuşmuştu ama bir daha asla Veyla'nın sırtına pençelerini geçiremeyecekti. Boğazına yerleştirilmiş cihaz sayesinde dudakları oynamadan konuşabiliyordu. Sesi derinlerden ve bir robot gibi geliyordu ama bir daha asla, Veyla'ya kükreyemeyecekti.
Teşekkür etmedi ama gülümsedi. Gölge içinse, daha fazlası hayal bile edilemezdi.
Mühür ve bağ büyücüsü, izleyenlerin eşliğinde seslendi. "Ve Karam yağdığında, gökyüzü siyaha büründüğünde, iki Xalia yağmurun altında karşı karşıya durur."
Artık siyah ölüm yüzünden bunu ancak iki ölümsüz yapabiliyordu. Şimdi karşı karşıya olan iki ölümsüz, karmaşık ve bir o kadar da yoğun duygularla birbirlerine bakıyordu.
"Kadehteki yağmur ve damardaki kan, dudaklardan dökülecek bir çift yemini bekler."
Gözler Gölge Karam'a döndü. Ellerini aralarında Veyla'ya doğru uzattı. Veyla'nın gözleri bu görüntüye döndü. Doğduğu ve çoğunlukla öldüğü şehirde, Karam yağmurlarının altında baş düşmanı olarak tanıdığı, şimdi ise Kral'ı olmak üzere olan adam, şefkatle uzandığında yaşam, nefretle saldırdığında ise ölüm getiren ellerini uzatıyordu. Veyla derin bir nefes alarak adamın avuçlarına, ellerini yerleştirdi ve adamın parmakları, Veyla'nın tenine kapandı.
Veyla, "Hala vazgeçmek için geç değil..." dediği sırada Gölge sözünü keserek konuşmaya başladı. Aksi tartışmaya açık olmasa gerekti.
"Ben, Gölge Karanir."
Veyla'nın gözleri yeniden adama döndü. İç çekerek baktı. Vazgeçmeyecekti.
"Nixsus şehri ve Şimşeklerin Kral'ı. Taştan doğdum ve taşa dönene kadar sahip olduğum her şey ile birlikte yalnız senin olacağım."
Gözleri, birbirlerinin gözlerinde gezinirken kelimeler, sarf edilmesi gereken sözlerden daha fazlası gibiydi. "Karanlığım artık sana ait. Ve aydınlığım. Gücüm senin ellerinde, güçsüzlüğüm merhametinin karşısında aciz. Yağan bir damla yağmur, akan her bir damla kan kadar, ölümsüz ömrümün sonuna kadar, yalnız seninle olacağım."
Gözler Veyla'ya döndüğünde, es vermesi gerekmişti. Birkaç saniyenin ardından dudakları titrek bir nefesle aralandı. Ezberlenilmiş cümleler, adamın dudaklarından neden bu kadar güzel çıkıyordu? Sanki metinle değil de kalbiyle konuşuyormuş gibi. Sanki öylesine değil de, gerçekten söz veriyormuş gibi. Her damla yağmur, yeminini mühürlüyormuş, her damla kan bu ana şahit oluyormuş gibi.
"Ben, Veyla Aldar." diye söze başladı. Gölge her zerresiyle Veyla'ya odaklıydı. Dudaklarında memnun bir ifade vardı. Kulakları duymak, gözleri sonsuza kadar kadına bakmak istiyordu. "Karam şehri ve Kelebeklerin Prenses'i. Taştan doğdum ve taşa dönene kadar sahip olduğum her şey ile birlikte yalnız senin olacağım."
Gözleri aynı anda ve aynı yavaşlıkla kapanıp açıldı. "Karanlığım artık sana ait. Ve aydınlığım. Gücüm senin ellerinde, güçsüzlüğüm merhametinin karşısında aciz. Yağan her damla yağmur, akan her bir damla kan kadar, ölümsüz ömrümün sonuna kadar, yalnız seninle olacağım."
Onları izlerken sessiz kalmayan tek şey, yağmurdu. Aralarında uzun bir taş köprü uzansa da, halk uzun zamandan sonra ilk defa Karam'da aşka ve sevgiye şahit oluyordu. Sesleri kesilmiş, fısıltılar bile dolaşmıyor, sadece izliyorlardı. İzleyenler arasından Drithar Aldar, kaybettiklerine rağmen zaferle bakıyordu. Ona göre bu evlilik, Gölge Kral Karanir'in ölüm fermanından başka bir şey değildi. Üstelik adam ölüme gülümsüyor, ölümün elini sımsıkı tutuyor, ölüme bağlılık yeminleri ediyordu. Sevgiyle, aşkla bakıyordu.
Mühür büyücüsü konuştu. "Kadehteki yağmur, damardaki kanla buluşmak ister."
Ellerini yavaşça birbirlerinden çektiler ama gözleri, birbirlerindeydi. Gölge, solunda duran sunaktan keskin bıçağı kabartmalı desenlerin işlendiği kabzasından tutarak aldı. Keskin kısmını avucuna yasladıktan sonra gözünü bile kırpmadan kesti. Kana bulanan bıçağı çekerken elini kadehlere uzattı. Yumruğunu sıkarken avucundan akan kanı önce Veyla'nın kadehine, sonra kendi kadehine damlattı.
Veyla elini Gölge'ye doğru uzattı. Gölge, kadının elini nazikçe tuttuktan sonra diğer eliyle eldiveni çıkarttı. Eldiveni sunağın üstüne koyduktan sonra kadının avucunu gökyüzüne doğru çevirmesini sağladı. Bıçağı, kadının avucuna yasladı. Veyla gözlerini bile kırpmadan acıyı beklerken, Gölge birkaç saniye duraksadı. Başparmağı kadının avucunu sever gibi okşadı. Veyla avucundaki acıyı hissettiğinde Gölge'nin gözleri hafifçe kısılmış, dudakları memnuniyetsizce kıvrılmıştı. Sadece birkaç saniye. Sonra adamın yüz ifadesi düzelmişti ama Veyla, gördü.
Adam Veyla'nın elinin etrafından tutarken yumruk şekline gelmesini sağladı. Ellerini önce Gölge'nin kadehine, sonra da Veyla'nın kadehine kan damlatmak için yönlendirdi. Şimdi ellerinde ve kadehlerinde, ikisinin kanı aynı anda akıyordu. Kadının elini bırakmadan diğer eliyle kadehi tuttu ve Veyla'ya uzattı. Veyla kadehini aldığında Gölge de kendi kadehini yöneldi. Gölge, "Yağmur ve kan şahidimiz olsun," dediğinde Veyla, "Yemin ve mührümüze." diyerek cümleyi bitirdi.
"Ben, Bağ ve Mühür büyücüsü Nireh,
Aranızdaki duyguyu duydum, hissettim.
Yağmur ve kan şahitliğinde,
Onu büyüyle sardım ve yücelttim,
Şimdi sonsuza kadar var edecek mühürle bağlıyorum."
Ve böylelikle, şu an hissettikleri her ne varsa, bir sonsuzluk boyu onlarla kalacaktı.
Veyla, korktu. Gölge hala ondan nefret ediyorsa, sonsuza kadar bu hissi taşıyacaktı.
Gölge, korktu. Veyla hala ondan nefret ediyorsa, sonsuza kadar bu hissi taşıyacaktı.
Neyse ki, âşıklardı. Ve sonsuza kadar da öyle kalacaklardı.
Kadehlerini yavaşça tokuşturdular. Gözleri birbirlerindeyken dudaklarına götürdüler. Çeneleri hafifçe yükselirken kadehin içinde birikmiş olan Karam yağmurlarına karışmış kanı içtiler.
Kadehleri çektiklerinde dudaklarında hala kan ve yağmur vardı. Gölge kadının elindeki kadehi aldı ve kendisininkiyle birlikte sunağa koydu. Gölge'nin eli kadının belinin ardından sarılarak kadını kendisine çekti. Veyla'nın elleri, adamın göğsüne düştü. Gölge, Veyla'nın vücudunu hafifçe geriye doğru eğerken üst vücuduyla kadına eğildi. Yüzleri yakınlaşırken heyecanlı gözleri birbirlerinin dudaklarına indi. İşte şimdi bir bahaneye sahiplerdi.
Gözleri birbiri için kapanırken dudakları birbirine yöneldi. Kavuştuğu gibi çeneleri birbirine doğru yükselirken burunlarından derin bir nefes aldılar. Kan ve yağmurun son damlasını, birbirlerinin dudaklarından içtiler. Küçük bir öpücük yeterliydi ama öpücüğe karşı mest olup güçsüzleşerek hafifçe düşmüş çeneleri, yeni bir nefesle tekrar birbirlerine yükseldi. Dudakları, birbirleriyle özlem giderirken Gölge kadının belini sımsıkı tutuyor, Veyla ise adamın yakalarından tutunuyordu.
Alkışlar yükseldiğinde dudakları birbirinden hafifçe ayrıldı ama uzaklaşamadı. Aksine, bir saniye içerisinde veda eder gibi tekrar uzandı ve küçük bir öpücük daha bıraktı. Bu küçük öpücüğe ne kadar da muhtaçlardı... Her birbirlerine temas edişlerinde, bir yandan veda eder, son kez bunu yaşar gibi hissetseler de bir yanları biliyordu. Bu evlilik, çok daha fazlasını beraberinde getirecekti. Zamanla, ama mutlaka.
Gölge, geri çekildikçe, geriye doğru eğdiği Veyla'yı da belindeki eliyle yönlendirerek doğrulttu. Doğrulduklarında gözlerini yavaşça araladılar. İşte. Artık birbirlerinin Kral ve Kraliçesilerdi.
Gözler üstlerindeydi. Şimdi, normal şartlarda evlenen Xaliaların, vücutlarıyla da bağ kurma vaktiydi. Gölge'nin eli, Veyla'nın sırtındaki iplerin ucuna doğru gidip hafifçe çekerek açmaya başlarken gözleri önce mühür büyücüsüne, ardından da izleyicilere döndü. Veyla hala adama bakıyordu ama Gölge etrafına nasıl baktıysa, hareketlenmeler başladı. Onlardan gözlerini en son Drithar çekmişti. Gölge tekrar Veyla'ya döndü, ipi daha fazla açmadan bekledi. İkisi de birbiriyle sevişmek için yanıp tutuşsa da, şu an böyle bir şey yaşayamayacaklarını biliyordu.
Herkes çekildiğinde, artık Karam yağmurlarının altında baş başalardı. Veyla, hala belinden tutan ve oldukça yakında duran adamı öpme isteğine engel olmaya çalışırken bu ana ve hislerine kapılıp gitmekten korkarak "Celladınla evlendin." dedi.
Gölge hafifçe güldü. Güzel gülüşü bittiğinde geriye yamuk bir gülümseme kaldı ve "Belki de kurbanımla." dedi.
Veyla, "Pişman olacaksın ve bu mühür sayesinde sonsuza dek birbirimizden nefret edeceğiz Gölge Karanir." derken böyle olma ihtimaline karşı üzgündü. Hiç, Karam evlilik törenine katılmamış, mühür büyücüsüyle karşılaşmamıştı. Bu sebeple bu evlilikten bu sebeple de korkması gerektiğini son ana kadar bilmiyordu. Yine de, artık pek de nefret etmiyormuş gibi davranan Gölge Karanir'in, belki de gerçekten nefret etmiyor olmasını umuyordu. Ya da güçlü büyücüler olmalarına karşın, mühür büyücüsünden etkilenmemiş olabileceklerini... Bilmiyordu! Sadece bir sonsuzluk boyunca Gölge'nin ondan nefret etmesini istemiyordu.
Gölge de, bunu göze alarak bu yola çıkmamıştı. Şehrini kaybetmeyi bile göze almıştı ama bunu... Bir sonsuzluk boyunca Veyla'nın nefretini taşımayı göze almamıştı. Öğrendiğinde ise, artık geri adım atamazdı. Bir yanı... Özellikle de yaşadıkları son anları düşündüğünde, yumuşak ve şefkatli bakışlar da taşıyan kadının, nefreti artık taşımıyor olmasını umuyordu. Belki de... Kimi seviyorsa sevsin, artık Gölge'yi o kadar da sevmemezlik etmiyordu. Olamaz mıydı? Birbirlerine sarılıyor, sığınıyor, sonsuz süren saniyeler boyunca dalıp gidiyorlardı. Belki de kadın artık nefret etmiyordu. Böyle umuyordu. Ya da güçlü büyücüler olmalarına karşın, mühür büyücüsünden etkilenmemiş olabileceklerini... Bilmiyordu! Sadece bir sonsuzluk boyunca Veyla'nın ondan nefret etmesini istemiyordu.
Gölge iç çekti. "Yine de sonsuza dek benim olacaksın..." dedikten sonra dudakları kıvrıldı. Gözleri kadının güzel yüzünde gezindikten sonra gözlerinin en derinlerine baktı. Sadece bakışıyla bile Veyla'yı titretebiliyordu, bakmakla yetinmedi.
"...Veyla Karanir."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!