36/66 · %53

🔮 36 ⚡ Zafer ve Kayıp

38 dk okuma7.514 kelime28 Kasım 2025

3. KISIM  KRAL VE KELEBEK

🔮 36 ⚡ ZAFER VE KAYIP

**

"Üzgün gibisin..."

Veyla çimenlerin üstünde bağdaş kurmuşken, Lilith de hemen dibinde, bağdaş kurmuştu. Kızın minik bacakları ile Veyla'nınkiler birbirine yaslıyken kucaklarındaki sepetten taneli meyve alıp alıp ağzına atıyorlardı. Lilith, 'sen de gelirsin diye topladım' demişti ve işte, birlikte yiyorlardı.

Veyla, kızı da üzmemek için gülümsedi ama gözleri ara ara, ayinin son kısmı henüz başlamadan önce en saygın Terralarla bir sohbet halinde olan Gölge'ye dönüyordu. Gittiği her yerde oturması için bir tahtı vardı ve buradaki ağaçtandı. Diğer Terralar etrafındaki mantar sandalyelerde oturuyordu. Vefat eden Terra'nın yetkilerinin kime geçeceğine dair konuşuyorlardı. Halkla yapılacak tüm sohbetler yapılmış, ayin metinleri söylenmişti. Veyla ile Gölge bu andan önce, Veyla Gölge'nin kucağındayken bu metni birbirlerine fısıldamışlardı. İkisi de o anları düşünüp durmuştu. Şimdi ise, Terra Yelith'in ölü bedeni, doğa suyu mezarlığına bırakılmadan önce tüm sevdiklerinin ayine katılması ve Terralar da adet olduğu gibi gece yarısı bekleniyordu.

Gölge de ara ara Lilith ile çimenlere oturmuş, sırtını bir ağaca yaslamış Veyla'ya bakıyordu. Kadının gözünün önünde tutmak istemişti ama yakınında tutmak artık mümkün değil gibiydi. Veyla her şansta, Gölge'den uzaklaşıyordu. Aslında özel sohbetler olmasına rağmen Gölge, şu anda yaptıkları küçük toplantıya da Veyla'yı dâhil etmeyi düşünmüştü ama bir de bakmıştı ki Veyla kaçıp gitmiş, Lilith'le oraya oturmuştu.

Gölge, Yıldat'ın cezasının bitmediğine karar vermesi bahanesiyle yeni bir iş bulup göndermişti ama o ana kadar kadınla yaşamış olabileceklerini düşündükçe aklı gidiyordu. Şimdi tüm Terra mıntıkası gibi Nixsus'u, hatta Zenith'i yok etmesine az kalmıştı. İçinde öyle fırtınalar biriktiriyordu ki, şimşekler gözlerinde parlıyordu. Bahaneler ile olabildiğince bu iki kişinin yan yana gelmesine engel olmaya çalışsa da bunun ucunun nereye kadar gidebileceğini bilemiyordu. Ah... Ah, yeterli açıklama ve bahaneleri olsa daha neler yapardı...

Veyla ise, Yıldat'ın girişte durmasını rica etmişti. Yıldat bir anlığına umutlanmıştı fakat yine Veyla'nın keskin reddedişiyle, dışarıda olanların tamamen oyun olduğuna emin olmuştu. Veyla, Gölge'yi kışkırtmak için Yıldat'ı kullanıyordu ve Yıldat da aynı şeyi yaptığından hesap da soramıyordu.

"Üzgün değilim. Sadece yorgunum."

Lilith, Veyla'nın Gölge'ye bakıp durmaktan fark edemeyerek ağzına götürdüğü bir dalı kadının elinden aldı ve güldü. Lilith de Kral'a baktığında, Veyla'ya baktığı anları yakayabiliyordu ama Kral ve Kelebek neredeyse hiç göz göze gelmiyordu. Birbirlerini ıskalıyorlardı. Dışarıdan onları izleyen Lilith içinse, eğlenceli gözüküyorlardı.

"Kral'la mı ilgili? Aranız mı bozuk? Merak etme, düzelir. Annemle babam da arada tartışır ama hep barışır."

Veyla güleç bir yüz ifadesiyle yeni bir taneli meyveyi ağzında diliyle çevirdikten sonra çiğneyerek yuttu ve istemsiz bir şekilde güldü. Mutlu bir gülüş değildi, Lilith'in benzetmesi kulağa komik gelecek kadar alakasızdı.

"Biz annenle baban gibi değiliz." dediğinde Lilith bir ipucu yakalamış gibi işaret parmağını sallayıp ağzındaki yutkunduktan sonra "Yani onunla ilgili?" diye sordu. O kısma itiraz etmemişti. Veyla, adamın o Azrit kulaklarıyla kendilerini dinlemediğini varsaydı. Ölmeyi unutmuş, kadim bir ağaç kadar yaşlı olan Terralarla sohbet içerisindeydi. Oysaki Gölge dinliyordu. Yanındakilerden çok, Veylaları dinliyordu.

Veyla üflerken iştahı kaçtığı için elindeki meyveyi geri sepete bıraktı. Lilith de bıraktığında "Hayır sen ye." diyerek meyveyi kızın dudaklarına uzattı. Lilith gülerek meyveyi yedikten sonra "Bence annemle babama benziyorsunuz." dedi.

Veyla 'Annen babanın şehrini yıkmak üzere ve baban da annene işkence edip duruyor mu?' diye sormamak için direndi. Veyla, "Neyimiz benziyor?" diye sordu. Dış görünüşlerinden karakterlerine, aralarındaki ilişkiden, yan yana bulunma sebeplerine kadar her şeyleri farklı olmalıydı. Kral ve Kelebek zaten herkesten farklıydı. Yine de Lilith'in cevabını merak etti. Veyla gibi, Gölge de merak etmişti.

"Onlar gibi bakıyorsunuz."

Veyla, "Onlar nasıl bakıyor?" dediğinde Lilith dudağını bükerek hafifçe omuz silktikten sonra "Sanırım Doğa'yı sever gibi..." dediğinde Veyla güler gibi oldu.

"Haklıymışsın." dediğinde Lilith gibi Gölge'nin de kaşları kalktı. Veyla işaret parmağıyla Lilith'in burnunun ucuna bir fıske vurduktan sonra Lilith de, Veyla da güldü ama bu konu Veyla'nın canını yakmıştı. "Gölge ile ben birbirimizi Doğa'yı seviyor gibi severiz."

Lilith sevinerek el çırptığında Veyla hafifçe omuz silkti. Gölge ise kadının ne demek istediğini anladığı için sıkkın bir nefes alıp verdi ve kendisine bir soru soran Terra'ya, sorunun ne olduğunu dinlemediği için bilmeden 'evet, evet.' dedi. Dinlemeden kabul ettiği iki yüz elli yaşındaki Terranın, Gölge'nin baş savaşçısı olmayı ya da kendisine vadedilmesini teklif etmediğini umdu.

"Tek bir sorun var, biz Doğa'yı sevmeyiz."

"Ama sana Kral'ın kelebeği diyorlar..."

Veyla kalbinde bir yanma hissi eşliğiyle yerinde duramadığı için bağdaş kurduğu bacaklarını kaldırıp dizlerini kendisine çekmeden önce sepeti Lilith'in kucağına koydu. Gözleri Gölge'ye döndüğünde, Gölge'nin Azrit gözleri hızla kaçındı ve yakınındaki bir Terra'ya baktı. Veyla'nın kendilerini dinlediğini anlamasını istemiyordu.

Veyla, kendisine asla bakmayan Gölge'yi izlerken yutkundu. Dudağının kenarını kemirdiği birkaç saniyenin ardından çenesini de dizlerine yasladı. "Ben Kral'ın kanadını kırmak istediği bir kelebeğim." dedikten sonra burukça gülümsedi. "Bazen iyileşmem için zaman verir." dedikten sonra kızaran gözlerini Lilith'e çevirdi. Gölge de o sıra artık dayanamayarak Veyla'ya bakmıştı ama yine birbirlerini ıskaladılar. "... yeniden kırabilmek üzere."

Baş Terra, Gölge'nin Veyla'yı izleyişine baktı. Gözlerinde Kral'ın zaafını gördü. Sadece gözlerinde değil, Veyla'nın omzunda da görülebiliyordu. Terra memnun bir şekilde gülümsedi. Kehanetler asla yanılmazdı. Doğa asla acele etmez, ama her şey yine de olacağına varırdı.

Lilith, Veyla'nın bacağına dokunup üzgün bir şekilde "Canın yanıyor mu?" diye sorduğunda Veyla telaşla "Hayır..." dedikten sonra gülümseyerek kızın küçük elini tuttu. "Hiç yanmıyor." derken sesine hâkim olmayı başarabilmişti. Gölge'ye karşı bunu yapmakta zorlanıyordu ama Lilith üzülmesin diye daha güçlü durabilmişti. Gölge kadının cevaplarında gerçeği aradı. Göğsü, Veyla gibi için için yanıyordu.

"Zaten benim uçmak için kanatlara ihtiyacım yok ki. Onlar sadece daha güzel görünmemi sağlıyor." dedikten sonra güven vermek isteyerek gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve gülümsedi. Gölge, hak verdi. Kadın bir hayli güzel görünüyordu ve kanatlarını kullanmadan adamın zihnindeki düşüncelerde uçabiliyordu.

"Kral da güzel buluyor olmalı."

Gölge, aklından geçenleri Lilith söyleyince tahtında rahatsızca kıvrandı. Gözlerini kaçırmıştı ama tekrar Veyla'ya bakması için geçen sürede ancak gerginlikten kuruyan dudağını yalayabilmişti.

Veyla da gergin bir şekilde "Ne?" diye sordu. Gergin miydi, heyecanlı mıydı çözememişti ama kalbinin hızlandığı şüphesizdi. "Seni 'efsun' seçti ya." derken kadının omzuna baktı. Veyla'nın omzundaki yıldız büyüyle parlıyordu. Veyla da omzuna bakarken yutkundu. Lilith "Kanatlarını güzel buluyor olmalı." diye ekledi.

Veyla burukça gülümsedi. Gözleri Kral'ın efsunu olduğunu kanıtlayan ize takılmışken daha çok kendi kendine "Yine de kırıyor..." diye mırıldandı. Gölge'nin yüzü kasıldıktan sonra iç çekti. Yine de kırıyordu.

"Kral kötü biri mi?"

Veyla, gözlerini yıldızdan alıp Gölge'ye çevirdi. Omzunda, her gece baktığı yıldızlardan birini taşıyordu. Şimdi göz göze geldiği adam, o yıldızlarda aradığı kişinin emanetini almıştı ondan. Yine de onu temsil eden yıldızı, omzunda taşımak zorundaydı. Adamı bir gün öldürse bile, taşıyacaktı. Veyla gökyüzündeki yıldızlara çaresizce bakmaktan belki kurtulabilirdi ama omzundaki bu yıldızdan... Kurtulamayacaktı. Gölge birkaç saniyenin ardından gözlerini kaçırdı ve yanındakilere baktı. Veyla denk gelen bir bakışma olduğunu varsaydı çünkü adam, bir süre Veyla'ya bakmadı. Veyla, adamın bunu yapmakta ne kadar zorlandığını tahmin bile edemezdi.

Veyla, "Sanırım hayır." diye itiraf etti. Gölge'nin kalp atışları hızlanırken soru soran başka bir Terra'ya saçma sapan bir cevap verdi. Durumun farkında olan Baş Terra, sorunun asıl cevabını verirken Gölge sırtını tahtına yaslayıp bir elini çenesine götürdü ve aslında Veyla'ya bakmak isteyen gözlerini ağaçların arasında odaksızca gezdirirken iç çekti. Kadının kendisini kötü biri gibi görmemeye başlamasına sevinmişti. Dün geceden sonra nasıl 'hayır' diyebilmişti, hiç anlamıyordu. Belki de şimdi çıkıp 'çünkü çok kötü' derdi... Öyle dese Gölge'nin kalbi kırılır mıydı? Yavaş yavaş anlıyordu ki, kadın Gölge'nin kalbini kırabiliyordu ve bu hiç de iyiye işaret değildi. Kadın, adama bir canavar gibi davrandığında Gölge buna inanmaya meyilli oluyordu. 'Bana inanıyor musun?' diye sormuştu. Kadın ne fark edeceğini sorduğunda ise, 'Çünkü sen inanırsan, herkes inanır. Çünkü sen inanırsan, ben de inanırım' demişti. Veyla inanıyor muydu?

"Sadece... Beni sevmiyor."

Gölge gözlerini birkaç saniyeliğine yumarken bir gerçeği duyduğunda niye bu kadar garip hissettiğini anlayamadı. Kadını sevmiyordu, evet. Kadın da ne güzel bunun farkındaydı. Garip olan neydi?

"Ama niye ki?"

Veyla gözlerini Gölge'den alırken burukça gülümsedi ve kızın yanağını sevdi. "Herkes, her şey seni sevemez. Bazen güneşi sever bakmak istersin, gözünü acıtır. Toprağı sever, çıplak ayak yürümek istersin, bir çakıl taşı batar. Fırtınayı seversin..." dedikten sonra iç çekti. "... ama üstüne şimşekler yağar."

Gölge gözlerini Veyla'ya çevirirken kadının bu manidar örneğinde birkaç saniyeliğine hapsoldu. Çok kısa bir an, kendisiyle bağdaştırmış, o kısa anda da göğsündeki daraltı ferahlamış gibi olmuştu. Neydi daraltının sebebi? Neydi bir anlığına da olsa ferahlatan?

Veyla da neden bu örneği verdiğini ve dudaklarından çıkan bu cümlenin neden vücudunu bu denli titrettiğini anlayamamıştı. Kelebekleri gibi, vücudu da artık Veyla'nın sözünü dinlemiyordu.  Bir yandan da hep sevdiği ama karşılık bulamadığı örnekler verdiğini fark etti. Sesini temizleyip yerinde rahatsızca kıpırdandıktan sona "Bazen de sen sevmezsin..." dedikten sonra hafifçe omuz silkti. Daha kısık bir sesle "O da sevmez." dedi. "Bazen ise bir Siyafir çiçeğisindir..." derken gözleri çimenlere doğru daldı ve hafifçe dudak büktü. "... hiç kimse sevmez." dedikten sonra burukça gülümseyerek Lilith'e baktı. "Bence ben oyum. Bir Siyafir çiçeği. Efsunlu görünürüm ama dokunursan, öldürürüm."

Lilith, 'Hadi oradan' der gibi kadının elinden tutup aralarında salladıktan sonra "Ben seni seviyorum." dediğinde Veyla hafifçe güldü. Mutlu hissetmişti ama hissetmemeliydi. Tüm bu güzel şeyleri bir gün mahvetmesi gerekecekti.

Gölge, 'Siyafir çiçeği...' diye düşündü. 'Efsunlu görünür ama dokunursan öldürür.'

Kadına hak verdi ve anlaşılan, Gölge ölmek istiyordu.

"Biliyor musun?" derken kızın saçlarından sarkan örgüleri sevdi. Biraz önce, bizzat Veyla örmüştü. Dokunmayı sevmediği için pek bu tarz şeyleri bilmezdi ama Lilith öğretmişti. Lilith mutlulukla gözlerini kırpıştırırken sepeti yanlarına koydu. Dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini çenesine götürdü. Veyla, kızın ne sevimli gözüktüğünü düşünürken gülümsedi. "Ben de ondan."

Lilith kıkırdarken ellerini çenesinden çekip "Nasıl yani? Sevmek anlamında mı?" diye heyecanla sorduğunda Veyla "Söyletme işte..." diye sızlandı. Söyledikleri ölmüştü. Söylemek istemiyordu. Lilith, Veyla'nın kucağına atlarken kadının sırtı ağaca doğru geriledi ve şaşkın bir şekilde gülerken bir altı ayaklı bir maymun gibi vücudunu saran çocuğun belinin iki yanından tuttu.

"Çok fazla temas... Uyarı veriyor vücudum şu an! Biraz mesafe lütfen?" derken Lilith, Veyla'nın başının diğer tarafından da boynunu gömerek sarılmak üzere başını hareketlendirirken kafasıyla Veyla'nın burnuna çarptı. Veyla bir anlığına acıyla inledikten sonra güldü. "Siktir et mesafeyi, diyorsun yani?"

Lilith "Si... Ne? Ne dedin? Ne edeyim?" diye sorarken hala sımsıkı sarılıp iki yana sallanıyordu. Veyla çocuğun sırtını sıvazlarken yüzünü buruşturdu. Gerçekten çocukların yanında nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Başka Xalia çocukları çok daha küçükken ilk küfrünü değil, cinayetini işlerdi ama Terra çocukları daha sevgi dolu ve terbiyeli büyürdü.

"Şey... Unut onu. Boş ver."

Lilith başını kaldırıp "Ne ki o?" diye sorduğunda Veyla kızın ensesinden tutup sorgulamasın diye yeniden sarılmaya çekti ve "Bir çeşit rahatlama terapisi gibi de, bazen değil de... Sen boş ver...  Sarıl." diye geçiştirdi. O sıra yine Gölge'yle göz göze geldiler ve ikisi de Veyla'nın kucağındakinin, kehanetteki varisleri olduğunu düşünmeden yapamadı. Burada olmak, bunu kehanet eden ağaca bu denli yakın olmak, akıllarına daha çok gelmesini sağlıyordu.

**

Terra Yelith'in ölü bedeni, doğa suyu mezarlığına bırakılırken ve herkes nizamı bir şekilde ayine dâhil olurken Veyla aradan sıyrılmayı başarmıştı. Gölge'nin de kendisini önemsemediğini düşündüğü için fark edilmeyeceğini umuyordu. Oysaki Gölge, ilk anda fark etmişti ama gün boyudur kendisinden kaçındığı için yine uzaklara gittiğini varsaydı ve sıkkın bir şekilde ayini sürdürdü. Öyle ki, Terralar 'Gölge Kral Terra Yelith'i bu kadar sever miydi?' diye düşündü. Adam yas tutar gibiydi.

Andri haber bekliyordu. Gerekirse, kimseye zarar vermeden mıntıka etrafında saldırılar düzenleyecekti ve Veyla'ya zaman kazandıracaktı. Veyla, kelebekleri yardımıyla hızla korunan alana ulaştı. Kelebekleri olabildiğince ortadaki yapıya yaklaşmaya çalışırken büyü duvarının sınırını, cızıldayan mavi büyü dikdörtgen şekilde alanı çevrelediğinde fark ettiler. Dokunana kadar büyü, hiç var olmamış gibi gözükmüyordu. Kelebekler büyü duvarı sınırlarını göstermek üzere alanı çevrelerken Veyla da sınıra kadar ilerledi. Eldivenlerini çıkarıp cebine koyduktan sonra elleriyle büyü duvarını yokladı. Bunu yapmak için, geçen geldiğinde de fark ettiği merkez noktasını bulmuştu. Merkez noktası, duvara büyünün ilk değdiği yerdi ve en güçsüz noktasıydı. Büyü duvarına temas ettiği gibi acıyla inleyerek birkaç adım geriledi ve gözleri ayin alanına döndü. Bu yükseklikten ve mıntıkayı çevreleyen devasa ağaçlardan, sarmaşıklardan pek görünmüyordu ama saniyeler içerisine gökyüzünden o alana şimşekler inmeye başladığında Veyla hızla büyü duvarına döndü. Gölge ayin gereği doğa suyunu büyüsüyle şereflendirirken Veyla yeniden ellerini sınırın ardına geçirmeye çalıştı. Yüzü yeniden acıyla buruşsa da, dayamayacağı bir acı yoktu. Ayin ne kadar sürerdi, Veyla tam olarak bilmiyordu ama eğer içeride hapis olursa, Andri'den saldırıları başlatmasını isteyecekti.

Derin bir nefes alıp büyüsünü vücuduna sararak sınırın ardına geçmeye çalıştı. Sınırı aştıkça vücudunun temas eden kısımları git gide artan bir acıyla titrerken Veyla'nın gözleri sımsıkı kapandı ve dudakları aralandı. Dudakları arasından yeniden acı bir inleme özgürlüğüne kavuştuğunda Veyla artık vazgeçemeyecek kadar ilerlediğinin farkındaydı. Geri çıkmaya çalışırsa da aynı acılara katlanması gerekecekti.

Veyla'nın vücudunun tamamı büyü duvarıyla sarsılmaya başladı. Veyla alt dudağını ısırarak çığlık atmamaya çalışırken büyü duvarının kalınlığı boyunca ilerlemeye devam etti ama çok zordu. Büyük bir güç ile ancak ve ancak birkaç nefes kendisini ileri itebiliyordu. Teni yanıyor, tüm vücudu acıyla titriyordu.

Veyla bilincinin kapanmaya başladığını fark ettiğinde kalbi korkuyla doldu. Tam şu an, buradayken bayılırsa kendisini kurtaramazdı. Her hayata dönüşünde, çıkana kadar yeniden ölürdü ve Gölge'ye burada yakalanırdı. Acıyla inleyerek içine geçmeye çalışırken vücudu koy vermeye başladığında kalbindeki korku sayesinde büyüsünü var gücüyle yönlendirmeye çalıştı. Müthiş bir baş sancısı eşliğinde vücudunda dolaşan büyü, büyü duvarına akın ettiğinde Veyla gözlerini aralamaya çalıştı. Veyla'nın mor büyüsü, Gölge'nin başka yöne yönlendirdiği için güçsüz düşmüş büyüsünün çevrelediği şeffaf duvar boyunca hızla gezindikten sonra aynı anda iki büyü de söndüğünde Veyla öne doğru devrildi. Çok kısa sürmüştü. Sadece bir saniyeliğine, büyü duvarı mavi ve mor büyüyle aydınlanmış ve hemen ardından hiç var olmamış gibi yok olmuşlardı. Kısa sürse de Veyla birilerinin görmüş olabileceğinden endişe ettiği için acele etmesi gerektiğini biliyordu.

Yine de kalkmak zordu. Alnı ve elleri yere yaslı bir şekilde yığılmışken kendisine gelmeye çalıştı. Gölge'nin her şeyi gibi büyüsü de, Veyla'yı mahvediyordu. Yine de geçmeyi başarmıştı. Gölge'nin büyüsünü, alaşağı edebilmişti. Bunu bir güç patlamasıyla yaşamıştı ve güç patlaması yaşadığında bile Gölge'nin büyüsü, kadının büyüsünü duvarlar arasında tutmayı başarabilmişti ama yine de yapmıştı. Şu an önemli olan tek şey, burada her ne varsa öğrenecek olmasıydı.

Veyla'nın iyileşmeye başlayan vücudu, daha fazla vakit kaybetmeden içeriye girmek için yerden kalkmaya çalıştı. Bir eli bulanan midesindeyken sendeleye sendeleye kapıya yöneldi. Büyü duvarı kalkmış olsa da yapının etrafı da Gölge'ye güç veren taşlarla çevriliydi. Şimdi yakınlarda Gölge olduğu için güç de Gölge'ye gidiyordu ama Veyla da güçsüz düştüğünden yapıdan girmeye çalıştığında, vücuduna akın eden Gölge'nin büyüsü yüzünden yeniden yere düştü. Aslında kapıyı açmayı başarabilmişti ama yere düşen bedeninde acıyla inlerken hışırtılar duymaya başladı.

'Sikeyim' diye düşünürken hızla, yapıyı çevreleyen ağaçlardan birinin ardına doğru gitmeye çalıştı. Güçsüz düşen bedeni pek de yardımcı olmamıştı ama binanın yanındaki ağacın ardına varabildi. Karanlıkta bedeni, ağacın dibine düşerken başını da ağaca yaslayıp gözlerini kapatarak titrek nefesler alıp verdi ve büyüsüne 'hadi' dedi. Eğer hışırtıların sahibi, bir Luna değil de Terra ya da Gölge'nin savaşçısıysa, Veyla'nın ya buradan tüymesi ya da şahit olanı öldürmesi gerekecekti ve bunun için de büyüsüne ihtiyacı vardı. Gelen Gölge değildi, Veyla biliyordu. Gölge'nin uğultusunu da, o yaklaştıkça yaklaşan rüzgârı da biliyordu. Düşmanını, ezberliyordu. Eğer ki, yakınına gelirse, kokusundan da tanıyordu. Kokusu... Veyla'ya 'güven' duygusunu hatırlatıyordu. Başından beri olan şey buydu.

Veyla ağacın dibinde, seslerin sahibi anlamaya çalışırken bir yandan da güç toplamakla ilgileniyordu. Bir sürenin ardından çığlıklar duymaya başladığında başı o yöne doğru dönerken kaşları çatıldı. İki kız çocuğu sesiydi. Biri... Lilith... Lilith'in sesiydi...

Veyla tam olarak gücünü toplayamasa da hızla yerinden kalkıp çığlıklara doğru koşmaya başladı. Yapının içinden geliyordu. Elleriyle duvardan destek ala ala koştu ve kapıya vardığı gibi düşünmeden içeriye daldı.

"Lilith! Ne oluyor?"

Veyla, duvarları Gölge'ye güç veren obsidyen taşıyla çevrili yapının içine girdiği gibi ciğerlerini yakıp geçen nefesler alıp verse de gözleri odanın uzak bir köşesine sinmiş Lilith ve bir arkadaşını buldu. Birbirlerine sokulmuşlar, sımsıkı el ele tutuşmuşlardı. Korkuyla bakıyorlardı. Veyla birilerinin korkuyla bakmasına alışıktı ama Veyla'ya değil, ardına bakıyorlardı.

"Veyla! Orada! Dikkat et!"

Veyla ardına döndüğü gibi gördüğü görüntüyü henüz idrak bile edememişken vücuduna savrulan kılıç gibi bir koldan kaçınmak üzere kendisini soluna doğru attı atarken ellerini kaldırıp büyüsünü yönlendirdi. Güçsüz düşen büyüsü, yaratığa erişemeden sönüp giderken kaçmak için de geç kalmıştı. Kolu omzundan bileğine kadar kesilmişti ve vücudu keskin bir acıyla sarsılmıştı. Gölge'nin büyüsü yüzünden korunmasız kalan vücudunda, bu neye benzediği, ne olduğu belirsiz yaratığın darbesi nefesini mümkünmüş gibi daha da kesilirken dudaklarından bir inleme koptu. Gördüğü şey karanlıktı. Karşısında adeta bir karanlık vardı. Kırmızı gözleri ve ağızları, yüzündeki konumları çağrıştırmasa, göze ve ağza benzemezdi. Tavana kadar uzanan büyük cüssesinde en yüksekte olan şey başı değil, şekilsiz omurgasının yükselttiği sırtıydı. Kolları omuzlarından ellerine indikçe keskinleşiyordu ve biraz önce Veyla'nın da tadına baktığı üzere bir hayli tehlikeliydi. Şekilsiz göğsünden yüzlerce obsidyen parıltılı ipler onu geriye çekiyordu ama ip bir hayli esnemişti. Veyla'nın duvarı aşmak için Gölge'nin büyüsünü güçsüzleştirmesi, bu şey her ne ise ona yaramış olmalıydı. Bu şey neydi ve Gölge neden onu öldürmek yerine buraya hapsetmişti?

Veyla şahit oldukları arasından en dehşet yaratan Luna'ya bakarken "Sen..." diye soludu ve o sıra ipi biraz daha esnetebilen yaratık yeniden kılıç kolunu kaldırdı. Yaratık her ne ise, Gölge'nin büyüsünü bastırmak üzereydi. Veyla elini oluk oluk kan akan kolundan çekti. Hala ilk andaki gibi acıyor, hatta git gide de acı artıyordu. Güçsüzlüğü yüzünden büyüsüne ulaşamadığından, henüz iyileşememiş olmalıydı.

Vücudunu soluna doğru yuvarlayarak Luna'dan kaçındı ve yuvarlanırken Lilithlere vardı. Korkuyla titreyen kızların ellerinden tutarken ipin henüz o kadar esneyemediği kadar uzakta olduklarından emin oldu ama böyle giderse fazla uzun sürmeyecekti.

"Onu oyalayacağım ve o sıra kaçacaksınız. Anlaştık mı?"

Veyla, güçlükle konuştuğu için Lilith hıçkırıkları arasından "İyi misin?" diye sordu. Eli kadının kanayan koluna gitmişti. "Niye hala iyileşmedin? Özür dilerim... Bizim yüzümüzden... Senin peşinden gelmek istemiştik sonra... Burayı hiç görmediğimizi fark ettik ve merak ettik... Kapı açıktı ve sen içeridesindir sandık..."

Veyla kendisinden bir kere daha nefret etti. Çocukların tehlikeye düşmesinin sebebi, kendisiydi. Suçlu yine Veyla'ydı. İşte, Lilith'e onu sevdiğini itiraf etmişti ve hemen ardından çocuk ölüm tehlikesi içerisindeydi. Bu kadar hızlı mı kaybetmesi gerekiyordu Veyla'nın sevdiklerini? Hayır, bu sefer kaybetmeyecekti.

Bir de Lilith, suçu kendisinde görüp özür diliyordu. Veyla'nın içi sızlamıştı. Lilith'in yanağını sevdikten sonra diğer kızın da ağladığını fark edip onun da yanağını okşadı. "Sizin suçunuz değil. Korkmayın, buradan çıkacaksınız."

"Sen..."

Veyla, Lilith'in endişesine güven vermek isteyerek gülümseyip "Ölümsüz kelebeğim ben tatlım. Bu kocaman..." derken yüzünü buruşturarak ardındaki yaratığa baktı. Yaratık ipi zorladıkça homurtular çıkartıyor, kesik kesik nefesler alıp veriyordu. "... çirkin..." dedikten sonra alınmış gibi bakan yaratığa şirince sırıtıp "Beni değil, seni böyle yaratan Doğa'yı suçla." dedikten sonra kızlara döndü. "... ve korkunç bir şey bile beni öldüremez." dedi. Lilith'in endişeyle koluna bakıp durduğunu fark etti. "Kolum da iyileşir, endişe etme. Yaratık ipten kurtulmadan buradan çıkacağız. Size 'şimdi' dediğimde kapıya koşacaksınız. Anlaştık mı?"

Kızlar başlarını hızla salladıklarında Veyla yanlarından kalkıp uzaklaşacakken Lilith kadının ellerini yakalayarak tuttu. "Sana güveniyorum!"

Veyla, "Keşke güvenmesen..." diye sızlandı. Lilith'in kaşları kalktığında Veyla kızın çenesinden tutup başparmağı ile tenini okşadı. "Şanslısın, artık bazen güveni boşa çıkarmayabiliyorum."

Şimdi de çıkarmayacaktı. Sevdiğini söylediği bu kız çocuğunu ve diğer kız çocuğunu burada yaratığın yemi etmeyecekti. Kızları koşabilecek kadar sakinleştirmeye çalışırken geçen sürede büyüsünün ve vücudunun biraz kendisini toplamasını ummuştu ama gittikçe kötüleşiyor gibi hissediyordu. Obsdiyenler arasında olmak, büyüsüne engel olsa gerekti. Yarası da hala iyileşmemişti.

Kalkıp yaratığa döndü. Geniş mekânda, ip bir hayli esnemişti ve Veyla, soluna doğru adımladıkça çapraz ilerlediği için her adımda yaratığa yakınlaşıyor, ilgisini çekiyordu. Yaratık da Veyla ile ilgilenerek ipi zorlamayı bırakıp ona doğru yürümeye başladı. Ağırdı, hızlı değildi ama oldukça büyük olduğu için birkaç adımı, zaten Veyla'ya yetişmesine yetiyordu.  Veyla'nın gözleri yaratıkla kızlar arasında gidip gelirken "Burnun yok mu bu arada?" diye sordu. Yaratığın konuşulanları anlayıp anlamadığını bilmiyordu. Bazı Lunalar, anlardı. Bu ise anlayamasa da sesle oyalanıyor gibi gözüküyordu.

"Siyahsa fark edememiş olabilirim..." derken yaratık dibinde bitip şekilsiz omurgasında başını eğerek yüzlerini yaklaştırdığında Veyla ipe minnettardı. "... işte şimdi yakından bir hayli görebiliyorum..." derken yaratığın geniş burun deliklerinden ve ağzından çıkan nefeslerin oluşturduğu hava akımı yüzünden saçları omuzlarından geriye doğru uçuşmuştu. Pis nefesine karşı yüzünü buruştururken "Hiç diş fırçalamaz mısın?" diye sordu. O sıra hazırlanmaya başlamaları için eliyle kızlara işaret verdi. Olabildiğince oyalanıyor, güç kazanmaya çalışıyordu ama belli ki buradan çıkmadan güç kazanabileceği falan yoktu. Git gide vücudu titremeye başlıyordu. Burada yığılıp kalmak ve Lilithleri Doğa'nın merhametine bırakmak istemezdi.

Lilithler sindikleri yerde ayaklarını yere yaslayarak hafifçe doğruldular. O sıra yaratığın gözleri Lilithlere doğru döndü. Veyla "Şimdi!" diye bağırırken hızla yaratığa atıldı. Yaratığın şekilsiz omurgasındaki çıkıntıya tutunarak kendisini sırtına attı. Yaratığın kılıç elleri ardına doğru gitmeye çalışırken esnek olmaması sebebiyle tamamıyla Veyla'ya ulaşamıyordu ve Veyla keskin uçlarından olabildiğince kaçınmaya çalışıyordu.

Lilithler el ele bir şekilde mekânın dışına koşarken yaratık da sırtındaki Veyla'yı boş verip çocuklara doğru döndü. Veyla korkusu sayesinde güç kazanırken ellerini yaratığın pürüzlü derisine yaslayıp çığlık atarak büyüsünü yönlendirdi. Büyüsünü yönlendirdikçe en az yaratık kadar canı yanarken, yaratık da acıyla inleyerek vücudunu iki yana salladı. Veyla karşı duvara doğru uçup da yere düşerken gözleri kapıya doğru döndü. Lilithler çıkmayı başarabilmişti. Kalkıp kapıya koşacak gücü yoktu. Lilith yerden bulduğu taşı Veyla'ya yaklaşmaya çalışan yaratığa attıktan sonra ellerini kaldırdı. Kehribar rengi gözleri büyüyle ışıldarken büyüsünü yaratığa yönlendirmeye çalıştı ama yaratığın tenine rüzgâr değse, daha çok acıtırmış gibi oralı olmadı. Zaten yaratıkla ilk karşılaştıklarında da büyüleriyle kendilerini korumaya çalışmışlardı ama yapamamışlardı. Belli ki büyüleri, yaratığa tesir etmiyordu. Veyla, Terra büyüsünün yaşı küçük olsa da hafife alınması gerektiğinden yaratığa tesir etmemesiyle işin ciddiyetini biraz daha fark etti. Kesilen nefesi yüzünden güçlükle konuşurken ona korkuyla bakan Lilithlere "Gölge..." dedi.

Lilithler kalarak yardımcı olamayacaklarının bir hayli farkında olarak hızla ormanın içerisinden koşmaya başladılar. Koştukça da çığlık çığlığa bağırıyorlar, 'Gölge Kral!' diye sesleniyorlardı. Yıkılan büyü duvarının köşelerinde ses büyüleri de vardı. Geceleri yaratığın çıkardığı sesleri halkın duyması, ses büyüsüyle engelleniyordu ve bu sebeple, buradaki gürültü Gölge'nin ya da herhangi birinin kulağına gitmemişti.

Veyla, iyice esneyen ip sayesinde savurduğu kılıç kollarının ucu bir hayli vücuduna yaklaşan yaratığın darbelerinden kurtulmak için bacaklarını da kendisine çekti ve duvara sindi. Yaratıktan uzak durabilmek için duvara yaslanması gerekiyordu ama böyle olunca da obsidyene temas ediyordu. Bakışları koluna döndü. Kan değil, zifir akıyor gibiydi. Simsiyah bir sıvı, kolundan zemine doğru akıyordu ve iyileşmek bir yana biraz önce baktığında daha iyi gözüktüğüne yemin bile edebilirdi.

Veyla, zora düştüğü gibi Gölge'nin ismini zikretmişti ama adam buraya geldiğinde, korumak ve hapsetmek için bu kadar çaba gösterdiği alanda büyü duvarının aşılıp kapının açıldığını, yetmezmiş gibi halkından iki çocuğun tehlikeye düştüğünü gördüğünde onu buraya hapsetmeye karar verebilirdi ve Veyla buradayken ölümlü gibi hissetmeye başlamıştı. Niye iyileşmiyordu ki? Buradan çıktığında hızla iyileşeceğini umdu. Sorun, obsidyen taşları olmalıydı. Büyüsünü engelliyordu.

Veyla, Gölge'ye güvenmemesi gerektiğini kendisine hatırlatırken olabildiğince duvara yapışarak ayaklandı. Sallanan vücudunda bir yem gibi yaratığın önüne düşmesi, büyük bir ihtimaldi. Gözleri kararıyor, vücudundan kan çekiliyordu. Son bir kanat kelebek, diye düşündü. Son gücünle buradan çık ve Gölge'nin merhametine kalma. Çünkü Gölge Karanir şimşeklerin Kral'ı olsa da merhameti, sadece sana yağmayan bir yağmur...

Veyla ellerini ardındaki duvara yaslayarak güç almaya çalışırken teni, obsidyene değdikçe yanıyordu. Yana doğru birkaç adımla kaymaya çalıştığı gibi ip biraz daha esnedi ve yaratık korkunç bir çığlıkla birlikte kolunu kaldırdı. Veyla hızla sağ çaprazına kaçtığında yaratığın kılıcı da duvara saplandı ve acıyla inler gibi başını geriye atıp tiz bir çığlık attı. Yaratığın çığlıkları Veyla'nın başını daha da döndürürken geriye, kapıya doğru adımlamaya çalışırken güçsüz bacakları birbirine karıştı. O sıra yaratık Veyla'ya dönmüş, yeniden kolunu kaldırmıştı. Veyla geriye doğru düşerken ellerini yaratık ile arasında kaldırıp büyüsünü olabildiğince yönlendirdi. Yaratık acıyla çığlık atsa dahi bir saniye geçmeden Veyla karnını delip geçen darbeyi iliklerine kadar hissetti. Sırtı zemine yaslanırken hırıltılı ve derin bir nefes aldı. Tavana bakan gözleri irice açılmış, elleri karnına doğru düşmüştü. Nefes ciğerlerine ulaşamazken bakış açısını yaratığın parlak kırmızı gözleri doldurdu ve yeniden kolu kalktı.

Veyla, 'hadi ama' diye düşündü.

İyileşmeliydi ama vücudu iyileşmiyor, aksine gittikçe ölüme yaklaşıyordu.

**

"Aslında biliyorsun Gölge Kral."

Gölge, ayin bittiği gibi odasına çektiği Baş Terra'nın ağaç evindeki oyuntularda parmaklarını gezdirirken duymaktan korktuğu cevabı aldığı için gözlerini yumdu ve sıkkın bir nefes alıp verdi. Sonunda, işler iyice karışmaya başladığı için Veyla'nın omzunda çıkan o aptal işaretin ne anlama geldiğini sormaya cesaret bulmuştu. Cesareti de şimdi hızla uçup gitmişti. Sandığı gibiydi. Bildiği gibiydi. Peki, neden öyleydi?

"Yıldız, zaaf demektir. Kayıp gitmesinden endişe edilendir."

Gölge, ancak birkaç saniyenin ardından gözlerini aralayıp vücudunu Baş Terra'ya çevirdi. "Benimle ne alakası var?" diye sordu. O sikik işaret, Veyla'nın vücudunda çıkmıştı evet ama Gölge'nin onu 'efsun' seçmesinin hemen ardından yaşanmıştı. Gölge'nin ışık böceği, kadının tenine değdi an o büyülü işaret, bir daha gitmemek üzere kadının tenine işlenmişti.

"Eğer seninle ilgiliyse, kelebeğin Kral'ın zaafı olduğu anlamına gelir. Olduğu ya da olacağı..."

Gölge hızla "O zaman benimle ilgili değil." diye itiraz etti. Gölge ile ilgili olma ihtimalinde, anlamı buysa, başka bir sebebi olmalıydı. Hızla reddetse de bu cevap, zihninde onun için hazır edilmiş bir yere güzelce oturmuştu. Bilinçaltında, Gölge de bu sebepten korkmuştu ve şimdi Terra da söylüyordu.

Baş Terra kitaplığından siyah ve bir hayli eskimiş bir cilde sahip olan kalın bir kitabı kucakladı ve masasının ardına geçip ağaç kovuğu sandalyesinde oturduktan sonra masaya küt diye bıraktı. Gölge de meraklı bakışlar ile masaya yakınlaşırken Baş Terra ezbere bildiği yerden kitabı aralayıp açılan sayfayı görmesi için kitabı masada Gölge'ye doğru çevirdi. Gölge bir elini masaya yaslarken hafifçe eğdiği üst vücudu eşliğinde kitaba bakarken gözleri kısıldı. Gergin çenesinde dilini çiğniyordu.

"Seninle ilgili olup olmadığı henüz kesin değil ama onunla ilgili olduğu, şüphesiz."

Gölge Terra dilini bilmesine rağmen kendisi için anlam ifade etmeyen harflerin arasında kayboldu. Kaşları hafifçe çatılırken diğer elini de kitabın diğer tarafından masaya yasladı. Eğilen başında, çatılmış kaşları altındaki gözlerini Baş Terra'ya çevirdi.

Baş Terra, anlayamadığı belli olan Kral'ını "Çok eski bir Terra dilidir." diyerek açıkladı. "Günümüze kadar değişerek gelmiştir. Değişen bazı kelimelerin eski hallerini anlayamaman normal..." derken sarı ve yeşil renklerle bezenmiş tırnağını eskimiş sarı kâğıdın üstünde gezdirerek açıklamaya başladı. Öncelikle kitap açıldığında ve iki sayfaya birlikte bakılmasıyla görüntüsü tamamlanan sayfanın en üstündeki yazıda gezdirdi.

"Ölüm ve Kurtuluş." dedikten sonra parmağını gezdirmeye devam etti. "Bu iki kelimenin geçmiş anlamıyla alakalı şüpheli durumlar var. Bir yandan kıyameti ifade ederken, bir yandan da yeniden doğuşu, kurtuluşu çağrıştırır. Anlatmak istediği her ne ise, altında bunun yolunu da açıklar." dedikten sonra yıldızı gösterdi. "İlk aşama 'yıldız'dır. Yıldız, zaaf demektir." dedikten sonra sayfada parmağını yıldızın hizasında yanına doğru kaydırdı ve doğal taş simgesinin üstünde gezdirdi. "İkinci aşama 'doğal taş'tır. Xalialar için doğal taş, güç demektir. Zaaf güçsüzlük, taş güçtür." dedikten sonra ikisinin altı hizasında ve ortalarında olan üçüncü simgeyi gösterdi. "Üçüncü aşamada, bu ikisi iç içedir. Onları bir arada tutan bir kürenin içindedirler. Altında 'bir olmak' yazar. Ruh nikâhlarında hala kullanılan bir Terra kelimesidir. Bu kelimeyi biliyor olmalısın." dedi. Gölge de gözlerini resim harflerinde gezdirirken başını onaylar şekilde salladı. Nixsus genelinde birkaç ruh nikâhına katılmıştı. Böyle törenlere, Nixsus Kral'ı da davet edilirdi ve Gölge de dâhil olurdu. Ruh nikâhları, oldukça az rastlanırdı. İki Xalia'nın ruhu, bir Doğa yerinde sonsuza dek kavuşurdu. Kulağa romantik gelebilirdi ama sonuçları nedeniyle az tercih edilen bir durumdu. En çok da aşka düşkünlükleriyle bilinen Azritlerin cesaret edebildiği bir törendi. Çünkü ruhlar her yönden birleşirdi. Bu daha derin bir aşk getirir, ruhları hep sarmaş dolaş olurdu ama birinin acısını, diğeri de hissederdi. Sadece acısını da değildi. Biri ölürse, diğerinin vücudunda tek bir kan akmadan, o da ölürdü. En kötüsü de, ruhuyla bağlanacak kadar âşık olduğu kişinin o an öldüğünü, kendisinin de öldüğü son ana kadar hissederdi.

Gölge, "Ve?" diye sorup tüm bu görüp duyduklarını mantık zeminine yerleştirmeye çalıştığında Baş Terra, "Güçsüzlük, güçle bir olduğunda, ölüm ya da kurtuluşu getirecek." derken parmağını sayfanın altındaki yazıda gezdirdi.

Gölge, "Kıyamet ya da yaşamı..." dedikten sonra bakışlarını Baş Terra'ya çevirdi. "Peki hangisi?"

Baş Terra gülümsedi. "Yaşamadan göremeyeceğiz."

Gölge, ellerini masadan çekip alayla güldükten sonra bir elini deri ceketinin cebine yerleştirip diğeriyle kitabı gösterdi. "Sayfanın yerini ezbere açacak kadar bu kitaba vakit harcamışsın, Baş Terra'sın, Doğa'ya en yakın olansın ve bana gerçekten 'bilmiyorum' mu diyorsun? Siktiğimin kurtuluşuna..." derken elini sertçe masaya vurarak eğildi. "... ihtiyacımızın olduğunun farkında mısın? Senden çözüm isteyip duruyorum ve bana yıllar sonra, uğursuz kelebeğin vücudunda çıkan bir işaret ile mi bu ihtimalden bahsediyorsun?"

"Çünkü ancak, o varis kehaneti ile bunun bir kurtuluş olduğundan emin oldum."

"Yine mi o sikik kehanet..." derken vücudunu doğrultup elleriyle yüzünü ovuşturarak ardına döndü ve birkaç adım uzaklaştı. Birkaç saniyenin ardından ellerini sertçe yüzünden çekip Baş Terra'ya döndü ve elini öfkeyle sallayarak "Biraz önce 'yaşamadan göremeyeceğiz' diyordun. Şimdi 'emin oldum' diyorsun!" dedi. Son zamanlarda Veyla sayesinde yalanları sever, yalanlara inanmak ister olmuştu ama artık gerçeklere ihtiyacı vardı.

Baş Terra, "Görüş birliği yok." dedi. "Bu konuda güçlü Terralar arasında çok yazılan, çizilen, öngörülen var. Aramızda görüş birliği yok, bu tamamen benim hissim. Eğer bu..." derken ikinci sembolü gösterdi. "Bir gün vücudunda bunu görürsen, bu kehanetin sizden bahsettiğine emin olabilirsin. Ve varis kehaneti, siz bir olsanız bile yaşamın süreceğini gösteriyor."

Gölge'nin dudakları birkaç cümle daha bağırmak için aralandı ama cümleler zihninde tekrar ve tekrar duyulunca, dudaklarını kapatıp ellerini ensesine götürdü. Gerginlikten dikleşen omuzları hafifçe çökerken "Diğerleri ne düşünüyor?" diye sordu.

"Bir olmanızın kıyameti getireceğini."

Gölge, "Tam da öyle bir şey olur zaten." diye mırıldanırken gözlerini yaşlı ağacın çizgilerinde gezdirdi ve birkaç sıkkın nefes alıp verdi. Bir sürenin ardından ellerini ensesinden çekerek Baş Terra'ya baktı ve "Kıyamet zaten kapıda." dedikten sonra büyüyle korunan alanı kastederek "En büyük kanıtı da orada!" diye bağırdı.

"Bana yeni bir kıyamet değil, kurtuluş lazım. Siktiğimin taşlarını aratıp duruyorsun ve hiçbiri onu öldürmüyor!"

Baş Terra, başta şehrini, sevdiklerini, sonra ise tüm Zenith'i kurtarma yolunda yorgun düşse de hala inatla ayakta duran Gölge'nin öfkesinin aksine sakin bir şekilde ellerini masanın üstünde birleştirdi. "Doğa bazen 'çözüm' getirmez. Doğa bazen 'süreç' getirir. Ve siz o süreci yaşadığınızda, çözümü kendiniz bulursunuz. Hayat da böyledir. Doğduğumuz gibi ölmeyiz, yaşarız. Belki de bugünler, yarınlar için yaşanmak zorundadır. Belki de bugünler sizi taşa değil, bir olmaya götürüyordur."

Gölge, "Bana..." derken yeniden masanın üstüne vurup Baş Terra'ya doğru eğildi ve işaret parmağını sağlarken sıktığı dişlerinin arasından "... bir taşa daha ihtiyacın var, dedin! Obsidyen taşıyla bir taş birleştiğinde, o siktiğimin Esvedlerini öldürebileceksin, dedin. Şimdi de kalkmış bir olmaktan bahsediyorsun. Binlerce yıl önce ölmüş Atalarının söyledikleri sikimde değil. Benim bu kıyamete bir çözüm bulmam gerekiyor! Ve seni..." dedikten sonra etrafını gösterip "Sizi!" diye bağırdı. "Yanımda tutmamın en büyük sebebi de bu. Bana artık çözüm bulmak zorundasınız!"

"Bana bugün inanmayacağını biliyordum." dedikten sonra başını anlayışla salladı ve gözlerini kapatıp açtı. Gölge'nin öfkesi karşısında bu denli sakin kalması, Gölge'yi daha da çıldırtıyordu. Söyledikleri ise, asıl çıldırtanlardı. Veyla ile bir olmaktan bahsediyordu! Bir olursa kurtuluş getirmesinden daha kötü bulduğuna inanamıyordu ama bir olurlarsa 'kıyamet' getirmek ondan da korkutucu gelmişti. Bir olmak için zaten yeterince engelleri vardı, bir 'kıyamet' e de ihtiyaçları yoktu. Kaldı ki 'bir olmak' planlanarak yapılabilecek bir şey değildi. Kurtuluş olacaklarına inanıp, bir Doğa yerine gitseler ve bu yönde irade gösterseler bile gerçekten ruhlarıyla bir olmak istemedikleri sürece hiçbir işe yaramazdı. Ruhları bunu istediğinse ise, irade göstermelerine bile gerek kalmazdı. Bu nikâhı gerçek kılan herhangi bir cümle, gerekli şart yoktu. Tek gerçek, arzuydu. Bunu arzulayan iki kişi, ruhlarıyla bağlanırdı.

"Ama bir gün vücudunda..." dedikten sonra ikinci sembolü gösterdi. "... bunu gördüğünde yanıma geleceksin. Belki de taşı birlikte bulacaksınız, kim bilir. Belki de obsidyen senin taşın, o taş Veyla'nın taşıdır."

Gölge, "Veyla'nın bir taşı yok." dedi. "Zenith üzerinde ondan ve kelebeklerinden başka mor renk yok."

"İmkânsızlıkları gözünde çok büyütüyorsun Gölge Kral. Ama unutma her şey, ta ki bir gün gerçekleştiği ana kadar, imkânsızdır."

Gölge stresten kuruyan dudağını yaladıktan sonra kitaba uzandı ama Baş Terra büyüsüyle kendisine çekti. "Bilgim senin, gücüm senin, sadakatim senin ama kitaplarım benim."

Gölge, "Seni alıp kitap gibi kütüphaneme koymamı istemiyorsan, o kitabı ver." dediğinde Baş Terra, "Yapabileceğini biliyorum." dedikten sonra aynı sakinlikle başını iki yana salladı ve gülümsedi. "Ama yapmayacaksın. Bana, halkına merhametlisin. Merhametin, acımasız olduğuna da sirayet ettiğinde..." dedikten sonra sarıldığı kitabının cildinde parmaklarıyla ritim tuttu. "... bu sembolü vücudunda göreceksin."

Gölge, "Olmaz öyle bir şey!" derken aklına gelen tek isim Veyla'ydı. Bir süredir aklına geliyordu ve geldiği gibi de gitmiyordu.

Baş Terra, "Senin vücudunda olmazsa, bir başka adamın vücudunda olacak. Bu kitapta olan her şey, bir gün yaşanır. Başladığında ise, geri dönüşü olmaz. Onunla birlikte kıyameti ya da kurtuluşu getirecek olan adam sen değilsen bile, bir başkası. Ve bunun için de bir başka adamla bir olması gerekir..."

Gölge daha yüksek bir ses ve öfkeyle "Ulan o hiç olamaz!" dediğinde Baş Terra hafifçe güldü. "Bak. Bir imkânsızlık, diğer imkânsızlıkları nasıl da ihtimalli kılıyor. Başkasıyla olmasına müsaade etmeyi, seninle olmasından daha imkânsız görüyorsun."

Gölge'nin dudakları birkaç kere aralandı ama hiçbir cümle çıkamadığında dudaklarını yaladıktan sonra üst dudağını ısırarak kapıya yöneldi. "Bir şeyleri değiştirmezsen çok ama çok yakında kardeşinle evlenecek. Nasıl engel olacağını merakla bekliyorum."

Gölge sarmaşıklarla örtülmüş kapıdan çıkmadan Baş Terra'ya dönüp sinirle etrafını, iksirleri gösterdi. "Git şunlarla falan ilgilen. Fareyi kargaya çeviren iksirler yap, dağ taş gez, mantar topla. Yeni yeni ayin şarkıları yaz, torunlarınız her birini ezberleyene kadar size lanetler okusun. Benimle uğraşma."

Baş Terra hafifçe güldüğünde Gölge "Benimle uğraşma!" diye sesini biraz daha yükselterek rica etti ve Baş Terra başını onaylar şekilde salladı. Baş Terra'nın bir şey yapmasına gerek kalmayacaktı ki, gerisini onlar halledecekti.

Gölge sinirle ağaç evden çıktığında çığlıklarla ona doğru koşan Terraları fark etti. Kaşları çatılıp hareketlenirken Baş Terra da ağaç evinden çıkmıştı. "Orası!" derken orada aslında ne olduğunu bilmeyen, halktan bir Terra korunaklı alanı gösterdi. "Orada bir şeyler olmuş! Çocuklar çığlık kıyamet yardım isteyerek bağırıyor."

"Yardım et Gölge Kral!"

Gölge, dişleri arasından "Veyla..." derken etrafına baktı. Elbette ki ortalarda yoktu. O uğursuz kelebek 'umarım seni pişman etmem' diye alay etmişti ve yapacağını yapmış mıydı? Gölge Azrit hızıyla ilerlerken kendisine lanetler okuyordu. Gölge bir ağaç kabuğunun içerisinde Veyla ile bir olup olmama ihtimalini değerlendirirken kadın yine ardından iş çevirip halkını tehlikeye düşürüyordu.

Gölge, ormanın içerisinden Azrit hızıyla ilerleyip devasa ağaçlarla örtülen ve büyü duvarıyla korunuyor olması gereken binaya ulaştığında ve kapının açık olduğunu gördüğünde bir küfür mırıldandı. Savaşçıları binanın etrafını sarmıştı ama o yaratık binadan çıkmadan, saldırma izinleri yoktu. O yaratıkla sadece Gölge Kral savaşabilirdi ve yaratık halk için de tehlike arz etmedikçe savaşçılarını tehlikeye atmazdı. Şimdi binanın içerisinden Esved'in tiz ve kulak çınlatan çığlıkları herkesin kulağını doldururken aralık kapıdan görebilenlerin yüzüne dehşet düşmüştü. Esved'i herkes bilmezdi. Karanlıkta, siyah ölümde gizlenirlerdi ve şimdi siyah ölümden bir hayli uzakta, Nixsus topraklarındalardı. Bir gün, eğer engel olunmazsa siyah ölümün burayı da yutacağı şüphesizdi ama o zamana kadar tanışmak zorunda kalmamaları gereken Esved denilen bu yaratıkla Veyla yüzünden tanışmışlardı. Tanışmak, başlarına gelen en güzel şey olabilirdi, eğer Esved obsidyen taşlarını aşıp da siyah ölümü bu topraklara da bulaştırmaya başlarsa...

Esved, siyahın siyahı, karanlığın da karanlığıydı. Ölmeyen, öldürendi. Henüz, ölmeyendi. Gölge ölüm yollarını arıyordu ama işler daha da kızışmıştı ve daha zamanı olduğunu düşünmesine karşın şu an, şehrine siyah ölümün bulaşması söz konusuydu.

"Son ana kadar geri durun!" derken kapıya doğru ilerlemeye başladı. İki çocuk bacaklarına yapıştı. Gölge ağlayarak Gölge'ye sarılan çocuklardan birinin Lilith olduğunu gördü. Savaşçılarına dönüp "Nasıl burada durmalarına izin verirsiniz?" diye bağırdı. Savaşçıları yaratık korkusunu bırakıp Kral korkusuyla yakınlaşırlarken Lilith, "Onu kurtar!" diye yalvardı.

Gölge onu elbette ki kurtaracaktı ve sonrasında onu kendisini kurtarmayacak durumlara sokacaktı. Bu sefer pişman olmamak için de elinde geleni yapacaktı! Yine, yine varlığıyla uğursuzluk getirmiş, Gölge'yi şehrinin başına gelebilecek en büyük tehlikeyle karşı karşıya bırakmıştı.

"O bizi kurtardı! Bizim yüzümüzden... Sen de onu kurtar!"

Savaşçılar çocukları alıp güvene doğru geri çekerlerken Azrit hızıyla kapıya gidecek olan Gölge bir anlığına duraksadı. Veyla'nın çocukları kurtaran değil, tehlikeye düşüren olduğunu sanarak buraya gelmişti. Veyla'nın hırıltılı nefesini duyduğunda bir saniye içerisinde mekâna daldı. Esved'in kaldırdığı koluyla, yerde siyah kanlar içerisinde yatan Veyla'ya bir darbe daha indirmek üzere olduğunu gördü. Veyla, rüzgârından, uğultusundan ve kokusundan geldiğini anladığı Gölge ile birlikte nedense rahatlamış hissetti ama şimdi onu daha büyük felaketler bekliyor olmalıydı. Bu tepesindeki yaratık Veyla'yı en çok bir süreliğine öldürebilirdi. Gölge ise Veyla'yı sonsuza kadar öldürebilirdi.

Yaratığın kılıç gibi kesin kolu Veyla'nın vücuduna bir darbe daha indiremeden tüm vücudu mavi elektrikler ile titremeye başladı. Esved tiz çığlıklar atarak sarsılsa da kolunu indirme çabasını sürdürdü. Savaşçıları şu an obsidyen desteği yapmak üzere binayı çevrelerken Terralar da yeni bir büyü duvarını hazırlıyorlardı. Gölge bir süre Esved'i etkisiz hale getirmeliydi.

Çektiği acıya rağmen darbesini indirmeye çalışan Esved'in kılıç kolunun ucu Veyla'ya değmek üzereyken Gölge, zaten oldukça büyüsünü yönlendirse de yetmediği için inleyerek daha fazlasını da çağırdı. Esved'in çığlıkları artarken geriye doğru adımlamaya başladı. Çığlıkları öyle tizleşmişti ki ikisinin de zihinlerinde yankılanıyordu. En çok da yerde, güçsüz düşmüş Veyla'nın...

Esved geriledikçe Gölge Veyla'ya yakınlaşırken dizlerini kırarak yavaşça eğilmeye başladı. Gözleri sık sık Esved'i kontrol etmek üzere yaratığa dönse de Veyla'nın vücudundaki yaralarda gözlerini gezdirdi. Kötü durumda gözüküyorlardı ama birazdan iyileşirlerdi. Gölge, bir kolunu Veyla'nın belinin altından geçirirken tek eliyle büyüsünü yönlendirmeye devam etti. Büyüsünü vücudundan salıvermek için eline ihtiyacı yoktu ama büyüsünün her zerresine ihtiyaç duyduğu bir anda olduğundan daha odaklı bir şekilde ulaşması için elini kullanıyordu.

Veyla'nın gözleri, Gölge'nin endişeli yüzünde geziniyordu. Bir an, yaratığı etkisiz hale getirecek ama Veyla'yı da burada bırakacak sanmıştı. Adamın acımasızlığı ve şehri söz konusu olduğundaki sertliği düşünüldüğünde, Veyla'ya verebileceği bir cezaydı ama yapmıyordu. Veyla'yı da yanına alarak yaratığı etkisiz hale getiriyordu. Veyla, nedense Gölge'nin ismini zikretmiş, Lilithlerin Gölge'den yardım istemesini söylemişti. Normalde, 'ben yanıyorsam Zenith de yansın' diye düşünürdü ama belli ki, aslında normalde öyle değildi ki git gide düşünceleri özüne dönüyordu. Gölge Veyla'yı kurtarmasa bile gelmesini istemişti. Gelmeli ve Lilithleri, Terraları kurtarmalıydı. Gölge de gelmiş, halkıyla birlikte düşmanını da kurtarıyordu.

Veyla'nın büyüsü, Esved'e pek de bir şey yapamamıştı. Zaten güçsüz düşerek yanına geldiğinden, büyüsünü pek kullanamamıştı. Yine de Terraların büyüsünün işe yaramadığını gördüğünde, Esved'in ne kadar güçlü bir büyüye sahip olduğunu anlayabilmişti ve tanıdığı en güçlü büyücü olan Gölge'nin de Esved'i geri püskürtürken gözünü kırpmadan indirdiği şimşekler kadar rahat olmadığını görebiliyordu. Gölge'nin gözleri Veyla'ya döndükçe yaralarında geziniyordu ama kadının belini koluyla sararken gözlerini, gözlerine çevirmişti. Kadının mor gözleri, bayılmak üzereymiş gibi kapanıp duruyordu. Gölge, bir daha yumuşak bir bakışla karşılamayacağını sanmıştı ama işte, karşılaşıyordu.

"Bana tutun." dediğinde Veyla'nın güçsüz elleri adamın boynuna doğru yol aldı ama her an düşebilecek tutuşlardı. Gölge, Veyla'nın vücudunu kaldırsa da tek eliyle büyüsünü yönlendirdiğinden kucağına alamadı. Omzuna atmayı düşünmüştü ama karnından da yaralıydı. Belinden sımsıkı tutarken kadının vücudunu, kendi vücuduna yasladı. Veyla, adamın göğsüne doğru sığınırken Gölge gittikçe geriye doğru adımlamaya başladı. Veyla'yı alanın dışına çıkarttıktan sonra, büyü duvarı hazır olana kadar tüm gücüyle saldırması gerekecekti.

Gölge, kapıdan çıktıktan sonra kadın savaşçılarına "Alın." dedi ama Veyla bayılmak üzere olsa da hızla "Hayır, hayır..." diye mırıldandı. Bu halde bile kimse dokunsun istemiyordu. Gölge de kadın savaşçılarına emir vermişti ama belli ki Veyla, hiçbir temas istemiyordu. Gölge dışında...

Gölge, uzaklaştıkça büyüsünün de güçsüzleşeceğini biliyordu ama Veyla'yı güçsüz düşüren büyüsünün etrafında tutmak da istemiyordu. Normalde saniyeler içerisinde iyileşen yaraları hala kötü ve hatta daha da kötü görünüyordu. Gölge, kendi büyüsü yüzünden olduğunu düşünüyordu. Büyüsü, bazen Veyla'nın da yapabildiği gibi Veyla'yı güçsüz düşürüyordu ve iyileşmesi için uzaklaşması gerekirdi.

Gölge sinirle inlese de Veyla'yı kadın savaşçılara uzatmayıp hızla alanın dışına doğru gitti. Esved o sıra güç kazanıp kapıya doğru yöneldi. Gölge, ağacın dibine, Lilithlerin yanına Veyla'yı dikkatle bıraktıktan sonra bir anlığına göz göze geldiler ve Gölge yeniden hızla, Esved'e döndü.

Çığlıklar yükselmişti çünkü ipi koparan Esved, kapıya kadar varmıştı. Toprağa değmesine bir adım kala Gölge tüm gücünü yönlendirdi. Esved çığlıklar eşliğinde gerilerken Gölge'nin gözleri toprağa döndü. Siyah ölümün bulaşmadığını görüp rahatlarken Esved geriledikçe üstüne gitti.

Gölge ve Terralar, Esved'i kontrol altına alıp büyü duvarına hapsetmeye çalışırken Lilith, Veyla'nın elini tutmuş, annesi ve babasıyla o an yanında olan şifalı bitkileri kadının yaralarına koyuyorlardı. Bu yaralar için daha fazlasının gerektiğini düşünüyor olsalar da şu an durumun imkân verdiği kadarıyla yardımcı olabiliyorlardı. Veyla ise, Gölge'nin büyüsünün dolaştığı alandan uzaklaştığı için iyileşmeyi bekliyordu ama geçen dakikalar, daha iyi hissetmesini sağlamıyordu.

Güçlükle araladığı gözlerini koluna ve karnına çevirdi. Gölge onu buraya getirdiğinden beridir dakikalar geçmişti. İyileşmiyordu... İyileşmiyor, hatta daha da kötü oluyordu. Yarası teninde yol alır gibi genişliyordu. Veyla'nın kelebekleri etrafında uçuşamıyor, Veyla'nın koluna, omzuna, bacaklarına konmuşlardı ve renkleri solmuştu.

Veyla o kadar da ölümsüz olmadığını hatırladı. Zenith üzerinde onu öldürebilecek iki gücün olduğu kehanet edilmişti. Birini bulmuş olabilirler miydi? Gölge, dolaylı yoldan Veyla'yı öldürmeyi başarıyor olabilir miydi? Oraya hapsettiği yaratığın açtığı yaralar, Veyla'yı öldürmek üzere olabilirdi. Veyla'yı böyle güçsüz, böyle ölümlü hissettiren ölümün ta kendisi olabilir miydi?

Veyla'nın gözleri kapanırken yutkunmaya çalıştı ama artık çok güçtü. Uğultulu duyan kulaklarına sevinç nidaları gelmeye başladı. Gölge Kral ve Terralar, büyü duvarını örmeyi başarmış olmalılardı. Lilith kurtulmuştu, halk kurtulmuştu. Veyla ise...

Veyla ölüyor muydu?

Gölge, "Hesap vermek için kalk!" derken Veyla'ya doğru yakınlaşmaya başladı. Az daha şehrinden olacaktı. Sadece şehrinden değil, iki kutuptan sinsice ilerleyen siyah ölüm bir anda gezegenin ortasına yakın bir konumda da yayılmaya başlarsa Zenith'in sonu için gün sayarlardı. Gölge senelerdir buna engel olmak uğruna kendi intikamlarını bile geciktirmişti. Lilith 'bizim yüzümüzden' diyordu ama Terra çocuklarının gücünün bu duvarı aşmaya da o kapıyı açmaya da yetmeyeceği şüphesizdi. Buna ancak uğursuz kelebeğin gücü yeterdi.

Gölge, gözleri kapalı, başını ağaca yaslamış ve etrafındaki Lilith ve ailesi tarafından iyi edilmeye çalışan kelebeğe bakarken yine "Kalk." dedi ama bu sefer hesap sorma isteğiyle söylememişti. Kadına yakınlaştıkça kaşları iyice çatılırken gözleri yaralarına döndü. Hala iyileşmemişti.

Gölge, kadının kolundan tutup kaldırmaya çalışırken Lilith "İyi değil!" diye çığlık attı. "Canını yakma..."

Gölge, "Yakmayacağım..." diye mırıldanırken bir kolunu kadının beline sararak ayakta tutmaya çalıştı. Bir eli de kadının yanağını tutup yüzünü sarsarken "Veyla!" diye seslendi. Neden iyileşmiyordu?

Veyla gözlerini araladı ama hala kısıktılar. Kadının yüzünde oldukça yorgun bir ifade vardı. Ölmek üzere olabileceğini fark ettiğinden beridir ne yapması gerektiğine emin olamıyordu. Zihni bulanıktı ve yaşamaya programlı biri olarak bir çözüm bulamıyordu. Bildiği, eğer ölüyorsa onu yaşatabilecek tek kişinin Gölge olduğuydu. Ve yine bildiği, Gölge'nin onu yaşatmayacak olduğuydu. Adama 'ölüyorum' derse, adam 'beni uğraştırmana bile gerek kalmadı' derdi. Kadından kurtulmak istiyordu, fırsat ayağına gelmişti. Veyla, Gölge'nin zafer nidaları eşliğinde ölmek istemezdi ama sussa, sadece öylece dursa, işte o zaman adamın yanında ölmeyi isterdi. Adam yüzünden bile olsa, yine de isterdi. Çoğunu hatırlayamadığı hayatında ona güven veren sayılı isim vardı. Ne olursa olsun, bu adam da o duyguyu hissettirmişti. Şu anda bile, bir az önce ağacın dibine sindiği andan çok daha güvende hissediyordu. Gölge'nin kollarındaydı.

Adamın susup durmayacağını bildiğinden uzaklarda yenilmek istedi. "Birazdan gelirim." diye mırıldandı.

Gölge yutkunduktan sonra gözlerini kadının yüzünde, sarmaş dolaş olmaları sebebiyle görebildiği kadar kolundaki yarada gezdirdi. Karnındaki yaradan akan kanının ıslaklığını, Gölge de vücudunda hissedebiliyordu. Kanı, Gölge'ye karışmıştı ve bu artık Gölge'nin hoşuna gitmiyordu. Oysaki önceden bunu kendi elleriyle yapıyordu.

Gölge, burada olan halkının, savaşçılarının onları izlediğini biliyordu ama kadına mesafeli durmakta zorlanıyordu. Kadın, iyi görünmüyordu. Bu ona eziyet ettiği anlara da benzemiyordu. Kadın, bir daha iyi olamayacakmış gibi görünüyordu. Teninden akan kan kırmızı değil, siyahtı. Bu ne anlama gelirdi?

Gölge, "Terralar bir baksın..." derken Veyla, "İyiyim." diye direttikten sonra gerilemeye çalıştı. Gölge bırakmasa da Veyla'ya birlikte bir adım attı ve kadının sırtı ağaca yaslandı. Veyla, "Burada durmak istiyorum." dediğinde Gölge'nin zihninden bin bir türlü ses geçiyordu. Kalbi kulaklarında atarken, bir sorun olduğuna emindi ama sorunu çözemiyordu. Kadının ölüyor olma ihtimalini, imkân vermediği için aklına getirmiyordu ama iyi olmadığından da emindi.

Gölge, "Veyla..." diyeceği sırada Veyla kapanıp duran gözlerini aralayıp burukça gülümsedi ve Gölge'ye son kez "Beni sensiz bırak." dedi. Adamın bu cümleden hoşlanmadığını, zikrettiği iki anda da anlamıştı. Bundan neden hoşlanmadığını anlayamamıştı ama bunu anlamıştı. Şimdi de sinirlenip gitmesini ve ölümünü izlememesini istiyordu.

Veyla'nın yapamadıkları olduğu şüphesizdi. Daha planları, intikamları vardı ama şimdi ölüm öyle davetkâr geliyordu ki... Yaşamayı becerememişti, ve işte. Doğa ona ölme lütfunu veriyordu. Hiçbir acı onu öldürememiş, bu adamla tanıştığı şehirde ölüm onu bulmuştu. Bir yanı ölmek istemiyor, ucundan tattığı yaşamı biraz daha görmek istiyordu. Burada tatmıştı. Burada yeniden sevmeye başlamıştı. Burada ağlamıştı! Burada çiçekleri öldürememeye başlamıştı...

Gölge bu cümlenin göğsüne getirdiği yanma hissiyatıyla birlikte kadının düşmeyeceğine emin olarak kolunu yavaşça çekti. Birkaç adım gerilerken halkının ortasında ondan gitmesini isteyen kadının yanında ısrarla kalmamaya çalıştı. Gözlerinin gerilese de hala kadında gezindiğini fark ederken sıkkın bir nefes alıp gözlerini de aldı ve ardına döndü. Kadın bir ara iyileşirdi ve belki de Gölge'nin yanında olmak, ona ve büyüsüne iyi gelmiyordu.

Gölge, halkının bakışlarının üstünde olduğunu fark ederek ilerlemeye başladı. Veyla Gölge'nin gidişini izlerken Lilith yanında "İyi olacaksın." deyip duruyordu. Veyla, adam uzaklaştıkça yaşam da uzaklaşıyor gibi hissediyordu. Ölmeden tek bir şeyi denemek istedi. Zaten yenilmişti, ne kadar yenildiğinin ne önemi vardı?

"Gölge..."

Sesi güçsüz çıktı ama adam duyup Veyla'ya döndü. Birkaç saniye geçmeden kadının karşısına varmıştı. Hızının rüzgârı Veyla'nın saçlarını uçuşturur, uğultusu kulaklarını okşarken Veyla gülümser gibi oldu. Bu hissi sevdiğini şu ana kadar bilmiyordu.

Gölge, varlığından emin olduğu sorunu çözmek için "Ne oluyor?" diye sordu. Elleri, kadının vücuduna değmese de havada, vücudunun etrafında dolanıyordu. Gözleri hala ve hala iyileşmeyen yaralarında gezindi. Kolundaki yara, kadının omzundan, köprücük kemiklerine ulaşmıştı. İlerliyordu. Tıpkı siyah ölüm gibi ilerliyordu... Ama siyah ölüm Veyla'ya etki etmiyordu ki... Siyahın da siyahı, Esved'in büyüsü etki ediyor olabilir miydi?

"Niye iyileşmiyorsun?" diye sorarken kadının kollarından tutmadan yapamadı. Zaten kovulduktan sonra halkının önünde kadına dönmesiyle yeterince koy vermişti. Biraz daha temas ve teslimiyetten çekinmedi.

Veyla, "Çünkü iyileşemiyorum..." diye fısıldadı. Gölge'nin kaşları olabildiğince çatılırken idrak etmekte bir hayli zorlandı. Artık kadının ölme ihtimali aklına geliyordu ama bu sefer de, kabullenemiyordu. Sanki Veyla'yı öldürebilecek tek kişi kendisiydi ve kendisi bu kararı alana kadar da Veyla güvende olduğu için rahat hissediyordu. Şimdi ise, bu karar ellerinden uçup gidiyordu.

Gölge, kadının titreyen vücudunu, gittikçe ilerleyen siyah yarasını, kapanmak üzere olan gözlerini, soluklaşan tenini ve ölümün boncuk boncuk ışıldadığı tenine yapışan saçlarını izledi. "Sen..." derken sesi nispeten daha güçlüydü ama "... ölüyorsun..." derken sesi olabildiğince titremişti.

Veyla, bu adamın yanında ölmenin nasıl bir his olacağını ve son dakikalarında adamın, gülüp gülmeyeceğini merakla bekledi. Beraberinde bir sürü soru işaretini götürerek gidiyordu ama en azından bu soruların cevaplarını istiyordu. Buraya ilk geldiğinde adamın ölüşünü kahkahalarla izleyebileceği şüphesizdi ama geldikleri bugünde, o kahkahaların hıçkırıklara dönüşeceğini biliyordu. Peki, adam ne yapacaktı?

Vücudu yaklaşan ölümle titrerken dizlerinin bağı çözüldü. Adam, kadının yığılan vücudunu tutmak için hemen oradaydı. Kolları kadının beline dolanıp da yere düşmesine engel olurken Veyla, birçok anı gibi yakınlaşan yüzlerinde adamın karmaşık bakışlarını çözmeye çalışırken "Şimdi benim de ölü bedenime bir gül bırakabilirsin." diye fısıldadı.

Adamın kaşları kalkarken aralık dudaklarında titrek bir geçti. Nefes, zehir gibi vücudunda dolanıp kalbine, ciğerlerine vardı ve vardığı yeri çürüttü.

"Sen kazandın Kral..."

Ve kollarında Kelebek can vermek üzereyken,

Kral kazanıyor muydu yoksa yeniliyor muydu?

37

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!