🔮 35 ⚡ Siyah Gül
3. KISIM ♛ KRAL VE KELEBEK♛
🔮 35 ⚡ SİYAH GÜL
**
"Seksen!"
"Şş... Sessiz olmalısın."
"Ama... Bunu nereden buldun?"
Seksen, Veyla'nın yatağında bacaklarının yanına oturup bağdaş kurduktan sonra kız daha iyi görebilsin diye avuçlarını daha da araladı. O sıra etrafına, başka yataklara bakıyordu. Burada herkes birbirine sığınıyordu ama yine de başkasının görmesini istemezdi. Şartlar zorlaştıkça, bazen bir yemek, bazen de bir oyuncak için çocuklar birbirini gammazlayabiliyordu. Uyku vakti gelmişti, ışıklar kapalıydı ama burada çocuklar yorgunluktan uyumadığı sürece bir gün sonrasını düşünmekten uyuyamıyorlardı.
Veyla, sırtını yatak başlığından ayırıp örtüyü üstünden yanına doğru attıktan sonra yatakta seksene doğru yaklaşarak kayıp bağdaş kurdu. Seksenin elleri, vücutlarının arasında oluşturdukları güvenli bir alanda kaldı. Veyla da ellerini seksenin ellerine götürürken "Bu bir..." dedikten sonra seksen gülümseyerek cevapladı. "Gül."
Veyla gözlerini kırpıştırarak kapının altından sızan ışığın aydınlatmaya yetmese de gözlerinin alıştığı karanlıkta bir seksene, bir güle bakıp durdu. İlk defa bir gülü görebiliyordu. Kitaplardan değil, gerçekten. Şimdi seksenin ellerini tutan ellerinde başparmakları gülün yapraklarına değer gibiydi ve teni gıdıklanıyordu. Bugün, başka çocuklar buradan çıktıktan sonra ne yapacaklarına dair sohbet ederlerken Veyla pek de bir cevap bulamamıştı. Kardeşini bulmak istiyordu evet, annesini babasından kurtarmak istiyordu evet ama... Başka bir şey yoktu. Kardeşi ne isterse, Veyla da onu yapardı. Kendi için bir şey istemiyor gibiydi. Seksen, Veyla'nın üstüne gitmiş, sadece kendisine ait bir cevap verene kadar yılmadan sormuştu. En sonunda 'gül' demişti Veyla. 'Bir güle dokunmak, koklamak isterim.'
Babasının kitap mahzeninden çaldığı görselli kitaplarda bitkiler arasında en çok gülü beğenmişti. Okuduğu bir kitapta 'gülü koklamanın büyülü bir his' olduğu ifade edilmişti. Büyüsüz bir bitki olmasına karşın, nasıl büyülü koktuğunu Veyla anlayamamıştı. O zamanlar, söylenilenlerin hep gerçeği yansıttığını sanırdı. Sonra öğrenmişti. Gerçek çoğunlukla gizlenirdi.
"Nasıl? Nereden?"
Seksen, seksen birin yüzündeki gülümsemeyi izledikçe girdiği tehlikeye minnet duyarken gözleri parlıyordu. "Seradan... Hani Profesör Gerdan'ın bitkilerin üzerinde deney yaptığı sera var ya." diye fısıldadı. "Lavaboya gitmem gerektiğini söyledim. Lavabo havalandırmasından serayı buldum."
Veyla'nın bakışlarına korku düştüğünde seksen, "Kimse görmedi." dedi. "Gece olduğu için kimse yoktu. Odaları da dışarıdan koruyorlar, içeriden değil. Havalandırmadan kolayca çıktım."
"Ama..." derken Veyla'nın bakışları yeniden güle döndü. Cesaretle elini biraz daha seksenin avuçlarının içinde doğru kaydırdı ve parmakları gülün yapraklarında gezinmeye başladı. Yutkunduktan sonra gülümsedi ve dolu gözleri seksene döndü. Cevabı bilse de, sordu. "Niye? Niye benim yüzümden bu tehlikeye girdin?"
"Senin yüzünden değil..." dediğinde Veyla'nın kaşları kalktı. "Senin için..."
İkisinin yüzünde de gülümseme genişlerken Veyla bir anlığına gülü unutup ellerini çocuğun boynuna götürdü. İkisi de bağdaş kurmuş halde olduklarından aralarında bacakları varken olabildiğince sarıldı. Seksen hala aralarında gülü, Veyla için muhafaza ederek korurken bu sarılışa gözlerini kapatarak teslim oldu. Veyla, geri çekilmeden önce seksenin sol yanağındaki yara izine küçük bir buse kondurdu. İşte seksen için, bir kere değil, bin kere daha o tehlikeyi göze almak için çok güçlü ve yeterli bir neden...
Veyla, yeniden kalçasının üstüne otururken gözleri önce seksenin mutlu yüzünde, sonra da elleriyle Veyla'ya sunduğu gülde gezindi. Seksen o sıra açıkladı. "Ölümsüzmüş bu gül. Gerdan deneylerle ölümsüzleştirmiş. Hani bize de yapmak istedikleri gibi. Sonsuza kadar seninle kalabilecek, yaprakları kurumadan." dedikten sonra avuçlarını yavaşça Veyla'nın burnuna doğru yükseltti. "Koklamak ister misin?"
Veyla, "Tabii ki!" dedikten sonra heyecanla oturduğu yerde iki yanına sallanıp dudağını yaladı ve çiçeğe doğru hafifçe eğildi. Gözleri kapanırken gülün kokusu burnunu doldurmaya başladı. Seksen getirdiğinden beridir burnuna dolan kokular arasında bu koku da vardı ama Veyla, seksen ile yan yanaysa hep onun kokusunu alırdı. Onun kokusuyla sakinleşir, gözleri kapalı bile olsa onu kokusundan tanırdı. Şimdi ise sadece gülü koklamak için gayret göstermesi gerekiyordu.
"Çok güzel..." derken Veyla birkaç kere daha kokladı. Gözleri yavaşça aralanırken gülün hemen ardındaki seksen ile göz göze geldi. İkisi de yeniden gülümserken seksen, "Senin gibi." dedi. "Ve buradan çıktığımızda Zenith üzerindeki tüm gülleri sana vereceğim."
Veyla, 'Buradan çıkabilecek miyiz ki?' diye sorarak bu anı kirletmedi. Zaten, çıkamamışlardı. En azından birisi... "Hepsi ölümsüz mü olacak?"
Seksen hafifçe gülüp "Hepsi değil." dedi. "Ama sen hiçbirinin öldüğünü göremeyeceksin. Çünkü hep yenisiyle geleceğim."
Veyla da hafifçe, mutlulukla güldü. "Ben de hep sana sarılıp yanağını öpeceğim." derken seksenin sol yanağında, elmacık kemiğinin üstündeki yara izine baktı. Burada, deneyler sırasında olmuştu ve Veyla hep, sekseni yarasından öperdi.
Parlayan gözlerle birbirlerine bakarken Veyla, "Peki ne renk?" diye sordu. Seksen, ışıklar altında da görmüştü fakat şimdi karanlıkta Veyla göremiyordu.
"Siyah. Buradayken sadece geceleri, karanlıkta bakabileceksin. Hiçbir renkten eksik hissetme diye, siyah olanı aldım."
Veyla'nın yanakları ıslanmaya başladığında seksenin kaşları kalkarken hafifçe çatıldı. Telaşla "Üzül, diye söylemedim..." dediğinde Veyla ağlayışında hafifçe güldü. "Mutluluktan ağlıyorum şapşal!"
Seksen de hafifçe gülerken o sıra kapıdan tıkırtılar duydular. İkisi de hızla gülü örtünün altına koyduktan sonra seksen, kızın yanındaki yatağına geçti. Örtünün altına girdiler ve hızla gözlerini kapattılar. Başka yataklardan çıkan fısıltılar da son bulmuş, herkes gelen canavardan gizlenme telaşına kapılmıştı.
"Uyanın!"
Tüm ışıklar yanmaya başlarken çocuklar sıçrayarak doğruldu ve Veyla ile seksenin gözleri bir anlığına birbirini buldu. Seksen, şu anki kaosun sebebi kendisiyse bile, sonuçlarına da bir tek kendisinin katlanmasını diledi. Tüm çocukları ve en önemlisi de Veyla'yı, bu suçtan sorumlu tutmamalılardı.
"Profesör Gerdan'ın bir projesi çalınmış. Yerini bilen söylesin, yoksa hepinizi üç gün yemekten keserim."
Son projesi üzerinde gece de çalışmak üzere dönen Profesör, en önemli buluşunun yokluğunu gördüğünde, hemen yetkililere bildirmişti. Burada herhangi bir çalışanın bunu yapmaya cesareti olmazdı ama o çocuklar... Özellikle de o seksen ve seksen bir... Vücutlarına, güçsüzlüklerine bakmadan cesaretle doluydular. Birbirlerinden güç alıyorlardı ve onları birbirlerinden mi ayırsalar, yoksa birbirlerinden mi vursalar, Konsey henüz karar verememişti.
Seksen, ne yapsa arkadaşlarının ve Veyla'nın zarar görmeyeceğini düşünürken ucu Veyla'ya dokunmadığı sürece bu yaptığından pişman değildi. Gülü almayacak olsalar, cezalandırılmaya da hazırdı ama varlığıyla bu kadar sevindiğini gördükten sonra gülün Veyla'dan alınmasını istemiyordu.
"Ben konuşurlarken duydum. Şu kızda gül! Seksen birde!"
Elli iki numaralı kız, doğrulduğu yatağından Veyla'yı gösterdiğinde beyaz maskeli ve kıyafetli çalışanlar hızla Veyla'ya yöneldi. Seksen yatağından inerken telaşla, "Ben koydum!" dedi. Maskeli canavarlar Veyla'nın kolundan tuttuğu gibi yataktan kaldırıp ittiklerinde seksen, kızı düşmeden tutup gücü yetermiş gibi ardına aldı. Veyla "Hayır..." diyerek öne çıkacağı sırada seksen, kızı ardında tutmaya devam etti. Veyla'nın yine gözleri dolmuştu ve bu sefer mutluluktan değildi. Kendisi için yapmıştı, cezalandırılmasını istemiyordu. Karanlık odaysa da, yemek cezasıysa da, şiddetse de Veyla'ya yapmalılardı. Seksen zaten bugüne kadar defalarca kez Veyla'ya siper olmuş, kız yerine bu acılara göğüs germişti.
"Ben çaldım. Havalandırmada geziniyordum, buradan kaçış yolu arıyordum. O sıra gördüm. Ben yaptım!"
Yatağın altını üstüne getiren maskeli canavarlardan biri yatakla, duvar arasına düşmüş gülü bulduktan sonra en yetkili olanı sekseni gösterdi. "Üç gün boyunca sana yemek yok! Yarın derslerinden sonra karanlık odaya gideceksin ve buradan hiçbir zaman kurtulamayacağını anlamanı sağlayacağımızdan emin olabilirsin."
Veyla, "Ama, hayır!" diyerek yeniden seksenin ardından çıkmaya çalıştığında seksen kızın sesini bastırmak için "Kurtulacağım!" dedi. Konuyu, başkaca bir suça yönlendirerek, gül ile seksen birin bağlantısını kurmalarına engel olmaya çalışıyordu. Gül, Veyla'nın yatağından çıkmıştı ve onun da suçlanmasını istemiyordu.
Maskeli olmalarından sebep yüzleri görünmese de kahkahaları duyuldu. Bir tanesi gülüşleri arasından "Buradan ya ölünüz, ya da bizim askerimiz çıkar. Buraya ayak bastığınız gün, kurtulma şansınız bitti sizi deney fareleri." derken tüm çocuklara sesleniyor, vücudunu hepsine doğru çeviriyordu. Çoğunlukla isyan, diğerlerinden değil bu iki çocuktan geldiği için vücudunu yeniden seksen ile seksen bire çevirdi.
"Ve siz ikiniz, deneyler en çok sizde işe yarıyor diye kendinizi vazgeçilmez sanmayın. Yok etmesek de, pişman ederiz."
Seksen, bir an önce basıp gitsinler diye sessiz kalırken ikisi de hızlı nefes alış verişleriyle hareketlenen göğüsleri eşliğinde öfke kusarak maskeli canavarlara bakıyorlardı. Veyla, seksenin ardındaydı ama omzunun yanından başını çıkarmış, öyle bakıyordu. Bu görüntüye maskeli canavarlar pek alışıktı. Şimdiden çocuğu karanlık odaya götürmemelerinin sebebi de, yarın önemli bir deney olmasıydı. Umut vadeden bu iki çocuğun, dinlenmiş olması mühimdi.
Maskeliler çıkıp gittiğinde ikisinin de gözleri onlar gammazlayan arkadaşlarına döndü. Kız hızla yatakta ardına döndü ve çok geçmeden ışıklar yeniden kapandı. Veyla, seksene ardından sarılırken "Özür dilerim..." dedi. "Üç gün nasıl geçecek? Ya açlıktan ölürsen? Peki geceleri... Merak etme ben de geleceğim. Yarın onları kızdıracak bir şeyler yapacağım."
Seksen, "Hayır." diyerek Veyla'ya döndü ve sarıldı. "Bu benim tercihimdi ve ben pişman değilim. O gülümsemen, çok daha fazlasına da değer. Ayrıca merak etme," derken kızın ıslak yanaklarını avuçları arasına aldı. "... ölmeme izin vermezler. Sen ve ben, onların muhtaç olduklarıyız. Yoksa şimdiye kadar, çoktan bizden kurtulurlardı."
Veyla, seksenin telkinleriyle daha iyi hissetse de hala çocuğun yarın ve sonraki günler çekeceği acıları düşünerek mutsuz olduğu için burnunu çekerek sessiz kaldığında seksen, "Asıl ben özür dilerim." dedi. "Gülü geri aldılar..."
Veyla'nın dudakları hafifçe kıvrılırken bir elini aralarında kaldırdı ve parmaklarının arasında tuttuğu bir gül yaprağını gösterdi. Gammazlayan kız yeniden duymasın diye iyice kısık sesle söyledi. "Hepsini değil."
Seksenin kaşları kalkarken yüzünde yavaş ve sessiz bir gülüş oluştu. Veyla, "Bunu sonsuza kadar saklayacağım." dediğinde seksen heyecanlı dudağını yalayıp bakışlarını yatakları arasında gezdirdi. Yastık kılıfına mı koysaydı yoksa, yatağının altına mı? Temizlik ve kontrol yapılırken nasıl görülmezdi? Hep yerini değiştirseler, iyi olurdu. Seksen yine gidip çalmayı deneyebilirdi ama nasıl yaptığını söylediği için güvenliği arttırırlardı. Nasıl yaptığını detayla anlatmamış olsa da Veyla'yı suçlayabilirlerdi.
Seksen, düşünceli bir şekilde güvenli yer arayışındayken daha çok kendisiyle konuşarak "Ama nerede?" diye sordu. Veyla'nın gülü tutmayan eli boynuna doğru yol aldı.
"Bir gün ve ondan sonraki her gün, boynumda..."
**
Veyla'nın bir eli boynunda, çelik kolye ucunun yokluğunu ama hayali izini okşarken burnunun ucu kaşınmaya başladı. Burnunun ucunu kırıştırarak gözlerini aralarken yüzünü hafifçe geri çekmesi gerekmişti çünkü beyaz tüyler kirpiklerine akın etmişti. Kaşları hafifçe çatılırken gözlerini kırpıştırarak gördüklerini idrak etmeye çalıştı. Çok geçmeden memnun mırıltılar da duymaya başladı.
"Yaratık?"
Dirseğini yatağa yaslayıp beceriksizce doğrulmaya çalışırken heyecanlı sorusuna karşı Yaratık'ın mavi gözleri kırpışarak aralandı. Veyla'nın yüzünün hemen yanında karnı yastıkla temas ederek uzanmış ve patilerini gövdesinin altına sokmuş bir haldeyken kuyruğunu da gövdesinin yanında sevimlice kıvırmıştı. Gözleri 'Beni neden uyandırdın?' der gibi kısık bir şekilde baksa da Veyla'nın eli kedinin sırtından beyaz tüylere gittiği gibi Yaratık'ın memnun mırıltıları arttı ve patilerinde yükselip yüzünü Veyla'nın eline doğru çevirerek tekrar oturdu. Başını Veyla'nın eline sürterken gözleri huzurla kapanmıştı. Veyla'nın kalbindeki, yeni uyandığı için nedenini bile henüz hatırlayamadığı kırıklarından çiçekler açıyordu.
"Gerçekten sen misin?" derken yatakta yüz üstü dönüp dirseklerini yaslarken bacaklarını dizlerinden kırarak havalandırdı ve bileklerinden birbirine yasladı. Mutlu bir genç kız insanı gibi ayaklarını iki yana sallarken diğer eli de Yaratık'ın sevimli yüzünü buldu. Genç kız Xaliaları bu kadar sevgi dolu gözükmezdi. Uçan kuşa, sürünen yılana şarkılar yazan Terralar elbette hariçti.
Rüya görüp görmediğini anlamadı ama o hep kötü rüyalar görürdü. Hiç gözünü huzurla açtığını hatırlamıyordu. Hep birileri ya ölüyor, ya da birilerini Veyla öldürüyordu. Bazen kurban bazen cellat oluyordu ama her seferinde, kalbinde müthiş bir sızı ile uyanıyordu. Şimdi ise aynı sızı yine vardı. Kalbiyle yetinmemiş, göğsüne, boğazına, ciğerlerine taşmıştı ama Yaratık'ın varlığı, bir hayal bile olsa bir anlığına ne yaşadığını unutturmuştu. Veyla rüyalara değil, ancak kâbuslara sahipti. Bu an ise kâbusa benzemiyordu. Öyleyse, gerçek olmalıydı ama Veyla inanamıyordu.
Veyla, "Sen... Sen nereden çıktın? Yoksa, kaçtın mı?" diye sorarken yüzlerini yaklaştırmış, burnunu öpmüştü. O sıra Veyla'nın yanaklarına değen, yaratığın bıyıkları kadının gıdıklanarak hafifçe gülmesini sağladı. Yaratık mavi gözlerini kırpıştırırken başını yeniden Veyla'nın eline yasladı ve ardından gözlerini kapattı. Uyumak istediği ve uyumasa bile Veyla'nın sorularına cevap veremeyeceği şüphesizdi. Veyla yeniden mutlulukla güldü. Nereden çıktığını bilmiyordu ama onu yeniden görebildiği için Doğa'ya minnettardı. Doğa'ya genelde öfkeli ve hatta isyankâr olurdu ama son zamanlarda her şey gibi, bu da değişmeye başlamıştı.
"Eğer kaçtıysan..." dedikten sonra etrafına ve ardından pencerenin dışına baktı. Nasıl kaçmayı başarmıştı, bilmiyordu. Amorsus tarafına geçtikten sonra kaçıp buraya dönmesi imkânsız gibiydi ama insanların hayvanı olarak ilk etapta buraya gelmiş olması da zaten imkânsızdı ama bu Yaratık yapabilmişti. Belki de yine yapmıştı. Ya da buradan gönderilmeden önce kaçmış olmalıydı. Onca zaman ne yapmıştı? Veyla onu hiçbir yerde görememişti. Eğer kaçtıysa, Gölge'ye görünmemeliydi. Gölge'ye...
Veyla'nın bakışları ağırlaşırken başı hafifçe eğildi ve yutkundu. Yaratık sayesinde sadece birkaç dakikalığına kalp kırıklarından çiçekler açmıştı ama şimdi her biri solmaya başlıyordu. Kırıklar yeniden kuraklaşırken üstlerinde yürüdükçe canını yakan anılar vardı. Biri de dün geceye aitti. Adamın Veyla'yı iyileştirmeye davet eden kolları, onu o parmaklıklara ve acıya bizzat itmişti. Bir keresinde acıya alışmaması için es verdiğini söylemişti. Böylelikle her zaman, canını yakabilmeyi başaracaktı. Olan şey, bu muydu? Veyla düştüğünde tekrar düşürebilmek amacıyla mı kaldırmaya çalışıyordu? Veyla kalkmalı ve aksine adamı düşürmeliydi ama kalkmak için ona ihtiyaç duyarsa bu içinden çıkılması güç bir işkence oluştururdu. Niye adam kadını iyi edebileceğine emin bir şekilde kollarına çağırmıştı ve neden haklı çıkmıştı? Veyla iyi olmaya başlarken hızlıca kollarından kaçınmış ve sadece kendisine sığınmaya çalışmıştı. Sevdiklerini kaybettiğinden beridir, kendisiyle yetinmeyi başarabilmişti ama artık yetmemesinin sebebi neydi? Kelebek, Kral'a yeniliyor muydu?
Veyla, "Hayır..." diye mırıldandı. Kalbinin bu kadar kırılmış olmasının sebebinin, babasıyla biriktirdiği kötü anıları olmadığını biliyordu. Veyla zaten tüm bunları her gece kâbuslarında yaşıyordu. Korkusunu, Gölge dışındakiler de görmüştü, yaralandıktan saniyeler sonra iyileşmiş olan sırtı yine dün gece bir çocukmuş da babasının pençeleriyle bir kere daha tanışmış gibi sızlıyordu ama hayır... Bütün bunlar kalbini çürüten şeylerdi. Veyla'nın çürük kalbi kırılmıştı. Ve bu ancak içeriden birinin yapabileceği bir şeydi.
Veyla "Gölge..." diye fısıldarken alnını, kedinin tüylü sırtına yasladı ve gözlerini sımsıkı yumdu. Tıpkı öpüştükleri anda da yaptığı gibi. Artık onu düşünürken bile teslim olur gibi gözleri kapanıyordu. İsminin bile Veyla nezdinde teslimiyet tehlikesi yaratabilecek gücü varken Gölge ise tüm teslimiyetleri yenilgilere çeviriyordu. Hep de öyle olacaktı.
Veyla "Sikeyim..." diye mırıldandı. Adamın başkalarına nasıl bir sığınak olduğunu gördükçe, adamdan çok Veyla'ya yaşattığı felaketlerden nefret eder olmuştu. Adamın es verişleri ise, sevgisiz büyüyen bir kalpte sığınma ihtiyacı yaratıyordu. Bir yalansa bile, gerçekten tekrar ittirmeden önce bir kaldırış ise dahi, Veyla artık düşmekten korkuyordu. Düşmek, ve hatta yerin dibine girmek Veyla'nın kaldırabileceği şeylerdi. Hayatı böyle geçmişti ama Gölge tarafından kaldırılmak... Veyla bunu kaldıramazdı. Dün gece gibi birçok anın daha yaşanacağını biliyordu. Gölge kadının zaafını yakaladıkça, tam da acısından vuracaktı ve bu o kadar da sorun değildi ama hemen ardından kadını iyileştirmemeliydi. İşte bu, Gölge Kral Karanir'in Veyla Aldar'dan alabileceği en büyük intikamdı.
İmrenmeye başlamıştı. Gölge'nin gözlerinin nefretle bakmadığı herhangi birine karşı bile. Gölge'ye de söylemişti. Birbirlerinin gözünde herhangi biri olmak için kat etmeleri gereken çok yol vardı ve Veyla neden o yolun başında, bir yola, bir ardına bakıp duruyordu? Sanki cesaret alsa o yolda ilerlemeye başlayacaktı. Gölge, yolun ucunda, hareketsiz bir şekilde dursa Veyla belki varabilirdi ama Gölge ya geri çekilecek ya da geri çekilsin diye Veyla'nın üstüne gelecekti. Veyla'nın üstüne geldikçe, Veyla'nın kaçmak yerine koşmaya başlaması da mümkün değildi ama ancak öyle olursa ortada birleşir gibilerdi.
Gölge.
Gölge Kral Karanir.
Tam da söylediği gibi,
Gücü her şeye yetebilecek bir Kral.
Acıyı ruhtan, yarayı izden, rüyayı kâbustan...
Dilerse, moru siyahtan kurtarabilir.
Ve o tüm gücünü uğursuz kelebeği yok etmekten yana kullanıyor.
Öyleyse, uğursuz kelebek bir gün yok olacaksa bile yaşamaya değer bir hayata sahip olmamasının acısını çıkartarak ölmek isterdi. Yanacaksa, yakardı. Devrilecekse, yıkardı. Yok olacaksa, yok ederdi. Belli ki Gölge'nin yaşadığı çoğu acı Veyla'nın ellerinden çıkmıştı. Ona dokunmak isteyen bu eller, teslim olacaksa dahi boğazını sıkardı. Mademki adamın canını acıtacak cümleler bu iki dudağın arasındaydı, adamı öpmek yerine öldürürdü, konuşarak. Gerekirse gider o büyülü gayzere yeniden girerdi ama bir felakete sığınmazdı.
"Sığınamazsın..."
Veyla başını gömüldüğü Yaratık'tan kaldırdı. Kedinin huzurlu mırıltılar eşliğinde uyuduğunu görüp iç çekerek gülümsedi. Kedinin varlığından Gölge'nin haberi olup olmadığını öğrenecek, ona göre korumaya ya da gizlemeye çalışacaktı. Bu dört ayağa sahip olmasına rağmen hayalet gibi her yerde ve her an dolaşabilen canlıyı kontrol etmek güçtü ama bir şekilde Veyla'nın sözünü dinliyor gibiydi.
Kurudukları için kediye bulaşmamış olsa da ellerindeki kanı görebiliyordu. Sırtı da kurumuş kanlar içerisinde olmalıydı, çarşafta ve yastıkta da vardı. "Sakın bir yere ayrılma." dedikten sonra bakışlarını pencere etrafında uçuşan kelebeklerine çevirdi ve kediyi korumalarını istedi. Son zamanlarda Gölge konusunda Veyla'yı dinlemez olmuşlardı ve bu ilkti. Zenith üzerinde her şeye karşı Veyla'yı seçen, her şeyden Veyla'yı koruyan kelebekler, Gölge'yi bir düşman olarak görmüyorlardı. Ne büyük bir yanılgıydı...
Yataktan kalktıktan sonra duş alması gerektiği için dolabına yöneldi. Ortada kavuşturduğu ellerini iki yana doğru çekerek uzaklaştırdığında harekete duyarlı dolap açılırken göz ucuyla gördüğü görüntüye yeniden bakabilmek üzere hızla birkaç adım gerileyip sağındaki boy aynasına yöneldi. Boy aynasına yaklaştıkça ve görüntüyü idrak ettikçe adımları gibi nefes alış verişleri de yavaşlıyordu.
Elleri yüzüne, ağlaması sebebiyle çenesine, boynuna kadar akmış makyaj kalıntılarına gitti. Ellerinin titrediği de aynadaki yansımasından görülüyordu ama o sadece ağladığını gösterir emarelere bakıyordu. Dün gece sadece kanlar değil aynı zamanda gözyaşları içerisinde de olduğunu gördüğünde kalbi korkuyla atmaya başladı. Bağırıp çağırdığı ve geçmiş anıların gölgesi ile bugünün Gölge'sinin ona yaşattıklarıyla baş etmeye çalışırken ne kadar kötü olduğunun farkındaydı ama gözyaşları... Şu an idrak ettiği bir durumdu. Ağlamıştı...
Elleriyle hızla yüzünü kapatırken birkaç adım gerileyip başını iki yana salladı. Ellerinin altında sımsıkı kapattığı gözlerinin yine kızardığını hissedebiliyordu. Boğazındaki yumru... Hep vardı. Her nefes alış verişinde o yumruyla birlikte yaşardı ama şu anki hissinin ağlamak üzere düğümlenmek olduğunu biliyordu. Dün gece ağlamıştı ve hayır... Bitmemişti... Şu anda da ağlamak istiyordu.
Veyla dört bir yandan iplerinin ucunu kaybediyordu. Zamanında renkli renkli ipleri vardı. Kardeşi Dahel'le birlikte, babaları görmesin diye bir dolabı küçük bedenleri zorlansa da çekmeyi başarıp ardına resmederlerdi. Renkli Leyik kuşları iplerin ucunda, gökyüzünde kanat çırparlardı ama başka Xaliaların yaptığı gibi ipler kuşların vücutlarına bağlı olmazdı. Leyik kuşları ipleri gagalarında taşırlardı. Bu bir esaret değil, özgürlüktü. Birlikte Doğa'yı gezerlerdi. Tabii o zamanlar ne Veyla, ne de Dahel Doğa'nın tam olarak neye benzediğini bilemezlerdi. Yerin altında bir şehirde, odalarında hapsolmuşlarken görememişlerdi ki... Veyla, kardeşi Dahel yorganın altında, korkuyla beklerken bazen odadan kaçmayı başarır, kitap mahzenine ulaşırdı. Minik kollarının alabildiğince kitabı odalarına götürürdü. Bazı resimlerinde kırmızı bulutlar resmettikleri de olmuştu ve gerçeğini o kitaplardan öğrenmişlerdi. Sonra bir gün... Bir gün gerçek gökyüzünü görmüşlerdi. O gün birbirlerini sonsuza kadar kaybetmişlerdi ve şimdi Veyla, kolları arasında kardeşi olduğu sürece odalarının tavanına asılı avizeden sarkan yapay yıldızları izlemeyi yeğlerdi.
Şimdi siyahtı tüm ipleri. Morla süslemeye çalıştığı bir karanlık... Yakıyordu tutan ellerini, kayıp gidiyorlardı ellerinden. Oysaki teninin altına yerleştiklerini sanırdı. Konsey, bu ipleri bizzat Veyla'ya vermişti. Veyla kaybederse, Konsey hesabını sorardı. İşe yaramayan duyguları ondan alınabilsin diye o ölüm laboratuvarlarında yılları geçmişti. Gökyüzünü göremediği bir odadan, sahte yıldızları bile olmayan bir odaya geçmesi gerekmişti. Bu sefer etrafındaki çocuklar teker teker yıldız olmuşlardı. Onlar odadan eksildikçe, gökyüzündeki yıldız sayısı artmıştı belki de. Veyla, oradan çıkana kadar sekseni yıldızlarda arayamamış ama hep tavanı izlemişti. Bir gün gözlerinin ucunda bir yıldızın parlayacağını hayal etmişti. Her gece bu hayale kavuşmaya çalışırdı, hiçbir gece kavuşamazdı. Bazen de... Kalbi heyecanla çarpardı. Eğer bir yıldız olmadıysa, ölmemiş miydi? Hemen karanlık yutardı hayalleri. Ya söz verdiğine rağmen bulamadığı bir yıldızdı ya da ne insan ne de Xalia olduğu için hiçliğe sıkışmıştı.
Veyla, 'Şimdi ne olacak?' diye düşünüp dururken bir ellerini çekip gerçekten ağladığının izlerine bakıyordu, bir de inanmayı reddederek elleriyle yüzünü kapatıyordu. Şimdi ne olacaktı? Sonrası neydi? Buraya geldiğinden beridir bozuluyordu. Ağlamıştı! Duygularının oluşması yetmemiş, bir de onlar tarafından zehirlenmeye mi başlamıştı? Yaşlar gözden çıksa da içe akan bir zehir... Dahası neydi? Daha bu aptal duygular yüzünden ne yaşayacaktı? Kırık kalbi korkuyla atarken her bir parçası sızlıyordu. Her şey git gide daha kötü mü olacaktı? Ya bir gün bu gözyaşları Gölge için de akarsa? Ağlamanın nasıl bir his olduğunu unuttuğu yıllar geçirse de adamın yanında bazen gözleri kızarıyordu, boğazına bu his oturuyordu. Gölge de Veyla'yı ağlatabilir miydi? Zaten dün gece... Ağlamasına o sebep olmamış mıydı? Onun yüzünden değil, onun için ağlarsa bir gün...
"Hayır!"
Boy aynasının yanındaki konsolun üstünden aldığı bibloyu hızla aynaya doğru fırlattı. Ayna gürültüyle kırılırken sallanan çerçevesinden parçalar saniyeler içerisinde yeri boyladı. O yansımayı görmemek için gerekirse kendisini de bu kadar parçaya ayırabilirdi. İşin aslı, Veyla zaten bu kadar parçaya ayrılmış gibi hissediyordu.
Yaratık, miyavladığında Veyla hızla kedinin varlığını hatırlayıp ardına döndü. Huzurla uyuduğu yastıktan kalkmış, odanın bir ucuna kaçmıştı. Veyla hızla "Ben... Özür dilerim..." diyerek kediye doğru birkaç adım attı ve ama kedi duvara sindiğinde yüzü hızla buruştu. Elleri yüzünü kapatırken yine ağladığını anlaması için aynaya bakmaya ihtiyacı yoktu. Yanakları ve elleri hızla ıslanmıştı. Boğazına hıçkırıklar birikmişti. Belli ki özürler de birikmişti. Yıllar sonra dudaklarından kaçmış, kaçtığı gibi de gözyaşlarını getirmişti.
Titreyen bacakları vücudunun değil, ruhunun ağırlığını taşıyamazken neredeyse yere yığıldı. Cam kırıkları vücuduna batarken sırtını dolabın kapağına yasladı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Dizlerini kendisine doğru çekip kollarını bacaklarına sararken yüzünü dizlerine gizledi. İşte bu hıçkırıklar, anılarında duyduğu seslerdi. Şimdi bu anları yaşamak için bir kâbusa uyanmak üzere uyuması gerekmiyordu. Gözlerini aralasa yeterdi.
Hep bu ağlayan gözlerin bakış açısından görmüştü anıları, kâbusları. Hiç o sıra nasıl gözüktüğünü görememişti. Anılarındaki ve kâbuslarındaki eksikliği tamamlamak için çekinerek gözlerini araladığında şimdi bakışlarının ucundaki bir kırık ayna parçasından yüzünü görebiliyordu. O titreyen dudaklarını, çatılmış kaşlarını, buruşmuş yüzünü, ağlamaktan kızarmış burnunu ve gözlerini... Bakışlarının son durağı olan yaşlı gözleriyle karşılaştığında gözlerini sımsıkı yumdu. Sadece gözleri görmüş olsaydı iyiydi. Bakmaz, kurtulurdu ama ruhu da görmüştü ve bu görüntüyü zihninin karanlığı hızla gözlerinin önüne getirmişti. Artık kurtulamazdı.
"Beni sevenlere bu oluyor işte. Bir gün mutlaka pişman oluyorlar ve o gün, öldükleri gün oluyor. Ya da ölemedikleri ama ölmeyi diledikleri gün... Git sen de..." dedikten sonra yeniden hıçkırıp yaşlı yanağını dizine sürterek sildi. "... yanımda kalırsan, bazen isteyerek bazen istemeyerek ama mutlaka zarar veririm. Ben bunun için doğdum. Sevdiklerimi kaybetmek için..."
Belki de lanetiydi ve Konsey ondan bu laneti almıştı. Onu kimseyi sevemeyen biri haline getirmişlerdi. Kimseyi sevememiş, sevdiklerinin ölümünü izlememeye başlamıştı ama bu sefer de başkalarının sevdiklerini öldürmüştü. Veyla Aldar, duyguları varken de yokken de bir katildi. Bazen sevdiklerinin, bazen başkalarının sevdiklerinin, bazen de kendisinin. Geçmişte sevdiklerini kaybetmiş, sonra özellikle de Gölge'nin sevdiklerini almış, şimdi ise kendisini öldürüyordu. Ölüm onunla geliyor, kanatlarını çırptıkça ölüm getiriyordu. İşte en sonunda, o kanatlarının oluşturduğu rüzgârlarda can verecekti. Yıllar sonra biri yanında huzurla uyumuştu. Bir kedi ama işte birisi... Ve onu da Veyla korkutarak kaçırmıştı. Zaten korkmalıydı. Veyla güvenilir biri değildi... Şimdi de Veyla'ya yakınlaşmak için etrafındaki cam kırıklarını geçmeliydi. Veyla'nın yakınında olmanın her zaman bir bedeli olurdu. Kanamadan, sarılamazdı kimse ona. Yara almadan, dokunamazdı ona. Belki de kimsenin kendisine dokunmamasını isteme sebeplerinden biri de buydu.
Çıplak bacaklarına ıslak bir burun değdiğinde Veyla hafifçe irkildi. Yaratık, tüyleriyle Veyla'nın bacağına sürtündüğünde Veyla telaşla başını kaldırıp "Dur! Patilerin kesilecek..." diyerek Yaratık'ı kucakladı ve yanına gelirken zarar görmüş mü diye patilerini kontrol etti. Görmemişti. Veyla'ya yakınlaşmış ama yaralanmamıştı...
Dizlerine yasladığı Yaratık'la göz göze geldiklerinde biraz önce onu korkutmasına rağmen yine de Veyla'yı sevdiğini gördü. Şimdi küçük pembe burnu küçük nefes alış sesleriyle koklayarak Veyla'ya eğiliyordu. Burunları birbirine değerken Veyla gözyaşları içerisinde burukça gülümsedi. Belki de bir yolu vardı. Belki de ona yaklaşan herkesi yaralamak zorunda değildi...
'Ah, hayır...' diye düşünürken Yaratık'ı göğsüne çekip sımsıkı sarıldı. Zorundaydı. Bu şehirde değer verdiği ve ona değer veren herkesi yaralayacaktı. Bir gün... Olmaz da... Eğer olursa ve... Adamın nefretinde metruk kalmayıp, Gölge Veyla'ya değer verirse dahi, onu da yaralamak zorunda kalırdı.
Veyla'nın bir hayli ihtiyaç duyduğu sevgi ile geçirdiği dakikaların ardından yeniden Yaratık'ın yüzüne baktı. O sıra kedinin dudakları arasında bir şey olduğunu gördü. Bir çiçek... Nereden bulmuştu?
Kelebeklerine camları toplatıp Yaratık'ı öyle yere bırakmıştı. Kelebeklerinden birkaçı kıyafetlerini taşırken gözyaşlarını silip kapıya yöneldi. Yaratık da yeniden yatağa, uykuya dönmüştü. Kapıdan çıkmadan önce duvardaki sarmaşıklara baktı. Kaşları hızla çatılırken gözleri kelebeklerine döndü.
"Hepiniz toplanıp Gölge'nin tarafına geçtiniz de benim mi haberim yok? Bu dalların hali ne?"
Kelebekler çiçeklerin açtığı dalların arasından kanat çırparken haliyle cevap veremediler ama bir şeyi göstermeye çalışıyorlar gibiydi. Veyla'nın kaşları kalkarken kelebeklerin mor ışıltıyla çiçeklerin arasında gezmelerine rağmen öldüremediklerini fark etti. Erya'ya odasını sarmaşıklarla dekore ettirmiş ve en başta da hayal ettiği gibi kelebekleriyle solmasını sağlamıştı. Erya ise inatla çiçekleri canlandırıp durmuştu ve en sonunda, aylar öncesinde "Ben onları yeniden canlandırmayacağım. Ama göreceksin. Bitkiler canlanacak." demişti. Veyla ise o gün kelebeklerini tembihlemişti. Canlanmaması için her şeyi yapmalarını istemişti ve şimdi görüyordu ki, kelebekler yapsa bile çiçekleri solduramıyorlardı.
Veyla bir elini dalların üstünde gezindirirken gözleri mor büyüyle ışıldadı. Bitkilerin solmasını, çürümesini ve hatta yok olmasını istedi ama sarmaşıkları süsleyen çiçekler, artmaya başladı. Veyla hızla elini çekip bir adım gerilerken yutkunarak gözlerini kırpıştırdı. Ölüm kelebeği, artık her istediğinde öldüremiyor muydu?
"Saçmalık!" dedikten sonra kelebeklerine "Hiç durmadan deneyin." dedi. "Bir yanlışlık olmalı. İyi değilim, büyümü yönlendiremiyorum." diye bahaneler bulmaya çalıştı. Yalan da değildi, iyi değildi. Yine de bir çiçeği öldürebilecek kadar da büyüsü var olmalıydı ama anlaşılan, yoktu. Ya da, büyüsü öldürmek istemiyordu.
Sinirle kapıya yöneldi. Bu ne demek oluyordu? Bizzat tüm her şeyin varlık sebebi olan Doğa tarafından sevildiği anlamına mı gelirdi? Erya haklı mıydı? Veyla, doğadan olanlardan mıydı? Öldüren değil, yaşatan? Ama hep öldürmüştü... Çokça da ölmüştü. Artık yaşatacak, yaşayacak mıydı? Yaratık da, sevgiye değer olmadığını söylemesinin hemen ardından aksini kanıtlamak ister gibi mi o çiçeği getirmişti? Bu saçmalıktı... Ve Veyla, çözmesi gereken her sorun gibi, bunu da çözecekti. Sorunlar gittikçe artıyordu ve hiçbir şey planladığı gibi gitmiyordu.
Planını en başta bozan ise...
Kapıdan çıktığı gibi odasının kapısını açan Gölge'yle göz göze geldi. Gölge, ses büyüsü dolayısıyla Veyla'nın kapısının ardını duyamıyordu ama kapısının açıldığını duyduğu gibi hızla kapıya yönelmişti. Bir süredir de o sesi duymayı bekliyordu. Tam o sıra çıkıp bir yere gidecekmiş gibi davranmayı amaçlamıştı ama kadınla göz göze geldiğinde harekete geçmeden önce istemsizce duraksadı. Böylelikle karşılıklı duvarlarda çapraz bir şekilde konumlanan iki kapının önünde, gözleri birbirinde kalakaldı. Gölge'nin bir eli kapının pervazındayken ayakta durmak için yaslanması gerektiğine inanamıyordu. Adamın Veyla'nın halini kontrol eden gözleri bulutlu, kaşları hafifçe çatık, dudakları gergindi ve kalp atışları hızlanmıştı. Veyla'yla karşılaşmanın etkileri değildi bunlar. Veyla'yı düşünmesi bile yetiyordu.
Veyla, odasına geri dönüp kapıyı sertçe kapatıp biraz daha ağlamak isteyecek kadar adamın bakışları altında boğuluyordu. Adamın nasıl baktığını anlayamıyordu ama inceleyerek baktığının farkındaydı. Neyi inceliyordu? Veyla'ya ne kadar zarar verdiğini mi? Kendisiyle ve zaferiyle övünmek için mi? Kısa sürecek bir zaferdi, çok sevinmemeliydi. Yani en azından, Veyla öyle umuyordu.
Gölge, kadının uyuyarak ve uyandığında Yaratık'ı görerek ne kadar toparladığını ölçmeye çalışıyordu. Şüphesiz, gece mahvolmuş bir kadının başında beklemişti. Şimdi ise, mahvolmuş bir kadının karşısında duruyordu ama saniyeler geçtikçe kadının omuzlarını dikleştirdiğini, bakışlarına ve yüz ifadelerine hâkim olmaya çalıştığını görebiliyordu. İşte. Gözleri önünde bir kelebek, küllerinden doğuyordu. Veyla'ya da söylemişti. 'Sen küllerinden doğabilen bir kadınsın ve sen her doğduğunda, ben yeniden kül edeceğim.'
İşte. Yine doğuyordu. Peki, Gölge yeniden kül edebilecek miydi? Muhtemelen, evet. Kendisini de yaka yaka, kadını yine kül etmek zorunda kalacaktı. Kadından öğrenmesi gerekenler vardı. Kadından alması gerekenler vardı! Kadın 'bilmiyorum' gölgesi altına sığınırken ne kadar dürüsttü, Gölge bilemiyordu. Veyla'ya inanıyormuş gibi hissediyordu ama bunun bir yanılgı olduğunu varsayıyordu. Kelebek, onu kandırabilmeye başlamıştı ve Kral, teslim olmamaya çalışıyordu. Yine de şu an, kadının gördüğünden daha iyi durumda olmasını dilerdi.
Veyla, donakalmışlığını üstünden atarak ardındaki kapıyı kapatacağı sırada Yaratık, kapı aralığından fırlayıp koridora çıktığında Veyla içinden bir küfür mırıldanarak bir kediye, bir Gölge'ye baktı. Ne olduğunu anlayana kadar Yaratık'ı gizlemeyi düşünmüştü ama işte! Bu Yaratık, her yerden fırlayabiliyordu. Donup kalmasa ve zamanında kapıyı kapatsa, Yaratık belki şu an kaçamazdı ama pencereden çıkabilir, yine bir ara Gölge'nin karşısına geçebilirdi. Ve kelebekleri yine! Yine, Veyla'nın sözünü dinlememiş, Gölge'nin Yaratık'ı görmesine müsaade etmişti!
Gölge, kendisine doğru koşan Yaratık'a baktı. Yaratık, adamın bacakları arasında dolandıktan sonra adamın taht odasına daldı. Veyla'nın kelebekleri de kedinin ardında dalmışlardı. Gölge'nin geniş omuzlarının üstünden geçmişlerdi ve Veyla'nın, kendisine ait olan bir şeyler ile Gölge'yi her an yan yana gördüğünde olduğu gibi aklına o kehanet gelmişti. Lanet olası varis kehaneti.
Gölge bir anlığına ardına baktıktan sonra iç çekerek Veyla'ya döndü. Belki de dönüp o kelebekleri kışkışlamalıydı, odasında ne yapacakları, ne boşluğunu yakalamaya çalışacakları belli olmazdı ama şu an bunu önemseyemedi. Zaten o kelebekler kapıdan kovsa, bacadan girebiliyordu ve Gölge de artık engel olmamaya başlamıştı.
Gölge, Yaratık'a dair bir şaşkınlık göstermediğinde Veyla, adamın Yaratık'tan haberdar olduğunu düşünmeye başladı ama yine de "Onu bir daha..." diye başladığında sesinin pürüzlü olduğunu fark etti. Yüzünü buruşturarak gözlerini kaçırdığında Gölge de yüzünü buruşturmuştu ama gözlerini kaçırmadı. Veyla'yı izlemeye devam etti. Veyla sesini temizledikten sonra yeniden Gölge'ye döndü. "... göndermeye kalkışırsan altında kalmam pahasına bu malikaneyi başına yıkarım."
Gölge yavaşça başını onaylar şekilde salladı. "Yaparsın."
Veyla yine adamı tehdit etmişti ve Gölge de yine boyun eğer gibi davranmıştı. Veyla, adamın hayvanlara karşı acımasız olabileceğini düşünse, başka, daha kötü bir planı olduğunu düşünürdü. Artık zihnindeki acımasız Gölge Kral algıları oldukça geriye çekilmişti. Üstelik, kendisine ne kadar acımasız olduğunu görmesine rağmen. Kendisine böyleydi, o böyle biri değildi. Sanıyordu ki, artık değildi. Değişmiş olmalıydı. Değişmiş ve yine kabul görmüştü. Veyla görebilir miydi? Veyla'nın da yaşadıkları bu muydu, kabul görmek? Arkadaşları, hayvanlar, Terralar ve Doğa tarafından?
Veyla, hala Yaratık'ın burada bulunma sebebini anlayamadı ama adamla daha fazla konuşmak, daha doğrusu ağlama isteğine direnmek istemiyordu. Yüzünde hala dün gece ağladığının izleri vardı ve Gölge belki de daha fazla görebilmek için gözlerini kadına dikmişti. Veyla başka bir ihtimal bulamıyordu. Dün gece... Bir anlığına da olsa Gölge'nin kollarında ağlamıştı. Ve hatta Gölge, onu iyi etmeye çalışmış... Kollarını sarmıştı. Veyla şimdi kendisine sarılmak ve aynı hissi hissetmek istiyordu ama biliyordu, mümkün değildi. Nasıl ki aylar önce, adama karşı tek bir iyi düşüncesi yokken bile kâbustan uyandığında istemsizce adama sığınmıştı, yine sığınıyordu. Adam, kokusuyla ve varlığıyla, Veyla'ya sığınak gibi geliyordu. Ve Veyla, bu hissi artık başkasında yaşayamadığı için sadece Gölge'nin dokunmasına müsaade ediyor ve hatta istiyordu. Düşüncelerinden aklını, adamdan gözlerini güçlükle alıp koridorda, hamama doğru ilerlemeye başladı. Hizasından geçerken bakışlarını Gölge'ye çevirmemeye çalıştı ama adamın gözleri üstündeydi, hissedebiliyordu.
Gölge, kadının gidişini izlerken vücudunda, dün akşamdan daha fazla kan olduğunu gördü. Dün akşam sırtı zarar görmüştü ama Gölge kadının bacaklarında, ayaklarında da kanlar olduğunu gördü. Yeni kurumuş gibilerdi. Gözleri Veyla'nın odasının kapısına doğru döndü. Ses büyüsü yüzünden ne olduysa duyamamıştı ama küçük bir sinir krizi geçirdiğini varsayıyordu. Gergin çenesinde dudağını yalayıp bakışlarını yeniden Veyla'ya çevirdi. Kadın onunla konuşmak istemiyormuş gibi adeta kaçmıştı. Gözlerinde gördüklerini Gölge tam olarak seçememişti. Karışıktı ve bu karmaşa, ilk defa Gölge'nin içini rahatlatmıştı. Sadece nefret göreceğini sanmıştı.
Kadın hamam kapısının sensörlü butonuna doğru elini kaldırırken Gölge, biraz daha vakit geçirebilmek için hızla "Terra Yelith ölmüş." diye seslendi ve bir elini kapının pervazından çekerken güçlü bir şekilde yürümeyi umut ederek Veyla'ya yöneldi. Veyla kapının önünde duraksarken, sırtının dönük olduğu Gölge'ye dönene kadar sımsıkı gözlerini yumup iç çekti. Tam da kapıdan geçip gidecekken... Tam da onun şehrinde, onun malikânesinde olmasına rağmen bir anlığına onsuz kalıp yüz ifadelerini özgür bırakabilecekken...
Veyla, "Çok üzüldüm." diye alay etti. "Hatırlat da bir ara ağlayayım." dedikten hemen sonra bunun artık şaka olmadığını fark etti ve hala adama sırtı dönükken yüzünü buruşturdu. Bu, Veyla için her zaman alay seviyesini belirleyen imkânsız bir ifade olmuştu. Artık imkânlıydı. İmkânsızlar, ihtimalli miydi? Veyla'nın imkânsız gördüğü başka şeyler de vardı...
Gölge de aynı şeyi fark ederek yüzünü buruşturduktan sonra ardına kadar geldiği Veyla'nın saçlarında omuzlarında bakışlarını gezdirerek "Sen de bu akşamki doğa suyu ayinine katılacaksın." dedi. Bugün gitmesi gerekiyordu ve Veyla'yı da beraberinde götürmek istiyordu.
Aksine, Veyla hiç istemiyordu. Duygusal olarak çöküşteydi. Güç toplayıp Gölge'ye saldırmadan önce yalnız kalmalıydı. "Bu fikrini duysa Yelith dirilir ve 'O kelebeği cenazemde istemiyorum' derdi."
Gölge, kadının hiç de gelmek istemediğini fark etti ama ısrarcıydı. "Neyse ki kararları ölüler değil, diriler veriyor."
"Beni öldürmeyi başaramadığın için hala diri biri olarak, gelmemeye karar veriyorum."
Gölge, "Tüh." dedikten sonra alayla gülmeye çalıştı. "Sen de haklısın bebeğim..." dedikten sonra hafifçe yutkundu. Kadına böyle seslenmeyi sevdiğini fark etti ama böyle seslendiğinde Veyla'nın vücudu daha da gerilmiş gibiydi ve başı hafifçe ardına, Gölge'ye doğru döndü. Yine de hala o güzel yüzünü saçları örtüyordu. "...benim hatam. Yeterince açık ifade edemedim, karar verebileceğini sandın. Nixsus'ta Kral diri oldukça, kararları da o verir."
Veyla, acısını bir an bile kaçırmamak için adamın yanında tutmak istediğine emin oldu. Dün gece kadını hıçkırıklara boğmuştu ve bugün emirlerini sürdürüyordu. Veyla odasına nasıl gelmişti? En son Gölge'yi kovduğunu hatırlıyordu. Gölge mi getirmişti yoksa savaşçılarından birine mi aldırmıştı? Bir başkasının dokunması için emir mi vermişti?
"Sen de beni öldürmeyi başaramadığın için hala diri bir Kral olarak, gelmene karar veriyorum."
Veyla, "Umarım çağırdığına pişman etmem." derken aklında fikirler dolaşıyordu. İçindeki öfke ve kırgınlık, geleceğe bırakması gereken bir adımı atmak için Veyla'yı dürtüyordu. Herkes cenaze ile meşgulken ve baş konuk olan Kral, doğa suyunu büyüsü ile aydınlatacakken Veyla, Gölge'nin taşlarıyla ve Terraların büyüsüyle korunan o şüpheli yere gidebilirdi. Normalde büyüsü, Gölge'nin büyüsünü aşmaya yetmezdi ama cenaze sayesinde Gölge'nin ve Terraların büyüleri başka bir uğraşla meşgulken, Veyla büyü duvarına saldırırsa başarabilirdi. Gerekirse diye, Andri'yi de planın içine dâhil edip mıntıka etrafında saldırıların olmasını sağlayabilirdi. Savaşçılar ve Gölge, saldırılara odaklanmışken de Veyla, güçsüz düşmüş büyü duvarına saldırabilirdi. Her şeyi gizli yapmalıydı ama bu halde yakalansa bile, göze alacaktı.
Gölge, kadının yüzünün saçları arasından görülebildiği kısmında gözlerini gezdirirken iç çekip "Muhtemelen edersin." dedi. Veyla'ya ne yaparsa yapsın, pişman oluyordu. Felaketi de olsa pişman oluyordu, sığınağı da olsa...
"Emirlerin bittiyse, rahat bırak beni."
Gölge, "Neden yüzüme bakmıyorsun?" derken bir adımla Veyla'ya yakınlaştı. Yakınlaşması bile kadının kalbinin deli gibi çarpmasını sağlarken bununla kalmadı. Bir eli kolunu tuttuğu gibi Veyla sertçe kolunu çekerken hafifçe Gölge'ye döndü. "Çünkü seni görmek istemiyorum! Ve sana 'rahat bırak beni' dedim." dedikten sonra dün geceden hatırladığı detayla ama bağırmadan "Sensiz bırak, dedim." diye ekledi.
Gölge, sıkkın bir nefes alarak elini kendisine çektikten sonra nereye koyacağını bilemeyerek ceketinin cebine yerleştirdi. Veyla'dan çekince, boşluğa düşmüştü. "Mecburiyetlerini unutma." dedi. "Bu yolda, sona gelene kadar ortağız ve kendine gel."
Aslında, 'bana böyle davranma' demek istiyordu ama bunun için en başta Gölge'nin kadına öyle davranmaması gerektiğini biliyordu. Veyla öfkeyle ve nefretle konuştukça Gölge sohbetin bitmemesi için çabalıyordu ama git gide daha iyi olduğu yoktu. Normalde, ona zarar verdikten sonra ikisi de birkaç hafta kendi deliklerine çekiliyor ve iletişim kurmuyorlardı ama Gölge bu sefer bunu yapamamıştı.
Veyla, "Kendimdeyim." dedikten sonra alayla sırıttı. "Biz buyuz, bu kadarız. Benden de ancak bu kadar sabır çıkıyor. Sana ancak bu kadar katlanabiliyorum."
Biz buyuz, bu kadarız...
Gölge de aslında biliyordu. Buydular, bu kadardılar. Neden daha fazlasını istiyordu ki? Gergin dudakları ardında dilini çiğnediği ve bulutlu gözlerini Veyla'nın öfkeli gözlerine diktiği birkaç saniyenin ardından çenesinin ucuyla kadının ardındaki hamam kapısını gösterdi. Veyla, şimdi de adam 'git' diye emir verdiği için kalmak istiyordu.
"İstediğim zaman girerim. Gitsene etrafımdan!"
Gölge, diğer elini de deri ceketinin cebine koyduktan sonra başını hafifçe sağ omzuna eğip 'şehir benim' der gibi baktı. Veyla, adamın kılının bile kıpırdamayacağını fark ettikten sonra sinirle inledi. "Niye buradasın?"
Gölge, "Canım öyle istiyor." dedikten sonra omuz silkip kapı botununu gösterdi. "Şurayı inceliyorum."
Veyla'nın kaşları kalktı. "Kapıyı?"
"Evet. Canım siktiğimin kapı butonunu incelemek istiyor. Var mı bir itirazın?"
Veyla kollarını göğsünde birleştirip kapı butonuna döndü. Eşyalarını taşıyan kelebekleri etraflarında uçuşuyordu. "İnceleyelim bakalım şu siktiğimin butonunu."
Gölge de nefesini üfleyip bakışlarını kadına çevirdi. Kadın inattı. Gölge buradan gitmeden ne ileri, ne de geri gitmeyecekti. Gölge de bir an önce kadın gitsin, şu ağladığını gösteren izleri ve yaralandığını gösteren kanları silsin istiyordu ama işte... Kadına ardını dönüp gitmekte zorlanıyordu. Dün gece ona bunu yaparken karşılaşacağı nefreti biliyordu. Kadının gözlerinde son kez yumuşaklık gördüğünü biliyordu ama bunu yaşamanın bu kadar zor olduğunu bilmiyordu.
Veyla kapı butonuna bakarken merakına yenik düştüğü için "Kedi, nerden çıktı?" diye sordu.
Gölge hızlıca bir bahane düşünürken Yıldat, "Kral abim beni kırmadı." diyerek araya girdi. Gölge'nin kaşları çatılırken sağına, koridorda onlara yaklaşan Yıldat'a baktı. Veyla'nın da kaşları kalkarken gözleri ikisinin arasında geziniyordu.
Yıldat, Veyla'nın yanına vardıktan sonra "Geçen günlerde kedi için rica etmiştim. Evlilik hediyemiz olarak istemiştim. Belli ki kabul etmiş." dediğinde Veyla'nın gözleri Gölge'de kaldı. Gölge'nin yüzü Yıldat'a dönüktü. Adamın yan profilinin ne kadar güzel gözüktüğünü, koridor ışıkları altında mavi gözlerinin nasıl parladığını ve bu öfkesiyle burun buruna geldiği çok an olmasına rağmen bu duygunun bile adama nasıl yakıştığını düşünmemeye çalışırken Gölge'den bir cevap bekliyordu. Gölge, Yıldat'ı öldürmek istiyor gibi bakıyordu ama her zaman öyle baktığı için Veyla, bir fark hissetmedi. Gölge gergin çenesinde dişlerini sıkarken Yıldat yanlarına vardı. Gelene kadar Ash'ten bir şeyler duymuştu ama kadının yüzünü, üstünü, başını görünce dün gecenin nasıl geçtiğini daha iyi anladı. Yine de asıl endişesi, Gölge'nin o kediyi geri getirtmiş olmasıydı. Yaptığı şeyden pişman olarak mı getirmişti? Artık kadına zarar verince pişman mı oluyordu? Elbette ki Yıldat'ın ayaküstü, Gölge'ye başkaldırmak için sitem ettiği konu sayesinde, Kral abisi kediyi geri getirtmemiş olmalıydı. Yıldat da farkındaydı ama bir taşta iki kuş vuruyordu. Hem Veyla'nın kalbini hedefliyor, hem de abisi yalanını ortaya çıkaramıyordu. Niye öyle dediğini sorsa, Yıldat 'ben istediğim için yaptın sandım' derdi. Gölge itiraz etse ise asıl sebebini Gölge ne Veyla'ya ne de Yıldat'a açıklayabilirdi. Zaten bir gün yaptıklarının asıl sebeplerini açıklayacak kadar Gölge'nin gözü kararırsa, Yıldat da artık onu durduramazdı.
"Nereden çıktın lan sen? Malikâneye dönmen yasak, demiştim."
"Ama iş bitti Kral abim. İş bitene kadar, demiştin."
Gölge, yanına varan kardeşinin sol omzuna elini götürdüğü gibi Yıldat kasılmaya başlamıştı. Yıldat'ın vücudu sol yanına doğru eğilip bükülürken şakaya vurarak gülmeye çalıştı ama Gölge'nin pek güldüğü yoktu. Yine de dudaklarını alaylı bir şekilde kıvırmaya çalıştı. Veyla'nın başka türlü sanmaması, Gölge'nin de işine gelirdi. Yoksa açıklaması gerekirdi ve açıklayabilecek hiçbir cümlesi yoktu. Adamın omzunu rahat bıraktıktan sonra Yıldat'ın iddiasına karşı alayla "Tabii. Kardeşimi asla reddetmem." dedi.
Veyla'nın, her şeye rağmen Gölge'ye beğeniyle bakan gözlerine gölge düşerken boğazındaki his yutkunmayla geçmedi. Gölge'nin Veyla'nın duygularıyla dalga geçtiği de ortadaydı. Evlilikleri için, hediyede bulunmasına rağmen Veyla'ya Yıldat'ın âşık olmadığına dair atıp tutuyordu. Araları bozulsun, ister gibi davranıyordu ama belli ki tek amacı, Veyla'yı Yıldat'ın gözünde küçük düşürmekti. Başka bir sebebi olsa, evlenmelerini kabullenip hediye vermeyeceği şüphesizdi. Geçenlerde 'belki yine öpeceğim' demişti. Yıldat, Gölge ve Veyla için aralarında hiçbir şey geçmeyeceğinden emin olduğunu söylediğinde Gölge, Yıldat'a 'Nereden biliyorsun?' diyerek itiraz etmişti. Şimdi ise evlilik hediyesi veriyordu. Gölge'nin istediği ve belki de zamanında bile arzuladığı Veyla değildi. Kardeşinin Veyla'sıydı. Yıldat'ın gözünde Veyla'nın bir değeri kalmazsa, Gölge de Veyla için 'öperim' demezdi. En azından, Veyla böyle olduğunu düşünüyordu. Gerçek ise çok başkaydı.
Yıldat, en azından adamın hala itiraz edecek kadar gemileri yakmadığını görüp rahatladı ve Veyla'ya dönüp bir elini kadının yanağına götürürken "Sürprizimi sevdin mi aşkım?" diye sordu. Veyla gözlerini güçlükle Gölge'den aldı. Gölge'nin de kadına baktığı yoktu, Yıldat'ın eline bakıyordu. Dilini gergince çiğnemekten yara etmek üzereydi.
Veyla, Yıldat'a bakarken gülümsemeye çalıştı. Adam güzel bir şey yapmıştı. Nasıl ikna etmişti, Veyla hiç bilmiyordu ama Gölge'yi ikna edebilmiş, Yaratık'ın dönmesini sağlayabilmişti. Veyla'nın Yaratık için ne kadar üzüldüğünü de görmüş olmalıydı. İçinin gitmesi gereken bu adamdı. Minnetle baktı. Veyla içten içe rahatsız bile hissetti. Yıldat çabalayıp durmasına rağmen, Gölge kadar yakınlaşamıyordu kadına. Yine de sabırla bekliyordu ve Veyla, Yıldat'a teslim olmaya çalışmak yerine, Gölge'yi arzulayıp duruyordu. Bu haksızlık olmalıydı. En çok da kendisine yaptığı bir haksızlık. Kendisine eziyet eden bir adama dokunmak, onun dokunuşlarında kaybolmak istiyordu. En başta kendisi, sonra da Yıldat'ın Veyla için yaptıklarına minnet ederek Yıldat'a sığınmalıydı. Sığınmak istediğinden kaçınıp, Yıldat'a sığınmalıydı...
Gölge, kadının Yıldat'a yumuşak bakan gözlerini izlerken iç çekti. Her zerresiyle imrendi. Çıkıp da 'sana iyi gelsin, diye getirttim o kediyi' dese, kadın Gölge'ye de böyle bakar mıydı? Yıldat gelip sözde sevdiği kadını bu hale getiren adama hesap bile sormadan minnetleri topluyor, bu güzel bakışların sahibi oluyordu. Gölge'ye ise nefret ve daha çok nefret kalıyordu.
Veyla, "Çok. Ama yine de işini bitirip gelmen kadar değil." dediğinde Yıldat'ın kaşları şaşırarak kalktı. Veyla'nın başkalarının yanında rol yaptığını biliyordu ama ilk defa bu kadar sevgi dolu bir cümle duymuştu. Yalan olduğunu biliyordu ama yine de hoşuna gitti. Özellikle de göz ucuyla baktığı abisinin yüz ifadesini gördükten sonra. Ama biliyordu. Veyla da zaten Gölge burada olduğu için böyle konuşuyordu. Mümkünse, Gölge'yi rahatsız etmek için... Oturup detayla düşünse, kendi duygularının gölgesinden kurtulsa, adamın neden rahatsız hissettiğini anlamaya başladıkça belki de nefretinden kurtulacaktı ama yapmıyordu. İkisinin birbirini yanlış anlama eğilimi, Yıldat'ın işine geliyordu.
"Duşa girecektim. Benimle gelmek ister misin? Sırtımdaki kan izlerine ulaşamayabilirim."
Gölge bir elini alnına götürüp yüzünü hafifçe eğerken isterik bir şekilde güldükten sonra alt dudağını ısırarak başını kaldırdı ve elini alnından çekti. Sırıtışında alt dudağını kanatmak ister gibi ısırırken gözleri Veyla'ya sinirle bakıyordu. Öyle ki, Yıldat'ın kendisine bakıp durduğunu fark etmiyordu. Veyla ise sadece Yıldat'a bakmakta direniyordu ama Gölge'nin gözlerinin üstünde olduğunun farkındaydı, gülüşünü de duymuştu. Gölge, 'benim yaraladıklarımı Yıldat iyileştirecek' diye düşündü. Gölge'nin kanattıklarını, Yıldat temizleyecekti. Gölge'nin ağlattığını, Yıldat güldürecekti. Gölge'nin zarar verdiği teni, Yıldat öpecekti. İçeride muhtemelen sevişeceklerdi ve duvarların ardında kalan Gölge yine kafayı yiyecekti.
Yıldat, elini Veyla'nın yanağından çekip elini tuttuktan sonra "Çok sevinirim." dedi ve hamam kapısına yöneldiler. Veyla kapıdan geçmeden önce göz ucuyla bile olsun Gölge'ye bakmadı ve bu Gölge'nin daha da kötü hissetmesini sağladı. Kapı Gölge'nin yüzüne doğru kapanırken Gölge bir an sinirle inleyerek yumruğunu kapıya doğru kaldırdı. Öfkesini, neye öfkeli olduğunu özellikle de kadına belli etmemek için yumruğunu yavaşça aşağı indirirken tüm öfkesi içinde patladı ve gözlerini yavaşça yumdu. Boğazındakileri yutkunamadı, tükürmek istese yerde göreceklerinden korkuyordu. Yutkunmaya çalışınca gizlemeye devam edebiliyordu ama tükürmek, gözleriyle de görmekti. Korkusundan boğazında tutmaya devam etti. Gölge bu hislerden kurtulmadıkça, bu hisler Gölge'den kurtulacaktı.
Neydi peki? Bu hisler? Gölge neden bir odanın kapısında kalakalmıştı. Niye gözlerini hala açamıyordu? Niye gergin vücudunda başı hafifçe eğilmişti? Niye Veyla'ya kimsenin dokunmasını istemiyordu? En çok da Yıldat'ın... Çünkü Yıldat dokunabiliyordu. Yıldat gerçekten dokunabiliyordu. Gölge korkusundan duvarın ardını dinlemiyordu ama dinlese duyabileceklerini tahmin ediyordu. Kadının o zevk inlemelerini duyarsa, belki de arzusunun artması gerekirdi ama işte... Biliyordu artmayacaktı. Gölge'nin göğsündeki yanma artacaktı. Konu sadece arzu olsa, artması gerekmez miydi?
"Gölge? Gölge Kral?"
Gölge, Valdris'in sesiyle başını hafifçe kaldırıp ağır hareketlerle başını Valdris'ten yana çevirdi. "Ne var?"
Valdris Gölge'nin hamam kapısının önünde neden öyle bir yüz ifadesiyle beklediğini anlayamazken "Yangın hasar raporunu getirdim." dedi. Gölge, "Koy içeri." dedikten sonra iç çekerek hamam kapısına baktı.
Valdris, "Birlikte bakmayacak mıyız? Öyle istemiştin..." diye sorunca Gölge bir küfür mırıldanıp zaten yapması gerektiğini düşündüğü için kapının ardından ayrıldı ve taht odasına doğru ilerlemeye başladı. Öyle öfkeli adımlar atıyordu ki, Valdris dışarıda kopan şimşekleri duyabiliyordu. Malikânenin ışıkları gelip giderken büyük pencerelerden binaya şimşeklerin ışıkları yansıyordu.
Taht odasından bir rüzgâr eşliğinde girdikten sonra Valdris de peşinden girdi. Valdris kapıyı kapatırken Gölge tahtına yöneldi. Gevşek bir şekilde oturduktan sonra asla rahat edemeyip oturuşunu değiştirdi ve en sonunda tahtın kol kısmına yumruğunu geçirip "Git hamamın suyunu kes." dedi.
Valdris elinde raporun olduğu hologram diskiyle yaklaşırken "Doğal kaynaklardan geliyor ya su?" diye hatırlattı. En iyi Gölge'nin bilmesi gerekirdi.
Gölge ellerini iki yanında kaldırıp "Sikeyim, git doğal kaynakları kurut o zaman! Yok et, yık. Bir şey yap!" diye bağırdı. Valdris Kral'ına 'Delirdin mi?' diye sormamak için "İyi misin?" diye sordu. "Sorun ne?"
"Değilim a*ına koyayım!" diye bağırdıktan sonra tahtından kalkıp okyanusu izleyen devasa camına yöneldi. Ellerini camın korkuluklarına yaslarken üst vücudu hafifçe eğilmişti. Vücudunun yerle bütünleşme isteği arttı ve biraz daha eğilerek dirseklerini de korkuluklara yasladı ve elleriyle yüzünü sıvazladı. "İyi falan değilim..."
Valdris endişeyle "Ne oluyor?" diye sorarak Gölge'ye yakınlaştı. Gölge gergin bir şekilde sızlandı. "Bilmiyorum... Bir sik bilmiyorum..." dediğinde Valdris konuyu anladı.
Gölge bilmiyorsa, konu Veyla'ydı.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!