26/64 · %39

🔮 26 ⚡ Fırtına

35 dk okuma6.970 kelime28 Kasım 2025

2. KISIM  AMORSUS KELEBEĞİ 

🔮 26 ⚡ FIRTINA

**

"Beni duymuyor musun ama?"

Veyla ileriye bakmaya devam ediyordu ama gördüğü ne ağaçların yeşilliği ile çiçeklerin renkleri, ne de deniz ile gökyüzünün mavisiydi. Dalgalı bir suda izlemiş olsa bile ilk defa bu kadar net bir şekilde görme şansı elde ettiği sevdiklerinin simasını izliyordu. Kâbuslarında ve silik anılarında bu denli hatırlama şansı elde etmemişti. Yine de o silik hatıralar ile bile seksene söz verdiği gibi onu milyonlarca taş ve yıldız arasından bulup tanıyabilirdi. O tanıdıklık kendisini belli ederdi. Hiç olmasa, güvende hisseder, huzur dolar, sığınırdı. Yine de önceden gözlerini kapattığında beliren yüzlerinde belirli bulanıklıkların şimdi daha belirgin hale gelmesi ve kaybolan yapboz parçalarının tamamlanması Veyla'ya hem kaybettiklerini geri kazanmış gibi hissettirmişti, hem de hepsini tekrar kaybetmiş gibi...

Hala geçmişi bilinmez bir sır ve aydınlanmaz bir karanlık gibi ulaştıkça ulaşılmazdı ama işte, birkaç anıya daha sahip olmuştu. İşin aslı, birkaç acıya daha sahip olmuştu. Yine de geçmişe sahip olmak, bir hayata da sahip olmak gibi hissettiriyordu. Hayatının bir döneminde ne geçmişi, ne o anı, ne de geleceği olmayan bir ölüm makinesiydi ama şimdi... Geçmişi ve acıları vardı, onları hatırlayıp hissettikçe özüne dönüyordu. Veyla Aldar, özünü tanımıyordu, hatırlamıyordu ama yakında tanıyacak, hatırlayacaktı.

Hatırlayabildiği ömrü acılarını ondan aldıkları için Amorsus'a minnettar kalarak geçmişti ama yavaş yavaş acılarının varlık sebeplerinin bir kısmının Amorsus'a ait olduğunu hatırlamaya başlıyordu. Amorsus'un başkaldırmaz bir savaşçısı olmak üzere özellikle eğitilmişti, başkaldırması ölmesi kadar düşük bir ihtimaldi. Veyla'yı, laboratuvarlarda zihnine yerleştirilen engellerden ancak ve ancak, daha güçlü bir bağ kurtarabilirdi. Amorsus Konsey'i ölüm laboratuvarlarının ise bizzat bu tehlikeye aldığı bir önlem vardı. Veyla bu tek bağa ulaştığında, bir o kadar uzaklaşmak zorunda kalacaktı. Konsey, her ihtimali düşünmüştü.

Acı pahasına bir şeyler hissetmek, Veyla'nın bu duygulardan tekrar kurtulmak istemesine yol açıyordu. Annesinin bir yaratığa dönüştüğü bilgisi dâhilindeydi ama o mağaraya kadar bu bilginin kaynağı anısını hatırlamıyordu. Şimdi ise hatırlıyor, hatırladıkça annesi ona saldırmak üzere hareketlenmiş gibi kalbi korkuyla çarpıyordu. İnsanın sarılmak istediği ile kaçmak istediği aynı olunca, nasıl da çaresiz kalıyordu. Mağara, devamını izlemesine müsaade etmeden onu alıp başka bir acıya sürüklese de, o anki hislerini hatırlıyor, şu anda da hissediyordu. Korku, çaresizlik ve yine de... Kahretsin ki yine de, sevgi. Annesini seviyordu. Artık o yaratık bedenin içinde annesi diye biri kalmamış olsa bile seviyordu. Birileri gidince sevgi de öylece gitmiyor, o beden yok olunca, sevgi de beraberinde yok olmuyordu ki... Sevgi öyle havada kalıyor, sahibini bulamamanın getirdiği bir çaresizlikle sağa sola uçuşuyor, alınan havayı zehirler hale geliyordu. Veyla da yine zehirlenmeye başlamıştı.

Kardeşi... Kardeşini sonsuza kadar kaybettiğini biliyordu. Alevler içerisinde ölmeden önce, ellerini tuttuğu son bir an olduğunu, o anda kardeşini kaybetmesinin sebebinin kendisinin olduğunu biliyordu ama o talihsiz anıyı mağaraya kadar hatırlamıyordu. Kendi çığlıklarına kardeşinin hıçkırıklarının karıştığı o anı, zihninin en derinliklerine hapsolmuştu. Gölge ise gelip onu oradan çıkartmıştı. Zaten söylemişti, Veyla'nın canını başına gelenler ile yakmak için bulmaya ihtiyacı yoktu, Veyla'nın bulmasını sağlamış ve yine de yakmıştı. Şimdi Veyla kulaklarından kardeşinin sesini çıkartamıyordu. En kötüsü de... Kardeşinin onu bir kahraman olarak gördüğü o anı unutamıyordu. Veyla'nın yeniden yüzü buruştu. Kahraman değildi. Kendisi de dâhil olmak üzere Veyla hiç kimseyi kurtaramamıştı. Belki cellat, muhtemelen canavar ve kesinlikle kötü biriydi ama kahraman... Değildi. Olmayı çok istemişti, olamamıştı. Veyla da artık canavardı. En azından bunu becerebiliyordu.

Ah, seksen... Kâbuslarında onu alıp ölüme götürdükleri o anda, çocuğu ne kadar sevdiğini şüphesiz hissedebiliyordu. Çocuğa ne kadar güvendiğini ve onun yanında cesur olabildiğini... Çocuğun onun için ne anlamlar ifade ettiğini... Ama mağaranın gösterdiği tek bir anıda bile tüm bunların sebebini görmüş, hatırlamıştı. Seksen, Veyla'ya sığınak olmuş biriydi. Küçük bedenine rağmen, bunu yapabilmişti. Oysa babasının koskoca bedeni sadece acı getirmişti. Seksen, öyle biriydi. Ölmese, büyüse, şimdi nasıl bir adam olurdu, Veyla hayal bile edemiyordu. Muhtemelen sevdiklerini canı pahasına koruyan, cesur, güven veren, dağ gibi bir adam...

Veyla nefessiz hissederken elini boğazına doğru götürdü. Seksenin nasıl biri olacağını hiçbir zaman bilemezdi. Milyonlarca kişi yaşarken seksen yitip gitmişti. Veyla ne bir yıldız, ne de taş, onu henüz bulamamıştı. Bulsa tanıyacaktı, biliyordu. Yıldız ya da taş, farklı parlayacak, farklı hissettirecekti. Her gece gözleri yıldızlarda, Gölge ile gittiği her yerde elleri umutla taşlardaydı ama hiçbiri... Hiçbiri seksen gibi hissettirmiyordu. Belki de uydurmadan ibaretti. Belki de giden, sadece gidiyordu. Geriye de onları özleyenlerin avunmaları kalıyordu. Veyla yine de avunmaya devam edeceğini biliyordu. Sekseni ve sevdiklerini sonsuza kadar kaybettiğini düşünmektense, bir ölümsüzlük ömrü yıldızları izler, taşlara dokunurdu. Ölmeden önce insan olduğu için Veyla yıldızlarda onu görebileceğine daha çok inanıyordu. Gölge'nin de sebebi bilinmez bir şekilde tüm taşları uhdesinde toplaması sebebiyle Veyla da görüp görebileceği tüm taşlara temas ediyordu ama umudu, yıldızlardı.

Veyla, ilk kimi öldürdüğünü hatırlamıyordu. Mağaranın gözlerine zorla izlettirdiği anısında, bir çocuğu öldürmesi için zorlamışlardı ama o anıda yapmamıştı. Belki bir sonraki denemelerinde, başarmışlardı. Belki on, belki de yüz sonraki denemelerinde... Veyla hatırlamıyordu ama biliyordu. Bir ara başarmışlardı ki kadını şu anki haline getirebilmişlerdi. Veyla burukça gülümsedi. O zamanlar öldürmek istemeyen biri olduğunu hatırlamak garip hissettirmişti. Şimdi ise yapmayı en iyi bildiği şeydi. Öldürmek... Bir süredir bu eğilimine gölge düşmüştü. Öldürmekten çok yaşatmak ister gibi davranmaya başlamıştı ama bu çoktan öldürdüklerini geri getirmezdi. Kaldı ki Veyla bu şehre ölüm getirmek üzere gelmişti. Şimdi istediği kadar gerçeğin kıyısından, köşesinden ilerlese de, bir gün bu şehre Amorsus zulmünü getiren kişi olacaktı. Bu yolda da, şimdiye kadar yaptığı gibi gerekirse öldürecek, gerekirse yaşatacaktı. Burada tanıyıp bağ kurduğu kişiler, günü geldiğinde boyun eğmek yerine başkaldırırsa Konsey Muhafızları'nın Veyla'nın gözü önünde öldüreceği kurbanlar olacaktı. Belki de Veyla'ya öldürteceği kurbanlar... O zaman Erya, Lilith ve diğerleri... Şu an olduğu gibi sevgi dolu bakmayacaklardı. Aksine o son bakışlarında, Veyla'yı hiçbir silahın yaralamayacağı kadar yaralayacaklardı. Veyla geleceğin böyle bir yer olduğunu düşünüyor, başka bir yola ihtimal dahi vermiyordu ama vardı. Bir ihtimaldi ama öyle bir yol vardı.

Gölge... Veyla'nın aklına yeniden o adam gelince iç çekti. Gözleri bulutlanmış, boğazına bir düğüm birikmişti. Henüz onun karşısına çıkıp öfke kusmaya cesaret edememişti. Adamın acılarının ne kadarına şahit olduğuna ve bunları nasıl kullanacağına emin değildi. Dokunsalar parçalara ayrılacak ruhu, vücudunun içerisinde zar zor bir duruyordu, Gölge'nin dokunmasına cesareti yoktu. Biraz daha zamana ihtiyacı vardı. Anıları hazmedip öfkeyi bir kalkan gibi giyinmek üzere çok kısa bir zamana daha... Sonrasında Gölge'yi buna ve yaptığı her şeye pişman edecekti.

Hatırladıklarıyla birlikte kalbinde hiç bitmeyecekmiş gibi oluşan bu yanma hissiyatının sebebi Gölge Kral Karanir'di. Amorsus hatırlamasın diye Veyla'dan o anıları almıştı, Gölge ise geri vermişti. Bir yandan seneler sonra Veyla'yı sevdikleriyle acı dolu anılarda bile olsa kavuşturmuştu, bir yandan da kadının kalbinin varlığını hiç olmadığı kadar hatırlatmıştı, kırarak.

Konsey'in anıları ve duyguları neden Veyla'dan aldığı belliydi. Anılar ve duygular, birini bu hale getirebiliyordu. Bu hali ile Veyla işe yaramaz hissediyordu. Veyla için işe yaramak, hiç yenilmemek, hep yenmekti. Şu an ise yenilmiş gibi hissediyordu. Bir köşeye sığınmak, hatırladıklarını hazmedene kadar kollarını vücuduna sarmak istiyordu... Başka kimse yapmadığı, artık yapamadığı için bunu kendi kendisine yapmak... Veyla'ya kollarını saranlar şimdi bir taş ya da yıldızdı ve Veyla hala nefes alabiliyor olmanın ağırlığı altında eziliyor gibi hissediyordu.

Kâbusları bile onu mahvediyordu, artık anıları da vardı. Biraz daha hatırlamak istemiyordu. Bir anı daha hatırlarsa, toparlayamayacak kadar dağılacakmış gibi hissediyordu. Duygusuz ve anısız geçen yılların ardından ağır gelmişti ama toparlaması gerektiğini biliyordu. Veyla burada Gölge'nin yıktığı anı enkazının altında çırpınırken Gölge ise güç topluyor olmalıydı. Hem Veyla'yı daha çok yaralayabilmek için, hem de şehrinin saldırılar sonucu aldığı yaraları kapatmak için...

Veyla, Gölge'nin varlığını bile unuttuğu anlarda, acısını ne kadar dışarıya yansıtmıştı? Hiçbir şey hatırlamıyordu. O anda yaşadıklarını değil, geçmişte yaşadıklarını görmüş, hissetmiş, duymuştu. Gölge keyiften dört köşe olmuş olmalıydı... İstediği gibi kadının kalbini kırabilmişti. Veyla es verdikçe, Gölge hız kazanıyordu. Veyla, buna inanıyordu ama bilmediği şey, Gölge de şu an es veriyordu.

Es vermek, zorunda kalmıştı. Güç kazanıp öyle devam etmeye çalışıyordu çünkü gördükleri, Gölge'yi de güçsüz bırakmıştı. Korktuğu başına geliyordu, Veyla'ya merhamet etme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Aslında, etmişti de. Veyla'yı orada bırakacağına, kurtarmıştı. Sonrasında iyi etmeye çalışmış, yetmemiş sabaha kadar yanında kalmıştı. Niyesini bilmiyordu ama yapmıştı. Veyla'nın gözleri açılmak üzere kırpıştığında ise kalp atışlarını hızlanmış, odadan çıkıp gitmişti. Veyla gözlerini araladığında ise geriye Veyla'nın saçlarını gerileten rüzgârı, kulağında hızının uğultusu kalmıştı. Veyla ise aralık cam ve bulanık zihni yüzünden bu detayların Gölge'ye ait olduğunu anlayamamıştı.

Veyla'nın bir yanı da bu yeni yeni oluşan haline karşı heyecan duyuyordu. Veyla bu hale yeni geldiğini sanıyordu ama aslında geri dönüyordu. Saklamayı başardığı özü, bir an önce ulaşması için Veyla'yı bekliyordu. Bir an önce ulaşamayacaktı, zamana ihtiyacı vardı ama Baş Terra'nın da bildiği üzere zaman, Veyla'dan yanaydı. Doğa, Veyla'dan yanaydı.

Veyla, gözlerinin değil zihninin yansıttıklarını izlerken yakınındaki ağaçlardan birinden çiçekli bir dal yeşil ışıltılar eşliğinde yüzüne doğru uzandı ve kadının burnuna hafifçe bir iki fıske dokundu. Veyla irkilirken duvara sindi ve göz ucundaki dala ve çiçeklerine baktı. Bir yandan da burnunun ucunu kaşıyordu. Dalı diğer elinin tersiyle ittirdikten sonra yerden kalkıp çatıda dikilen Erya'ya baktı.

"Hiç bakma öyle. Bin kere seslendim."

Veyla bakmaya devam ettiğinde Erya şirince sırıttı. "Tamam, bin biraz abartı oldu ama en az yirmi kere seslenmişimdir."

Veyla "Duymamışım..." diye mırıldandığında Erya Veyla'nın yanına inmek üzere dalları çağırdı ama Veyla "Dur." dediğinde duraksadı. Her ne kadar Erya ve hatta Gölge de Veyla'nın bu yere gelip durduğunu keşfetse de, Veyla hala özel yeri olduğunu hissediyordu. Erya bir kere sormadan yanına gelip oturmuştu ama bunun bir daha yaşanmasını istemiyordu. Erya ile bağ kurduğu şüphesizdi ama bu yeri de henüz kimseyle paylaşmak istemiyordu.

"Ben gelirim."

Erya başını onaylar şekilde sallayarak geri çekildiğinde Veyla büyüsüyle dalları çağırdı ve vücuduna dolanan dalların yardımıyla çatıya çıktı. Erya'nın Veyla'ya diktiği bakışlarla karşılaştığında kaşlarını kaldırdı.

"Ne?"

Erya hızla sordu. "İyi misin?"

"Dün ve ondan önceki gün de söylediğim gibi, iyiyim."

Erya'nın tedirgin gözleri kadının hala toparlayamadığını gösteren yüzünde gezinirken "Acaba neden hiç inanmıyorum?" diye sordu.

Veyla omuz silktikten sonra binaya inen merdivenlere yöneldi. "Sana 'benden arkadaş olmaz' dediğimde de inanmıyorsun, şaşırmadım."

"Şu anda da, o anda da bakışların aynı şeyi söylüyor, 'Ben yalan söylüyorum.'"

"Zihin okuyabildiğini bilmiyordum. Oysa ben sadece ortalarda çiçek, böcek zımbırtısı uzmanı olarak dolaştığını sanmıştım, bu daha havalıymış." derken merdivenlerden inmeye başlamıştı. Erya da hemen ardındaydı. Bugün, diğer günlerden daha iyi görünüyordu. Diğer günler odasından bile çıkmamış, Erya ısrarla kapıyı çaldığı için bir kere daha çalarsa onu öldüreceğini söylemek üzere kapıyı açma tenezzülünde bulunmuştu. Şimdi ise en azından odasından çıkmışken Veyla'yı konuşturmaya çalışıyordu. Sadece birkaç kere odasına Yıldat'ı aldığını biliyordu. Ona da nasıl olduğunu sormuştu, Yıldat ise 'evlenip buradan gittiğimizde iyi olacak' demişti.

Veyla, odasının olduğu kata yönelirken Erya "Orada gerçekten ağladın mı?" diye sorduğu gibi hızla ona döndü. Erya, Veyla'nın vücuduna çarptıktan sonra bir adım geriledi ve tedirgin bir şekilde sırıttı. "Odana çok az kaldı, kapıyı yüzüme çarpacağın için sorularımı hızlandırmak zorunda kaldım. Kusura bakma."

Veyla, gözlerini gösterdi. "Bir gün ıslanırlarsa, aklıma ilk ağlama ihtimalim değil, gözlerimin kanadığı gelir. Bilmem, anlatabiliyor muyum?" diye bu durumun imkânsızlığından bahsetti. Veyla ağladığı anları hatırlamıyordu. Anıları izlerken ağlamakla kalmamış, Gölge'nin kolları arasında da hıçkırıklara boğulmuştu. O anlar, Gölge'yi Veyla'ya karşı yumuşatırken, Veyla'yı ise Gölge'den uzaklaştırmıştı. Veyla hatırlasa, belki o da yumuşardı çünkü Gölge ona ilk defa sarılmıştı. Normalde sarıp sarmalamaz, buna ihtiyaç duyacağı bir hale getirirdi ama olmuştu. Hem o hale getirmiş, hem de sarıp sarmalamıştı. Aslında Gölge, uzun zaman sonra ilk defa bir kadına sarılmıştı. Kadınlara sadece sevişmek için dokunuyordu ve hiç beklemediği bir kişiyle aralarında geçen oldukça farklı bu dokunuş, Gölge'yi dumura uğratmıştı. Hatırlasa, Veyla'yı da uğratırdı.

Erya yutkunduktan sonra "Ama yüzün... Makyajın akmıştı ve göz çevren..." dediğinde Veyla bıkkın bir nefes aldı ve araya girdi. Hatırlamadığı için tahmin ederek "Muhtemelen suya düştüm." diye açıkladıktan sonra ilerlemeye devam etti.

Erya da "Nereye gittiniz ki?" diye sordu. Gölge Valdris'e anlattıysa bile Valdris Erya'ya anlatmamış, sessiz kalmıştı. Zaten hep böyle olurdu. Valdris Erya'yı çok sever ama her zaman Gölge'yi, Gölge'ye olan yeminini ön plana koyardı. Veyla'nın da kendisine verdiği bir yemin varmış gibi bazı detayları saklıyordu. Böyle olunca Erya merak ettiklerini öğrenemiyordu. Merak ediyordu çünkü Veyla'yı önemsiyor ve başına ne geldiğini öğrenmek istiyordu. Böylece nasıl yaklaşması gerektiğine de karar verecek, yardımcı olmaya çalışacaktı ama Veyla yardım istemiyor gibiydi. Yardıma ihtiyacı yokmuş gibi de görünmeyi başarıyordu. O mahvolmuş yıkıklığının üstüne hemen güçlü bir pelerin ile ifadesiz bir maske çekebiliyordu ama onu tanımaya başlayan bir göz de görebiliyordu.

Veyla cevap vermediğinde Erya kolundan tutarak kendisine döndürdü. Veyla sinirle "Söyle bakalım zihin okuyucu. Şimdi gözlerim ne söylüyor?" diye sorunca Erya üfleyip "Siktir git." diye tahminini dile getirdi. Veyla alaylı bir hayranlıkla dudaklarını aralayıp gözlerini irileştirdikten sonra kutlar gibi "Gerçekten zihin okuyabiliyorsun!" dedi ve bir saniye geçmeden yüzünü yeniden ciddileştirdi. Ters bir şekilde "O zaman öyle yap." dediğinde Erya başını onaylamaz bir şekilde salladı.

"Ruh yaraları beden yaraları gibi dışarıdan bakıldığında görülmez sanıyorsun ama seni seven bir çift göz bakınca, hemen anlayabiliyor."

Veyla, Erya'nın ne diyeceğini bilmeden konuşmaya başladığı gibi başından savma amaçlı konuşacağı dudakları kapandı. Birkaç saniye sonra yutkundu ve hiçbir şey diyemedi.

Erya merdivenleri gösterdi. "İçki mahzeni?"

Veyla sıkkın bir nefes aldıktan sonra merdivenlere bakarak başını onaylar şekilde salladı. "İçki mahzeni."

Bir süre sonra ikisi de mahzende içkilerin sıralandığı sıra dolapların arasında, odanın arkasında bir yerlerde karşılıklı olarak oturmuşlardı. Veyla ayaklarını karşısında dolabın ikinci rafına uzatmışken, iki dolap arasında fazla mesafe bulunmadığından dizleri hafiften kıvrılıydı. Sırtını da ardındaki dolaba yaslamışken içki şişesini dizlerin arasında tutuyor, ihtiyaç duydukça alıyordu. Şimdi ise işaret parmakları şişenin ağız kısmında dolanıyor, oyalanmak üzere daireler çiziyordu. Erya da karşı dolaba, Veyla'nın ayaklarının biraz yanında sırtını yaslamış, bağdaş kurmuştu.

"Kâbus mağarası o anlattığın yer. Etrafı sıkı korunur, Kral izni olmadan kimse giremez. Çünkü oraya giren çoğunlukla kurtulamaz. Girmek isteyen kişi, ölümü göze aldığına dair Gölge'yi ikna etmek zorunda kalır. Gölge halkını yaşatmaya çalışmakla birlikte, yaşama sırtını dönmelerine de saygı duyar. Onun deyişiyle, 'Herkes yaşamaya katlanmak zorunda değil.'"

Veyla karşı dolaptaki raflara bakmaya devam ederken "O da mı ölmek istiyor?" diye soruverdi.

Erya, "Yapması gerekenler olmasa ve ölebilse." dedikten sonra kaşları çatıldı. "Sen ölmek mi istiyorsun? O da mı, derken?"

Veyla içkiyi dudakları arasına götürüp büyük bir yudum aldı. calin hiçbir zaman onu sarhoş etmemişti ama şimdi zihni çok güçsüzdü, sarhoşluğu tadacağı ilk an olabilirdi. Bu sebeple dikkatli içmeye çalışıyordu. İçkiyi yuttuktan sonra sırıtarak Erya'ya baktı. "Yapmam gerekenler olmasa ve ölebilsem."

Erya sessiz kalsa da memnuniyetsiz baktı. Veyla'nın pek de yaşama hevesi olmadığı görülüyordu. Bir şekilde hep yaşama tutunabilen, hayatta kalabilen bir karakteri vardı. Alaycılığı sayesinde neşeli bile görünebiliyordu. Bakıldığında küçük şeylerden de eğlenebiliyordu ama belli ki, bunlar ona yaşama isteği vermiyordu.

Bir süre sonra Erya aklına gelen detay ile birlikte içki şişesini heyecanla dudağından çekti. Bu sebeple zar zor yutkundu. O sıra dudağından çenesine doğru akan ve şişeden sıçrayan alkol üstünü de ıslatmıştı ama Erya bunu umursamadan Veyla'ya döndü. "O mağaradan kurtulabildiysen, yaşamak istiyorsundur."

Veyla kaşlarını kaldırdı ve Erya, mağaranın büyüsünü anlattı. Veyla'nın düşünceli gözleri mahzende dolandı. O anları hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamıyordu. Zihni ona oyunlar oynayan oldukça sinir bozucu bir düşmandı.

"Suyun dibini boylamadan kurtulduysan, zihnin yaşamak isteyip mağarayla savaşmıştır."

Veyla şaşırdı. Pek de yaşamak istemiyordu. Öyle bir anda nasıl mağaranın büyüsüyle savaşıp bir de üstüne yenmişti, bilemiyordu. Teslim olma ihtimali daha yüksekti, fakat hala hayattaysa Erya'nın da dediği gibi savaşmış olmalıydı. Erya'nın anlattıklarıyla birlikte yeni bir şey fark edip burukça gülümsedi. "Beni yine ölüme terk etmiş."

Erya, "Gölge mi?" diye sorduğunda Veyla başını onaylar şekilde salladı. Gözleri ileride bir noktaya dalmıştı. Amorsus nasıl da yanılıyordu... Gölge gibi gözünü kırpmadan Veyla'yı ölüme, ölmese bile acılara terk eden bir adamın nasıl Veyla'ya zaaf besleyebileceğini düşünmüşlerdi ki? Veyla'ya göre deli saçmasıydı... Gölge, kimsenin Veyla'yı hissettiremediği kadar değersiz hissettiriyordu. Veyla neden Gölge'nin ona olan bakış açısıyla kendisine değer biçiyordu, bilmiyordu ama böyle hissettiğinin de farkındaydı. Sanki bir gün Gölge, Veyla'nın canavar olmadığını düşünse, Veyla da rahat bir nefes alıp 'Ben canavar değilim' diyecekti. Ancak ve ancak Gölge inanırsa, Veyla da buna inanır gibiydi. Gölge de asla inanmazdı. Amorsus teknolojisini Gölge'nin büyü duvarlarından geçirebiliyor olsalar, Gölge ile Veyla'nın o anlarını canlı bir şekilde izlemelerini isterdi. Sadece o anlarına bakarak, Amorsus'un plan değişikliğinden vazgeçeceklerine emindi. Oysa gerçek, Amorsus Konsey'i o anları izleme şansı bulsa, Gölge'nin Veyla'yı kurtarma çabasını ve sonrasını görür, planı mutlaka değiştirirdi.

Erya, kaşları ilgiyle kalkarken "Bu durum seni üzüyor mu?" diye sordu. Kadının burukça gülümsemesi, ilgi çekiciydi. Veyla'nın gözleri Erya'ya döndü. Şimdi Erya'ya Konsey'den, Konsey'in Gölge'nin zaafı olmasına yönelik planından, o aptal ağacın kehanetinden bahsedemezdi. Bunlardan bahsetse bile cevabı tam olarak vermiş olmayacağını biliyordu ama bahsetmeden ise hiç veremezdi.

Veyla, Gölge'nin kendisinden nefret etmesinden rahatsız olmadığını düşünüyordu ama Gölge'nin bir başkalarından nefret etmediğini görmekten rahatsız olduğundan emindi. Gölge'nin duyguları ve merhameti olduğunu gördükçe, kendisine iğne ucu kadarı dokunmadığı için öfkesi artıyordu. Gölge'ye ne yaptığını da tam olarak bilmemesinin yanı sıra, bugüne kadar kime ne yaptıysa çoğunu hatırlamıyor olması da sinirini bozuyordu. Gölge'ye ve sevdiklerine her ne yaptıysa, hatırlamıyor ya da bilmiyordu ve buna rağmen nefretini son damlasına kadar yaşıyordu. Veyla'nın kendisinde olmadığı, duygularından arınmış, ölüme programlı bir robot gibi ortalarda dolaştığı seneler içerisinde aldığı can ve yaptığı katliam sayısı bilinmezdi. Muhtemelen Gölge'nin sevdiği ya da sevdiklerine de o sıra zarar vermişti ve hatırlayamadığı, bilmediği hatta muhtemelen kendinde olmadan yaptığı bir şey için bu ateş oklarına göğüs germek zorunda kalıyordu. Yine de Veyla, bu şekilde olmasını tercih ederdi. Gölge Kral, ona merhamet etmediğinde zihnindeki bilgilere inanması kolaylaşıyordu. Gördükleriyle bildikleri birbiri ile çeliştiği zamanlarda, Veyla dengesizleşiyordu ve çelişmese daha iyiydi.

Veyla içten içe korkuyordu. Gölge Kral Veyla'ya da, diğerlerine yaptığı gibi merhamet etse, Veyla'nın ihanet planları zorlaşabilirdi ve böyle olacağına, eziyetlerine katlanırdı. Gölge'nin eziyetlerinin intikamını alacağı gün gelirdi ama aksi olup da Veyla hata yaparsa, Veyla'dan intikam alacak kişi Konsey olmamalıydı. Neyse ki Gölge Kral, Veyla'ya merhamet etmiyordu da Veyla şu anda da hissettiği gibi öfkesini canlı tutabiliyordu.

"Üzmüyor. Sadece..." dedikten sonra hafifçe omuz silkti. "... şaşırtmıyor."

Erya, bu cevaptan emin olamadı ama üstüne gitmedi. "Şaşırmamaya devam etmek istiyorsan halkın arasına çıkma, derim. Size dair oluşturdukları hikâyeler seni bile şaşırtabilir." dediğinde Veyla gözlerini devirerek yerde iyice kaydı ve başını rafa yaslayıp memnuniyetsizce tavana baktı. Saçma sapan söylentilerin olduğu yetmezmiş gibi, Andri denilen sürüngen bu söylentilerin her birini Konsey'e taşıyordu.

Veyla homurdanmak dışında düşüncesini dile getirmediğinde Erya başını geriye atıp şişenin dibindeki son yudumların diline doğru akması için olabildiğince salladı. Veyla bir süredir içkisini dizleri arasında tutuyordu. Normalde şu ana kadar en az üç şişeyi bitirmiş olmalıydı ama hala birinci şişesindeydi. Her nedense çok sevdiği calini içmekten çekiniyor gibiydi. Veyla korumasız kalmayı sevmezdi ve hiç deneyimleyemediği sarhoş olmak da, Veyla için korunmasız kalmaktı. Zihni bu kadar darmadağın olmasa, sarhoş olabileceğine dair endişe de duymazdı.

Erya şişeyi yere yaslarken ikisinin de kulaklarını camdan gelen tok bir ses doldurdu. Erya sessizliği bozmaya devam ederek "Yıldat bu durumdan rahatsız olmuyor mu?" diye sordu. Sonuçta abisi ile kendisine vadedilen kadın arasında bir şeyler olduğuna dair söylentiler dolaşıyordu.

Veyla birkaç saniyenin ardından hafifçe kaşları çatılmış bir şekilde "Hayır." dedi. Cevabın sebebini hatırlamak canını sıkmıştı. Rahatsız olmamasına şaşırmıştı çünkü daha öncesinde Yıldat'ın kıskançlığına dair birkaç kavga etmişler, Veyla'nın ise kontrol altına almak için Gölge'nin kendisinden ne kadar nefret ettiğini anlatması gerekmişti. Oysaki, şimdi Veyla'nın anlatmasına gerek kalmamıştı. Yıldat bundan emindi. Kadına, 'Sana son yaptıklarından sonra, onların söylediklerine inanmam imkânsız. Benim korkum sana yaklaşması değil, seni öldürmesi. Sen de sana bunları yapacak kadar nefret eden, iğrenen bir adamla yakınlaşmayı gururuna yedirmezsin.' demişti.

Yıldat bile kıskanmıyorsa, durum apaçık ortada olmalıydı ama aslında bu Yıldat'ın olayları kontrol etme çabasıydı. Yıldat, Gölge'nin Veyla'yı kucağında getirişini görmüştü. Kadını saran kollarını, yüzündeki o ifadeyi. Kadına her ne yaptıysa, pişman oluşunu. Yıldat Veyla'ya uzandığında bir anlığına kadını vermek istemeyişini, sonrasında uzattığında ise Veyla'nın Yıldat yerine Gölge'nin kollarında kalmak isteyişini... Kadın kollarını adamın boynuna sarınca Gölge'nin yüzünde oluşan ifadeyi, sabaha kadar odasında kalışını... Hepsine şahit olmuştu. Veyla'nın ağzını yoklamış, hiçbir şeyi hatırlamadığını anlamıştı. Sonra da sorun çıkartıp ortada sorun olacak bir şey varmış gibi iki tarafın da aklını karıştıracağına bunun sorun ihtimali yaratmayacak kadar imkânsız bir durum olduğu yanılgısını oluşturmak istemişti. Oluşturmayı başarmıştı ama yanılgı olduğunun da gayet farkındaydı.

"Yıldat, Gölge'nin benden ne kadar nefret ettiğinden oldukça emin."

Erya, "Sen emin misin?" diye sorduğunda Veyla kahkaha attı. Yerden hafifçe doğrulup sırtını yeniden biraz önce kaydığı rafa yasladıktan sonra 'bu soruya içilir' dermiş gibi içkiyi dudaklarına götürdü ve büyük bir yudum aldı. Bu soruya içilir, hatta sarhoş bile olunurdu.

Şişeyi yeniden dizleri arasına yerleştirdi. İçinde dalgalanan içkiye bakarken "Adımın Veyla olduğu kadar." dedi. O kadar emindi. Onu defalarca kez sonsuza kadar sürecek bir ölüm döngüsüne terk etmişti. Birbirlerinin gözlerinin içerisine bakarak kalplerine doğal taştan oluşan kazık saplıyor, heyecanla sonucu bekliyorlardı. Son kazığı saplayalı bir süre olmuştu ama çok uzağa gitmeden birkaç gün önce Gölge onu ölmese bile bir ölümsüzlük hapsolacağı bir mağaraya zorla götürmüştü. Gölge Kral Karanir'in bir kalbi varsa bile, Veyla için ancak nefret pompalıyordu.

"Ne bileyim. Seni öyle getirince... Yani kolları..." diyeceği sırada Veyla şişeyi yeniden dizlerinin arasından alıp "Tamam yeter." diye söylendi. Bu konu hoşuna gitmemişti. Devam etmesine müsaade etse Erya 'kollarının arasında' diyecekti çünkü o görüntü hiç de kesin bir nefreti resmetmiyordu. Veyla yerden kalktıktan sonra devam etmek istemediği içkisini Erya'ya uzattı. Erya şişeyi geniş ucundan tutarak alırken "Peki sen?" diye sordu. "Adının Veyla olduğu kadar Gölge'den nefret ettiğinden emin misin?"

Veyla elini şişeden çekmeden önce birkaç saniye gecikerek Erya'ya baktı. Erya'nın gözünden Gölge nefret edilebilecek bir adam olmamalıydı ama bir de gelip Veyla'nın gözünden bakmalıydı. Veyla adamı bir canavar olarak görmese, hatta Kinix'in ölümüne sebep olmasa, buraya hiç tanımadan gelse dahi Gölge'den nefret edebileceğini düşünüyordu çünkü tek bir faydasını görmemişti. Dese, yalan söylerdi. Hemen aklına Saltar'ın şehrinde yaşadıkları geldi. Veyla kendisini korumadığında bile Veyla'yı korumuştu ama muhtemelen bu, sadece Gölge'nin kendi gücünü ve iradesini hatırlamasından başka bir şey değildi. Ben öyle bir adam değilim, demişti. Karakteri izin vermemiş de olabilirdi. Yine de Veyla'ya zarardan çok yarar sağladığı bir andı. Çok bekletmeden kediyi yollayarak, yakınlaştıkları o anı Veyla'nın varis hayali olarak görerek ve mağarada acılar içerisinde kıvranmasını sağlayarak o anın getirdiği minneti söküp atmıştı. Veyla, Gölge kendisine, diğerlerine davrandığı gibi davransa bir sahtekâr olduğunu düşünse bile inanmak isteyebilirdi fakat nefret dolu eylemlerine karşı başka bir çaresi kalmıyordu.

Erya, kadının zihnini okumuş gibi "Yani... Sence Gölge'ye gerçekten nefret mi besliyorsun yoksa senden nefret ettiği için mi sen de nefret ediyorsun? Yani o nefret etmese..." diye sordu. Gölge başka türlü davransa Veyla yine de zihninde Amorsus tarafından yerleştirilmiş ve Veyla güçsüz kaldıkça beyni patlıyormuş gibi bir hissiyatla hatırlatılan bilgi ve görüntülerle boğuşur, nefret etmemekte zorlanırdı ama Gölge o görüntülere ihtiyaç bile bırakmıyordu. Ama hiçbiri olmasa ve Veyla buraya önyargısız gelse, hatta Gölge diğerlerine davrandığı gibi davransa, aşağılık bir adammış ya da Veyla bir çöpmüş gibi davranmasa... Veyla bu ihtimallerde Gölge gibi güvenilir bir dağa benzeyen bu adama hayran bile olabileceğini fark edip iç çektikten sonra şişeyi bırakıp kapıya dayandı.

"Yine de bir şey değişmezdi." diye yalan söyledi.

Erya "Zihin okuyabildiğimi unutma! Beyninin içini görebiliyorum." diye ardından alayla seslendiğinde Veyla mahzen kapısını örtmeden önce omzunun üstünden ona baktı. "Biliyor musun? Benim de beyinlerle alakalı özel bir yeteneğim var."

Erya kaşlarını kaldırsa da ne geleceğini bildiği için dudakları kıvrıldı. Veyla da alaya başvursa da gergin bir şekilde "Ben de beyinleri dağıtabiliyorum." dediğinde Erya gülerek başını onaylar şekilde salladı. "O da havalıymış."

Veyla, "İzlenildiğinde evet..." dedikten sonra alayla sesini tehditkâr bir şekilde kısıp başını da yılan gibi sallayarak "Yaşanıldığında hayır." dedikten sonra kapıyı çekmeden "Seni buraya kilitleyeceğim. Don da aklın başına gelsin." dedi. Kapıyı çekti, hatta kilit sesi bile geldi ama Erya istifini bozmadan Veyla'nın verdiği alkolü yudumlamaya devam etti. Mahzende olduklarından soğuk tutuluyordu, kapı kapalı bir şekilde uzun süre durulursa Erya gerçekten donardı ama hiç şüphesi olmadığı gibi birkaç saniye sonra Veyla'nın kelebekleri kilidi yeniden açtı.

Veyla çıkıp gitse de şerefe yapar gibi şişesini kapıya doğru kaldırdı. "Bakalım siz mi haklısınız yoksa fısıltılar mı?"

**

Veyla, Gölge'nin odasının kapısını büyüsüyle kırarak açtığında Gölge başını elindeki cihazdan kaldırdı. Veyla adama yakınlaşırken "Ne demek malikâneden çıkamıyorum?" diye bağırdı. Andri ile görüşmesi lazımdı ama Gölge, şehrini korumak konusunda olmadığı kadar Veyla'yı burada hapis tutmak için temkinliydi. Aslında bu ikisi çoğu zaman aynıydı. Veyla'yı kontrol altında tutabilirse, şehrine de hiçbir şey olmazdı ama Gölge'nin amacı saldırılardan Veyla'yı mesul tutup hapsetmek değildi. Hiçbir zaman emin olamayacak olsa da, saldırıları Veyla'nın yaptığını düşünmüyordu. Sadece, kelebeğin kanatlarını zincirliyordu. Veyla'yı öfkelendirecek tüm hamleleri yapmak niyetindeydi. Böylelikle Gölge'ye gerek kalmadan Veyla adamdan uzak dururdu.

Veyla, böyle olunca kelebekleri ile not yollamıştı ama Andri ile bizzat görüşmek istiyordu. Çünkü özellikle uyarması gereken konular vardı ve not ile yeterince tehdit oluşturabilir miydi, emin olamamıştı. Gün bitmeden, yeni bir şehre saldırmak üzere yola çıkacaklardı. Yeni şehir tercihini Gölge yapmıştı. Aynı zamanda aradığı taşlardan birinin de o şehirde olduğunu öğrendiği için bir taş ile iki kuş vurmayı planlamıştı. Veyla'nın derdi ise Gölge şehrinden uzaklardayken, görünmez olabilen Andri'nin saldırı düzenlemesiydi. Veyla da Gölge'nin şehrine geç dönmesini sağlayacak ve halkı yine saldırıya uğramış, üstelik Kralları da bir türlü teşrif edip onları kurtaramamış olacaktı. Veyla notta özellikle uyarmıştı. Gölge'yi çıldırtacak ve bir daha şehrinden çıkmamasını sağlayacak büyüklükte bir saldırı olmamalıydı. Bunu bahane ederek yazmıştı ama Veyla'nın asıl derdi Andri'nin acımasız yaklaşmamasıydı. Notunda çocukları dâhil etmemesi gerektiğini özellikle söylemişti. Gece kulüplerinden birine saldırmasını söylemişti. Ölümü değil, güvenlik açığını hedeflemesi gerektiğini tekrar tekrar söylemişti. Nedense Veyla da artık birilerinin ölümünden pek keyif almıyordu ama böyle olduğunu Andri'ye ve dolaylı olarak Konsey'e hissettirirse, bozulmaya başladığını anlarlardı. Bu sebeple Gölge'nin kuyruğuna o kadar basmak için erken olmasını bahane etmişti. Andri'nin yeterince uyarılmış ve ikna olmuş hissetmesi için Veyla'nın bizzat gitmesi gerekiyordu ama Gölge güvenlik önlemlerini sıkı almıştı. Veyla yine de çıkmayı başarırdı ama takip edilmeyeceğinden emin olamıyordu.

Gölge elindeki cihazı kapatırken gözlerini kasti bir şekilde oyaladı. O sıra iç çektikten sonra cihazı kapatıp tahtının yanındaki mermer sehpaya koydu. Kadının neyi, ne kadar hatırladığını bilmiyordu. O anlarda kendisinde olmadığının farkındaydı ama sonradan hatırlamış olabilirdi. Geciktirse de sonunda Veyla'ya baktı. Göz göze geldikleri an ikisinin de bakışları titredi ve yutkunur gibi oldular. Günler sonra ilk göz göze gelişleriydi ama hızla toparladılar. Gölge çenesinin ucuyla kadının kırdığı kapıyı gösterdi. "Yerine seni dikip kapalıyken kollarını iki yanına açmanı, açılman gerektiğinde sola kıvrılmanı sağlamamam için bir planın var mı?"

Veyla öfkesi yüzünden hızlı adımlar ile kısa vakitte Gölge'nin tahtının karşısına ulaştı ve yaklaşmaya devam etti. Yine de tahta çıkan merdivenlerden çıkmadan durup "Ben senin kuklan değilim!" diye bağırdı. "Çek zincirlerini üstümden!"

Gölge kadının öfkesini izledi. Öfkesine bakarak da çıkarım yapamıyordu, her şeyi hatırlayıp adama hıçkırıklar eşliğinde sarıldığı, hatta elinden tutup 'gitme' dediği için de bu kadar öfkeli olabilirdi, sadece ona bu acıları yaşattığı için de bu kadar öfkeli olabilirdi. Gölge de bu kadar öfkeli olmayı isterdi. Şu an öfkeli değil, gergindi. Gerginliği de Veyla'ya olan öfkesinden gelmiyordu, keşke gelseydi.

Onu mağaradaki günden sonra sadece geçen gece her zaman gittiği o çatıdan inilen ağaçlar arasındaki çıkıntıdan odasına dönerken görmüştü. Veyla adamı görmemişti, Gölge de uzaktan görmüştü. Şimdi, o geceki halinden daha iyi görünüyordu. Daha sakin asla değildi, öfke saçıyordu ama en azından o yıkık görüntü yerini bu kadına bırakmıştı. Gölge bu kadını yeğliyordu. Bu kadın tehlike saçsa bile, yeğliyordu.

Kadının haline bakarken fazla oyalandığını fark ettikten sonra başını onaylar şekilde salladı. "Kelebeğimsin. Kanatların da bana ait."

Veyla güldü. Gölge, kadının gülüşünü birçok kere duymuştu ama bunun isterik bile değil acı dolu olduğunu anlayabilmişti. Belki de hala toparlayamamış, daha fazla zamana ihtiyacı vardı. Gölge'nin de daha fazla zamana ihtiyacı vardı ama işlerini bu kadar boşlayamazdı. Kadının gülüşü hızla isterik bir hal aldı. Bu da kadının acısını kontrol altına alma tarzı olmalıydı. Öfkeye başvuruyordu. Ellerini iki yanında kaldırıp "Yine acılara uçmamı ister misin Kral'ım?" diye sorunca Gölge bakışlarını kaçırmamak için zorlandı. Çenesi iyice gerilirken bu hissiyatı yutkundu ama boğazından gitmedi. Gözleri hafifçe kısılmış, sıkkın nefesler alıp veriyordu.

Veyla kaşlarını kaldırdıktan sonra yeniden güldü. Sinirle konuşmaya başladı. "Kalk yine gidelim! Bak toparlayıp ayağa kalktım. Demiştin ya, 'Sen küllerinden doğabilen bir kadınsın, sen her doğduğunda, ben yine yakacağım' diye. Bak yine doğdum!"

Gölge, sessizce kadını dinledikten sonra derin bir nefes alıp kapıyı gösterdi. Veyla, umursamayıp "Hadisene!" diye bağırdı. "Yine keyifle acılarımı izlersin, beni sonsuz bir ölüm döngüsüne terk edersin, kendimi kurtarmayayım diye umutla beklersin, sonra ben seni her zaman olduğu gibi hayal kırıklığına uğratırım. Hayatta kalırım ve sen de sonra bir paçavra gibi beni buraya getirtirsin. Söylesene, nasıl geldim ben buraya? Kendimden geçtiğimde neler oldu? Sen mi getirdin? Yoksa o savaşçılarının bana dokunmasına müsaade mi ettin?"

Gölge, kadının hiçbir şey hatırlamadığına emin oldu. İçi rahatlamıştı. Ona merhamet ettiğini bilmesini istemiyordu. Gölge kapıyı gösteren elini tahtına doğru indirirken "Müsaade etmek?" diye sordu. Müsaade etmemişti ama Veyla'nın da bunu 'müsaade etmek' olarak dile getirmesine şaşırmıştı. Aslında şaşırmamalıydı, Saltar'ın şehrinde kadının bedenini ısrarla korumaya çalıştıktan sonra bu şekilde yaklaşması normaldi. Gergin çenesi ardında dilini çiğnemeye başladı. Orada da hata etmişti. Kadın rıza verirken, Gölge hiç alakası olmaması gerekmesine rağmen karışmıştı.

Veyla da o günden sonra Gölge'den bir beklentisi oluşmuş gibi 'müsaade etmek' olarak tanımlamasından rahatsız olmuştu. Niye müsaade etmeyecekti ki? Sanki Veyla'nın zarar görmesini istemiyormuş gibi... O yüzden "Öyle mi emrettin?" diye düzeltti.

Gölge, başka birinden doğrusunu duyabileceğini düşündüğü için yalan söylememeyi tercih etti ve "Ben getirdim." dedi.

Veyla bir an rahatlamış gibi hissetti. Başkalarının dokunacağına Gölge'nin dokunmasına rahatlamıştı. Bu his hızla daha yüksek bir öfkeyi getirdi. Niye rahatlıyordu? Nasıl getirmişti ki? Veyla'yı taşıması gerektiği her seferinde kaba yaklaşmıştı ve yine o şekilde omzuna atmış olmalıydı. Gölge de kadının daha da öfkelenmesini fark etti. Dudaklarını alayla kıvırdı ama esasen burukça bir gülümsemeydi. Burnundan da alayla gülerek bakışlarını kaçırdı ve "Tabii bu senin için daha korkutucu." dedi. Oysaki o an bana sığınmıştın, diye düşündü. Şimdi ise daha kötü bir ihtimalmiş gibi öfkesi büyümüştü. Aslında Veyla'nın korktuğu, Gölge'nin ona dokunmasından korkmamaktı.

"Bıraksaydın orada, kendim gelirdim. Niye bana dokunuyorsun?"

Gölge'nin gözleri Veyla'ya döndü. Dilini çiğnemeyi sürdürürken 'Bıraksaydım, gelemezdin' diye düşündü. Bıraksaydı, şimdi mağara suyunun dibinde, hiç bitmeyecek bir ölüme hapsolmuş olurdu. Belki de öyle yapmalıydı ama yapmamıştı. Nedenini sorguladığı günler, bir cevap getirmemişti.

"Sen uykuya dalana kadar hiçbir acı çekişini kaçırmak istemedim."

Böylelikle, biri sabaha kadar odasında olduğuna şahit olmuşsa ve kalkıp bunu dile getirse bile Veyla sebebinin acısına şahit olmaya devam etme arzusu olduğunu düşünecekti. Oysaki gerçek, Veyla'nın Gölge'nin gitmemesini istemesi, Gölge'nin ise gitmemesiydi.

Veyla'nın kaşları kalkıp indikten sonra istemsiz bir şekilde isteriyle güldü. Nedense hala canı yanıyor gibi hissediyordu. Sanki hala o kötü anıların içerisindeydi. "Söylesene Kral. Benden yine kurtulamadığını gördüğünde de canın en az benimki kadar yandı mı?"

Gölge, "Evet." dedi. Yalan değildi, orada canı en az, Veyla'nınki kadar yanmış gibi hissetmişti. Kadın, mağara büyüsünden kendi kendine kurtulduğunu sanıyordu ve Gölge bu yanılgıyı düzeltmedi.

Veyla kendisini iyice kötü hissetmeye başlarken midesi de kasılıyordu. Gölge, şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde 'evet' demişti. Öyle olunca Veyla'nın da bu adamın nefretinden şüphesi kalmıyordu. Erya'nın sorusunu 'Adım kadar eminim' diye cevaplarken ne kadar haklı olduğunu düşündü. Adam resmen oraya suların dibine gömülmesini sağlamak üzere götürmüş, bu olmadığında da üzülmüştü. Veyla sadece bir kere, o da Saltar'ın şehrinde adam tarafından korunmuş gibi hissettiği için mi şimdi buna bu kadar takılmıştı? Adam bir de nefret etmese Veyla ne beklentilere girişecekti? Kendisinden midesi bulanıyordu. Gölge kadına bir çöpmüş gibi davranıyor, Veyla ise bunu onaylar gibi şeyler hissediyordu. Gerçekten laboratuvarlara dönüp 'bozuldum' demek istiyordu. Niye böyle hissediyordu? O acılar ve anılar, Veyla'yı hassaslaştırmış olmalıydı. En yakın vakitte bu hassaslıktan kurtulacaktı. Veyla o anları hatırlamasa da, ruhu Gölge ile bağ kurduğu o anların kıvranışını yaşıyor, Veyla'yı da anlayamadığı bir bilinmezliğe itiyordu.

Veyla bir şey dememişti. Daha çok düşüncelere dalmış gibiydi. Gölge kadının gözlerinden ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu ama anlamsız bir gayretti. Kaldı ki Gölge'ye neydi? Bu sebeple ters bir şekilde "Şehre gideceğimiz saat gelene kadar odanda bekle." dedi ve bir an önce gözlerinin önünden gitmesini bekledi.

Veyla, dokunsalar patlayacağı için adamın bu tavrına iyice sinirlendi. "Bana emir verme, diyorum sana!" diye bağırarak koltuk takımının yanındaki ayaklı şamdana yönelip sinirle kaldırdı ve cama doğru yolladı. Adama olan öfkesini şehrine saldırarak çıkartmak istiyordu ama şimdi hemen karşısındayken bunu ertelemekte zorlanıyordu.

Odaya girdiğinde istemsiz bir şekilde adamın gözlerinde bir değişiklik aramıştı. Sonuçta, artık acılarının bir kısmını görmüştü. Büyülerini kullanmadan dövüştükleri gün halkından bir kadının yaralanmasına bile adamın nasıl canının sıkıldığını görmüştü. Birkaç toplantıda Valdris'e kadının durumunu sorduğuna da şahit olmuştu. Oysa Veyla'yı kasti bir şekilde delik deşik etmişti. O kadın iyileşmişti, Veyla'nın iyileşmesi daha zordu. Adamın gözlerinde merhamet değil ama... En azından bir farklılık görür mü, diye merak etmişti ama yoktu. En azından, Veyla göremiyordu. Gölge Kral Karanir, duygularını gizlemeyi iyi bilirdi. Veyla görememekten mi daha çok nefret etmişti, görüp görmeyeceğini merak etmekten mi, bilememişti ama her ne ise, öfkesinin harlanmasını sağlamıştı. Üstelik Gölge, daha kadının acılarıyla alay bile etmemişti.

Boydan boya uzanan büyük cam gürültüyle kırılarak tuzla buz olurken şamdan da okyanusu boyladı. Veyla durmadan odanın başka bir eşyasına yöneldi. Koltuk köşesindeki orta sehpanın üstündeki örtüyü sinirle çekip üstündeki altın dekorların gürültüyle düşmelerini sağlarken Gölge sadece kadını izliyordu.

Veyla yere düşenlerden birini alıp Gölge'ye doğru fırlattı. Gölge yüzüne gelmeden tutup tahtın sağında yere doğru atarken Veyla durmadan odada dolanıp yeni bir şey buldukça Gölge'ye doğru atmaya devam etti. O sıra boğazını yırtarcasına bağırarak konuşuyordu. "Görmüş olmalısın. Sen bana zaten yaşamadığım hiçbir acıyı veremezsin!"

Veyla, konuyu kendisi açıyordu. Çünkü Gölge alay etmek yerine susmaya niyetli gibiydi. Şimdi susup Veyla'nın hazır olmadığı bir anda açmasını beklemektense, Veyla kendi kontrolü altında konuyu açıp her ne olacaksa şimdi duymayı istiyordu. Başka türlüsü ve bilinmezlik, daha korkutucuydu.

Gölge, tahtından kalkmadan yeni atılan eşyayı da yakaladı ve merdivenlerden aşağı, yere doğru bıraktı. Veyla konsolun üstünde eşya bırakmadığı için bu sefer bizzat konsolu kaldırdı ve büyüsüyle de yönlendirerek Gölge'ye doğru attı. Gölge de kendi büyüsünü yönlendirip eşyanın kendisine gelene kadar elektrik akımlarıyla küle dönüşmesini sağladı.

"Gördüm."

Veyla yeni bir eşyaya yönelmeden önce bir anlığına duraksadı ve gözleri Gölge'ye döndü. Hızlı nefes alış verişleri yüzünden göğsü hareketliyken ellerini hırçın bir şekilde saçlarına götürüp omuzlarından geriye attı. Gölge gergin dudakları ardında dilini çiğneyerek izliyor, engel olmuyordu ve Veyla, Gölge'nin odasını başına yıkmasına neden müsaade ettiğini bilmese de ne yapsa öfkesi dinmiyordu. Birkaç saniye göz göze kaldılar. Adam alay ediyor gibi değildi de... Gerçekten onu görebildiğinden bahseder gibiydi. Veyla öfkesine daha çok sarılıp yeni bir eşyaya yöneldi. "Ama ben sana alasını vereceğim! O mağaraya gittiğin her seferinde tüm acılarında olacağım!"

Veyla, Gölge bertaraf ettikçe yeni bir eşyaya yönelmeye devam etti. Gölge üstüne doğru uçan bir koltuğu da okyanusun dibine doğru camdan dışarıya savurduktan sonra "Sana söz..." diyerek konuşmaya başladığında Veyla duraksadı ama ardına, Gölge'ye doğru dönmedi. "... bir gün benim için de gideceğiz. İşte o zaman sen de, bana zaten yaşatmadığın hiçbir acı kalmadığını göreceksin."

Gölge'ye atmak üzere elinde tuttuğu alkol şişesi, kadının avuçlarında patladığında Veyla şişeyi sıktığını, sıkmakla kalmayıp büyüsünü de yönlendirdiğini fark etti. Cam parçaları eldiveninin içinden avuçlarına batarken Gölge'nin gözleri de kadının ellerine indi. Veyla ne kadar acıttığını umursamadan hızlı hareketlerle cam parçalarından kurtulduktan sonra delik deşik olmuş eldivenlerini de çıkarıp attı ve Gölge'ye döndü. Var gücüyle "Ben sana ne yaptım ya?" diye bağırdı. Babasını öldüren Saltar'a bile bu denli zulmetmiyordu, Veyla ile derdi neydi? Sevdiği kadının Veyla yüzünden öldüğünü varsayıyordu ama nasıl öldüğünü, ne zaman öldüğünü söylemiyordu. Ne malumdu Veyla yüzünden öldüğü? Ya da bizzat Veyla öldürmediyse, neden suçlusu Veyla'ydı?

Veyla sorduğunda, Gölge'nin gözleri kadının kanayan ellerinden yüzüne doğru kalktı. Bu sorunun cevabını düşünmek istediği bir anda olmadığı için ve sadece soruyu duymakla bile öfkesi kabardığı için tahtından kalktı. Merdivenlerden inmeye başladı. Bir eliyle kapıyı gösterirken bir yandan da kapıya doğru ilerlemeye başladı. "Kaybol karşımdan. Şehre gidene kadar gözüme gözükme."

Veyla da Gölge gibi kapıya yöneldi ama asıl yöneldiği Gölge'ydi. Kapıya yaklaşmışlarken Gölge'yi omzundan ittirdi. Gölge dişlerini sıkarak kadına döndükten sonra sabırla nefes aldı. Her kelimeyi bastıra bastıra "Sana odana siktirip git dedim!" diye bağırdı.

"Ne yaptım ben sana? Söylesene! Ne yaptım ben senin sevdiğin kadına? Nasıl benim yüzümden ölmüş olabilir?"

Gölge'nin yüzü iyice kasılırken "Kes sesini!" diye bağırdı ama belki de konuşmaya devam etmesini dilemeliydi. Böylelikle hatırlar, acımasız olması kolaylaşırdı. Zaten Veyla da susmadı. Adamı ittirmeye devam ederken sorularını sürdürdü.

"Ne ile suçlandığımı söylemek zorundasın! Nereden biliyorsun ya benim yüzümden olduğunu?"

Gölge'nin boynunda damarları belirginleşirken yüzü de öfkeyle kızarmıştı. Var gücüyle "Biliyorum!" diye bağırırken Veyla'nın onu ittirip durduğu bileklerinden tutacak gibi oldu. Öfkesine rağmen son anda durmayı başardı. İkisinin de gözleri temas edemeyişlerine kaydı. Gölge ellerini hafifçe uzaklaştırdı ve parmakları gerginlikle avuçlarına kapandı. Adamın elleri yumruk şeklini alırken Veyla da artık ittirmiyordu. Gözleri adamın elinden, gözlerine kaydı. Bana artık dokunmak bile istemiyor, diye düşündü. Aslında doğruydu ama Veyla'nın sandığı yönden değildi. Kadın o mağaradaki son anısında o kadar çok 'dokunmayın' diye bağırmış, hatta yalvarmıştı ki, Gölge artık biliyordu. Kadının temasa zaafı, acı dolu bir anıdan, belki bir anıdan bile değil, anılardan geliyordu. Gölge de artık kadına bu zaafından vurmak istemiyordu. Çığlıkları hala adamın kulaklarındaydı. O anıdan sonra sakinleşmesi uzun sürmüştü ve ne garipti ki, Gölge o sıra kadına temas ediyordu. Gölge o geçmiş anıları deli gibi merak ediyordu ama görmesinin fayda sağlamayacağını, hatta merhamet etmesine yol açabileceğini bildiğinden öğrenmeye çalışmak konusunda şüpheliydi.

Veyla'nın kaşları iyice çatılırken kendisinden iğreniyormuş gibi dokunmaya bile kalkışmayan adamdan birkaç adım geri çekildi. Aslında Veyla için gibisi fazlaydı, Gölge'nin kendisinden iğrendiğini düşünüyordu ama arzusunun ağır bastığı anlar olduğunu da biliyordu. Ya şu an o anlardan oldukça uzaklardı ya da artık arzulamıyordu. Yine aynısı olmuştu. Veyla yine kendisini bir çöpmüş gibi hissetmişti. Bu yüzden sesinde öfkeden farklı bir tını daha vardı ama Gölge tanımlayamadı. "Ne oldu? O kehanet arzuna da mı gölge düşürdü? Artık bana dokunmak istemiyor musun?"

Gölge'nin kaşları bir anlığına çatıldı, anlayamayarak baktı. Aklından çok başka şeyler geçtiği için kadının ne anladığını başta idrak edememişti ama bir saniye geçmeden toparladı. Dokunmama çabasını başka yorumlamıştı ve bu yorumu, Gölge'nin işine gelirdi. Kalkıp 'Çünkü sana bu acından dokunmak istemiyorum' demek yerine "Evet." dedi. Veyla göğsünde, son zamanlarda tanıdık olan bir yanma hissi oluşmasına rağmen gözlerini bile kırpmadan bakmaya devam etti. Gölge Kral'ın en azından arzusuyla zaafıydı, artık o bile değildi. Azrit olmasıyla herkesi arzulayabilecek bir Xalia olan Gölge Kral Karanir'in arzusundan bile muaftı.

Gölge artık Yıldat ile Veyla'nın ilişkisini de olduğundan çok daha derin buluyordu. Veyla ile Yıldat çok yol katedememiş olsalar bile Gölge seviştiklerini sanıyordu. Gölge, kadının kimsenin kendisine dokunmamasını çığlık çığlığa talep ettiği dakikaları gördükten sonra Yıldat'ın dokunabilmesine ve hatta sevişebilmesine daha büyük anlamlar yüklüyordu. Temastan böylesine korkmasına rağmen Yıldat'a izin veriyor ve hatta istiyorsa, Veyla gerçekten Yıldat'ı seviyor olmalıydı. Gölge için şaşırtıcıydı. Veyla Aldar, hala bir adamı sevebilecek kadar kalbe sahipti. O adam ise Yıldat Karanir'di. Gölge, Yıldat'ta bu sevgiyi kazanacak ne olduğunu merak ediyordu. Gölge'nin de kulağına gelen etrafta dolaşıp duran fısıltılar, aksini söylese de gerçek buydu. Veyla'nın kalbi Gölge'ye nefret, Yıldat'a sevgi pompalıyordu. Yıldat da abisine öyle söylemişti. Gölge konusunu bile açmamasına rağmen Yıldat kendi kendisine 'Kulağıma gelenlere dair herhangi bir şüphem yok' demişti. 'Ne Veyla kendisine bunları yapan bir adamla yakınlaşır, ne de sen bu kadar nefret ettiğin, kardeşine âşık olan, sevişen, evlenecek olan bir kadına yakınlaşmaya çalışırsın.' Gölge ise sessiz kalmıştı. Veyla'nın da Yıldat'a sessiz kaldığı gibi. Düşüncelere dalmışlardı ve başka söyleyecek bir şeyi kalmayan Yıldat'ın yanlarından gittiğini bile bir süre fark etmemişlerdi.

Gölge düşüncelerinden sıyrılıp yeniden kadına odaklandı. Kadın hala burnundan soluyordu. Çenesinin ucuyla kadını gösterip "Sen de istediğim kıvama geldin." dedi. Dişleri arasından tıslayarak "Öfkenle bile dokunma bana, asla yaklaşma. Olabildiğince uzak kal." diye kadını uyardı. Konuşurken yüzünü kasti bir şekilde midesi bulanıyormuş gibi buruşturmuştu. Önceden bunun için ayrıca çabalamasına gerek kalmıyordu.

Veyla gözlerini kırpıştırdıktan ve duyduklarını yutkunduktan sonra "Şüphen olmasın!" diye bağırdı.

Gölge alayla güldü ve küçümser şekilde baktı. "Açıkçası şüpheliyim."

Veyla yerin dibine sokulma çabasının farkındaydı. Açıkçası, çabadan öte, başarıyordu ama bunu ona gösterecek de değildi. "Başından beri çaresizce arzulayan, ulaşamadıkça kıvranan sensin. Ben Yıldat'a aşığım..." dedikten sonra sırıtarak ekledi. "... Yıldat'a dokunuyor, yaklaşıyorum."

Gölge yüz ifadesini korurken yavaşça başını onaylar şekilde salladı. Veyla'nın geride bıraktığı ne kadar eşya varsa, Veyla gittikten hemen sonra bu sefer Gölge sağa sola savurmak istiyordu. Dişleri arasından "İyi." dedi. Veyla da Gölge'nin kuyruğuna basmayı başarmıştı. Neden buna öfkeleniyordu, bilmiyordu ama kuyruğuna basılmış gibi hissettiği de aşikârdı. Bu sebeple gazını arttırıp kadının canını daha fazla sıkmak istedi. "Bir anda yaklaşıp üstüme çıkma yine. Çünkü bu sefer gururunu incitirim kelebek. Seni reddetmem." deyip başını daha hızlı onaylar şekilde sallarken isterik bir şekilde sırıttı. Bir daha Veyla'nın sonuca dair meydan okumasını da istemiyordu.

Veyla'nın kalp atışları hızlanırken kaşlarını kaldırdı ve 'Nasıl yani?' der gibi başını salladı. Gölge bir adımla yakınlaşsa da temas etmemeye dikkat etti. "Bedenini altıma yatan diğer kadınlar gibi zevkten gökyüzüne ulaştırırım..." dediğinde Veyla bir adım geri çekilse de, Gölge bir adım daha yakınlaştı. Sesi iyice derinden gelmeye başlamıştı çünkü istemsiz bir şekilde o anları hayal etmişti. Veyla'nın tenini, kokusunu, vücudunun zevkle titremesini, belki de Gölge'nin ismini sayıklamasını... Gölge gözlerini kırpıştırdıktan sonra kendisine gelmek için derin bir nefes alıp öyle konuşmaya devam etti. "... ama sonra o gökyüzünden düşmeni sağlarım. Âşık olduğunu iddia ettiğin sevgilinin de olan biteni göreceğinden emin olabilirsin. Sonra ikimizi de isterken, Yıldat'tan bile olursun."

Veyla'nın yüzü buruşurken ellerini adamın göğsüne koyup ittireceği sırada Gölge geriye çekildi ve kadının temas edememesini sağladı. Veyla bu hareket yüzünden mümkünmüş gibi daha da kötü hissetti. Gölge gerçekten kadından iğreniyormuş gibi davranıyor, önceden olduğu temaslardan bile kaçınıyordu. Gerçekten mağarada sular Veyla'yı hapsetmediği, Veyla hala burada olduğu için daha da öfkelenmiş olmalıydı. Veyla tam olarak anlayamıyordu. Olan ise, Gölge'nin merhamet etme korkusuyla daha da acımasızlaşmasıydı.

Veyla ellerini kendisine geri çekerken çenesi öfkeyle kasıldı ve gözlerini de adamın geri çekilişinden alıp mavi gözlerine çıkardı. Öyle kötü hissediyordu ki adamın gözlerini yorumlayamıyordu bile. En çok da kendisine kızgındı. Neden adama meydan okuyarak yakınlaşmıştı ki? Yetmezmiş gibi ipleri de kaptırmıştı ve adamın ağzına laf vermişti. Adamın temaslarından etkilenir gibi güçsüz kalmıştı. Gibisi fazlaydı ama bunu kabul etmek istemiyordu.

"O anları unutma Gölge." dediğinde adamın kaşları kalktı, dudaklarında hala alaycı bir sırıtış vardı. Veyla'ya da bulaştı. "Unutma çünkü, arzuyla yanıp tutuşsan bile bana bir daha o kadar yaklaşamayacaksın."

Gölge de bunu bilerek o anların tadını çıkartmak üzere temaslarında oyalanmıştı. Yine de Veyla'nın da bunu umursadığını sanmasını istemediği için hızla ve kendisini bir saldırıdan savunur gibi "Arzu diye bir şey kalmadı bebeğim." dediğinde Veyla "Benim var ama." dedi.

Gölge'nin vücudunu bir anlığına sarsılırken gözlerini kırpıştırdı ve dudakları aralandı. Başını hafifçe çevirip kaşlarını kaldırdı. Kalbinin hızlandığını duyabiliyordu, neyse ki Veyla duyamıyordu. Veyla iyice sırıtıp "Kardeşine karşı." diye bilerek oluşturduğu yanılgıyı düzelttiğinde Gölge'nin dudakları düz bir çizgi halini aldı. Vücudunu yeni bir sinir sardı. Dilini kapalı dudakları arasında dişlerinin üzerinde gezdirirken yavaşça başını onaylar şekilde salladı. Eliyle kapıyı gösterdiğinde Veyla "Odanda bekle, demiştin ama Yıldat'ın odasında bekleyeceğim." diyerek kapıdan çıktı. Gölge ardından bakarak geçirdiği birkaç dakikanın ardından eliyle hala kapıyı gösterdiğini fark etti. Kendi kendisine öfkeyle küfrederken ellerini yüzüne götürdü ve sertçe ovuşturarak camına yöneldi. Veyla'nın paramparça ettiği camın önüne geldikten sonra ellerini yüzünden çekti ve okyanusun rüzgârı yüzüne vururken deniz ile gökyüzünün birleştiği noktayı izlemeye başladı. Öfkesi yüzünden vücudundan saçılan büyüsü gökyüzüne ulaşmıştı. Hava hızla bulutlanmış, bir fırtına kopmak üzere şimşekler çakıyordu. Gölge'nin içi gökyüzüne yansımıştı,

Bir fırtına kopmak üzereydi.

37

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!