25/66 · %36

🔮 25 ⚡ Sığınak

44 dk okuma8.636 kelime28 Kasım 2025

2. KISIM  AMORSUS KELEBEĞİ 

🔮 25 ⚡ SIĞINAK

**

"Neden buradayız?"

"Seni eğiteceğimi söylemiştim."

Veyla etrafına bakarken "Bir mağarada?" dediğinde Gölge elleri deri ceketinin cebinde başını onaylar şekilde salladı.

Veyla tedirgin hissetmeye başlasa da mağarayı incelemeye devam ederken dudakları kıvrıldı. "Bana 'Canını başına gelenler ile yakmaya başlamak için bulmaya ihtiyacım yok' dedikten sonra ne demek istediğini bir mağarada öğreneceğimi söyledin."

Gölge "Ben eğiteceğim..." dedikten sonra başını onaylar şekilde salladı. Üstünde korkutucu bir sakinlik vardı. "... sen de öğreneceksin."

Başka bir şey söylemedi ama Veyla o mağarada olduklarını anlattı. Büyüsünü kontrol etmeyi öğretmek, bahaneydi. Bu mağarada yine canını yakmayı hedefleyecekti. Son görüşmeleri ikisi için de gerilim dolu geçmişti. İkisi de son sözlerini birbirinin canını yakarak söylemişti ve Gölge üstesinden gelememiş olsa gerek şimdi Veyla'nın canını yakmaya devam etmek istiyordu. Kadın, ondan sevdiklerini alması yetmiyormuş gibi gözlerinin içine bakarak bunu hatırlatıyordu.

Veyla, defolup gitmek istedi. Onun zihninden silmeye çalıştıkları anıları şimdi burada mı hatırlayacaktı? Canının yanmasını kimse sevmezdi ama Veyla asıl, canının Gölge'nin yanında ya da Gölge yüzünden yanmasını sevmiyordu. Ash ile olan dövüşlerinde büyüsünü kontrol edemediğinde, Gölge kazananı belirlemek için bir şans daha vermeden önce bunu şart koşmuştu. Veyla ise ne anlama geldiğini önemsemeden kabul etmişti. O an tek istediği, kaybetmemekti. Ne anlama geldiğini, birazdan öğrenecekti.

Yosunlarla kaplı, sarp bir kayalığın ortasından bu mağaraya girmişlerdi. Mağara adeta gizlenmişti. Sadece dikkatli gözler girişi fark edebilirdi. İçeri adım attıkları an ağır bir havayı solumaya başlamışlardı. Tavanı damlata damlata sarkan devasa kristaller, mağaraya donuk bir mavi ışık yayıyordu. Siyah ve mavi, Gölge Kral Karanir'in rengiydi ve Veyla, bu renkler vücuduna değdiğinde bile zarar görmeye başlamış gibi hissediyordu. Mağaranın duvarları neredeyse canlı gibiydi. İnce çatlaklardan hafif, uğultulu bir melodi yükseliyordu. Doğa, şarkı söylemeyi severdi.

Mağaranın tam ortasında, pürüzsüz bir taş havuz vardı. Havuz, su doluydu. Suyun içinde bakır birkaç kadeh mevcuttu. Su ise, başka hiçbir yerde bulunmayan bir berraklıkla parlıyordu. Veyla birazdan bu suda, geçmiş anıların hayaletlerini görecekti.

Havuzun kenarında, neredeyse mükemmel şekilde yuvarlak, griye çalan bir taş yükseliyordu. Taşın üstü, yüz yılların yıpratmasıyla sanki birinin oturması için doğal bir çukur oluşturmuştu. Doğa şarkı söyler gibi, eziyet ederdi. Bazen can verir, bazen can alırdı. Burası da can aldığı yerlerinden biriydi. Deneyimleyenlerin emin olduğu, denemeyenlerin ise bir efsane olarak gördüğüne göre, mağaranın kaynağından bir kadeh su içip o taşa oturan her kim olursa olsun, zihninin en derin, en acı hatıralarını dalgalı suda izlemeye başlardı. Oradan kopamaz, doğa onu bırakana kadar kendisini kurtaramazdı. Tüm vücudu acıyla titrese, gözleri artık yaş değil kan akıtsa bile izlemeyi bırakamazdı. İlk başta hafif bir sersemlik sarar, ardından mağaranın duvarları silikleşir, suyun yüzeyinden ağır ağır yükselen görüntüler seni içine çekerdi. Anılar artık sadece zihinde değil, mağara da yaşanırdı. Koku, ses, acı ve korku, her şey o gün gibi keskin ve dayanılmaz bir darbe ile vururdu. Taş havuzun havuzdan yüksek kalan taşlarında yuvarlak bir eğim şeklinde sadece Terraların anlayacağı bir resim dili ile, mağara seni uyarırdı. İçmeden önce düşün, hatırlamak cesaret ister.

Burada acılarından ölene kadar kurtulamayanların bedenleri öne, havuza doğru düşerdi. Bu sebepledir şimdi gözükmese de havuzun dibi, kemikler ve ölemeyenlerin bedenleri ile doluydu.

"Sana hatırlattığım şeyler hoşuna gitmemiş olmalı."

Gölge sırıtırken gözleri tehdit saçarak bakıyordu. "Ben de birazdan sana bazı şeyler hatırlatacağım."

Veyla dudağını büzüp başını onaylar şekilde salladıktan sonra güldü. "Doğru tahmin etmişim. Kral'ımız yine kan kaybetmiş." dedikten sonra bakışlarını Gölge'ye çevirdi. "Hem de tek bir cümlemle."

Gölge, "Benim konuşmama bile gerek kalmayacak." derken kadına yaklaşmaya başladı. Kadının karşısına vardığında durdu. Havuzun yanındalardı. Gölge eğilip suyun içinden bir kadeh aldı. Veyla buraya dair hiçbir detay bilmiyordu. Nixsus, Veyla'nın ilk defa geldiği bir yerdi. İşin aslı, Veyla Nix'tense ölüm laboratuvarlarında daha çok yaşamıştı. Ölüm lavaboratuvarları ise ne Nix, ne de Amorsus gibiydi. İki tarafa da ait olamayarak yıllarını geçirmişti.

"Kurallar basit. Ne olursa olsun büyünün vücudundan çıkmasına izin vermeyeceksin."

Veyla, Gölge'nin içinde mağara suyunun olduğu bir kadeh ile doğrulup ona uzatmasını izledi. Kadehi eline alırken korktuğunu belli etmemek için alaylı bir sırıtışla "Bu ne?" diye sordu. Gölge eğilip kendisi için de bir kadeh aldıktan sonra şerefe yapmak üzere Veyla'ya doğru kaldırdı.

"Bu suyu içersen ve o taşa oturursan, mağara sana eziyet etmeye başlayacak."

Veyla adamın açıkça dile getirmesine karşı şaşırdı. Arkasından iş çevirmiyordu. Veyla gülüp kadehlerini tokuşturduktan sonra "Söylediğin iyi oldu, içmeyeyim. Beni uyardığın için sağ ol en sevdiğim düşmanım." dediğinde Gölge "Bu da bir seçenek." dedikten sonra kadehi dudaklarına götürdü. Veyla adamın kadehi dikişini izledi. Yutkundukça adem elması hareketlenirken dudaklarından boynuna doğru birkaç damlası yol almıştı. Veyla su damlalarının adamın teninde yol almasını izlemeyi bıraktı ve yutkunarak kendi kadehine baktı.

Gölge kadehi havuza doğru bıraktıktan sonra çenesinin ucuyla taşı gösterdi. "Acımı görmene izin verirsem, acını bana gösterir misin?"

Veyla, sesi kısılırken "Zaten görüyorum." diye itiraf ettiğinde Gölge'nin kaşları yavaşça kalktı. Oysaki en çok Veyla'dan gizliyordu. Yutkunduktan sonra "Görmenle bitecek bir acı değil." dedi. Sesi tepkisizdi. Yüzü ifadesizdi. Vücudu her zaman olduğu gibi adeta dağdı. Gözler ise, her şeyin habercisiydi. Veyla kimsenin gözüne bakmadan yıllarını geçirmişti. Karanlıklar arasında aydınlıkta, etrafının canavarlarla kaplı olduğunu bilerek deneylerinin faresi olmuştu. İstese de o gözleri görememiş, görebilmeye başladığında ise itinayla bakışlarını kaçırmıştı. Korktuğuna bakamamış, sonra da baktıkları korkudan ona bakamamaya başlamıştı. Böyle yılları geçmişti ve bu şehre geldiğinden beridir, birileriyle göz göze geliyor, uzun uzun bakabiliyordu. En çok baktığı ise, yine Gölge Kral Karanir'di. Bu sebepledir ki bir yandan en çok onu görüyor, bir yandan da en çok ona kördü.

Veyla, "Biliyorum," dedi. Ne demek istediğini anlayabiliyordu. Sadece Veyla değil, tüm Zenith her zerresini de görse, yine de Gölge'nin kendisine sakladığı acıları olacak, hiç bitmeden onunla yaşamaya devam edecekti. Veyla için de öyleydi. Gayzerlere çıkıp girmişti, hatıraları akıp gitmiş, yine de hissettirdikleri onunla kalmıştı. Öyle kolay kurtulunmuyordu. Şanslı olanlar bir ömür, şanssız olanlar ise bir ölümsüzlük boyunca taşıyordu.

Veyla, "Hiçbir acı görülmekle bitmez." diye eklediğinde Gölge "Ama hafifleyebilir," dedi. "Doğru kişi görürse."

Veyla "Gördü mü?" diye sorduğunda Gölge ağır bir şekilde "Evet," dedi. Sanki harflerle birlikte yorgunluğu da konuşmuştu. Nasıl ki havuzda su dalgalanıyordu, adamın vücudunda da acı yüzüyordu. Adam fısıldayarak ekledi. "Sonra da sen benden onu aldın,"

Veyla'nın kaşları kalktı. Gözleri, adamın yoğun bakan gözlerine daha fazla bakmaya dayanamayarak elindeki kadehe döndü. Parmakları gümüş kadehin kabartmalı süslemelerinde gezinirken üzülmüş gibi hissetti.

"Ve o da acılarımdan biri oldu."

Veyla'nın gözleri bir anlığına kapanırken yüzü buruştu. Bu adamın canavara dönüşmesinden önce miydi, sonra mıydı, bilmiyordu. Veyla kendinden biliyordu. Canavarların da kalbi vardı. Belli ki Gölge Kral, gerçekten bir canavarsa olsa dahi, kalbi vardı. Gözlerini yeniden aralayıp iç çekti.

Adam, kadının düşen suratını izlerken "Seni gören oldu mu?" diye sordu. Veyla, "Bir süredir, hayır." dedi. Bir aralar görenler olmuştu. Biri, çok güzel görmüştü ama Gölge'nin de dediği gibi, o da kadının acılarından biri olmuştu.

Gölge, "Buraya ilk gelişim değil. Hafıza, nankördür." dediğinde Veyla'nın gözleri yeniden adama döndü. Gölge "Özellikle de benim hafızam." dediğinde kadın, adamın ne demek istediğini anlayamadı. Kaşları kalksa da adam daha fazlasını açıklamadı. "Bazen, acılar bize sevdiklerimizden kalan son şeydir."

Veyla yutkunarak havuza baktı. Veyla "Onu görebilmek için buraya gelip duruyorsun." derken bu adama, kendisine yaptığından daha fazla zarar veremeyeceğini anlamıştı. Gölge, bizzat kendisine eziyet etmek pahasına acılarına sımsıkı sarılıyordu.

Gölge, "Çünkü her gece uyuyamıyorum." dedi.

Veyla yeniden adama baktığında ikisi de aynı anda sıkkın bir nefes aldı. Belli ki adam Veyla gibi, rüyalarında anılara uyanıyordu. Bazen ise uyuyamıyor, yine de görmek için buraya geliyordu. Veyla'yı eziyet etmek için getirdiği bu yer, Gölge'nin sevdikleriyle buluşabileceği tek yerdi. Eziyeti, buna ihtiyaç duyan için bir merhamet gibiydi.

"Bana niye bunları anlatıyorsun?"

Gölge kadının çenesini tutup çektiğinde kadehteki su, ikisinin bedenine de sıçradı. Veyla adama bakmaya devam etmek için direnmek zorunda kalmıştı. Adam, kadın yüzünden yaşadığı acılardan bahsedince, Veyla'nın gözleri kaçmaya çalışıyordu.

Gölge, "Beni daha iyi yaralayabil, diye." dediğinde Veyla anlayamadı. "Niye bunu istiyorsun?"

Böylelikle kadına olan nefreti sıcak, o kehanet imkânsız kalırdı. Kadına bu cevabı veremeyeceği için başka bir şey söyledi. "Ve seni daha iyi yaralayabilmek istiyorum."

Veyla başını onaylamaz bir şekilde salladı. Kadehi havuza attıktan sonra hızla geriye, mağaranın çıkışına yöneldi. Bir saniye geçmeden adam karşısındaydı. Adamı ittirip "İstemiyorum!" diye bağırdı. "Acılarımı görmeni istemiyorum!"

Gölge "Hayır." dedikten sonra hafifçe gülümsedi. Sesiyle bastırarak "Sen..." derken çenesinin ucuyla da kadını gösterdi. "... acılarını görmek istemiyorsun."

İstemiyordu. Çünkü tam olarak bilmiyordu. Zihni, Veyla'dan gizlenilenlerle doluydu. Bir şeyler ortaya çıktıkça, her şey daha da belirsizleşiyordu.

Veyla yutkunduktan sonra yeniden başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Çekil önümden."

Gölge, "Bunu yaparsam benden daha çok nefret eder misin?" diye sorduğunda cevap şüphesiz kadının gözlerindeydi. Gölge'nin de bunu isteyeceği ortada olduğundan Veyla korkuyla adamın yanından geçmeye çalıştı. Kadının bileğinden tutup kendisine çevirdi. Kadın "Bırak!" diye bağırarak kolunu çekmeye çalışırken mor gözleri büyüyle ışıldadı ama Gölge kendi büyüsüyle bastırdı.

Veyla acıyla inlerken "İstemiyorum!" dedi fakat Gölge kadını havuza çekiştirmeye başlamıştı bile. "İstemediklerini yaşaman için buradayım."

Veyla, Gölge'nin büyüsüne rağmen direnmeye çalışıp kendisini geriye çekme gayretindeyken "Başka bir şey!" diye bağırdı. "Başka bir şey yap!"

Gölge, kadının çaresiz kalışına istediği kadar zevk alamıyordu. Kadına merhamet etme endişesi Gölge'nin hareketlerini hızlandırdı. Acımasızlığını, merhamet etme korkusundan almaya başlamıştı. Kadının kuyruğuna basabilmek için "Düşmanına yalvaran bir kadın olduğunu bilmiyordum." dedi. Veyla'nın boynu bükülürken nefesini titrekçe üfledi. Vücudu teslim olurken ruhu başkaldırmıştı. Gölge'nin söylediği doğruydu, resmen yalvarıyordu. Hem acı çekmekten, hem de Gölge'nin şahit olmasından korkuyordu ama yalvarmakla kurtulamazdı. Güçlü kalmalıydı. Bu acıları bir zaaf gibi karşısına gelip duruyordu. Belki de... Belki de Gölge'nin de yaptığı gibi bu acıyı bir kavuşma olarak görmeliydi. Acısı, sevdikleri ile arasında kalan son bağdı. Ve anıları, kavuşmaları için tek şansıydı. Kaldı ki, dirense bile Gölge büyüsüyle yapmak zorunda bırakacaktı.

Kadın direnmeyi bıraktığında Gölge başını onaylar şekilde salladı. Kadını artık tanıyordu. Boyun eğeceğine, intihar ederdi. Şu an yaptığı da bir çeşit intihardı. Acı denizinde boğulmak üzere teslim oluyordu.

Gölge, kadını havuzun yanına kadar getirip bir eliyle tutmaya devam ederken diğer eliyle sudan bir kadeh daha aldı. Doğrulduktan sonra kadına uzattı. "Büyünü vücudunda tutmaya çalışacaksın. Ve başarana kadar buraya geleceğiz. Bir gün gelmek istemezsen..." dedikten sonra sırıttı. Sırıtışı keyfinden değil gayretinden geliyordu. "... yine de geleceksin."

Veyla, "Senden nefret etmeye devam etmem için bunu yapmana gerek yoktu." diye fısıldadığında, adam kadının neden fısıldadığını biliyordu. Kendisi de sesinin güçsüzlüğünü göstereceği anlarda fısıldamayı tercih ediyordu.

Gölge, "Biraz daha nefretin varsa..." derken yüzünü kadının yüzüne yaklaştırdı. İkisinin de gözleri bir anlığına birbirinin dudaklarına indi ama hızla yükseldi. "... onu da istiyorum."

Veyla biraz sonra başına geleceklerin sebebi olan adama acıyla gülümsedi. "Yok. Dahası yok."

Gölge, "Emin olalım." diye fısıldadı. Birbirlerine büyüleriyle ya da vücutlarıyla değil, bakışlarıyla saldırmaları birkaç saniye daha sürdü. Sonunda Veyla sertçe adamın elinden kadehi aldığında Gölge de kadının bileğini bıraktı. Kollarını göğsünde birleştirip bir adım geri çekildi. Kıvrık dudakları eşliğinde kadının suyu içişini izlerken bir yandan da gergin çenesinin ardında dilini çiğniyordu.

Kadın suyu diktikten sonra havuza attı. Darmaduman gözüküyordu. Daha hiçbir acıyla yüzleşmeden, sadece yüzleşme korkusuyla bu hale gelmişti. Gölge'ye daha fazla göstermemek için sırtını dönüp oturması gereken taşa yöneldi. Ne var ki birazdan, gizleyemeyeceği kadar acı yaşayacaktı.

Taşa oturmadan önce tekrar Gölge'ye baktı. Gölge aynı yerde bekliyordu. Kadının kendisine baktığını fark ettiğinde yeniden dudaklarını kıvırdı. Veyla gözlerini kaçırıp dizlerini kırarak yavaşça taşa oturdu. Bacaklarını kalçasının altına kıvırmıştı. Ellerini dizlerinin önünde yere yasladı. Yutkunurken istemsiz kapattığı gözlerini aralamak için cesaret bekliyordu.

Gölge de kadının kapalı gözlerini, gergin yüzünü izledi. Cesaret beklediğini anlamıştı. Mor saçları omuzlarının iki yanından sarkarken ve mavi ışıklar vücuduna yansırken, olmaması gereken bir şeymiş gibi görünüyordu. Masum gözüküyordu.

Gölge düşüncesinin getirdiği sinirle "Hadi." dedi. "Sabaha kadar seni beklemeyeceğim."

Veyla'nın yüzü sinirle buruşurken yavaşça gözlerini araladı. Sıkkın nefesler alıp verirken gözlerini hala suya çevirmemiş, taşa bakıyordu. Cesaret için zamana ihtiyacı vardı ama tüm ihtiyaçlarını ondan söküp almak isteyen bir adamın yanındaydı.

Yavaşça gözlerini suya çevirdi. Eğildiği suda gördüğü yansıma kalbinin biraz daha ezilmesine sebep oldu. Gölge'nin de görebildiği gibi, mutsuz bir kadına bakıyordu. Duyguları derinlerinde saklıyken yaşamak daha kolaydı. Şu an aldığı nefes zehir gibiydi.

Hala kendi yansımasına bakarken işe yaramadığını düşünmeye başlamıştı. Belki de herkese işe yaramıyordu. Çünkü hala kendi yansımasına bakıyordu. Derken kulağına bir ses geldi. Abla?

Veyla'nın yüzü buruşurken gözlerini sudan almaya çalıştı ama alamadı. 'Abla, başaracak mıyız? Sonunda bitiyor mu?'

Veyla "Hayır, hayır." derken gözlerini kapatmak istiyordu. Sadece duymak ile kalbinin kan değil, acı pompalamasını sağlamışken bir de acı dolu yüzüne değil de anılara baksa...

'Sen benim kahramansın. Hani anneme de okuduğun masallar var ya? Terra masalları. Oradaki kahramanlar gibi.'

Veyla "Değilim." diye inledi. "Ben kahraman falan değilim."

'Annem o masalları sevmiyor mu abla? Hiç tepki vermiyor... Masallar uyumak için anlatılmaz mı? Annem zaten uyuyor, niye anlatıyorsun? Zaten annem hep uyuyor...'

Veyla kulağına gelen kendi sesini tekrar ederek "Bir gün uyanacak." dedi. O zamanlar buna inanıyordu. Bir gün uyanacaktı ve her şey yoluna girecekti. Her şey eskiye dönecekti, diyemiyordu. Çünkü hiçbir zaman normal olmamıştı. Annesi hep öyleydi. Şimdi ise uyanmasını değil, tamamıyla ölmesini istiyordu. Küçük Veyla henüz bilmiyordu ama Veyla anlamıştı. Annesi artık uyanamazdı.

'Sonra annemi de alır mıyız? Ha abla? Onu da babama bırakmayız, değil mi?'

Veyla "Bırakmayız." diye fısıldadı. Gözleri kızarmıştı. Kapatamadığından olabilirdi ama değildi. Vücudu ağlamak istiyordu. Yıllar sonra, ağlamak istiyordu. Tıpkı kâbuslarında uyandığı anılarında olduğu gibi. Oysa artık bunu yapamadığını sanırdı.

'Babam bizi bulamaz, değil mi? Ya bulursa... Ya bizi bulursa... Abla çok korkuyorum...'

Veyla "Ben yanındayım." dedikten sonra boğuk sesiyle ekledi. "Ablacım ben yanındayım. Sana hiçbir şey olmayacak." derken başını onaylamaz bir şekilde sallamaya başladı. Kendi söylediğine Veyla bile inanmıyordu. Keşke kardeşi de inanmasaydı. İnanmasaydı, her şey farklı olurdu. Ablasına güvenmeseydi, şimdi hayatta olurdu.

'Söz mü?'

Veyla "Söz..." diye acıyla inledi. "Kahraman sözü."

Tutamamıştı. Bu anları şu ana kadar hatırlayamıyordu bile. Kardeşini hep hayal meyal hatırlamıştı. Onu çoğunlukla ateşlerin içerisinde görmüştü. Çünkü yanmıştı... Kardeşi gözleri önünde yanmıştı. Bizzat babası yakmıştı. Şimdi ise gördüğü her ateş, Veyla'yı yakıyordu.

Derken izlediği sularda acı dolu kadın yansıması dağıldı. Veyla "Hayır..." diye yalvardı. Hayır! Duymak bile can alıcıydı, göremezdi. Görmemeliydi... "Ne olur, hayır..."

Veyla geri çekilmeye çalıştı, vücudu izin vermedi. Gayret ettikçe vücudu inanılmaz bir acı ile sarsılıyordu. Mağara onu izlemeye, bu anları yaşamaya zorluyordu. Suda yavaşça şekiller oluştu. Kardeşinin gülümseyen yüzünü gördüğünde yüzü acıyla buruştu. Artık geri çekilmek istemedi. Bir elini taştan çekerken suya doğru uzattı. O kadar zaman olmuştu ki...

'Nereye gideceğiz?'

Veyla titrek sesiyle "Uzaklara..." diye fısıldadı. "Babamın bizi bulamayacağı bir yere."

Eli kardeşine kavuşacakken suya değdiğinde dudaklarından çaresiz bir inleme daha kaçtı. Ağlamaya başlamak üzereydi. Gölge'nin kadını izleyen yüzü de kaskatı kesilmişti. Veyla konuştukça, Gölge de duyabiliyordu. Veyla aslında anılarıyla, anılarında gördükleriyle konuşuyordu. Gölge'nin varlığını bile unutmuş, mağaranın büyüsüne kapılmıştı. Gölge bir an bile gözünü ayırmadan kadını izliyordu. Ara ara kadın gibi yutkunması gerekiyordu. Acımasız bir düşmana değil de acı dolu bir kurbana bakıyor gibiydi. Anılarında Gölge'nin henüz tam olarak anlayamadığı başka kişilerin de kurbanıydı ama şu an... En çok Gölge'nin kurbanıydı. Bu anları yaşatmaya kadını Gölge mecbur bırakmıştı. Şüphesiz bu taşlardan kalktıktan sonra Gölge'nin de istediği kadar ondan nefret ederdi ama Gölge... Bu gördükleri Gölge'nin nefretinin azalmasını sağlamazdı, değil mi?

Veyla'nın gördüğü anısında kardeşi elini, ablasına uzattı. Veyla çaresizce suda kardeşinin elini tutmaya çalıştı ama hissedemedi. Kardeşinin kokusu burnunun ucundaydı. O güzel yüzü gözlerindeydi. Tatlı sesi kulaklarındaydı. Neden? Neden onu hissedemiyordu? Bu kavuşmak içerisinde kaybetmekti. Ona dokunamadığı her an Veyla'nın kalbi paramparça oluyordu.

Bir aracın içerisindelerdi. Örtülerin ve eşyaların altına saklanmışlardı. Fısıldayarak konuşuyorlardı. Araç nereye gidiyordu, Veyla bilmiyordu. Uzağa gitse yeterdi. İşin aslı, ilk defa babasının malikânesinden, şehrinden çıkıyorlardı. Veyla pencerede gördüğünden başka bir Zenith bilmiyordu. Penceresi ise demirlerle çevrili olduğundan tek manzarası da gölgeleniyordu. Bir yer altı şehri olan Karam'da pencereden gözükenler de kısıtlıydı. Dışarı çıkmaları yasaktı. Babası, kimselerin onları görmesini istemezdi. İstemezdi çünkü Dahel ve Veyla, onlar gibi değildi. Kahverengi saçlara ve gözlere sahiplerdi. Veyla sonradan anlamıştı ki, buralarda normal olan çok daha farklıydı. Babası gibi farklı gözlere ve saçlara sahip olmalılardı ama onlar annelerine benzemişti. Annelerinin gözlerini hiç görememişlerdi ama babaları öyle anlatırdı. Bu yüzden kendi gözlerine bakarlarken anneleriyle özlem gidermeye çalışmışlardı.

'Gün ışığını? Gün ışığını da görebilecek miyiz? Sonunda sadece masallarda değil de bizim için de parlayacak mı?'

Veyla, "Göreceksin bir tanem..." derken başını sağ omzuna doğru eğmiş, özlemle bakıyordu. O güzel sureti suda dalgalanırken bile öyle gerçek gibiydi ki Veyla suya kapılıp gitmek istiyordu. Suyun dibindeki cesetlerin hikâyesi de böyle başlardı. Kapılıp gidenler suyun dibini boylardı. Veyla ölmezdi ama biri kurtarana kadar bir ölümsüzlük ömrü boyunca acılarına hapsolurdu. "Eğer ışık senin için parlamazsa, herkes için söndürürüm."

Çocuk da gülümserken araç duraksadığında Veyla "Durma!" diye bağırdı. "Durma, git. Durma!"

Sanki geçmişi değiştirme kudreti vardı... Bağırıp çağırsa da fayda etmezdi. Bu hikâye hep aynı sonuçlanacaktı. Yeni yeni bu anıyı hatırlıyordu ama zihni sonunu çok iyi biliyordu. Bu, kardeşini sonsuza kadar kaybettiği hikâyeydi.

'Abla? Niye durduk?'

Veyla hızla kardeşine sarılmıştı. O zamanlar, sarılabiliyordu. Şimdi ise elleri çaresizce havayı yokladı. "Sorun yok... Sadece sessiz ol."

'Yükünü göster.'

Veyla, anısında da olduğu gibi korkuyla yüzünü buruşturdu. Durduran adamlar, Veylaların olduğu kasanın açılmasını istiyorlardı.

'Yok ya. Siz de kimsiniz metal yığınları?'

'Sizde Amorsus'a ait olan bir şey var.'

Amorsus... Veyla o zamanlar bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmezdi. Bu sadece kardeşini sonsuza kadar kaybetme hikâyesi değildi. Kendisini de kaybetmişti. Masumluğunu kaybetmişti. Çocukluğunu kaybetmişti. Saç ve göz rengini bile kaybetmişti. Artık aynaya baktığında dahi annesinin gözleriyle özlem giderememeye başlamıştı. O günden birkaç yıl sonra aynaya baktığında, sadece çiçeklerde olan renkleri görmeye başlamıştı. O zamanlar bu renge sahip olan çiçekleri bile bilmezdi. Karam'da çiçek yoktu. Mor... Bir daha hiçbir şey eskisi olmamıştı ama bu hikâye, Veyla'nın aynı zamanda morla tanışma hikâyesiydi.

'Bana bakın siktiğimin robot kılıklıları. Nix'te kimse, kimseye hesap vermez. Bu araç Karam'dan kalktı. Amorsus'un burada işi yok. Şimdi si...'

Korkunç bir ses Dahel ile Veyla'nın kulaklarını doldurdu. Veyla henüz ufak olan vücuduyla erkek kardeşinin kendisinden ufak olan vücudunu sımsıkı tutarken gözleri yumulmuş, yüzleri buruşmuştu. Şoförün acıyla inlemesinin hemen ardından yere yığılma sesini duymuşlardı.

'Xalialar hayatta kalmayı bilmiyor. Bir insanı tehdit etsen hemen teslim olurdu.'

'Onlar yaşamayı, boyun eğmeye değer görmüyor.'

'Abla... Şoför... Öldü mü?'

"Beni dinle sevimli yaratık. Şimdi, dediğimde kaçacaksın."

'Hayır abla, hayır. Sensiz nereye giderim? Beni bırakma...'

"Ben seni asla bırakmam. Ama sen beni bırakacaksın. Ve sonra ben seni yeniden bulacağım."

'Abla, hayır. Korkarım...'

"Korkma. Unuttun mu? Biz o masallardaki kahramanlarız. Kötüler bizi yenemez. Kötülük bize değemez."

Veyla ve Dahel, yıllar sonra ilk defa gün ışığını gördüler. Amorsus muhafızlarının üstlerindeki örtüyü kaldırması ile gün ışığıyla tanıştılar fakat aydınlanmadılar. Her şey ve onlar, daha da karanlığa bulaştı. Git gide ve her seferinde...

"Şimdi Dahel!"

Veyla, oturdukları kasanın ürünleri arasından top şeklindeki sert materyalleri neye benzediklerini bile anlayamadığı metal yığınlara atmaya başladığı an Dahel kasadan atladı.

'Çocuk kaçıyor! Sen çocuğu al!'

Veyla "Bırak!" diye çığlık atarken kasadan kalkıp Dahel'e yönelen metal yığınının üstüne atladı. Küçük vücudunu olabildiğince sararken yeniden "Bırak onu!" diye bağırdı.

'Sağ lazımlar. Sakın zarar verme.'

'Al şunu üstümden! Kaska zarar veriyor!'

Veyla, tutunduğu şeyin ense kısmındaki kabloları kaçarlarken yanına aldığı bıçakla kesmeye çalışırken insan şeklindeki metal yığınının yüzü olması gereken yerdeki görüntü cızırdıyordu. Veyla, henüz ne olduğunu bilmese de bir metsanın tepesindeydi. İnsanlar Nix tarafına geçmez, insanlar tarafından yönetilen metsan robotları yollarlardı. Metsan robotlarının yüzünde, kullanan insanın anlık görüntüsü olurdu. Veyla bu iki yüzü asla unutmayacaktı.

Veyla'nın vücudu bir başka metsan tarafından tutulduğunda çığlık çığlığa kalmıştı. Sadece anılarında değil, Gölge'nin çatılmış kaşları eşliğinde izlediği gerçek anlarında da çığlık atıyordu. Anılarına karşı ne söylerse, gerçekte de söylüyordu. Gölge kadını izlerken onun gördüklerini göremiyordu ama çektiği acıyı kendi yaşarmış gibi hissedebiliyordu. Kadını tanıdığından beri ağlamaya en yakın olduğu andı. Veyla'nın bedeni henüz ağlamıyor olsa da anılarındaki küçük hali hıçkırarak ağlıyordu.

'Tuttum! Diğer çocuğa git! Şu binaların arkasına saklandı.'

"Hayır! Drithar'ın çocuklarıyız biz, bırakın onu! Babam sizi bulur..."

'Merak etme küçük kız. Babanın ikna olması uzun sürmeyecek.'

Veyla çırpınıp dursa da gücü kurtulmaya yetmezken kardeşini kurtarmaya da yetmiyordu. Diğer metsan Veyla gibi çırpınıp duran kardeşiyle döndüğünde Veyla ağlayarak yalvarıyordu.

"Bırakın onu..."

'Küçüğü Mintan'a, büyüğü Lavin'e.'

Veyla ile Dahel'i tutan metsanlar başka araçlara yöneldiğinde iki kardeş birbirinin eline uzanmıştı. Veyla tekmelerini ve dirseklerini metsanın göğsüne indirmeye çalışırken her darbesinde kendi canı yanıyordu.

"Hayır! Dahel, tut elimi!"

Abla! Abla, bırakma beni!

"Dahel!" derken parmak uçları birbirinden ayrıldı. Bu son temaslarıydı. Bir ölümsüzlük boyunca son temasları...

"Bulacağım seni! Bulacağım, bırakmayacağım. Duyuyor musun beni? Korkma, sakın korkma. Sadece ablanı bekle. Bin yıl da geçse gelip seni alacağım!"

Abla, korkuyorum...

Veyla "Korkma!" derken boğazını acıtarak bağırıyordu. Aslında yalvarıyordu. Korkmamalıydı çünkü yanında ablası olmayınca ona sarılıp sakinleştirecek kimsesi kalmıyordu. Veyla'nın ise hiç olmamıştı. O hep kardeşinin sığındığı olmuştu. Sığınacak kimseyi bulamamıştı. Oysa henüz bilmiyordu ama götürüldüğü yerde bulacaktı. Kendi bedeninden çok da büyük olmayan küçük bir beden, ona sığınak olacaktı. Bir süreliğine de olsa seksen, onu sarıp sarmalayacaktı. Bir süreliğineydi, çünkü ömrü daha fazlasına yetmemişti.

'Sağ lazım, dediler ama bayıltmayın, demediler. Küçük bedenine rağmen büyük sorunlar yaratıyor. Bayıltıyorum ben bu uyumsuzu.'

'Ben de bunu. İnsan gibi görünüyorlar ama Xalia gibi başkaldırıyorlar.'

Veyla bayılmadan önce araca zorla bindirilen kardeşinin küçük bedenine doğru son kez uzandı. Artık elleri arasında metreler vardı ama ruhları sarmaş dolaştı. "Ablan seni çok seviyor..."

Sudaki görüntü dağıldığı gibi Veyla "Hayır!" diye çığlık atarak eğildiği havuzda suya darbeler indirmeye başladı. Su etrafa ve Veyla'da doğru sıçrarken "Hayır, geri gel... Hayır!" diye bağırıyordu. "Seni çok özledim, hayır..."

Suda yeniden görüntüler oluşmaya başladığında Veyla saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırıp beklentiyle baktı. Oluşan görüntülerde sekseni gördüğü gibi güçsüz düşerek yüzü buruştu. Omuzları iyice çökerken gözleri doldu. Anılarda mı doluyordu, gerçekte mi Veyla fark edemiyor, gözyaşlarını hissedemeyeceği kadar acı çekiyordu ama gerçekte de ağlamaya başlamak üzereydi.

'Beni duyabiliyor musun?'

Seksen, sorduktan sonra Veyla'nın yakasındaki isimliğe bakmıştı. Seksen bir, yazıyordu. Gözlerini yeniden ellerini yüzüne kapatmış, hıçkırarak ağlıyor olan Veyla'ya kaldırdı.

'Seksen bir? Eğer ağlamaya devam edersen seni susana kadar karanlık odalara atarlar. Sessiz olmak zorundasın.'

'Seksen, uzaklaş kızdan. Susacak gibi değil. Onunla konuşarak ses çıkartmaya devam edersen, seni de alacaklar.'

Seksen umursamadı. Ellerini Veyla'nın ellerinin üstüne getirip kızın güzel ama ağlayan yüzünü ortaya çıkarmaya çalıştı. 'Karanlıktan korkmaz mısın? Orası çok korkutucu. Bana güven, gitmek istemezsin.'

Veyla ellerini hızla yüzünden çekip seksene korkuyla baktı. Kardeşi de ağlıyor olmalıydı. Kardeşini götürdükleri yerde de karanlık odalar var mıydı? Susturamazdı ki... Kimse susturamazdı kardeşini. Veyla gibi için için ağlıyor olmalıydı.

Hah, korktu bak. Al kızı da yataklara geçin. Koridordan sesler duydum. Geliyor olabilirler.

Seksen kızın ellerini tuttu. Kız gerçekten korkmuş görünüyordu. Ses çıkarmamak için fısıldayarak 'Karanlıktan korkuyor musun?' diye sordu. Seksen güven vermek istemişti, Veyla ise almıştı. Tenlerinin birbirine değmesinden çok daha önce bile, birbirlerinin sığınağı olacakları belirlenmişti.

Veyla "Ben sadece sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum." diye fısıldadığında Gölge'nin kaşları çatıldı. Bu cümleyi ilk duyuşu değildi. Kendisi de sadece sevdiklerini kaybetmekten korkardı. Sevdiklerinin de korktuğu, bu olmuştu.

Seksen bir elini kızın ellerinden çekip kızın gözyaşlarına yapışan saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı ve yanaklarını sildi. Yine fısıldayarak 'Sevdiklerinin seni kaybetmesinden de kork.' dedi. 'Emin ol, bu ikisi aynı şey. Eğer burada kurallara uymazsan ilk senden vazgeçerler. Sevdiklerin için uyumlu olmak zorundasın.' dedi.

Veyla başını onaylamaz bir şekilde salladı. Emindi, götürdükleri yerde bir karanlık oda varsa şimdi kardeşini oraya sürüklüyor olmalılardı. Kardeşi karanlığın ortasında sadece kendi minik bedenine sarılıp gözyaşlarına boğulurken Veyla uyum sağlayarak yatağına dönemezdi. Kardeşi gibi, o karanlık odada tek kalmalıydı. Belki... Belki de kendilerine sarılırken birbirlerine sarılıyormuş gibi hissedebilirdi.

Veyla bir anda çığlık atmaya başladığında seksen hızla kızın ağzını kapatmaya çalıştı. Erkek çocuğunun gözleri kapıya dönerken 'Sus, lütfen sus. Orada daha çok korkacaksın...' diye yalvarıyordu ama Veyla dinlemeden ses çıkarmaya devam etti. Odanın kapısının açılması çok sürmedi.

'Götürün şunu. Aklı başına gelsin.'

Veyla, yüzleri bile beyaz maskelerle kaplı ama siyahın ta kendisi olan insanlar ona yakınlaşırken çığlık atmayı bıraktı. Seksen, kızın nasıl da teslim olduğuna bakarken asıl isteğinin bu olduğunu gördü. Kız, acı çekmek istiyordu. Fakat o karanlıkta ona ne işkenceler edileceğini bilmiyordu. Bilse, istemezdi. Orada tek olmak, seksenin birkaç kere başına gelmişti. Seksen de uyumsuzun tekiydi ama Veyla'nın daha ilk günüydü...

Çalışanlar Veyla'nın kollarının altından tuttular. Çocuğu bir çöpmüş gibi kaldırıp sürüklemeye başladıklarında seksen derin bir nefes aldıktan sonra bağırmaya başladı. Çalışanlar durup seksene baktıklarında Veyla da şaşırarak baktı. Çocuk geldiğinden beridir Veyla'yı sakinleştirmeye, sessiz olmaya ikna etmeye çalışıyordu fakat şimdi kendi ses çıkartıyordu.

'Şunu da alın. Bunlar birbirinden cesaret alıp duruyor ama merak etmesinler. Hepsinin cesaretini kırmak için buradayız.'

Veyla, çocuğu da bir çöp gibi tutup kaldırmalarını izlerken şaşkın bir şekilde "Niye?" diye sordu.

'Ben tektim. Sen tek olma.'

Veyla'nın anılarındaki bedeninde de, gerçek bedeninde de burukça bir tebessüm belirdi. Küçük bedeni bir şey söyleyememişti ama büyük bedeni "Tekim..." diye fısıldadı. "Sen yoksun, artık tekim..."

Seksenin yüzü de suda dağılıp kaybolduğunda Veyla acıyla inledi. Suya doğru uzanırken "Beni tek bırakma." diye yalvardı. Sadece sudaki yansımasıyla göz göze geldiğinde çığlık atarak suya vurmaya başladı. "Gitme, işte gitme..."

Veyla suda aradığını bulamadığı için ellerini yüzüne götürdü. Seksenin gelip yine ellerini yüzünden çekmesini, yetinmeyip tutmasını istedi. Bu anısı gibi yüzlerce anısı vardı. Yıllarını o ölüm laboratuvarlarında geçirmiş, her seferinde seksen ile birbirlerinin yuvası olmuşlardı. Bazen seksen ona destek olmuş, bazen o, seksene destek olmuştu. Değişmeyen tek şey, birbirlerini son ana kadar tek bırakmamalarıydı. Seksen, son anında dahi Veyla için Veyla'yı tek bırakmıştı. Kızın ölümünü izlemek istememiş, belki bir sonraki deneye kadar kendini kurtarır umuduyla elindeki mumu bilerek düşürmüş, ilk sekseni deneye almalarını sağlamıştı. Yattıkları odada sayı gittikçe azalmış, en son seksen kalmıştı. O gün ise, Veyla odaya tek dönmek zorunda kalmıştı. Artık o oda da, karanlık odaydı.

'Senin yokluğunda annen seni çok özledi...'

Veyla hızla ellerini yüzünden çekti. Yeniden ellerini dizlerinin önünde taşa yaslarken suya doğru eğildi. Anı yavaşça oluştu.

"Öyle mi söyledi? Artık konuşabiliyor mu?"

'Hayır. Ama ben anlarım.'

"Ama... Ama ona ne derim? Ya Dahel'i de merak ederse? Hep yanına Dahel ile giderdim... Ona nasıl 'yok' derim? Ona nasıl babam kardeşimi öldürdü derim!"

Gölge'nin kaşları kalktı. Dudakları şaşkın bir şekilde aralanırken düşünceli gözleri suya döndü. Veyla gibi suda kadının anılarını görebilmeyi isterdi. Sadece duyduklarıyla ve Veyla'nın tepkileriyle anlamak zordu. Kadının canını neyin yaktığını anlamak zordu, yoksa canının ne kadar yandığı şüphesiz ortadaydı. Gölge, hiç kardeş kaybetmemişti. Kardeş yerine koyduğu dostlarını kaybetmişti ama kardeş... Ona ihanet edip dursa bile hayatta tutmak için her şeyi yapacağı Yıldat'ı düşündü. Aralarında güçlü bir bağ olmasa bile ölümüne şahit olsa Gölge de biraz daha ölürdü. Onca ölümün arasında, bir kere daha... Veyla'ya da söylemişti. Ölmek sadece kalp ile olmazdı. Veyla gibi Gölge'nin de ölüm anıları mevcuttu. Şimdi Veyla da bir ölüm anısını izliyordu. Kardeşinin ölüşü, hem de bizzat babası tarafından öldürülüşü Veyla'nın ölüm anılarından birisiydi. Bu anıdan sonra babasından intikam istemesini, bunun için Gölge'ye ortak oluşunu, yardım edişini anlayabiliyordu ama korkusu? Babasından bu yüzden korkuyor olabilir miydi? Belki de onu her gördüğünde, kardeşinin ölümünü hatırlayıp güçsüz kalıyordu. Gölge tam olarak bilemiyordu ama keyifli hissetmiyordu. Kadının acılarını görmenin keyif vereceğini sanmıştı. Aksine keyfini kaçırıyordu.

'O da beni anlar. Yapmak zorundaydım, yaptım. Şimdi annenin yanına gidip onu mutlu edeceksin. Duydun mu beni?' dedikten sonra Veyla'nın kolunu tutmaya çalıştı. Veyla artık büyümüş, büyüsüne kavuşmuştu ama hala babasından korkuyordu. İşin aslı, babasından hiç olmadığı kadar çok korkuyordu. Küçük bir insan bedenine sahipken bile babasına karşı daha cesur hissederdi. Şimdi ise, karşısında bir toz tanesiymiş kadar küçük ve güçsüz hissediyordu. Gelecek yıllarda bu korkusu artacaktı. Yıllarca babasından korkup emir alması için eziyetler eşliğinde beynine şartlandırmalar yapılacaktı.

Veyla hızla kolunu çekerken telaşla "Tamam, ben giderim." dedi. "Dokunma lütfen, ben giderim."

Gölge, kadının anıların hayaletinden kolunu çekme çabasını izledi. Yüzünde Gölge'nin de daha önceden gördüğü bir korku vardı. Veyla temas anlarında bu korkuya bürünüyordu. Ash'in odasında ise, böyle görünmüyordu. Gölge kadına temas etmiş, hatta başta kadın Gölge'ye temas etmiş ve yüzünü böyle korku bürümemişti. Tanıştıkları ilk zamanlarda temas ettikleri anlarda Veyla alayıyla gizlemeye çalışsa bile dudaklarının böyle memnuniyetsizce kıvrıldığını Gölge fark edebiliyordu. Oysa son temasları böyle değildi. Ya bir şeyler değişmişti ya da kadın artık korkusunu Gölge'den gizleyebiliyordu.

Veyla babasının gösterdiği kilitli kapıyı açıp içeriye girerken kalbi özlemle atmaya başladı. Çok değil, kısa bir süre sonra tekrar ölüm laboratuvarla dönecekti. Ne zaman ki duygularının kalmadığını düşünecekler, o zaman oradan kurtulacaktı. Oradan kurtulsa bile, onlardan kurtulamayacaktı. Veyla'nın son laboratuvara dönüşünde, Konsey'in yeniden kaçırmasına gerek kalmamıştı. Konsey'in başarısını gören babası kızını zorla göndermişti. İşin aslı o laboratuvarlar, Drithar ve destekçileri ile Konsey'in ortak planıydı. Drithar, bir insana âşık olması sonucunda doğanın kendisine verilen bir cezaymış gibi büyüden mahrum olarak doğan iki çocuğuna bir çare olarak Konsey ile işbirliği içerisinde o laboratuvarların açılmasını sağlamıştı. Tek derdi, çocuklarının insan olarak doğması değildi. Karısı da insandı ve hastalıkla boğuşuyordu. İnsanlar bir yaprak kadar ölümlüydü ve mevsimi geldiğinde solarak can veriyorlardı. Karısı da ölümün sınırlarında dolaşıyordu. Drithar bir çözüm bulana kadar çareyi karısını büyüyle dondurmak olarak bulmuştu. Bu yüzden gözlerini açamıyor, konuşamıyor, esasen yaşayamıyordu. Sonra ise, kadının vücuduna laboratuvar bilin insanlarının çözüm önerilerini, deneylerini büyüye birleştirerek denemişlerdi. Hala çözüm bulunmuş sayılmazdı, aksine git gide kadın daha kötü hale geliyordu ama Drithar emindi, bir gün çareyi bulacaktı. O çareyi yine ölümlüye, ölümsüzlük vermeyi vadeden laboratuvarlar ile bulacağını düşünüyordu. Konsey'in bilim insanları başarırsa, Drithar'ın karısı da kurtulacaktı. Drithar'ın karısı, Veyla'nın annesi, Elaiah.

Amorsus ise, teknoloji ile güçlense de büyünün gücüne ulaşamayan insan tarafının kendi büyülü robotlarını yaratma arzusu içerisindeydi. Yıllar, insanların üstünde deneyler yaparak geçmişti. İnsan çocukları büyüyü kaldıramamış, ölüp durmuşlardı. En sonunda Xalia ile insandan doğma olanlar, mucizeyi getirmişti. Her iki tarafa da ait olan, can vermeden büyüye sarılabilmişti.

Asıl olan, deneylerin insan çocuklarında işe yaramasından sonra Xalia ve insandan doğma çocuklara uygulanmasıydı fakat tüm insan çocukları ölmüş, deneyler başarıya ulaşamamıştı. Bu da Konsey'i, bir adım öteye geçmeye yönlendirmişti. Drithar'a ihanet etmek pahasına Xalia ve insandan doğma çocukları kaçırıp deneyleri onların üstünde de denemişlerdi. Drithar yıllar sonra çocuklarının nerede olduğunu öğrendiğinde Veyla'yı kurtarabilmiş, kurtarmayacağını düşündüğü diğer çocuğunu da onların elinde kalmasın diye öldürmüştü. Drithar, insan olarak doğan çocukları bir sır gibi saklamıştı ve Dahel, deneylere karşılık vermemişti. Veyla ise büyüye kavuşmuştu. Bu sebeple Drithar Veyla'yı kurtarmış, insan kalan çocuğunun ise kimsenin elinde kalıp kendisinin saygınlığını azaltmasına müsaade etmemiş, öldürmüştü. Başta Konsey'e savaş açmış ama kızında büyünün işe yaradığını idrak ettikten sonra karısında da yarayabileceği umuduyla Veyla'yı yeniden Konsey'in laboratuvarlarına yollamıştı. Şartları basitti. Veyla nasıl ki onların etten robotları olacaktı, Drithar'ın da olmalıydı. Yoksa kızının büyüsüyle baş edemeyeceğini daha ilk maruz kalışında anlamıştı. Veyla Aldar'ın sonradan kavuştuğu büyüsü, Drithar'ın gördüğü en güçlü büyüydü.

Veyla, yerin derinliklerine gizlenmiş, taş duvarlarla çevrili, bir anıt gibi soğuk ve sessiz olan odaya girdi. Annesinin odasını en son gördüğünde böyle olduğunu hatırlamıyordu. Gerçi, yıllar olmuştu. Odada ilerledikçe korkmaya başlıyordu. Tavandan sarkan demir zincirler, zamanla paslanmıştı. Sanki bazen, birini bağlamaları gerekiyormuş gibi hazırda bekliyorlardı. Odanın ortasında, kırık dökük taş bir platform yükseliyordu. Üzerinde sırtı dönük birisi vardı. Yatağı andıran bu platformun çevresi, kristal şişelerle doluydu. Her biri farklı renklerde, zaman zaman fokurdayan ya da buhar çıkaran büyülü ilaçlarla doluydu. Bazıları canlıymış gibi şişenin içinde hareket ediyor, bazılarıysa sadece donuk bir korku yayıyordu.

Platformun üstündeki kadının kollarında ve boynunda eski şırınga izleri vardı. Derisinin altında ince ince gezinen damarlar ve renksizleşmiş bir ten... Sol göğsünün üzerinde kırık bir simgeden sızar gibi kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Büyüyle ve teknolojiyle çarpan kalbi, yaşamla ölüm arasında asılı kalmış bir ritim tutturuyordu. Nefes alıyordu ama bu bir yaşam değil, hayatta kalmaya zorlanmış bir varoluştu.

Tavandan kadının üzerine doğru uzanan ince cam borular vardı. Zaman zaman içlerinden damlayan iksirler, kadının tenine veya ağzına düşerdi. Her damla onu bir saniye daha yaşatıyor, ama aynı zamanda lanetini derinleştiriyordu. Bu iksirler, deneyler sırasında ona uygulanan dönüşümün sürmesini sağlıyordu. Onsuz vücudu parçalanacak, ruhu nihayet huzura erecekti. Ama o hala buradaydı. Ne diri, ne ölü.

Odanın köşelerinde Konsey'in yolladığı fakat yarım kalmış deney setleri duruyordu. Bazı şişelerin içindeki sıvılar hala titreşiyordu. Raflarda, ölüm laboratuvarı doktorlarının, Karam şifacılarına ne yapmaları gerektiğini anlattığı kitaplar mevcuttu. Her biri, kadının nasıl bu hale geldiğini anlatan bir başka acı hatıraydı. Duvarlardan birine, çivilerle asılmış soluk bir portre dikkat çekiyordu. Kadının bir zamanlar kim olduğunu gösteren eski bir yüzü gülümsüyordu.

Kadının hırıltılı nefes alış verişleri, ne susmak ne de konuşmaktı. Sadece kendini hatırlamaya çalışan bir ruhun, insanlığını unutmak istemeyen son kalıntısıydı o sesler.

Veyla ise kadına ardından bakarken ne annesini, ne de herhangi bir insanı görüyordu. Böyle bir Xalia bile görmemişti. O platformda yatan şey... Bir lunaya daha çok benziyordu. Yaklaştı ve yaklaştı. Merakı ve özlemi, korkusunu ezip geçti. Yatağın ardına doğru ama olabildiğince uzaktan yol alırken korku dolu gözleri kadının vücuduna bakıyor, ilerledikçe görüş alanı değişiyordu. Kadının saçları, durmaksızın kıvranan siyah dumanlar gibiydi. Bu doğanın büyüyü lanetlemesiydi. Yüzünün bir yarısı hala insan gibi güzelken, diğer yarısı çatlamış taş gibi sert ve solgundu. Ellerinden siyah damarlar uzanıyor, ara ara saydamlaşan derisinde kanı, karanlık bir büyü gibi parıldıyordu.

Elaiah'ın bedeni artık bir zamanlar insana ait olduğu bile zor fark edilen, karanlık bir yaratığa dönüşmüştü. Omuzları çarpık ve asimetrikti. Sağ tarafı hala insan biçimini korurken, sol tarafı sanki içeriden patlayarak büyümüş, kaslar kontrolsüzce şişmiş ve yer yer çatlamıştı. Cildinin bazı bölgeleri pütürlü ve pul pul, bazılarıysa camsı bir incelikteydi. Sanki bir yerlerde hala kırılmaya hazır bir parça insan kalmıştı.

Göğsünden karnına doğru inen büyük bir yara izi vardı. Kabuk bağlamış gibi değil, sanki zamanla açılmış ve hiç iyileşmemiş gibiydi. Kalbi olan yerden kırmızı bir ışık sızıyor, damarları çevresinde siyah ağlar gibi örülüyordu. Ellerinde parmaklar normalden uzun, kemikler eklemlerden taşmış gibiydi. Tırnaklarıysa artık tırnak değil, kara, sivri ve kıvrımlı pençelere dönüşmüştü. Parmaklarının ucundan zaman zaman siyah bir sıvı damlıyordu.

Kadının sırtında omurgasının boyunca uzanan çıkıntılar vardı. Kemik gibi ama canlıymışçasına hareket eden, neredeyse nefes alan çıkıntılar. Sırtının alt kısmından, yarı saydam zarla kaplı, yırtık bir çift kanat benzeri uzantı çıkıyordu. Uçmak için değil, acısını taşımak için yaratılmışlardı. Her kanat hareketiyle etrafına hafifçe duman yayılırdı.

Yüzünün bir tarafı hala güzelliğinden izler taşısa da, diğer yarısı laneti resmediyordu. Yanak kemiği dışarı çıkmış, derisi yarılmıştı. Göz çukuru büyümüştü. Dudakları yarılmış, çenesinin altında sesini şekillendiren kaslar yer değiştirmişti.

"Anne?" dedi fısıltıyla, sesi çatlamıştı.

Veyla, kadının hala insana benzeyen yüzünün bir yanını görene kadar annesi olmadığına yeminler edebilirdi. Annesinin tanıdık yüzünü, bir parça bile gördüğünde karşısında gördüğü canavardan, yine o yüze sahip vücuda sarılarak kaçmak istedi. Dudakları aralanmış, gözleri irileşmişti. Nefes, en az annesininki kadar titrek bir şekilde dudaklarından geçiyordu. Boğazından belli belirsiz ağlama iniltileri çıkıyordu. Henüz hıçkırıklara başvurabileceği kadar kendisine gelememişti. Gözleri gördüğünü reddetmek istiyordu. Donakalmıştı.

O şey, cevap vermedi. Zaten annesi de hiçbir zaman cevap vermezdi. Belki Veyla bebekken... Dahel doğana kadar. O kısımları da Veyla hatırlayamıyordu. Annesinin sesini bilmiyordu. Annesi, Dahel doğduktan sonra ölüm hastalığına yakalanmış, kurtulmaya çalıştıkça da daha fazla ölmüştü. Veyla şu an izlediği şeyin yaşadığını görebiliyor, kalp atışlarını bağlı olduğu makineden duyabiliyordu ama... Bu gerçekten yaşamak mıydı?

Veyla "Öldür onu." diye fısıldadı. Babası kapıdan onları izliyordu. "Yalvarıyorum sana, onu da öldür."

Çünkü Veyla yapamazdı. İleride, büyüyünce yapmak isteyecekti. Yapabileceğini de sanacaktı ama henüz o haliyle, yapamayacağını düşünmüş, babasına yalvarıyordu.

'Ölemez. Yaşayacak. Beni bırakamaz.'

Veyla "Öldür onu!" diye çığlık attı. "O benim annem değil! O bir yaratık! Ne yaptın ona? Ne yaptınız ona?" derken annesine dokunmak istedi ama korkuyla geri çekildi. O şey, Veyla'nın çektiği onca işkenceden bile daha büyük bir işkenceydi. Yaşayan bir lanet gibiydi. Bu laneti annesine, babası bulaştırmıştı. Doğa dengesiyle bu kadar oynanmasını sevmezdi. Ölecek olan, ölmeliydi. Yaşanacak olan ise, mutlaka yaşanmalıydı. Doğa, kendisine engel olunmasını sevmez, olanı lanetlerdi. Kurtulan, doğa da istediği için kurtulurdu. Kahrolan, doğa da istediği için kahrolurdu.

Veyla "Anne ne oldu sana..." derken yeniden yakınlaşmaya çalıştı. Titreyen elleri, annesinin lanetli vücuduna uzanırken boğulurmuş gibi güçlükle nefes alıp veriyordu. "Ne oldu sana? Benim annem... Ne oldu sana böyle?"

Annesine dokunmak üzereyken o şey hızla Veyla'ya döndüğünde Veyla çığlıklar atarak geriledi. Yere düşerken sırtı duvara değene kadar ayaklarıyla vücudunu geriye itti. O şey, Veyla'nın dibine kadar korkunç bir uğuldama ile yakınlaşırken sudaki görüntü dağıldığında Veyla ellerini yüzüne götürdü. Parmakları teninin ardına geçmek istermiş gibi batarken anısında olduğu kadar boğuk nefesler alıp veriyordu. "Yaratık..." diye fısıldadı. "O bir yaratık ve ölmek istiyor..." derken ellerine iyice gömüldü.

Gölge, Veyla'nın annesinin öldüğünü sanırdı. Drithar sır gibi saklardı, çünkü insan olduğunu kimse bilmesin isterdi. Ne karısının, ne de çocuklarının. Gölge de bilmiyordu. Hala anlamamıştı. Sadece kadının annesinin ölmekten beter olduğunu ve yine buna babasının ve henüz kim olduğunu bilmediği birilerinin sebep olduğunu anlayabilmişti. Veyla'nın öne geri sallanan ve titreyen bedenine bakarken Gölge'nin hafifçe yüzü buruştu. Sandığının aksine kadın duygularını kaybetmemiş, saklamıştı. Derinlere, en derinlere... O kadar uzaklara itmişti ki, onları uzakta tutup acılarından da korunmaya çalışmıştı. İşte şimdi mağara tüm gerçekleriyle gösteriyordu. Burada yıllarca dursa, hiç durmadan göstermeye devam edebilirdi. Veyla da hiç kendisini kurtarmaya çalışmıyor, anılara teslim oluyordu. Oysa acı ile ölüm havuzuna çekilmek istemiyorsa, kendisini kurtarması gereken anı anlamalıydı. Gölge hep anlar, geri çekilir, geri çekilene kadar da Veyla gibi mahvolurdu. Gölge de birçok şey yaşamıştı ama Veyla... Veyla Gölge'den daha mahvolmuş gözüküyordu. Gölge mi artık acılarıyla yüzleşmişti, Veyla mı çok daha fazlasıyla cebelleşiyordu, Gölge henüz çözememişti.

Veyla acı dolu sesiyle "Tıpkı benim gibi." dediğinde Gölge, kadının kendisinde olmasa da bir anısında değil, şu anda olduğunu görebiliyordu. Bu cümlesi şimdi dudaklarından dökülüyordu. Kadın şu an kendisini bir yaratık olarak görüp ölmek istiyordu. Gölge ise kadını ölümle korkutup duruyordu. Oysa ne kadar da anlamsız bir tehditti. Veyla zaten ölmek istiyordu.

'İtaat et!'

Veyla çaresizce inlerken ellerini yüzünde tutmaya devam etmek istedi ama mağara izin vermedi. Titreyen elleri güçlükle yüzünden inerken Veyla da sımsıkı yumduğu gözlerini aralamak zorunda kaldı. Bayılmak üzereymiş gibi gözüken vücudu sallanmaya devam ederken gözleri yeni oluşan anıyı izliyordu.

Önce "Bırak..." diye fısıldadı. Anı iyice oluşup da etrafındaki beyaz maskelilerin vücudunu yeniden cihaza sürüklediklerini gördüğünde, temasları hisseder gibi oldu. Oysaki kardeşine temas etmeyi ne çok istemişti, edememişti... "Bırak!" diye çığlık atarken midesi bulanmaya başlamıştı. Acı, midesine kadar inmiş, boğazında bir düğüm olmak üzere ağzına gelip duruyordu.

"Bırak... Dokunma..."

'Konsey sana emrediyor. Öldür!'

Veyla cihazın içerisine alınırken "Hayır!" diye çığlık attı. Bacakları artık tutmuyor, vücudu düşüp duruyordu. Ayakta durabilsin diye belini cihaza bağladılar. 'Çırpınman sadece erteliyor.'

Veyla "Yapmayacağım!" diye bağırdı. Yetkili, maskelilere başıyla işaret verdiklerinde geri çekildiler. Veyla'nın odaksız bakışları güçsüzlüğü dolayısıyla belinden yukarısının yeniden eğildiği yere doğru bakarken yetkili "Şimdi!" dediği gibi Veyla'nın vücudu acıyla sarsıldı. Cihaza bağlı olan vücuduna yönlendirilen güç, Veyla'nın yeniden bir insana dönmüş gibi güçsüz kalmasını sağlarken yetmiyor gibi vücudunda kan yerine acının akmasını sağlıyordu. Nefes ciğerlerine onca yıl hiç değmemiş gibi hissetmesini sağlıyor, bunu yaşamaktansa ölümü arzulatıyordu. Veyla ne o zaman, ne de şimdi vücuduna bu acıyı veren şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Konsey, doğanın dengesini bilirdi. Güç, güçsüzlükle gelirdi. Veyla'nın büyüsünün de bir zaafı mevcuttu.

Vücuduna işkence etmeyi bıraktıklarında, Veyla'nın kendisine gelmesi zaman alıyordu. Acı, bitmekle son bulmuyordu. Bir süre daha kalıyordu. Geçti sanıldığında bile hayali izler sürüyordu.

Veyla artık üst vücudunu kaldırmaya bile çabalamazken yanına dönen beyaz maskeliler kadının vücudunu yeniden kaldırdılar. Veyla'nın güçsüz bedeni kendisine dokunan ellerden kurtulmaya çalışırken "Bırakın..." diye fısıldadı. Sesi de, vücudu kadar güçsüzdü.

'Öldür!'

Veyla, korkusundan aldığı güçle "Öldürmeyeceğim!" diye bağırdı. Söz konusu kendi acısı olunca bu denli çığlık atamıyordu ama bir başkasını öldürmekten öyle korkuyordu ki, sesine yansıyordu. "Kimseyi öldürmek istemiyorum!"

Gölge, kadının nasıl bir anı içerisinde olduğunu anlayamadı. Bir işkenceye uğruyormuş gibi biraz önce acıyla kasılmış, çığlıklar atmıştı. Yine de direniyordu. Birileri, Veyla'yı birisini öldürmesi için zorluyor gibiydi. Gölge anlayamadı. Veyla'yı kim, kimi öldürmesi için zorluyor olabilirdi ki?

Veyla, yeniden acıyla sarsılmaya başladığında Gölge hareketlenir gibi oldu ama duraksadı. Ne yapacaktı ki? Gidip acılarına mı son verecekti? Buraya onu getiren de kendisi değil miydi? Keyifle izlemeliydi. Keyifle izlemek istiyordu. Buraya defalarca kez gelmiş, çoğu bu kadın yüzünden olan acılarını aynı mahvolmuşlukla izlemişti. Şimdi kadın da öyle mahvoluyor diye Gölge'ye neydi? Gölge tek kalmıştı. Tek izlemiş, tek yaşamıştı. Şimdi kadın da tek başına üstesinden gelmeli, gelemiyorsa o ölüm havuzunun dibini boylamalıydı. Yine de Gölge'nin keyifle izlediği söylenemezdi. Kolları göğsünden çözüleli çok oluyordu. Veyla'nın vücudu kadar, Gölge'nin vücudu da gergindi. Kaşları iyice çatılmış, kasılan çenesi ardında dilini çiğneyip duruyordu. Nefes alış verişleri sıkkındı. Şahit olduklarına göre yutkunuyor ya da bakışlarını kaçırıyordu. Veyla anıdan anıya atlıyordu ve bunun sonu yok gibi gözüküyordu. Böyle kaç tane anısı vardı? Bu kadın neler yaşamıştı da bu hale gelmişti?

Gölge ilk defa nedeniyle ilgilenmeye başlamıştı. Ne olursa olsun, diye düşünürdü. Neden olursa olsun, ne zaman olursa olsun, kadının bu hale gelmesi ve yaptıkları, Gölge'nin öfkesi için yeterliydi ama şimdi... Nedenlerini merak ediyordu. Nedenlerini gördükçe de gözüne bir canavar gibi değil de, canavarların mağduru gibi gözükmeye başlıyordu.

Veyla'yı yeniden kaldırıp tekrar 'Öldür!' dediler. 'Öldüreceksin.'

Veyla başını onaylamaz bir şekilde salladı. "İstemiyorum..." derken sesi ağlar gibiydi. "O bir çocuk..."

Gölge'nin kaşları kalktı. Kadın anısında bir çocuğu mu öldürmek üzereydi? Veyla bir keresinde Gölge'ye çocuklar için 'küçük canavarlar' demiş, büyük canavarlar olarak gördüğü diğerlerinin ölmesinden farklı bulmadığını söylemişti. Oysa anısı, farklı bulduğu zamanlara ait olmalıydı. Belki de Veyla, her zaman böyle biri değildi. Aslında Veyla, şimdi de öyle biri değil gibiydi. Çocukları öldürmeye değil, korumaya başlamıştı. Gölge merhamet etmekten korkup görmezden gelmeye çalışıyordu ama olan buydu.

'Zaten ölecek. Ya sen öldüreceksin, ya da biz öldüreceğiz. Sen öldürürsen hemen ölür, biz acılar içerisinde kıvrandırırız.'

Veyla "Yapmayın." diye yalvardı. Saatler olmuştu. Kendisini yenileyip duran vücudu, bu eziyetin sonsuza kadar sürmesini de sağlardı. İyileşmek istemiyordu. Yığılıp kalmak istiyordu. Böylelikle en azından bir süreliğine onu bırakmak zorunda kalırlardı ama bırakmıyorlardı.

'Çocuğu götürün.'

Veyla "Hayır!" diye çığlık attı. "Yapmayın, o daha çocuk!"

Yetkili 'Bizi reddettikçe, bedelini ödeyeceksin Veyla Aldar.' dedikten sonra beyaz maskelilere başıyla işaret verdi. Veyla sıranın ne olduğunu anladığında "Hayır, hayır!" diye çığlık attı. "Dokunmayın, hayır! Bırak! Bırak, dokunma... Dokunma bana..."

Veyla delirmiş gibi çığlık atmaya başladığında gerilemeye çalışıyor gibi gözüküyordu ama su onu kendisine çekiyordu. Veyla'nın yaşlı gözleri mor büyüyle ışıldadı. Mağaranın suyundan uzanan beyaz büyü ile Veyla'nın vücudundan yayılan mor büyü çarpıştı. Bir anda tüm mağara mor büyüyle ışıldadığında Gölge kaçıp gitmek yerine acıyı bekledi ama hissetmedi. Durneklerin yanında da olduğu gibi, Veyla'nın büyüsü yine Gölge'ye zarar vermiyordu. Veyla istediğinde, bilerek yönlendirdiğinde Gölge'ye zarar verebiliyordu ama böyle anlarda, büyü sanki kendisinden Gölge'yi de koruyor gibiydi. Gölge bunun sebebini anlayamıyordu. Aslında, Veyla da anlayamıyordu.

Veyla'nın büyüsü, mağaranın duvarlarının bile titremesini, suyun şiddetle çalkalanmasını sağlamasına rağmen mağara Veyla'yı bırakmıyor, suya çekiyordu. Veyla çığlıklar içerisinde "Dokunmayın!" demeye devam ediyordu. Kim ya da kimler kadına nasıl dokunmuştu ki, Veyla artık kimsenin dokunmasını istemiyordu? Bu bir zaaftan önce, yara mıydı? Aslında bir yandan her zaaf, açılmak üzere olan bir yara değil miydi? Çoğu zaman yaralar zaafa, her zaman da zaaflar yaraya dönüşürdü.

Veyla'nın büyüsü gittikçe suya çekilirken Gölge, buraya geldiklerinde bu anın yaşanabileceğini biliyordu. Buraya her gelen, o sudan kurtulamazdı. Bu sebeple, suyun dibi ölümlü olanların kemikleriyle, ölümsüz olanların ise çaresizce kurtarılmayı beklerken acılarını yaşayıp durdukları bedenleriyle kaplıydı. Gölge, kadının da o bedenlerden biri olabileceğini düşünmüş, öyle olursa da müdahale etmeden mağaradan çekip gideceğini varsaymıştı. İşte o ana gelmişlerdi. Veyla'nın esasen ölümü isteyen ruhu, acılarına teslim oluyordu.

Gölge mağaranın çıkışına bakarken düşünceliydi. Şimdi kadın o suyun dibini boylasa, her şey kolaylaşacaktı. O kehanet sonsuza dek imkânsız olacaktı. Bu arzu, son bulacaktı. Soru işaretleri bitecekti. Acılarının intikamını da nispeten almış olacaktı. Hayatı, Veyla'dan öncesine dönmeyecekti ama sorunlar azalacaktı. Asıl odaklanması gerekene odaklanabilecekti.

Gölge yutkunduktan sonra gözlerini Veyla'ya çevirdi. Acı dolu kadına baktı. Hala çığlık çığlığa, bir anıya hapsolmuştu. Kadının yanaklarından akan gözyaşlarını gördüğünde Gölge'nin kaşları kalkarken dudakları aralandı. Kadını ilk defa ağlarken görüyordu. Bunu yapamadığını, en azından artık yapamadığını sanırdı ama hala yapabiliyordu.

Veyla'nın vücudu suya düşmek üzereyken omzundan bir el tuttu. Veyla hala anısıyla cebelleşirken Gölge kadını sudan, mağaranın büyüsünden geri çekmeye çalıştı. Gölge de büyüsünü mağaranın büyüsüne yönlendirse de böylelikle kurtaramayacağını biliyordu. Veyla'nın zihni ile ruhu kurtulmadan, bedeni de kurtulamazdı. Veyla'nın zihnine, ruhuna ulaşmalıydı. Onu bu ana yeniden dönmeye ikna etmeliydi. Göçmek isteyen bir ruhu ikna etmek, zor olacaktı.

"Veyla!"

Veyla "Dokunma bana!" diye çığlıklar atarken anısıyla konuşuyordu ama Gölge bir an elini kadından çeker gibi oldu. Ne yapacağını bilememişti. Ona yarasından dokunmak istediği bir an içerisinde değildi ama onu suya teslim etmek de istemiyordu. Taşa oturmama gayreti gösteriyordu. Eğer oturursa, mağara onu da acı dolu anılara çekecekti. Gölge kendisini kurtarmayı her seferinde başarmıştı ama hem kendisini, hem de Veyla'yı nasıl kurtarırdı, bilmiyordu.

Oturmamaya çalışarak Veyla'nın yanına geçti ve eğilip "Veyla!" diye seslendi. "Beni duymak zorundasın. Dokunmuyorlar sana! Buradasın. Veyla, güvendesin!"

Bunu derken bir yandan da kadını çekmeye çalışarak dokunuyordu. Kadın özellikle de bu anları ona yaşattıktan sonra adamın dokunuşlarından, en az anılarındakiler her kimse onlarınkiler kadar rahatsız olmalıydı. En azından Gölge, böyle olduğunu düşünüyordu ama şu an dokunmaktan başka çaresi yoktu.

Veyla sarsılarak ve hıçkırarak ağlamaya başladığında Gölge bir an kendi acılarıyla yüzleşir kadar çaresiz hissetti. Kalbinde bir yanma hissiyatı belirirken hızla "Tamam!" diye bağırdı. Taşa oturup kollarını kadına sardı. Kadının havuza dönük olan vücuduna, yanından sarıldığı için kolu kadının omzunun önünden diğer yanına doğru dolanmış, diğer kolu ise sırtını sarmıştı. "Siktir... Tamam! Yok bir şey, tamam!"

Kadını göğsüne çekmeye çalışırken büyüsü de bir yandan mağaranınkine engel olmaya çalışıyordu. Doğa, hep kazanırdı. Büyüsüyle engel olamazdı. Veyla'nın ruhuna nasıl ulaşacağını bilemiyordu. En az geçmişinde olduğu kadar çaresiz hissediyordu.

Kadına "Buradasın!" diye bağırdı. Kadının bir anısında tek kalmaktan muzdarip olduğunu hatırladı. "Tek değilsin. Yanındayım..."

Elleri kadının kollarında, sırtında gezinirken ara ara kadının yaşlarla ıslanmış yanağına geliyordu. Yanındayım, derken Veyla'nın yanında olanın Gölge olmasındansa yalnız kalmayı tercih edeceğini düşünüyordu. Ama öyle olmadı.

Mağaranın suyunu içen Gölge de, Veyla'yı kurtarmaya çalışırken fark etmeden taşa oturduğu için mağara bir yandan Gölge'yi de anılara çekmeye başladı. Gölge hala Veyla'ya sarılma gayreti gösterirken gözleri yavaşça suya dönmek zorunda kaldı. Gölge için de anılar oluşmaya başlarken yüzü buruştu. Anılara kapılmamalıydı. O kendini kurtarana kadar, mağara Veyla'yı suyuna çekerdi.

Adamın, Veyla'nın yanağına ya da beline dokundukça tenine değen ellerinde vücut sıcaklığı Veyla'nınkine karışıp tanıdık bir his belirmesine sebep oldu. Veyla'nın yüzü hafifçe adamın boynuna doğru çevrilirken kâbusunda uyandığında ve Durneklerin kumlarında da olduğu gibi adamın tanıdık kokusu burnunu doldurdu.

Gölge anılara çekilmek üzereyken kadına sarılmaya devam ediyordu. Şimdi aynı kadın yüzünden başına gelenleri izlemeye başlayacaktı, yine de kadını sulara bırakmadı. Belki bunun için sonra kendisinden nefret edecekti, belki de kendisine geldiğinde nefret etme sebebinin suların içine gömüldüğünü görecekti. İstemiyordu. Bir gün Veyla'yı öldürecekse bile, bugün olsun istemiyordu. O suların dibine giderse, oradan nasıl kurtarabilirdi, Terralar bile bilmezdi. Acı anılarda, sonsuza dek yaşardı.

Gölge suda beliren anısına "Sikeyim. Yapma..." diye mırıldandı. Hiç zamanı değildi. Şu an güce ihtiyacı vardı. Derken Veyla kollarını Gölge'nin boynuna sardı. Gölge'nin gözleri, suda donakalırken kadının vücudunda gezinen elleri duraksadı.

Veyla, "Beni tek bırakma..." dediğinde kime söylediği bilinmezdi ama Gölge'ye sarılarak yalvarıyordu. Gölge'nin vücudu garip bir hisle sarsıldı.

Gölge'nin suda görmeye başladığı anısı dalgalanırken Veyla yaşlı yüzünü adamın boynuna gömüp de ağlayarak "Beni onlara bırakma..." deyince anı tamamen yok oldu. Mağaranın büyüsü Veyla ile Gölge'nin vücutlarını terk ederken Gölge'nin kaşları kalktı. İlk defa, daha anısını izlemeye dahi başlamadan acıdan kurtulmuştu. Nasıl ki Gölge, kadını acı havuzunda boğulmaktan kurtarmıştı, Veyla'nın sarılışı da Gölge'yi kurtarmıştı.

Veyla kollarını sıkılaştırıp "Sakın bırakma..." dediğinde Gölge'nin elleri yeniden hareketlendi. Kolları arasında hıçkırarak ağlayan kadına daha sıkı sarıldı. Anıdan, mağaran kurtulmuş gibi gözüküyordu ama hala etkisi altında olmalıydı. Gölge biliyordu, kadın kendisinde olsa adama sarılmaz, adama sığınmazdı. Hangi anısında, kime yalvardığı bilinmezdi ama yine de kadını iyi etmeye çalıştı.

Bir eli kadının saçlarında gezinirken diğer kolu sıkıca belini kavradı ve kadını kucağına çekti. Kadına göğsünde bir yer verirken mağarada gezinen odaksız bakışlarını, göz kapakları örttü. Burnu kadının saçları arasında gezinirken derin bir nefes aldı. İkisinin de yükselen kalp atışları birlikte yavaşlarken kadının git gide iç çekişlere dönen ağlayışları mağarada yankılanıyordu. Kadının her hıçkırığında, mümkünmüş gibi Gölge daha fazla sarılıyordu. Adam, ne yaptığını sorgulamayı reddediyordu. Şimdi sorgulamaya başlasa, kadını bırakıp gitmesi, hatta suya bizzat itmesi gerekirdi. Sonraya bırakıyordu. Sonra düşünecekti. Şimdi sadece kadını iyi etmek istiyordu. Niye etmek istediğini bilmese de istiyordu.

**

"Gölge?"

Thal, talim odasından malikânenin avlusuna çıktığında, diğerleri de Thal'ın neye şaşırdığını merak ederek koltuklardan kalktılar ve odadan çıktılar. O zaman malikâneye giren Gölge'yi gördüler. Gölge'yi ve kucağında taşıdığı Veyla'yı... Bir kolunu kadının belinden, diğerini ise bacaklarının altından geçirmiş, kadını göğsüne yaslamıştı. Veyla kollarını belli belirsiz Gölge'nin boynuna dolamış, başını ise adamın omzuna yaslamıştı. Uyuyormuş ya da baygınmış gibi gözleri kapalıydı. Öyleydi de. Zihni, ruhu iflas etmiş gibi bayılmıştı. Büyüsünün vücudunu hemen iyileştiremeyeceği anlar yaşamıştı. Veyla için ölüp yeniden canlanmak kolaydı da, acılarla yüzleşmek... Zordu.

Yıldat korkuyla yaklaşıp "Ne oldu?" diye sorarken Azrit kulakları kadının kalp atışlarını dinlemeye başladı. Bir an, sonunda abisinin Veyla'yı öldürmek için bir yol bulduğunu sanmıştı. Oysaki Gölge, öldürmek için değil ama kurtulamayacağı için sonsuza dek ölüm, yaşam döngüsüne hapsedebileceği bir yol bulmuştu, yine de yapmamıştı.

Diğerleri de Yıldat gibi yaklaştı. Ash dışında herkes endişe ederken Erya'nın gözleri kızarmıştı. Gölge Kral'ı kim bilir Veyla'ya yine ne yapmıştı. Öyle ki, Zenith'in en güçlü ikinci büyücüsü, birincisinin kollarında güçsüz düşmüştü.

Gölge, sessiz kaldı. Yıldat abisinin yüzüne baktı. Gölge yüz ifadelerini gizlemeye çalışıyordu ama en azından gerginliği, gözler önündeydi. Sadece Gölge Veyla'ya değil, Veyla da Gölge'ye eziyet etmiş gibi adam da mahvolmuştu.

Yıldat, Veyla'ya uzandığında Gölge bir an duraksadı. Veyla, ona eziyet eden adamın kollarındaydı. Sevgilisi ise kendi kollarına almak üzere uzanıyordu. Yapması gereken kadını, Yıldat'a uzatmaktı. Veyla da kendisinde olsa bunu isterdi.

Sıkkın bir nefes aldıktan sonra Veyla'yı hafifçe vücudundan, Yıldat'a doğru uzaklaştırmaya başladı. Veyla hızla Gölge'nin boynuna sardığı kollarını sıkılaştırıp "Bırakma." diye fısıldadığında Gölge donup kaldı. Yıldat ile göz gözelerken Gölge yutkundu. Yutkunduktan hemen sonra da dudakları hafifçe aralandı, gözleri ağır bir şekilde kapanıp açıldı ama hiçbir şey diyemedi.

Yıldat'ın kaşları çatılırken önce bir adım geriledi, sona da Gölge'nin yolundan çekildi. Anlayamayan gözleri Veyla'nın üstündeyken, Yıldat da hiçbir şey diyemedi.

Gölge yeniden kadını göğsüne çektikten sonra üzerinde gezinen bakışlardan itinayla kaçınıp merdivenlere yöneldi. Kimse ile göz göze gelmek, kimseye bir şey açıklamak istemiyordu. Ne yaptığını Gölge de bilmiyordu. Veyla'yı bir an önce odasına bırakıp bir süre uzaklaşmak, siktir olup gitmek, hatta yok olmak istiyordu. Dağılmış hissediyordu, toparlamalıydı.

Merdivenlerin başında Erya, "Ona ne oldu?" diye sordu. Gölge bir anlığına duraksadı ama ileri bakmaya devam etti.

Erya, "Ona eziyet mi ettin?" diye sorduğunda Gölge hafifçe başını onaylar şekilde salladı. Hala ileriye bakıyordu ama göğsü sıkkın nefesler alıp vererek hareketleniyordu. Kadına eziyet etmişti.

Erya'nın iyice gözleri doldu. Burnunu çekip gözlerini Veyla'ya çevirdi. Ne yaşadıysa mahvolmuş gibi gözüküyordu. Hatta, ağlamış olmalıydı ki makyajı yanaklarından akmıştı, göz çevresi kızarıktı. Erya, Veyla'nın ağlamasına inanamadı. Veyla'nın bile ağlayacağı kadar ne yaşamış olabilirdi ki? Erya'nın bir diğer inanamadığı, anlayamadığı şey ise, Veyla'nın Gölge'ye sığınmasıydı. Niye Gölge'ye sığınıyordu, sarılıyordu ki?

Erya titrek sesiyle, üzüntüsünden aldığı cesaretle "Veyla nasıl bir canavardı, ya da hala öyleyse bile nasıl bir canavar bilmiyorum ama en azından bugünün canavarı..." derken Gölge de yavaşça Erya'ya baktı. Erya Kral'ının gözlerinin içine bakarak "... Veyla değil." dediğinde Gölge göğsünde bir yanma hissiyatıyla gözlerini yavaşça kapatıp açmak dışında bir tepki vermedi. Erya da hızla odasına yöneldiğinde Gölge, birkaç saniye boyunca Erya'nın oluşturduğu boşluğa bakmaya devam etti. Kasılan çenesinin ardında dişlerini sıkarken derin bir nefes alıp merdivenlere döndü ve ilerlemeye devam etti.

Odasına girip kapıyı kapattıktan sonra Veyla'yı yatağına yavaşça yatırırken kadının yüzüne bakmamaya çalışıyordu. İşte, bitmek üzereydi. Sadece Veyla'ya değil, kendisine de yaptığı işkence son bulacaktı. Kendisine yaptığı bir diğer işkenceye başlayacaktı. Neden kadını iyi etmek istediğini düşünecekti, neden kadının orada suya çekilmesine izin vermediğini düşünecekti, neden şu an böyle hissettiğini sorgulayacaktı. Kadının yüzüne daha fazla bakarsa, sorgulaması gereken şeyler de artacağı için bakmamaya çalışıyordu. Kadının deri ceketini ve eldivenlerini çıkartıp yatağın boşta kalan kısmına attıktan sonra ayakkabısına da yöneldi. Bir an durup kendi kendisine yüzünü buruşturdu.

Kendi kendisine "Ne yapıyorsun sikik herif?" diye sordu. Şu andan mı bahsediyordu, eziyet ettiği anlardan mı, emin değildi. Kadını iyi etmeye çalıştığı yetmiyordu, rahat uyuması için de çabalıyordu. Kendisinden daha fazla nefret etmemek için ayakkabısını çıkartmaktan vazgeçti.

Başı sadece ağrımak değil adeta zonklarken ardına dönüp gideceği sırada Veyla bileğini tuttuğunda duraksadı. Duvara bakan gözleri kapanıp da çatılan kaşları yüzünden alnı kırışırken yutkundu. Şu ana kadar kadının gözlerinin içine bakıp da yapmadığı kalmamıştı ama temas ettikleri an, yeniliyordu. "Gitme..."

Gölge'nin omuzları çökerken kalbi yeniden hızlanmaya başladı. Kuruyan dudağını yalayarak ıslatırken gözlerini araladı. Gitmeyip ne yapacaktı? Niye 'gitme' diyordu? Bu sefer de iyi anılarına mı tutunmaya çalışıyordu? Gölge'yi kim sanıp 'gitme' diyordu? Gölge yeterince fazla şey yapmamış mıydı? Önce mahvetmiş, sonra da kurtarmaya çalışmamış mıydı? Hala kalmasına ne gerek vardı?

"Lütfen..."

Veyla'nın bileğini tutan eli, adamın eline kaydığında Gölge sıkkın bir nefes aldı. Tenleri arasında vücut sıcaklıkları birbirine karışırken Gölge yavaşça omzunun ardından kadına baktı. Vücudunu Gölge'ye doğru çevirmiş, hala baygın ya da uyuyor şekilde uzanıyordu. Gölge'nin elini tutmayan elini, başının altından yastığa yaslamış, bacaklarını ise karnına kıvırmıştı. Ağlamalarının kanıtı olan makyaj kalıntıları ve kızaran göz çevresi, mahvolmuş yüz ifadesi... Yine öyle gözüküyordu. Cellat değil de kurban gibiydi. Bu sefer cellat olan Gölge, kurban ise Veyla'ydı. Veyla yüzünden canavar olmuştu evet ama, en çok da Veyla'ya canavarlık yapıyordu. Gölge, öldürdüğü kişilere bile daha merhametli yaklaşmıştı. Veyla bu son anıları tekrar ve tekrar yaşamaktansa, muhtemelen Gölge'nin onu öldürmesini tercih ederdi. Gölge ise zorla yaşatmıştı.

Gölge'nin teslim olan vücudu yatağın yanına oturdu. Oturmaktan ziyade, yığıldı. Sırtını yatağın bazasına yasladı. Bacaklarından birini dizinden kırarak hafifçe karnına çekerken diğerini ise ileriye uzattı. Veyla'nın tuttuğu elinde avucunu yukarına doğru çevirdi. Veyla'nın eli avucunun üstünde kalırken Gölge'nin parmakları yavaşça kadının eline doğru kapandı. Gölge yanağını da yatağa yaslarken gözleri Veyla'nın yüzünde gezindi. Vücudunda ve kalbinde gezinen garip hisler dolayısıyla yüzü buruşurken "Niye?" diye fısıldadı. Daha çok kendi kendisine "Niye felaketin olmaktan pişman oluyorum?" diye sorduktan sonra gözlerini kenetlenmiş ellerine çevirdi.

"Ve niye sığınağın olmamı istiyorsun?"

41

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!