🔮 10 ⚡ Alev
1. KISIM ♛ NİX'İN GÖLGESİ ♛
🔮 10 ⚡ ALEV
**
Veyla'nın, kendisine doğru uzanan Yıldat'ın ellerine bir bakış atması yetmişti. Yıldat, ellerini geri çekse de vücutlarının yakınlığını bozmadı. Yamuk bir sırıtış eşliğinde "Geçen... Yarıda kalmıştık." derken kadının kulağına doğru hafifçe eğildi ve calin kokusu Veyla'nın burnunu doldurdu. Bir süredir Calin içiyorlardı ve Yıldat hala sızmamıştı. Veyla'nın canı sıkılmaya başlıyordu. Yıldat'ın güçlü bir Xalia olduğunu biliyordu ama herhangi bir Xalia'nın bir saat kadar önce bile Calin yüzünden sızacağı kadar çok içmişlerdi. Yıldat, kadının omzunun üstünden ileriye bakarken sırıtışı genişledi. "Yarım kalmıştım."
Veyla, cebinden çıkarttığı güç silahının tersiyle ittirdikten sonra birkaç adım geri çekildi. Silahı, adamın suratına doğrulturken "Küçük bir oyun oynayalım." dedi. Yıldat, ellerini teslim olmuş iki yanına kaldırırken kaşları kalkmış bir şekilde birkaç adım gerilese de sırıtışı silinmemişti. Kafası dönmeye başladığı için dengede durmakta zorlanıyordu. "Ne oyunu?"
Veyla, hafifçe omuz silkti. Silahın ardından Yıldat'a baktığı mor gözleri kısılmıştı. "Seni vuracağım. Eğer yüzün bir anlığına bile olsun buruşmazsa, gözünü kırpmazsan, acıyla inlemezsen, bana yaklaşmana müsaade edeceğim."
Yıldat, bakışlarını güç silahı ile Veyla arasında gezdirdi. "Güç silahıyla?" diye sorguladığında Veyla da sırıtarak başını onaylar şekilde salladı. Güç silahı, teni yakar, ölümsüzü bile birkaç saniyeliğine de olsa ölümün yakınlarında dolaştırırdı. Özellikle de bu mesafeden ateş edildiğinde.
"Belki de peşinde koşup durmamalıyım. O zaman sen benim peşime düşüyorsun ve sana yakınlaşmam için güç silahıyla darbe almam gerekmiyor."
Veyla iç çekti. Planları dolayısıyla, karşısındaki adamın ağzına laf vermek zorunda kalmıştı. Yapması gerekmese, Yıldat'ın odasının önünden bile geçmezdi ama adamın odasında yakınlaşmasına verdiği müsaadeden, hatta yakınlaşmalarına dair adeta davetkâr davranmasında sonra Yıldat'ın bu cümleleri kurması normaldi.
Veyla, rest çeker gibi "Belki de." dese de Yıldat, geriye çekilmedi. Veyla'nın sadece bir adım atması bile ona yetmişti. O adımının verdiği gaz ile, ölümsüz ömründe oldukça uzun süre peşinden koşmaya devam edebilirdi. Ayrıca, Veyla'nın ulaşılmaz halleri daha hoşuna gidiyordu. Belki de onu diğer kadınlardan ayıran olay buydu. Henüz ulaşamamıştı. Belki de Veyla'ya da ulaşabildiğince, onun da büyüsü sönecekti. Bunu, ulaşmadan bilemezdi.
Yıldat, ikna olmak üzere "Bu sefer durmam ama." dediğinde başka bir kadını oldukça etkileyebileceğini bildiği ses tonuna ve kararmış bakışlarına bürünmüştü ama ne var ki, işe yaramadı. Veyla'nın komiğine bile gidiyordu.
Veyla da, ikna etmek için çok çaba göstermek istemediğinden, başka bir adamı, hatta kadınları da oldukça etkileyebileceğini bildiği ses tonuna kararmış bakışa büründü. "Gölge yine araya giremesin diye kalktık nerelere geldik. Durma zaten."
Yıldat'ınkilerin aksine, Veyla'nın çabası oldukça işe yaramıştı. Yıldat, Calin'den çok Veyla'nın haline sarhoş olmuştu. Veyla'nın Gölge Kral'ın malikânesinden çıkması, hatta uzaklaşması gerekiyordu. Bu sırada ise, nerede olduğuna dair şüphe oluşturmayacak delile ihtiyacı vardı. Yıldat ise tüm bunlar için biçilmiş kaftandı. Veyla'nın kolaylıkla elinde oynatabildiği birisiydi. Nixsus'un başkent mıntıkasından uzaklaşmışlardı. Terraların yaşam alanı ile aralarında voltrider ile gidildiğinde yarım saat mesafe kalmıştı. Voltrider hızı düşünüldüğünde, bu süre uzun bile sayılırdı. Veyla'nın bir an önce, Yıldat'ı etkisiz hale getirmesi gerekiyordu. Bunu yaparken dikkatli olmalıydı çünkü, daha sonrasında Yıldat'ın şahitliğine ihtiyacı olacaktı.
Ellerini, iki yanında daha da kaldırıp "Bekliyorum aşkım." dedi. Veyla'nın kulağı, Yıldat'ın aşk gösterilerine alışıyordu. En azından istemsizce yüzünü buruşturmayacağı kadar bağışıklık kazanıyordu.
Veyla, gözlerini Yıldat'ın tepkisinden bir an ayırmazken silahı ateşledi. Mermi, bir anlığına Azrit Yıldat'ın gözünde oldukça yavaş ilerlerken hızıyla kaçmak için yeterli zamanı vardı ama Veyla'yı istediği için dimdik durmaya çalıştı. Ne var ki güç mermisi vücuduna çarptığı an tüm teni acıyla kavrulup vücudu geriye savruldu. Yüzü bir saniyeden oldukça fazla süre buruşurken sırtı duvara çarptı. Gözü kararırken elleri göğsüne doğru gitti. Veyla, karşı duvara çarpıp yere düşmüş olan Yıldat'ın vücuduna doğru ilerlerken kapanan gözlerini izliyordu. Silahını kaldırıp güç noktasından siyah taşı çıkardı. Saatlerdir Calin içen Yıldat, güç silahıyla sarsılırdı ama kendinden geçmesi için daha fazlasına ihtiyaç vardı. Veyla, silahın güç merkezine obsidyen taşı yerleştirmişti. Gölge Kral Karanir'in taşı, bu silaha koyulabilecek en güçlü taş olmalıydı. Veyla, zihninde küçük bir not düşme ihtiyacı hissetti. Eğer evrende mor bir taş yoksa tabi...
Veyla'nın elinde tuttuğu gücü salındığı için neredeyse lavmış gibi ısınmış taşa bakarken yüzünü buruşturdu. Elindeki eldivene rağmen taş canını yakmıştı. Taş elinden yere düşerken acıyla inledi. Normalde bu kadar ısınmaması, bu kadar canını yakmaması gerekiyordu. Başka bir taş olsa bu kadar olmazdı.
Taşı hızla yerden alıp elinde çok tutmamaya çalışarak silahın güç merkezine koyduktan sonra Yıldat'a döndü. Gözleri kapalı, huzurla uyuyor gibi görünürken, vücudu için aynı şeyi söylemek zordu. Vücudunda mavi, siyah akımlar dolaşıyordu. Taşın oluşturduğu güç, henüz sönmemişti. Yine de Veyla, çok geçmeden Yıldat'ın gözlerini aralayabilecek kadar güç toplayacağını biliyordu. Sandığından daha bile güçlü bir Xalia'ydı, anlayabiliyordu. Bu sebeple kemerine yaslı bıçaklardan azurit bıçağını çıkartırken eş zamanlı olarak eğilmeye başladı. Azurit bıçağını adamın kalbine yakın bir noktasına sapladı. Adamın baygın bedeninde, teni daha da solmaya başlarken bıçağın temas ettiği noktadan vücuduna doğru sarı çizgiler yol alıyordu. Veyla geri dönüp de bıçağı çıkartana kadar baygın kalacaktı ve bıçağı çıkardıktan sonra kendine gelmesi dakikalar alacağı için, işin bıçak kısmını bilemeyecekti. Calin ve güç silahı yüzünden baygın düştüğünü, oldukça küçümseyici bir tondan söyleyecekti ve aradaki zaman farkı aptal Yıldat'ın bile ilgisini çekemesin diye acele etmesi gerekiyordu.
Veyla, Terraların yaşam alanı, Nixsus'un Tesha mıntıkasına vardığında, voltriderıyla çok yaklaşamayacağını bildiğinden çok yakınlaşmadan indi. Kendi mor voltriderıyla bu kadar bile yaklaşamayacağı için, bir başka Xalia'dan ödünç alması gerekmişti. Başka biri 'çalmak' olarak tanımlayabilirdi ama Veyla, Xalia'dan rica (!) ederken iyimser yaklaşmıştı. Neyse ki borcunu ödemesi gerekmeyecekti. Ortada alacaklı kalmadıysa, borç da olmazdı.
Kendisiyle birlikte voltriderdan inen kelebeklerine baktığında uçuşarak voltridera döndüler. Kanat çırptıkça onlarcasına, yüzlercesine bölündüler ve her biri çantanın içerisinden küçük güç kürelerini alarak çıktılar. Güç kürelerinin ortalarında kırmızı Ignis taşları vardı. Alev taşı. Zorka gibi alev saçanlar, silahlarında bu taşı kullanmakla birlikte, bu taşla güç kazanmazlardı. Sadece bu taşın gücünü kullanırdı çünkü bu taş, alevle yanmaz, zarar görmez, hatta çoğunlukla alev dağlarında, yamaçlarında bulunurdu. Veyla, varsa bile bu taştan güç alan, bu taşla gücü artan bir Xalia tanımıyordu. Oysa vardı, Alkar Harzem, bu taştan güç alırdı. Nix'ten oldukça uzakta, Harzem şehrinde. Zamanında, artık Nixsus'ta yaşayan, ölmeden önce Zorka'nın yönetiminde olan Volka mıntıkasında yaşayan ateş bükücü Xaliaların bir kısmı da Harzem şehrinde yaşardı. Sonra şehre siyah ölüm gelmiş, siyah ölüm ise sadece ölümsüzlerle bir arada barınabilmişti. Harzem'de ise artık tek ateş bükücü, şehrin sahibi ölümsüz Alkar Harzem'di. O da ölümsüz olmasa, orada barınamazdı.
Veyla, Terraların doğa ortamında yaşama tercihlerine bugün itibarıyla saygı duyuyordu. Görü için geldiklerinde ve kehanet duyduklarında, vücuduna yapışıp duran sarmaşıklardan, otlardan, topraktan ve toprakta yaşayan küçük hayvanlardan bir hayli rahatsız olmuş, sonrasında o sarmaşıklara bela olmak üzere kendisine yeminler etmişti ama şimdi oldukça memnundu. Doğal alanda, saklanabileceği, kendisini sakınabileceği birçok alan vardı ve teknolojiden uzak durmaları, onları korunmasız hale getiriyordu. En azından teknolojiyle korunmasız haldelerdi, yoksa büyüyle, bir hayli korunaklıydılar. Nixsus şehrinin dış sınırlarının ise teknolojiyle oldukça korunduğu düşünülürse, şehrin içinde, şehrin sahibine saldırmaya kimsenin cesareti olmadığından, Terraların da teknolojiye ihtiyacı yoktu. Oysa bugün, biri cesaret edecekti. Veyla cesaret edecek, sonuçlarına ateş bükücüler katlanacaktı. Zorka'nın ölmesi yetmemişti. Veyla Zorka soyunda kimsenin kalmamasını istiyordu. Veyla için, bir ateş bükücüyü öldürmek, bir şehir dolusu Azrit'i öldürmekten bile zordu. Zorka'nın oğlunu öldürürken ateşini çağıracağı bir zaman vermemişti. Bu sebeple kendi işini Gölge'ye gördürtmek istiyordu. Böylelikle, alenen amacını belli etmiş de olmayacaktı. Ateşten haz etmez, mecbur kalmadıkça yaklaşmazdı.
Bir Terra bile Veyla'yı fark etse, Veyla'nın kelebekleri gibi onlarcasını, yüzlercesini karşısında görmeye başlardı. Bir şehir dolusu Azrit'le bile baş edebilirdi ama Terralar... Fark edilmese iyi ederdi. Yoksa etrafında gördüğü her şey onu içine çekmeye başlar, Terralar ile savaşmaya çalışmadan doğa ile savaşmaya başlardı. Terralar belki görmezdi ama doğanın da gözünün açık olup olmadığını bilmiyordu. Veyla hiçbir zaman doğayla iyi anlaşabilen bir Xalia olmamıştı. Oysaki, kendisinin doğanın döngüsünü tamamlamak üzere bulunmaz bir nimet olduğunu düşünürdü. Doğa yaratıyor, Veyla ise yaratılanları doğaya geri gönderiyordu. Bu döngü olmak zorundaydı. Doğa kendisine teşekkür etmeliydi ama pek ediyormuş gibi değildi.
Veyla, doğal alanların, kendine ait gücü olduğunu biliyordu. Bazı mağaralar, göller ve benzeri alanlar, doğanın büyüsü ile varlığını sürdürürdü. Doğa varsa, büyü vardı. Büyü varsa, güç vardı. Doğanın gücü ise, bazen sesli, bazı yerlerde sessizdi. Veyla, burada da doğanın müdahaleci bir gücü olup olmadığını bilmiyordu. Birkaç adım atmaya kalkmadan, kötü niyetini fark eden doğanın toprağın içerisinden Veyla'ya uzanmasını ve onu çekmesini istemezdi. Bir kere, yine girmemesi gereken bir yere, çok iyi hatırlamıyordu, belki meraktan, belki gereklilikten girdiğinde, az daha ölümsüz ömrünü toprağın altında böcekler ile bir arada geçirmek zorunda kalacaktı. O günden beri doğanın ses çıkardığı doğal alanlarda saygılı olmaya çalışırdı. Veyla için bu zordu, ama yapardı. Herkesle, her şeyle savaşılırdı ama doğayla savaşılmazdı. Doğadan gelen, elbet doğaya dönerdi.
Temkinli adımlar atarken, dev bitkilerin ardında kalmaya dikkat ediyordu. Her an, bitkilerin arasından Veyla'nın kendisine koşana kadar ince bacak sayısını sayabilmeyi hiç beceremediği büyük bir böcek cinsi bir Luna ya da başkaca tehlikeli bir Luna çıkabilirdi. Doğa güzeldi ama bazı canları, bir hayli çirkindi. Veyla, çirkin olan hiçbir şeyi sevmezdi. Güzel olanlara ise, en azından gözlerinin zaafı vardı. Nefret ettiği Gölge Kral Karanir'e bakan gözlerinin memnun kalması, bundandı.
Kelebekleri ışıldamayı bırakıp dev bitkilerin arasından neredeyse görünmeyerek uçmaya başladıklarında, Veyla patlamalar başlayana kadar ağır ağır ilerlemeye devam etti. Patlamalar başladığında ve ilgi dağıldığında, varmak istediği yer belliydi. Bugün için tek planı, Volka mıntıkasının sonu olmak değildi.
Oldukça ilgi çekici bir dış görünüşe sahip olmak onun suçu değildi ama sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığı anlar oluyordu. Bu sebeple, dış görünüşündeki mor renk oranını bir hayli azaltmak zorunda kalmıştı. Saçına peruk takmış, kendisine ihanet ediyormuş gibi hissetse de üstüne giydiklerinde herhangi bir detayının mor olmamasına dikkat etmişti ama gözleri, örtemediği tek rengiydi. En azından büyüyle ışıldamadıklarında, daha az dikkat çekiyorlardı. Peruk takma zorundalığı, kendisine ne kadar yakıştığını fark etmesiyle zevke dönüşmüştü. Üstündeki saçma sapan bulduğu görüntü karmaşasını, Terraların giyim tarzına borçluydu. İlk bakışta anlaşılmamak için, onlar gibi giyinmişti. Aralarından dolaşmıyordu ama Terralar da ağaç evlerinde oturan Xalialar değildi. Muhtemelen birçoğu bu dev bitkilerin arasında bir yerde, ya besin topluyor ya da büyüyle yetiştiriyordu. Veyla, önünden giden, güç küresi taşımakla değil de ona yol göstermekle görevli birkaç kelebeğin onay verdiği yollardan ilerliyordu. Kelebekleri ondan önce varıyor, güvenliyse ilerlemeye devam ediyor ve Veyla'ya olası yol ihtimalleri çıkartıyordu.
Bileğinde bir ıslaklık hissettiğinde doğayla iyi anlaşma fikrine sadık kalmakta zorlanarak hızla ardına döndü. Bir sülük ya da benzeri bir canlıyla karşılaşacağını sanırken iki başlı bir yılanla karşılaştığında nefesini üfledi.
"Neyse ki onlar kadar çirkin değilsin."
Yılan, ne dediğini anlamış gibi başlarını büktüğünde Veyla gözlerini devirdi. "Alınma."
"Dur! Seni yakalayacağım..."
Veyla, bir çocuk sesi duymasının hemen ardından, uzun çimler arasından koşarak çıkan Terra çocuğuyla göz göze geldi. Çocuğun yüzü gerilirken saçından düşmek üzere olan şapkasını düzeltip kaşlarını kaldırdı ve gözlerini kırpıştırdı. Bu yaşlarında, büyülerini kullanmayı pek bilmezlerdi ama yine de çığlık atması Veyla'nın istemeyeceği bir şey olurdu. Her çocuğun ortak ve özel bir büyüsü vardı, çığlık atarlardı. Sinirlendiklerinde, mutlu olduklarında, korktuklarında, acıktıklarında, her zaman ölmek üzerelermiş gibi çığlık atarlardı ve Veyla çığlıklarını haklı çıkartmamak için kendisini zor tutardı.
Veyla, eğilip yılanın iki başının yakınlarından tutarak kaldırdıktan sonra "Ben yakaladım." deyip yılanı başlarından tutarak ikiye ayırdı. Yılanın iki ayrılmış vücudunu çocuğa doğru uzatırken "Al, artık sana zarar veremez." dedi. Çocuğun gözleri git gide irileşirken yüzü buruşmaya başladı. Çığlık atacağını anladığı gibi Veyla yılanı bir kenara atıp hızla çocuğun ağzını kapattı. Çocuğun elleri, eldivenli de olsa Veyla'nın ağzını kapatan ellerini bulduğunda Veyla yüzünü buruşturup elini çekecekti ama çocuk bileklerinden tutup Veyla'nın parmağını ısırmaya başladığında acıyla inledi. Ölümsüz ömründe, birçok hasar görmüştü ama terra çocuğu ısırığı... Gurur kırıcı derecede canı acımıştı.
Elini çocuktan kurtarıp "Ne yapıyorsun be manyak?" diye sorarken eldivenindeki diş izlerine baktı. Terraların sivri dişleri, henüz çocuk olmasına rağmen bile eldivenini parçalamış, tenine ulaşmıştı. "Eldivenimi mahvettin." diye söylendikten sonra çocuğa öfkeyle baktı. Çocuk canını sevmiyor olmalıydı. Veyla, ilgi çekmemek için onların kılığına bile girmiş, Veyla'nın tabiriyle kendisini ormanda bir dal, yaprak yığınına çevirmişti ama bu çocuk, Veyla'nın sessizliğini bozdurmak üzereydi.
Çocuk sinirle yılanın parçalarını gösterdi. "O benim hayvanımdı!"
Veyla, ellerini kaldırıp mahcup bir edayla sırıttı ve tek kaşını kaldırdı. "Sen onu kovalamıyor muydun?"
"Kovalamaca oynuyorduk!"
Veyla üfleyip ellerini havada savururken "Ama bu yanlış anlaşılmanın sebebi sensin!" diye sitemlendi. Çocuğa yardımcı olursa, bir an önce gitmesini sağlar, sanmıştı ama çocuğa yardımcı olmaktan çok zarar vermişti. Zarar vermek alışkın olmadığı bir şey değildi ama bir çocuk, başa gelebilecek en büyük belalardan biriydi. Şimdi ağlamaya ve ailesini çağırmaya başlarsa, Veyla'nın tüm planları suya düşerdi.
Çocuk çığlık atmaya başlayacakmış gibi dudakları aralandığında Veyla hızla kelebeklerinden birini gösterdi. "Sana benimkini versem? Hem bak çirkin gözükmüyor." dediğinde kelebeği hızla Veyla'nın arkasına geçti. Veyla gülerek ardına bakarken "Tamam korkma, seni vermem. Dalga geçiyorum." dedi. Kelebeği rahatlamış gibi yeniden uçuşmaya başladı. Veyla'nın bu hayatta vazgeçemeyeceği az şey vardı, biri de kelebekleriydi.
"Senin gözlerin niye benimki gibi değil?"
"Büyüyle yaptım." dediğinde hızla Veyla'ya yaklaşıp hevesle "Benimkileri de..." dediği gibi Veyla işaret parmağının ucunu çocuğa götürüp geriye doğru ittirirken hızla "Hayır." dedi. Çocuk oflayıp ayağını sitemle yere vurdu.
"Ben yılanımı istiyorum!"
Veyla nefesini üflerken ellerini dizlerine yaslayıp çocuğun boyuna doğru eğildi. Şirince gülümsediğinde, terra çocuk bir anlığına sevgi dolu cümleler duyacak sandı. Terra şehirlerinde hep öyle olurdu. Çocuklar, aileler, ailesizler, herkes sevgi dolu olurdu ve karşısındakinin de bir Terra olduğunu sanıyordu. Yılanı ikiye bölen bir tanesi... Belli ki yılana pek de sevgi dolu değildi.
"Bana bak ufak yaratık, seni yılanına kavuştururum. Git, orman yılan dolu. Bul birini ve benden uzakta kovalamaca oyna."
Çocuk şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdığında Veyla üfleyip gözlerini gökyüzüne çevirdi. Kendi kendisine "Erya olsa ne yapardı?" diye sorguladı. Sevgi dolu bir ezik olmak çok zordu ama bu çocuğun başına bela olmasını istemiyorsa, susturmalıydı. Öldürürse, Terralar peşini bırakmazdı. Gölge de duyarsa, alevlerden bile daha çok öfkelenirdi. Belli ki Gölge'nin çocuklara zaafı vardı, kendisine bir şey attıklarında bile sevgiyle dönüş yapmıştı. Sevgiyle... Evet, o gün Gölge'de gördüğü şey buydu. Öyle bir adamda bile sevgi vardı. Bu da Veyla için rahatsız edici derecede şaşırtıcıydı.
İç çekip yeniden çocuğa baktı. Çocuğun dolu gözlerini ve ağlamak üzere olduğu belirten titreyen dudakları gördüğünde kaşları kalkarken baygın bir şekilde baktı. Şu kadar küçük bir sıkıntıya bile ağlayacaksa, Zenith onun için uygun bir gezegen değildi. Belki de yaşamıyla birlikte hassas acılarına son vermek, onun için yapabileceği en iyi şeydi ama Veyla'nın iyilik anlayışı, Gölge'ninkiyle ya da Terralar'ınkilerle örtüşmediğinden, kendisi gibi değil de Erya gibi davranmaya çalıştı.
"Sana başka bir yılan bulabiliriz. Her yer yılan. Seni koruduğumu sanmıştım."
"Ben iki başlı istiyorum! Hepsi üç başlı! İki başlı bulmak çok zor."
"Sana iki başlı bir yılan bulup getireceğim."
Çocuk hızla gözyaşlarını sildiğinde ve ilgilenmeye başladığında Veyla gülecek gibi oldu. Belki, bu gezegene o kadar da uyumsuz değildi. Şartlara uyum sağlamayı biliyordu.
"Ne zaman?"
Veyla, dudağını büküp düşünür gibi bakarken yalanının ne kadar vadeli olacağına karar verdi. "Yarın."
"Yarın mı?" derken çocuğun yeniden yüzü düşmüştü. Veyla doğrulurken gözlerini ardına, biraz önce ilerlemeye çalıştığı alana çevirdi. Büyük bitkilerden ilerisini göremiyordu ama patlamaların birazdan başlaması gerektiğini de biliyordu. Fazla oyalanamazdı ve bu küçük yaratık, sinirlerini git gide bozuyordu.
"Ama yarına daha çok var!"
Oysa Veyla, kabul etmesi için kısa vadeli yalan söylemişti. Birazdan dese, peşine düşeceğini düşündüğü için 'yarın' demişti. Veyla gözlerini ona çevirip "Kendin söyledin, iki başlı zor bulunuyor. Eğer daha erken bulursam, daha erken getiririm." dediğinde çocuk birkaç saniye düşündükten sonra yavaşça başını onaylar şekilde salladı. Dudakları kıvrılırken neşeyle gülmeye başladığında, Veyla çocuğa ölü yılanı gösterdi. Neşe sevmezdi.
"Yılanın öldü. Ne bu mutluluk?"
Çocuk, yılana bakarken neşesi sönecek gibi olduğunda Veyla, bunun daha kötü bir şey olduğuna karar verip hızla çocuğun omuzlarından tutarak ardına çevirdi ve ellerini hızla çekti ve kendince telkin etti. "Şş, boş ver. Ölüm de doğanın bir büyüsü. Hadi, git." dedi. "Yarın yılanını getireceğim."
Çocuk gitmek yerine uzun çimlerle oyalanmaya başladığında Veyla sızlandı. "Hadi ama!"
Çocuk, uzun çimlerden kopardığı bir şeyi Veyla'ya uzattığında Veyla refleks olarak bir adım geri çekilip hızla ellerini çocuğa kaldırdı. Neyse ki mor büyüsünü çağıramadan çocuğun saldırma niyetinde olmadığını fark edebilmişti ama ne niyetinde olduğunu anlayamamıştı.
Kaşları kalkmakla çatılmak arasında bir noktada kalırken anlayamayarak baktı. "Bu ne?"
Çocuk neşeyle gülüp elinde tuttuğu çiçeği salladı. "Sen şapşal mısın? Çiçek işte!"
Veyla'nın yüzü daha da dehşete büründü. "Şapşal mı?"
Çocuk gülerek başını onaylar şekilde sallarken omuzlarını iki yanına sallıyordu. "Çok garipsin ama seni sevdim."
Veyla'nın gözleri de irileşti. "Sevmek mi?"
Çocuk çiçeği tekrar sallayıp "Şunu alacak mısın artık? Bak, senin büyüyle yaptığın gözlerin gibi mor. Sevmedin mi?" diye sordu. Veyla, temkinle elini uzatıp çiçeğin ince dalından tutarken "Bununla ne yapacağım ki?" diye sordu. "Bilmiyor musun? Lumpkin çiçeği onlar. Şans getirir. Sana teşekkür etmek için verdim."
Veyla "Öncelikle..." dedikten sonra alayla güldü. "Emin ol, şansa hiç ihtiyacım yok."
Çocuk kaşlarını kaldırdığında, Veyla'nın oturup ona uğursuz kelebek unvanını anlatmaya zamanı olmadığı gibi çocuğun yeniden çığlıklar atmaya başlamasını da istemezdi. Muhtemelen onlara anlatılan korku hikâyeleri arasında Veyla'nınkiler de vardı.
"Ayrıca, öldürdüğüm yılanının yerine yenisini bulacağım, diye bana mı teşekkür mü ediyorsun?"
Veyla, çocukları büyük canavarlardan farksız olarak görürdü ama şimdi daha çok aptal olarak görmeye başlamıştı ve büyük aptallardan da farksızdılar.
"Annem, doğa hep yerine koyar, der. Doğa da bizden alır, topraktan alır, havadan alır, bazen üstümüze ölüm yağdırır ama hep yerine koyar. Biz de doğayı sevmeye devam ederiz."
Veyla, çocuğun sevgi dolu bir neşeyle anlattıklarına karşılık baygın bir şekilde bakarak kaşlarını kaldırdı. "Ee? Yani?"
Çocuk nefesini üfledi. Birinin duymasından endişe eder gibi kısık sesle "Sen aptal mısın?" diye sorduğunda Veyla, neyden çekindiğini anlayamayarak etrafına bakarken sinirden mi bilmez, güldü. Terralar kibar yetiştirilirdi, bu sebeple çocuk ailesinden birinin duymasını istememişti. Aptal bulduğu çocuk da, onu aptal buluyordu. İkisinin de sebepleri farklıydı. Veyla, güzel duyguları ve çabaları anlayamıyordu, çocuk ise Veyla'nın anlayamamasını anlayamıyordu.
"Her şeyin dengesi vardır. Kötü kadar iyi de vardır. Özür kadar da teşekkür. Sen bana kötülük yaptın ama sonra da iyilik yapmak istedin. O yüzden artık seni seviyorum."
Veyla, "Sevgi, ağızda bir şeker değildir. O kadar kolay dile getirme." dedikten sonra çiçeği gösterdi. "Bunu da ileride yere atacağım."
Çocuk alınmadan neşe saçarak başını iki yana salladı. "Yılanı getirdiğinde, tekrar veririm."
Veyla, yüzsüz sevgi gösterisine karşı üfleyerek gözlerini devirdi. "Onu da yere atarım."
"Yani ben sana, sen de toprağa hediye etmiş olursun." deyip zıplaya zıplaya ardını döndüğünde Veyla iyi bir şey yaptığı sanılmasın diye telaşla "Öyle bir şey değil..." diye açıklamaya çalışırken çocuk dinlemeden elini neşeyle salladı. "Görüşürüz garip ama tatlı şey."
Veyla, ciğerinde nefes bırakmayana kadar üflese de hızla "Bir süre ormandan uzaklaşma." dediğinde çocuk anlayamayarak baksa da "İşim bitmedi zaten." dediğinde Veyla rahatlamış hissetti. Bir saniyeliğine rahatlaması, kendisini rahatsız hissettirdi. Birazdan onlarca Terra'nın belki de ölmesine sebep olacaktı, şimdi bir çocuğunun uzak kalıp kalmamasının bir önemi olmamalıydı ama yine de, uyarma ihtiyacı hissetmişti.
Çocuk gülümsedikten sonra uzun çimlerin arasına girip gözden kayboldu. Veyla ardından birkaç saniye baktıktan sonra gözlerini elinde tuttuğu tek dal çiçeğe çevirdi. Çiçeğe kendisine zarar verebilir bir yaratıkmış gibi uzağında tutarak baktıktan sonra gözlerini devirip yere attı.
Küçümseyerek "Hediyeymiş." diye homurdandıktan sonra ilerlemeye devam etti. Birkaç adım attıktan sonra rahatsız bir hissiyatla duraksadı. İleriye baktığı birkaç saniyenin ardından sinirle inleyip ardına döndü. "Rengi bana benziyor." diye bahane ettikten sonra yerden çiçeği aldı. Hem de toprağa ya da başka birine hiçbir şey hediye edesi yoktu. Kendisinde kalsa daha iyiydi. Çiçeği saçına taktı. En azından Terra görüntüsüne yardımcı olurdu.
Saçlarında çiçekle birlikte ilerlemeye devam ederken söylenmeye devam etti. "Garip ama tatlı şey mi? Garibi anlarım da... Ben mi tatlıyım?" derken kelebeklerinden yakınında olana baktı. "Tatlı değilim, öyle değil mi?"
Kelebek, kanat çırpmak dışında bir şey yapmadığında Veyla sıkkınlıkla üfledi. Kendisine 'korkunç', denmesini severdi. Uğursuz, denmesini severdi. Tehlikeli, hatta acımasız, denmesini severdi ama ilk defa tatlı, deniliyordu. Aksi olmak için her şeyi yapmasına rağmen.
Kelebeklerinin gösterdiği yoldan ilerlerken "Başka bir yaratığın olmadığına emin olun." diye uyarma ihtiyacı hissetti. Belli ki tehlikeli Lunalar'dan ya da büyümüş Terralar'dan daha büyük bir sorundu çocuklar.
Terraların yaşam alanının etrafından ilerlediği ormanda gittikçe yükselen patikada dev bir ağacın arkasına gizlenirken, arkada birkaç kelebeği bir Luna'nın hakkından geliyordu. Buraya kadar birkaçıyla karşılaşmış, öldürmeden etkisiz hale getirmeye çalışmıştı. Genelde öldürmeyi bildiğinden, bayıltmakta zorlanıyordu ama kelebekleri daha iyi başarıyordu. Terralar, büyü izini takip edebilirlerdi. Bu, Veyla'nın kıskandığı güçlerden biriydi. Veyla, yapabiliyorsa bile nasıl yapacağını bilmiyordu. Terralara benzer büyü özellikleri vardı ama belli noktalarda ayrılıyorlardı. Terralar, bir büyünün kime ait olduğunu öğrenebilirlerdi. Veyla ise öldürürse, büyüsü takip edilebilir ve sonrasında Gölge haberdar edilirdi. Bu sebeple, patlamalarla oluşan ateşler yeterince çağrışım yapmazsa diye, güç kürelerine, Volka şehrinden çaldığı Ignis taşları yerleştirmişti. Taşlar, Volka şehrindendi ve Terralar, bu saldırıyı ateş bükücülerin yaptığına emin olacaktı.
Kelebekleri, olabildiğince yükseldikleri gökyüzünden güç kürelerini bıraktıktan sonra hızla uzaklaşacaklardı. Veyla, toplantı alanı olduğunu düşündükleri, daha büyük ağaçlara saldırılmasını özellikle istemişti. Böylelikle, toplantılara katılmaya yetkili, güçlü ve yetişkin Terralar, Veyla şanslıysa ölmüş, şanslı değilse zarar görmüş olacaktı. Hem de onun yaptığı anlaşılırsa, çocuklara saldırmadığı için Gölge'nin biraz olsun insafına sahip olabileceğini umuyordu.
Patlamalar başladığında, Veyla oluşan kargaşayı sırıtarak izledi. Yeşiller arasında, gölge toz bulutları sonra ise, kırmızılar ağır basmaya başladı. Toz bulutlarından çıkan Terraların bir kısmı, saldırıların yayılma olasılığına karşı mıntıkanın yaşam alanına doğru yol alıp savunmaya hazırlanırken, bir kısmı da alanda kalarak patlama sebeplerini anlamaya çalışıyordu. Çığlıklar yükselirken, Veyla'nın etrafında hissettiği rüzgâr arttı. Terralar güçlerini kullanmaya başlıyordu. Bazıları, gökyüzünden düşen güç kürelerini fark edip ellerini kaldırarak müdahale etmeye başlarken, birkaçı da çoktan patlamış güç kürelerinin oluşturduğu zararı kontrol altına alma çabasındaydı.
Veyla, doğal alan olması sebebiyle hızla yayılan alevleri izlerken oldukça uzak olmasına rağmen birkaç adım geriledi ve yutkundu. Gözlerini alevlerden alması gerekiyordu ama bunu yapmakta birkaç dakika gecikti. Alevlerin ardındaki çığlıklar, zihnine saldırırken başını onaylamaz bir şekilde sallayıp kendisine gelmeye çalıştı. Ellerini önce yüzüne doğru getirip gözlerinin gördüklerine mani olmaya çalışırken gözlerinin kapanması, hayal gücünü çalıştırmaya başladı. Bir anıda uyanmaktan korkup gözlerini hızla açtı ve en azından bir işe yaraması için ellerini kulaklarına götürüp bastırdı. Çığlıkların nereden geldiğini anlayamıyordu. Gördüklerine göre Terralar hızla kontrolü ellerine alıyor, kimsenin zarar görmemesini sağlıyordu ama Veyla hiç susmayan çığlıklar duyuyordu. Çığlıkları, karşısındaki görüntü değil de zihni, kulaklarına iletiyor olmalıydı çünkü kulaklarını kapatmak işe yaramamıştı.
Etrafındaki ağaçlar eğilip bükülmeye başladığında fazla zamanı olmadığını biliyordu. Terralar, doğayı geri çekiyordu. Alevlerin yayılmasına engel olmak için toprağı, yerden oynatıyorlardı. Veyla hızla ilerlerken neredeyse yürüyen ağaçları, ilk defa görüyordu. Terralarla pek karşılaşmadığından, büyülerini de pek izleme şansı elde edememişti ama söylenildiği kadar vardı. Veyla, mor kelebeklerine baktı.
"Biz de fena değiliz."
Mor kelebekleri "E tabi." der gibi ışıldayarak Veyla'nın etrafında uçuştukça birleşip sayıca azaldılar. Biraz önce saldırırken ne kadar fazla olsalar, o kadar iyiyken artık azalma, gizlenme vaktiydi. Veyla, geri çekilen doğanın ortasında kalmamak için yamuk bir hiza ile ilerledi. Yoksa, Terralara el sallamak zorunda kalırdı.
Bir süre sonra istediği yere vardı. Alevlerin, gelmemiş olduğu için ormanın geri çekilmediği alana bakarken kelebeklerinden biri önden ilerliyordu. Veyla, büyü duvarının başladığı yeri hatırlıyor gibiydi ama emin olmak zorundaydı. Gölge'nin taşı ile güçlenen büyü duvarına çarparsa, gözlerini tepesinde onu izleyen Gölge ile açabilirdi. Gölge, saldırıları duyduğu gibi gelirdi. Hatta duymuş da olmalıydı. Bu da Veyla'nın fazla süresi olmadığını, gösteriyordu.
İlerideki kelebeği mavi elektrik akımıyla titreyip sönerek yere düştüğünde Veyla duraksadı. Diğer kelebeklerine baktığında, hızla yayılmaya başladılar. Büyü duvarının ne kadar alanı kapladığını anlayabilmek için büyü duvarını ilerledikçe denerlerken sonunda dört köşesini belirlemiş, Veyla için havada asılı durarak gösteriyorlardı. Veyla, alan içerisinde kalan korunmak için gayret gösterilen binaya en yakın kısma geçti. Elini, büyü duvarına doğru kaldırırken büyüsünü çağırdı. Mor büyü duvara çarptığı gibi sönüp giderken Veyla sıkkın bir nefes aldı. Gölge'nin büyüsüne karşı çaresiz kalıyordu. Kendisinden güçlü bir büyü olmasına alışkın değildi. Gözleri, artık yakından bakabildiği tek katlı, penceresiz, dört tarafı siyah materyalden yapılmış binadayken içerisini göremiyordu ama duyabiliyordu. Etrafındaki rüzgâr uğultusunun ardında, rahatsız edici bir ses vardı. Gözlerini kısarak baktığında binaya yakın toprağın hareketli olduğunu görebiliyordu. Toprak, belli belirsiz sarsıntılarla toz kaldırıyordu. İçeride her ne, her kim varsa titreşim saçıyordu. Belki de güç kullanıyordu. Akşam karanlığında, kelebeklerini de ışık saçacak kadar yaklaştıramadığı için üfledi. Gözleri, ara ara parlayan duvarlardayken kaşları kalktı. Veyla demir sanmıştı ama duvarlar, obsidyenle kaplıydı. Burada her ne varsa, biri giremesin ya da orada bir şey varsa kaçamasın diye Gölge kendi gücünü ve taşını kullanıyordu.
Veyla, büyü duvarının merkezini aradı. Merkezinde, büyü dalgaları bir sarmal gibi birleşirdi ama bu karanlıkta tespit etmek güçtü. Voltrider gürültüleri duymaya başladığında Veyla gözlerini, sol tarafında ve uzakta kalan alana çevirdi. Yangınlar kontrol altına alınmıştı. Gelenler ise Gölgeler olmuştu. Veyla saatini Yıldat'ın yanında bırakmıştı. Muhtemelen saatlerine de çağrı gitmişti. Dönüş yapmazlarsa ya da çağrılarına uymazlarsa, saatlerden nerede olduklarını Gölge öğrenebiliyordu. Bu sebeple, kendisi gider ya da birini yollarsa, saatiyle beraber Veyla'nın da orada olması gerekirdi.
Veyla, eldivenini çıkarıp işaret parmağını yavaşça büyü duvarına uzattı. Gölge, Nixsus savaşlarındaki büyü duvarından geçmeyi başarmıştı. Bir süre boyunca, güçsüz kalmıştı ama başarmıştı. Gölge'nin taşıyla güçlenmiş büyü duvarı Veyla'nın işini bir hayli zorlardı ama ihtimali var mı, diye merak ediyordu. Ötesine geçtikten sonra bir süre baygın hale gelse bile, büyüsünü yeterince kullanırsa ötesine geçebilir miydi?
Nasıl bir acı olduğunu anlayıp büyü duvarının gücünü tespit etmek üzere işaret parmağını büyü duvarına değdirdiği gibi vücudu kasılırken yüzü buruşmaya başladı. Parmak ucundaki acı, vücudunu esir alırken gözleri kızarmaya başlamıştı. Mor gözleri ışıldamaya başlarken katlanma çabası içerisinde işaret parmağını daha ileri bir noktaya taşımaya çalıştı. Büyü duvarının derinliğini bilmiyordu. İnce bir duvar ise, geçmesi daha kolay olurdu ama işaret parmağını ilerlettikçe vücudu acıyla kasılıyordu. Bir anda acı kesildiğinde, gözleri kırpışırken kasılan çenesi ve vücudu gevşemeye başladı. Büyü duvarının kalkışıyla yüzüne çarpan rüzgâr saçlarını geriletirken Veyla'nın gözleri etrafında döndü. Elini ileriye uzattığında, canı acımamaya devam etti. Büyü duvarı gerçekten kalkmış, ya da daha ileri bir noktaya taşınmıştı. Büyü duvarı yeniden dalgalanmaya başladığında Veyla hızla geri çekildi. Kısılan gözleri, büyü duvarı ile Gölge'nin de olduğu mıntıka arasında gezmeye başladı. Her ne olduysa, Gölge geldikten sonra olmuştu.
Anlamaya başlıyordu. Gölge'nin Terraları yanı başında değil de daha uzak bir noktada tutmasını da anlıyordu. Terralar, burada her ne varsa onu korumakla görevliydi ve Gölge'nin yanında gölgenin taşıyla koruyamıyorlardı. Obsidyen, Gölge yakınlarda oldukça gücünü ona veriyordu. Belli ki Gölge buna mani olamıyordu. Bu sebeple Gölge yakınlardaysa, büyü duvarına güç veren taş, Gölge'ye yöneliyor ve büyü duvarı zayıflıyordu. Taş, tek başına durmakla güç veremezdi. Bir Terra'nın yönlendirmesi gerekirdi. Kehanet ısmarladıkları Terra'nın gücünün bir kısmının nereye gittiği belliydi. Gölge'nin taşıyla büyü örüyordu. Yerinden oynayamaması bu sebepleydi. Uzaklaşırsa büyüsü zayıflar, duvar kalkardı. Böylelikle içerideki obsidyen alanı aşarsa, çıkar, dışarıdaki ise obsidyen alanı aşarsa, içeri girerdi.
Gölge, buradayken içeri girip bakmayı düşündü ama duvar dengesizdi. Gölge'nin konumuna göre bile değişiyor olabilirdi. Ya da Gölge gücünü kullandığında, istemsiz bir şekilde taştan da güç çağırıyor olabilirdi. Öyle anlarda dengesizleşen büyü duvarına güvenerek içeri girerse, büyü duvarı yeniden oluştuğunda içeride kalmak zorunda olabilirdi. Şimdi, bu karanlıkta belki önemsizdi ama ertesi gün, orman gezintisi yapmak isteyen Terralara el sallamak zorunda kalırdı. Gölge yeniden gelip de taştan güç çağırmadan ya da o kehanet veren Terra büyü duvarını indirmeden çıkamaz, adeta hapis kalır ve yakalanırdı.
Büyü duvarı yeniden sımsıkı oluştuğunda Veyla, ardına geçmediği için memnundu. Belki de gerçekten biraz önce Gölge, gücünü kullanmış olduğundan büyü duvarı dengesizleşmişti. Şimdi ise artık kullanmıyor olmalı ve büyü duvarı yeniden güçlenmiş olmalıydı. Veyla buraya, Gölge'nin gücünü bir süre boyunca kullanmak zorunda olacağı kadar ortalığı karıştırarak girmeliydi. En azından artık, buraya nasıl girebileceğini biliyordu.
**
"Veyla?"
Veyla, büstiyerini hızla üstünden geçirirken hafifçe başını yana çevirdi. Yıldat, ardında, yataktaydı. Veyla, duş almış, şimdi üstünü giyiniyorken Yıldat kendisine gelmişti. Yıldat'a sırtı dönük olduğu için Yıldat sadece çıplak sırtını görebilmişti ama Veyla da bunu kasti yapmıştı zaten. Daha fazlasını görmesine müsaade etmese de uyandığı gibi aklını karıştırmak için bu yolu tercih etmişti. Büstiyeri düzeltirken Yıldat'a döndü ve yatağa yaklaşmaya başladı.
Azurit bıçağını vücudundan çıkartalı birkaç dakika olmuştu. Duştan çıktıktan sonra iç çamaşırlarını giyinip öyle çıkartmıştı. Sonra da geri kalan kıyafetlerini giyinmeye başlamış, büstiyerini giyinmek için uyanmasını beklemişti.
Yıldat, gözlerini kırpıştırarak doğrulurken sırtını yatak başlığına yasladı ve Veyla'nın yaklaşan vücudunu izledi. Veyla, yatakta ona doğru dizlerinde emekleyerek yaklaştıktan sonra yakınlarında oturdu. Yıldat bakmayı sürdürdüğünde Veyla kaşlarını kaldırdı. "Veyla, demedin mi? Ne var?"
Yıldat tedirgin bir şekilde sırıttıktan birkaç saniye sonra heyecanla güldü ve o da kaşlarını kaldırdı. "Ne oluyor?"
Veyla bir elini yatağa yaslayıp diğeriyle saçlarının uçlarını parmaklarına dolarken başını hafifçe o yöne doğru eğdi. "Ne ne oluyor?"
"Biz..." dedikten sonra bir eli Veyla'nın ıslak saçlarına geldi. Veyla tepkisiz kalmaya çalışırken Yıldat yetinmeyip kadının yanağını tuttu. "... bir şey mi yaşadık? Ben... Sanırım çok içmişim. En son..." diyerek düşüncelere daldığı sırada kaşları kalktı. "Sen beni vurdun."
Veyla alayla güldükten sonra yataktan kalkma bahanesiyle Yıldat'ın temasından kurtuldu ama Yıldat kadının bileğinden tuttuğunda duraksamak durumunda kaldı. Veyla'yı kucağına çekmek ister gibi yönlendirdiğinde Veyla ona dönerek bileğini çekti.
"Bir şey yaşamadık tatlım. Çünkü sen bayıldın. Calin'den sonra herhalde güç silahının da etkisiyle."
Yıldat'ın yüzündeki keyif gözle görülür ölçüde azaldı. Veyla, hazır Yıldat'ın kafası Calin'den ve aldığı darbeden karışıkken birlikte olmuş gibi davranabileceğini düşünmüştü ama bu, Yıldat'ı daha talepkâr bir hale getireceğinden vazgeçmişti.
"Bayıldım mı?"
"Bayıldın. Sonra da zıbardın."
Yıldat kendisine kızar gibi iç çektiğinde Veyla başını onaylar şekilde salladı. "Sabaha kadar seni bekleyemeyeceğim için ben de hazırlanmaya başladım." deyip duş aldığı alanı gösterdi. "Ben çıkana kadar ayılmış olsaydın, bir şansın olabilirdi ama maalesef." deyip şirince sırıttıktan sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı.
Yıldat, Veyla'nın ellerinden tuttuğunda Veyla'nın eldivenleri olduğu için çekmedi. Kadına birkaç adımda yaklaşıp "O kadar içmemize gerek yok, demiştim." dediğinde Veyla, ondan nefret ediyormuş gibi bakmamaya çalıştı. Veyla "Rahatlamaya ihtiyacım vardı." diye bahane ettiğinde Yıldat'ın gözleri parladı ve anlayışla gözlerini kapatıp açtı.
"Artık rahatsan ve ben de baygın olmadığıma göre..." deyip kadını kendisine doğru çektiğinde Veyla üst vücudunu geriye doğru eğerek uzaklaşıp boynuna yönelen Yıldat'ı uzak tutmaya çalıştı. "Rahat falan değilim. Ayrıca Gölge çağırmış, gitmeliyiz. Çek ellerini üstümden."
"Yapma ama... Valdris falan halleder, neye ihtiyaç varsa."
Yıldat, bir elini Veyla'nın elinden çekip kolunu beline doladıktan sonra boynuna gömüldüğünde Veyla'nın kalbi yeniden çarpmaya başladığı için hemen tepki veremedi. Korkuyla çarpıyordu ama Valdris, kadının hoşuna gittiğini düşündüğü için Veyla'nın boynunu öpmeye başladı.
Veyla, Yıldat'ı iterken Yıldat'ın teni mor ışıltılarla yanmaya başladı. Acıyla inleyerek yatağa otururken ellerini "Tamam." der gibi kaldırdı. Veyla birkaç adım uzaklaşırken sakinleşmeye çalıştı. Hızlı nefes alış verişleri ve öfkeli gözlerle Yıldat'a bakıyordu. Eli yüzmek ister gibi boynunu kaşırken "Bir daha sakın bana sormadan dokunma!" diye bağırdı.
Öfkesiyle saçılan büyüsü, Yıldat'ın yeniden yüzünün kasılmasını sağlarken odadaki eşyalar sarsıldı ve odanın ışığı birkaç saniyeliğine kapanıp açıldı. Yıldat başını onaylar şekilde salladı. "Artık hazırsın, sanmıştım."
Veyla, öyle sanmasına müsaade etmişti. Müsaade etmek zorunda kalmıştı. Şimdi de aksine ikna etmek zorundaydı.
"Ben yeterince gevşemişken sen uyumayı tercih etmeseydin, her şey farklı olabilirdi." dediğinde Yıldat pişman bir şekilde baktı. Veyla sinirle nefesini üfledikten sonra gözlerini kaçırdı. Boynunu yüzse, teni kendisini yenilerdi ve belki de bu rahatsız hissiyattan öylelikle kurtulabilirdi.
Veyla, "Bir süre bana yaklaşma." dediğinde Yıldat nefesini sıkkınlıkla üfleyerek yataktan kalktı. "Yine başa mı dönüyoruz? Yakında evleniyoruz, farkında mısın?"
Veyla, da bir adımla Yıldat'a yaklaşıp işaret parmağını tehditkâr bir havayla salladı. "Tam da bu yüzden seni öldürmek yerine, sadece uzak kalmanı tercih ediyorum ama bir daha ben söylemeden bana dokunursan, yemin ediyorum gördüğün son şey olurum."
Yıldat, yamuk bir şekilde sırıtıp "Fena bir son olmazdı." dediğinde Veyla ters bir şekilde baktıktan sonra kuruyan dudağını ıslatıp gözlerini kaçırdı ve sakinlik dileyen bir nefes aldı. Onu öfkelendirmesi bir yandan iyi olmuştu. Böylelikle bir öyle, bir böyle davranmasını sorgulamayacak, öfkelendiği için uzak durduğunu sanacaktı. Uzun süre işe yaramasa da, bir süreliğine Veyla'yı başka bir bahane bulmaktan kurtarırdı. Planları için Yıldat'ın süren ilgisine ihtiyacı vardı ve Yıldat ancak bu şekilde ilgisini canlı tutuyordu. Veyla, tamamıyla uzak tutsa, Yıldat da ilgisini çekecekti.
Yıldat giyindikten sonra kapıda bekleyen Veyla'ya "Hemen sona ermek zorunda değiliz." dediğinde Veyla gözlerini Yıldat'a çevirdi. Boynundaki hissiyattan hala kurtulamamıştı. Tekrar duşa girmek istiyordu ama Yıldat'ı kovmadan ya da buradan gitmeden onun yanında duş almayacaktı.
Veyla, sorgulayarak bakarken Yıldat elini Veyla'ya uzattı. Yıldat, anlayışla "Belki de gerçekten yavaş ilerlemeliyiz." dedikten sonra hafifçe gülümsedi. "Benim için de ilk olur."
Veyla emin olamayarak baktığında, çok değil, birazdan Gölge'nin yanında Yıldat'ın güvenine ve şahitliğine ihtiyaç duyacağı için elini Yıldat'ın eline uzattı. Yıldat'ın gülümseyişi genişledi. Gözleri Veyla'nın saçlarına kaydı.
"Bu arada, bu ne? Yeni tarzın mı? Erya bayılacak." diyerek kadının kulağının arkasına sıkıştırdığı çiçeğe baktı. Veyla'nın aklına yeniden o çocuk geldi. Dönerken göz ucuyla bakmıştı, o çocuğu bir daha görememişti.
Veyla hafifçe omuz silkip "Hiç." dediğinde Yıldat rahatsız edici bir ilgiyle Veyla'ya bakarken başını yavaşça onaylar şekilde salladı. El ele olmaları, Yıldat'ın hoşuna gidiyordu. Veyla biraz daha bakarsa tepkisini gizlemeden edemeyeceği için önüne döndü. "Hadi, gidelim." dedi.
"Gidelim aşkım."
Veyla üflerken, Yıldat keyifle sırıtarak kapıyı açtı. Binanın, eğlence merkezinde alkol almışlar, sonrasında da yukarısındaki odalarına çıkmışlardı. Yıldat, birlikte olmak için geldiklerini sanmıştı ama Veyla planlarını tıkır tıkır işletmişti. Yıldat'ın da uçkur düşkünü bir Xalia olduğunu düşünüyordu ama bu düşüncesi bazen siliniyordu. Bazen de Veyla'nın şaşırdığı kadar duygusal ve anlayışla yaklaşıyordu. Yıldat da, Erya gibi ortalarda sevgi dolu dolaşmaya yakın olanlardandı. Veyla, Yıldat'ı da anlayabiliyordu. Veyla'nın anlayamadığı, Gölge'nin de içinde sevginin olmasıydı.
Binanın çatısındaki voltriderlarının yanına geldiklerinde Veyla, voltriderına binmeden bakışlarını Yıldat'a çevirdi. Yıldat henüz elini bırakmış, kendi voltriderına yönelmişti.
"Ben garip ama tatlı mıyım?"
Yıldat duraksarken hafifçe güldü. "Bu da nereden çıktı?"
Veyla "Cevapla." diye direttiğinde Yıldat voltriderına yaslandıktan sonra Veyla'yı süzen bakışlar attı. Veyla, Yıldat'ın onu yatağa atmak isteyen bakışlarını dağıtabilmek için gözlerini devirip voltriderına bindi.
"Tamam, cevaplama."
Yıldat gülerek voltriderına bindi. "Hayır. Birçok şeysin ama asla tatlı değilsin. Sen, bana güç silahı doğrultmana müsaade edeceğim kadar seksisin."
Veyla, birkaç saniye duraksadıktan sonra başını onaylar şekilde sallayıp voltriderını çalıştırdı. Rahatlayıp rahatlamadığına emin olamamıştı. O çocuk ilk defa Veyla'ya iyiye benzer bir hitapta bulunduğunda, Veyla garipseyerek rahatsız olmuştu. Peşinde kelebekleri gibi uçuşan müstakbel kocası ise, alakası olmadığını dile getirmişti. Yıldat, bu hayatta Veyla'yı canavar gibi görmemeye en yakın kişi olmalıydı ama o bile, iyimser bir kelimeye hak vermemişti. Veyla voltriderıyla önce yükselmeye, sonra ise ileri sürmeye başladı. İstikamet, Nixsus'un baş mıntıkası, Gölge'nin malikânesiydi.
**
Avlu terasında voltriderlarından inerlerken, Xalialar onlara yöneliyordu. Yıldat, kendilerine yaklaşan Xalialara "Ne oluyor?" diye sorduklarında, Xaliaların aslında onlara değil de Veyla'ya yöneldiklerini fark etti.
"Gölge Kral'ın emri var."
Bu, Veyla'nın beklediği ve bu yüzden hazırlıklı olduğu bir tepkiyken gözlerini devirdi ve bakışlarını yukarıya, Gölge'nin üç katlı odasının ilk katının terasına çevirdi. Gölge'yle göz göze geldiklerinde "Merhaba Kral." deyip alayla el salladı. "Yine ne oluyor?"
Yıldat da sıkkın bir nefes alıp kardeşine "Ne tüm bunlar Gölge Kral?" diye sordu.
Gölge, bakmak dışında bir şey yapmadığında, bu yeterliydi. Veyla, Gölge'yle tanıştığı ilk günden bu yana, birçok kere nefretle baktığını görmüştü ama çoğunluğu alayla gizliydi. Oysa şimdi, Gölge Kral Karanir alenen düşmanına bakıyordu. Dudakları düz bir çizgi halini almış, çenesi kasılmış, mavi gözlerinde büyü öfkeyle ışıldıyordu. Veyla, kollarına değen elleri hissettiğinde sinirle kollarını çekip "Ben gelirim." dedi.
Xalialar, Gölge'ye baktıklarında Yıldat da araya girip "Gerekirse, ben getireyim." dedi. Böylelikle en azından başkalarının değil, kendisinin temas ederek Veyla'nın daha az rahatsız olacağını düşünüyordu ama yanılıyordu. Veyla için Yıldat'ın ya da bir başkasının temas etmesinin bir farkı yoktu. Rahatsızlık, aynı rahatsızlıktı.
Gölge, Veyla'nın zihninde şimşeklerin çakmasını sağlayan bir ses tonuyla "Siz getirin." dedi. Bağırmamıştı ama Veyla'nın kulaklarına fırtınalı bir hava durumu gibi ürperti gelmişti. Veyla ona yönelen ellere döndüğünde geri çekilmeleri uzun sürmemişti. Üç Xalia da mor ışıltılar ile titremeye başladıklarında, Veyla avlu kapısına yöneleceği sırada acıyla inleyerek duraksadı. Burnuna dolan hava, zehir gibi ciğerlerine gittikçe yakarken üst vücudu öne doğru eğildi. Bir eli, gittikçe eğilmek zorunda kaldığı zemine giderken diğer eli göğsüne gitti ve nefes alma çabası içerisinde çırpınan göğsünü tuttu.
Yıldat, "Ne yapıyorsun? Gölge? Ben getiririm işte!" diye sitemlendiğinde Gölge'nin öfkeli bakışları Veyla'nın yere eğilmiş vücudundan kardeşine döndü ve kardeşinin sesinin kısılmasını sağladı. Yıldat yutkunduktan sonra iç çekip Veyla'ya baktı.
"Getirin."
Adamlar, büyüsünü kullanamamaya başlayan Veyla'nın kollarına girdiğinde Veyla, kollarını çekmeye çalışsa da güçsüz kaldığı için adeta sürüklenmeye başladı. Veyla acılar içerisinde ama öfkeyle "Sizi öldüreceğim." dediğinde Xalialar yutkunsa da Veyla'yı bırakmadılar. Emri veren, emri uygulamak zorunda kaldıklarından bile daha tehlikeliydi. Bırakmazlarsa muhtemelen, bırakırlarsa ise kesinlikle ölürlerdi.
Veyla'yı, Gölge'nin odasına getirip de geniş kapıdan geçirdiklerinde Yıldat da arkalarından gelmişti. Veyla'yı, Gölge'nin tahtının önüne doğru ittirdiklerinde Veyla ellerini zemine yaslayarak yüz üstü düşmesine engel oldu. Acı içerisinde kıvranmasına rağmen, Gölge'nin tahtının önünde doğrulmaya çalıştı. Boyun eğmeyi sevmezdi, boğun eğmezdi.
Yıldat, içeri girdiği gibi, odadaki Ashlere baktı. Hepsinin suratında ciddi bir yüz ifadesi mevcuttu. Ash, dışında. Ash, keyif alıyordu. Veyla ile işlerinin bitiğini düşünüyordu. O uğursuz kelebek, kendi kendisinin kanatlarını kırmıştı.
Valdrislerin yanına geçip "Ne oluyor?" diye sorduğunda Ash keyfine rağmen dudak bükerek "Sevgiline veda et." dedi. Yıldat, Ash'in bileğinden tuttuğu gibi çekip boğazına yapışırken "Ne saçmalıyorsun?" diye sordu. Ash, sıkılan boğazına rağmen gülüp "Kral öyle söylüyor." dedikten sonra 'Yiyorsa sorun çıkar' der gibi tek kaşını kaldırıp indirdi. Valdris, Yıldat'ın kolundan tutarken "Yıldat, Ash'le alakası yok." dedi. Yıldat, öfkeyle birkaç saniye daha baktıktan sonra Ash'in vücudunu ittirerek boğazını bıraktı ve Valdris'e baktı.
"Ne oluyor?"
Valdris çenesinin ucuyla Veyla'yı gösterdi. "Bugün Terralara saldırmış."
Güçlü bir savaşçı olabilirdi. Onlarla olsa, Nixsus'un gücüne güç katardı ve aralarından ayrılmaması yeğlerdi, yine de Kral karar verdikten sonra kimseye söz düşmezdi. Erya, üzgün görünüyordu. Veyla'yı sevmeye başlamıştı. Bir gün odasına girip de o çiçeklerin ölmediğini göreceğine inanıyordu. En, geri dönüşsüz şekilde mahvolmuş ölü bitkilerin bile canlandığını, yeniden güzelleştiğini görmüştü. Bizzat büyüsü ile uzandığı ellerinin ardında görmüştü. Veyla'nın içindeki ölü ruhun da canlanabileceğini düşünüyordu ama buna vakitleri olmadan, Veyla kendi sonunu getirmişti.
Gölge "Çıkın." dediğinde Yıldat "Gölge..." diyerek araya girdi. Gölge göz ucuyla Yıldat'a baktığında, Yıldat sıkkın bir nefes aldı. Çok üstüne gidemeyeceğini biliyordu ama hiçbir şey yapmadan da duramazdı. "Veyla hep benimleydi. Hiç kimseye saldırmış olamaz. Biz birlikteydik." derken Valdrislerin yanından, tahta doğru yönelmişti. Açıkladıkça bir Veyla'ya bir Gölge'ye bakıyordu. Veyla, ayağa kalkmayı başarmıştı. Teni, Gölge'nin büyüsü yüzünden solmaya başlamış, gözleri kapanıp duruyordu ama yine de ayakta kalmaya devam etti.
Gölge, "Çıkın." dediğinde Yıldat, "Gölge, o bana vadedilen kadın. Karam'a hâkim olabilme şansımız. Gözden çıkartılabilecek biri değil ve hiçbir suçu yok." dedi. Gölge, bir saniye geçmeden kardeşinin dibindeydi. Burnundan sinirle soluyordu. "Ya gel, müstakbel karının yanında seni de öldüreyim, ya da bir saniye içerisinde yıkıl karşımdan."
Yıldat, hazımsız ama sessiz kalmak zorunda olan bir öfkeyle baktığında Gölge "Süren başladı." dediği için sinirle inleyip taht odasından çıktı. Gölge de bu yanıtı beklediği için başını onaylar şekilde salladı. Veyla, başkaca bir kahramanlık beklemediğinden aldırmadı. Bakışlarını ağır bir şekilde Ashlere çevirdi. Ash'in keyifli bakışlarında fazla oyalanmadı. O sıra Erya ile göz göze geldi. Veyla'ya üzgün bir şekilde baktığını gördüğünde acıyla çatılıp duran kaşları hafifçe havalandı. Neden üzüldüğünü anlayamamıştı. Veyla'nın başına gelecekler için mi? Niye üzülecekti ki?
Ashler odadan çıktığında Gölge yeniden Veyla'nın karşısına döndü. Bir Xalia dışında, kimseyi odada bırakmamıştı. O da Gölge'nin emrini bekler halde, bir köşede duruyordu. Gölge, tahtında rahat bir şekilde oturuyorken, kollarını, kolluklara yaslamıştı. Dirseklerinden alt kollarını doğrultup ellerini kavuştururken Veyla ile göz gözeydi. Veyla bu halde bile rahatsız hissettiği için omzunu boynuna sürttükten sonra sıkkın bir nefes aldı. Gölge'nin büyüsünü, vücuduna yöneltmesi ya da onu öldürmek istemesinden daha büyük bir derdi vardı. Yıldat'ın boynunu öpmesinden hala rahatsız hissediyordu. His, zihnine kazındığından şimdi hiç geçmeyecek bir iz gibi boynundaydı.
Gölge'nin gözleri de Veyla'nın boynuna kaydıktan sonra yeniden gözlerine baktı ve başını hafifçe sağa yatırdı. Gözleri, kadının solmuş ve terlemeye başlamış yüzünde kapanıp duran gözlerindeyken yine de ayakta durmaya çalıştığı için "Hala yapabiliyorken başını yeterince göğe kaldır. Bir daha gökyüzünü göremeyeceksin." dedi.
Veyla, "Ben bir şey yapmadım." dediğinde Gölge bakmayı sürdürdü. Bakışları, büyüsünden bile can alıcıydı.
Veyla, nefes nefese "Ben bir şey yapmadım." dedi. "Yıldat'laydım."
"Ne tesadüf ki, tam da saldırı sıralarında."
Veyla, başını ve vücudunu dik tutmakta zorlanırken sallanıyor, dengede duramıyordu. Büyüsünü, tüm gücüyle yönlendirmediğini biliyordu. Nefes alabilmeye başladıysa, öyle olmalıydı ama mavi elektrikleri onu oldukça zorlayacak kadar da üstünde geziniyordu.
"Saldırının ne olduğunu bile bilmiyorum."
Gölge, hızla dibine geldiğinde rüzgârı bile Veyla'yı devirebileceği kadar güçsüz kalmıştı. Veyla düşecek gibi olduğunda Gölge tuttu ama yardımsever bir tutuş değildi. Kadının boynundan tutmuş, kendisine çekmişti. Kadının yüzüne doğru "Beni kandıramazsın!" diye bağırdı. "Seni de mor kelebeklerini de ayrı ayrı ezer geçerim."
"Alakam yok!"
Gözleri öfkeyle irileşirken dişleri arasından "Bana saldırdın." dedi.
Veyla başını onaylamaz bir şekilde sallarken boğazı yüzünden yüzünü buruşturdu. "Ben hiçbir şey yapmadım."
Gölge, sıktığı boynuyla birlikte onu kaldırmaya başladığında Veyla'nın parmak uçları da zeminle temasını kesmiş oldu. "Benim şehrimde, başka kimse bana saldırmaya cesaret edemez."
Veyla "Ben..." derken sesi boğuktu. "...yapmadım."
Gölge'nin kendisini güçsüz kılan büyüsü vücudunda dolanırken yetmezmiş gibi boynu sıkılıyordu. Buraya kadar da tüm tepkileri bekliyor, şimdi şaşırmıyordu. Belli bir yere kadar zevk bile alabilirdi ama Xaliaların kendisini sürüklemesini, temasa olan zaafını bildiğinden özellikle sağlamıştı ve işin bu kısmı Veyla'nın da canını sıkmıştı. O yüzden, Gölge'ye bakan gözlerinde nefreti gizleyemiyordu. Ona gösterdiği tüm kusurları, onun silahı olarak dönüyordu.
"Halkımı öldürdün."
Gölge tükürür gibi konuşuyordu. Veyla'yı kendi boyuna kadar havaya kaldırmış, yüzüne yakın tutarken boğazını sıkıyordu. Veyla yeniden güçlükle başını onaylamaz bir şekilde salladı. Yüzlerini daha da yaklaştırırken olabildiğince kasılan çenesi eşliğinde öfkeyle soludu. "Çocuklar da vardı."
Veyla'nın gözleri irileşirken, Gölge bu tepkinin neye ait olduğunu anlayamadı. Sertçe Veyla'yı yere attığında Veyla'nın elleri yere yaslandı. Çok geçmeden kalkmaya çalıştığında, Gölge ona bakmayı sürdürürken büyüsü aralarında dans etmeye başladı. Veyla, vücuduna yayılan büyüyle baş etmeye çalışırken daha fazlasına maruz kalmaya başladığında acıyla inleyerek kalkmaya çalıştığı yere yeniden düştü.
"Çocuklar?"
Gölge, Veyla'nın sırtına bakarken "Çocuklar!" diye bağırdı. Birkaç güçlü adımda yanına ulaşıp kolundan tuttuğu gibi kaldırdı. Büyüyle ışıldayan gözlerini, büyüsü gibi kadına yönlendirirken "Senin yüzünden öldüler." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde sallayıp daha yüksek bir sesle bağırdı. "Hayır, benim yüzümden öldüler. Çünkü senin gibi sikik bir ruhu şehrime soktum!"
Veyla'yı yeniden yere attığında, Veyla inatla yeniden kalkmaya çalıştı. Bir eli büyü yüzünden nefes alamadığı göğsünde, diğer eli yerdeyken "Hangi çocuk?" diye sordu. Gölge, yeniden ona yaklaşıp yüzlerini öfkeyle yaklaştırdı ve kaşlarını kaldırdı. Yüzüne doğru "Ne fark eder lan ne fark eder?" diye bağırdı.
Veyla, ısrarla "Hangi çocuk?" diye sordu. Gölge, nefes alamamasına rağmen cevabını almak için çabalamasına baktı. Yapmadım, demeyi bırakmış, sorgulamaya başlamıştı. Birkaç adım geri çekildikten sonra savaşçısına başıyla işaret verdi ve adam fanusu hazırlamaya başladı. O sıra büyüsünü, Veyla'ya yönlendirmediği için Veyla yeniden ayağa kalkabilmişti. Yorgun ve güçsüz kalan bedeni sallanıyor olsa da elini Gölge'nin koluna götürdüğünde Gölge, kolunu sertçe çekerek ardına döndü. Ani hareketiyle Veyla'nın bedeninin sarsılmasını sağlamıştı. Veyla yeniden yere düşerken, düşüşünü izledi. Veyla doğrulmaya çalışırken yükselen sesiyle "Hangi çocuk?" diye sordu.
Gölge, yerden kalkma çabasına ve her zaman ayakta olma inadına biraz öfke, biraz da hayran şekilde baktığını fark ettiğinde siniri arttı. Kadının kolundan tutarak kaldırdıktan sonra onu sarsarak "Ne fark eder?" diye bağırdı. "İçlerinde herhangi birini önemsediğin mi var?"
"Şapkası var mıydı? Hasır?"
Gölge, Veyla'nın ne için çabaladığını anlamazken yine de cevabı düşündü. Öyle birini hatırlamıyordu ama "Evet." dedi. Veyla'nın yüzünde oluşan tepkiyi izlerken kaşları kalktı. Büyüsünü yönlendirmemesine rağmen kadının yüzü buruşmuştu. Kadını bıraktığında, düştü ve bu sefer kalkmaya çalışmadı. Veyla'nın yerdeki bedeninin etrafında ağır hareketler ile volta atarken bakışları bir sinirle duvarlarda geziniyor, bir de istemsiz Veyla'ya dönüyordu. Veyla, bu sefer yerden kalkmaya birkaç dakika sonra çabaladı. Gölge ise o sıra büyüsünü yönlendirmemiş, fanusun hazırlanmasını beklemişti. Güç kazanan Veyla ayağa kalktıktan boynunu yeniden kaşıdıktan sonra sinirle inleyip elleriyle yüzünü sıvazladı.
"Niye boynunu kaşıyıp duruyorsun?"
Veyla cevap vermedi. Ellerini alnında tutuyordu. Gölge dirseğinden tutarak Veyla'yı çektiğinde Veyla öfkeyle ittirdi ve Gölge'nin gözleri yeniden ışıldamaya başladı. "Sana güç verdiğim gibi bana saldırmakla kullanıyorsun. Bir daha aynı hatayı yapmayacağım."
Ne var ki, Veyla'nınkiler de ışıldıyordu. Vücudunda mavi elektrikler değil, mor ışıltılar dolaşıyordu. Geri kaçmak yerine Gölge'ye yaklaştı ve Gölge'nin de teni yanmaya başladı.
"Ben senden güç almıyorum. Ben zaten güçlüyüm." dedikten sonra tükürürcesine konuşmaya devam etti. "Gücüm!"
Veyla'nın içinde, neden oluştuğunu bilmediği öfke ve rahatsızlık hissi dolaşıyordu. Gölge ise, bunu yönlendirebileceği mükemmel bir seçimdi.
"Benim karşımda hiçbir şeysin." derken başını hafifçe sağa yatırmış, hemen kanıtlayabilirmiş gibi bakıyordu ama Veyla da büyüsünü kullandığında, Gölge için kanıtlamak güçleşiyordu.
Veyla "Ben yapmadım!" diye bağırdı. En azından o çocuğun ölümüne sebep olmamış olmayı tercih ederdi. Sözü vardı, iki başlı yılan bulacaktı. Gölge, hala onun yaptığını düşünse de emin olamamaya başlamıştı. Kadın, gerçekten oradan birinin öldüğüne rahatsız olmuş gibi bakmıştı. Eğer kendisi yapsa, öldürmemeyi tercih edebilirdi ama elinde değilmiş gibi, ölme ihtimalinden rahatsız olmuştu. Eğer bugün saldırmak için de gitmediyse, oraya bir kere ve kendisiyle gitmişti. Orada da herhangi bir çocukla bağ kurduğunu görmemiş, aksine çocuklardan canavar olarak bahsetmişti. Şimdi, ölmesine öfkelendiği kişi kim olabilirdi? Eğer o yapsa, kimi öldürdüğünü de bilmez miydi? Cevabı Gölge'de arıyordu.
Gölge, tepkilerinden anlama çabasıyla "Hasır şapkalı biri yoktu." dediğinde kadının yüzünün gevşemesini izledi. Gözleri kırpıştıktan sonra bakışlarını kaçırdı. Mor gözleri ışıldamayı bıraktı. Bu da oyun muydu? Gölge'yi kandırmaya mı çalışıyordu? Eğer oyun değilse, yapıp yapmadığından bağımsız, oradan biriyle bağ kurduğu anlamına gelirdi ve bu bile başlı başına şaşırtıcıydı. "Ama başka çocuklar vardı." diye, hem Veyla'ya, hem de kendisine hatırlattı. Bir çocuk için üzülmesi, hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Gölge, fanusla işi biten adama başıyla işaret verdiğinde adam Veyla'ya yöneldi. Veyla hala başka yöne bakıyor, düşünüyordu. Neden öfkelendiğini, şimdi ise neden rahatladığını düşünüyordu. Bir duruma karşı kayıtsız kalmaması, Veyla'yı rahatsız etmişti. Plan yapmakla ve kendisini kurtarabileceği yalan, rollerle geçirmesi gereken süreyi başka birinin yaşayıp yaşamadığını sorgulayarak geçirmişti. İşte bu sebeple kimseyi umursamak istemezdi. Başkasına zaman ayıran kimsenin, kendisine yeterince zamanı kalmazdı.
Veyla, yetişkinlerin zarar görmesini istemişti. Bunu iyi niyetinden değil, olur da işler ters giderse, üzerine yönlenecek tepkileri yumuşatabilmek amacıyla yapmıştı ama belli ki işe yaramamıştı. Yeniden çalışmaya başlayan zihni eşliğinde Gölge'ye döndü. Gölge'nin, Veyla'nın yaptığına dair olan inancını kırmak, zedelemek zorundaydı. Buraya kadar her tepkiyi beklemiş, göze almıştı ama tam olarak, tepkileri hafifletmesi ve şüpheye düşürmesi gereken andaydı. Kendi için çabalamadığı anlardan pişman oldu ve kendisine kızdı ama o anlar sayesinde, Gölge'nin inancı kırılmaya başlamıştı. Gölge için saklanılamayan tepkiler, sağlam bir yalandan daha fazla fikir değiştirme gücüne sahipti.
Adam, Veyla'nın kolundan tuttuğunda Veyla engel olmaya kalkışacağı sırada Gölge, büyüsünü yönlendirdiği için acıyla inleyerek yine iki büklüm oldu. O sıra adam Veyla'yı cam fanusa kadar sürükledi. Kadını cam fanusun zeminindeki manafet demirlere bağlamaya başlarken Veyla'nın gözleri Gölge'ye döndü.
"Ne yapıyorsun?"
Gölge, tam karşısında, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde duruyordu. "Seni henüz nasıl öldüreceğimi bilmiyorum."
Veyla'nın da tek güvencesi buydu. Tüm doğal taşlardan yapılma bıçakları hiç beklemeden, tek tek Veyla'nın kalbinde denese bile o sıra ikna edebileceğini düşünüyordu. "Sonra fark ettim ki, bir kere öldürebileceğime, defalarca öldürebilirim."
Veyla'nın kaşları kalktığında Gölge başını onaylar şekilde salladı. "Sana, bana zarar verebilme yetkisi verdim. Sana, bana ihanet edebilme şansı verdim. Halkıma..." derken her kelimesinde yaklaşıyordu. En sonunda, işi bitmiş Xalia aralarından çekildi. Gölge, fanustaki Veyla'nın bir hayli yakınına geldi. "... dokunamayacağını söylemiştim."
Veyla, ne yapacağını anlarken kendisinden çok da emin olamamaya başlamıştı. Kendisi ikna edici, planları güçlüydü ama karşısında da işini şansa bırakmayacak bir adam vardı. Veyla olmadığına ikna olmadıkça, halkını yeniden tehlikeye atmayacaktı. Öfkesinin bir kısmı da kendisineydi. Veyla gibi uğursuz bir kelebeği halkıyla aynı şehre sokmuştu, sonuçlarına halkı katlanmıştı. Şimdi ise bedel ödetme zamanıydı.
"Er ya da geç, bu saldırıyı benim yapmadığımı öğreneceksin. Halkından birinin sana saldırma ihtimalini hazmedemeyeceğin için aklına getirmiyorsun, öfkeni bana yönlendirmek alışkın olduğun bir tepki ama gerçeği öğreneceksin. Amacın ne çözemedim ama bana ne kadar ihtiyacın olduğunu artık daha iyi biliyorum. Her taşı toplamaya çalışıyorsan, girmediğin in kalmamalı. Çoğu taş doğal alanlarda ve doğal alanlar, doğanın büyüsüyle korunur. Normal bir Xalia'yla gidemezsin, ölmelerinden çekinirsin. Benim ise ölmem umrunda değil. Burada, bir ömür ölüp durmamdansa, yanında bir işe yarayarak ölmemi tercih edersin. O yüzden, bir ilişiğimin de olmadığını anlayınca beni buradan çıkartacaksın."
Gölge, "Çok konuştun." dediğinde Veyla başını onaylar şekilde salladı. "Sen de her birini dinledin."
Gölge birkaç saniye boyunca Veyla'ya baktıktan sonra eli cam fanusun kapısına gitti. "Ben halkıma söz verdim. Onları koruyacağıma ve düşmanlarımızı yaşatmayacağıma. Seni de yaşatmayacağım."
Veyla'nın gözleri fanustaki deliklerde geziniyordu. Ne kadar süreceğini bilmediği bir cezaya çarptırılmak üzereydi. Sonsuza kadar sürme ihtimaline rağmen sırıttı ve bakışlarını Gölge'ye çevirdi.
"Balıklara senden selam söylerim." dedikten sonra bileği kelepçeyle bağlı eliyle cama birkaç kez vurdu. "Sağlamdır bu, değil mi? Bir balığın midesinde vakit geçirmek, hobilerim arasında yok."
Gölge, "O zaman da, balıkların midesine benden selam söylersin." dediğinde söylediğinin aksine ne alayla bakıyordu, ne de alayla sırıtıyordu. Veyla, Gölge'nin öfkesini çıplak gözle görebildiği nadir anlardan birindeydi. Birbirlerine karşı, öfkelerini alayla gizlemişlerdi ama nefret böyle anlarda tüm gerçekliğiyle ortadaydı. Gölge'nin Veyla'ya bakan gözleri iğrenir gibiydi. Böyle biri olabildiği için Veyla'ya, böyle birini şehrinde tuttuğu için de kendisine öfkeliydi.
Kapıyı kapattıktan sonra bir adım çekilip bakışlarını adama çevirdi. Adam, cam fanusun bağlı olduğu halatları çekmeye başladığında Veyla, mekanizma ile cama doğru çekilmeye başlandı. Veyla vücudunu Gölge'ye çevirirken hızla "Bir soru." dedi. Gölge, kollarını göğsünde birleştirmiş bir halde onu izlerken hiçbir tepki vermedi. Veyla üfleyip bakışlarını mekanizmayı hareket ettiren adama çevirdi ve "Durdur şunu. Bir soru soracağım." dedikten sonra yeniden Gölge'ye baktı. "Son dileğim gibi düşün." dedikten sonra gülerek hızla ekledi. "Son iki dileğim. Biri soru, biri rica. En azından bir süreliğine. Çünkü, bende talepler bitmez ve sonsuza kadar okyanusun dibinde olmayacağım."
Xalia'nın gözleri Gölge'ye döndüğünde, Gölge ona bakmadan yavaşça başını salladı ve adam mekanizmayı hareket ettirmeyi durdurdu. Gölge, ağır hareketlerle cama sürüklenen Veyla'ya yaklaşırken kaşları kaldırdı ve sert bir ses tonuyla "Söyle." dedi. Sadece, gerçekten son bir dileği varsa duymayı ve asla yapmamayı istiyordu.
"Önce soru." dediğinde Gölge'nin kaşları kalktı. Veyla hafifçe kıpırdanıp "Sence ben garip ama tatlı mıyım?" diye sorduğunda Gölge'nin gözleri önce çatıldı, sonra yeniden kaşları kalktı ve güldü. İsterik bir gülüştü. Başını onaylamaz bir şekilde sallayarak gülerken öfkeli gözleri odada geziniyordu. Son durağı, öfkesinin sahibiydi. Camın ardından yüzünü Veyla'ya yaklaştırıp cama güçlü bir yumruk attı. Veyla, yerinden kıpırdamazken gözlerini cama çevirdi.
"Gerçekten sağlammış. Umarım herhangi bir su Luna'sının burnu, yumruğundan güçlü değildir."
"Sen benimle taşşak mı geçiyorsun?" diye bağırdıktan sonra bir yumruk daha attı. Veyla, başını onaylamaz bir şekilde sallarken işaret parmağıyla camı gösterdi. "Yalnız, zarar vermezsen sevinirim. Ona ihtiyacım olacak."
Gölge'nin gözleri ışıldadığında eş zamanlı olarak Veyla'nın vücudunu kasılıp yüzü buruşurken dişleri arasından güçlükle "Dalga geçmiyorum!" diyebildi. Gölge burnundan solurken "Sen garip, sikik ve acınasısın. Ben de hak ettiğini sana veriyorum." dedikten sonra ardına dönüp adama işaret verdi.
"Dalga geçmiyorum! Gerçekten soruyorum."
Veyla, ilerlemeye devam ederken üfleyerek bir işe yarayabilirmiş gibi cam fanusun Gölge'ye yakın ucuna ilerlerken ardına baktı. Birazdan okyanusu boylayacaktı.
"Dalga geçmiyor musun? Birazdan sonsuza kadar okyanusta yeniden ve yeniden ölüp doğacağın bir döngüye hapsedileceksin ve gerçekten bunu mu soruyorsun?"
Veyla Xalia'ya ters ters bakıp "Yavaş yavaş çeker misin? Çok hızlısın." dediğinde Gölge gözlerini devirip adamı durdurdu. Yeniden Veyla'ya yaklaşıp "Ne saçmalıyorsun?" diye sordu.
"Beni buradan çıkaracaksın Gölge. Benim için değil, kendin için. Ben sana saldırmadım. Şehrinde bile düşmanın olduğunu da fark edince, tehlikeye rahatlıkla atabileceğin bir savaşçıya daha çok ihtiyaç duyacaksın. Ben de o sıra okyanusun tadını çıkartırken balıklara selam vereceğim."
Gölge düşünerek baktıktan sonra sinirle iç çekti. Şüpheye düşmek sinirini bozuyordu. Veyla'ya asla güvenmiyordu ama saldırıyı Veyla'nın değil, ateş bükücülerin yapmış olma ihtimali vardı. Terralar'dan haber bekliyordu. Büyünün izini süreceklerdi.
"Ve eğer, soruma cevap vermezsen, her şeyi öğrendikten sonraki özrünü kabul etmeyeceğim."
Gölge, baygın bir şekilde baktı. "Canını bağışlamak dışında bir özür bekliyorsan, seni okyanustan hiç geri çıkarmasam daha iyi."
"O kadar zaman boşu boşuna, okyanusta ölüp ölüp dirileceğim ve özür dilemeyecek misin?"
"Ben özür dilemem." derken iyice yaklaşmıştı. Parmaklarıyla camda ritim tutarken camın hemen ardındaki Veyla'nın yakınlarındaki yüzünü inceliyordu. "Sen de, şimdi yapmadıysan bile bir gün elini halkıma uzatma cesaretin olursa diye, şimdiden sonuçlarını görmüş olursun."
"Belki de bir daha gökyüzünü göremeyecek bu uğursuz kelebeğe, bir sır ver Kral. Benim hakkımda ne düşünüyorsun? Yani, dış görünüşüm hakkında?"
Gölge, aralarındaki camda parmaklarıyla tuttuğu ritmi, baş parmağı dışındaki tüm parmakları aynı anda vurarak sonlandırdı ve sırıttı. Veyla, Gölge'nin cevap vermeyeceğini anladığında üflemeye başladı. Gölge, Veyla'ya bakmayı sürdürerek eliyle adama işaret verdiğinde Veyla sitemle inledi. "Hadi ama! Bir soru!"
Veyla, saçındaki çiçeği çıkarıp deliklerden birinden Gölge'ye uzattı. "Bari bu burada kalsın."
Gölge, çiçeği aldığında Veyla bir anlığına rahatlar gibi hissetti. Gölge, çiçeği kopardığında Veyla'nın gözleri, Gölge'nin onun tepkisine bakan nefret dolu gözlerine çıktı. Gölge, çiçekten geriye kalan parçaları yere atıp gösterdi. "Tam olarak burada kalacak, merak etme."
Veyla oldukça sinirlenmeye başlamış ve rahatsız hissetse de başını onaylar şekilde salladı. Ona daha neler yapacağını düşündükçe, içi rahatlıyordu.
Gölge başına geleceklerden habersiz havadaki elinde parmaklarını yavaşça salladı ve "Elveda, kelebek." derken dudakları kıvrıldı.
Veyla da elini kaldırıp hafifçe selam verdi. "Görüşeceğiz, Kral."
Bir gün sonra, Gölge kolları göğsünde, Veyla'nın cam fanusun zemininde hırıltılı nefes alış verişler ve öksürükler eşliğinde eğildiği yere tükürdüğü sulara bakıyordu. Bir eli yerde, bir eli boğazında, okyanustan çıkıp da terasa yükselene kadar düzene girmemiş nefes alış verişlerine hâkim olmaya çalışıyordu. Bir dakika içerisinde, gücünü kazanmış, yerden kalkarken Gölge'ye öfkeyle bakarken işaret parmağını sallamaya başladı ama konuşamadan, Gölge konuştu.
"Seksi, güzel ve tehlikelisin. Tabii oldukça da garipsin."
Veyla'nın salladığı işaret parmağı, bir gün önceki sorusuna cevap gelmesiyle bir anlığına duraksadığında Gölge'nin dudakları kıvrıldı. Artık Veyla'nın saldırmadığını düşünüyordu. Aslında keyfi yerinde değildi, buradan Volka mıntıkasını yok etmeye gitmesi gerekecek, halkı kan kaybedecekti ama yine de Veyla'yı sonsuza kadar okyanusun dibinde bırakmamaktan memnundu. Yeryüzündeyken, işine daha çok yarardı ve neyse ki her zamanki nefretine ek bir şey yapmamış, halkına saldırmamıştı.
Cevabı es geçmeye çalışıp işaret parmağını sinirle sallamaya devam etti. "Gerçeği dün öğrendiğine ama beni bugün çıkarttığına her şeyim üstüne yemin ederim." dediğinde Gölge hafifçe güldü.
"Yemin etmene gerek yok. Sor bana söyleyeyim bebeğim."
Yüzü buruşurken "Bebeğim mi?" diye sorduğunda Gölge, kollarını çözüp cam fanusa yaklaşmaya başladı. Ağır, sallana sallana yürüyordu ve yüzündeki sırıtışla da birleşince bunun Veyla'yı çıldırttığını biliyordu.
Gölge kapıyı açarken Veyla, "Dün mü öğrendin gerçekten?" diye sordu. Gölge'yi kandırabilmiş olduğu için memnundu ama, bir gün boyunca okyanusta ölüp ölüp dirilmek sinirlerini bozmuştu. Çiçeğini de parçalamıştı! Gölge, emin olana kadar onu bir mahzende tutacağına, okyanusun dibinde tutmuştu ve gerçekten masum olsaydı, şimdi buradan çıkıp gerçekten tüm halkını öldürmeye başlardı. Neyse ki suçluydu da fazla tepki vermiyordu.
Gölge, söylediği gibi dürüst bir şekilde "Evet." dediğinde Veyla gözlerini devirdi. Adamı, Veyla'nın zincirlerini çözerken Gölge de yakınında Veyla'nın öfkeli yüzünü izliyordu. "Balıklarla yeterince kaynaşamamışsındır, diye düşündüm. Biraz daha zaman vermek istedim."
Veyla, bağları çözülünce aynı zamanda dün de onu bağlamış olan Xalia'nın yakalarından tuttuğu gibi kaldırıp odanın köşesine fırlattı. Kas gücü, çok öteye düşmesini sağlayamazdı belki ama adam mor ışıltılarla malikânenin en büyük odasının karşı duvarına uçtu ve acıyla inledi. Gölge, Veyla'nın cam fanustan dışarıya ilerleyebilmesi için bir adım geri çekilirken gülerek kollarını çözdü ve "Ölmesin." dedi.
Veyla, öfkeli gözlerini yeniden Gölge'ye çevirirken "Şimdi sıra sende." diyerek ona yöneldi. Gölge, rahatlıkla kendisine yaklaşmasını izledi. Veyla'nın gözleri ışıldamaya başladı ama aklı hala sorunun cevabında olduğu için ona saldırmadan işaret parmağını göğsüne yasladı.
"Tatlı değilim ama. Öyle değil mi?" diye sordu. Rahatlamış gibi mi hissetti, aksini mi hissetti emin olamadı. O çocuğun haksız çıkmasını istemişti ama cevaptan çok tatmin de olmamıştı. Gölge, başkaca dertleri olmasına rağmen araya sıkıştırdığı soruya karşı gözlerini devirerek kaçırıp etrafa baktığı birkaç saniyenin ardından dürüst yaklaşmayı tercih etti. Bir günlük okyanus eziyetinden sonra, en azından bunu yapabilirdi. Veyla, o sıra cevabın üzerindeki etkilerini düşündüğü için bakışlarını kaçırmıştı. Gölge, "Bazen öyle bir yanılgı oluşturabiliyorsun." dediğinde Veyla'nın gözleri hızla ona döndü.
İlgiyle sordu. "Nasıl bir yanılgı?"
"Biliyorsun," dedikten sonra sırıtışında dilini gezdirdi. "Normalde seni Amorsus kadar bile sevmem."
Veyla başını onaylar şekilde sallarken iltifat etmiş gibi sırıtarak başını salladı. "Ama..." derken işaret parmağını kadının yüzünün etrafında sallarken, sebebini o da bilmiyormuş gibi dudağını bir kenara kıvırıp düzeltti. "Kelebeklerin, tepkilerin. Bazen büyünle yaptığın bir yanılgı gibi gözü kandırabiliyor."
Veyla'nın gözleri Gölge'de takılı kalırken Gölge üstündeki bakışlardan rahatsız olmuş gibi hissetti. Ama rahatsız olmak değildi. Alışkın olmadığı bir bakışla karşılaştığı için garipsemişti. Çünkü her zamankiler gibi değildi. Her zaman, bir şey dediği gibi Veyla'nın yüzüne alaylı bir sırıtış ya da nefret dolu bir bakış yerleşirdi ama şimdi söylediğini gerçekten düşündüğü bir andı. Söylediğini ilgiyle dinlemiş, cevabıyla ne alay ediyordu, ne de öfkeleniyordu. Veyla da bu iki duygu dışında ne vardı, Gölge bilemiyordu ama başka bir duyguyla bakıyordu.
Veyla, bir şey söylemeden bakmayı sürdürürken Gölge, bu garip sessizliği bozabilmek için "Şimdi müsaadenle, bir mıntıkayı yok etmem lazım." dedikten sonra geriye doğru bir adım attı. Gözlerini yavaşça Veyla'dan alıp ardına döndükten sonra odanın çıkışına yöneldi ve ellerini deri ceketinin ceplerine yerleştirdi. Veyla ardından baktığı birkaç saniyenin ardından hızla ilerlemeye başladı.
"Ben de geleceğim." derken hızlı adımlarla ilerlediği için, Azrit hızını kullanmayan Gölge'nin önüne geçti. Kapıya vardıklarında vücudunu Gölge'ye çevirerek ardındaki kapıyı açarken şirince sırıttı ve koridora çıkarken "Tabii önce yıkanıp mıntıka yok etme kombinimi giymem lazım. Beklersin, değil mi?" derken Gölge cevap vermeden geçeceği için hızla yeniden kapıyla birlikte vücudunu içeri çekti. Vücutları bir anlığına çarpışır gibi olurken Gölge odaya doğru geriledi ve sırtını kapıya yaslamış Veyla'nın şirince sırıtan yüzünü inceledi. İşte böyle anlarda, yanılgı oluşturuyordu. İç çekip gözlerini kaçırdıktan sonra sırıttı ve alayı sürdürdü. Yeniden Veyla'ya bakması birkaç saniye sürmüştü.
"Okyanusta yeterince yıkanmadın mı?"
"Tuzlu su, saçlarımın her zamanki harikalığına gölge düşürüyor." dediğinde Gölge çok hak verirmiş gibi alayla başını onaylar şekilde salladı.
Veyla, kaşlarını kaldırdığında Gölge iç çekti. "On dakikadan fazla beklemem."
Veyla'nın sırıtışı genişlerken neşeyle kapıyı açtı. Koridorda ilerleyeceği sırada Gölge ardından "Senin için okyanusun dibine gelmeyen bir adamdan hoşlanıyorsun." diye seslendi. Veyla duraksarken omzunun üstünden Gölge'ye baktı. Yıldat'ın kendisi için ne kadar çabaladığını bilmiyordu ama çok da çabalamamış olmalıydı. Veyla, şaşırmadı ya da alınmadı. Bunlar için, duyguya ihtiyaç duyardı. Gölge de Veyla'nın yüzünde bu duyguyu arıyordu.
Veyla vücudunu Gölge'ye çevirirken "Sen gelir miydin?" diye sorduğunda Gölge, koridorda tersi yönde ilerleyecekken duraksayıp ağır bir şekilde Veyla'ya döndü. Alayla gülüp "Senin için mi?" diye sorduğunda Veyla daha yüksek sesle güldü. Komik bir yanlış anlamaydı. "Sana vadedilecek, senin kendini vadettiğin kadın için?"
Gölge, düşünceli bir şekilde baktıktan sonra başını onaylar şekilde salladı. "Peşinden okyanusun dibine gidemeyeceğim bir kadına, kendimi vadetmem."
Veyla, 'vay be' der gibi dudağını büzdükten sonra ellerini belinin ardında birleştirip şirince sırıtarak iki yana sallandı. Böyle yaptığında da, Gölge'nin gözleri bir yanılgı görüyordu. Başını sol tarafa doğru hafifçe eğip gözleri kısık bir şekilde baktı. Veyla alayla "Ben bir koşu Ash'i okyanusun dibine yollayayım o zaman." dediğinde Gölge'nin sırıtışı genişledi ama ne kabul etti, ne de itiraz etti.
Veyla, cevabı bildiği için Gölge yerine cevapladı. "Ama ona sonsuz bir ölüm vermekten başka, bir işe yaramaz."
Gölge "Sekiz dakikan kaldı." dediğinde Veyla'nın alayı silindi ve sallanıp durmayı bıraktı. "Ama sen beni oyaladın!" derken çoktan ardına dönmüş, odasına doğru koşmaya başlamıştı. Koşmaya devam ederken "Beni hızla odama bıraksan?" diye de seslenmişti ama Gölge sırıtarak onu izlemek dışında bir çaba göstermedi. Veyla, gözden kaybolduğunda da ağır hareketler ile ardına dönüp ilerlemeye başladı.
**
Veyla, alevlerin mıntıkasında kırmızıların arasında gezinen mavi elektrikleri izliyordu. Mıntıka yanıyordu ama yangınların sahipleri artık yaşamıyordu. Yakınlarında olan bir patlama yüzünden gerilerken gözlerinin önündeki alev sanki büyüyerek zihnine girmişti. Mor gözleri, kırmızı yansımalarla aydınlanıyordu. Seneler önceki gibi ama bu sefer, bedel ödeyerek değil, ödeterek.
Gerilemesiyle birlikte Gölge'nin nefesini ensesinde hissettiğinde sıçramasına engel olabildiği için memnundu. Ne zaman geldiğini anlayamamıştı. Gözleri, alevlerde takılı kalmıştı. Gölge'nin şehrin altını üstüne getirmesi uzun sürmemişti. Veyla'yı da davet etmişti ama Veyla uzaktan izlemeyi tercih etmişti. Gölge, şaşırmıştı. Veyla öldürme şansını elinin tersiyle itmezdi ama sebebini anlayamamıştı.
"Eğer, beni kandırdıysan..." derken konuştukça nefesi, Veyla'nın ensesini ürpertiyordu ama korkaklık ederek çekilmedi. Gölge'nin bedenini, sırtında hissettiğinde kollarını göğsünde birleştirip kısa bir nefes aldı. Halkını öldürmüştü. Üstünde bunun öfkesi vardı ve yine ilk olarak Veyla'dan çıkartıyordu. Halkını, kendisine ihanet ettiklerini sandığı için öldürmüştü. Zorka'yı öldürdükleri için intikam hırsıyla Gölge'ye saldırdıklarını düşünmüştü ama hiçbir zaman emin olamayacaktı. Çevresinde Veyla oldukça, her seferinde ilk aklına o gelecek, oklar başkasını gösterse bile Gölge, Veyla'dan şüphelenmeye devam edecekti. Veyla da bunu biliyordu. Her seferinde, kumar oynayacak, Gölge onu hayatta bırakırsa planlarını sürdürecekti.
"... seni bu şehir gibi yakarım."
Veyla, öğrenmişti ki, Terra'nın büyü izini sürüp de Zorka mıntıkasını öne sürmesinin ardından sorgulanan ateş bükücülerinden biri, saldırıyı kabul etmişti. Bu, Veyla'nın işi değildi. Planlarına, dışarıdan bir müdahale olmuştu. Kimin yaptığını bilmese de artık başka bir şeyi biliyordu. Gölge'nin şehrinde, Gölge'nin düşmanı sadece kendisi değildi. Biri, Veyla'ya yardımcı olmuştu. Kim olduğunu bilmiyordu ama yakında ya Veyla'nın onu, ya da onun Veyla'yı bulacağını biliyordu.
Veyla, ileriyi izlerken "Her halükarda, ikimizden biri bu şehir gibi yanıp kül olacak." dediğinde Gölge, cevap vermese de sessizliği hak verir gibiydi. Ardından eksilmedi ve ikisi de sonu gelmiş mıntıkayı, yakınlarındaki bir yamaçtan izlemeye devam etti. Rüzgâr, vücutlarına doğru eserken alevlerin değdiği sıcak hava da yüzlerine değiyor ama bununla yetinmiyordu. Veyla'nın saçlarını ve kokusunu, hemen ardındaki Gölge'ye doğru sürüklüyordu.
Ve Gölge bir defa daha, en sevdiği düşmanının ruhunun başka bir bedene ait olmamasına lanetler etti.
**
Alevlerin sıcak dalgası...
Patlayan elektrik sistemlerinin mavi ışıltısı...
Kulağı dolduran çıtırtıların ardında gittikçe azalan çığlık sesleri...
"Nerede? Nerede o?"
"Orada."
Küçük kız çocuğu, dudakları keyifle kıvrılmış adamın işaret parmağı ile gösterdiği yöne doğru ağır bir şekilde baktı. Başı döndükçe, gözleri de yaşarıyordu.
Yeniden yükselen patlama sesleri...
Gelmeye başlayan kurtarma ekiplerinin kullandığı uçan araçların kulak ağrıtan uğultusu ve çocuğu yanaklarındaki yaşları üşüten rüzgârı...
Çocuk, önce korkup birkaç adım geriledikten saniyeler sonra cesaretini toplayıp alevlere olabildiğince yaklaştı ve dehşetle sordu. "Orada mı? Ama nasıl?" dedikten sonra yaşlarıyla ıslanmış kirpiklerini kırpıştırdı. Henüz idrak etmekte güçlük çekiyordu. Anlamaya başladığı gerçekleri kabullenemiyordu. "Onu da kurtardım, dedin..."
Sesi kısık ve güçsüz çıkmıştı ama adam duydu. Bileğini tutup çekmek üzere yanına kadar gelmişti. "Kurtardım zaten. Bak. Artık onların elinde değil."
Çocuk, "Çünkü artık..." dedikten sonra kaşları çatılmış, gözleri kısılmış bir halde acıyan boğazında biriken hisleri yutkunmaya çalıştı. Yutkundu ama hisler artık sadece boğazında değil, tüm vücudundaydı. Artık sadece boğulurmuş gibi hissetmiyor, yanıyor, donuyor ve titriyordu. "... ölü mü?" dedikten sonra daha güçlü bir ses tonuyla, yeşeren umudu eşliğinde hızla sordu. "Annem gibi mi?"
"Annen gibi değil. Dahel, gerçekten ölü."
Annesi gibi değilse, geri dönüşü yoktu. Belki de annesinin bile geri dönüşü yoktu, büyülü bir evrenin bile gücünün yetemeyeceği kadar büyük bir hayale inanıyorlardı. Bileğine uzandığı gibi kız çocuğu birkaç adım çekildi fakat ileri, alevlere bakmayı sürdürüyordu. Başta sessizdi. "Dokunma..."
Adam, çocuğun bileğine tekrar uzandıktan sonra çocuk yeniden kaçınınca sinirle burnundan nefesini üfledi. "Zorluk çıkartma."
"O da mı öldü? O da öldü. O da öldü!"
Çocuk kendi kendisine gözyaşları içerisinde sorarken adamın kaşları kalktı. "Başka kim öldü?"
Çocuk delirmiş gibi başını onaylamaz bir şekilde sallıyordu. "O da öldü..."
"Burada esir kalmaktan hoşlanmaya başlamadıysan ve kardeşinin yanına gitmek istemiyorsan, benimle gel."
Gözyaşları içerisinde "Onu sen öldürdün..." derken başını onaylamaz bir şekilde sallıyordu. İnanamıyordu. Onların bile yapmadığını yapmıştı. Onu öldürmüştü. Onu yakarak öldürmüştü. Kendisi yakamazdı... Veyla'nın bakışları, arkalarında kalan voltriderlara döndü. Babasının ortakları, onları bekliyordu. Nasıl ki adamlar onu ilk defa görüyor, o da adamları ilk defa görüyordu. Hayatında, ailesinden sonra gördüğü ilk kişiler, şimdi önünde yanmakta olan tesisteki çalışanlar ve mağdurlar olmuştu. Nix'te, Xaliaların arasında doğmasına rağmen şimdiye kadar, gördüğü kişiler çoğunlukla insan olmuştu fakat şimdi baktıklarının insan olmadığı her hallerinden belliydi. Babası gibi, insanlardan farklı görünüyorlardı. Sürücü koltuğundaki adamın, bileğindeki alev dövmesini görebiliyordu. Onlar, babasına yardımcı olmuştu.
Fısıldarken bile boğazı acıyordu. "Onu siz öldürdünüz..."
"Dahel'i onların eline bırakamazdım. Kimse Drithar'ın çocuklarını esir tutamaz. Sen de şimdi benimle geliyorsun yoksa onun yerine seni seçtiğim için pişman olmaya başlayacağım. Dahel bu kadar uyumsuz davranmazdı."
Babası, bileğini tuttuğu gibi çocuk, boğazı yırtılırcasına çığlık atarak bileğini çekti. "Sana 'dokunma' dedim!"
O sıra, babasının vücuduna doğru dönmüş, yeniden uzanamasın diye birkaç adım geri çekilmiş, ellerini ise kendisini korumak isteyerek kaldırmıştı. Kendisini korumakla kalmadı. Ayaklarının altındaki yer sallanırken Drithar'ın irileşmiş gözleri bir defa bile kapanıp açılamadan vücudu havalandı ve geriye doğru savruldu. İlerideki bir kayaya sertçe çarpıp düşerken mor ışıltılar vücudunda dolaşıyordu.
Adam, şaşkın bir şekilde yaralarını önemsemeden hızla doğrulsa da vücudu, yüzünü buruşturarak ve acıyla inleyerek tepki vermişti. Yine de güçlükle elini yere doğru yaslayıp dik durmaya çalıştı ve gözlerini biraz uzağına doğru savrulduğu kızına çevirdi. Mor gözleri, ışıldıyordu. Çocuk da önce babasına, sonra titreyen ellerinde dolaşan mor ışıltı dalgalarına baktı.
Adam, kızı kendisini duyamayacak olsa da, zaten daha çok kendisine söyledi. Soluk soluğa "Başarmışlar." dedi. Dahel'in ulaşabildiği son fotoğraflarında, gözlerinin ve saçlarının hala kahverengi olduklarını görmüştü fakat kızı Veyla'ya ulaştığında, bir şeylerin değiştiği ilk bakışta anlaşılabiliyor olsa da, değişimin sadece dışında kalmadığını fark etmek, büyüleyiciydi. Büyü artık kızının da damarlarında dolaşıyordu.
Amorsus, işbirliği isterken yalan söylemiyordu. Gerçekten, söylediklerini yapabilmişlerdi. En azından iki çocuğundan birinde, başarmışlardı.
Kahkahalar atarak yerden kalktı ve hayatında ilk defa çocuğuna sarılmak üzereymiş gibi hissetti. Sevinci sadece artık çocuğunu herkesten saklamak zorunda kalmayacağı ve soyunun kusurunun ortadan kalktığı için değildi. Eğer onun için yapabildilerse, Stel için de yapabilirlerdi ve bu onu yaşatırdı.
Veyla, kendisine yaklaşan babasından uzaklaşırken adam yeniden savrulmamak için duraksadı ama neşesi silinmedi.
"Başarmışlar!"
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!