9/37 · %22

Güven

11 dk okuma2.042 kelime24 Kasım 2025

Bazı sessizlikler, çığlıklardan daha seslidir.

Fermuarın sesli bir şekilde açılmasıyla gözlerimi araladım. Karşımdaki kişi beni görünce gözlerini kırpıştırdı. Muhtemelen dün gece çadırdan kovduğum çocuğun bir arkadaşıydı ve ondan bu kadar rahat bir şekilde çadırı açmıştı. Ne diyeceğini bilemeden kekeledi.

"Günaydın."

"Beni uyandırdın."

"Yemek zamanı," diye yine şansını denediğinde "Beni uyandırdın," diye tekrar ettim. Şu an Kumsal'ı falan oynamıyordum. Derin Andaş'ı uyandırmak bu hayatta ona verebileceğiniz en büyük zararlardan biriydi ve onu en sinirli görebileceğiniz anlardandı üstelik. Tabii ben sinirlendiğimde Kumsal gibi zarar vermiyordum. Bu yüzden karşımdaki kızın korkmasına gerek yoktu bu yüzden.

"Evet, öyle oldu," dedi sonunda pes ederek. Elimle onu kovduğumda rahatlayarak uzaklaşmaya başladı ve çadırda doğrulup gözlerimi ovuşturdum. Aklıma dünün ayrıntıları gelmeye devam ettiğinde hemen ellerimi gözümden çektim. Ah...Savaş.

Çadırdan çıktıktan sonra kamp alanında onu aradım ama görünmüyordu ve gören de olmamıştı. Arabası hâlâ burada olduğu için ormanda olduğunu düşünüyordum. Bugünkü planım zaten Bora'yla da daha öncesinden anlaştığımız gibi beni gelip almasıydı ama Savaş'ın ormanda o halde kaybolmasını da istemiyordum. En azından onu bulup buradaki yalakası olan birine teslim edebilirdim. Hem başına bir şey gelmemiş olurdu hem de buradaki kişilere rezil olmuş olurdu.

Şu an nereye gitmiştir, ne yapıyordur tahmin edemiyordum. O Savaş'tı ve ben onu lisede okurken ki Fransızca hocamı tanıdığım kadar bile tanımıyordum ki bizim Fransızca hocamız yoktu.

Ormana doğru ilerlerken Boğaç'a ne kadar güvendiğimi sorguladım. Sonuçta iğneyi o vermişti ve ben de hiç şüphelenmeden Savaş'ın boynuna iğneyi geçirmiştim. İçerisinde daha kötü bir şey olabilirdi ya da sadece bayılmasını sağlayacak bir şeydi olabilirdi. Boğaç'ın gerçekten benim tarafımda olması için hiçbir mantıklı sebep göremiyordum çünkü. Eğer güçlünün tarafındaysa daha baştan benim yanımda olma ihtimali yoktu.

Dönüş yolunu unutur gibi olduğumda ormanda bayağı yürüdüğümü fark edip durdum. Göle kadar ulaşmıştım. Hava aydınlıktı ama yine de bu bir ormanın içinde olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. Aslında geri dönüp birkaç kişiyi peşime taksam daha iyi olurdu ama kamp alanını bulabileceğimden şüpheliydim. Yine de daha fazla ilerlemek yerine en azından geri yürümeyi daha mantıklı buldum. Düşündüğüm şeyi gerçekleştirmek için geri gidecekken ileriden ses duyduğumda duraksadım.

"Vay! Kumsal sürtüğü de buradaymış."

Çatık kaşlarla gelen sese döndüğümde kaşlarım daha da çatıldı. Savaş, kirli gözüken kıyafetlerle ve sarsık adımlarla metrelerce ötemde göle yaklaşıyordu. Taşlardan yürüyordu ve adımlarını Tanrı koruyordu çünkü başka bir zaman bu adımlarla düz yolda bile yürüyemezdi.

"Vay," diye mırıldandım. "Bu halde bile kabasın ama bil diye söylüyorum, üflesem uçacak haldesin. Ona göre konuş."

Yerinde durdu ve başını geriye atıp kahkahalar atmaya başladı. Dudağımı yalayıp gözlerimi ağır bir şekilde kapattım. Kafayı bulmuş gibi gülüyordu ve bu sinir bozucuydu. Gülüşleri etkileyici falan değildi. Güldüğünde çıkan o ses sinirimi bozuyordu.

Gözlerimi tekrar açtığımda sonunda gülüşünü durdurabilmişti. İşaret parmağını kaldırdığında ellerinin titrediğini fark ettim. Yüz mimikleri habire değişiyordu. Bir an sanki mutluymuş gibi bir anda kolu testereyle kopartılıyormuş gibiydi.

"Sürtüksün. Sür-tük," dedi heceleyerek. "Sen var ya sen. Kumsal Karam. Sadece kendini düşünen iğrenç bir bedenden başka bir şey değilsin. Sadece bedenin ve senin bencilliklerin var. Sadece bunları görüyorum."

"Pardon. İyilik meleği olduğunu unutmuşum," diye dalga geçtim. "Sen şeytanın ta kendisisin!" diye bağırdım. Kayadan kayaya laf yetiştiriyorduk. Bana bencil diyordu. Onun yüzünden en kötü anımı yaşamama rağmen yaptığım oyundan pişman oluyordum ve bana bencil diyordu.

Ah. Pardon. Kumsal'a öyle diyordu. Aralarında ne vardı bilmiyordum ama çok karmaşık olduğu kesindi. Nefret mi ediyorlardı yoksa seviyorlar mıydı? Sevdikleri seçeneğini eliyordum ama birbirinden nefret eden iki insan birbirine saygı duyar mıydı? Birbirlerine oynadıkları oyunlar kurallar içerisindeydi ve iki taraf da kurallardan çıkmıyordu.

Masa başında oturup oyunlarına kural düşünmüşler midir diye düşünemeden edemedim. Hayali komik duruyordu.

"Şeytanlar..." diye mırıldandı. Aramızdaki mesafe yüzünden dediğini zar zor anlamıştım. Utanmasam 'Sesli konuş' diye bağıracaktım. Birbirimize laf çarptırmamıza rağmen o kadar rahattık ki, bu sağlıksızdı.

"Şeytanlar karşındaki insanın bir başkasına kötü bir şey yapmasını isterler. Ben senin kötülüğünü istiyorum Kumsal. Acı çekmeni, delirmeni istiyorum. En çok da bu hayatta artık birilerini sevmeni istiyorum. O zaman zaten bana iş kalmayacak ve sen şeytanın ateşinde yanacaksın."

Tanımadığın birinin yerine geçmenin zorluğu onu gerçekten tanıyan biriyle karşı karşıya gelince anlaşılıyordu. Savaş'ın dediği şeylere cevap verirken zorlanıyordum.

"Hiç yanmamış birinin en büyük acının sevmek olduğunu ima etmesi ne kadar mantıklı?"

"Hiç yanmadım mı?" diye bağırınca birkaç adım geriledim. Benden uzak olmasına ve bana zarar vermek istese bu haliyle başaramayacağını bilmeme rağmen korkmuştum.

Savaş'ın Kumsal'a âşık olma ihtimali gelmişti birden aklıma. Ama eğer öyle olsaydı Kumsal'a habire hakaret edip canını yakmazdı. Amacı ölüm olan oyunlar oynamıştı, oynuyordu. Sevdiği birine bunu yapamazdı. Ama sevdiğini almış birine bunu yapabilirdi.

Kaşlarım kalkarken Savaş'a ilk defa bana zarar vermeye hazırlanan biri gözüyle değil de yolda geçerken gördüğüm biri gibi baktım. Sevebilen, değer verebilen, üzülebilen, kırılabilen biri gibi. Ne yazık ki, mümkün olmamıştı. Savaş'a kesinlikle o özellikler uymuyordu.

"Hiç yaktın mı?" diye sordum sorusuna karşılık. Yanmaktan daha önemliydi yakmak. Yaktıysan yanmayı hak ediyordun. Ellerini havada orantısız sallıyordu. İlerlemeyi çoktan bırakmıştı ama kendi kendine sallanmaya devam ediyordu. Hareketleri düşüncesizdi ama düşünceleri hâlâ her şeyden daha hareketliydi.

"Yakıyorum," dediğinde 'Ya bak gördün mü?' dercesine baktım. Yanmayı hak ediyordu o zaman. Ne yaptığını bilmiyordum ya da ona yapılan neydi onu da bilmiyordum. Ama bu konunun sadece Kumsal'la alakalı olmadığını anlamıştım.

"Ödeşmek için," dediğinde bakışlarım tekrar değişti. Yenildiğimi hissediyordum çünkü buna diyecek bir şey bulamamıştım. Yandığı için yaktığını söylüyordu. Ben de Cenk yüzünden çok yanmıştım ve şimdi onu yakmak istiyordum.

"Biliyorsun bana her ne bok yaptıysan ölmeyeceğim ve oyun sırası bende..." Tehditlerini bitirememiş olması üzücüydü (!) Ama geriye doğru yalpalıyor olmasına diyecek bir şey bulamamıştım. Havada denge bulmak için sallanan ellerine uzansam tutamayacağımı biliyordum. Gerçi, uzanmak istediğimi de sanmıyordum. Böyle düşünmeme rağmen vücudum benden bağımsız olarak birkaç adım attı ama aramızdaki mesafeyi kapayamadan vücudu göle düştü.

Yüzme biliyor olmasını umarken parmak uçlarımda yükselmiş, su yüzeyine çıkmasını bekliyorum.

Birkaç saniye... Birazdan çıkacak.

Beş, on saniye... Muhtemelen çabalıyordur.

On, on beş saniye... Muhtemelen çabalamalıyım.

Kayalıklardan aşağı doğru hızlı adımlarla indikten sonra kollarımı öne uzatıp göle atladım. Yaptığım hiçbir şeyde mantık aramıyordum. Tek amaç onun ölmemesiydi. Ya da zarar görmemesi. Her neyse işte. Her iki ihtimal de mantıksızdı çünkü onu kurtardığım takdirde o ona kazandırdığım yaşamını bana oyun oynamakla kullanacaktı.

Güneşin ısıttığı gölde su yüzeyine çıkıp suda hareketlilik aradım. Baloncuklar çıkan alana doğru hızlı bir şekilde yüzerken suya düşmesinden beri geçen süreyi hesaplamaya çalışıyordum. Hâlâ çabaladığına göre hayattaydı. Yüzme bilmiyor olma ihtimalini varsaymıyordum ama belki hareketlerini kontrol edemiyor olabilirdi.

Baloncuk çıkan yere geldiğimde derin bir nefes alıp suyun içine daldım ve bir cisim tutana dek elimi suda sallamaya başladım. Suda gözümü açmaya küçüklüğümden beri korkmuştum. Yerde gördüğüm taş ve kayalıklar bana suda çok başka bir şeye benzediği için genellikle suyun içine gözüm kapalı dalış yapardım.

Tişörtün ucu elime geldiğinde öne doğru atılıp kollarımı beline sardım ve suyun içindeki bir kayalıktan destek alıp kendimi yukarıya doğru ittim ve onu da çektim.

Su yüzeyine çıktığımızda yüzünü değil de sırtını görüyordum. Arkadan sarılmıştım çünkü. Nefes almaya çalışırken öksürmeye başladığında "Tutun bana," diye seslendim. Şu anda hiçbir yerden destek alamıyordum ve aynı zamanda onu da tutmaya çalışmak zordu. Dediğim gibi koluma yapıştı. Boşta kalan kolumla kayalığa doğru kulaç atıyordum. Aynı zamanda onu kayalıklara çekmeye çalışıyordum. Ayağıma kayalık değdiğinde elimi kayalığa uzattım ve tutunup kendimi çektim. Savaş'ı da kendime doğru çektim. Sırt üstü üzerime düşeceği sırada onu yana ittim. Kayalığa sert bir şekilde otursa da onun daha çok umursadığı şey nefes almaya çalışmaktı.

Islak saçlarımı omzundan geriye atarken parmaklarıma yapıştığı için birkaç teli kopmuştu. Dudağımı büzerek elimde kalan telleri çimenliklere atarken bir yandan da Savaş'ı izliyordum. Öksürükleri geçtiğinde eliyle yüzünü kapatıp birkaç kez sıvazladı. "Sikeyim," diye tıslıyordu öksürüklerinin arasından.

Fazlasıyla kabaydı. Ölmek üzere olduğunda bile merhamet dilenmektense küfretmeyi tercih ediyordu.

"İyi misin?"

"Bok gibi hissediyorum."

"İyi," deyip ayaklandığımda elini yüzünden çekip başını kaldırdı ve bana baktı. Üzerimi düzeltip kayalıklardan çıkacağım sıra bileğimden tutunca ona dönmek zorunda kaldım. Oturduğu için hareketlerinde dengesizlik yoktu ama eli titriyordu. Soğuk su da onu biraz kendine getirmiş gibiydi.

"Beni kurtaracak son kişiydin," dediğinde omuz silktim ve bileğimdeki elinden kurtuldum. Zaten yorgunluğu yüzünden güçsüz olan elleri de beni tutmaya pek istekli değildi.

"Ve aynı zamanda ilk kişiydim çünkü seni kurtarmak isteyenler diye bir liste yok," dedikten sonra dudağımı büzdüm. "Pek sevilmiyorsun Savaş."

Başını önüne çevirip bacaklarını göle doğru uzattı ve gözlerini sıkıca yumdu. Kendine gelmeye çalışıyor gibiydi. "Pek sevmediğimdendir," dediğinde gidip gitmemek arasında kaldım. Bundan sonrası ona kalmıştı. Bir daha göle düşerse onun suçu ve onun salaklığıydı. Benim hava kararmadan kamp alanını bulmam gerekiyordu. Savaş'a sevilmiyorsun desem de aslında Kumsal'dan daha çok sevildiğini duymuştum. Kumsal'a kıyasla gücünü sadece kötülükle harcamıyordu çünkü. Kendi ezdikleri haricinde olduğu yerde kimse bir başkasını ezemezdi. Ya da olduğu yerde kendi yüzünden o duruma düşmüş olmadıkça kimse zor durumda olamazdı, yardım ederdi. Bildiği, duyduğu yardıma ihtiyacı olanlara da yardım ederdi. Tek kriteri karşısındakinin kötü biri olmamasıydı ve ona kötülük yapmak zorunda kalmamasıydı. Yani Savaş Atan'la başka bir şekilde tanışmış olsaydım ona kötülük yapmadığım ya da bana kötülük yapmak zorunda kalmadığı sürece muhtemelen ona saygı duyacaktım, diğer insanların da duyduğu gibi. Kumsal'la farkları buydu sanırım. Kumsal'dan sadece korkuyorlardı, Savaş'a karşı aynı zamanda saygı duyuyorlardı.

"Bu şey ne zaman geçecek?" dediğinde gitmemeyi seçsem de yanına oturmadım. Askılımı öne doğru çekip tenime geri bıraktım. Suların akmasını umuyordum. Aynı hareketi birkaç kez daha tekrarlarken "Bu şeyin ne olduğunu sorman gerekmiyor muydu?" dedim umursamazca. Sormaması iyi olmuştu çünkü açıkçası ben de ne olduğunu bilmiyordum. Boğaç'a uyup bir işe kalkışmıştım. O işin pisliğini yine ben çekiyordum. "Ne zaman öleceğini mi merak edersin nasıl öleceğini mi?" dediğinde önüne doğru baksa da 'İyiydi' dermiş gibi dudağımı öne doğru ittim. Bu halde olmasına rağmen mantıklı konuşabilmesine imrenmiştim.

Ayağımdan sandaletlerimi çıkarmak için eğildim ve fermuarını indirdim. Bir sandaletimi çıkardıktan sonra ayağımı nemli yeşilliğe yaslayıp sandaletin içindeki çakıl ve suyun çıkması için sandaleti ters çevirdim. Hâlâ eğikken diğer sandaletime yöneldim.

"Birkaç güne geçer," diye mırıldandım diğer sandaletimin de içindekileri çıkardıktan sonra tekrar giyerken.

"Bugünlerin tadını çıkar," dediğinde gözlerimi devirip doğruldum. "Cidden. Gölün kenarındayken ve senin suya düşüp ölmene sadece bir vuruş yakındayken beni tehdit etmemelisin."

"Bu halimde bile senden güçlüyüm."

Her ne kadar aksini düşünsem de bunu denemeye de kalkışamıyordum. Çünkü vuruşumu geri çevirirken bir de üzerine kafamı koparma ihtimali çok yüksekti. Benden nefret ettiğini her ses tonunda anlayabiliyordum.

"O yüzden mi denizde tsunami etkisi yarattın?" diye dalga geçtim. Çırpınışlarına gülmem gerekirken gitmiş onu kurtarmıştım. Bunu unutmamasını umuyordum. Yarın öbür gün yine bana zarar verecek olursa hayatını kurtardığımı hatırlamalıydı.

"Güçsüzlüğüm yüzünden olmadığını biliyorsun." Ona baktığımda başını çevirmiş bana bakıyor olduğunu görüp tüm vücudumu ona çevirdim. Sormaya çekiniyordum çünkü yine pot kırmak istemiyordum. Ama anladığım kadarıyla sudan korkuyordu. Düşmemek için harcadığı çabayı hatırladığımda daha da mantıklı gelmişti düşüncem. Sudan korkuyordu. Savaş sudan korkuyordu. Korkabileceği daha büyük şeyler varken sudan korkması ironikti çünkü o başlı başına korkulma sebebiydi.

"Biliyor olmalısın çünkü bu korkum üzerine onlarca oyun oynadın. Sanırım sana eğlenceli geliyor," dedi baygın bakışlarıyla. Gerçekten yorgun görünüyordu. Geceyi nasıl geçirdiğini bilmiyordum ama üstüne başına bakılırsa bayağı zor geçirmişti. Ama şu anda çok da kötü gözükmüyordu hareketleri.

Gözlerim kararan havaya kaydıktan sonra tekrar Savaş'a baktım. Benim yaptığım gibi gökyüzüne baktı ve bana geri döndü. "Senin kamp alanında olman gerekmiyor mu?"

Tabii ki de kaybolduğumu söylemeyeceğim.

"Kayboldun değil mi?"

Tamam çok da gerekli değilmiş zaten.

Alayla sorduğu soruya gözlerimi devirdim. "Siktir" diye mırıldandı. Gözlerini yavaşça kapattığında bir an baygınlık geçireceğini sanıp ona doğru atılmıştım ki tekrar gözlerini araladı. Ona doğru eğildiğim ve kollarını tuttuğum için yakın olan vücutlarımız onun başını kaldırıp benim başımla aynı hizaya getirmesiyle daha da tehlikeli olmuştu.

Boğazımı temizleyip hemen çekildim ve elimi şortumun ceplerinde tek tek gezdirdim. Amacım havalı bir şekilde elimi cebime koymaktı ama dar olan şortum ve minicik cepleri bana birazcık havayı bile fazla görmüştü.

"Beni kurtarmaktan vazgeç," diye tıslayıp ayağa kalktı. Onu kurtarmış sayılmazdım. Sadece bayılabilecek olma ihtimaline karşı onu tutmaya çalışmıştım ki yine göle düşmesin. Pekâlâ, kurtarmaya çalışmıştım kısacası.

Ama onunla alakalı değildi. Ben kimsenin zarar görmesini istemezdim. Bir de önümde görmesini hiç istemezdim. Yarın Bora gelse Savaş'ı dövmüşler, bıçaklamışlar dese gayet mutlu olur, hatta dans bile edebilirdim ama benim tuttuğum bir adam gidip de Savaş'ı bıçaklasa mutlu olamazdım.

Yanımdan geçip biri bir sonrakini sorgulatan dengesiz adımlarla ormana doğru yürümeye başladı. Puflayıp kollarımı birleştirdim ve arkasından baktım.

"Seni kurtarmıyorum. Sadece üzerime kalmanı istemiyorum," diye seslendim arkasından en uygun bahaneyi bulduktan sonra. Kimsenin zarar görmesini istemiyorum diyemezdim. Kumsal öyle bir şey demezdi.

Beni umursamayıp devam etti. En azından geceyi atlatmıştı ve şimdi daha iyi gözüküyordu. Biraz da olsa kendine geldiğine göre kamp alanına ilerleyeceğini düşünüyordum ve bu yüzden peşine takıldım. Başını çevirip göz ucuyla ters bir şekilde baksa da ses etmemişti.

Ah bir an önce Bora'nın beni buradan almasını istiyordum!

100

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!