Köşeye Sıkışmak
Sinirle inleyip yatakta doğruldum. "Şu lanet alarmları kim kuruyor?" diye bağırdığımda hemen yan odamdaki Bora'nın kahkahaları kendini gösterdi.
Evet sorumun cevabını almıştım.
Yatakta oturur vaziyetteyken elimi komodine uzattım ve birkaç şeyi devirdikten sonra çalar saati alıp yataktan kalktığım gibi yan odaya doğru ilerlemeye başladım. Bu saati kafasında kıracaktım.
Bir sürü poster ve 'İçeride soyunuk olabilirim. Girilir' gibi saçma sapan yazılarla dolu kapısına fazla bakmamaya karar vermem kendi göz sağlığımaydı.
Yüzümü buruşturarak kapıyı açtım ve sertçe itip duvara çarpmasını sağladım. Bora hiç istifini bozmadı. Sadece başını biraz kaldırıp kapıyla duvarı bütünleştiren bana baktıktan sonra tekrar uzandı ve güldü.
"Gül gül. Öldüğünde ve imam 'Merhumu nasıl bilirdiniz?' dediğinde 'Pişmiş kelle gibi sırıtıyordu' diyeceğim," dedim sinirle ayağımla ritim tutarken. Elimdeki soğuk metalden oluşan sıcak sinirler ileten çalar saat illetini hâlâ atmayı planlıyordum ama o bu kadar rahatken beni tehdit edebileceği bir şeyler olduğunu sezmiştim. Yoksa tanıdığım Bora benim ayak seslerimi duyduğu an pencereden bahçeye atlardı ve ben onu çağırana kadar eve gelmezdi. Benden korkuyordu. Ben de yılbaşında Bora tarafından hastanelik edilsem korkardım. Ama haklıydım. Sırf kendi hoşlandığı kız, ondan hoşlandığını anlamasın diye habire onlara gidip durmamızı benim onun abisinden hoşlandığıma yormuş, bütün aileye rezil etmişti beni. Bir de üzerine çocuk gay çıkınca olaylar iyice kızışmıştı tabii.
"Söyle," dediğimde ellerini ensesinde birleştirip sırıtarak tavana baktı. "Elime birkaç küçüklük fotoğrafın düşmüş olabilir."
Gözlerim kısılırken ritim tutmayı bıraktım ve çalar saati yavaşça yatağının ucuna koydum. Gözleri bana kaydı ve sırıtışı genişledi.
"Ha şöyle," dediğinde yanaklarımı şişirip tıpış tıpış odanın kapısına doğru ilerlemeye başladım. Son noktayı koymuştu. Küçüklük fotoğrafları her zaman hayat bitiren ayrıntılardı. Topuz yaptığım saçım her adım attığımda sallanıp ve her enseme değdiğinde kaşındırırken odadan çıkıp kapının kulpuna uzandım. Kapıyı kapatırken Bora'ya "Kazandığını sanıyorsan yanılıyorsun," diye tısladım.
Kahkahalara boğulmaya başlamıştı artık. Beraber çok eğlendiğimizi inkâr edemezdim ama şu anda elinde büyük bir koz varken pek de eğlendiğim söylenemezdi. "Kahvaltıyı da sen hazırlarsın o zaman," dedim tehditkârca.
"Zaten ben hazırlıyorum," dediğinde dudağımı büzdüm. Belki de başka bir şekilde tehdit etmeliydim.
"Bunu düşünüp geri döneceğim," dediğimde elini karnına yaslamış gülmelerini durdurmaya çalışıyordu. Gözlerimi devirip kapıyı kapattım. Gülüşleri hâlâ kulağıma geldiği için gülümsedim ve kendi odama geçtim. Bu ev Bora'ya aitti ama ondan çok benim sözüm geçiyordu evde. Artık birbirimizin arkadaşı olmaktan çok kardeşi, ailesi olmuştuk. O benim İstanbul'da bıraktığım babamın olması gerektiği gibi beni koruyor –ki babam pek korumuyordu-, hiçbir zaman sahip olamayacağım bir sevgili gibi beni seviyor ve omzuna yaslanıp saatlerce ağlayabileceğim bir en iyi arkadaş gibi bana teselli veriyordu.
Topuzumun artık gerçek anlamda özgür kalmasını düşündüğüm için tokayı tutup çektim ve soluk sarı saçlarımın omzumdan düşüşünü izledim. Bora'nın yanında görünüşüme önem vermediğim için topuzlarım dağınık ve salık saçlı halimden bile daha salıkmış gibi görünüyordu. Boy aynasının karşısına geçip saçlarımı elimle kabarttım ve aynaya doğru eğilip parmaklarımı yüzümde gezdirdim. O kadar tedirginlikten sonra uçuk çıkacağını düşünüyordum ama yüzüm hiçbir zaman olmadığı kadar kusursuzdu.
Bunu fark etmemle gülümsedim ve doğruldum. Topuklarımda dönüp dolaba ilerledim. Kot eteğimi ve gri bluzumu aldıktan sonra üzerime geçirdim. Hafif bir makyaj yaptıktan sonra güzel kokular gelen mutfağa indim. Bora elinde her ne kadar istese bana bütün evi diş fırçasıyla temizletebilecek kozlar olmasına rağmen yine de kalkıp kahvaltı hazırlaması onu bir kez daha sevmeme sebep oldu. Fazla düşünmezdi hiçbir şeyi. Mantık aramaz, kimsenin yapmadığı bir şeyi kendisi üstlenme gereği duyardı.
Patates kızartmalarıyla bakışıp sandalyeye oturmak için yanından geçerken parmak uçlarımda yükselip yanağını öptüm ve sandalyeye oturdum. Geriye doğru yaslanırken düşme gibi bir olasılığa karşı ellerimi masaya yasladım. Birkaç kez bu lanet sandalye beni Bora'nın alay konusu yapmıştı çünkü.
"Düşünmen bitti mi?" dediğinde sırıttım. "Hâlâ düşünme aşamasındayım."
"Hadi ama Derin. Bu sefer tamamen elime düştün."
Tabağa koyduğu patatesleri masaya yerleştirirken ayağına tekme attım. Yukarıdan bana sırıtarak bakan güzel yüzüne dik dik baktım.
"Ne?" dedim sinirle. "Madem eline düştüm, sana bir şey yapamıyorum. Hiç değilse küçük vuruşlarıma sesini çıkarma."
Elini iki yana açıp güldü. "Nasıl olsa bir şey hissetmiyorum. Vurabilirsin çirkin."
Şimdi ona öyle bir vuracaktım ki gerçekten hiçbir şey hissetmeyecekti çünkü ölecekti. Ben ona sinirle bakmaya devam ederken o keyifli haliyle buzdolabına ilerledi ve bize kahvaltılık çıkartmaya başladı. Şimdi de benim keyfim yerine gelmişti. Karnım gurulduyordu ve Bora yemeği önüme koyarak bana kolaylık sağlıyordu. Patates olan tabaktan birkaç patates alıp ağzıma tıkıştırdım ve çiğnemeye başladım. Her zaman ya çok tuzlu ya da az tuzlu yapardı. Ortasını bulamazdı. Şimdide çok tuzlu olmuştu ama bu kalkıp kendime patates kızartacağım anlamına gelmiyordu.
Bora'nın masaya koyduğu kahvaltılıkları da parmaklarken Bora önüme çatal atınca daha fazla iğrençleşmemeye karar verip çatalı aldım ve kahvaltıma devam ettim. Çayını alıp karşıma oturduğunda ben koca bir salamı ağzıma tıkıyordum.
"Savaş ölene kadar uyuşturucunun etkisinde kalmayacak biliyorsun değil mi?"
Salamı çiğnemelerim yavaşlarken gözümü kahvaltılıklardan Bora'ya çevirdim. Bir anda iştahım kaçmıştı. Arkama yaslanıp dudağımı kemirerek düşünmeye başladım. Burada keyifle kahvaltı yapmak yerine bir an önce Cenk'le olan işimi halletmeliydim.
"Biliyorum," diye mırıldandım. "Muhtemelen şu an masa başında bana nasıl bir oyun oynayacağını düşünüyordur."
Çatalını patateslere daldırıp yedi sekiz patatesi bir anda ağzına atarken onu izliyordum. Kalın dudakları patatesleri sığdırmak için açılmıştı ve küçük sayılabilecek burnunun delikleri başını kaldırdığı için büyük gözüküyordu.
"Muhtemelen oyunu çoktan bulmuştur," dedi ağzında patatesler varken. Dışarıya püskürttüğü patateslere iğrenerek bakarken kalkıp birkaç çekmece karıştırdım ve onun için peçete bulup ona fırlattım. Peçeteyle ağzını sildikten sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi yine çatalını bir sürü patatese geçirdi ve ağzına götürdü.
Kalçamı tezgâha yaslarken saçımı topuz şeklinde döndürüp tokayla bağlamadan elimi yavaşça çektim. Saçım dönerek salınırken gözlerim mutfak fayanslarında geziniyordu. Bora'nın da dediği gibi muhtemelen oyunu bulmuştu. Ve yine muhtemelen, benim oltaya düşmemi bekliyordu.
Başımı onaylamazca sallayıp elimle yüzümü sıvazladım. Korkuyordum. Korktuğum bariz bir gerçekti.
"Ona Kumsal olmadığımı söylediğimde korkudan öyle söylediğimi ve gerçekten delirdiğimi düşündü," dediğimde o da kahvaltı etmeyi bırakıp sandalyede bana döndü.
"Ben sana inanacak bile olsa artık bunu söylemenin daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum."
Akıl hastanesindeki Kumsal'ı kanıtlama planlarım hızla suya düşerken kaşlarımı kaldırdım. "Savaş sadece Kumsal'ın kendisini kandırmasına izin veriyor bu hayatta. O da aralarındaki oyunlar için. Senin onu kandırdığını öğrenirse daha tehlikeli bir durum içerisinde olabilirsin. En azından Kumsal'ı hayatta tutuyor, tek isteği karşılıklı oyunlar oynamak ve aslında Savaş buna muhtaç gibi. Kumsal tekrar ortaya çıktığında direkt geri dönmesinin başka bir sebebi olamaz. Ama senin Kumsal olmadığını öğrenirse sana ihtiyacı kalmayacak."
Dudağımı ısırırken haklıymış gibi geliyordu. Kimliği alırken çok basit düşünmüştük ama durum o kadar basit değildi. Onu kandırdığımı ve oyaladığımı öğrendiğinde güzel karşılamayacaktı. Oysa Kumsal'ken oyunlara devam edebilmek için ölüme yol açan ya da büyük bir hasar veren şeyler yapmıyordu.
"Bir anda ortadan kaybolmam lazım," dediğimde 'Bilmiyorum' dercesine dudağını büktü. "Gözü üzerinde. Gittiğin her yerden haberdardır muhtemelen. Bir daha ortalıklardan kaybolmanı istemiyor. Şu an bile bir adamı tarafından camdan izleniyor olabiliriz. Durum buyken bir anda ortadan kaybolmak da çok zor olacak. En azından oyun sırası ondayken bunu yapamazsın çünkü en çok o zaman gözü üzerinde."
Köpek oyununun nefretini kusabilmek için ona oyun oynamak istemeseydim en azından oyun sırası bende olacaktı ve rahat bir şekilde hareket edebilecektim. Şimdi gözü üzerimdeyken Cenk'le olan işimi çözmem de zor oluyordu ve her an diken üzerindeydim. Oyunlara bu kadar hevesli Savaş'ın da kendini toparladığı gibi tekrar oynayacağından emindim ki en geç yarın kendini toparlardı. Bünyesi güçlüydü. Dün bile az çok kendime gelmeye başlamıştı. Hatta bugün kendine gelmiş de olabilirdi.
"Ya da ona büyük bir oyun oynadığın sırada ortalıktan kaybolacaksın ki dikkati dağınık olacak. İki ihtimalde de Savaş'ın sıradaki oyununa katlanman gerekiyor."
Fark etmeden kendimi soktuğum bu duruma inanamıyordum. İki ucu boklu değnekti resmen. Ya böyle tehlikeye girecektim ya da şöyle tehlikeye girecektim. Ah...Bora. Gerçekten o gün hayatımı kurtarmak zorunda mıydın?
Şimdi ikinci bir şansım var gibi hissediyordum ve bunu hayatımı geri almaya çalışarak harcıyordum.
"E tabii ortalıktan kaybolmadan önce Cenk'ten itiraf ya da kanıt toparlaman da lazım."
Elini 'Ohoo' der gibi salladığında üfleyerek mutfak çıkışına yöneldim. Gidip geri uyumak ve uyanmamak istiyordum. Kafamda bir plan dönüyordu. Muhtemelen Savaş ya bugün ya da yarın oynayacaktı. Ben de yarın oynaması umuduyla hareket edecektim. Cenk'i yine bara çağıracaktım çünkü avukatımdı ve her istediğimde gelecek olduğunu ona söylemiştim. Bora içkisine ilaç katacaktı ve Cenk barımızın arka odasında uyuyacaktı. Rahat bir yatağı da vardı mışıl mışıl uyurdu. Ben de o sıra evine gidecektim. Ertesi gün zaten kendini sarhoş oldu sanacaktı. Evet Savaş bozmazsa yeni acil planım buydu.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!