Hissetmek
İçkimi yudumlarken topuklu ayakkabılarımı çıkarmıştım ve koltukta uzanarak Cenk'i bekliyordum. Bar yeni yeni dolmaya başlıyordu ve koltukta uzanır bir halde ve görüş alanım masanın demirleriyken onları görmediğime mutluydum. Yaşadığım gerginlik dolayısıyla kendimi akşamdan kalma gibi hissediyordum ve başım çatlıyordu. Bu yüzden uzanmak bana en iyi eylem gibi geliyordu şu an. Birazdan barın müziğini falan da kapattırabilirdim. Şarkısız dans etsinler ne olacak ki?
Bar birden sessizleştiğinde nefesimi üfledim ve doğrulurken hiç panik yapmadan kadehimi yavaşça masaya bıraktım. Artık giymeye gerek duyduğum topuklularıma bakmaya başladım. Savaş Atan kendine gelebilmişti anlaşılan. Ve soluğu bana oyun oynamakta bulmuştu. En azından en son onu kurtardığım için merhametli olacağını düşünüyordum.
Gözlerimi yavaşça yukarı kaydırdığımda arkasındaki ızbandutlarla olduğum yere doğru gelen Savaş'a sırıttım. Benim arkamda olan adamlar onların adamlarına doğru yöneldiğinde elimle durdurdum.
Tam karşımda durdu ve gözlerini gözlerime dikti.
"Kolundan tutup çekeleyerek götürmemem için kalksan iyi olur Kumsal."
Topuklu ayakkabılarımı giydikten sonra sırıtarak kalktım. "Bu ne kibarlık?" diye dalga geçerken kendi isteğimle barın kapısına yöneldim. Bora ortalıkta görünmüyordu. Savaş arkamdan gelirken attığı adımın arkasında kalan adamları da Savaş'ın arkasına yerleşiyordu ve aynı Savaş gibi kendinden emin adımlarıyla ilerliyordu.
Bardan çıktığımda saçlarımı geriye ittiren rüzgâra karşı durup Savaş'a baktım.
"Hangi yoldan kibar çocuk?" dediğimde yamuk bir sırıtış yerleştirdi yüzüne. "Soldan lütfen."
Yamuk sırıtışı zihnime işlenirken başımı önüme çevirdim ve sola doğru yöneldim. Ayak seslerinden sürü gibi ilerlediğimizi anlayabiliyordum. Kaçmaya çalışmayacağımı anlamış olmalıydı ki beni tutmuyor veya tutturmuyordu.
Bir süre kesintisiz yürüdüğümüzde sıkılmaya başladığım için nefesimi dışarı üfledim. "Daha ne kadar yürüyeceğiz? Oyunlarını insanların nefes aldıkları yerlerde yapmaya başlamalısın," dedim boş arazide topuklunun su toplattığına emin olduğum ayaklarıma bakarken.
"Yoruldun mu? Hemen çözüm getiriyorum," dedikten sonra başımın arkasına çarpan sert darbeyle ağzımdan bir acı nidası yükseldi. Gözlerim kapanırken vücudumun yığıldığını hissettim.
Gözlerimi araladığımda gördüğüm şey başka her şey olabilirdi. Belki burnumun ucunda bir örümcek olabilirdi ve onu görebilirdim. Dünyanın sonunun geldiğini görebilirdim. En sevdiğim elbisemin yırtıldığını görebilirdim ama bu yeşilleri görmemeliydim işte.
"Çok da sert vurmamıştım ama etkilenmiş görünüyorsun."
Elimi acıyan enseme götürmek istedim ama sıkı sıkı bağlı ipler buna izin vermemişti. Görüşüm gittikçe netleşirken baygın ve yorgun bakışlarımı olduğum odada gezdirdim. Kısık bir ışığın aydınlattığı oda oturduğum sandalyeyi saymazsak boştu. Odanın köşesinde kasetçalar olarak algıladığım bir şey vardı. Bu ışıkta pek emin olamıyordum. Ve kulağıma gelen tiz bir müzik vardı. Yüzümü buruşturmama sebep oldu bu müzik.
Önümde oturmuş Savaş sırıtıyordu. Elinde parlayan bıçağı fark etmemle gerilemeye çalıştım ama her yerim sandalyeye bağlanmıştı. Dudağımı ısırırken gözlerine baktım.
"Senin yüzünden yerlerde süründüm."
"Güzel bir anı," diye mırıldandım alayla. Başını yana eğip dudağını yaladı.
"Elimde bir bıçak var farkındaysan. Alaylarını sonraya sakla."
"Tabii. Senin için biraz erteleyebilirim," diye dalga geçmeye devam ettim. Şu anda elimde olan tek şey onun yüzüne tükürmek ve dalga geçmekti. Çünkü onun dışındakilerde özgür değildim. Sıkı sıkı bağlanmış ve tenimi çizen ipler bana hareket etme hakkı vermiyordu.
"Güzel. Çünkü sadece acı nidaları atmaya odaklanmanı istiyorum," dedikten sonra bıçağın ucunu çizemeyecek şekilde tutup bacağımda gezdirmeye başladı. Henüz kesmeye başlamamıştı ama bıçağın soğukluğu beni ürpertiyordu.
Bıçağı eteğimin açıkta bıraktığı kasıklarıma getirdiğinde nefesimi titrekçe dışarı üfledim. Korkuyordum çünkü elini sadece bir mm oynatsa bile bıçak tenimi kesecekti. Ama bu işi biliyor ve her gün yapıyormuş gibi elini nasıl tutacağını biliyordu. Şu an bana zarar vermiyor, birazdan yapacağı şeylere fragman geçiyormuş gibiydi.
"Uzatma," diye sızlandığımda "Öyle diyorsan öyle olsun güzelim," deyip bıçağı dizime batırdı. Çığlık atıp başımı geriye attım. Nefes alışverişlerim hızlanırken gözlerimi tavandan ayıramıyordum. Bacağımdan süzülerek akan kanı her hissettiğimde acıyı daha derin hissediyordum sanki.
Bıçağı çektiğinde gözlerimi zar zor Savaş'a çevirdim. Nefes nefeseydim ve bacağıma bakmaya cesaretim yoktu.
"Kırmızı," diye fısıldadı gözleri bacaklarımdayken. Bir keresinde bana aramızdaki karanlık rengin kırmızı olduğunu söylemişti. Gözlerini tekrar gözlerime çevirdi. "İkimizin de sevdiği bir renk aynı zamanda damarlarımızdan akan kanın rengi. Belki de bu yüzden seviyoruz. Bize yaşam veren şeyleri severiz ama varlığımıza tehdit oluşturan şeylerden nefret ederiz. Kan her ikisi de olabilir. Hem bize yaşam verir, hem de ölüm."
Söylediği şeyleri algılamaya çalışamayacak kadar canım yanıyordu. Bıçağın keskin olmayan tarafını yanağımda gezdirdiğinde gözlerimi sıkıca kapattım.
"Merak etme güzelliğini bozmam." Nefesini yüzümde hissediyordum. Bıçak artık soğuk değildi. Kanımın ısıttığı bıçağı yanağımda gezdiriyordu ve kanı da yanağıma bulaştırıyordu.
"Güzelliğimi gördüğünü bilmiyordum," dedim. Gülüşünü duyduğumda gözlerimi aralama ihtiyacı hissettim.
"Görülmeyecek gibi değil," dedi gözleri yüzümde gezinirken. "Ama ne var biliyor musun?" deyip gözlerini gözlerime çıkardı.
"Bütün yüzünü inceleyip de gözlerine sıra geldiğinde bütün güzelliğin kirleniyor." Bıçağı yüzümden çekip bacağıma getirdi ve bastırmadan aşağı doğru yol almaya başladı. Kesmiyordu sadece korkutuyordu.
"Gözlerinde öfke var Kumsal. Kin var, nefret var. Bu güzelliğini bozuyor."
"Bana zarar veren birine nasıl bakmamı bekliyordun?"
"Zarar verdiğin birinin sana nasıl zarar vermemesini bekliyorsun?" dedi o da bu sefer.
Bu oyunu kimin başlattığını merak ediyordum. Gerçekten hiçbir sebep yokken kim ilk önce zarar vermişti?
"Bu müzik var ya..."
Acımdan unuttuğum rahatsız edici müzik tekrar kulaklarıma dolarken acıyı tercih edeceğimi düşündüm. Ne çok sesliydi, ne de çok sessiz. Tam ortasındaydı. En uyumsuz notaların art arda kulağa gelmesi, nefretin aşka dönüşmesi gibiydi.
"Bu müzik sayesinde elini kana bulamadan istediğin bir insanı öldürebilirsin."
Dediklerinde mantıklı bir taraf bulamasam da acımı alaya vurarak kapatmaya çalıştım. Her acımda mutlu oluyormuş gibi gözüküyordu çünkü. "Sen de beni öldürmek istiyorsun."
Başını onaylamazca salladı. Bana ne yapmak istediğini söylemedi. Sustu ve gözlerime baktı. Gözlerinden akan nefret dizimden akan kana karışıp odanın zeminine sesle düştüğünde gözlerimi sıkıca yumdum. Kan kaybediyordum ve gözlerim kararmaya başlamıştı.
Müziğin ritmi kulaklarıma işliyordu. Uzun bir parça değildi, hep başa sarıyordu. Başımı ağrıtmaya başlamıştı.
"Bileğin acıyor," demesiyle birlikte yüzümü buruşturdum ve nefesimi titrekçe dışarı üfledim. Bileğimi kesmişti.
Güldü. "Biraz önce bıçağı dokundurmamıştım."
Gözlerimi yavaşça aralayıp havada tuttuğu bıçağa baktım. Gözlerimi kanlanmış bacağımdan bilek kısmıma çevirdim. Kan yoktu. Ama ben sanki kesilmiş gibi acı hissetmiştim. Kestiğine yemin edebilirdim.
Şaşkın gözlerimi keyifle bakan yeşillere çevirdim. "Birini elini kana bulamadan nasıl öldürebileceğini sanıyordun? Hem de bir şarkıyla?"
"İğrençliğinden mi?" dediğim gibi bana bir aptalmışım gibi baktı ve güldü. "Sana bir iyilik yapıp bıçağı bacağına değil de kalbine geçirmeliydim. Bu zekilikle hayatta harcanırsın."
Gözlerimi kaçırdım ve homurdanarak "Pardon ama manyağın biri bacağımı delik deşik ederken mantıklı şeyler söyleyemiyorum," dedim.
"Manyak mı?" dediğinde gözlerimi ona çevirdim. "Daha kötü şeyler de duymuştum," dedikten sonra bıçağın keskin olmayan kısmını birkaç kez yavaşça bileğime vurdu.
"Bu müziğin iğrençliğinden ölmüyor insanlar. Bu müzik bir çeşit zehir gibi. Aynı senin çadırda bana enjekte ettiğin gibi."
Bıçağı boynuma getirdi ve aşağıya doğru yol aldı. Sandalyede gerilemeye çalıştım. Bir işe yaramadığını fark ettiğimde titrek nefesler vererek bıçağın aldığı yolu izlemeye başladım. Çizerek ilerliyordu ve bıçak ilerledikçe arkasında kalan tenim kanamaya başlıyordu.
"Bu müzik zihnine işler ve seni savunmasız bırakır. Sen baygın olmandan uyanana kadar geçen beş saat içerisinde bu müziği dinledin. Ve şu an beynin senin kafanda olmasına rağmen sana kilometrelerce uzak. Gerçi normalde de öyle olduğunu düşünmeye başladım."
Gözlerimi devirdim. "Bilinçaltın zayıfsa müzik hemen seni kontrolü altına alır. Duyduğun, gördüğün her şeyi düşünmeden algılarsın. Sana bileğin acıyor dediğimde düşünmeden algıladın ve bir acı hissettin. Algılaman gereken bileğinken sen acıya odaklandığın için müzik kolayca işlevini yerine getirdi."
"Bilinçaltım..." diye mırıldandım. Zayıf olduğum milyonlarca konudan biriydi. Çabuk güvenir, çabuk kandırılır, tekrar güvendiğimde eski kandırılmışlığımdan kırıntılara bile takılmazdım. Çok kısa bir an burada sandalyede bağlı, Savaş'la göz göze olan kızın Kumsal olmasını diledim. Kumsal'ın benim gibi 'Hiç' olduğunu sanmıyordum.
"Nefes alamıyorsun," dediğinde ona 'Bu sefer olmaz' bakışı attım ama saniyeler sonra burnumun içine dolan havayı hissedemez oldum. Nefes almak için ağzımı iyice açıp çabaladığımda ağzımdan çıkan sesler haricinde hiçbir katkı sağlayamamıştım.
Gözlerim yaşarırken derin derin nefes alıyordum ama dolan havayı hissetmiyordum. İyice paniklemeye başladığımda iplerden kurtulmak için sandalyede öne arkaya gitmeye başladım. Sanki iplerden kurtulup da elimi boğazıma götürdüğümde her şey geçecek ve ben Savaş'a bir yumruk atacaktım.
Ellerini çeneme koyup güçlü tutmamasına rağmen hareketlerimi bu hareketiyle sonlandırdı ve gözlerimi gözlerine kilitlememi sağladı. "Emir almayı sevmeyen Kumsal'a ne oldu? Bir nefes almak için bile bana mı ihtiyaç duyuyorsun? Nefesini kesmeyi ümit eden bir adama?"
Gözlerimi sıkıca yumdum. Biraz daha nefes alamazsam yaşayabileceğimi sanmıyordum. "Bu gerçek değil," diye mırıldandım kendi kendime. Aynı zamanda nefes almaya çalıştığım için sesim pürüzlü ve boğuk çıkmıştı.
Gözlerim kapalıyken beni sakinleştirecek bir şeyler aradım. Tek aklıma gelen şey karanlıktı. Karanlıkta ortaya çıkan renkler saniyeler içerisinde bana annemin yüzünü sunduğunda burukça gülümsedim. Gözlerimin önünde o varken tekrar nefes almaya çalıştım. Artık biraz daha sakindim ve bunun bir işe yaramasını umuyordum. Göğsüm kalkarken burnumun içindeki havayı hissettiğimi hayal ettim. Hızlı nefes alışverişlerimin düzene girmesini...
Gözlerimi tekrar araladığımda Savaş sırıtıyordu. "Tüh. Ölmedin."
Başımı onaylamazca sallarken eğdim ve karnıma bakmaya başladım. Onaylamadığım şey beni nefessiz bırakanın da nefes almam için teşvik edenin de Savaş olmasıydı.
Bıçağı tekrar boynumda gezdirirken bir anda aşağı doğru çekince bluzum ortadan ikiye kesildi ve iki yana doğru sarktı. Siyah sutyenim ortaya çıkarken tedirgince hareketlendim.
"O kadar beyazsın ki teninin altındaki damarları görür gibiyim. Eskiden böyle olduğunu sanmıyorum ki defalarca kez seni çıplak görmüş biri olarak söylüyorum."
Vücuduma bakıyor olduğu gerçeğini düşünmemeye çalışırken yüzüme yaramaz bir sırıtış yerleştirmeye çalıştım. Hissettiğim acı her şeyi zorlaştırıyordu.
"Bana kötü anılarımı hatırlatma." Başını yana eğip kaşlarını alayla kaldırdı. Bu hareketi onu, nefretle bakarkenki halinden çok daha güzel gösteriyordu gözüme.
Bıçağı sutyenimin tam ortasındaki tenime bastırdığında yüzümü ifadesiz tutmaya çalıştım. Acı çektiğimi gördükçe yüzündeki alay artıyordu. Ve beni küçümseyen bakışlarını pek sevdiğimi söyleyemezdim. Herkesin korkarak baktığı Kumsal'ı bile küçümseyen birilerinin olduğunu bilmek garipti. Ve şu anda o kişiyle göz göze olmak.
İfadesiz yüzüme bakarken yavaşça alayla kaldırmış olduğu kaşlarını indirdi. "Canın acıyor," dediğinde müziğin zihnime ulaşmasına izin vermemeye çalışmadım. Çünkü canımın acıdığı zaten bir gerçekti. Benim çabam bunu ona göstermemekti.
Bir sadist, birine zarar veremediğinde nasıl sinirlenirse öyle oldu ve nefes alıp verişleri ağırlaştı. "Canının acıdığını biliyorum."
Cidden bunu önemsediğini fark ettim. Ya da cidden Kumsal'dan nefret ettiğini. Aralarında olan ilişkiyi bilmiyor, çözemiyordum. Birbirlerine bazen güvendiklerini ve bazen de öyle oyunlar oynadıklarını ki hiç olmaması gereken kişilere güvenecek halde bıraktıklarını biliyordum. Birbirlerine olan saygıları tartışmasızdı. Nefretlerinin büyüklüğü de görülmeyecek gibi değildi. Bunların hepsi ne olurdu ki?
"Ama bunu göremiyorsun," dedim yayvan bir sırıtış eşliğinde. Onun oyununda bile onu sinir etme şansını bulmam benim için bingoydu.
"Acı görülmek değil, hissedilmek ister."
"Sadece çok seversen bir insanın acısını hissedebilirsin," dedim başımı dikleştirip.
Bana küçümser bir bakış attıktan sonra bıçağı çekti ve ayaklarının ucuna koydu. "Ya da çok nefret edersem."
"Eğer şanslıysan eve sağ salim dönersin," dedikten sonra bıçağı alıp arkama geçti ve ipleri sırasıyla kesti. Vücudumun özgür kalmasına sevinemeden vücudum öne doğru yalpaladı ve sandalyeden düştüm. Yaralı dizim yüzünden acıyla inledikten sonra "Ah kibar," diye tısladım.
"Kalk yerden," dedi alayımı umursamadan. Avuç içlerimle kana bulanmış yerden destek almaya çalışırken tam anlamıyla bir sürüngen gibi görünüyordum. Dizim yüzünden yerden kalkmakta zorlanıyordum ve boynumun da kanıyor olması işimi kolaylaştırmıyordu. Müzik beynimde zonklarken mahvolmuş hissediyordum. Bu ona enjekte ettiğim uyuşturucudan daha kötü bir şey gibiydi.
Boş verip kendimi yüz üstü bıraktım ve nefesimi dışarı üfledim. Kol kaslarım boşa harcadığım çaba yüzünden acımaya başlamıştı.
"Sana kalk yerden dediğimi hatırlıyorum."
"Oyununu oynadıysan basıp gidebilirsin Savaş. Ben burada gayet mutluyum."
Sutyenimin kapatmadığı belim ve göğsüm soğuk fayansta titrerken bacağım ve boynumdaki acıları da hesaba katarsak pek mutlu sayılmazdım. Ama kulağımda hâlâ zonklamaya devam eden bir müziğin yanına Savaş'ın ses tonu da katılınca mutsuzluğum artıyordu. Ayağıyla beni sırt üstü döndürdü ve yukarıdan bana onaylamayan bakışlar attı. Gözlerim karardığı için yüz ifadelerini pek göremiyordum. Ya da herhangi bir şeyi.
Elimde bir soğukluk hissettiğimde elimi çekmeye çalıştım ama uzun parmakları elimi kavrayınca elimdeki şeyi bırakamadım. Yanımda diz çöküp elime koyduğu bıçağı kendine doğru tuttu ve sonra parmaklarını parmaklarımın üzerinden çekti. Elim destek olan parmakları gidince güçsüzlükle yere düştü ve bıçağı tutan parmaklarım gevşedi.
"Ne halt ediyorsun?" dedim güçsüz sesimle.
"Bana zarar vermeni istiyorum."
"Ha?"
Verdiğim tepki vermem gereken tepkinin yanında az kalırdı. Elimi tekrar tutup parmaklarımı sıkılaştırmamı sağladı ve tam karnına doğru tutup elini yavaşça çekti. Bu sefer güç harcayıp elimin düşmesine izin vermedim.
"Sana neden zarar vermemi istiyorsun?"
"Sadece bir şeyi merak ediyorum," diye mırıldandı. Gözlerimi kırpıştırdıktan sonra boşta olan kolumun dirseğiyle yerden destek alıp doğruldum ve gözlerimi tekrar Savaş'a çevirdim. Bana beklentiyle bakıyordu.
Bıçağı karnına doğru hizaladım ve yavaşça yaklaştırmaya başladım. Bu süre zarfında gözlerimi gözlerinden ayırmamıştım. Bıçak her yaklaştığında gözlerindeki karanlık artıyordu. Şimdi gözlerine yeşil demek için bin şahit gerekirdi. Bıçağın ucu karnına değdiğinde yavaşça parmaklarımı gevşettim ve bıçağın yere düşmesini sağladım.
Bir insanın gözlerine bakarak ona zarar verebileceğimi söyleyen de kimdi? Ben anca kolay yollara başvururdum. Bizzat benim zarar vermediğim, aracı olarak zarar verdiğim yollara.
Gözlerindeki karanlık gözle görülür bir biçimde azalırken dudakları şaşkınlıkla aralandı.
Her ne kadar canım acısa da yerden kalktım ve düşmemek için duvara tutundum. "Eğer..." dedim merhametime bahane aramaya çalışırken. "Şimdi sana zarar verirsem sıradaki oyunumun ne önemi olur?" dedikten sonra bakışlarımı ondan çektim ve duvarla neredeyse bütünleşmiş bir şekilde tutunurken adım atmaya çalıştım. Her adımımda hissettiğim acı artsa bile durmayıp ilerlemeye devam ettim. Odadan çıktığımda direkt karşıma çıkan merdivene bakarken dudaklarımı büzdüm. Kendimi merdivenden atmayı bile düşünmüştüm çünkü bu bacakla onca merdiveni inebileceğimi sanmıyordum.
Derin bir nefes aldım ve bir merdiven başına beş dakika düşen merdivenleri inmeye başladım. Kan kaybım arttıkça baş dönmelerim ve ağrım da artıyordu. Merdivenlerin yarısına geldiğimde gözlerim tekrar karardığında geçmesi için bekledim ama bu sefer geçmemiş, bir de üzerine başımda keskin bir ağrı hissetmiştim. Tutunmak için elimi havada sallasam da tenime çarpan hava dışında elime hiçbir şey değmemişti.
Vücudum merdivenlerden aşağı serilirken son dorukta acı ve çaresizlik vardı. Sadece Savaş'ın olduğu bir mekânda yine Savaş'ın açtığı bir yaralarla merdivenlerden yuvarlanıyordum ve bana yardım edecek kimse yoktu.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!